Anasayfa , Köşe Yazıları , Küresel Fabrika, Küresel İşçi Cehennemi ; ÇİN ÇALIŞMA REJİMİ KÜRESELLEŞİYOR

Küresel Fabrika, Küresel İşçi Cehennemi ; ÇİN ÇALIŞMA REJİMİ KÜRESELLEŞİYOR

volkan-yarasir-100x1001VOLKAN YARASIR |27-05-2013 | Dakka’da yaşanan Rana Plaza “olayı” finans kapitalin sınıfa yönelik tahammüden gerçekleştirdiği bir katliam pratiğidir.

Finans kapitalin büyük bir soğukkanlılıkla gerçekleştirdiği katliamlar, dünyanın yeni atölyelerinde bundan sonra daha sık rastlayacağımız görüntüler olacaktır.

Rana Plaza’yla Esenyurt, Davutpaşa ve Mustafakemalpaşa “olayları” arasında diyalektik bir bağ bulunuyor. Finans kapitalin rasyonlarına uygun biçimlenen ve giderek küresel mahiyet taşıyan sınıftan öç alma ve onu tahammüden öldürme operasyonları bugün sömürünün ulaştığı vahim boyutu gösteriyor.

Finans kapital, yarattığı mikro ve makro cehennemlerle varlığını sürdüyor. Buradaki cehennem tanımı mecazi bir tanım değil, hatta çıplak bir dünyevi gerçekliği ifade ediyor.

Dünyanın, yeni sermaye birikim rejimine bağlı olarak, küresel fabrikaya dönüşmesi Bangladeş gibi birçok ülkeyi bu fabrikanın atölyesi haline getirdi. Küresel atölyelerde kurulan/inşa edilen çalışma rejimleri olağanüstü bir sömürüye, mutlak itaate ve sınıfın köleleştirilmesine dayanıyor.

Dünya çapında işçi sınıfı açısından, yeni ölüm kampları olan bu atölyelerde siklon-B gazı kullanılmıyor ama ölümüne bir çalışma, yok edici çalışma şartları ve alçakça uygulanan çalışma düzeninin siklon-B gazından farkı yok. Yeni krematoryumlar Rana Plaza, Esenyurt ve Davutpaşa olarak modern biçimini alıyor.

 

KAPİTALİZMİN YENİDEN YAPILANMA SÜRECİ

Emperyalist-kapitalist sistem, 1970’lerin başında kendi doğasından kaynaklanan, kar oranlarında düşüş eğilimine bağlı olarak yapısal bir kriz içine girdi.

Bu süreç kapitalizmin yeniden yapılanması olarak biçimlendi. Kapitalizmin her yeniden yapılanma süreci, yeni sermaye birikimi rejimi olarak kendini dışavurur. Burada es geçmeden belirtmek gerekirse, birikim süreçleri/rejimleri salt iktisadi bir süreç değil, son derece kompleks karakterli ve çok boyutlu bir mahiyete sahiptir. Sermaye birikimi rejimleri, ekonomik boyutu yanında, politik, jeo-politik ve ideolojik içeriklere sahiptir. Bu boyutlar anlaşıldığı ve kavrandığında birikim rejimlerinin mahiyeti ve içeriği kavranabilir.

Emperyalist-kapitalist sistem yeniden yapılanma sürecinde ikili bir amaçla hareket etti. Bir taraftan krizin temel nedeni olan kar oranlarındaki (1960’ların ortalarında OECD ülkelerinde başlayan) düşüş eğilimine karşı, maksimum karı hedefleyen stratejik düzenlemelere girişti. Diğer taraftan sınıfın (emeğin) her düzeyde örgütlülüğünü parçalayan karşı devrimci programları devreye soktu.

Bu yönde sistematik bir karşı devrim programı olan neo-liberal politikalar küresel düzeyde hayata geçirildi.

Metropollerde sosyal devletin sosyal yönü metalaştırıldı ve özelleştirildi. Devlet “gece bekçisine”, “şirket” devlete dönüştü. Periferide, zor-diyalektiği devreye sokuldu. Açık zor, ekonomik zor ve ideolojik zorla birlikte uygulandı. Bu yönde faşist diktatörlükler kuruldu. 1971 Bolivya, 1972 Uruguay-Honduras, 1973 Şili, 1975 Peru, 1976 Arjantin, 1980 Pakistan, Güney Kore, Türkiye’de karşı devrimler gerçekleşti. Darbeler sonrasında neo-liberal karşı devrimci politikalar radikal bir şekilde hayata geçirildi.

