Anasayfa , Haberler , Münih Politik Tutsaklar Davasında Avukat Antonia v.d. Behrens’ten Açıklama

Münih Politik Tutsaklar Davasında Avukat Antonia v.d. Behrens’ten Açıklama

Münih Politik Tutsaklar Davasında Müslüm Elma’nın Avukatlığını üstlenen Antonia v.d. Behrens 222. Duruşmada mütalaasını yaptı. Uzunca olan mütalaasını haber değeri taşıdığından dolayı, özetlenmiş biçimde yayınlıyoruz.

Avukat Antonia v.d. Behrens 222. Duruşma gününde yaptığı mütalaasına şöyle başladı;

Sevgili Müslüm Bey,

Saygıdeğer Mahkeme Başkanı ve Ceza Dairesi üyeleri,

Sevgili Sanıklar ve Meslektaşlarım,

Müslüm Elma ve dokuz arkadaşı hakkında yürütülen bu ceza davası tam dört yıl önce 17 Haziran 2016 tarihinde başladı. Müslüm Elma’nın bu davanın neden açıldığına dair ilk duruşma gününde yaptığı tespit, aradan geçen 222 duruşma gününün ardından halen o günkü geçerliliğini koruyor:

„Alman Ceza Kanunu ve Alman yargı sistemi hangi devleti koruyor? Sanki Türkiye’de demokrasi ve özgürlük gülleri açıyormuş ve bizler de gülleri çiğnediğimiz için buradayız. Sanki Kürtler kuşaklar boyunca baskıya uğramamış. Sanki Kürt coğrafyası kan ve ateş içinde değilmiş. Sanki düşünce ve vicdan özgürlüğü zorbaca baskı altına alınmıyormuş. Sanki Ankara’da Saray’da oturan Erdoğan ve çetesi ‘tek vatan, tek millet, tek bayrak, tek dil’ ırkçılık felsefesine bir de ‘tek sesliliği’ eklemeye çalışmıyormuş, çok sesliliği ‘terörizm’ olarak algılamıyormuş.”

Mütalaamız tüm bu konuları, bu davanın sahip olduğu karakteri ve Ceza Dairesi’nin hangi konular hakkında hüküm kuracağını konu ediyor.

Yurtdışındaki bir terörist örgüte üye olmak suçlamasıyla yani Alman Ceza Kanunu’nun 129 b maddesi uyarınca açılan davaları siyasi davalar olarak yürütmemek mümkün değildir. Bu tür davalar soruşturma ve kovuşturma makamlarını ve mahkemeleri görünüşe göre tarafsız olan hukuki alanı terk edip alenen siyasi bir alanda hareket etmeye zorlar. Bu kurumlar kabul gören bir cezalandırma amacı taşımayan, aksine dış siyasetin menfaatine hizmet eden ve onun hizmetine sunulan ceza davaları yürütmek zorunda kalır. Üstelik bu davalar söz konusu örgütün geldiği ülkenin haksız düzeninin mahsullerini Alman ceza davasına taşımaktadırlar.

Tüm bunlar yeni şeyler değil ve bu davada sayısız kez tekrarlandılar.

Bu davanın yürütülen diğer birçok davadan farkı ise Ceza Dairesi’nin bunları bilmekle kalmayıp açık yüreklilikle kabul de etmiş olmasıdır. Mahkeme başkanı bir makalesinde kısa ve öz bir şekilde şu tespitte bulunmuştur: “Siyaset ve hukukun birbirine olan yakınlığı görmezden gelinemeyecek kadar alenidir. Bu yakınlığın köklerinin tarihte hatta kimi bakımlardan kanlı bir tarihte olduğunu unutmamalıyız.”

Yani Ceza Dairesi fiilen TKP/ML’ye, Türkiye Komünist Partisi/Marksist-Leninist’e karşı yürütülen davanın siyasi bir dava olduğunu biliyor.

Yine Ceza Dairesi, Türkiye’de Almanya gibi kapitalist bir hukuk devletine karşı mücadele verildiğini de iddia etmiyor. O Türkiye’de pek güller açmadığını da biliyor. Ceza Dairesi verdiği ara kararlarında “diktatör Erdoğan rejimi”nden  (ara karar  No. 104.2), Diyarbakır askeri cezaevindeki zalim düzenden bahsediyor (ara karar  No. 104.3), ve bu davanın aynı zamanda Türk rejiminin de menfaati gereği yürütüldüğünü açıkça itiraf ediyor (ara kararlar No. 104.2 ve 205.4).

