Home , Köşe Yazıları , SERMAYE VE ŞİDDET

SERMAYE VE ŞİDDET

Yusuf KÖSE | 27-01-2013 | yusuf köseBurjuvazinin çıkarları, işçi ve emekçilerin çıkarlarıyla uyuşmaz. Sermayenin çıkarı, geniş emekçi kitlelerin sömürülmesinde ve sömürünün sürekli artırılmasında kendini var eder. Geniş emekçi kitlelerinin çıkarları ise, burjuvazinin sömürüsünün ortadan kaldırılmasında kendini bulur. Diğer bir söylemle; işçi sınıfının çıkarları ile devlete egemen olan burjuva sınıfın çıkarları uzlaşamaz bir çelişkinin iki kutuplu bir durumudur. Burjuvazinin varlığı, işçilerin sömürülmesiyle olasıdır. Sömürünün olmadığı yerde burjuvazi de olamaz. Ve bu sömürü ise zora, şiddete dayanır ve sömürücünün şiddeti, sermayenin merkezileşmesinin büyüklüğüyle de doğru orantılıdır.

 

Son yüzyıllık emperyalizm olgusu, bunun en açık bir göstergesidir. Sermaye ve şiddet iç içedir. Devletin varlığı şiddetin varlığının kendisidir. Bu şiddetin dozajı ise, bazen azalır ve bazen ise artar, ama hep vardır. Ancak, emperyalizmle ezilen kitlelere uygulanan şiddetin boyutu da artmıştır ve artarak devam etmektedir.

 

Burjuva demokrasisi her ne kadar burjuvazi için varsa da, bunun doğuşunda kitlelerinde kısmen de olsa yararlanmasını içeriyor olması durumu, emperyalizmle birlikte ortadan kalkmıştır. Özellikle 1970’lerden sonra emperyalist burjuvazi, “burjuva demokrasisi”ni özünde rafa kaldırmış, salt söylem düzeyinde ileri süregelmiştir. Burjuva demokrasisi, burjuvazinin haklarının ne pahasına olursa olsun korunmasının şiddet halidir.

 

Örneğin, 1970’de Avrupa (emperyalist) ülkelerinde sosyal devlet, 1990’larda daha bir gerilerken, 2010’larda ise neredeyse bütünüyle ortadan kaldırılmıştır. Bu, sermayenin merkezileşmesine ve büyümesine oranla, kitlelere yönelik şiddetin artmasının yalın bir göstergesidir.

 

Bunun geri ülkelere, yani, yarı-sömürgelere yansıması ise, “öksürük-sıtma” benzetmesine dönüşmüştür. Emperyalist burjuvazi yarı-sömürgelerde “ burjuva sosyal-devlet” istemediği gibi, sömürünün daha da artırılmasından yanadır. Bu, burjuva devlet şiddetinin artan ölçüde yukarıya çekilmesinin kaçınılmaz bir gidişatıdır. Emperyalist savaş ve saldırganlığın yoğunlaşması ve sermayenin kitleler üzerindeki baskı ve sömürüsünün giderek ağırlaştırılması, sermayenin merkezleşmesinin ve büyümesinin artmasına koşut geliştirilmektedir.

 

Sadece 1990’lardan, yani meşhur “Yeni Dünya Düzeni” uygulamasından bu yana, emperyalistlerin saldırganlıkları daha da artmıştır. Artık, çıkarları nerde askeri saldırı ve işgal gerektiriyorsa oraya gitmektedirler. Afganistan, Irak, Libya, Suriye ve şimdi de yer altı zenginlik kaynaklarıyla zengin, halkıyla yoksul Mali olmuştur. Elbette, saldırı ve işgal sınırı Mali ile bitmeyecek ve bu saldırı ve işgaller emperyalizm yıkılana kadar devam edecektir. Emperyalist sermayenin saldırı için “insani” gerekçeler bulması zor değil. Çünkü, burjuvazinin çıkarı kendisi için “en insani” çıkar durmundadır. Bu nedenle de, saldırganlıkta asla ve asla sınır tanımayacaktır.

