Home , Köşe Yazıları , Tek-El(’Den Kalan)…[*]

Tek-El(’Den Kalan)…[*]

TEMEL DEMİRER | 09 – 03 – 2010 |

“Her çocuğun kalbinde

kendinden daha büyük bir çocuk vardır.”[1]

Tarih kitaplarına, sayfalarına kayıt düşen bir direnişin “son(suzluğ)una” doğru ilerliyoruz; ben bu yazıyı kaleme alırken; Kasımpaşa eşrafından Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın Tek-el işçilerine verdiği yıkım, saldırı “randevusuna” iki, bilemediniz üç kaldı…

İlk söylemek istediğim şu: Spartaküs’ün, Şeyh Bedreddin’in ordularında savaşanların mirasçısı olmanın vekârıyla; “Hazırız”; onları Sakarya’da bekliyoruz…

Belki çadırlarımızı yıkacaklar, belki kimilerimizi tutuklayacaklar; belki kimileri bizi terk edecek, ama ne inadımızı ne de umutlarımızı yok edemeyecekler…

Hayır; ne nasıl olursa olsun, yenilmiş değiliz; Tek-el işçileri her zaman uzun yürüyüşün muzaffer neferleri olarak anılacak…

Kim bilir belki de, neo-liberal kötülük, o eşkıya bir süre daha dünyaya hükümdar olacak…

Ancak “eşkıya”ya “hükümdar” denilse de, ona asla boyun eğmeyeceğiz; onun karşısında umutsuzluğa düşmeyeceğiz…

Tıpkı Howard Zinn’in uyarısındaki üzere: “Kötü zamanlarda umutlu olmak aptalca romantizm değildir. Bu, insanlık tarihinin sadece acımasızlığın değil, merhametin, fedakârlığın, cesaretin, nezaketin tarihi olduğu gerçeğine dayanır.

Hayatlarımızı, bu karmaşık tarihte neyi vurgulamayı tercih ettiğimiz belirleyecek. Sadece en kötüyü görürsek, bir şeyler yapma kapasitemizi yok eder. İnsanların göz kamaştırıcı bir şekilde davrandığı dönemleri ve yerleri (ki sayıları hiç az değildir) hatırlarsak, bu bize harekete geçme enerjisini, en azından dünyanın dönüş istikametini değiştirme ihtimalini verir.

Ve ne kadar küçük çaplı olursa olsun, eyleme geçersek büyük ütopyaları beklemek zorunda kalmayız.

Gelecek şu an var olanların sonsuz devamıdır ve şu an, çevremizdeki bütün bu kötülüklere direnerek, insanların yaşaması gerektiğini düşündüğümüz şekilde yaşamak kendi içinde muhteşem bir zaferdir…”

Biz(ler)e yeniden, aşka ve hayata mündemiç ısrarı, isyanı anımsatan Tek-el işçilerine “Teşekkür edin”; onları alkışlayın, çiçek atın bu destanı yaratan, hepimize armağan eden onlara…

Onlar bize yeniden insan olmanın erdemini, “ekmekten çok mücadeleci bir onur duygusuna” ihtiyacımız olduğunu yani tersinden Müşfik Kenter’in,

“Hep bir yerlere, bir şeylere yetişme telaşındasınız değil mi?

Hiç vaktiniz yok, ‘Fast live’, ‘Fast food’, ‘Fast music’, ‘Fast love’…

Dikte ettirilen ‘yükselen değerler’, ‘in’ ler, ‘out’ lar…

Koklamak, duymak, dokunmak, yok mu yaşam skalanızda?

Bilgi toplumu oldunuz da, duygu toplumu olmanıza megabaytlarınız mı yetmiyor?” dizelerindeki yabancılaşmanın nasıl aşılacağını; egemenler karşısında “Ne Yapılmalı”nın yanıtını anımsattılar…

NEO-LİBERAL SALDIRININ KOÇBAŞI: AKP

“AKP, demokrat mı? Açılımı ile demokrasi mi getiriyor?” türünden binlerce sentetik soru(n) ile iştigal edilen bir yalanın perdesini aralayan Tek-el işçileri, “AKP, neo-liberal saldırının koçbaşıdır; işçi ve emek düşmanıdır; serbest piyasacıdır” gerçeğini herkese hatırlattı!

“AKP’nin iktisadi dünya görüşü gökten inmiş değildir. Büyük çapta Turgut Özal’ın zihin haritasından faydalanarak yollarını bulmaktalar. Buna ‘Özalsız Özalcılık’ diye bir ad takılabilir. Özal ise, Demirel’in çırağıdır. Demirel de Celal Bayar ve Adnan Menderes’in ‘su işleri müdürü’dür.”[2]

Bunların tümü de “USA” patentlidir…

Tam da bunun için Tekel işçileri “konusunun abartıldığını” ileri süren Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, işçilerin kıdem ve ihbar tazminatı olarak 350 milyon liranın yatırıldığını savunarak, “Sendikalar kendi aralarında iki sendika hariç toplanıp kararlar almış. Mahkemeye müracaat edeceklerini söylemişler. 4-C 2004’te başlayan bir süreç. 2004’ten bugüne kadar adama sormazlar mı ‘aklınız neredeydi’ diye,” haykırıyor…

Ardından da Tekel işçilerine dönüp, “4-C, 4-C’likten çıktı, iyileştirmeler yapıldı. Başka bir önerimiz yok.” “Size zulmetmedik. Gidin 4-C’yle (geçici işçi statüsü) çalışmak için müracaatınızı yapın,” diye sesleniyor!

Sonra da 12 Şubat 2010 akşamı Show TV’de yayınlanan ‘Siyaset Meydanı’ programında Tekel işçilerinin eyleminin “Bindirilmiş kıtalarla yapıldığını” ileri sürerek, “Türk-İş bile yürekten sahip çıkamıyor. Gelen sendikalar belli. DİSK, KESK, Kamu-Sen. Ne hâlde oldukları ortada” diyor…

Erdoğan’ın bu tavrında şaşırtıcı bir şey yok; çünkü O, “T.C. A.Ş.”nin patronudur!

Evet Sungur Savran’ın işaret ettiği gibi, “Başbakan Tayyip Erdoğan’a artık Türkiye Cumhuriyeti’nin genel müdürü ya da moda deyimle CEO’su olarak bakabiliriz. Çünkü Tekel işçileriyle polemiklerinden birinde şöyle konuştu: ‘Biz bu devleti adeta bir özel sektör mantığı ile çalıştıracağız.’ İşte size Türkiye hâkim sınıflarının 1980’li yıllardan beri izlediği ekonomi politikalarının yeni ve çok isabetli bir tanımı: Devleti şirket gibi yönetmek!

Bir hatırlayalım, şirketlerin yönetimi hangi mantığa tabidir. Şirketler, sermayelerini en yüksek oranda ve en hızlı biçimde biriktirebilmek ve büyütebilmek için en yüksek düzeyde kâr elde etmek amacıyla çalışırlar. Başka bir amaçları yoktur! Devletin şirket mantığıyla yönetilmesi demek, devletin de kârın mümkün olan en üst düzeye çıkmasını ve sermaye birikiminin en olumlu tarzda gelişmesini tek amaç olarak benimsemesi demektir. Bir ülkede bunu gerçekleştirmek isteyen devlet, sermayeye mecburen hiçbir kaygı ve düşünce ile kısıtlanmamış tarzda hizmet edecektir. Yani Tayyip Erdoğan, bu sözüyle, Marksistlerin ısrarla söylediklerini en uç biçimi içinde itiraf ediyor. Marx, Komünist Manifesto’da, ‘devlet iktidarı, burjuvazinin ortak işlerini yürütmek için bir komiteden ibarettir’ der. ‘Özel sektör mantığı’ ile çalışmayı hedefleyen bir devlet bundan başka bir şey olamaz.

Tayyip Erdoğan’ın ve hükümetinin yıllardır neden işçi sınıfının bütün haklarına saldırdığını, neden Türkiye’nin en hızlı ve en kapsamlı özelleştirmesini yapan hükümeti olduğunu, neden her alanı sermayenin çıkarlarına göre düzenlediğini anlamak kolaylaşıyor. Şirket, kârını yükseltmek için maliyetlerini, en başta da ‘işgücü maliyeti’ni sürekli olarak düşürmenin peşindedir. Demek ki, Erdoğan’ın ‘özel sektör mantığı’ ile çalışan devleti de sermayeye hizmet edenler dışındaki her harcamayı ‘maliyet’ olarak görüyor. En önemlisi de işçiler için yapılacak bütün harcamaları, düşürülmesi gereken bir maliyet kalemi olarak hesaplıyor.

Bu durumda Tekel işçisinin kazanılmış haklarını söküp almak için neden elinden geleni ardına koymadığını anlamak kolaylaşıyor. Tabii, Tekel işçisine karşı her türlü demagojiye başvurmasını da…”

Evet Erdoğan ve AKP’si, yalan ve demogojiyi bir siyaset malzemesi olarak kullanıyor; hem de Ralph Waldo Emerson’un, “Gerçeği çarpıtmak yalnızca yalancı için bir intihar değildir; insan toplumunun sağlığına saplanan bir hançerdir,” uyarısına aldırmadan…

Örneğin Maliye bakanı Mehmet Şimşek Tekel işçilerine “sert” çıkıp, “Eğer hükümetin bir hatası varsa, o da merhametli olunmasıdır. Özelleştirme sonrasında ortaya çıkan, açıkta kalan işçilere merhamet göstermesidir” diyerek, vatandaşın parasını çarçur etme gibi bir lüksleri olmadığını ifade etmiş…

Sonra da şunları eklemiş:

* “Tekel işçilerine önerdiğimiz parayla çalışacak sokakta dolaşan milyonlarca insan var.”

* “Bizim kabahatimiz Tekel işçilerine gösterdiğimiz merhamettir”

* “İki yıldır boşu boşuna oturarak para alıyorlar.”

* “Bizde para bol ama Tekel işçisi hakkına razı olacak.”

* “Bizi Tekel işçisi değil, milletimiz iktidar yaptı.”

Bu korkunç sözler, bu kadar basit bir şekilde ağızlardan dökülebiliyor. Kimlerin ağzından?

Başta Başbakan Tayyip Erdoğan olmak üzere AKP’nin ilgili bakanlarının… Yok sorun “ağızlarından çıkan sözleri kulakları duymuyor” sorunu değil. Bilerek dillendirilmiş, bilinçli sözler bunlar…

Hükümetin son dönemde kamu alanında yoğun biçimde sendikal haklardan yoksun düşük ücretli işçi çalıştırma kararı ve özellikle de taşeron işçilik kullanmaları ile istihdam dahil her türlü güvenceden yoksun çalışanların sayısı giderek artıyor.

Bunun en somut örneklerini İtfaiye gibi kamusal alanın hayati bir işkolunda yaşadık. Belediyeler itfaiye erlerini taşeron işçisi statüsüne taşıdı ve bu işçiler tıpkı temizlik işçileri gibi her yıl bir taşerondan diğer taşerona devrediliyor.