Ceza Dairesi Sayın Elma’nın ve diğer sanıkların alışılagelmiş anlamda “terörist“ olmadıklarını da biliyor ve onlara bu şekilde davranıyor. Federal Savcılık, Sayın Elma ve diğer sanıkları Federal Polisi’n özel timleri tarafından korku salacak şekilde gözaltına aldırarak kamuoyunda, özellikle de Türkiye’de bu insanların çok tehlikeli teröristler olduğu izlenimini uyandırmaya çalışmıştır. Ve bunu öyle olmadıklarını bile bile yapmıştır: Federal Savcılık yıllardır sürdürdüğü gözetleme tedbirlerinden, gözaltına alınacak insanların ne silahlı ne de şiddet eğilimlisi olduklarını hatta onların arasında işkence mağdurlarının olduğunu biliyordu. Ceza Dairesi ise bu uygulamanın çok abartılı bir uygulama olduğunun farkındaydı. İddianamenin hazırlanmasının ardından Federal Yargıtay’ın kısıtlayıcı tutukluluk koşullarına dair talimatlarını ki, bu talimatlar cezaevinde tecritte kalınmasını, görüşmelerin cam bölmeler ardında yapılmasını ve müdafi ile müvekkili arasındaki yazışmaların bir hâkim tarafından denetlenmesini de içeriyordu, aynen devam ettirse de duruşmaların başlamasıyla birlikte bu konuda farklı düşündüğünü göstermiş ve örneğin tutukluların kelepçelenmeleri talimatını tamamen kaldırmıştır.

Ceza Dairesi Sayın Elma’nın sıradan bir biyografiye sahip olmayıp aksine Türkiye’de on yıllarca hangi koşullar altında hukuka aykırı olarak tutuklu kaldığını biliyor ve bunu şöyle ifade ediyor: “Sanık Elma halihazırda Diyarbakır Askeri Cezaevi’ndeki tutukluluk sürecini ve burada yaşadığı işkenceyi anlatmıştır. Anlattıklarından şüphe duyulması için herhangi bir neden bulunmamaktadır. “ (Ara karar 142.8)

Nihayetinde Mahkeme Başkanı, 7’inci duruşma gününde Sayın Elma Almanya’nın siyasi koşullarına dair beyanda bulunurken onun sözünü keserek açıklamalarının bazı noktaları hakkında Sayın Elma ile aynı fikirde olduğunu ancak Almanya Federal Cumhuriyeti’nin geçmiş yılları hakkında bir sistem eleştirisi yapmak için bir vesile görmediğini söylemekten çekinmemiştir.

Tüm bunlara rağmen davanın başında neredeysek, bugün yani duruşmanın 222’inci gününde de aynı yerdeyiz.

Mahkeme başkanı, 22 Temmuz 2016 tarihinde yani daha 8’inci duruşma gününde Sayın Elma beyan verme hakkından doğan bir açıklama yapmak istediğinde ona “Biz burada merkez komitesinde değiliz“diyerek iddianamede yapılan MK üyeliği suçlamasının doğru olduğu kabulünden yola çıkmıştır. Ceza Dairesi‘nin Sayın Elma ve diğer sanıkların iddianamede yazıldığı gibi suçlu olduklarına dair kanısı değişmeksizin bugüne kadar gelmiştir. Ancak Ceza Dairesi bununla da yetinmemiş ve Müslüm Elma ile ilgili olarak Alman devletinin cezalandırma hakkının özel bir öncellik taşıdığı kanısını ortaya koymuştur. Ceza Dairesi açısından, Sayın Elma’nın tutukluluğu devam ettirilerek davanın yürütülmesi konusundaki devlet menfaati o kadar büyüktür ki

-korona pandemisi dahi bu hususta bir şey değiştirememiştir;

-tutukluluk süresinin beş yılı aşması dahi bunda bir şey değiştirememiştir ve;

-Federal Başsavcılığın temsilcisinin tutuklama kararının infazının geriye bırakılması talebi dahi bu durumda bir değişikliğe yol açmamıştır.

Bunun da ötesinde devletin cezalandırma hakkının yerini bulması gerekliliği gibi yanlış bir anlayıştan yola çıkılarak Sayın Elma’ya 213’üncü duruşma gününün ardından, onun iradesi çiğnenerek, üçüncü bir müdafi tayin edildi yani mahkemenin seçtiği cebren bir müdafi. Siyasi davalarda böylesine bir uygulamaya uzun yıllardır başvurulmamıştı. Bu davada ise daha da ileri gidilerek Federal Başsavcılığın temsilcisinin dahi savunmanın ilgili dilekçesine katıldığını söylemesine rağmen tayin edilen bu avukat azledilmemiştir.