 

Türk Burjuvazisi ve Demokrasi

 

AKP ile Türk burjuvazisi, 12 Eylül 1980 Askeri Cuntası’ndan sonra, ikinci baharını yaşamaktadır. Türk sermayesinin önemli bir kesimini elinde bulunduranların toplandığı TÜSİAD, başta AKP’ye şüphe ile yaklaşmış olmasına karşın, süreç içinde uzlaşmışlar ve şu anda AKP bütün sermaye kesimlerin temsilcisi durumuna gelmiştir. AKP’nin başka türlü ayakta kalma şansı da yoktu. Tek başına ABD ve Batılı emperyalistlerin dış desteği ile ayakta kalmak, eşyanın tabiyatına aykırıdır. Türk büyük sermayesini, ABD ve  AB sermaye kesimlerinden ayrı görmek ya da birbirine ters gibi göstermekte yanlıştır. Türk burjuvazisi ABD ve AB burjuvazisinin desteği ile yürüyerek bugüne gelmiştir. Yer yer sömürüden daha fazla pay almak için bazı sıkıntılar yaşansa da, büyüklerin yanında küçüklerin sesi miyavlamanın ötesine geçemiyor.

 

TÜSİAD başta, AKP’nin dini öne çıkaran bazı uygulamalarına “muhalif” gibi gözükmesi, sömürüden aldıkları payların kısıtlanması halinde, seslerini daha gür çıkaracakları tehdiydi. AKP ise, dini kullanarak kitlelerin boyun eğmesini, demokratik hakların kısıtlanmasının daha kolay olacağının mesajını verdi ve her iki taraf bu konuda uzlaştı.

 

Ordunun üst yönetiminin tırpanlanması ise, hem ABD ve hem de içerdeki burjuvazinin bir kesiminin isteğiydi: Askeri darbeyi önlemek. Askeri darbe, son on yıllık süreçte, ABD ve AB burjuvazisinin işine gelmiyordu. Gerek duyduklarında yine başvurabilecekleri bir araçtır.

 

Şu anda bazı üst düzey subayların tutklanması, hala darbe korkusunun yaşanmasından kaynaklanmaktadır. Türkiye’de başçavuşların darbe yapma olasılığı yok, ancak 27 Mayıs 1960 darbesini kurmay albaylar yapmıştı. Bu nedenlerle, AKP, emperyalistlerin ve Türk burjuvazisinin önemli bir kesimini arkasına almış olarak,  orduyu kendi çıkarları doğrultusunda dizayn etmeye çalışıyor. Bunu önemli ölçüde başarmış gözüküyor.

 

Türk egemen sınıfları, yani, büyük sermaye kesimleri, hiç bir zaman kitlelerin demokratik haklarından yana olmadığı gibi, asgari oranda bir burjuva demokrasisinden yana da olmamıştır. Bunların tarihi kanlıdır. Soykırımlarla, katliamlarla ve ırkçılıkla örülü bir geçmişleri vardır. Ermeni soykırımı Osmanlı zamanında olsa’da o mirası olduğu gibi devralmışlar ve azınlık mallarına el koymuşlardır. En eski sermaye grupların gelişimleri tarihsel olarak incelendiğinde, azınlık mallarını yağmalayanların başında geldikleri görülür.

 

Koç’un gidip Mehmet Ağar’ı ziyaret etmesi, tesadüfü değildir. Aynı zamanda, bu sermaye kesimlerinin kriminalize iç dünyalarının Ağar ve benzerlerinde somutlaşmış olmasından ileri gelmektedir. “Derin devlet”, “faali meçhul” vb.leri sermayeden ayrı ele alınamaz. Burjuva devleti neyse sermaye grupları da aynı şekildedir. Birbirilerinden farkları olmadığı gibi, tersine, birbirilerinin tamalayıcılarıdır. Daha soyut bir tanımlamayla; burjuva devlet, sermayenin elinde,  kitlelerin üzerinde uygulanan bir baskı sopası ve bir şiddet aracıdır.

 

AKP dönemi ve uygulamaları, bir askeri darbe döneminden farklı değildir. Üstelik ortada, “asker değil, seçimle hükümet olmuş” bir görüntü vardır. Yani, tam da burjuvazinin istediği bir “demokrasi” durumu vardır. İşçilerin greve gitmesi önemli ölçüde yasaklandığı gibi, örgütlenmeleri de oldukça zorlaştırılmıştır. İşçilere yönelik saldırı, bütün verilere göre, 12 Eylül 1980 uygulamalarından daha ağırdır.

 

Türk büyük sermayesi, AKP ve Erdoğan’ın ağzından, bütün işçi ve emekçilere, Kürt ulusuna ve diğer muhalif kesimlere karşı açıktan meydan okuyor ve boyun eğemeyenlerin sert bir şekilde bastırılacağını söylüyor ve uygulamasını da yapıyorlar. Türk egemen sınıfların istediği de böylesi bir düzen. Gerisi “demokrasi” görüntüsüdür.

