Anasayfa , Haluk Gerger , "PKK'yi tasfiye projesi" üzerinde dolaşan PKK hayaleti

"PKK'yi tasfiye projesi" üzerinde dolaşan PKK hayaleti

halukgerger“PKK’nin tasfiyesi” eski bir proje kuşkusuz. Uzun yıllar bu, PKK’nin bir örgüt, giderek de, bir düşünce/konsept olarak, bütünüyle ve silah zoruyla yok edilmesi olarak anlaşılıp uygulanmaya çalışıldı. Türk kara ve hava kuvvetlerinin, jandarma, polis, özel tim ve korucu güçlerinin, giderek, devletin ve toplumsal düzenin bütün kurum ve aygıtlarının katıldığı, yeri geldiğinde, NATO’nun, ABD’nin Türkiye’nin öteki dostlarının, tabiri caizse yetmiş iki düvelin de bir tarafından tuttuğu, topyekun seferberlik ve savaş haliydi bütün süreç. Tüm tarafları bakımından sonuçları biliniyor.

Ve proje hâlâ sürüyor. Yine çok taraflı, uluslararası bir düzlemde. Sürüyor olması, basit fakat stratejik bir gerçeğe daha işaret ediyor. O da, projenin, her şeye karşın, başarısız olduğu gerçeği.

Şimdi bu “gerçek”, yani esas olarak, Sorun’un bizzat kendisinin her şeyi aşan o müthiş insani derinliği ve karakteri, projenin sahipleriyle destekçilerini yeniden düşünmeye mahkum etmiş görünüyor.

Avrupa’da, ABD’de ve özellikle de Obama Yönetimi’nde, hatta Türkiye egemenlik sisteminin kimi parçalarında, giderek yaygınlaşan bir kanaat hükmünü icra etme eğilimine girmekte. Projenin orijinal halinin kesin yenilgisinin kabulüyle başlayan yeniden düşünme/değerlendirme süreci yeni bir noktaya evriliyor gibi.

Buna göre, projenin yeni aşaması, “PKK’nin silahlı gücünün tasfiyesi”ne indirgenmekte/dönüşmekte. Ayraç içinde hemen belirtelim ki, pek çokları bakımından, “silahlı kanadın tasfiyesi”, özünde, örgütün bütününün, hatta Sorun’un kendisinin tasfiyesi anlamına da gelmektedir ama bu mesele konumuzun dışında şimdilik. Tesbit ettiğimiz, uzun yılların topyekun kirli savaşının sonrasında gelinen yeni aşamada öne çıkmakta olan, artık sadece “PKK’nin silahlı kanadının tasfiyesi” amacıdır.

Daha da önemli olarak, projenin bu yeni hali, aynı zamanda, bu “tasfiye” sürecinde, bir aktör, hatta partner, olarak PKK’ye, O’nun iradesine yer vermeyi de içeriyor. Bu yeni gelişme, şayet doğruysa, bütün denklemi, süreci, Sorun’a ilişkin “çözüm” modellerini kökünden değiştirecek bir etki yapacak demektir. Özellikle, Türkiye bakımından da. PKK’nin buna nasıl karşılık vereceği de şimdilik konumuz dışı bir bilinmeyen. Ama bir şey kesin, projedeki bu evrilme, ya da kritik müdahillerde güçlü biçimde ortaya çıkmaya başlayan bu eğilim, doğası gereği, PKK’ye politik bir rol biçmekte ve içinde bir biçimde taraf/partner olarak yer alacağı bir müzakere sürecini varsaymaktadır.