Toplumun yeniden dizaynını amaçlayan bu adımlarla, emeğe küresel düzeyde stratejik bir saldırı gerçekleştirildi. İngiltere’de 1984-1985 madenci grevi yenilgisi, aynı tarihlerde ABD’de hava kontrolörlerinin grevinin kırılması, Almanya’da Helmut Kohl iktidarı, emeğe stratejik saldırıların simgeleri oldu. Kohl, Thatcher ve Reagan küresel finans kapitalin en militan, en agresif siyasal aktörleri olarak öne çıktı.

Emeğin küresel düzeyde denetim ve kontrol altına alınmasıyla ve muazzam düzeyde tekno-ideolojik bambardımanlarla neo-liberal politikalar, radikal bir şekilde devreye sokuldu. Bu çok boyutlu saldırının somut yansıması; sınıfın atomizasyonu, parçalanması ve örgütsel gücünün dağıtılması oldu. İşte bu noktada maksimum kar stratejisine uygun taktikler gündeme getirildi.

 

POST-FORDİST DÜZENLEMELER

Küresel düzeyde karın maksimizasyonu yönünde bir dizi etkin düzenlemeler yapıldı. En başta bilginin metalaşması, tekelleşmesi yönünde ciddi adımlar atıldı. Bilgi tekelleşti ve saklandığı ve gizlendiği oranda değer kazandı. Öte yandan “çöp bilgi” bir manipülasyon ve endoktrinasyon aracı olarak yaygınlaştırıldı. Çöp bilgi sistemin gizlenmesini ve saklanmasını kolaylaştıran “virüs” etkisi yarattı. Bu operasyonlar “bilgi çağı” diye kitlelere “yutturuldu”. Öte yandan bilgi en önemli üretim faktörlerinden biri oldu. Denetlenmesi ve kontrol edilmesi stratejik önem taşıdı. Bilgi “modern zamanların” yeni ve yıkıcı bir gücü haline dönüştü. Bilginin biriktirilmesi, işlenmesi ve yaygınlaştırılması maddi bir güce dönüştü.

Üretim sürecinde yeni teknolojiler kullanılmaya başlandı. Biyogenetik, nano-teknoloji, bilişim teknolojisi üretime sokuldu. Otomasyon yaygınlaştırıldı.

Radikal özelleştirmeler gerçekleştirildi. Devlet refah toplumu dönemindeki ekonomik aktör rolünden çıkarıldı. “Gece bekçisine” dönüştürüldü. Eğitim, sağlık, ulaşım ve diğer altyapı sektörleri doğrudan karlılık esasına göre yeniden düzenlendi.

Stoksuz üretime geçildi. Kitlesel üretim, kitlesel tüketime uygun bir düzenleme olan depo uygulaması ya da mal yığılması/değersizleşmesini engellemek için sipariş üzerine üretim gibi, farklı stoksuz üretim teknikleri uygulanmaya başlandı.

Esnek üretim modelleri yaygınlaştırıldı. Üretim parçalandı. Yeni mekan düzenlemeleri yapıldı. Taşeronlaştırma ve fason üretime geçildi. Taşeronlaştırma temel üretim biçimine dönüşmeye başladı.

 

DÜNYANIN FABRİKALAŞMASI

Bu adımlar ve düzenlemeler, üretim sürecinde bir dizi değişimi beraberinde getirdi. Bu değişimleri kısaca şöyle özetleyebiliriz: esnek uzmanlaşmaya dayalı, merkezsiz, küçük üretim yaygınlaştı. Rana Plaza katliamında görüldüğü gibi fason üretim merkezi olan mikro fabrikalarda küresel markalara üretim yapılmaya başlandı. Mikro cehennem işlevi gören bu atölyelerde vahşi bir sömürü sistemi kuruldu. Kadın iççamaşırında küresel bir marka olan Victoria’s Secret ürünlerinin Ümraniye’de Eko tekstilde fason üretilmesi gibi, Rana Plaza’da Zara, H&M, Mango gibi bir dizi uluslararası marka üretiliyordu.

