Home , Köşe Yazıları , Finansal Tsunami, Öncü Sarsıntıdan Büyük Çöküşe Mi? Kapitalizmin Krizi Ve İşçi Sınıfı

Finansal Tsunami, Öncü Sarsıntıdan Büyük Çöküşe Mi? Kapitalizmin Krizi Ve İşçi Sınıfı

volkanyarasirSermaye krizin bütün yükünü işçi sınıfı ve emekçilerin üzerinden çıkarmaya çalışacaktır. İşsizlik, umutsuzluk ve açlığın yaygınlaşması muhtemeldir. İşçi sınıfı bulunduğu mevzileri korumalı, kendine dayatılan her türlü uygulamayı reddetmelidir. En ufak hak gaspına, işten atılmalara ve tensikatlara karşı bir taban örgütlenmesi olan direniş komiteleri kurulmalıdır. Bu komiteler atölye, işyeri, fabrika, sanayi bölgesi ve havza düzeyinde yaygınlaştırılmalıdır.

İşçi sınıfı „krizin bedelini krizi yaratanlar ödemelidir“ şiarıyla hareket etmelidir. Bu aynı zamanda çürümüş ve kokuşmuş kapitalizmin teşhirinin ilk adımıdır.

İşçi sınıfı elektrik, su, doğalgaz faturalarını ödememe, kamu taşıtlarına ücretsiz binme, fatura yakma, banka faaliyetlerini kilitleme, borsayı işlemez hale getirme ve bloke etme eylemlerine hazırlanmalıdır. Sivil itaatsizlik eylemleriyle krizin gerçek müsebbipleri gösterilmelidir. 

ABD’de Mortgage kredilerinin ödenmemesiyle başlayan kriz, hızla mali sektöre yayıldı. Ardından etkisini gerçek bir küresel kriz olarak bütün dünyada göstermeye başladı.

2007 yılında geçici ekonomik türbülans, kısa süreli çalkantı gibi tanımlamalarla açıklanmaya çalışılan krizin, finansal bir tsunami olduğu ortaya çıktı. Finansal kriz, 1980’lerin ortalarından itibaren küreselleşme diye tanımlanan bu süreçte yaşanan Meksika, Rusya, Doğu Asya gibi bir dizi krizden farklı olarak, etkisini ve sarsıntısını global boyutta hissettiriyor. Çünkü iflas eden ve çöken tek tek yatırım bankaları ya da Mortgage sistemi değil -hatta bunlar krizin sonucu-, kapitalizmin sinir sistemini oluşturan finansal sistem çöküyor. Uluslararası finans sisteminin simgesi Wall Street batıyor.

Kapitalist kriz sadece sektörden sektöre yayılmıyor, ülkeden ülkeye yayılma özelliği gösteriyor. 2007 yılında % 3,8 olarak gerçekleşen küresel ekonomik büyümenin, 2008 yılında % 1,8’e gerilemesi bekleniyor. Bu açıklamalar bile krizin derinliğini ortaya koyuyor.

1970’lerin başında kapitalizmin içine girdiği kriz yeni bir sermaye birikim rejiminin önünü açmıştı. Aslında bu süreç 1950-1974 arasında izlenen ekonomik politikaların reddiyesi ve reaksiyonuydu. Ve yeni bir konjonktürü ifade ediyordu.

Kapitalist sistem 1950-1974 arasında hem sosyalizm tehdidinden korunmak, hem de 1929 krizini aşmak için bir yeniden yapılanma sürecine girmişti. Sermaye birikimi sorunu, kitlesel üretim ve kitlesel tüketimi esas alan üretim tekniğine geçilmesi ve devletin ekonomik ve sosyal yaşamda aktif rol oynamasıyla aşılmaya çalışıldı. Devlet ekonomik bir aktör olarak sanayi ve ticarette önemli işlevler gördü. Emekle sermaye arasındaki çelişki refah toplumu uygulamalarıyla azaltılmaya ve nötrleştirilmeye çalışıldı. Sermayenin sınırsız egemenliği „toplumsal barış“ ifadeleriyle süslendi. ABD kapitalist dünyanın efendisi olduğunu gösteren adımlar attı. Bretton Woods sistemine bağlı olarak doların küresel pazarda kullanılması ve parasal sistemin dolar üzerinden biçimlenişi II. Dünya Savaşı sonrası yeni dünya düzeninin temel özelliğiydi. Bu bir yanıyla da ABD’nin efendiliğini ve hegemonik bir devlet olma özelliğini simgeliyordu. Ayrıca kültürel, ideolojik, askeri hegemonyasını da taçlandırıyordu. Kapitalist sistem bu dönemde muazzam bir büyüme trendi yakaladı. 1929 krizinin sarsıcı etkilerini aştı. Sosyalizmi bloke edici tedbirler aldı ve bu yönde etkili sonuçlar elde etti. Kapitalizm altın çağını yaşadı. 1960’ların ortalarından itibaren bu durum değişmeye başladı. Üretimin kitleselleşip, sermaye birikimi merkezileştikçe kar oranlarında kaçınılmaz düşüşler ortaya çıktı. Bir anlamda kapitalizmin değişmez yasaları işliyordu ve kapitalizmin anarşik yapısı devredeydi. Sistem bir uzun dalga krizi içine girdi. Kısaca kapitalist üretim tarzı önündeki engel yine sermaye oluyordu. Sistemin kriz üreten işleyişi kendini dışa vurmaya başladı. Sermayenin yüksek karlılık ihtiyacı krizi tetikliyordu.