Bu noktada iddialı bir saptamada bulunabilirim. Bunu yaparken hemen belirtmeliyim ki, rahatlıkla tahmin edilebileceği gibi, psikolojik savaşın o malum “DTP eşittir PKK” yönündeki ucuz yavanlığını çıkış noktam olarak almıyorum. Burada ne PKK ile DTP’yi aynılaştıyoruz, ne DTP’yi PKK’nin bir uzantısı olarak resmediyoruz, ne de Ahmet Türk’ü küçümsüyoruz. Aksine, çıkış noktamız, Abdullah Öcalan’ın da defalarca belirttiği gibi, uygun koşullar oluştuğunda, DTP ve benzeri kurumlarla kimi kişiliklerin, bir barış sürecinde, geçici ve tümden bağlayıcı olmasa da, PKK’nin iradesini bir biçimde yansıtabilecek kanallar olarak düşünülebileceği gerçeğidir. Bu gerçeğin, (ya da taraflar arasında gerçekten bir “özdeşlik” görenlerin yanılgılı algılaması) sonucunda, Obama’nın, Türkiye Kürtlerini, onların yasal siyaset alanındaki ana temsilcisi DTP aracılığıyla çözüm sürecinin tarafı olarak işaret etmesi üzerinde özellikle düşünmek gerekmektedir. Obama’nın bu anlayışla DTP lideriyle görüşmesi, gerçekleşirse şayet, yeni müzakere sürecinde, en azından, “PKK’nin hayaleti”nin de kendi somutluğu ve gerçekliğiyle masada bulunacağı anlamına gelmektedir. Süreçteki varoluşun modaliteleri çok değişiklikler gösterebilir kuşkusuz ve burada biçim çok da önemli değildir. Değişiklik, şayet gerçekleşirse, özde olacaktır, radikal bir kırılma, hatta kopuş, anlamına gelecektir.

Şimdiden, PKK’nin ve Öcalan’ın çeşitli defalarda kamuoyuna sunmuş olduğu “çözüm önerleri”nin yeniden harıl harıl çalışılmakta olduğunu varsayabiliriz. Bu öneriler biliniyor. Bunları çıtanın çok düşürülmüş hali olarak da kabul edebilirsiniz, gerçekçi ve diyergam bir barış elinin uzatılması olarak da. Bu şu aşamada analizimizi ve savlarımızı sürdürme bakımından çok da önemli değil. Önemli olan, Türkiye’ye Obama tarafından verilmiş mesajın doğru okunmasıdır öncelikle.  Söylenen, kısaca, şudur: Türkiye, sorunlarını çözemediği sürece, hem kendi istikrarsızlaşıyor, hem bölgeye dayatılmak istenen emperyalist dizaynın istikrarına zarar veriyor, hem de ABD’nce bu yolda kullanılamaz, işe yaramaz, hale geliyor.  Ermenistan sınırı dikenini çıkartıp atın derken, Obama Kafkasları işaret ediyordu, Kürt Sorunu çözün derken de, Irak’ı, bütün bölgeyi düşünüyor ve Güney Kürtlerini ile Türkiye’nin Kürtlerini de partner/taraf olarak zikrediyordu.

Evet, paradigmada iki parçadaki halkın politik temsilcilerine de işaret ediliyor. Güney Kürdistan malum. Ahmet Türk’le görüşmeyi de bu manada iyi kavramak gerek. Dikkat edilirse, çözüm artık sadece Türkiye’ye bırakılmıyor. Fiilen “Kürtlerle, onların temsilcileriyle ortaklaşa arayın çözümü” dedi Ankara’da Obama. O’nun derdi başkadır: ABD, yeni emperyalist statükoda istikrar arıyor, tesanüt içindeki aktörlerin birbirleriyle boğazlaşmadan uyumlu konumlanışa geçmelerini istiyor. Görev vereceklerinin de ortaklaşa emperyalist çıkarlara hizmet edebilecek durumda olmalarını arzuluyor. Biz niyetlerin değil nesnelliklerin üzerinde duruyoruz. Yinelemek gerekirse, bu durumda çıkarsamamız, PKK’nin bütüncül tasfiyesinin mümkün olmadığının kabullenilmesidir; onun da katkılarıyla/onayıyla/razı edilmesiyle/sonrasında anlamlı konum garantisiyle silahlı kanadından vazgeçişin arayışına girilmesi olasılığının ortaya çıkmasıdır; ve bunun doğal uzantısı olarak da, bir müzakere süreci içinde Kürtlerin milli varlığının kabulüyle bunun en azından kimi temel gereklerinin yerine getirilmesi üzerinde bir mutabakatın aranması sürecinin başlatılması düşüncesinin gündemde olduğudur.