Değişken ve akışkan tüketici talebine dayalı çok hassas ve esnek bir sistem devreye sokuldu. Kitlesel ve standart üretimden özel üretime geçecek düzenlemeler yapıldı.

Tek ürünün baştan sonra üretildiği mega fabrikalar kapanmaya başladı. Kalanları, ağırlıkla periferiye taşındı. Merkez (ana) fabrikaların ihtiyaçlarının karşılandığı, yaygın yan sanayi ya da organize sanayi bölgeleri inşa edildi.

İmalat sektörünün yanında bilgisayar, enformasyon ve iletişim gibi yeni hizmet ve teknoloji alanları açıldı. Özellikle metropoller bu yönde odak oldu ve öne çıktı. Kısaca dünya fabrikalaştı. Bangladeş, Çin, Vietnam, Mısır gibi ülkeler küresel fabrikanın atölyeleri haline geldi.

 

ÇİN ÇALIŞMA REJİMİ:

MUTLAK İTAAT, KÖLECE ÇALIŞMA, MAKSİMUM SÖMÜRÜ

Finans-kapitalin bu küresel dizayn politikaları ve adımları yeni sermaye birikimi rejiminin sonuçlarıydı ve yeni çalışma rejiminin inşasını beraberinde getirdi.

Özellikle 1980’li yıllarda yeni çalışma rejiminin altyapısı kuruldu. 1990’larda çalıma rejimi küresel boyutta yaygın bir şekilde uygulanmaya başlandı. 1990’ların ikinci yarısından günümüze kadar küresel atölyeler tam anlamıyla işçi cehennemine dönüştü. Bu süreci neo-liberal karşı devrim sürecinin evreleri olarak da okuyabiliriz.

Çin/Vietnam çalışma rejimi diye de tanımlayabileceğimiz yeni çalışma rejimi, küresel finans kapitalin agresyonunu ve acımasızlığını gösteren modern kölelik sistemi olarak işlev görmeye başladı.

Çin/Vietnam çalışma rejiminin en başat özelliği; mutlak itaat, kölece çalışma, yoğun ve vahşi sömürüdür.

Sistem muazzam bir tahakküm ve boyun eğdirme üzerine kurulu bir yapıya sahiptir. Bu çalışma kamplarında işçinin ruhu bir nevi paramparça olmakta ve öğütülmektedir. İradenin kırılması, itaatin içselleştirilmesi esastır. Etienne De la Boetie’nin Gönüllü Kulluk Üzerine Söylev’inde vurguladığı gibi, sistem “köleliğe alışmanın insanın köle olduğunu unutmasına” yol açmaktadır.

Küresel finans-kapitalin maksimum kar arayışının tarihsel olarak en barbar biçimlerinden biri olarak Çin/Bangladeş çalışma rejimi mutlak artı-değer ve nispi artı-değer sömürüsünün en konsantre ve en yoğun hayata geçirildiği bir işleyişe sahiptir.

Rejim kısaca kan, gözyaşı, alınteri ve ölüm çarklarıyla dönmekte ve realize olmaktadır. Sermaye ontolojisine uygun bir biçimde insanı, emek gücüne dönüştürerek, kendi ontolojisini hep yeniden kurar. Sürekli kar güdüsü onun varoluşudur. Kısaca kapitalizm yoğun ve geniş ucuz emek gücü yaratarak “yaşar”. Bu manada emek gücünün cinsiyeti, yaşı, uyruğu bulunmaz. Kar için insanı, emek gücüne dönüştürür. Sermaye için insan “hiçtir”, bir değeri yoktur. O, emek gücü olduğu ve kar yarattığı oranda önemlidir. Dünyanın atölyeleri aynı zamanda ucuz emek gücü vahalarıdır. Ve bu sürecin hızlı ve en acımasız yaşandığı coğrafyalardır. Finans-kapitalin “modern barbarlık” mekanlarıdır.

 

TAHAMMÜDEN ÖLDÜRMEDEN ÖNCE…

Rana Plaza olayı, tahammüden öldürmeden önce sınıfın enkazlaştırılmasına somut bir örnektir. Plazanın çökmesi, kokuşmuş bir neo-liberal sistemin sonuçlarından biri olarak görülebilir.