Devlet okullarında vekil öğretmenler de taşeron firmaların kadroları üzerinden istihdam ediliyor. Devlet hastanelerinde pek çok çalışan, alt işveren konumunda olan temizlik güvenlik şirketlerinin kadrolarında istihdam ediliyor. Ancak aslında onlar bu hastanelerin idari kadrolarında hizmet veriyorlar. Üstelik de bunlar yıllık sözleşmelerle istihdam edilip sendikalılık, yıllık ücretli izin, kıdem, ihbar gibi haklardan yoksun çalıştırılıyorlar.

Devam edelim…

Tuzla gemi işçileri, demiryolu çalışanları, Kent-Aş işçileri… Durumları hep aynı…

PTT’nin (Posta Telgraf Telefon) ‘telefon’ kısmı, Türk-Telekom adıyla ayrı bir firma olarak teşkilâtlandırıldıktan sonra 2005 yılında özelleştirildi. Firma özelleştirme öncesinde örgütlü olan Haber-İş sendikasını güçsüzleştirmek için çağrı merkezi hizmetini yüzde yüz kendi sermayesi ile kurduğu Assistt AŞ’de taşeronlaştırdı. Buna karşı çıkanlar sudan bahanelerle işten çıkartıldı…

THY’nin çağrı merkezinin taşeronlaştırılması da farklı değil… THY’nin çağrı merkezi hizmetleri geçen yıl Vodatech ve Assistt AŞ’ye verildi. Bu iki firmada da sendika yok. Bu firmalarda çağrı alan bir müşteri temsilcisine verilen ücret, THY’de aynı işi yapan sendikalı bir çağrı merkezi çalışanına verilenin üçte ikisi civarında…

Önümüzdeki dönem de farklı olmayacak! Küresel ekonominin emekçiler üzerindeki sömürüsü düzene uygun şekilde artarken AKP’nin uygulaması asla farklı olmayacaktır.

AKP, Tek-el işçileri gibi, tüm işçilere açık saldırının bayraktarlığını yapıyor!

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Tek-el işçilerine, “Uzatmayın” derken; Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Ömer Dinçer de ekliyor: “Biz işçilerimize bu kriz zamanında çok önemli bir fırsat sunuyoruz. Teklifimiz hiç de öyle göz ardı edilecek bir teklif değil… Bu bir aylık süre içinde işçilerimiz müracaatlarını yapacaklar ve biz onlara öncelikle kendi illerinde istihdam sağlayacağız ve böylece bu sorun bitecek. Ben bir sorun çıkacağını ve problemin büyüyeceğini hiç düşünmüyorum.”

Ama siz aldırmayın onlara; çünkü onlar içinde “şeytanların da olduğu provokasyon yaygaraları”ndan malûl zırvalara sarılmış durumdadırlar…

Örneğin Devlet Bakanı Hayati Yazıcı, Tekel işçilerinin eylemiyle ilgili olarak, “Biz çalışmalara başladığımız dönemde, araya provokatörler girdi. İşe şeytan karıştı. PKK’lısı da dahil, bu işe fitne sokmaya başladı. Ve arkadaşlar eyleme başladılar. Üzülüyoruz. İnşallah kötü bir şey olmaz. Olursa sorumlusu sendika yöneticileridir, provoke eden bazı siyasi aktörlerdir” deyip, ardından da “yanlış anlaşıldım” diyecek kadar şaşkındır!

Sadece bu mu? Hayır! Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Ömer Dinçer, “Hiçbir tatsızlık olmayacak. İşçiler 4-C’ye müracaat edecekler ve onları en uygun yerlerde görevlendiririz. Vaktinde müracaat etsinler,” diye buyururken; Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Ali Babacan, TRT 1’de katıldığı programda Tekel eyleminin bazı kesimlerce istismar edildiğinden söz ediyor!

Bunca çarpıtma da niye mi? Gayet basit: Tek-el işçileri, Erdoğan hükümetinin iktidar gücü ile yasal haklarını gasp etmesine karşı direniyorlar, itiraz ediyorlar, hepsi bu aslında…

Yani hakkınızı mı savundunuz? AKP için “şeytan” ya da “provokatör”sünüz veya “yetim hakkı yiyor”sunuz!

YETİM HAKKI YİYENLER

Yeri geldi soralım: Kimdir “şeytan” ya da “provakatör”? Kimdir “yetim hakkı yiyen”!?

Hem işçilerin haklarını talep etmesi neden “hak gaspı” olsun?

Biliyorsunuz TBMM’deki AKP grup toplantısında Erdoğan, şöyle seslenmişti:

“Oradaki işçi kardeşlerime sesleniyorum, kullanılıyorsunuz. 3 milyonu aşkın işsizin vebali var. İşçilerin, asgari ücretlilerin, memurların, emeklilerin, tüyü bitmemiş yetimin vebali var. Bizim 4-C kapsamında çalışacak işçilere teklif ettiğimiz ücretle çalışacak bu ülkede milyonlarca işsiz var, milyonlarca asgari ücretli var. Hazinemizdeki her bir kuruş, milletimizin bize emanetidir. Her bir kuruşta tüyü bitmedik yetimin hakkı var ve biz o hakkı çar-çur etmeyecek, milletin emanetine asla suiistimalle halel getirmeyeceğiz. Bu ülke yol geçen hanı değil, bu ülkenin sahipleri var”…

Başbakan’a iki minik soru:

* Peki şimdi Tekel işçilerine yedirmediğiniz o yetim haklarını kim yiyecek?

* Özlük haklarını koruyarak çalışmak isteyen Tekel işçilerine yedirmek istemediğiniz gün gibi ortada olduğuna göre, Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcınız Cemil Çiçek’in, Tekel’e bağlı Sigara Sanayi A.Ş. Yönetim Kurulu Üyesi Ahmet Çağrı Çiçek’e mi yedireceksiniz?

Tekel’in tümüyle özelleştirilmesinin ardından hiçbir işçi ve kamu emekçisinin çalışmadığı, yönetecek, düzenleyecek hiçbir kurumun kalmadığı bir işletmede yönetim kurulu üyelerinin ne iş yaptığı ise merak konusu…

Bu kadar mı? Hayır! Dahası da var… Örneğin, Tekel’in Unkapanı’ndaki binası, AKP tarafından Medipolitan Sağlık Hizmetleri AŞ’ye verildi…

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın Katar ziyareti öncesi, “AK Parti iktidarı döneminde Tekel’in ne gayrimenkulü ve ne de menkulü kimseye peşkeş çekilmemiştir” yönündeki açıklamasına karşın, Tekel’in İstanbul Unkapanı’ndaki binasının, Medipolitan Sağlık Hizmetleri AŞ’nin Nakşibendi tarikatına yakın olduğu ileri sürülen sahiplerine verildiği ortaya çıktı.

Başbakan Erdoğan ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek, Devlet Bakanı Ali Babacan, Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım, Devlet Bakanı Cevdet Yılmaz, 22 Mayıs 2009 tarihinde 2009/27 sayılı kararla Tekel’in Unkapanı’nda 5 katlı binasının Maliye Bakanlığı’na hibe edilmesi kararını onayladı. Maliye Bakanlığı, binayı, Metropolitan Sağlık Hizmetleri AŞ’ye tahsis etti.

Bu neden böyle? Veya yetim hakkı yiyen(ler) kim?

2003-2008 kesitinde Türkiye genelinde 7.6 milyon ton kömür dağıtan AKP iktidarı, Tekel işçilerine yardım elini uzatan Çankaya belediyesine tahammül edemezken; Saadet Partisi Genel Başkanı Numan Kurtulmuş da ekliyor: “TC devleti Tekel işçilerine veremediği paranın 120 katını 2010 yılında faizcilere verecek”!

Başka şeyler daha var: Birleşik Metal İş Sendikası, hükümetin Tekel işçilerine önerdiği 1 yıllık ücretin, 1 milletvekilinin aylık maaşına denk geldiğini hesapladı.

Ayrıca işçiler kapatıldığı gerekçesiyle kapı önüne konurken Tekel’e 11.7 milyon lira yatırım yapıldığı belirtiliyor.

NEO-LİBERAL SALDIRI

Olup bitenin elbette bir mantık(sızlık)ı vardır; ki o da, küreselleşme alt başlıklı neo-liberal saldırı/ yağma/ özelleştirmedir!

F. Nietzsche’nin, “İnançlar Hakikât düşmanları olarak, yalanlardan daha tehlikelidir,” sözleriyle betimlenen serbest piyasa ruhbanlarının özelleştirme paradigmasıyla işçilerin “kazanımları yok edildi”…

Yeni liberal politikaların saldırısıyla şekillenen son çeyrek yüzyıl içinde sadece toplumsal artığın farklı araçlar kullanılarak yeniden bölüşümüne uluslararası düzeyde tanıklık edilmekle kalınmadı, aynı zamanda kapitalizmin bebeklik çağını anımsatan bir vahşileşmeye geri dönüşün izleri de açıkça gözlemlendi. İşçi sınıfının uzun ve zahmetli bir süreçten geçerek elde ettiği kazanımlar teker teker ortadan kaldırılmaya çalışıldı.

Çalışma saatleri uzadı, işçiler sendikasızlaştırıldı, esnek çalışma koşulları getirildi, iş güvenliği kayboldu, reel ücretler düşürüldü, sosyal güvenlik sistemi budandı, işsizlik bir tehdit olarak çalışanların önüne konuldu. Kısacası, XIX. yüzyılın vahşi kapitalizmine yeniden geri dönüldü.

Bu süreç kapitalizmin kaçınılmaz ürünlerinden biri olan ve kendini belirli aralıklarla tekrarlayan iktisadi krizlerle birlikte küresel düzeyde yaşanıyor. İktisadi kriz ortamları toplumsal sınıfların mevcut güç dengelerini bozucu ve yeniden düzenleyici bir etki yaratıyor. Krizin boyutları kapitalist sistemin yeniden yapılanma ve düzenleme çabalarına uğramadan daha ileri noktalara ulaşabildiğinde ise, iktisadi kriz siyasi uzantıları da bulunan bir tür toplumsal krize dönüşebiliyor. Kriz öncesi dönemlerde önemini yitiren, anlamlı gözükmeyen pek çok olgu, kavram krizle birlikte değişen konjonktürde yeniden anlam kazanabiliyor.

Son günlerde sıklıkla duymaya başladığımız işçi sınıfı, sınıf dayanışması, üretimden gelen gücün kullanılması, genel grev, uyarı grevi, genel direniş gibi kavramları bu çerçevede değerlendirmek olanaklı gözüküyor.

Genel olarak yaşamları boyunca merkez sağ partilere oy vermiş, geleneksel yaşam tarzlarına sahip Tekel işçilerinin deneyimi de bu dönüşümün somut göstergelerini sunuyor.

Bunun böyle olması, Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği Başkanı Rifat Hisarcıklıoğlu’nun, “Sistem kayıt dışı üzerine kurulu” diye betimlediği neo-liberal zihniyetin pratiğinden kaynaklanır.

