Home , Köşe Yazıları , Komutan(ımız) Che[*]

Komutan(ımız) Che[*]

TEMEL DEMİRER | 01 – 11 – 2010 |

“İsterim ki senden

Yılgınlıkta inanç olasın

Zulme karşı direnç olasın

Gömülesin aşkımın sularına

Göresin beni göresin.”[1]

Benden Komutan(ımız) Che’yi mi anlatmamı istiyorsunuz?

Bunu nasıl becerebilirim?

Bir isyan çığlığı?

Bir savaş ve zafer narası?

Bir adanmışlık?

Radikal sosyalist ahlâkın bir yaşam biçimine dönüşmüşlüğü?

Ya da Ernestro Che Guevara nasıl anlatılabilir?

Son nefesinde, kurşunlanmadan birkaç saniye önce gülümseyerek, “Bu devrimin sonu değil” diyebilecek kadar cüretkâr bir bilinç nasıl anlatılabilir?

Bu çok “zor”…

Don Kişot’u, ancak Cervantes anlatabilirdi…

Che’yi anlatmaya ne binlerce Cervantes’in ne de milyonlarca benim nefesim yetmez…

O Komutan(ımız)dır; O düşmana en ön safta saldıran bir kızıl sancaktır; O başkaldıran insan(lık)tır; bizden biridir…

* * * * *

14 Haziran 1928’de Arjantin’in Rosario kentinde doğdu Ernesto Che Guevara.

Yüksek mühendis olan babası Ernesto Guevara Lynch, İrlanda asıllı bir aileden, annesi Clia dela Sena ise İrlandalı-İspanyol karışımı bir aileden geliyordu.

İki yaşındayken ilk astım krizine yakalandı. Sierra Maestra’da, Batista ordularına karşı savaşırken Che’ye zorlu anlar yaşatan bu hastalık, Bolivya ormanlarında Barrientos’un askerleri tarafından vuruluncaya kadar yakasını bırakmadı…

Che üç yaşında iken ailesi Buenos Aires’e yerleşti. Daha sonraları astım krizlerinden dolayı Che’nin durumu daha da kötüleşti. Doktorlar tedavisinin çok güç olduğunu, mutlaka iklim değiştirmesi gerektiğini söylediler. Böylece Guevara ailesi yeniden göç etti.

Cordoba’ya yerleştiler.

Guevara ailesi politik eğilimleri itibarıyla da sola açık liberal olarak tanınırlardı. İspanya iç savaşında açıkça cumhuriyetçileri desteklemişlerdi.

Che, eğitim bakanlığına bağlı Dean Funes lisesine başladı. Okulda İngilizce eğitim yapılırken, annesinden de Fransızca öğreniyordu. Daha ondört yaşındayken Freud’un kitaplarını okumaya başlayan Che, Fransızca şiirlere bayılırdı. Baudelaire’e karşı büyük bir tutkusu vardı. Onaltı yaşında ise Neruda’ya hayran olmuştu.

Guevara ailesi, 1944 yılında Buenos Aieres’e döndü. Durumları iyiden iyiye bozulmuştu. Che, bir yandan öğrenimine devam ederken bir yandan da çalışıyordu. Tıp fakültesine yazıldı. Fakültedeki ilk yıllarında Arjantin’in kuzey ve batı bölgelerini baştan başa dolaşmış, buralardaki orman köylerinde cüzzam ve tropikal hastalıklar üzerinde çalışmalar yapmıştı.

Son sınıfta iken Che, arkadaşı Alberto Granadas ile bütün Latin Amerika’yı kapsayan bir motosiklet turuna çıktı. Bu tur ona, Latin Amerika’nın sömürülen köylülerini yakından tanıma fırsatı vermişti. Che, 1953 yılının Mart ayında üniversiteyi bitirip doktor oldu.