Siyasal patronaj ilişkileriyle zaten sorunlu olarak inşa edilen yapıya, statiğini bozacak üç kat daha ilave edilerek, bir atölye plaza haline getirilip, binlerce işçinin çalıştığı bir cehenneme dönüştürülmüştür. Bu “mekan” yine bina statiği gözardı edilerek mega klimalar monte edilip, 24 saat işçinin alınterinin emilmesi için düzenlenmiştir. Bu mega klimaların yarattığı rezonans, zaten sorunlu olan yapının çökmesini beraberinde getirdi.

Atölye plazanın 24 saat işlev görmesi, kapitalizmin ruhunu ifade eder. Neo-liberal fabrika, mekan düzenlemesi de bu ruhun en ekstrem örneğini oluşturur.

Sermaye cansız emeğin, yani makinaların boş kalmasına tahammül edemez, karın azalmasına neden olacak bu durum, sermayeyi agresifleştirir. Bundan dolayı kurgusunu makinanın 24 saat çalışması üzerinden yapar. Rana Plaza gibi binaların yapılması, bu alanaların 24 saat faal çalışmaya göre düzenlenmesi işçiler düşünüldüğünden dolayı değil, sermayenin 24 saat intikasız kar elde etme hırsından dolayıdır.* Bu faktör işçi cehennemlerinin mekansal düzenlemesini beraberinde getirir.

Bu cehennemlerin başat özelliklerinden biri de ucuz emek alanları olmasıdır. Bangladeş’te asgari ücret 38 Dolar’dır. Rana Plaza’da çalışan işçilerin aylık ortalama ücreti 70 Dolar civarındadır. Bangladeş’teki bir konfeksiyon işçisinin ortalama aylık ücreti 70 ila 100 Dolar arasında değişmektedir.

Bangladeş Çin’den sonra tekstilde Uzak Doğu’nın en önemli üretim üssüdür. Ülkedeki 4000 fabrikada 3.5 milyon işçi istihdam oluyor. Bangladeş’in ihracatının %80’ine yakın kısmı hazır giyim sektöründen elde ediliyor. Yani bir anlamda Bangladeş’te Rana Plaza gibi binlerce “mekan” bulunuyor.

Bangladeş, Endonezya, Hindistan, Mısır, Pakistan, Türkiye ve benzeri birçok küresel atölyede üretilen ürünler kapitalist pazara sunuluyor ve tüketim terörüne hizmet ediyor. Marka şehvetiyle körüklenen bu tüketim terörü bir yandan sermayenin aşırı kar hırsına hizmet ediyor, öte yandan sistemin rasyonalizasyonunun parçası oluyor. Bu korkunç döngü herkesi suç ortağı haline getiriyor. Bangladeş gibi işçi cehennemleri, metropollerde modern tüketim mabetlerine, mega AVM’lere hizmet ediyor. Cehennemler, tüketim mabetlerinin rezervuarları işlevini görüyor.

Küresel atölyelerde, işçi sınıfının en ufak örgütlenme çabası ise büyük bir şiddetle karşılık buluyor. Bangladeş’te gizli servis ve polis teşkilatı sınıfın örgütlenmesini engellemek için devreye girerek, işçi ve sendika önderlerinin kaçırılması, kaybedilmesi ve öldürülmesi gibi olaylara karışıyor. Hatta bu olaylar vaka-ı adiyeden sayılıyor.

Çünkü herşeyden önce cehennemin çalışması/işlemesi için işçi sınıfının her düzeydeki örgütlülüğünün parçalanması, bilinç ve kimliğinin deforme olması, hatta işçilerin “terbiye edilmesi” ve “uysallaştırılması” gerekiyor.

T.C.’de de benzer bir sürecin yaşandığı düşünülürse, sınıfa yönelik bu karşı devrimci taktikleri analiz etmek yararlı olacaktır. T.C.’nin, küresel rekabette Uzak Doğu’yla yarışabilmesi için Çin çalışma rejimini inşa etmesi, yani AB’nin Çin’i olması gerekiyor. Öte yandan finans-kapital Kürt sorununda içine girilen yeni momenti kendi ekseninde değerlendirerek Kürdistan’ı T.C.’nin Çin’ine dönüştürmeyi arzuluyor.