Neo-liberal zihniyet daha küçük, daha az maliyetli devlet öngörür. Çünkü daha ucuza getirilmiş devlet, daha az vergi, bu da sermayedarlara daha çok bırakılmış artık değer, birikim demektir. O nedenle, 1980 sonrasının neo-liberal ikliminde, daha küçük ve az maliyetli devletle daha az vergi, ana prensip oldu. Özelleştirmeler, kamu hizmetlerini ticarileştirip taşeronlara devretmenin yanı sıra, daha az memur, kamu çalışanı ve onlara daha az maaş, ücret, bunun için de özlük haklarına saldırı ön plana çıktı.

Bu kapsamda tezgâhlanan “geçici personel”, yani 4-C statüsü, bir tür “toplama kampı”, istasyon. Başta özelleştirme kapsamındakiler olmak üzere, tensikata uğratılacak kamu çalışanları, ihbar-kıdem tazminatları ödenerek işçi statüsünden çıkarılıyor, sonra 4-C istasyonunda stoklanıyor, bir-iki dönem, asgari ücretle oyalandıktan sonra da hiçbir devam güvenceleri yok, sendika hakları yok, sözleşmeleri yenilenmediğinden tazminat hakları yok… Hükümetin esas hedefi, kamuda fazlalık gördüğü personeli tasfiyede bu istasyonu kullanmak, bugün 20 bin dolayındaki 4-C’lileri, Tekel işçileri ile 30 bine çıkarmak, ilerideki şeker, enerji, köprü vb. özelleştirilecek kuruluşlardaki kamu çalışanlarını da buraya istif etmektir…

Özetle AKP hükümeti, bir taraftan Tekel işçilerini 4-C kapsamında özlük haklarından yoksun olarak maaşlarının üçte birine çalıştırmaya zorlarken, diğer taraftan PTT içindeki sözleşmeli personelin dört katı ücret ve prim alan, ama atama-işten atılma süreci tamamen siyasi etkiye açık yeni bir istihdam statüsü getirmeye hazırlanıyor.

PTT’de örgütlü Haber-Sen Sendikası Başkanı Ali Yılbaşı “Meclis’teki komisyonlarda AKP’li yetkililer bize ‘Bir PTT memuru maaşı 1500 lira, biz bu paraya üç adam çalıştırırız, iki kişiye iş yaratırız’ diyorlar. İstediklerini buraya alabilecekler” diyor…

Tüm bunlar da küresel sermayenin tüm kurallarını eksiksiz uygulamaya koyan AKP iktidarının gerçek yüzünü ortaya çıkarıyordu…

C-4 = 4-C “ESNEKLİK”İ

AKP ve sermaye, sayıları 5.5 milyonu bulan işsizlere şu tehditle yaklaşıyorlar: Ya daha çok işsizlik ya da esnek çalışma, yani “güvencesiz çalışma”ya boyun eğmek… Patronları bu noktaya getiren, Asyalaşma modeli. Yani, çoğu ihracata dönük sanayi malı üreten Asya ülkelerinde geçerli olan ucuz emeğe dayalı model. Emeği ucuzlatan, rakibinin önüne geçiyor.

Özellikle 2000’li yıllarda AB’nin dayanıklı-dayanıksız tüketim malı üreticisi olmaya başlayan Türkiye’nin de abandığı rekabet aracı, ücretler. Varsa yoksa, en az istihdamı en ucuza mal edip rekabet gücü edinmeye çalışıyorlar. Nitekim, 2004’ten 2008’e, yılda yüzde 7’yi bulan ortalama büyümeye rağmen, istihdamın pek artmadığı görüldü. Küresel krizin etkisi altına girilen 2009’da da sanayide istihdam yüzde 7 azaltıldı ve 314 bin sanayi işçisi işsiz kaldı. Üstelik aynı dönemde sanayide reel ücretlerin yüzde 7 geriletilmesine rağmen, tensikattan vazgeçmemiş işverenler…

Özetle, dış kaynakla dönen, yoğun ithalata bağımlı Türkiye kapitalizmi, içeride ve dışarıda rekabet gücü bulabilmek için çarkını, en az istihdamı en ucuza mal ederek döndürmek zorunda. Bunun için de artan işsizliği, çalışan sınıfa karşı tehdit aracı olarak kullanıyorlar. “Katı”yı “esnetmek” isteyen sermayeye ve iktidarı AKP’nin bu saldırısına karşı çalışanlara söylenecek son söz şudur: Esneme, katı kal, daha da katılaş…

Bir kez esnedin mi, lime lime olursun…

“4-C statüsü toplumun ruh sağlığını bozar,” açıklaması yapan Türkiye Psikiyatri Derneği’nin, başta Tekel işçileri olmak üzere 4-C kapsamında çalışma koşullarına bırakılan işçilerin, çalışma koşullarının düzeltilmesinin toplum ruh sağlığının korunması açısından gerekli olduğunun altını çizdiği düzlemde “4-C insan pazarlamasının resmi bir örneği” vurgusuyla ekliyor Oktay Akbal da: “İnsanlar işe alınacak, bir süre hiçbir hakkı olmadan çalıştırılacak, sonra işine son verilecek. Yeniden başka bir işe koşullandırılacak. O da haktan hukuktan uzak bir geçici çalışma olacak… 4-C’ye uyan bir işçinin ne emekliliği var, ne sendikacılığı, ne de yarına güven!”

4-C kabul edilebilir değildir; hukuk dışıdır; Başbakan Erdoğan’ın, sendikaların 4-C’nin iptali amacıyla Danıştay’a başvurmasını, “Biz kasaba devleti değiliz. Ayıp olmuyor mu?” sözleriyle eleştirip, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Ömer Dinçer’in de, “4-C’yi iptal kararı aldırırlarsa sadece işçilerimiz işsiz kalırlar” dediği kapsamda Erdoğan’ın “son sözü” şu oluyor: “Bir işyeri kapatıldığında, iş hukukuna göre orada çalışanların ihbar ve kıdem tazminatları verilir, iş biter…”

“Ben halkın çoğunluğundan oy aldım” diye haykıran Erdoğan’ın bu tutumunu en iyi, Herbert Hoover’in, “Kanunların tek koruyucusu oyçokluğuyla seçilmiş hükümetlerse hukukun sonu gelmiş demektir,” sözleri betimler…

KAPİTALİST DEVLET NEYE YARAR?

Bir “hukuk(suzluk)” olarak burjuva devlet, emekçiler açısından nihai kertede “zor”un, zorbaca örgütlenmesinden başka bir anlam taşımaz.

Siz bakmayın J. J. Rousseau’nun, “Devlet ya da site, yaşamı üyelerinin birliğine dayanan bir tüzel kişidir; amacı da üyelerinin korunması ve refahıdır,” ya da N. Machiavelli’nin, “Bütün devletlerin temeli, kanunlar ve güçlü silahlar olmalıdır,” demesine; asli olan “Korkuya yer vermeyen bir devlette, kanunlar hiçbir zaman gerekli saygıyı görmezler,” vurgusuyla Sophokles’in öne çıkardığı üzeredir…

Kapitalist devlet, korkutan bir “zor”un keyfi zorbalığıdır…

Tek-el direnişi bunu birçok kez kanıtlamıştır; daha da kanıtlayacak gibidir örneklerde görüleceği üzere…

Mesela Türk-İş’in önünde eylem yapan Tekel işçilerinin “yasaları çiğnediğini” söyleyen Başbakan Erdoğan, Şubat 2010 sonuna kadar buradaki eylemin bitmemesi hâlinde polisin müdahale edeceğinin sinyalini verdi…

Bu direniş hakkını kullanan emekçilere yönelik bir keyfilik, zorbalık değilse nedir; nasıl tanımlanır? Abdi İpekçi Parkı’nda gazlanıp, havuzlara dökülmeleri yetmedi mi?

Anımsayın; Ankara polisini ve valiliği hukuka saygılı olmayı çağıran Tek Gıda-İş Sendikası Genel Başkanı Mustafa Türkel, şiddeti uygulayanın da dava açanın da polis olduğuna dikkat çekip, ortada “korkunç bir çelişki” olduğu vurgusuyla ekledi: “Polise pet şişe bile atmadık ama onlar bize sekizer yıllık dava açtı. O görüntüleri mahkemeye sunduğumuzda polise bir tane mukavemet gösterilebilir mi? Şiddete başvuran, orantısız güç kullanan, biber gazını ve suyu sıkan polistir. Yerlerde süründürülen, havuza sürülen ise işçiler… Sonra kalkıp polise mukavemet… Allah’tan korkar insan!”

Öte yandan Ankara Valisi Kemal Önal, eylemlerini sürdüren Tekel işçilerinin Tuna Caddesi’nde çevre esnafa ve yurttaşa sıkıntı yaşattıklarını öne sürerek, “Umarım eylem müdahaleye gerek kalmadan sona erer. Esnaf tedirgin, bölgedeki vatandaş tedirgin… Eylemin bitmesini istiyoruz. Eylemlerini sürdüren Tekel işçileri Tuna Caddesi’nde çevre esnafa ve vatandaşa sıkıntı yaşatıyor. Umarım eylem müdahaleye gerek kalmadan sona erer. Şartlar gerekirse de her şey yapılır,” denmesine gelince; bu da kocaman bir yalan!

Sakarya esnafının ilk gününden beri direnişe, her şeyi ile omuz verdiğini herkes biliyor, görüyor…

Bitmedi daha da artısı var: Yurdun dört bir yanından gelen sendika üyeleri Ankara’da Tekel işçilerine destek verirken, geceyi de onlarla geçirdi. Ankara Valiliği ise işçi ve memur sendikaları konfederasyonlarının Tekel işçilerine destek amacıyla yapacakları eylemin “Kanuna aykırı olduğunu, teşebbüs edilmesi hâlinde meydana gelebilecek olay ve zararlardan konfederasyonların sorumlu olacağını” açıkladı!

Korkuya yaslanan zorba felaket tellallığı denen bu!

Durmadan tekrarlanan biçimiyle tıpkı “Bakan Hayati Yazıcı’nın 7 Şubat 2010’da yine Tekel işçilerini uyardığı, sendikaya çattığı gibi…

Yazıcı işçilerin arasına örgütlerin karıştığını iddia etti, PKK’nın sızıp tahrik ettiğini söyledi…

Şöyle diyelim…

Bir: İktidar iddia etmez ortaya çıkartır…

İki: Türkiye’nin son yedi yılda gördüğü en büyük işçi eyleminden faydalanmak isteyenler olabilir ama bu, o eylemin haksız olduğunu göstermez…

Bakan’ın bir sözüne daha takıldım…

Dedi ki; inşallah kötü bir şeyler olmaz,” diyen Mehmet Tezkan, olabilecek şeylere ve bunu da yapabilecek olanlara dikkat çekiyor!

Ki bu da devlettir; evet Tek-el direnişi bu devletin hedef tahtasındadır…

HAKİKİ BİR HAREKET

Aslı sorulursa Tek-el direnişinin kapitalist devletin hedef tahtasında olmasında “şaşırtıcı” bir şey de yoktur. Çünkü Tek-el direnişi kapitalist devlet karşısında hakiki bir alternatif toplumsal harekettir…

Çünkü Başbakan Erdoğan’ın “tehditkâr” tavrı, işçilerin daha da “bilenmesine” yol açıyor. Tekel işçisinin direnişi sadece “kölelik sözleşmesi” olarak addedilen 4-C’ye değil, aynı zamanda özelleştirmeye karşı bir tavır olarak da algılanmalıdır. Özelleştirmeyle birlikte piyasacı, neo-liberal anlayışa sınıfsal bir karşı koyuş olarak da değerlendirilmelidir.