Venezüella’daki cüzzam kolonisinde çalışmak üzere anlaşmıştı. Buraya gitmek için çıktığı yolculuğu sırasında Peru’ya da uğradı. Orada yerliler hakkında daha önce yayınlanmış bir incelemesi yüzünden tutuklanarak cezaevine gönderildi. Hapisten çıktıktan sonra Ekvator’da bir kaç gün kaldı. Burada Ricardo Rojo adında bir avukatla tanışması hayatının dönüm noktası olacaktı. Che, Venezüella’ya gitmekten vazgeçip, Ricardo Rojo ile birlikte Guatemala’ya gitti. Devrimci Arbenz Hükümeti sağcı bir darbe ile devrilince Arjantin büyük elçiliğine sığındı. İlk fırsatta ihtilalcilerin safına katıldı.

Faaliyetlerinden dolayı elçilik binasından çıkartıldı. Guatemala’da kalması tehlikeli bir durum alınca Meksika’ya geçecekti. Ernesto, Guatemala’da birçok Kübalı sürgün ve Fidel Castro’nun kardeşi Raúl ile tanışmıştı. Meksika’ya geçtiğinde ise Fidel Castro ve arkadaşları ile tanışarak Küba devrimcileri safında yer aldı. Daha sonra Granma gemisiyle Küba’ya hareket etti ve savaşın sonuna kadar en ön safında yer aldı.

Devrim sonrasında Binbaşı Ernesto Che Guevara Havana’nın la Cabana Kalesi’nin komutanlığına getirildi.1959 yılında Küba vatandaşı ilan edildi. Bir süre sonra silah arkadaşı Aleida March ile evlendi.

7 Ekim 1959’da Milli Tarım Reformu Enstitüsü başkanlığına atandı. 26 Kasım’da da Küba Milli Bankası başkanlığına getirildi. Böylece Che ülkenin mali işlerini yüklenmiş oluyordu.

23 Şubat 1961’de Küba Devrim Hükümeti bir sanayi bakanlığı kurarak Che’yi bunun başına getirdi. Ancak Playa Giran çatışması sırasında, tekrar kale komutanlığı görevine getirilecekti.

Daha sonra az gelişmiş ülkelere çeşitli yolculuklar yapan Che, sömürülen halkları ve emperyalistleri daha yakından tanıma fırsatı buldu. Bu durum Che’nin savaşçı yanının tekrar canlanmasına yol açacaktı. Artık başka Latin Amerika ülkelerine gidip halkları örgütlemesi gerektiği kararını vermişti.

1965 Eylül’ünde bilinmeyen ülkelere doğru yola çıktı. 3 Ekim 1965’de Fidel Castro, Che’nin ünlü veda mektubunu Küba Halkı’na okudu.

İlk olarak Kongo-Kinşasa’ya (sonraları Kongo Demokratik Cumhuriyeti) daha sonra da CIA ve Amerikan Ordusu Özel Harekât Birlikleri’nin ortak operasyonu sonrası yakalanacağı Bolivya’ya gitti. Guevara 9 Ekim 1967’de Vale Grande yakınlarındaki La Higuera’da Bolivya Ordusu’nun tutsağıyken katledildi.

* * * * *

Che Bolivya’nın sayısız uçurumlarında, yarlarında, geçitlerinde ilerlerken tarih 8. Ekim 1967’yi gösteriyordu.

Che tüm arkadaşlarına geride iz bırakmamak için, sadece suda yürüme emrini henüz vermişti vermişti ki, ilk çapraz kurşunlar üstlerine yağmaya başlar.

Gerillalar pusuya düşürülmüşlerdir.

Karşılık verirler ama kurşunun atıldığı hedefi bilmeden.

Birdenbire Che haykırır, baldırı delinmiştir.

Bolivya askerleri, Commandante’yi vurduklarında “kazandıklarını” anlamışlardır, tepenin sırtlarından aşağıya inerken bir kaç kişi daha vurarak öldürürler.

Yaralanmış Che ile iki arkadaşını esir olarak yanlarına alırlar.

Che tepeyi güçlükle tırmanmaktadır.

Diğerleri tırmanmada kendisine yardım etmek ister, ama Che bunu şiddetle reddeder.