Sermayenin karlılığını hızla artıracak düzenlemeler gündeme sokuldu. Sanayi sektöründe yaşanan kar oranlarındaki gerileme, finansal aktiviteler ve spekülatif kazançlarla giderilmeye çalışıldı.

1950-1974 arasında sosyalizm tehdidi karşı ve sermaye birikim ihtiyacına uygun devletin ekonomik ve sosyal yaşamdaki rolü terk edildi. Başta sağlık, eğitim, sosyal sigorta sistemi, ulaşım metalaştırıldı ve hızla sermayenin hizmetine sunuldu. Yaşamın her alanı sermayenin hizmetine açıldı.

Piyasa anarşisinin doğrudan sonucu olan aşırı üretim, eksik tüketim kaynaklı problemler kredi araçları devreye sokularak engellenmeye çalışıldı. Ayrıca sermaye üretici olmayan sektörlere doğru kaydı. Son 25 yılda üretici ve üretici olmayan sektörler arasındaki denge hızla bozuldu. Üretici olmayan sektörler muazzam oranda gelişti. Üretici olan sektörler ise maliyetlerin yüksekliğinden dolayı ağırlıkla Uzak Asya’ya doğru kaydı. Hatta Uzak Asya merkez ülkelerin tedarikçisi konumuna geldi. Sermayenin üretici sektörlere yatırılmaması, dünya ekonomisinde muazzam bir mali bir şişkinliğe yol açtı. Türev piyasalarda yaşanan bu süreç dünya ekonomisini sanallaştırırken, krizin mayalanmasına neden oldu. Bunun yanında üretici sektörlerdeki kar oranlarının düşme eğiliminin devam etmesi, krizi tetikleyen faktör oldu. Bu süreçte enerji ve mal fiyatlarında büyük artışlar görüldü ve gıda krizleri yaşandı. Sistem iç kasılmalarını yaşıyordu.

Bugün finansal krizin kaynağını oluşturan ABD’de 1960’ların ortalarından sonra üretici sektörlerde kar oranları düşmeye başladı. Önlem olarak sermaye hızla finansal yatırımlara yöneldi. Bu gelişmeye bağlı olarak 1980’lerin ortalarında üretici sektörlerde kar oranlarının yükseldiği görüldü. Bunun temel nedeni sektörlerin bir rantiye gibi davranması, karlarının büyük bir kısmını finansal spekülasyonlarla elde etmesiydi. Finansal spekülasyon ve rantlar, sanayi karlarındaki gerilemeyi telafi ediyordu. Kapitalizmin mabedi ABD’deki bu olgu aslında bir anlamda dönemin genel eğilimini simgeledi. Bugün finansal spekülasyonun boyutu inanılmaz bir noktaya ulaştı. Bazı yorumlara göre dünya yıllık üretimi 60 trilyon doları buluyor, bu rakamın on katı, yani 610 trilyon dolar dünya finans piyasalarında dolaşıyor. Kısaca finansal şişkinlik ya da köpük dünya ekonomisini giderek sanallaştırıyor.

Bugün kapitalizmin merkez ülkelerinde sermayenin kar oranlarını sürdürebilmesi için finansal spekülasyonlara ihtiyacı var ya da finansal spekülasyona bağımlı durumda (bu durum kapitalizmle belirli bir entegrasyon düzeyi olan çevre ülkeler için de geçerlidir. Türkiye dahil, bu ülkelerde sermaye  sanayi sektöründeki gerileyen karlarını faaliyet dışı finansal spekülasyonların getirdiği karlarla besleyerek ayakta kaldı). Kısaca yaşananlar küreselleşme diye tanımlanan dünya ekonomisinin doğrudan ürünüdür. Dünya ekonomisi depresyon karakteri taşıyan bir krize doğru sürüklenmektedir. Ve kriz konjonktürel değil, kapitalizmin ontolojisinin dışavurumudur. Bu ontoloji anarşi ve kaos sistemidir. 

DENETİMLİ KAPİTALİZM

Neo-liberalizm, devletin ekonomik aktörlüğünü devre dışı bırakıp, işlevini minimal düzeyde tutan adımlarla kendini inşa etti.

Devletin ekonomik aktörlüğü (geçmişteki kapitalist sermaye birikiminin bir göstergesi olsa da) sosyalizmle, komünizmle ve arkaiklikle eş tutuldu. Piyasanın kuralları her şeyi düzenleyecek ve piyasa özgürlüğü, adaleti ve ekonomik zenginliği yaratacaktı. Ekonomik politikalar 0 devlet prensibine göre devreye sokuldu.

Çeyrek asır bu yönde derin, yoğun bir propaganda yapıldı.