Bakan Hayati Yazıcı’nın açıkladığına göre, Tekel işçilerinden sonra sırada 4-C’li uygulamaya geçirilecek olan 125 bin işçi daha var. Hekimleri ve sağlık çalışanlarını da güvencesiz statüye geçirmek istiyorlar. Memurlar, eczacılar da ayakta. Yani tüm emek kesimine yönelik bir saldırı söz konusu.

Onun için genel eylem çok önemli. Eylem, hem ulusal hem de uluslararası hukuk açısından meşru ve yasal bir eylemdir. Çok önemli ve işlevseldir…

İşçi sınıfının ileri/ mücadeleci gücü olarak Tekel işçilerinin yüzde 60-70’e yakını daha önce AKP’ye oy verirken; bugün Tekel işçilerinin eylemi AKP iktidarını giderek geriyor… Çünkü, muhalefetin yapamadığını Tekel işçileri ve örgütlü güç yapıyor…

Birleştirici hakikâtiyle “Tekel işçilerinin sürmekte olan ve ilk kez geniş ‘halk’ kesimlerinden destek alan direnişi, yakın zamanlarda demiryolu işçi ve memurlarının, itfaiyecilerin, eczacıların, doktorların, sağlık emekçilerinin direnişleri, (1960’lardaki yükselişin ardından çok uzun süren bir kesinti döneminin sonrasında) halkın hakikileşme yolunda yeniden adımlar atmakta olduğunun işaretleridir…

Bu yolun önünde çok ciddi engeller olduğunu, bizimki de içinde olmak üzere bütün bir insanlık tarihi gösteriyor.

Sanallıktan kurtularak hâkikileşmeye yönelen emekçi halkın karşısında, aynı fakat örgütsüz, bilinçsiz, kandırılmaya açık, bu anlamda da sanal bir halktan aldığı destekle parlamentoya girmeyi, iktidara tırmanmayı başaran politikacının popülist maskesi düşecek; giderek daha da çirkinleşen, tehditkâr, saldırgan, acımasız, gerçek yüzü apaçık ortaya çıkacaktır.”[3]

Burada bir parantez açıp, altını çizerek hatırlatalım; “Yalnızca tek bir dünya var: Türk, Kürt, Laz, Müslüman (Sünni, Alevi) diğer dinlerden olanlar, ateistler; hepsi tüm farklarına karşın aynı dünyaya aitler. Sermayenin dünyasına… Bu dünyada ya emek tarafında yer alıyorlar ya da sermaye tarafında. Tekel direnişi bu gerçeği bir kez daha kanıtladı. Tekel direnişi, ancak emek tarafında bulunanların, farklılıklarını barış içinde, birlikte yaşayabildiklerini, bu farklılıklarla birbirlerini zenginleştirebileceklerini gösterdi…

‘Olay’ patlak vermeden önceki, bilgi sisteminde var olmayan yeni şey. Olayla birlikte doğarak, verili bilgi sisteminde delik açan şey… 20 Şubat’ı 21 Şubat’a bağlayan gece, ‘sendika.org’dan yapılan canlı TV yayınında konuşan 50-60 yaşlarındaki Müslüman işçi, söze Allah’ın adıyla başlıyor. Biz ondan başka kimseye kulluk etmeyiz diyor. Başbakan’a, polis dayağı, biber gazı, üzerlerine sıkılan lağım suyu için teşekkür ettikten sonra, tüm dünya bizi gördü, bir sen görmedin diyor, AKP’nin sosyal-ekonomik politikalarını deneyimli bir sosyalisti aratmayacak sadelikte ve kesinlikte eleştiriyordu. Bu Müslüman işçi, biz kimseden bir şey istemiyoruz… Senden tek istediğimiz hain elini rızkımızdan çekmendir dedikten sonra üç kez tekrarladı: ‘Hakkımı sana helal etmiyorum…’

Olay değiştirir, kendi ‘hakikâtini’ ve öznesini yaratır. Bir dostum şöyle diyordu: ‘Olur olmaz insanlar Facebook’a Tekel simgeleri koymaya başladı. Bu ne biçim iş?..’ Bu işçi sınıfının hegemonya kurma dinamiğine girdiğini gösteriyor, ama bir başka şeyi de. Bu olayın ‘izi’ ve izin yankılarıdır. Tekel olayını yaşayan herkes artık değişti. Önceki, bu olayın izini taşımayan hâline göre artık o yeni bir insandır. Olaya sadakat geliştirmeye, bunu evrenselleştirmek için mücadele edecek özneye dönüşmeye hazır yeni insan…

Tekel işçisi, biz buraya gelirken kendi derdimize düşmüştük, şimdi tüm işçileri ve ezilenleri temsil ediyoruz diyerek ‘olay’ın evrensel karakterini açıklıyor ve ona sadakatini ilan ediyor, bunu anlatıyor, herkesi buna çağırıyor; bu hakikâtin evrenselleşmesi için mücadele ediyor. Tekel işçisinin yanında yer alanlar da aynı sadakatin parçalarıdır.

Müslüman işçi Tayyip Erdoğan’ı eleştirirken artık başka bir hakikâti dile getiriyor, ilan ediyor, hakkımı sana asla helal etmeyeceğim derken, karşısındakinin sadakatinin dine değil, sermayenin düzenine olduğunu da vurgulamış oluyor…

Her ‘olay’ biter, gündemden çıkar, ama geride iz bırakır. Yarattığı özneler, olayın hakikâtine sadakatlerini ilan etmiş olanlar, olayın anlamını, sonuçlarını yaşatmaya devam ederler. Olay bittiğinde iki tutum daha oluşur. Birileri olay olmamış gibi davranırlar. İkincisi de olayın önemini kavrayan ama onun izlerini yok etmek için mücadeleye kararlı kesimlerin tavrıdır. Olay olmamış gibi davrananlar, üçüncü kesimle buluşur onun değirmenine su taşırlar. Zaman içinde onun hakikâtini kabul etmek zorunda kalırlar.”[4]

Tek-el hakikâti toplumsal hafızada yerini aldı ve “Anlaşılıyor ki, sadece bundan sonrası için değil bugüne kadar getirdiği çizgi itibariyle de önemli bir nirengi noktasıdır. Bugün hükümetle işçi kesimi arasındaki bütün sorunlar bir anda, bıçakla kesilir gibi ortadan kaldırılsa dahi bu girişim kolektif hafızada yer etmiştir. Bu bakımdan direnişin anlamı üstünde farklı açılardan durup düşünmek gerekiyor.

Böyle bir direnişin genel greve dönüşmesi ve peşine büyük kalabalıkları takması öncelikle 30 yıldır kesintisiz bir biçimde devam eden hâkim ekonomik ideolojinin, yani sınırsız liberal pazar ekonomisinin bazı temel iddialarının çürüklüğünü gösteriyor. O anlayışa göre işçi sınıfı ortadan kalkmıştır, hiçbir güce sahip değildir ve bundan böyle sınıfsal bir karar almak ve oluşturmak söz konusu değildir. Bırakın hâkim ideoloji yanlılarını şimdi kendisini solda gören, gösteren birçok aydının ve politikacının dahi sarıldığı, sahiplendiği bu düşüncenin öyle bir geçerliliğinin olmadığı şimdi apaçık ortaya çıkmıştır. Bugün de bir işçi sınıfı vardır.

Bugün de sınıfsal tepki söz konusudur. Örgütlenebilirse bu sınıf ve kitle politik hayatta bir belirleyici rolü oynamaya adaydır.

Örgütlenebilirse…”[5]

“Örgütlenebilirse…” diyorum; bu saptamanın altını defalarca çiziyorum…

Çünkü Hasan Hüseyin’in, “Soluğum tükenmedikçe bu doyumsuz dünyada,/ Güneşe karışmadıkça etim/ Kavel Grevcilerinin türküsünü söyleyeceğim…/ İzin verirlerse Kavel Grevcileri/ İlk çocuğumun adını Kavel koyacağım,” dizelerine ilham kaynağı olan müthiş Kavel deneyimiyle “benzer”likleri olan bu eylem, yeni bir yol ve döneminde açıcısı olabilir…

Gerçekten de bugün Kavel greviyle bire bir örtüşmese bile adeta onun gibi giderek siyasallaşan ve toplumun en geniş kesimlerinin gündemine oturan bir işçi eylemine daha, Tekel işçilerinin direnişine tanıklık ediyor Türkiye. Ekonomik kaygılardan yola çıkarak Kavel günlerinde olduğu gibi kara kışta, ayazda sokaklara dökülen tütün işçileri… büyük bir kararlılık içinde direniyorlar.

Kavel’de de olduğu gibi burada da kazanan yine işçi sınıfı olacaktır şüphesiz. Hem de AKP hükümetinin gerçek yüzünün toplum tarafından tanınmasında okul görevi yaparak. Çünkü toplum yaşamında kimi gerçekleri yazmak, söylemek ve okumakla anlatamazsınız çoğu kez. Bazen küçücük bir toplumsal olay, düş dünyasından uyanmanıza yardımcı olur. Tekel direnişinde olduğu gibi…

TEK-EL NE YAPTI? (GÖZLEMLER-TANIKLIKLAR)

Bilgesu Erenus’un, “Tekel işçileri bize zulme karşı direnişi aşağılanmaya karşı ‘hayır’ demeyi öğrettiler,” diye betimlediği Tekel işçileri, direnişleri ile Sakarya esnafının, Ankaralıların korkularını silmekle kalmadılar, önyargı duvarlarını, işçi hakları savaşımı ekseninde kırdılar.

Bu çok önemliydi; elbette de kolay olmadı!

Tek-el işçilerinin toplumsallaşan direnişi, müthiş bir sempati ve desteği de kazanmayı başardı…

Aslında Ankara Kızılay’da ilk çadırı kurduklarında onlar da bilmiyorlardı; kestiremezlerdi; ne kendi direnişlerinin gücünü ne de halkın vereceği o büyük desteği…

Tam 20 yıllık Tekel işçisi Ünal Aslan “Acaba başaramazsak bize destek veren bu kadar insana ne deriz?” derken girdi o iki kadın içeri.

Biri hayli yaşlı. Diğeri 60’larında. Hastaneden çıkmışlar. Ellerinde raporlar. Bir kutu da kurabiye. “Sizi ziyaret etmek istedik. Yanınızdayız. Dayanın lütfen” dediler. Yaşlı olanı “Aman yavrum ülkeyi toz duman ettiler. Uzun yıllardan sonra ilk kez bu kadar güçlü bir direnişe şahit oluyorum. Siz hepimizin sesi oldunuz” derken sesi titriyordu. Öğrenciler, doktorlar, avukatlar, öğretmenler, eczacılar, memuru, işsizi, esnafı… Hepsinin istediği aynı “Dayanın. Yanınızdayız!”

