Home , Diğer Köşe Yazıları , Hatun Ana vefat etti – Hayastan'dan Bir GÜL Koptu

Hatun Ana vefat etti – Hayastan'dan Bir GÜL Koptu

AYHAN TOPRAK | 31 – 05 – 2011 | Önce insanlığı öldürdüler. Sonra insan aramaya başladılar AMA ortalıkta kimse kalmamıştı.
Amed, kadim halkların ortak yaşama kültürünü kendinde içselleştirmiş bir şehirdir. Uygarlıklar tarihinde yerini almış toplulukların izine, her eşelenen taşın altında rastlamak mümkündür.
Kuşbakışı bakıldığında, kalkan balığı sırtını andıran surların muhteşemliği ise anlatılmayla ifade edilecek türden değildir. İmge gücünün büyülü atmosferi bile, bu ihtişam karşısında sözcük bulma güçlüğü çeker.
Amed’in Fatihpasa Mahallesi, bu coğrafyanın renkliliğini kendinde cisimleştirmiştir.
Haylar, Kürdler, Süryaniler, Aleviler bu mahallenin sakinleriydiler.
Kendi aralarında oluşturdukları ilişki tarzının temelinde saygı ve sevgi vardı. Her şeyin başına dürüstlüğü oturtup, dinlerin ayrıştırıcı etkisini devre dışı bırakmanın çabasını sürdürmeye çalışıyorlardı.
Böl parçala yönet taktiğinin en hassas noktasını inanç öğeleri oluşturuyordu.
Bu zayıf nokta, her zaman kaşınmaya açık bir yara olmaya devam ediyordu. Her ne kadar karşılıklı hassasiyetlere dikkat ediliyor olsa da, bazen belli çiğlikler yaşanmadı da denilemezdi.
Ağırlıklı olarak İslami kesimin varlığı, diğer inanç gruplarını sürekli diken üstünde tutuyordu. TC’nin resmi dinine sahip unsurları, kendilerini ayrıcalıklı sayıp, herkesi kendilerine uydurma çabaları çetin mücadelelere yol açıyordu.
Özellikle de ebeveynlerinden etkilenen küçük çocuklar, sokakta yakaladıkları diğer inanç gruplarındaki çocuklara işaret parmaklarını yan yana yapıştırıp öptürtmeye çalışmaları ya da işaret parmaklarını birbirlerine çapraz yapıp haçı andırdığı için tükürtmeye zorlamaları sıradan işlerdendi.
Zaman ilerledikçe komşularımız azalmaya başlamıştı. Mahallemizin renkliliği kaybolmaya yüz tutmuştu. Bizler de çocukluk evrelerimizi aşıp Gençlik dönemine merdiven dayamıştık.
O dönemin, politik atmosferinden etkilenip her birimiz farklı politik organizasyonlarda yer almıştık. Dostluklarımız güçlenmişti. Artık dinsel farklılıklar ayrılıklarımızın gerekçesi olmaktan çıkmıştı. Politik atmosfer yerini kıran kırana ideolojik tartışmalara bırakmıştı.
*** *** ***
Yıl 1978’lere gelmişti. Sınıf arkadaşım Ahmet ile Hayastan’lı arkadaşım Garabet Demirciyan Anıt Parkı’nda otururken okudukları bir gazeteden dolayı gözaltına alınmışlardı. Legal olarak çıkan bu gazete, devrimci niteliğinden dolayı potansiyel suçlu muamelesi görmüştü. Esas olarak gazetenin kendisinden çok arkadaşım Garabet’in adı, polislerin daha çok dikkatini çekmişti.
Hayastan’lı biri, onlar için doğuştan suçluydu. Kasaplar durağındaki Merkez Jandarma Komutanlığına götürüldüklerinde, sınıf arkadaşım Ahmet bir kaç tokattan sonra salıverilmişti. Ama Haylı arkadaşım hemen içeri atılmıştı. Onun için işkenceli günler başlamıştı. Bildik sorular peş peşe sorulmuştu. Kendisinden istedikleri yanıtları alamayınca çılgınca saldırmıştılar.