Fakat ABD’deki krizde sadece tek tek bankaların ve finans kuruluşlarının çökmediği, asıl olarak finans sisteminin çöktüğünün anlaşılmasıyla devlet var oluşuna uygun biçimde harekete geçti. Ve dün liberalizmin şatafatlı sözlerinin arkasına saklanan sermaye kesimi devleti göreve çağırdı. Zaten devlet kendi ontolojisine uygun, sermayenin konsantre gücü olarak devreye girdi. İflas eden bankalar devletleştirildi. Benzer gelişmeler İngiltere’de yaşandı. Kıta Avrupası’nda AB’ye üye birçok ülke iflasların önüne geçmek için mevduat sahiplerini teskin edecek ve borsalardaki büyük alt-üst oluşu engelleyecek önlemler aldı. Çeyrek asırdan beri ekonomik alanın dışına çıkarılan devlet, bir „efsane“ gibi geri dönerek, ekonomik alanın temel ve en güvenilir aktörü olarak devreye girdi.

Bu süreç aslında bize belki bu zamana kadar yakalayamadığımız düzeyde devletin niteliğini ve özünü kitlelere anlatma fırsatı vermektedir. Devletin parazit bir aparat olduğu kadar, sermayenin tahakkümünü kuran, onun güvenliğini sağlayan ve ona özgürlük alanları açan bir baskı aygıtı olduğu, bugün kitlelere çok rahatlıkla anlatılabilir. Devletle sermaye arasındaki çıplak ilişki bütün dolayımsızlığıyla ortaya konulabilir. Her dönem sermayenin bekçiliğini yaptığı gösterilebilir.

Küresel finans krizi sonrasındaki gelişmeler, kapitalist sistemin ancak devlet güvencesiyle korunduğu ve  bu sistemin devletsiz işleyemeyeceğini ortaya koyuyor. Devletin sermaye birikiminin en önemli unsuru olduğu bir kez daha anlaşılıyor. Bütün devletsizlik vurgularına rağmen gerçek anlamda kapitalist piyasanın kurumsallaşmasını sağlayan, aynı zamanda bu işleyişin meşruluğunu oluşturanın devlet olduğu ortaya çıkıyor. Yani „görünmez el“ hiçbir şeyi dengelemiyor ve düzeltmiyor. Kapitalist iktisatçıların göklere çıkardığı „her arz kendi talebini yaratır“ paradigması çöküyor. Sistem kendi anarşisini ve kaosunu örüyor. Kapitalist sistem bütün çürümüşlüğüyle ortada duruyor.

1980’lerde neo-liberal politikaların en atak olduğu dönemde, „devlet karşıtlığı“ gündemdeydi. Sermayenin sınırsız kar tutkusu devletin sosyal ve ekonomik aktörlüğünün içini hızla boşalttı. 1990’ların ortalarında özellikle Doğu Asya kriziyle birlikte devletin tümden devre dışı bırakılması anlayışı terk edildi. Devletin piyasanın işleyişinde zorunlu olduğu ifade edilmeye başlandı. Hatta dünya bankası, raporlarında devletin rolü üzerine vurgular yaptı. Bir anlamda piyasa riskleri ve piyasanın meşruiyeti için devlet yeniden göreve çağırıldı. Bugün yaşanan finansal kriz devletin etkin müdahalesinin önemini ortaya koydu. Bush yönetimi krize açıkça devlet eliyle müdahale etti. Devletin piyasanın güvenliğini, selametini ve meşruluğunu sağlayan vazgeçilmez araç olduğu gösterildi. Aynı zamanda kapitalist devletin en büyük piyasa oyuncusu olduğu da ortaya çıktı. Çünkü devlet yalnızca bir „zor aracı“ değil ya da yalnızca bir „gece bekçisi“ değil, sermayenin ekonomik hegemonyasını kuran bir araçtır. Sermayenin bütün hareketlerinde ve konsantrasyonunda kapitalist devlet dün olduğu gibi bugün de aktif rol oynamaktadır. Kapitalist işleyişin başından itibaren devlet etkin ve belirleyici bir role sahiptir. Sistemi ayakta tutan çelik bir iskelettir. Kriz süreci devletin bu çok yönlü içeriğini bütünüyle açığa çıkaracaktır. Kapitalist devlet sermayenin riskini toplumsallaştırıyor ve halka yüklüyor. Karın özelleştirilmesini sağlarken, zararı kamulaştırıyor.

„TARİH GERİ DÖNDÜ“: NEO-LİBERAL İDEOLOJİ ÇÖKÜYOR

Finansal krizin en büyük sonuçlarından biri sistemin ideolojik krizini açığa çıkarması oldu. Neo-liberal ideolojinin on yılları kapsayan muazzam hegemonyası Wall Street’in „çöküşüyle“ kırıldı. Sermayenin dünyaya ve topluma ilişkin tasavvurunun acımasız yansıması olan neo-liberal ideoloji; karın sürekliliğini esas alan, yoğun bir yabancılaşmayı sağlayan, rıza ve itaat üreten tekno-ideolojik bombardımanlarla kendini var etti. Hobbes’un „insan insanın kurdudur“ tanımlaması hayatın gerçeği, sosyal darwinizmin yıkıcılığı doğallık, ekonomik darwinizm ise gelişme olarak lanse edildi. En temel dayanışma ve paylaşma duygularını ilkellik, hırs ve rekabet erdem olarak sunuldu.