Aslan, “Burası birleştirici bir platform oldu” diyor. “Türk’ü, Kürt’ü, Alevisi, türbanlısı, türbansızı hepimiz bir aradayız. Tek nefes gibi. Burada söyleniyor türküler, burada çekiliyor halaylar, kazanlar burada pişiyor. Biz onların derdini dinlerken kendi derdimizi unuttuk…”

15 yaşından beri Tekel işçisi olarak çalışan Perihan Çetin, yemyeşil gözlü Türkan Yurdakul, 2 aydır Tokat’ta bıraktığı iki çocuğunu görmeyen Müjgan Şal; Meral Selem…

Diğerleri gibi tek bir istekleri var. Kazanılmış haklarını korumak. Çalışmak ve hakları ile emekli olmak istiyorlar. Ellerine geçen aylık ücret 1200 ile 1500 lira arasında değişiyor. Aslan “Üniversitede okuyan iki çocuğum var. Biri maliye okuyor. Onlara her ay 400’er lira gönderiyorum. Bir hayat standardı tutturdum. Neden bozulmasına razı olayım ki?” diyor. Haksız mı?

İşin açıkçası umutlar giderek sönüyor. Özelleştirmelerden beslenen, umarsızca satıp savan, emeğin değerini, emekçinin alın terini bozuk para gibi harcayan AKP yönetiminin bundan sonraki icraatlarının geleceği için Tekel işçilerinin 4-C’ye geçmeleri şart. iş güvencesinin olmadığı taşeron hukukunun selameti açısından gerekli…

Ama kapı gibi bir gerçek var ortada. AKP bölerken, Tekel birleştiriyordu…

Mücadelelerini Malatya’dan Hasan Yılmaz’ın, “Söylenecek söz bitti, sıra eylemde. Bundan sonraki olayları hükümet düşünsün. Mücadelemizin gereği neyse onu yapacağız”;

Adıyaman’dan Kerem Kılıç’ın, “Tekel işçisi şu an Gandhi’ce bir direniş sergiliyor. Kendisine zarar veriyor ama karşısındakilere asla. Haklarımızı AKP’ye kaptırmamak için mücadele ediyoruz. Haklarımızı gasp ederek ideolojik davranan Başbakan’dır”;

Hatay’dan Atilla Alyanak’ın, “Hükümetten binde bir de olsa bir umudumuz vardı ama hayal kırıklığı yaşıyoruz. 4-C’ye makyaj yaptılar, yine aynı şeyi bize sundular. Gerekirse ölüm orucuna gideceğiz”;

Adıyaman’dan Leyla Yiğit’in, “Seçimden önce, Başbakan ‘İşçi, köylü, memur benim dostumdur. Ben onlar için mücadele edeceğim. Göreve geldiğimde, hortumcularla, kara para aklayanlarla mücadele edeceğim,’ diyordu. Şimdi de hortumculara neredeyse plaket verecek. Biz işçileri de yıllardır yola yola tavus kuşuna çevirdi. Şimdi de ‘evinize gidin’ diyor”;

Diyarbakır’dan Şahabettin Oruç’un, “Ne olursa olsun biz 4-C’yi kabul etmiyoruz. İsterse 10 bin TL maaş versinler. Yalnızca biz değil, memleketteki ailelerimiz de açlık grevine destek verecek”;

İstanbul’dan Gülperi Yıldırım’ın, “Hükümet, Tekel işçisini cezalandırmak istiyor. Evde beni bekleyen çocuklarımı çok özledim. İstanbul’a gidip çocuklarımı görmeyi düşünüyordum ama vazgeçtim. Hükümet bu isteğimi de çok gördü”;

Adıyaman’dan Yaşar Kaya’nın, “Haklarımızı alana kadar mücadelemiz sürecek. Hayal kırıklığına düşmeyeceğiz. Hayal kırıklığı yaşayacak biri varsa o da Tayyip Erdoğan’dır. Başbakan’a sesleniyorum: ‘Bizim alnımızın teri soğumadan haklarımız verilsin. Haklarımızı alamazsak burada öleceğiz’!”;

İstanbul’dan Erol Sarman’ın, “Hükümet tribünlere oynadı. 11 ay 22 günü veren hükümet, 8 gün daha ilave edemiyor mu? Ya öleceğiz kurtulacaklar ya da özlük haklarımızı verecekler”;

Diyarbakır’dan Nejat Zoran’ın, “Biz de 2-3 yıl öncesine kadar bu hükümeti, ülkesine düşkün ve mütevazi bir hükümet olarak görüyorduk. Maalesef öyle çıkmadı. Ciddi bir örgütlenmeyle bundan sonraki seçimlerde bu hükümet barajın altına düşürülmelidir. Biz kâr ederken nasıl oluyor da tütünlerimiz yerin dibine gömülerek alımlar durduruluyor?”;

İstanbul’dan Songül Sevim’in, “AKP bizimle dalga geçercesine bir açıklama yaptı. Bir 49 gün daha burada olabiliriz. Çocuklarımın karnelerini bile göremedim. AKP’nin adaleti bu mu?”;

Malatya’dan Adil Kara’nın, “Bizlere 750 TL maaş öneren Başbakan, hangi samimiyetiyle “3 çocuk yap” diyor? Gel de 750 TL ile 3 çocuğu okut,” diye tarifledikleri Onlar; İmam Emin’in ağzından, “Hükümetten merhametsizlikten başka bir şey görmedik. Özellikle de Başbakan’dan. Başbakan bakanıyla bile barışık değil. Şu çadıra bakın bunun neresi merhamet?” diye haykırıyorlardı…

Nihayet Tekel işçileri, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın 12 Şubat 2010 gecesi katıldığı bir televizyon programında “Çadırlar Ankara’ya yakışmıyor. Ay sonunda müdahale edilecek” açıklamasına tepki gösterdi. Yıkılması durumunda yenisini yapacaklarını belirten işçiler, “Ankara’ya yakışan çadır yaparız. Başbakan’ın açıklamaları bizim direncimizi arttırıyor. Ölmek var dönmek yok” diyor.

Tek Gıda-İş Genel Başkanı Mustafa Türkel, Erdoğan’ın “Çadırlar Ankara’ya yakışmıyor” açıklamasına da “Yakışanını kuralım” karşılığını verdi.

Güvenlik güçlerinin müdahale etmesi durumunda “şiddete şiddetle” yanıt vermeyeceklerini kaydeden Türkel, mücadelelerinin temelinin “Gandhi felsefesi” olduğunu belirtti. İşçilerin de Başbakan’ın bu açıklamaları üzerine daha güçlendiğini ifade eden Türkel, “Eğer öyle bir müdahale olursa, bu mücadele her yere yayılır” dedi.

Adıyaman’dan gelen Tekel işçisi Müslüm Demirci, mücadeleyi kaybetmek gibi bir lükslerinin olmadığını belirterek, “Biz herhangi bir tepki göstermeyeceğiz. Gazla da gelseler, suyla da gelseler biz şiddet göstermeyeceğiz” diye konuştu.

Adıyamanlı bir başka Tekel işçisi İsmail Altan, şubatın sonunda işçilerden hiçbirinin otobüse binerek memleketine dönmeyeceğini ifade edip, kimsenin işçilerin bu direncini kıramayacağını dikkat çekti.

Direngen olduğu kadar çok yönlü yaratıcı sınıfsal mücadele örneklerinden biri olan “Tekel işçilerinin direnişi gerçekten büyüktür ve unutulmayacaktır.”

Çünkü Tekel işçilerinin mücadelesi başka şeyler yanında, toplumun ekonomik ve sosyal hak kavramına da ilgisini çekmektedir. Özetle Onlar, talep ediyorlar, itiraz ediyorlar, şikayet ediyorlar. Hak arayışı ve hakların şekillenmesi böyle oluyor.[6]

TÜRK-İŞ!!!!

Tek-el işçi direnişinin çok yönlü yaratıcılığı gibi çok yönlü soru(n)ları da vardır; ki bunlardan biri de Türk-İş’tir!!!!

Montaigne’in, “Bir elin yaptığı herhangi bir şeyi, bir başka el yıkabilir,” uyarısı eşliğinde; Hz. Ali’nin, “Senin hastalığın kendi içindedir, sen bilmezsin; ilacın da kendi içindedir, ama sen görmezsin”[7] sözünde özetlenmesi mümkün olan Tek-el direnişi ile Türk-İş arasındaki girift soru(n)lar, sendikal hareketin yabancısı olmadığı tarihi bağlamlı güncel meselelerdir…

Bilindiği üzere Türkiye’de sendikacılık, sendikalaşma; bir taban baskısı, taban hareketi olarak değil, bir öykünme, bir özenti, yukarıdan itme olarak başlamıştır. Bu bağlamda Bülent Ecevit’in katkısı unutulmamalı, yadsınmamalıdır. Haksızlık etmeyeyim ama sendika, çoğu emekçi tarafından da yüksek bir ücret elde etme aracı olarak algılanmış, kullanılmıştır. Bu nedenle de sınıf bilinci, sınıf dayanışması, toplumsal yaşamda etkili bir rol oynama isteği, hatta kişisel donanımı arttırma çabaları yeterince gelişmemiştir.

Özellikle 12 Eylül yönetimi, iç ve dış odakların telkiniyle bir tehlike olarak gördüğü sendikaları etkisizleştirme amacı doğrultusunda, adeta kökünden budamıştır. 1980 sonrasında sosyal devlet anlayışından uzaklaşmanın doğal sonucu olarak da sosyal haklar sürekli geriye gitmiş, itaatkâr, edilgen, verilenle yetinen, etkisiz, sendikal gücü olmayan bir emekçi kitlesi oluşturulmaya çalışılmış, başarılı da olunmuştur. Emekçinin sendikal gücünü iyice kırmak için de sarı sendikadan da ileri bir yandaş sendikacılığın türetildiği ve desteklendiği görülmektedir.

Türk-İş’in, en azından belli sektörlerinin sarı sendika olarak nitelenmesinin mümkün olduğu herkesin malumuyken; Eyüp Can’ın şu açıklamalarının dikkatle okunması gerekiyor: “Mustafa Türkel’i tanıyor musunuz?.. Türkel’in lakabı ‘Gandi’…

Türkel’i tanıyınca ona neden Gandi dediklerini daha iyi anlıyorsunuz… Çünkü o da tıpkı Gandi gibi her türlü sertlikten uzak… 1 Mayıs’ta vitrinleri taşlayan, laleleri sopalayan göstericiler aklından hiç çıkmamış…

Bu yüzden eylemcilere sık sık, ‘Arkadaşlar bir çiçeği sapından koparmayacağız, bir cam çatlamayacak, cam çatlayacağına kafamızın kırılmasına izin vereceğiz’ diyor. Daha ilk günden kendisine ve başlattığı toplumsal harekete pasif direnişin sembol ismi Gandi’yi örnek göstermiş…

Kategorik olarak özelleştirmeye değil yapılış şekline karşı…Tekel için eyleme geçtiği anda bile ‘Artık kamu sendikacılığı öldü, Avrupa standartlarında özel sektör sendikacılığını geliştirmemiz gerekli’ dedi…

Sermaye düşmanlığına da sendika ağalığı ve lider sultasına da şiddetle karşı… Çünkü işçi ile işverenin aynı gemide olduğuna inanıyor.