Üstündeki silahı ve günlüğünü vücuduna sıkı sıkıya sararak, gizleyerek zorlukla tepeyi çıkabilir.

Che ve arkadaşları tutuklanarak geçici olarak bir okula getirilirler.

Yoldaşı Willy ve Peru halk liderlerinden Chino birlikte La Higuera denilen yoksul bir kırsal kesimde kurşuna dizilirler.

8 Ekim 1967’de, 39 yaşındaki Che’yi kurşuna dizme emri verilir.

Che, hiç bir şekilde yargılanmadığı gibi, hatta bir subayın önüne dahi çıkartılmaz.

Onbaşı Mario Teran tarafından “ülkenin çıkarları” ve malum emperyalist dünyanın “bekası” için kurşunlanır!

Che sergilenir; sonra da elleri kesilip, gizli bir yere gömülürken; Nicolas Guillen’in dizeleri yankılanır yedi düvel dört iklimde:

“Bolivyalı küçük asker,/ Bolivyalı küçük asker,/ sırtında tüfeğin, gidiyorsun/ tüfeğin Amerikan malı/ tüfeğin Amerikan malı/ Bolivyalı küçük asker/ tüfeğin Amerikan malı.

Sinyor Barrientos verdi onu sana/ Bolivyalı küçük asker/ Mister Johnson’un armağanı/ kardeşini vurman için/ kardeşini vurman için/ Bolivyalı küçük asker kardeşini vurman için.

Kim bu ölü, bilmiyor musun/ Bolivyalı küçük asker?/ Bu ölü Che Guevara, Arjantinliydi Kübalıydı/ Arjantinliydi Kübalıydı/ Bolivyalı küçük asker,/ Arjantinliydi Kübalıydı.

En iyi dostundu senin,/ Bolivyalı küçük asker,/ yoksulların dostuydu/ doğudan dağlara kadar/ doğudan dağlara kadar/ Bolivyalı küçük asker/ doğudan dağlara kadar./ İnsan kardeşini vurmaz”

Sonra… Sonra da… Che’nin ellerinin kesilmesi emrini bizzat veren Bolivya İçişleri Bakanlığı memuru Cln. Quintinella, bir kaç yıl sonra Hamburg’a konsolos olarak tayin olur; orada da “meçhul” bir kadın tarafından otomatik silahla taranarak öldürülür.

Che döneminin Bolivya Genelkurmay Başkanı Juan Jose Torres de; 1976’da Arjantin’de kaçırılır; cesedi Buenos Aires’in varoşlarından birinin sokaklarında bulunur.

Che’yi yakalayan 8. Taburun Komutanı Cln. Joaquin Zenteno aynı biçimde 1976’da bir gerilla timi tarafından Paris’te öldürülür.

Che ile grubunu ele verip, tuzak yerine Del Jaso vadisine gerillaları sürükleyen köylü Honarate ise Che’nin katlinden bir yıl sonra bir gerilla grubu tarafından vurularak cezalandırılır.

* * * * *

“Gerçek bir enternasyonalist, dünyanın neresinde olursa olsun bir insan öldürüldüğünde, bunun acısını yüreğinde derinden duyan ve dünyanın herhangi bir parçasında özgürlük bayrağının yükselişinde ise coşku seline kapılandır,” diye haykıran Che Guevara, katledilmesi ardından dünyada devrimci sosyalist hareketlerin sembolü hâline gelmiştir.

Kolay mı? O; devrimci- komünist bir itirazdı…

Che’ye göre, sosyalizm; eşitlik, dayanışma, kolektivizm, özgür tartışma ve halkın katılım değerlerini temel alan tarihsel yeni bir toplum projesini temsil etmekteydi. Örneğin 1961’de şeker işçilerine konuşmasında; “Devrimci mücadelenin yeni aşamasında hiç kimse bir diğerinden fazla alamayacak, artık ayrıcalıklı memur ya da latifundia sahipleri diye bir şey kalmayacak. Küba’da tek ayrıcalıklı kesim çocuklar olacak,” derken uğruna dövüştüğü sosyalizmi anlatır…

Yeri geldi belirteyim: O isyandır; akıldır; isyancı aklı Marksizm’den gelmektedir!

