Home , Köşe Yazıları , Kentleri İnsanlaştırmak…

Kentleri İnsanlaştırmak…

Çünkü “Biz Baldırıçıplaklar Hak Ediyoruz Bunu…”[*]

SİBEL ÖZBUDUN | 14 – 11 – 2010 |

“Kentleri biz inşa ederiz,

sonra kentler bizi dönüştürür

ve sonuçta nasıl insanlar olduğumuzu

inşa ettiğimiz kentler tayin eder.”[1]

“Gecekondulara kurulmuşsunuz denize karşı deniliyor, evet ya kurulduk, biz baldırı çıplaklar hak ediyoruz bunları. Asıl sorulması gereken soru, parası olanlar neden buraya layık? Oysa biz ağır bedeller ödüyoruz. Beş dakikalık haber bülteniyiz onlar için ve bunun üzerinden de saldırıyorlar. Ama biz beş dakikalık haber bültenine konu olmak için bir ömür harcıyoruz…”[2]

Soru, 10 yaşından beri yaşadığı, son zamanlarda “kentsel dönüşüm” kapsamına alınarak “baldırıçıplaklardan” boşaltılmak istenen Küçükarmutlu’dan sürülmek üzere olan bir genç kadına, Gülay’a ait…

Hayatî bir soru, elbette. Son on yıldır daha da yoğunlaştırılmış bir gayretkeşlikle ve bir buldozer pervasızlığıyla kentlerin köşe bucağını dümdüz eden “kentsel dönüşüm projeleri”nin ya da “fazla kirlendiği, fazla avamlaştığı, fazla gürültülü olduğu, fazla kriminalleştiği…” için üst-orta sınıfların terk ettiği metropol merkezlerinin bir “süpermarket” ya da bir “McDonald’s” yapaylığı ve sterilliğinde yeniden örgütlenmek üzere “geri kazanıldığı” “muteberleşme” süreçlerinin, yanıtını asla veremeyeceği…

Türkiye kentlerinin gerçekten de bir tarihi yok.[3] Yakın ya da uzak. Yok edilmiş. Belki de bu nedenledir ki, dünya kentlerinin pek çoğunda bir kronoloji ve bundan dolayı da bir mantık izleyen süreçler, eşzamanlı ve bitimsiz bir kaos olarak çörekleniyor kentlerimizin üzerine. Mevcut neo-liberal durağında Türkiye kapitalizmi, bu ülkenin toplumsal tarihçilerini bir “kentbilim tarihi” yazma olanağından dahi yoksun bırakacak bir açgözlülükle çullandı çünkü “kentsel rant” adı verilen yeni yağma kapısına.

Örneğin Türkiye’nin (metropol) kentleri, şöyle bir öyküden yoksunlar:

“Ellilerin sonlarından başlayarak kentler hızla büyüdüler, kent mekânında büyük değişiklikler meydana geldi. Bölünmeler keskinleşti; gelir grupları, etnik gruplar temelinde yeni farklılaşmalar belirdi. Konutların bulunduğu bölgeler değişti, yeni bölgeler oluştu. Sıkışma ve uzaklaşma eşzamanda gerçekleşti. Bir yandan mesafeler azaldı, beri yandan uzaklıklar büyüdü.

Önce banliyöler kuruldu. Orta ve üst-orta sınıflar kentin içinden çıkarak buralara taşındılar. Banliyöleri uydu kentler izledi. Artık varlıklıların ofisleri kentte, evleri ise kent dışındaydı. Kentin içini (inner-city’leri) yoksullara bırakarak buralara taşındılar.

Konut, sağlık, eğitim, vb. zorunlu harcamalarını karşılamayan ya da güçlükle karşılayabilen, ama yarın için bunu yapabileceğinden de asla emin olamayan yüzlerce insan kenttin ortasında barınır oldu. Zenginler bu yoksulluk bölgelerinden olabildiğince uzakta duruyorlar. Ama kentte yeşil ve açık alan da bırakmıyorlar. Kent toprağına iş merkezi, ofis binaları inşa ediyorlar…”[4]

1980’li yıllarla birlikte, orta-üst sınıfların çekildiği metropol merkezleri bir “yeniden değerlenme” ya da yaygın adıyla “mutenalaş(tır)ma” sürecine dahil edilirler. Zenginlerin boşalttığı “çöküntü” alanları onları dolduran “ayak-takımı”ndan temizlenecek, tahrip olmuş binalar restore edilecek, sokaklar şık kafeler, pahalı restoranlar, sergi salonları vb. ile bezenecek. “Mutenalaştırma, (…) bugün şehir yönetimleri, belediyeler, yerli-yabancı yatırımcılar ve emlakçılar tarafından kutsanıyor. Şehirlerin yeni neo-liberal vizyonu oluyor. Bu vizyon, içinde toplumsal parçalanma, dışlama ve ötekileştirme barındıran asimetrik bir vizyon aynı zamanda. Kimi zaman mega projeler, kentsel dönüşüm, kimi zaman kentsel yenilen canlandırma projeleri, neo-liberal kentleşme olarak geçen kavramlar içinde önemli ölçüde mutenalaştırma barındırıyor…”[5]