Kapatıldığı hücreye bir canavar konulmuş gibi, gelen giden bütün görevliler onu görmeye geliyorlarmış. Hatta bazı görevliler, onu farklı hayvanlara benzetirken bazıları da, “Yav bu da bizim gibi insanmış” deyip, Haylı arkadaşımı farklı bir yaratık sanıyorlarmış.
Yoğun işkencelerden sonra, tutuklanan arkadaşım cezaevine gönderiliyor. Bir kaç ay sonra hakkında iddianame düzenleyip mahkeme açıyorlar. Açılan mahkeme de somut hiç bir delil yoktur. Tek delil arkadaşımın Hayastan’lı oluşu.
O‘nun tutuklanmasından sonra, bizler de Hayastan’ın Gülü Hatun Anayla ilişkilerimizi sıcak tuttuk.. Biz ve Garabet onun gözünde aynıydık.
Bizleri ondan farklı görmeyen Hatun Ana, evlat acısı gibi büyük bir acının pençesine düşmüştü.
Hiç bir şey onu yıldırmıyordu. Hayların dik duruşu onda cisimleşmişti. O, gösterişten uzak, alçakgönüllü duruşuyla içten içe kaynayan bir volkanı andırıyordu. Ve oğlu için çalmadık kapı bırakmıyordu.
Gittiği mahkemelerden birinde hakim içeri girmişti, daha dosyayı eline alır almaz sorduğu ilk soruda, “oğlum söyle bakayım senin gerçek adın nedir” demişti. Hatun Ananın oğlu, “benim adim Garabet Demirciyan’dır” der demez, hakim hemen, “tutukluluk halinin devamına ve mahkemenin bir ay ertelenmesine karar verildi” diyerek, onu tekrar cezaevine yollamıştı.
Haylı arkadaşımın tüm yakınlarını soykırımdan geçirmiş olmalarına rağmen arta kalanların kendi adlarıyla var olmalarına tahammül edemiyordular. Haylı arkadaşımın deyisiyle, “ma bizim adımız Şaban, Ramazan, Muhammed… değil ki bizi bıraksınlar” deyip, Hatun Anayı teselli ediyordu.
Hatun Ana da gözleriyle oğluna tebessüm ediyordu. Uğradığı haksızlıklara karşı durmayı ilke edinen sembolüyle gurur duyuyordu.
Hatun Ana, daha 5-6 yaşlarındayken ailesinin önemli bir bölümü kıyımdan geçiriliyor.
Geri kalanlarıyla Der Zor yollarında sürgüne gönderiliyor. Der Zor Suriye’de çölün yanında Fırat’ın kıyısında bir kent adı olmasından öte anlamlar taşır.
Haylar için ilk Auschwits Der Zor’dur.
Yolda başına gelmedik işler kalmıyor. Ailesinin diğer fertlerini de yolda işkence, kayalardan atma, nehirler de boğulma, kılıçtan geçirilme, açlık ve takatsizlikten kaybediyor.
Kalanlar da Suriye’nin değişik bölgelerine gönderiliyor. Kendisi Kamışlo da kalıyor.
Ortalığın biraz durulmasıyla, tekrar Amed’deki Satı Köyüne dönüyor. Evine uğradığında orda başkaları oturuyor.
Arazilerine, bağına bahçesine el konulmuş. Köyün ileri gelenlerine uğruyor kendine ait olan malını geri istiyor. Onlar da, “sen dua et de canın kurtulmuş, gelmiş bir de mal mülkten sözediyorsun” deyip, onu tehdit ediyorlar.
Hatun anne çaresiz bir şekilde Amed’in Fatihpasa mahallesine gelip yerleşiyor. Orda yaşam savaşını vermeye çalışırken o dönemler Şeyh Said başkaldırısı patlak veriyor.