“Burjuva-demokratik çözümler”in burjuvazinin veya emperyalizmin insiyatif alanından çoktan çıktığı çağımızda ve bölgemizde krizdeki emperyalizm tarafından ısıtılıp masaya sürülen plan, bölgedeki “milli meselelere görece farklı yaklaşım”ı da barındırıyor içinde. Eskisi gibi, Filistin’de ya da Kürdistan’da kan ve silahla, inkar ve imhayla çözüm bulamayanlar şimdi hizmetlilerinden yeni yöntemler denemelerini istiyorlar. Böylece, sadece kendileri istikrar kazanıp hizmete daha uygun hale gelmeyecekler, hesap o ki, aynı zamanda, “milli mesele”nin mazlum tarafındakilerin asimilasyonuna da uygun bir zemin oluşturulmuş olacak, onların da statükoya “entegre” edilebilmeleri sağlanacak. Evdeki hesap çarşıya uyar mı, o da ayrı bir konu elbette ama yarattığı sorun ve fırsatlarla, en önemlisi de gerçekliğiyle, gözardı edilemeyecek bir durumla karşı karşıya olduğumuz kesin.

Türkiye egemenlerinin hayatla inatlaşması emperyalizmi de zorluyor ve artık emir demiri kesmiyor. Dolayısıyla da yeni arayışlar gündeme geliyor. Emperyalist dünyadaki Obama yandaşları, O’nu ve kendilerini, Bush’cular gibi kof inançların peşinde sürüklenenler olarak değil, “gerçeklerin toplumu” (reality community)’nun bir parçası olarak tanımlıyorlar. Aslında, gerçekler kendilerini dayatıyorlar ve onlar bir ölçüde o gerçekleri kabullenmek/tanımak zorunda kalıyorlar. Kürt ya da Filistin mücadelesinde somutlaşan “halklar gerçeği” de kendisini dayatıyor. Tabii onlar bilmiyorlar ki, aynı zamanda, gerçekler devrimcidir de. Bu gerçeği de, yaşayarak öğrenecekler.

Bu aşamada bizim üzerimizde durmamız gereken üç şey var. Birincisi, kaynağı ve amaçları ne olursa olsun, bölgede “milli meseleler” konusunda yeni bir evreye girilmesi olasılığı. İkincisi, Türkiye (ya da İsrail’in) en düşük çıta düzeyinde bile olsa, bu türden “yaklaşım”lara açık, gereklerini yerine getirmeye niyetli ya da yetenekli olup olmadıkları. Üçüncüsü de,  her durumda ortaya çıkabilecek sorunlar, riskler, olanaklar, fırsatlar.

Bu noktayla şimdi bitirebiliriz. Bana göre, Türkiye egemenlik sistemi, sağıyla ve soluyla, bu taleplere yanıt verebilecek durumda değildir. Keşke verebilseydi, özü itibariyle burjuva-demokratik çözümleri de işçi sınıfının ve sosyalizmin üzerine yıkmasaydı. Verebilseydi ve Kürtlerle Türklerin yeni bir görece demokratik zeminde, gerçek özgürlükle ulusal ve toplumsal kurtuluş yolunda yepyeni bir yürüyüşü başlasaydı. Ama realitesi farklı çağımızın ve ülkenin. Türkiye’nin sistemi karşılayamaz demokratik talepleri ve emperyalizm asla içtenlikli, kararlı değildir bu konularda. Sıkışmış emperyalizmin Türkiye ile bu koşullar altında, yani TC’nin önerilen yeni yola inkar ve imhada direnerek yanıt vermesi durumunda, eski türden bir militarizm bağı kurmaya kendini mecbur hissetmesi bir olasılıktır. Bu, hem genel olarak emperyalizm, hem özel olarak ABD, hem de Türkiye (ve de benzer konumda bulunan Siyonist Devlet) bakımından varolan krizlerin derinleşmesi, üstüne üstlük yeni krizlerin ortaya çıkması demektir. İkinci olasılık ise, bu durumda, Türkiye egemenlik sisteminin, can derdine düşmüş emperyalizm (özel olarak da ABD) tarafından artık kaldırılamayacak bir kriz yüküne dönüşmesi olasılığıdır.  Bu da bir başka krizdir ve Türkiye’nin hem içerde sosyal, askeri, ekonomik, politik yeni ve derin krizlere düşmesi, hem de ana payandası olan dış ilişkiler sistemindeki çöküşün enkazının altında kalması demek olacaktır. Her halde yakında, bu gelişmelere girizgah ya da tepki olarak yeni operasyonlar, bombardımanlar da görebiliriz, şaşırmamak gerek.

Yani, sonuçta, her halde ufukta gördüğümüz, krizdir.

Ve hiç unutmamak gerekir ki, sistemin her krizi, mazlumlar bakımından, kan ve acı kadar, yeni olanaklar/fırsatlar da demektir.

| 13 – 06 – 2009 |