Peki bütün bunlara rağmen neden AK Parti hükümeti ile uzlaşmıyor? Cevabı basit; hükümetin bu meseleyi iyi yönetemediğini düşünüyor.

Öyle ki önceki gün Erdal Sağlam’a ‘Murat Başesgioğlu ya da Faruk Çelik Çalışma Bakanlığı koltuğunda oturuyor olsaydı biz bu sorunu çoktan çözerdik’ demiş… Yani kategorik olarak bu hükümetle bir sorunu yok.

4-C konusunda hükümetin elinden geleni yaptığını o da kabul ediyor. Kabul etmediği on bine yakın Tekel çalışanının mevcut statüsünü kaybetmesi… Bütün mesele bu.”[8]

Türk-İş’in konumunu belki de en iyi Eyüp Can’ın bu saptamaları ve şu somut örnekler tasvir ediyor…

* Türk-İş Başkanı Mustafa Kumlu, Tekel eyleminin hükümete karşı kampanya olmadığını vurgulayarak, “Sayın Başbakan, lütfen buraya gelin, burayı görün… Tekel işçilerini ziyaret edin ve bir kez de onları dinleme lütfunda bulunun… Söz veriyorum, sizleri alkışlarla karşılayıp, alkışlarla göndereceğiz,” dedi!

* Tek Gıda-İş Genel Sekreteri Mecit Amaç, yaptığı açıklamada, “Fabrikalar, tarlalar, siyasi iktidar onların olsun. Biz sadece işçilik haklarımızı istiyoruz,” dedi!

* Tek Gıda-İş Genel Eğitim Sekreteri Mustafa Akyürek, Genel Başkan Mustafa Türkel’in Türk-İş Genel Sekreterliği görevinden istifa ettiğini, bunda da Türk-İş Genel Başkanı Mustafa Kumlu aleyhine atılan sloganların etkili olduğunu söyledi!

* Tekgıda-İş Genel Başkanı Mustafa Türkel, Danıştay’a 4-C başvurusunda olumlu bir karar çıkması durumunda yeni bir sürecin başlayacağını belirtip, “Çadırları kaldırma kararı verirsek konfederasyonları ve mücadeleye destek veren herkesi çağıracağız. Basının huzurunda törenlerle çadırları kaldıracağız yeni bir boyuta geçeceğiz,” dedi!

PATRONLAR DEDİ Kİ…

Tek-el işçilerinin mücadelesi, elbette, patronlarla karşı karşıyadır!

Kolay mı? “Tekel işçileri herkese gerçek yerini hatırlatıyor, safını seçtiriyor, suret-i haktan görünen aslına rücu ediyor böylece, dönüyor, ‘demokrasi’ yerli yerine oturuyor, ‘AB reformları için ölürüz’ diyen, sosyal haklar, çalışma hayatı denilince bir kere daha dönüyor.

Cümle uzun, ama bakmayın, meramı kısadır.

İşte TÜSİAD da aslına döndü.

‘Demokratik açılım’ diyerek hamle üstüne hamle yapan AKP iktidarı da aslına döndü.”[9]

Örneğin Türk Sanayicileri ve İşadamları Derneği (TÜSİAD) Yönetim Kurulu Başkanı Ümit Boyner, sadece Türkiye değil, tüm dünyada yaygınlaşan istihdamsız büyüme sürecinin yeniden tekrarlanma ihtimaline karşı işgücü piyasalarına esneklik sağlamanın tek çare gibi gözüktüğünü açıkladı.

Bu 4-C’nin, açık açık savunulmasıdır!

“Esnek çalışma”yı, işin sevk ve yönetiminde kolaylık, maliyette ucuzluk olarak tanımlamak mümkün… İşin sevk ve yönetiminde işveren dışında tüm otoritelerin kaldırılması olarak gündeme gelen bu durumun çalışanlar açısından yarattığı en büyük tehlike sendikasızlaştırmadır.

Böylesi bir çalışma biçiminde tüm kamusal denetimler de etkisizleştiriliyor. İşsizlik korkusu nedeniyle herhangi bir şikâyetin gündeme gelemeyeceği işyerleri olgusuna bir de kamudaki denetim elemanlarının yetersizliğinin eklenmesi denetimi olanaksız kılıyor.

Esnek çalışma; maliyeti ucuz parçalanmış bir işgücü piyasası, bu parçalanmaya bağlı olarak ucuz, istenildiği zaman kullanılan, istenildiği zaman işyerinden uzaklaştırılan bir işgücü olarak ortaya çıkıyor.

TİSK’in 1999 tarihli esneklik büroşüründe örnek bir işyeri tarifi şöyle: Çekirdek işgücü fonksiyonel esnekliğe sahip, yani verilen her işi yapacak bir işçi. Etrafında birinci derece çevresel işgücü; müteaahhitler, taşeronlarla sayısal esneklik sağlanacak, istenildiği zaman işçi bulunacak, istenildiği zaman atılacak ancak tazminat ve benzeri maliyetler olmayacak. İkinci derecede çevresel işgücü; stajyerler, yevmiyeciler gibi…

Bu kadar da değil! Türkiye İşveren Sendikaları Konfederasyonu (TİSK) Başkanı Tuğrul Kudatgobilik de, (Tek-el işçilerine destek için örgütlenen) genel grevin herkese zarar vereceğini savunarak, “Bu yoldan dönülmelidir” dedi.

Yazılı açıklamasında Kudatgobilik, İşçi Konfederasyonları’nın genel greve gitme kararını eleştirerek, taraf olmadıkları bir uyuşmazlığın ortaya çıkardığı hukuk dışı grev nedeniyle tüm işyerlerinin ve ekonominin zarar görmesinin kabul edilemeyeceğini vurguladı!

LİBERAL(LERİN) “MARUZATLAR(I)”

Victor Hugo’nun, “Büyük yanılgılar da, tıpkı halatlar gibi, küçük yanılgıların örgülerinden oluşurlar,” sözüyle betimlenmesi mümkün olan sol-liberal(lerin) “maruzatlar(ı)”, Tek-el direnişinden rahatsızlığını ayan beyan ifade ediyorlar!

Örneğin Oral Çalışlar, Tekel direnişinin arkasındaki halk desteğinin sahici olmadığını, öfkeli AKP karşıtları olduğunu iddia ettiği yazısında şöyle diyor: “Tekel işçileri taleplerinin ne kadarını elde edebilirler, ne kadarını elde edemezler onu kestirmek kolay değil. Ayrıca Tekel işçilerini desteklediğini söyleyenlerin ne kadarının onların talepleriyle samimi olarak ilgilendiğini, ne kadarının sırf AKP’ye öfkeleri nedeniyle bu desteği verdiğini kestirmek oldukça zor.”

Bu talihsiz satırların yoruma gereği yok!

Evet, evet Veysi Sarısözen’in ifadesiyle, “Liberal şu anda Tekel işçilerine küfrediyor, kimisi onlarla alay ediyor, AKP hükümetine karşı yönelen hareketi ve buna destek veren sendikaları suçluyor. Onlara göre bu hareket Ergenekonculara yarıyor.” Provokatif ortamın ve komploların önünü açıyormuş!?

AKP gibi “Her iktidarın en temel vasfıdır: Nerede hoşuna gitmeyen bir şey görse, nereden aykırı bir ses çıksa, mutlaka kullananlar ve kullanılanlar vardır. (…)

Darbeye hayır diyeceğiz demesine ama ya AKP’nin oyununa gelirsek?

Tekel işçilerinin yanında duracağız durmasına da, çetelere hizmet etmiş olmayalım? (…)

Bir hakkın ne olduğunu anlamak ve anlatmaktansa, en kolay ve en ucuz şeyi yapıyoruz. Her meşrebe uydurabileceğimiz bir komplo teorimiz var, bizim.

Kendisi sayısız komplo teorisine maruz kalanlar bile, rahatsız oldukları bir hareketin arkasında komplo bulmakta tereddüt etmiyor.” [10]

Yetti artık; yetti bu AKP sever neo-liberallerin “provokasyon/ komplo” söylenceleri!

“Bu yasakçı zihniyet, artık toplumun her hücresine zuhur etmiş bu totaliter yapı, sadece TSK’yı demokratik çizgiye çekerek aşılabilecek kadar basit değil,” diyen Maya Arakon’un net biçimde formüle ettiği gibi: “Sadece Tekel direnişinin özelinde değil, genel gidişatta her zamankinden daha fazla bir ‘keyfilik’, hatta hükümet yetkililerinin açıklamalarında gitgide artan bir ‘küstahlık’ olduğunun bilmem farkında mısınız?

Bugün TV dizilerinden tutun da, tiyatro oyunlarına kadar sigara ve alkol kullanımına müdahale eden 4. Murat kafası, televizyonda gösterilen filmlerde ‘kıç, fahişe, seks’ gibi kelimelerin sansürlenmesine kadar uzanan bir ‘yassah hemşerim’ zihniyetinin ürünü değilse nedir?”

Hayır ortalık karışmıyor!

Tek-el işçilerinin direnişi ve mücadelesi siyasal hayatın “iyileşme”sine işaret… neo-liberallere göre “ortalık karışıyor”, radikal sosyalistlere göre de, ortam normalleşiyor; çünkü sınıf mücadelesinin sıkılı yumruğu, kendini gösteriyor…

Kolay mı? Tek-el işçilerinin eylemi “uyuyan devi” uyandırdı. Artık her yerde Tek-el ateşi yanıyor. Bu yangın büyüyecek! Haklılığın, mağdurluğun kararlı duruşudur, başkaldırısıdır bu!

YANILGI(LAR)/ ÇARPITMA(LAR)

Türk-İş, TÜSİAD, neo-liberaller… dedik! Bunlara bir de, “yanılgı(lar)/ çarpıtma(lar)” alt başlığı eklenmeli…

Mesela “Tekel işçilerinin siyasi amacı yok… Tekel işçileri hükümetle restleşmek gibi siyasal bir amaçlarının olmadığı sloganı ile, sadece ve sadece emekliliğe kadar kamuda güvenli bir iş için direnişlerini sürdürüyor,” diyen Şükran Soner’in yanılgısı!

Tek-el direnişinin siyasal olmaması mümkün mü? Bu “iddia” doğru olabilir mi? Elbette değil! Olamaz da!

Ya, “Solun tarihinde bir eylemi yüceltip, yıllarca ondan siyaseten beslenme hastalığı var. (…) Tarih önceleri alkışlanan, göklere çıkarılan, sonra da yerden yere vurulan eylem örnekleriyle doludur. Tekel direnişine bu açıdan bakmak gerekiyor,” diyen Veysi Ülgen’in çarpıtmasına ne demeli?!

Kimse Tek-el direnişini “göklere çıkarmıyor”! Sadece ona gereken önemi atfediyor; radikal sosyalistlerin bunu yapmasından daha doğal ne olabilir? Veysi Ülgen bundan neden rahatsız oluyor?