Şeyh Said Hareketinin yenilgisi ve önderlerinin asılmasından sonra, bunlar yine çıbanbaşı olarak değerlendirilip sürgüne gitmek zorunda kalıyorlar.
Hatun Ana her zaman, “Biz Şeyh Said’in çocuklarıyız” diyerek, acısıyla ortaklaştığı Kürd dostlarını anmaktan geri durmuyordu.
Gittikleri yerlerde duydukları yoğun memleket özlemi onları tekrar Amed’in küçelerine atıyor.
Evlilik ve çoluk çocuğa karışma, kendi kimlikleriyle var olma çabası ve oğlundaki bilinçlenmenin etkisi ile yaralarını sarma uğraşı verirken 1980 darbesi bir kâbus gibi topluma çöker.
Hatun Ana için hem Haylı olma hem de siyasi mücadelenin aktörlerinden birinin annesi olmaktan kaynaklı tekrar kâbuslu günler başlar.
Yıllarca Hapishane kapılarında oğlunun peşinde dolanıp durur. Tümümüze annelik yapıyordu.
1983 Amed ölüm orucu direnişinde, eylemi kamuoyuna duyurmak için elinden geleni yapar. Yapılanlara isyan eder.
Çıplak ayakla kiliseye gidip gelir. Onun bu halini gören polisler, onu tutuklayıp delirmiş diye tımarhaneye göndermek isterler.
O ise, oğlunun davasını savunduğunu söyleyerek onlara karşı çıkar. Ailenin bir kısmı İstanbul’a taşınmasına rağmen o Amed’i mesken tutar.
Yıllar sonra Haylı arkadaşım tahliye edilir. Kısa bir süre sonra İstanbul da tekrar tutuklanır. Hatun Ana bu kez İstanbul cezaevlerini mesken tutar.
1990’lı yıllarda, onu Kadıköy de kızıyla kaldıkları bir evde ziyaret ettim. Annemiz hala dinçti. Geçmişi yâd edip karşılıklı acılarımızı paylaştık. Ben içerde yaşananları, o da dışarıda yaşananları anlatıp durduk.
Bazen hüzünler anlatılırken araya kahkahalarında karışabileceği esprili olayları da anlatıp güldük.
Özellikle de Ramazan ve Şaban olaylarını anımsarken kopma noktasına dayanıyorduk.
Aradan yıllar geçmişti, Hatun Ana’nın Fransa’ya yerleştiğini duymuştum. Ben de Avrupa’ya mülteci olarak geldim. Onu görmek istiyordum. Bir türlü denk getirip ona uğrayamadım.
Dün yaşamını yitirdiğine dair acı haberi aldım. Hayastan’ın bir gülü daha toprağa düşmüştü.
Bana son anda haberi veren arkadaşlarla Fransa’nın Lyon kentine 20 km yakınlıktaki bir kasabaya doğru hareket ettik. Hay’ların kilisesinde tören yaklaşık bir saat sürdü.
Yıllar önce, Meryem ana kilisesinde söylenen ağıtları burada tekrar duydum… Duygulu ama aynı zamanda huzur veren bir ortamda mezarlığa doğru yola koyulduk.
Mezarların üzerinde Haylı arkadaşların adları epey çoktu. 1945’lerden bu yana tarihler vardı.
Birçoğunun doğum yerleri, Diyarbakır, Sason, Karakoçan, Muş Adıyaman yazılıydı. Oradaki törenin ardından verilen yemek için bizim Xancepekli Paşa’nın restoranına davet edildik.
Ağırlıklı olarak Amed’li dostlarla orda Amed üzerine koyu sohbetlere daldık.
Tümünün yüreği Amed’le doluydu.
Bazı Hayastan’lı arkadaşlar, “Amed’de aç kalmayı” buraya yeğlediklerini defalarca tekrar ettiler. Tümünün boğazına sürgün bir yumruk gibi çökmüştü.
Nar taneleri gibi, her biri bir tarafa dağıtılmıştılar…
26-05-2011 – devrimcidemokrat.com

scroll to top