Bu nedenle de Daniel Ben Saïd’in ifadesiyle, “Che’nin yaşamı yüzyılın devrimci deneyiminin bir çeşit yoğunlaşmış hâli, hızlandırılmış bir özetidir”![2]

Yani Che şimdi her yerde, kontrol altına alınamayan, bastırılamayan, Julius Fuçik gibi asla teslim alınamayan[3] kesintisiz bir isyandır…

O; dünyanın dört yanında işçi eylemlerinde, Avrupa sokaklarındadır; Fransa’da milyonlarla greve çıkandır; İspanya’dadır, ETA’lıdır; Güney’deki gıda isyanlarına öncülük edendir; Yunanistan’da dövüşenlerledir; Nepal’dedir; Hindistan’da Maocularladır; bağlanma etiği ve direniş dersi verendir; devrim provalarında zulme karşı isyandır; Carlos Marighella’yla şehir gerillasıdır; ‘68’lidir; başkaldıran insanî her şeydir…

* * * * *

Titus Maccius Ptautus’un, “İnsan insanın kurdudur”; Niccolò Machiavelli’nin, “İnsanların çoğunlukla dönek, ikiyüzlü ve açgözlü olduklarını söyleyebiliriz,” diye haykırdığı cangılın ortasında Che biz(ler)e, insan olduğumuzu; insan olmanın ve öyle de kalmanın ne demek olduğunu öğretir, hatırlatır…

Evet; Dünya Sağlık Örgütü’nün verilerine göre, her yıl yaklaşık 1 milyon kişinin intihar ettiği; her üç saniyede bir kişinin intihar girişiminde bulunduğu; sonlandırılmış intiharların yanı sıra yine her yıl, yaklaşık 10 ila 20 milyon kişinin intihar girişiminde bulunduğu bir dünyadır sözünü ettiğim…

Hani Uluslararası Alzheimer Hastalığı (ADI) kurumunun raporuna göre bunamanın, “XXI. yüzyılın en önemli sağlık krizi” olarak nitelendiği ve ADI için bunamanın dünya çapındaki maliyetinin 2010 yılında 604 milyon dolara ulaşacağı, bu miktar dünya gayrısafi milli hasılasının yüzde 1’ine tekabül edeceği, bunama vakalarının her 20 yılda iki katına çıkacağı ve 2030’da 66 milyona, 2050’de de 115 milyona ulaşacağı bir dünyadan, sürdürülemez kapitalizmin yabancılaşma ve hiçlik kaosundan söz ediyorum…

İşte böylesi bir çürüme ve kokuşmuşluğun orta yerinde Komutan(ımız) Che’nin:

i) Erdemli olmayı; yani “Gerçek erdem, yaşamı aklın yönetmesidir,” diyen Benedictus Spinoza’nın uyarsını…

ii) Sophokles’in, “Kimse kimseden üstün doğmadı”; Euripides’in, “Gökyüzü ve yeryüzü tüm insanlar için ortaktır,” diye tanımladıkları eşitlik için dövüşmeyi…

iii) Henri Frederic Amiel’in ifadesiyle, “Ruhun bedene, başka bir deyişle korkuya karşı, yoksulluk, acı çekme, iftiraya uğrama, hastalık, yalnızlık ve ölüm korkusuna karşı kazandığı parlak bir zaferdir,” diye tanımlanabilecek kahramanlığı…

iv) Aristoteles’in, “Doğru nedenlerle, doğru insanlara, doğru bir biçimde, doğru zamanda ve doğru bir süre için öfkelenmek her babayiğidin harcı değildir”; Marcus Aurelius’un, “Öfke sahtekâr olamaz,” ifadelerindeki devrimci -sınıfsal- öfkeyi…