Ya Öztin Akgüç’ün şu satırlarındaki saptamaya ne demeli: “Tekel işçilerinin hareketi, direnişi de bence gecikmiş bir tepkidir. Özelleştirme sözcüğü ilk kullanıldığında, emekçi kesim ciddi bir karşı duruş sergilese, işletmelerine sahip çıksa, özelleştirme uygulaması bu denli vahim sonuçlar doğurmazdı. Gecikmiş bir tepki, etkisini de yitiriyor; karşıtlarına kozlar da veriyor”!

Özelleştirmenin fiili sonuçları görülmeye, yaşanmaya başlanmışken Akgüç’ün bu saptaması, bana, “Kevirê mezin elametê neavîtinê ye”[11] diyen Kürt Atasözünü anımsatıyor!

Nihayet “Hükümet en gaddar kapitalistleri bile geride bırakan en “acımasız işveren”liğini neden Tekel işçilerine gösterdi?” sorusunun ardından, “Acımasızlığın nedeni de yine Tekel’in, köylerdeki ‘tütün üretimi’nden kentlerdeki ‘alkol tüketimi’ne, ‘çağdaş yaşam’ın ‘cumhuriyet markası’ olmasıdır,” yanıtını veren Oktay Ekinci’nin “ulusal sol”cu yanıtına gelince; galiba ve sadece “kel alâkâ” demek en doğrusu olacak!

TEK-EL’İN İŞLEVİ

“Ankara’nın merkezi Kızılay’da Tekel işçilerinin başlattığı pasif direniş ikinci ayını doldurdu. Emek tarihinin bütün önemli mücadele dönemlerinde olduğu gibi, Tekel işçilerinin direnişinin gündemi de artık başlangıçtaki kıvılcım ateşinin çok çok üstüne taşındı. Tekel işçilerinin Kızılay direnişi, sadece 4-C diye anılan bir kanun maddesinin hukuki tartışması olmaktan çıktı; AKP hükümetinin emek düşmanı ve sermaye yanlısı politikalarının tüm çıplaklığıyla gözler önüne serilmesine olanak sağladı.”[12]

Yani Yıldırım Türker’in ifadesiyle, “Türkiye’nin dört bir yöresinden gelen çeşitli dünya hâli ve konumundan Tekel direnişçileri, bir arada bu toplumun üşüyen ellerini nefesleriyle ısıtıyor.

Birbirlerini tanıyorlar. Birbirlerine dillerini emanet ediyorlar. Aydınlı işçiyle Batmanlı işçi birlikte yükseltiyorlar seslerini. Bir arada duruyor, bir arada eyliyorlar.

Kürt işçiler, Kürtçe türkülerle kutluyor dayanışmayı. Türk işçiler, Türkçe türkülerle. Açılım tehdidinin kışkırttığı milliyetçi müdahale memleketin halklarını birbirine kırdırmaya çalışırken milyonların direnişiyle, Kürt ile Türk, milliyetçiliğin deli gömleğinden soyunuyor.

Muktedirlere karşı hak mücadelesinde yan yana gelmenin mümkün olduğunu görüyorlar.

Binlerce işçi benzersiz bir deneyim yaşıyor. Emek eksenli bir siyasetin öznesi olarak sıfırdan başlar gibi duruyorlar işte orada.

Bana en büyük heyecanı yaşatan, bu direnişte kadınların nasıl güçlü bir katılımla meydanları şenlendirdiği. Başörtülü kadınla, ‘laik’ kadının, Kürt ve Türk kadınlarının kol kola meydanları inletmesi, kutlu bir gelecek muştucusudur.

Bu direnişi örgütlü bir sınıf mücadelesi olarak görmek güç elbette… Sonuçta gasp edilen haklarının peşinde ortak bir dile sahip olmayan bir kitlenin direnişi söz konusu olan.

Ama bu direniş, her türlü direniş ve mücadele hevesi iğdiş edilmiş işçi sınıfının ve genelde Türkiye halklarının güçlü bir dayanışma hattı oluşturabilmesi için önemli bir ilk adım olabilir.

Tekel işçilerinin mücadelesine, hangi saikle olursa olsun verilen destek, sokaklara çıkmayı meşrulaştırıyor her şeyden önce…”

Toparlarsak… “Tekel, Yatağan, Marmaray işçileri ve daha niceleri… Aslında tanık olduğumuz, yaşadığımız bir sınıfın özsavunma hâli, eski deyimiyle ‘nefsi müdafaa’ hâli. İşçiler, sosyal haklara, kamu hizmetine, kamu yararına, çalışma hakkına musallat olan beladan, saldırıdan kurtulmaya çalışıyor, yaşamlarını savunuyor.. Bu tehditlerin yaşamlarını da tehdit ettiğinin farkındalar.

Sınıfın özsavunması, liberal dogmanın soyut insan hakları, soyut eşitlik laf kalabalığını berhava ediyor. Çalışma hakkı olmadan yaşama hakkının, konut olmadan konut dokunulmazlığı hakkının, çocuklarını okutacak gelirleri olmadan eğitim hakkının boş laf olduğunu biliyorlar.

Liberal fantezi yazarları pek şaşkın olmalı. Çünkü yerlerine makineleri, robotları koydukları ve yok sandıkları işçiler -hem de o en bilindik, en çıplak sınıf hâlleriyle- sökün ediyor, itiraz ediyor, kendini savunuyor. İşçiler, farkında olsalar da olmasalar da, kendileriyle birlikte tüm toplumu savunuyor aslında. Dahası homo-economicusun anlamakta zorlandığı bir sınıf dayanışması ve sosyal dayanışma ile direniyorlar…

Aslında yaşananlar ne ilk ne de son… Ancak Tekel işçilerinin direnişi ile emeğim özsavunma hamlesi vites yükseltti. Dağınık parça parça onlarca direnişler görülmezken Tekel işçisi sınıfın bu eylemlerin görülmesini sağladı.

Ama yaşadığımız eylemler bütün özsavunma hareketleri gibi dağınık parçalı ve bir koordinasyondan yoksun. Bütün özsavunma hareketleri gibi can havliyle davranılıyor. O yüzden zaman zaman sapla saman karışıyor. Özelleştirmenin eski mimarları, ülke depremde can derdindeyken sosyal güvenlik yasası ile işçilerin kazanılmış haklarını yok edenler de alkışlanabiliyor bazen. Ama bunlar aşılır, sınıfın öz deneyimi öğretir, değiştirir…

Sınıfın son özsavunma eylemleri sendikal hareket için bir yeniden yükselme potansiyeli taşıyor, ancak sendikal hareket bu dağınık, çeşitli ve yaygın özsavunma eylemlerini anlayarak, kavrayarak ve koordine ederek ortak bir sınıf aklına dönüştürecek kapasitenin oldukça uzağında.

Tekel işçisinin özsavunma eylemi şimdiden kazanmıştır. Artık çıta yükselmiştir. Tekel işçisi bir bütün olarak emek hareketinin moralini yükseltmiştir. Daha güçlü ve yeni özsavunma eylemleri için artık daha fazla cesaret var. Sınıf kendi deneyimi ile öğreniyor. Ortak çıkarların farkına varma hâli, direnç gösterme hâli, kendini savunma hâli, taş üstüne taş koyma hâli… Sınıf olma hâli bu işte…”[13]

Tam da bundan ötürü, “Sınıftan kaçış bitti,” diyen Ertuğrul Kürkçü ekliyor: “Tekel işçileri kaybetseler de ‘Sakarya meydan muharebesi’nin galibi onlar. Bunu herkes biliyor artık.

Onların direnişleri ve bu direnişle farklı işçi kesimlerinin kurduğu hiçbir özel çıkar gütmeyen dayanışma, ‘bencil hesabın buzlu suları’ içinde yüzüp giden koca bir toplumu bir kez daha insani hakikâtiyle yüzyüze getirdi.

Emekçilerin yaşama ve çalışma alışkanlıkları, onların kültürü, onların değerleri, onların örgütleri, hakları, hak arama yolları, kendilerini ifade yordamları, söylemleri şimdi topluma kendisini dinlemesi ve anlaması, kendisini açıklaması için yeni bir dil, yeni bir bakış açısı sunuyor. Çalışmak, çalışmakla kazanılmış konum, bütün toplumsal ölçülerin ölçüsü olarak çoktandır kovulmuş olduğu yere geri dönüyor.

Bu, sınıfın toplumsal zihniyete geri dönüşü demek… İnsanların üretim araçlarının ve emek gücünün sahibi olarak iki büyük sınıf oluşturdukları bilincinin bir kez daha toplumsal düşünüşün merkezine yerleşmesi, insanların toplumda ait oldukları yerin neresi olduğuna dair somut, elle tutulur bir fikir sahibi olmaları, hayata ‘sınıf çıkarı’ açısından bakma alışkanlığının yeniden kazanılması demek.

Turgut Özal’ın 24 Ocak 1980’de başlattığı neo-liberal ekonomik politikalara dayalı sermaye birikim modelinde liberal ideologların ‘fuzuli’ olduğunu, artık miyadını doldurduğunu hergün kafamıza kaktıkları ‘canlı emek’, onun taşıyıcısı insanların suretinde onların kavgaları aracılığıyla bir kez daha toplumsal ve ekonomik ilişkilerin ağırlık merkezine geri dönüyor…

Tekel direnişiyle sınıftan kaçış yolunun kapandığı, siyasal mücadelelerin sınıfsal bir bağlam edinmeksizin meşrulaştırılamayacağı bir yeni dönem açılıyor…”

Özetle Tekel işçi eyleminin yarattığı güçlü etki ve çekim gücü sendikal harekette de kıpırdanmaya yol açtı.

Yani “Tekel işçilerinin emek, insanlık tarihinde örneği olmayan büyük pasif direnişinin odağındaki 4-C, Erdoğan hükümetinin işçilerin hak-hukukunu tanımamasının belgesi”yken;[14] “4C’ye imzayı atarsa fiilen işçi olacak, işçilik yapacak ama kanunen işçi bile sayılmayacak…” vurgusuyla Mehmet Tezkan ekliyordu: “Dile kolay, 7 yıldır, ilk defa birileri çıkıp bir şeye ‘Hayır’ diyor… Hakkını arıyor… Kimsenin yapmadığını, yapamadığını yapıyorlar…

Birileri çıkıp bir şeye ‘Hayır’ diyor… Hakkını arıyor… Birileri de çıkıp… Hakkını arayan o birilerine destek olmak için yollara dökülüyor… Omuz veriyor… Aman bana ne yahu demiyor… Riski göze alıyor…”

Bu koordinatlarda “Tekel işçileri ekmek ve yaşam kavgası veriyor,” vurgusuyla ekliyor haklı olarak Rıza Türmen de: “Tekel işçilerinin direnişi birçok nedenle Türkiye’de bir dönüm noktası olacak. Tekel işçilerinin grevinin kamuoyunda geniş bir destek görmesiyle ilk kez AKP’nin neo liberal siyaseti sorgulanmaya başlandı. AKP’nin sınıfsal yapısı ortaya cıktı. İşçi ve yoksul halkla AKP arasındaki temel çelişki su yüzüne çıktı. Hizmet ve hayırseverliğe dayanan iktidar anlayışının sosyal adaletle ilgisi olmadığı anlaşıldı.