1970’lerin sonlarında önce sistemin ekonomik mimarı olarak M. Friedman’ı gördük, arkasından F. Hayek’in piyasayı kutsayan felsefi açılımlarıyla karşılaştık. Özellikle 1989’da Doğu Avrupa rejimlerinin 1991’de Sovyetler Birliğinde reel sosyalizmin çöküşüyle neo-liberal ideoloji muazzam bir ideolojik hegemonya kurdu.

Bu dönemde bazı isimler neo-liberal ideolojinin ya da kapitalizmin ebediliğinin propagandasını ve düşünsel militanlığını yapmaya başladı. Bu isimlerden F. Fukuyama „Tarihin Sonu“nu ilan etti. Evet artık tarih sonlanmıştı! Sosyalizm çökmüş, kapitalizm zaferini ilan etmişti. Ve kapitalizm ebedi bir rejimdi. Fukuyama, neo-liberalizmin agresif, yıkıcı, tarumar edici yönlerini meşrulaştırıyor, tarihe son noktasını koyuyordu. Gerçek buydu ve bundan ötesi yoktu. İnsanoğlu için en iyi sistem liberalizmdi. Fukuyama milliyetçiliği, faşizmi ve komünizmi ölü ideolojiler olarak ilan etti ama kısa bir süre sonra Bosna, Kafkasya ve Ortadoğu’ya kadar bütün coğrafyalar kana bulandı. Mikro milliyetçilik ve dincilik hortladı. Avrupa’nın göbeğinde faşizm kol geziyordu. Yugoslavya emperyalizmin yeni av sahası olarak mikro milliyetçiliğin yıkıcılığına terk edildi. Kardeşlik coğrafyası olan Kafkaslarda ise mikro milliyetçilik ve dincilik yayıldı. Bölgenin destabilizasyonu ve emperyalist-kapitalist sisteme entegrasyonu bu yöntemlerle gerçekleştirilmeye başlandı. Irak kan gölüne dönüştü. Bu gelişmeler Fukuyama’nın tezlerini çok kısa bir zamanda çürüttü. Fukuyama tezlerinden vazgeçerek devletin gerekliliği ve inşası üzerine durdu. Ulus devletin zorunluluğuna vurgu yaptı. Ayrıca „zayıf devletlerin“ kapitalist entegrasyonda problem yarattığını ileri sürdü. Bu devletler neo-liberal işleyişi bozuyordu. Fukuyama’nın tezleri yeni emperyal konseptle beslenen ya da yeni emperyal konsepte uygun düzenlemelerdi.

Yine benzer saiklerle hareket eden. S. Huntington, 11 Eylül sonrası emperyal konsepte uygun „Medeniyetler Çatışması“ tezlerini ileri sürdü. ABD’nin Soğuk Savaş sonrası yeni düşman arayışının ideolojik perspektiflerini Huntington oluşturuyordu. Doğu, İslam ve Budizm yeni düşmandı ya da „bizden olmayan herkes“ düşmandı. Böylece kapitalizmin en vahşi ve pervasız uygulamaları meşrulaştırılıyor, sömürgeci saldırganlık, yağma ve talan doğal ve „medeni“ bir gereklilik olarak sunuluyordu. Beyaz adamın görevi zaten medeniyet taşımak değil miydi? Irak ve Afganistan işgali bunun somut örnekleri oldu. Beyaz adam kendi efendiliğini tartışılmaz kılıyor, kapitalizm salt askeri anlamda değil ekonomik, kültürel ve ideolojik olarak kendini dayatıyordu. Kapitalizm ve batı tek ve mutlak doğruydu. İnsanların buna boyun eğmekten başka çaresi yoktu. Huntington, sömürgeci kibri, zulmü ve vahşiliği simgeliyordu.

Her ne kadar aynı eğilimlerle hareket edilmese de, bir düzeyde arayışın, umutsuzluğun ya da küçük burjuva savruluşun ifadesi olsa da A. Gorz’un „Elveda Proletarya“sı tarihin öznesini yok ediyordu. Yani artık proletarya devrimci karakterini kaybetmiş, tarihi yapan bir güç olma özelliğini yitirmiş, farklı özne ve durumlar ortaya çıkmıştı. „Elveda Proletarya“ kitlelere çaresizliği dayattı. Bu her şeyden önemlisi kitlelerin kendilerine inançsızlığını tetikledi. Çaresizlik hiçlik hissini kuvvetlendirdi. Teknolojik vurgularla kapitalizm insanileştirildi. „Elveda Proletarya“yla bir anlamda Fukuyama ve Huntington’un tezlerinin besleneceği zeminlerin önü açıldı.