T.C.’nin de dahil olduğu küresel Çin çalışma rejimi sınıfı enkazlaştırdığı oranda varolabiliyor. Bu noktada bu çalışma rejiminin sınıfta yarattığı tahribatın üzerinde durmakta yarar var. Bu tahribat görüldüğünde ne yapmalı? sorusuna yanıtlar verilebilir. Fakat özellikle şunun altını çizmek önemli olacak. Çin çalışma rejiminin, daha geniş kapsamda post-fordist düzenlemelerin, esnek üretim modellerinin gerçekleşmesi için sınıfın organik birliğinin parçalanması ve kronik bir örgütsüzlük içine sokulması gerekiyor. Bu süreç sınıfın cehennemi bir ortama girmesine yol açıyor.

Bu son derece kompleks, yıkıcı ve vahşi sistemin en zayıf noktasını ise işçi sınıfının örgütlülüğü oluşturuyor. Sınıfın organik birliğinin sağlanması, nesnel ve öznel şekillenmesi, eylem senkronları sistemi bütünüyle çökertecek bir içerik taşıyor.

 

ÇİN ÇALIŞMA REJİMİNDE SINIFIN ATOMİZASYONU

Sınıfa yönelik karşı devrimci saldırıları ve soğukkanlı operasyonları en genelde şöyle tanımlayabiliriz: Sınıfın enkazlaştırılması; işçi sınıfının ruhsal, duygusal, zihinsel olarak enkazlaştırılıp, tahakküm ve iktidar ilişkilerinin kurulduğu süreci kapsar. Bu yönde sınıfın bir enkaza ve yığına dönüştürülmesi hedeflenir.

Sınıfın değersizleştirilmesi; sınıfın sistematik olarak (yaşamın her alanına sızan bir şekilde ve özellikle çalışma yaşamında) değersizleştirilme operasyonlarına maruz kalmasını kapsar. Sınıfın hiçleştirilmesi, köleleştirilmesi; değersizleştirmenin bir boyutu olan hiçleştirme, “böcekleştirme” sınıfın devrimci kimyasını bozmayı amaçlar. Sınıfı kötürümleştirici bir içeriğe sahiptir.

Sınıfın konsantre yabancılaşması ve nesneleştirilmesi; sınıfın kendine, kendi gücüne giderek varoluşuna yabancılaşmasını içerir. Sınıfı köleleştirmenin ve enkazlaştırmanın temelini oluşturur. Kapitalist sistem kendini, herşeyi nesneleştirmesi üzerinden kurar. Sınıfın nesneleştirilmesi, sınıfın felç olma sürecidir. Sınıfın emek gücü haline getirilmesiyle başlayan bu süreç, yıkıcı bir karaktere sahiptir.

Sınıfın atomize edilmesi; sınıfın organik birliğinin sistematik parçalanmasıdır. Sınıfın atomizasyonu özgücünü kaybetmesine ve muktedir olma duygusunu yitirmesine yol açar. Atomizasyon süreci aynı zamanda sınıfın amorfe oluş süreci olarak işler.

Açık ya da rafine zorla birlikte uygulanan bu karşı devrimci taktikler içiçe geçmiş bir içeriktedir. İşçi sınfının finans-kapitalin sürekli karşı devrimci taktik ve operasyonları karşısında bir enkaz yığınına dönüştürülmesi hedeflenir.

Sınıfın bu süreçteki psikolojik profili şöyle tanımlanabilir: Çıplak ve yıkıcı bir yalnızlık. Çin/ Bangladeş çalışma rejimi sınıfı sistematik olarak parçalayıp, atomize etmesi yanında zamanla duygu körelmesine yol açar. Yaşanan her şey normalleştirilir. Bu duyguyu kuşatılmışlık duygusu izler. Arkasından boşvermişlik ve umursamazlık gelir ve yıkıcı süreç tamamlanır. Bu da kabuğuna çekilme, ruhsal yıkım ve kadavra olma halidir.

Finans-kapital sınıfa uyguladığı bu çok yönlü enkazlaştırma operasyonunu burada bırakmaz, bu aşamadan sonra enkazın “şekillendirilmesi” başlar.

Artık işçi sınıfı, işçi cehennemlerinde uysal, terbiye edilmiş bir şekilde çalıştırılacak kıvama gelmiştir. Çin/Bangladeş çalışma rejimi sınıfı bir enkazlaştırma sistemi olduğu kadar, enkazın şekillendirilmesi, maksimum kara uygun yeniden düzenlenmesini sağlayan modern bir Auschwitz’lerdir.