v) “Yaşıyorsam, umudum da var,” diyen Marcus Tullius Cicero’nun deyişindeki vazgeçmeyen yaşam umudunu ve Victor Hugo’nun, “İnsanların yoksun oldukları, güç değil iradedir,” vurgusundaki devrimci iradeyi…

vi) Nâzım Hikmet Ran’ın, “Tebahhur Suresi”ndeki “Bu dem kıyamet demidir,/ bu, buhara inkılâbıdır kaynayan suyun…” dizelerini…

vii) Georges Bernanos’un, “Eylemle sonuçlanmayan düşüncenin pek değeri yoktur; düşünceden kaynaklanmayan eylem ise hiçbir şey değildir,” uyarısını asla göz ardı etmeyen devrimci-romantik iyimserliği…

viii) “Crear dos, tres, muchos vietnam, es la consigna/ İki, üç, daha fazla Vietnam yaratmak, parola bu” diye haykıran enternasyonalist mücadeleciliği…

ix) En önemlisi devrimin, izleyen/ gözleyen edilgen insan(lar)ca yapılamayacağını; aksine devrimin savaşan insan(lar)ın eseri olduğunu anımsatır; tıpkı 1970’lerde Amerikan Siyah Güç Hareketi içinde yer alan şair aktivist Gil Scott Heron’un, ‘Devrim Televizyondan Yayımlanmayacak’ dizelerindeki üzere: “CNN kazanan partiyi saat 8.32’de tahmin edemeyecek/ ya da 29 bölgeden canlı bağlantı yapamayacak/ aynasızların yoldaşlarını vurması son dakika haberi olmayacak/ çünkü devrim televizyondan yayımlanmayacak/ devrim televizyondan yayımlanmayacak/ devrimin tekrarı olmayacak/ devrim canlı olacak…”

x) Che hiç yaşlanmayacaktır; Che hep gençtir; genç kalacaktır; Johann Wolfgang von Goethe gibi, “Geri verin yüreğimin isyan günlerini,/ En derin mutluluğun acıyla buluştuğu,/ Nefretin gücüyle ve aşkın kaygılarıyla/ -Ah, gençliğimi geri verin bana!”

xi) Nihayet devrimciliğin asla edilgen olmayanından, silahlanmış bir umut olduğunu, “Hasta La Victoria Siempre!” haykırışıyla anımsatır hepimize…

İşte tüm bunlardan dolayı Ernesto Che Guevara, 2010’da da yani katledilişinin 43. yıldönümünde de dünya halklarının emperyalizme ve kapitalizme karşı mücadelesinde yaşamaya, yaşatılmaya devam ediyor; hem de bir duvar yazısında kayıtlı olduğu üzere: “CHE: ONLARIN HİÇBİR ZAMAN İSTEMEDİĞİ KADAR HAYATTA…”

Kolay mı? Komutan(ımız) Che, bugüne başkaldıran yarınların ütopyasıdır…

10 Ekim 2010 20:58:07, Çeşme Köy.

N O T L A R

[*] 15 Ekim 2010 tarihinde Özgür Lise’nin Ankara’da düzenlediği “Che Anması”da yapılan konuşma… Newroz, Yıl:4, No:149, 20 Ekim 2010…

[1] Adnan Yücel, “Yürek Çağrısı”.

[2] Daniel Ben Saïd, “Che: Yüzyılın Bir Evladının Trajedisi”, Yeni Yol, No:36, Kış 2010, s.71.

[3] Julius Fuçik’in, 1943 ilkbaharında Prag’daki Pankrats Hapishanesi’nde yazdığı bir giriş notu, ‘Darağacından Notlar’ın başında ‘Önsöz’ olarak yer alır. O; “Bir tahta sıranın üstünde, elleri dizleri üzerinde kenetli, gözleri duvara dikili, hazırolda otururken, ‘İnsanın düşüncelerini hazırolda durmaya kim zorlayabilir?’…” diye sorar. (Julius Fuçik, Darağacından Notlar, Çev: Şemsa İlkin, Oda Yay.)