Beyinlerin işgali bu ve benzer operasyonlarla sağlandı. Neo-liberalizm ideolojik hegemonyasını böylece yaygınlaştırdı. İdeolojik ve kültürel hamlelerle kitlelerin ruhu ve beyni esir alındı. Arkasından yıkıcı ekonomik operasyonlar geldi. İdeolojik zor, ekonomik zorla senkronize biçimde hayata geçirildi. Huntington ve Fukuyama ideolojik zorun militanları gibi hareket etti, sermayenin „entelektüel“ tetikçileri olarak görev üstlendi.  

Fakat yaşanan gelişmeler ve finansal kriz sermayenin çeyrek asırlık saadetinin sonunu işaretledi. Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak.

İşçi sınıfı ve müttefikleri kapitalizme karşı mücadelenin gelişmesinde önemli olanaklar yakalayabilir. Her şeyden önce neo-liberalizmin ideolojik hegemonyasının parçalanması, bu alana yüklenme şansı veriyor. „Tarih“ yeniden doğuyor. Tarihin öznesi muazzam gücüyle devreye giriyor. Dünya sınıflar mücadelesi açısından yeni bir döneme giriyor.

KAPİTALİST SİSTEM ÇOK BOYUTLU BİR KRİZ YAŞIYOR

Finansal kriz sistemin çok boyutlu krizini açığa çıkardı. Emperyalist hegemonya krizi bunlardan biri. Küreselleşme sürecinde dünyanın toplam değerlerinin büyük bir kısmını kendine transfer eden, Doğu Avrupa ve Sovyetler Birliğinde rejimlerin çöküşüyle imparatorluk projeleri yapan, 11 Eylül sonrasında bu yönde adımlar atan ABD, yeni süreçte bırakın imparatorluk projesini gerçekleştirmeyi hegemonyasını bile tartıştırır konuma düştü.

ABD’de bir yandan eşitsiz gelişim yasasının işlemesi, öte yandan Ortadoğu bataklığında sıkışmışlığının sonucu, hegemonyasını kurmakta ciddi problemler yaşıyor.

AB hızla ve derinden soft bir biçimde nüfuz ve ekonomik alanlarını genişletmeye başladı. Ayrıca bir emperyalist blok olarak askeri gücünü konsantre ediyor. Ekonomik olarak kristalize bir güç olan AB, askeri zafiyetini hızla aşmaya çalışıyor. AB’nin NATO’yla ilişkisi ve son krizde ABD’ye karşı aldığı tavır bundan sonra AB’nin daha özerk politikalar izleyeceğini gösteriyor.

ABD’de mali kriz dalgasının yayılmasıyla AB’nin iki başat ülkesinin takındığı tutum ilginçtir. Alman hükümeti hemen ABD’yle mesafe koyma gereği duydu. Bush’un krizi bloke etmek için 700 milyar dolarlık sermaye enjeksiyonuna katkı yapma talebini reddetti. Bush yönetimini kredi sisteminde uluslararası kuralları çiğnediği için sorumlu tuttu ve suçlu ilan etti. Bu tutum ABD’nin ve NATO’nun özellikle Doğu Avrupa’daki ataklarına sınır koyma tavrıyla birlikte ele alınmalıdır. Bu arada Fransa’nın „rasyonel“ bir kapitalizmin inşası için çağrıda bulunması ve diplomatik ataklar yapması önemlidir. Fransa’nın G-8’in genişletilme teklifinde bulunması, Hindistan, Güney Afrika, Brezilya ve Meksika’nın G-8’e katılmasını istemesi statüko sarsıcıdır. Bu tavırlar emperyalist-kapitalist sistemde ABD hakimiyetini zafiyete düşürücü gelişmelerdir. AB’nin yavaş ama nüfuz edici, agresyonu ikinci plana alan, uluslar arası dengeleri gözeten, mali ve ekonomik istikrara daha fazla önem veren tavrı emperyalist blok olarak etki gücünü yaymasını kolaylaştırmaktadır. AB’nin bu yönü önümüzdeki dönemde emperyalist hegemonya krizinde etkili sonuçlar doğurabilir.

Rusya Putin’in otoritaryan politikaları sonucu hızla toparlanma sürecine girdi. Eski Sovyetler Birliği topraklarında bir yandan ABD’nin ve NATO’nun ataklarını bloke etmeye çalıştı, diğer yandan bu bölgeleri kendisinin stratejik alanı olarak ilan etti. Emperyal vizyonunu bu coğrafyalarda inşa etmeye başladı. Daha önce Çeçenistan savaşı, doğalgaz ve petrolü stratejik bir silah olarak kullanması ve son olarak Gürcistan işgali emperyalist hegemonya savaşlarında Rusya’nın da „artık bende varım“ dediği pratik oldu. Gürcistan işgali, bu yönüyle emperyalist hegemonya krizinin açık göstergesi olarak önem taşıdı.

Çin ise kapitalist sistemi kilitleyecek özellikleri, hızlı kalkınma trendi ve muazzam militarize gücüyle ve dünyanın değişik bölgelerine sermaye ihracıyla önemli bir emperyalist özne olarak dünya siyasetine ağırlığını koymaktadır. Çin’in Rusya, AB, Latin Amerika, Hindistan, Afrika ilişkileri güçleniyor. Çin emperyalist hegemonya krizinin bir kutbu olarak öne çıkmaktadır. Finansal krizin Çin’in ekonomik modelini tartışılır kılması dikkatleri Çin’e odaklamıştır. Ekonomik milliyetçilik yöntemlerini kullanan ve devlet kapitalizminin bir versiyonu olan Çin emperyalizminin yeni dönemde model ülke olarak öne çıkması muhtemeldir.