Ceza Dairesi böylelikle devletin cezalandırma hakkının tüm sertliğiyle hayata geçmesini sağlamak için yüksek bir bedeli göze alıyor. Ceza Dairesi bu davanın siyasi doğasının bilincinde olduğu kadar, kararının siyasi sonuç ve etkilerinin kendisine mal edileceğini de kabul etmelidir.

Sayın Müslüm Elma şahsında ibret alınacak bir örnek yaratılmak isteniyor.  Sayın Elma, Diyarbakır Askeri Cezaevi’nden sağ kurtulan 21 kişinin hakkında “Müslüm Elma`yı tanıyoruz. Onun akıl almaz işkencelere direnmiş bir insan olduğuna, askeri cezaevinin koşullarında insanlığını korumuş olduğuna tanıklık edebiliriz.“ dediği bir kişidir.

Bu örnekle Türkiye’ye yani Sayın Elma’ya işkence yapan, kötü muamelede bulunan ve hukuka aykırı bir şekilde onu 20 yıl boyunca cezaevlerine hapseden bir devlete, “terörle mücadele” konusunda ne kadar acımasız olunduğu gösterilmek isteniyor. Türkiye Müslüm Elma’nın tutuklanmış ve bu davanın açılmış olmasından büyük bir memnuniyet duyuyor olmalı.

Sayın Elma üzerinden ibretlik bir örnek yaratılmak istenmesinin bir göstergesi de suçlandığı fiillerin işlendiği zaman diliminin en azından bir kısmı hakkında diğer sanıklarda olduğu gibi takipsizlik kararı verilmemesidir. Halbuki Başsavcı Heise’nın mütalaasında da görüldüğü gibi Sayın Elma’nın sözde faaliyetleri hakkında 2012 yılına kadar hemen hemen hiçbiri bilinmemektedir.

Ancak bu nedenle dahi davanın bir kısmı dahi düşürülmemektedir çünkü hedef bu davanın sonunda verilecek kararın Sayın Elma’nın sözde işlediği fiillerin zaman dilimiyle ilgili yani en azından 2002 ile 2015 yılları arasında TKP/ML’nin Alman Ceza Kanunu’nun 129 b maddesi uyarınca bir terör örgütü olduğunu tespit eden bir karar olmasıdır. Bu tespiti Türkiye karşısında yapması gerekiyor; gelecekte insanları daha kolay bir şekilde TKP/ML’ye sözde üye olmaktan soruşturmak ve kovuşturmak için bu tespite ihtiyaç duyuyor. Bu tespite aynı zaman da bu kadar pahalı ve uzun süren bir davayı gerekçelendirmek için ihtiyacı var. Görüldüğü gibi bu nedenlerin ne Sayın Elma ne de onun fiil ve kusur sorunuyla bir ilgisi bulunmaktadır.

Ceza Dairesi’nin davanın politik karakterine ve Türkiye’nin durumuna dair söylediklerini ciddiye aldığımızda, mahkemenin devletin cezalandırma hakkının tüm sertliğiyle sağlanması konusunda sergilediği tavrı anlamak zordur.

Bu tavır olsa olsa Ceza Dairesi’nin, siyaset ve hukukun arasına birbirlerine yakın olsalar da bu davada düz bir çizginin çizilebileceğini ve Sayın Elma’nın beş yıldır tutuklu olmasına rağmen ve hatta tüm sanıkları yurtdışındaki terörist bir örgütün üyeleri olarak mahkûm ettikten sonra da saf hukuk alanında bulunduğunu ve siyasete alet olmadığını düşünüyor olmasıyla açıklanabilir.

Şimdi mütalaamın ana bölümüne geçmek istiyorum.

Bu giriş bölümünün ardından özet olarak bu davada siyaset ve hukukun birbirine olan yakınlığı söz konusu olacak (A), ikinci bölümde ise Ceza Dairesi’nin hüküm kuracağı davanın konusu ve insanlar hakkında bildiklerinin lafta kaldığı, gerçek anlamda fikir sahibi olmadığı ve olmak için de yeterli çabayı göstermediği anlatılacaktır. (B) Üçüncü bölümde bu davanın merkezinde yer alan delil sorunu üzerinde yani bu delillerin dil sorunu nedeniyle Ceza Dairesi’nin hiçbir üyesinin bunlara doğrudan erişememesi sorunu üzerinde durulacaktır (C).