Aslında AKP’nin neo-liberal siyasetinin Türkiye’de yoksulluğun artmasına neden olduğunu anlamak için Tekel işçilerinin grevine gerek yoktu…

Küreselleşmenin getirdiği neo-liberal politikalar, artık sınıfsal çelişkilerin ortadan kalktığı, kimlik siyasetlerinin geçerli olduğu gibi bir anlayışa yol açmıştı. Tekel işçilerinin grevi bu anlayışın yanlışlığını ortaya koydu.

İşçilerin eyleminde görüldüğü gibi, sınıfsal çelişkiler kimlik istemleriyle kesişiyor. Tekel işçileri arasında Kürt de var, Alevi de var, başı örtülü olan da var.

Gerçekte, sınıflar potansiyel olarak her zaman var. Sorun, sınıf bilincinin yerleşmesi ve bunun hangi koşullarda gerçekleşeceği. Geçmiş deneyimler gösteriyor ki, sınıf bilincinin doğmasında en önemli etken sınıfsal çatışmalar. Tekel işçilerinin eylemi bu bakımdan da önemli…

Kimlik siyasetinin işlevini yadsımamalı. Kimliklerin tanınması gerçek talepler. Demokratik bir toplumda bunlar görmemezlikten gelinemez. Ama demokratik bir toplumda sınıf temelli, eşitlikçi talepleri de görmek gerekir. Kimlik ve sosyal adalet talepleri birbirleriyle çelişmez, birbirlerini tamamlar. Bir bütünün parçaları… Tekel işçileri grevine katılan bir Kürt, hem evine ekmek götürmek, hem de Kürt olarak kabul edilmek istiyor. Tekel işçisi Kürt her iki bakımdan da daha adaletli, daha eşitlikçi bir toplumda yasamak istiyor…

Sosyal adaletin sağlanmadığı bir ülkede gerçek bir demokrasiden söz etmenin olanağı yok. Demokrasi Tekel işçilerine ne yarar sağlıyor? Büyük eşitsizliklerin hüküm sürdüğü Türkiye gibi bir ülkede özgürlükler de bir anlam taşımıyor. Evine ekmek götüremeyen Tekel işçisinin sahip olduğu tek gerçek özgürlük, açlık grevi yaparak ölme özgürlüğü. Eşitsizliğe dayanan bir toplum düzenine bireyin hakları değil, güç egemen oluyor…”

Daha demokratik, daha eşitlikçi, işçilerin ekmek için açlık grevine gitmelerine gerek olmayan bir Türkiye istiyorsak, Tekel işçilerinin grevini desteklemeliyiz. Demokrasiye bağlı bir iktidar bu sese kulak vermek zorunda…”[15]

Nihayet Joost Lagendijk de, “Tekel ihtilafı kısa süre sonra hükümete ciddi şekilde zarar vermeye başlayacak,” diyordu…

HER YER TEK-EL DAYANIŞMASI

Tek-el ateşi herkesi ısıtırken; her yer tek-el ile dayanışma odağına dönüştü…

Noam Chomsky, Tekel işçilerinin eylemine destek vererek, “Dünyanın birçok yerinde çalışan insanların haklarına yapılan sert müdahalelerin yaşandığı bu zamanda, Tekel işçileri ve ailelerinin temel hakları için verdikleri bu mücadele ve cesareti görmek hayranlık verici. Umarım mücadeleniz başarıya ulaşır ve dünyanın diğer yerlerinde bu durumlarla karşı karşıya kalan diğer işçiler için de örnek olur,” dedi…

Le Monde gazetesi, “Türk tütün şirketi çalışanlarının grevi, özelleştirmelere karşı mücadelenin simgesidir” başlıklı haberinde, “2009 yılında başlayan bu sosyal ihtilaf, ekonomik politikaları memurlar ve dar gelirlerin tepkilerine neden olan Başbakan Tayyip Erdoğan için son derecede mahcup edicidir,” görüşünü dile getirdi…

Dünyada 175 milyon işçiyi temsil eden ITUC, Tekel işçileri için bir uluslararası eylem günü ilan etti…

Hacettepe Üniversitesi’nde 23 Aralık 2009’da 96 öğrenci Tekel işçilerine destek vermek için kampüste eylem yaptı. Bunun üzerine hareket geçen Hacettepe Üniversitesi Fen Fakültesi Dekanlığı, öğrencileri izlemeye aldı ve öğrencilerin gün gün saat saat yaptıkları eylem ve işlemleri tutanak hâline getirdi. Eyleme katılan 96 öğrencinin Tekel işçilerine destek vermek için siyasi amaçlı stand açtığı ve afişler yapıştırdığı tutanaklara işlendi…

Eylemdeki Tekel işçilerini rock grubu Moğollar ziyaret ederken; grup üyelerinden Cahit Berkay, “Emek ve özgürlük mücadelesi varsa bir yerde, 68 kuşağının mücadele ruhu orada yerini alır,” dedi…

Tekel işçileri eylemlerinin 48. gününe girerken bazı işçiler 31 Ocak 2010 tarihinde kendilerine destek ziyaretinde bulunan bir grup berber tarafından ücretsiz tıraş edildi…

Nihayet DİSK Temsilciler Kurulu Toplantısı’nın sonuç bildirgesinde “Tekel işçilerinin direnişi bugün Türkiye işçi sınıfına yeniden moral kaynağı ve birlik, mücadele ve dayanışma konusunda başarılı bir örnek olmuştur. Tekel işçilerinin kazanımı, Türkiye emek hareketinin kazanımı olacaktır. Tekel işçilerinin onayı olmayan hiçbir çözüm DİSK tarafından kabul edilmeyecektir,” denildi…

Vd’leri, vb’leri…

“SONUÇ YERİNE”: TEK-EL’İN ANIMSATTIKLARI

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın, “Bir adım daha bu iş oynamaz, bitti bu iş, her şey bitmiştir. İşçiler, hükümete karşı sinsi operasyonun aleti olmasın,” diye tehdit ettiği direniş herkes için öğretici ve uyarıcı oldu.

Söz konusu öğretici ve uyarıcılığın bana anımsattıklarına gelince:

i) Öncelikle “İnsan ne yoksulluktan, ne sürülmeden, ne hapisten, ne da ölümden korkmalı; yalnız korkak olmaktan korkmalıdır,” diyen Epiktetos’un uyarısını…

ii) “Beni sadece öldürebilirsiniz. Bir gün döneceğim ve milyonlar olacağım,” diyen Bolivyalı yerli isyancı Túpac Katari’nin (1750-1781) umud ve inadını…

iii) Erdoğan Özlem’in, “Devrim bir mucizedir: Hiç umulmadık bir zamanda, hiç umulmadık bir yerde gelir çünkü,”[16] notunu…

iv) Nihayet Yevgeni Yevtuşenko’nun, “Söyleyin devrim türkülerini/ Onları az söylüyorsunuz/ Söyleyin o türküleri/ Kitaplar alın, o türküleri içeren/ Okuyun bıkmadan usanmadan/ Söyleyin kendi kendinize, sesli ya da içinizden/ Duyacaksınız uzak ve acılı/ Ağır pranga şangırtılarını/ Göreceksiniz tutuklanmışları, kıskıvrak bağlanmışları/ dövülmüşleri/ kurşuna dizilmişleri, hurdahaş edilmişleri/ Zamanın yapmacık marşlarına değil/ onlar kendi kutsal türkülerine inanmışlardı/ Şimdi o türküleri yüksek sesle söylemeliyiz/ Yaşamanız pek mi tekdüze/ Pek mi kıpırtısız/ İnsanlara ve sözlere/ artık kalmadı mı güveniniz/ Ama devrim türküleri var, yeryüzünde/ Söyleyin onları./ Size yardım edeceklerdir göreceksiniz,” dizelerini…

Evet, Tekel işçilerinin özlük haklarını yitirmemek için başlattıkları direniş, kısa bir süre içerisinde sermayenin emeğe karşı küresel saldırısını temsil eden neo-liberalizme ve tüm getirilerine karşı sınıfsal bir duruşa dönüşürken, postmodern ideolojinin tarihe gömmeye çabaladığı pek çok sınıf dinamiğini de açığa çıkardı: direniş, dayanışma, sınıfın birliği fikri…

1980’lerden bu yana kötürümleştirilmiş bu dinamikler, elbette henüz uzun yıllar hücrede tutsak kalmış bir mahkûmun tutukluğunu, acemiliğini yaşıyor. Elbette ki bastırılmış, unutturulmuş değerlerimizi yeniden anımsarken kekeliyor, bocalıyoruz.

Ama önemli olan, görkemli olan, bizatihi o yeniden hatırlama, yeniden yola koyulma edimi.

Tek-el direnişi, bu ülkenin emek, eşitlik, özgürlük güçlerine bu adımı attırdı. Bu direnişin sonucu ne olursa olsun, artık işler ne AKP iktidarı ne de sermaye güçleri için eskisi kadar kolay olmayacaktır!

26 Şubat 2010 20:56:04, Ankara.

N O T L A R

[*] Newroz, Yıl:4, No:123, 5 Mart 2010…

[1] Ece Ayhan, “Meçhul Öğrenci Anıtı”.

[2] Ege Cansen, “AKP’nin İktisadi Dünya Görüşü”, Hürriyet, 17 Şubat 2010, s.9.

[3] Ataol Behramoğlu, “Sanal Halktan Hâkikisine…”, Cumhuriyet, 6 Şubat 2010, s.6.

[4] Ergin Yıldızoğlu, “Tekel Direnişi ‘Olayı’nın Gösterdiği”, Cumhuriyet, 24 Şubat 2010, s.4.

[5] Hasan Bülent Kahraman, “Tekel İşçileri ve İktidar Koalisyonu”, Sabah, 5 Şubat 2010, s.6.

[6] Hüsnü Öndül, “Sosyal Hak”, Evrensel, 28 Ocak 2010, s.2.

[7] Hz. Ali, akataran: Ali Şeraiti, Marksizm ve Diğer Batı Düşünceleri, çev: Fatih Selim, Bir Yay., 4. Baskı, 1988, s.66.

[8] Eyüp Can, “Gandi Mustafa Yerli Walesa’ya Karşı”, Hürriyet, 5 Şubat 2010, s.11.

[9] Güray Öz, “Esnek Çalışma Bildiğin 4C”, Cumhuriyet, 17 Şubat 2010, s.6.

[10] Erkan Goloğlu, “Aman Oyuna Gelmeyin!”, Radikal, 6 Şubat 2010, s.2.

[11] “Büyük taşa sarılmak, atmak istememenin alâmetidir.”

[12] Erinç Yeldan, “Yasa No 657, Madde 4, Fıkra C”, Cumhuriyet, 17 Şubat 2010, s.13.

[13] Aziz Çelik, “Bir Sınıfın Özsavunması”, Birgün, 11 Şubat 2010, s.5.

[14] Şükran Soner, “Hak-Hukuk Gaspı”, Cumhuriyet, 11 Şubat 2010, s.13.

[15] Rıza Türmen, “Tekel İşçilerinin Öğrettikleri”, Milliyet, 8 Şubat 2010, s.17.

[16] Erdoğan Özlem, “Oysa Aslolan Dünyayı Değiştirmektir”, Akıl Defteri, No:1, Şubat 2010, s.6.

scroll to top