Japonya Uzak Asya’nın İngiltere’si olma konumundan hızla uzaklaşıyor. Hem bölgede, hem dünya çapında etki gücünü yayıyor. Dünya’nın değişik alanlarında sermaye ihracatıyla öne çıkan Japonya, bulunduğu coğrafyanın en önemli militarize gücü olarak dikkat çekiyor. İki kutuplu dünya döneminde ABD’nin etki alanında kalan Japonya bugün hızla özerkleşiyor, ekonomik gücüyle azımsanamayacak bir ağırlık kazanıyor. Askeri şekillenmesini de sessizce koordine ediyor.

ABD’nin 11 Eylül’den sonra askeri gücüne dayanarak dünyayı yeniden kendi imparatorluk emellerine göre şekillendirme ve yeni emperyal güçlerin yükselmesini engelleme isteği hüsranla sonuçlandı.

Emperyalist hegemonya krizi sürüyor ve derinleşiyor. Yeni jeo-politik emperyalist özneler ve bloklar arası gerilim ve çatışkının ana kaynaklığını yapacak.

Finansal krizin yaşandığı evrede ABD’nin temsilciler meclisinden 700 milyar doların ilk görüşmede geçmemesi, öte yandan bir trilyon dolara yakın savunma bütçesinin hemen geçmesi ABD’nin yeni dönemdeki eğilimlerini göstermektedir. ABD yaşadığı ekonomik krizi emperyalist savaşları yaygınlaştırarak aşmaya çalışabilir. Yeni jeo-politiğe uygun agresyon politikalarını yoğunlaştırabilir. Fakat diğer emperyalist özne ve blokların boş durmayacağı ortadadır. Dünya emperyalistler arası çelişkilerin yoğunlaşacağı ve artacağı bir döneme giriyor.

KRİZİN TÜRKİYE’YE ETKİLERİ VE OLASI GELİŞMELER

Finansal krizin bir dalga gibi yayıldığı koşullarda AKP hükümeti Türkiye’nin krizden etkilenmeyeceğini ileri sürdü. Hatta krizin yeni imkanlar doğurabileceği iddia etti. Bu söylem kısa süre sonra terk edildi.

Finans kapitalin temel kuruluşu TÜSİAD hükümeti uyardı ve dikkatli olmasını istedi. Bankaların ve şirketlerin dış borcunun 140 milyar dolar olduğunu açıkladı ve AKP’nin acilen IMF’yle Stand-by anlaşması yapması gerektiğini vurguladı. TÜSİAD da aynen merkez ülkelerinde olduğu gibi riski ve borcu devletin üstlenmesini talep ediyor.

Türkiye kapitalizminin entegrasyon düzeyi yüksektir. AB ve ABD’yle son derece gelişkin ve kompleks bir ilişki düzeyi vardır. Merkez ülkeleri sarsan krizin Türkiye’yi etkilememesi mümkün değildir. Merkez ülkelerde ciddi sarsıntılar yaratan krizin, Türkiye’de deprem etkisi yaratması büyük bir olasılıktır. Türkiye’nin olağanüstü cari açığı ve ekonomisinin 65 milyar dolar gibi sıcak parayla dönmesi, şirket ve bankların yüksek dış borcu, üretim kapasitesinin zayıflığı bunun zeminlerini yaratmaktadır. Bugün yüksek faizle duran sıcak para, yarın daha güvenli alanlara kaçabilir. Bu türlü bir operasyon bile bir günde Türkiye ekonomisini felç edici içeriktedir. Türkiye ekonomisinin yaşayacağı senkronize bir kriz dalgası, ekonominin ana kolonlarını yıkabilecek sonuçlar doğurabilir. Bu anlamda TÜSİAD’ın şirket ve bankaların 140 miyar dolarlık dış borcunun altını çizmesi boşuna değildir. Türkiye ekonomisi hassas dengeleri üzerinde durmaktadır. Önce finansal kriz dalgasının yansıması, bunun özellikle üretici sektörlerde etkisini göstermesiyle ekonomide yıkıcı sonuçlar ortaya çıkabilir. Çünkü üretici sektörlerde krizin yansıması senkronizasyon etkisi doğuracaktır. Bu da dalgasal iflaslar demektir.

Küreselleşmenin ara kasılmalarından biri olan 2001 krizi önemli bir örnek oluşturmaktadır. Bu kriz sonucu binlerce küçük ve orta ölçekli işletme kapandı ve iflas etti. 250 bin işçi işten çıkarıldı. Toplu tensikatlar yaygınlaştırıldı. Temel hak gaspları gündeme geldi. Depresyon niteliğindeki krizin şiddetinin yıkıcılığı ise ortadadır. Finans kapital devleti göreve çağırmaktadır. Sermayenin bekçiliğini yapmasını istemektedir. Bunun yanında finans kapital krizi bir fırsata çevirmeye çalışacaktır, çünkü sermayenin üç hali diye tanımlayabileceğimiz birikme, yoğunlaşma, merkezileşme ya da tekelleşme kriz dönemlerindeki ekonomik operasyonların adıdır. Kriz bir yönüyle de tekelleşme sürecinin dışa vurumu olacaktır. Bu süreçten devlet güvencesi ve hamlesiyle en karlı çıkacak finans kapitaldir.