 

Türk burjuvazisi, geçmişte Demirel’in “aba altından sopa” poltikasını, AKP’nin iktidarını sağlamlaştırmasıyla birlikte terk etti; şimdi, kitlelere, direkt sopa gösteriyor.

 

ABD ve özelikle de AB burjuvazisi, Türkiye’deki açık anti-demokratik ve faşist uygulamalara ve baskılara karşı seslerini çıkmadığı gibi, tersine, Türkiye bir “model ülke”, “demokrasi örneği” olarak uluslararası kamuoyuna ve özellikle de Ortadoğu halklarına ilan edilerek destekleniyor ve kredi notları yükseltiliyor. ABD’de Latin Amerika ülkelerine Kolombiya’yı([1]) “demokrasi” için “model ülke” olarak gösteriyor.  Oysa, Kolombiya’da, Türkiye’nin  bir Latin Amerika versiyonudur, denebilir.

 

Türk Egemen Sınıfların Tarihsel Irkçılığı

 

Türk egemen sınıfların “demokrasisi ırkçılıkla eş değer”dir dense, yanlış bir saptama ya da egemen burjuvaziye bir haksızlık edilmiş olmayacaktır. CHP’den bir milletvekilinin Kürtlere yönelik Türk ırkçılığını açıktan dillendirmesi, kemalizmden, daha açıkçası, burjuva Türk devletinin kuruluş felsefesinden ayrı ele alınamaz. Türk egemen sınıfları, Osmanlı’nın son günlerinden itibaren kendilerini Türk ırkçılığı üzerine inşa etmeye çalışmışlardır. Bu nedenle de ulus oluşturma ideolojileri; “tek bayrak, tek vatan, tek millet” olmuştur. AKP ve Erdoğan’ın sonradan buna “tek din” eklemesi, başından beri bunun olmadığı anlamına gelmiyor. Erdoğan, bir baskı unsuru oluşturmak için bu üçlemeye “tek din”i de eklemiştir. Burjuvazi açısından süreç, dinin de açıktan daytılmasını zorunlu kılmıştır. Kitlelere, salt o üçlem ile boyun eğdirilemediği görülmüş ve “din” de buna eklenerek, biat kültürünün geliştilmesinin yanında yoğun baskı ve sömürü koşullarının meşrulaştırılması hedeflenerek uygulamaya sokulmuştur.

 

Irkçı sözleriyle meydana çıkan prof ünvanlı milletvekili, kendinden önceki prof. Affet İnan gibi kafatasçı olması çok doğal. “Güneş dil teorisi”, “bir Türk dünyaya bedel”, “ne mutlu Türküm” vb. gibi ırkçı teorileri “akademisyen” kılıklı kafatasçılar yaratmıştır.

 

Bu kafatasçı ırkçılık; Dersim’de soykırımın, Kürtlere yönelik katliam ve son siyasi soykırımın rahatlıkla uygulamaya sokulmasını getirmiştir.

 

Bir kaç gün önce TBMM’den çıkarılan “ana dilde savunma” yasası, Türk egemen sınıfların bir lütfu değil, bunun üzerine (önceki katlimalarda öldürülenleri saymazsak), son 30 yıl içinde en az 40 binin üzerinde Kürdün canını vermesinden sonra gerçekleşebilmiştir. Bu ki, insanın en doğal hakkıdır. Türk egemen sınıflarında var olan ırkçılığın derinliği, salt buna bakılarak bile ölçülebilir.

 

Türk burjuvazisi, Kürt ulusunun ulusal demokratik haklarını tanımaktan yana olmamış ve kolay kolay da olmayacaktır. Ayrıca, Kürtlerin en çok istediği, “ana dilde eğitim” içinde, her halde bir bu kadar daha Kürdün ölmesi gerekiyor.

 

En kötü yan ise; Türk burjuvazisi, kendi ırkçılığına Türk işçi ve emekçilerini de alet etmekte, kitleler içinde Türk şovenizmini yaygınlaştırmakta ve geliştirmektedir. Bu, daha çok da AKP döneminde gelişmiştir. Bu nedenle, siyasi, ideolojik ve pratik uygulama açısından birbirlerinin benzerleri olarak, AKP’nin Türk ırkçılığında MHP ve CHP’den eksiği yok, fazlası vardır. *** 27.01.2013

 

 

 



 [1]ABD’li senatörü John Kerry, „Kolombiya model ülke“ dedi. Colombia Reports, 26.01.2013

scroll to top