Bu cehennemi yapı bir irade yıkımı olarak işler. Doğal sonucu olarak zihin bütünüyle kuşatılır, felç edilir. Sınıf böylece herşeye rıza gösterir, özgürlükten kaçar, nefret eder, biat eder, rıza göstermeyi kanıksar, tahakküme uyum gösterir, otoriteye tabi olur, tahakkümü içselleştirerek kendini tanımlar, varlığını bütünleştirir, öfkelenmez, duygu körlüğü yaşar, ardından özyıkım gelir.

Çin/Bangladeş çalışma rejimi gücünü ve varlığını sınıfı bloke ederek, onu atomize ve amorfe etmesinden alır. Ama en ufak bir karşı duruş, itiraz, red, sistemi işlemez hale getirir ve sistemde yıkıcı sonuçlar yaratır.

Herşeyden önce Çin çalışma rejiminin realize olduğu her havza, her fabrika, her atölye her şeye rağmen  sınıfın öfke ve kinine yataklık yapar. Bu alanlarda sınıfsal öfke ve kin yavaş, sessiz ve derinden birikir.

Esas olarak bu öfke ve kini görmek ve bu birikimin parçası olmak gerekir. Bu öfke ve kin ağırlıkta spontane patlamalar şeklinde kendini dışavurur. Sorun bu spontanel patlamayı hissetmek ve onun parçası olmak ve ona yön vermektir. Bu da öfke ve kinin biriktiği yerde olmaktan geçer.

Bu noktada her eylem ve direniş muazzam bir işlev görür. Her örgütlenme çabası ve pratiği birikimin parçasıdır.

Sınıf ancak eylemin içinde enkazlaştırma operasyonlarını boşa çıkararak, ontolojisini yeniden kurar. Sınıf mücadelesinin muhteşemliği ve sınıfın otonomisi, en yıkıcı süreçlerde bile zengin bir şekilde ortaya çıkar, olağanüstü sarsıcı sonuçlar yaratır. İşçi sınıfı kendi eylemi içinde kolektif aksiyonunu örgütler. Devrimciler ve komünistler buradan beslenir ve kolektif aksiyonun parçası olup, bu kolektif aksiyona yön verirler. Kısaca Çin çalışma rejimi ve işçi cehennemleri bir başka boyutta olağanüstü sınıfsal öfke ve kinin açığa çıktığı, sınıfın yıkıcı gücünün bir potada biriktiği alanlardır. Bu alanlardaki öfke patlamaları da yıkıcı ve sarsıcı olacaktır.

Volkan  Yaraşır

 

*Marx Kapital’de bu durumun altını özellikle çizer. “Değişmeyen sermaye, üretim araçları, artı-değer üretilmesi açısından düşünüldüğünde, yalnızca, emeği ve emeğin her damlasıyla birlikte, onunla orantılı miktarda artı-emeği emmek için vardır. Bunu yapamadığı sürece, onların varlığı kapitalistin nispi bir kaybına neden olur, çünkü böyle atıl yattıkları sürece, yararsız bir sermaye yatırımını temsil ederler. Bu sermayenin kullanılmasının sekteye uğraması, işin yeniden başlaması için ek bir harcamayı zorunlu kılar kılmaz, bu kayıp somut ve mutlak hale gelir. Emek-gücünün, doğal günün sınırları ötesinde, geceye geçecek şekilde uzatılması, yalnızca geçici bir etki yapar. Böylece ancak vampirin, emeğin canlı kanına olan susuzluğu azıcık giderilmiş olur. İşte bunun için günün 24 saati boyunca emeğe el koyulması kapitalist üretimin kaçınılmaz eğilimidir. Ne var ki, aynı bireysel emek-gücünü, hem gece, hem de gündüz devamlı olarak sömürmek maddi olarak olanaksız olduğuna göre, bu maddi engelin üstesinden gelmek için, gündüz emek-gücü tükenen işçilerle, gece tükenenler arasında bir nöbetleşme gereklidir. Bu nöbetleşme çeşitli şekillerde olabilir; örneğin işçilerin bir kısmı bir hafta gündüz, ertesi hafta gece içinde çalıştırılırlar.” (Karl Marx, Kapital s. 271, c. 1, Sol Yayınları, 1986)