Kriz bir yanıyla da sistemin en güvenli ve sistemden beslenen kesimi olan orta sınıfın çöküşünü beraberinde getirecektir. Bu kesimler mülksüzleşmenin şokuyla sarsılmaları ve özellikle milliyetçi hezeyanlara girmesi olasılıktır. Ayrıca küçük ve orta ölçekli işletmelerin iflası gündemdedir ve bu bir mülksüzleşme sürecidir. Aynı zamanda sermayenin merkezileşmesinin ifadesidir.

Bugün Orta Doğu’nun Balkanlaşma sürecinde kendini gösteren etnik, dini, milli polarizasyonun Türkiye’ye krizle yansıma olasılığı artmaktadır. Türkiye’nin etnik, dini, mezhebi polarizasyonları içinde taşıdığı aşikardır. Son Altınova’daki gelişmeler bu anlamda büyük tehlikeleri işaret etmektedir. Çünkü her kriz dönemi kitlelerin giderek umutsuzluğa, açlığa, geleceksizliğe mahkum olduğu dönemlerdir. Bu dönemlerde kitleler alt kimlikleri (etnik, dini, milli, mezhebi, siyasi kimlikleri) üzerinden kolayca manipüle ve mobilize edilebilir. Krizin tahribatı toplumun bir kesimini kolayca ötekileştirebilir. Kitleler birbirinin celladı haline dönüştürülebilir. Aynen Irak’ta, Filistin’de, Lübnan’da olduğu gibi… Her kriz anı alternatif bir toplumsal proje ve gücün olmaması, özellikle sınıfın örgütsüzlüğüne paralel olarak faşizmin kitle ruhunun yayıldığı, insanların William Reich’ın „Küçük İnsan“ diye tanımladığı faşist kimliğe büründüğü anlardır. Faşizmin sıradanlaştığı anlardır.

Teknik düzeyde yüksek faiz ve bazı özelleştirmelerle sıcak parayı tutabilen Türkiye, ayrıca jeo-politiğinin avantajlarını kullanıyor. Bir düzeyde krizin etkisi sürece yayılıyor. Ama bu durumun sürekli kalması olanaklı değildir. Özellikle merkez ülkelerdeki finansal çöküşün domino taşı etkisiyle yayılması, Türkiye’de büyük patlamalara yol açabilir. Bu da yukarıda saydığımız gelişmeleri tetikleyebilir. Çünkü unutulmasın rejimler destabilize ortamlarla krizlerini aşabilir.

KRİZİN SINIFA ETKİSİ

Kapitalizmin her devrevi krizi, devrimin imkanın doğduğu anlar olduğu kadar, karşı devrimin mayalanacağı anlar ya da dönemlerdir. Yaşanan kriz salt finansal değil, sistemsel özellikler taşımaktadır. Uluslararası sınıf hareketi bu krizi örgütlü bir duruşla karşılayabilseydi kapitalizmin yıkımına yol açan sonuçlar yaratılabilirdi. Ne yazık ki sınıf hareketinin örgütsüzlüğünden dolayı kriz, bütün sarsıntısına rağmen kapitalizmin çöküşünü beraberinde getirmeyecek. Çünkü kapitalizmi yıkacak tek güç işçi sınıfı ve onun siyasal öncüsüdür.

Genel olarak uluslararası işçi hareketi ve Türkiye işçi sınıfı dağınık ve örgütsüz bir durumdadır. Kapitalizmin çürümüşlüğü bütünüyle ortaya çıktığı halde sınıf hareketinin zayıf ve şekilsiz olması en büyük problem olarak önümüzde duruyor. Kriz bu anlamıyla bütün yıkıcı sarsıntısına rağmen, kapitalizmin rektifikasyonuna dönüşebilir.

Sermaye yaşanan koşullarda krizin bütün yükünü işçi sınıfı ve emekçiler üzerinden çıkarmaya çalışacak. İlk olarak 100 binlerce işçinin işten atılması büyük bir olasılıktır. Toplu tensikatlar yaygınlaştırılacaktır. Daha şimdiden metal sözleşmelerinin devam ettiği koşullarda, otomotiv sektörü işverenlerinin „krizdeyiz“ açıklamalarını yapmaları dikkat çekmektedir. Ayrıca ücretlerin baskılanması, çalışma koşullarının ağırlaştırılması, fazla çalışmanın yaygınlaştırılması, en temel hakların gaspı gündeme gelebilir. Özellikle sendikalı işyerlerinde baskıların artması, sistemli sendikasızlaştırma operasyonlarının yaşanması olasıdır. Toplusözleşmelerde kriz bahanesiyle 0 sözleşmeler dayatılabilir.

