Home , Köşe Yazıları , Yakan, kelle kesen, recm eden mağdurlar!

Yakan, kelle kesen, recm eden mağdurlar!

metin aycicekMETİN AYÇİÇEK |04-11-2013 | AKP Kurucusu ve İlahiyatçı Yazar Hidayet Şefkatli Tuksal CNNTürk’de katıldığı bir programda, „Sivas’ta yakılan da mağdurdur, yakan da mağdurdur“ hikmetinde bulundu. Yakan’ın mağduriyetini ise „yakma eylemiyle aslında İslam’ın kirletildiği ve böylece inananların mağdur edildiği“ anlamında bir şeyler söyledi. İşte AKP sahtekarlığı!

Ezilenlerin mağduriyeti ile „egemenlerin mağduriyeti“ tamamen farklı temellerde biçimlenir ve kendilerini farklı biçimlerde dışa vururlar. Egemenler tarafından yaşam alanları daraltılan ezilenlerin mağduriyeti, gerçekte varlığını sürdürebilmek için verilmesi gereken bir öz savunma çabası, amansız bir yaşam savaşıdır. Egemenlerin, üstelik kendi eylemlerinin sonuçlarından kaynaklanan „mağduriyetleri“ ise, ancak ve eğer henüz köreltilememişse, eyleminin sonucunda artık bastırılamaz bir boyuta yükselen utanç duygusunun bir ifadesi olarak ortaya çıkabilir. Bunun dışa vurumunun ilk belirtisi, eylem anında eyleme karşı oluş ve direniş sergilemektir. Hemen sonrasında, eylemin faillerini lanetlemek ve kirletilmiş olanı temiz tutabilmek için, kirliliğe neden olan eylemi hep hatırlarda tutarak ve böylece toplumda ahlakla içselleştirilmiş bir „ötekini koruma bilinci“ yaratılarak onların da varlıklarını sürdürme çabalarına ortak olmak gerekmektedir.
Tarihte bunun en güzel örneklerini özellikle Hitlerci Nazilere karşı direnen Alman Komünistleri verirler. NAZİ’lere karşı göğüs göğüse savaşarak direnen komünist Almanlar, mensubu oldukları ulus kimliğinin ve tarihlerinin kirletilmesine karşı çıkışı, bu „egemenlik“ olgusunu içinden ve amansızca eleştirerek yansıtmışlardır. Bir Komünist olan Augsburglu Bertolt Brecht’in Nazizme destek olan ırkçılıkla ve emperyalist saldırganlıkla kirlenmiş Alman egemen ulus kimliğinin sıradan bir Almanı „Alman olmaktan utandırarak mağdur eden“ bu kirliliğine direnişi „bu halk BOKTAN bir halktır“ türünden eleştirilerini tam da böyle anlamak gerekir. Ve o kirliliği yaratan egemen ulus refleksine karşı Alman antifaşistlerinin „Neonazilere geçit yok!“ sloganıyla direnişlerini güçlü bir biçimde günümüze de taşımaları geleceğe yönelik „egemenleri tarafından mağdur edilmiş temiz halkların“ davranış modellerinden birini oluşturdu. Bugün bir Alman’ın demokratlığının ölçüsü, kendine yönelik bu eleştiriyi ve bunun gereği olan direnişi taşıyıp taşıyamamasıyla belirlenmektedir.
Sahtekarlık yapmayalım. Sivas’ta diri diri Alevi yakan bir İslam’ın katillerinin mahkemede avukat olarak savunmasını yapmış olan 40 milletvekili ile birlikte kurulan bir partinin „kurucu üyelerinden“ ve „Sünni-Hanefi egemenlerden“ biri kalkıp da „mağduriyetten“ söz ediyorsa, bu en hafif tanımlamayla „şerefsizliktir!“ Gerçek mağdurlarla dalga geçmek, kafa bulmak demektir. O zaman da söylemişlerdi bunu, Aziz Nesin ve diğerlerinin gözü dönmüş bu katil sürüsünü „tahrik ettiğini“ iddia ederek kurbanı fail, faili kurban diye göstermeye çalışırlarken. .