Evet, Türkiye kentleri böyle bir kronolojiden yoksunlar. Onlar banliyöleşmeyi, çöküntüleşmeyi, uydu-kentleşmeyi, varoşlaşmayı ve mutenalaş(tır)mayı eşzamanlı olarak yaşıyorlar: “Taşlarının, topraklarının altın olduğuna” uyanmış müthiş açgözlü bir ‘kent yağmacıları’ takımı sayesinde: rantiyeler, büyük kentlerin saçaklarını kemiren TOKİ bürokratları, yerli-yabancı spekülatörler, mortgage dahileri, “sınır tanımayan” müteahhitler, yerel yöneticiler, kentsel arazilerden beslenen doymak bilmez şirketler, ‘mega-kent’ meftunları, 2-B kapsamına alınarak kelleştirilen ormanlık alanlara kondurulmuş lüks villaların kuyrukta bekleyen müşterileri, kent silüetlerini delik deşik eden “Tower”ların emlakçıları…

Sırtıpekler şehirlerimizin eteklerinde yükselen “süper-lüks” uydukentlerle “mutenalaştırılan” merkezler arasında köşe kapmaca oynarken, olan yurt belledikleri kentlerde insanca yaşamaktan başka bir arzusu olmayan baldırıçıplaklara oluyor.

Kentlerde insanca yaşayabilmek: çöplerin dağlar hâlinde yığılmadığı, yağmurun ilk damlalarıyla derelere dönüşmeyen sokaklarda düzayak yürüyebilmek… köşe başındaki manavla akşamki maç üzerine ayaküstü sohbet edebilmek… piyangocu teyzenin damadından hâlâ şikayetçi olup olmadığını öğrenmek için tatlı bir dedikoduya dalabilmek… toplu taşıma araçlarında balık istifi olmaksızın menziline ulaşabilmek… geceleri iyi aydınlatılmış caddelerinde, sokaklarında içi ürpermeden dolaşmak… aldığın ekmeğin sağlıklı koşullarda üretildiğinden, balığın taze olduğundan emin olmak… çocukların güvenle eğlenebileceği çocuk bahçeleri, gençlerin sosyalleşebileceği, sanat/zanaat öğrenebileceği kültür evlerinden… düzenli sağlık taramalarının yapıldığı sağlık ocaklarından yararlanabilmek… karbonmonoksitsiz bir havayı solumak… mütevazi bir bütçeyle temel ihtiyaçlarının karşılanabileceğini bilmenin güveniyle yaşayabilmek… Kentleri sermaye/rant-merkezli değil, insan/toplum-merkezli mekânlara dönüştürebilmek…

“Dönüştürülen kentler”, biz sıradan insanların, biz dar gelirlilerin, biz baldırıçıplakların, temiz hava, sağlıklı ekmek, ucuz ulaşım, insanca yaşam özlemlerini greyderler, buldozerler altında paralıyor… onları birbiri ardı sıra dikilen yüzme havuzlu, saunalı, lüks restoranlı, yürüyüş parkurlu, AVM’li, güvenlik kameralı, özel korumalı konforlu uydu kentlerin; şık kafeli, gökdelenli, Arnavut kaldırımlı, sanat merkezli, butik-otelli, iş merkezli muteberleştirilmiş kent merkezlerinin orta-üst sınıf mensubu tüketicilerinin kışkırtılmış arzularına peşkeş çekmek üzere…

Kentlerde son yıllarda zincirinden boşanan neo-liberal talana karşı mücadele, artık yalnız yaşam alanlarımızı değil, yaşamlarımızı geri kazanma mücadelesine dönüşmüştür. Hayatlarımızda sömürgeleştirilmemiş bir avuç alan bırakmamaya yeminli kapitalizme karşı, insan olmayı, insan kalabilmeyi savunma mücadelesi.

Çünkü “biz baldırı çıplaklar hak ediyoruz bunu…”

19 Ekim 2010 18:33:50, Ankara.

N O T L A R

[*] Esmer, No: 66, 1 Kasım 2010…

[1] David Harvey.

[2] Esra Açıkgöz, “Metropol Sürgünleri”, Cumhuriyet Pazar, No:1242, 10 Ocak 2010, s.4.

[3] Bilgi Üniversitesi Mimarî Tasarım Bölümü başkanı Prof. Dr. İhsan Bilgin diyor ki: “Çarpıcı bir rakamla başlayalım: Bugün İstanbul’da 2 milyon civarında bina olduğu tahmin ediliyor. Bunların sadece 5 ila 10 bini 50 yaşından daha yaşlı! İstanbul’un 2500 yıllık tarihinden bahsediyoruz, ama öyle bir 60 yıl yaşamışız ki, geride fiziki olarak bazı izler, anıtlar ve tesadüfen ayakta kalan yapılar dışında pek bir şey kalmamış.” (İhsan Bilgin, Aysim Türkmen, “İhsan Bilgin’le ‘Kentsel Dönüşüm’e Dair Bir Söyleşi”, Radikal, 14 Ağustos 2009, s.15.)

[4] Halil Turhanlı, “Kent Mekânını Yeniden Örgütlemek”, Radikal, 28 Mart 2008, s.13.

[5] Evren Tok, “Neo-Liberal Kentleşme”, Radikal İki, 27 Nisan 2008, s.8.

scroll to top