İşsizlik, umutsuzluk, geleceksizlik yaygınlaşacaktır. Bu koşullarda en başta işçi sınıfı bulunduğu mevzileri korumalı, özellikle sendikalar kendilerine dayatılan sınıf uzlaşmacı ve işçileri boyunduruk altına alan toplusözleşmeleri reddetmelidir. Bu anlamda kapsamı, niteliği ve muhtevasıyla metal işkolundaki sözleşme bir eşik olacaktır. Metal sözleşmelerinin olumlu geçmesi sınıfın moral motivasyonunu etkileyici içeriktedir. Hatta bugün lokal düzeyde devam eden E-Kart, Unilever, Desa, Uno, Yörsan gibi direnişlerin bir ateş topuna dönüşme olanağını yaratacaktır. 2007’deki sınıf hareketine Telekom grevinin etkisi neyse, metal sözleşmeleri de o oranda 2009’daki sınıf hareketini etkileyecektir. Bugün metal sözleşmesinin olumlu geçmesinin önünde riskler bulunuyor. Özellikle sendika bürokrasisi daha şimdiden esnek üretime ve bir dizi hak kaybına onay vermiş durumda. Ama unutulmasın her kriz anı sınıflar mücadelesinin muazzam derecede keskinleştiği ve büyük potansiyellerin açığa çıktığı anlardır. Bugün bozkırda küçük küçük yanan alevler olan yani lokal direnişlerin yaygınlaştırılması, sınıfın direncinin, moral gücünün, kararlılığının da ifadesi olacaktır.

İşçi sınıfı krize karşı şimdiden örgütlenmeli, programlarını ve projelerini ortaya koymalıdır. Gelecek saldırının ve olacakların boyutları ortadadır. Belki başta yürütülecek hakları koruma anlamındaki mevzi savaşları bir birikimin ifadesi olacaktır. Bu birikimler katastrof anlarında patlamalara dönüşecektir.

TÜSİAD’ın açıkça ilan ettiği gibi şirket ve bankaların 140 milyar dolarlık dış borcu bizim değildir. Yaşanan krizden emekçilerin hiçbir sorumluluğu yoktur. Bütün sorumluluk sermayeye aittir. İşçi sınıfı „krizin bedelini krizi yaratanlar ödemelidir“ şiarıyla hareket etmelidir. Bu aynı zamanda çürümüş ve kokuşmuş kapitalizmin teşhirinin ilk adımıdır.

İşçi sınıfı „hiçbir şeyi üstlenmiyorum“ diyerek kendine yüklenen her türlü uygulamaya karşı birlik ve dayanışmasını yaratmalıdır. Bugün işsizliğe, açlığa, geleceksizliğe karşı sınıfın birlik olma günüdür.

İşçi sınıfı elektrik, su, doğalgaz faturalarını ödememe, kamu taşıtlarına ücretsiz binme, fatura yakma, banka faaliyetlerini kilitleme, borsayı işlemez hale getirme ve bloke etme eylemlerine hazırlanmalıdır. Sivil itaatsizlik eylemleriyle krizin gerçek müsebbiplerini göstermelidir.

En ufak hak gaspı, işten atılmalar ve tensikatlara karşı bir taban örgütlenmesi olan direniş komiteleri kurulmalıdır. Bu komiteler işyeri işyeri, fabrika fabrika, atölye atölye, sanayi bölgesi ve havza düzeyinde yaygınlaştırılmalıdır. Özellikle sendikalı işçiler sermayenin her saldırısına karşı sektörel bazda yaygın eylemlerle cevap vermeli ve iç örgütlülük hızla sağlanmalıdır. Çünkü en ufak hak gaspı toplu işten atılmaların, tensikatların başlangıcı olduğu unutulmamalıdır. Çünkü bahane hazırdır, kriz var.

İşçi sınıfı „işsizliğe, geleceksizliğe, açlığa karşı işyeri komitelerinde birleş“ şiarını öne çıkarmalıdır. İşyeri komiteleri kolektif irademizi yansıtan bir örgütlenme olduğu kadar, bir savaş, savunma ve direniş örgütlenmesidir. İşyeri komiteleri bizim tarihsel örgütlenmemiz olan taban örgütlenmemizin bir biçimidir. Kriz sermayenin azgın saldırganlığının başlayacağı bir dönem olacaktır. Bu saldırıların boşa çıkartılması ancak örgütlü bir duruşla mümkündür.

İşçi sınıfı „hepimiz birimiz, birimiz hepimiz için“ sloganını hayata geçirmelidir. Görev sınıfın bağımsız, birleşik gücünü açığa çıkarmaktır. Özellikle taban örgütlenmelerinin sendikalı sendikasız, güvenceli güvencesiz, marjinal sektörde çalışan bütün işçilerin hayata geçirmesi gereken silahımız olduğu unutulmamalıdır. İşsizliği, açlığı ve geleceksizliği ancak bu örgütlenmelerle aşabiliriz. Artık ağızlarda tek bir slogan olmalıdır: Kahrolsun Kapitalizm, Yaşasın İşçilerin Birliği!

VOLKAN YARAŞIR

| 06 – 05 – 2009 |

scroll to top