Elbette egemen din ve mezhep olarak bu eylemle ve öncesi ve sonrası eylemlerle kirletilmiş bir inanç olarak Türkiye’deki bu milli ve resmi din, ötekiler üzerinde gerçekleştirdiği ve hafıza gücümüzü zorlar sayıda katliamlarıyla, müritlerinin kaldıramayacağı kadar pislik toplamıştır üstünde. Elbette bunun böyle olmasını istemeyen, yani inandığı dinin kirletilmesini istemeyen inananlar da vardır egemen inanç cephesinde. Ama onlar, yani yakan, kelle kesen, domuz bağıyla boğan, taşlayarak öldüren, kan içen, rüşvet yiyen, yalan söyleyen bir İslamdan farklı İslam tanımı yapanların samimiyeti, yakılanların kimlik özgürlüğü karşısında, onları cami müçtemilatı içerisine kapamadan sergileyecekleri dayanışmada; Rojava’da Alevi ya da Ezidi ya da Hıristiyan kafası kesmeyi cennetin bedeli olarak gösteren bir inancın yeryüzünden silinmesi için yapacakları eylemlerde; o egemen din grubunun Caferilere karşı gerçekleştirmeyi planladığı inanç soykırımının önüne geçmek için kendi egemenlerine karşı başlattığı savaşta görülebilir.
Bir şov anlayışıyla, sadece toplumun inançlar ya da etnisiteler bağlamında en küçük gruplarını (örneğin ateistleri ya da romanları) savunarak demokrat olunmaz. Bu sınırlandırılmış tutum, kendisine zarar veremeyecek en küçük grubu kullanarak, kendine demokrat görüntüsü vermeye çalışan sıradan bir sahtekarın tipik davranış modelidir.
İstedikleri her özgürlüğü bugün ele geçirdikleri devlet iktidarında sınırsız olarak kullanan AKP’nin kurucusu ilahiyatçı yazarın, Sivas katillerinin savunucularından 40 avukatı da iktidarında taşıyarak kurduğu bu partinin, salak bir toplumu ikna için kullandığı „mağduriyet“ edebiyatını yenilemekten başka bir amacı yoktur. İstedikleri her şeyi elde ettiklerine göre, şimdi sıra saldırı cephesini soyuta da taşıyarak mağduriyetler alanını genişletmektir.
İslamın çok övülen bu ılımlı-liberal hali eğer kirletilmiş olanı ise; insanı ötekine düşmanlaştırarak kirletilmiş bu kirli İslamı lanetlemeden, reddetmeden; ötekinin kafasını kesmeyi din görevi bilen İslamı taşlayarak şeytanın inine def etmeden; kadını recme tabi kılıp en vahşi biçimlerde öldüren, erkeğin ise sadece kulağını çeken İslamı ahlak dışı bulmadan, ya da faili sokağa bırakırken mağdurun tutuklanmasını görmezlikten gelen bir islama karşı cihat açmadan, şimdi kalkıp üstelik bir ilahiyatçı Müslümanın „biz de mağduruz“ diyebilmesi nasıl açıklanabilir?
Bu cehalet ile açıklanabilir bir örnek değil, politik bir görevin ifasıdır: Bu, her isteğini gerçekleştirmiş ve artık seçimlerde kullanabileceği mağduriyet gerekçeleri kalmamış bir AKP’nin, kendinden olmayan her sosyal gruba yönelik, yeni bir dinsel-cinsel-ulusal-sınıfsal saldırısının ön hazırlığıdır.
Sizin o edepsiz sözünüzü tekrar ederek bildireyim: Biz ezilenlerin ortak mücadelesinin bileşenleri olarak tarihten dersimizi aldık. Bu kez hiçbir ötekini „yedirtmeyiz size“ mağdur hanımlar ve beyler!

scroll to top