Bu giriş bölümünün ardından

-Birinci bölümde özet olarak bu davada siyaset ve hukukun birbirine olan yakınlığı;

-ikinci bölümün konusu ise Ceza Dairesi’nin değerlendirmesi gereken dava konusuna hem fiilen hem de mevcut olan delillerle erişemediği sorunu;

-üçüncü bölümde Ceza Dairesi’nin, hüküm kuracağı davanın konusu ve insanlar hakkında bildiklerinin lafta kaldığı, gerçek anlamda fikir sahibi olmadığı ve olmak için de yeterli çabayı göstermediği anlatılacaktır.

Birinci Bölüm

Bu siyasi bir davadır

Meslektaşım Kuhn’un da açıkladığı gibi bu davanın yürütülebilmesi için dava şartı, bakanlığın etkin bir soruşturma ve kovuşturma izninin varlığıdır. Bu şart bu davanın, Alman Ceza Kanunu’nun 129 b maddesi uyarınca açılan tüm davalarda olduğu gibi ceza hukuku açısından tipik olan hukuk ihlallerinin soruşturulması ve kovuşturulması nedeniyle değil de verilen somut siyasi kararlar nedeniyle açıldığını göstermektedir.

Davanın kendisinde de soruşturma ve kovuşturma iznine ve bu iznin Alman Ceza Kanunu’nun 129 b maddesi 1’inci fıkrası 5’inci cümlesinde düzenlenmiş kritere atıfta bulunarak etkin olmadığına kapsamlı bir şekilde dikkat çekilmiştir. Özellikle Türkiye Cumhuriyeti’nin insan onuruna saygılı bir devlet düzenine sahip olmadığı ve bu nedenden dolayı verilen soruşturma ve kovuşturma izninin keyfi olarak verildiği üzerinde ayrıntılarıyla durulmuştur (bkz. tutanak ekleri 6.1 ve 44.1).

Bundan dolayı burada konunun yalnızca açıklamalarımızı daha anlaşılır kılan ve onu somut olarak ifade eden belli noktalar ele alınacaktır. Bu noktalar tam da yürütülen bu davada siyasi alanı hukuk alanından ayırmanın neden imkânsız olduğunu ve bu davanın yol açtığı siyasi sonuçları ortaya koyacaktır.

Birinci Bölüm

Kanun koyucunun konsepti uyarınca bakanlığın soruşturma ve kovuşturma iznini vermesi aslen siyasi ve bakanlık dahilinde bir takdir kararıdır ve ceza davasının önceliğinde verilir. İzin kararını Federal Adalet ve Tüketiciyi Koruma Bakanlığı; Federal Başbakanlık, Dışişleri Bakanlığı ve İçişleri Bakanlığı’nın katıldıkları bir sürecin ardından verir. İzin kararı gerekçelendirilmez ve ilgili sürece dair dosyaların incelenmesine izin verilmez.

TKP/ML ile ilgili soruşturma ve kovuşturma izni verilirken hangi somut menfaatlerin karar açışından esas alındığı hiçbir zaman bilinemeyecektir; bunu hem savunma hem de mahkeme asla öğrenemeyecektir.

Oysa ki soruşturma ve kovuşturma izninin verilmesine ve TKP/ML hakkında yürütülen ceza soruşturma ve kovuşturmasına neden olan karşılıklı menfaatler çok alenidir. Burada söz konusu olan Alman ve Türk devletinin menfaatleridir; onların askeri, güvenlik konuları ve siyasi karşıtlarının kovuşturulmasıyla ilgili 100 yılı aşan bir süredir yaptıkları iş birliğidir ki, bu gerçekler TKP/ML örneğinde somutlaşmıştır.

 Türk devletinin TKP/ML’nin üyesi olduğu zannedilen kişilerin Türkiye’de ve Almanya’da ceza soruşturma ve kovuşturmasına tabi tutulmasındaki çıkarı esas olarak TKP/ML’nin siyasi yönelimini ve onun direngen tabanını hedef almaktır.

Türk güvenlik güçleri TKP/ML’yi İbrahim Kaypakkaya tarafından 1972 yılında kurulduğundan bu yana sözde terörist bir örgüt olarak kovuşturmaktadır. TKP/ML komünist bir örgüt olarak kuruluşundan bu yana faşizme karşı mücadeleyi esas almıştır. Kuruluşundan sadece bir yıl önce yine bir askeri darbe gerçekleşmiş, olağanüstü hal ve sıkıyönetim ilan edilmiş ve tüm komünistler en acımasız baskılara maruz kalmışlardır. Aynı zamanda TKP/ML, hakları gasp edilen işçi ve köylülerin sömürüye, yoksulluğa ve baskıya karşı verdikleri mücadelenin safında yer almıştır. Ve kurulduğu dönemdeki diğer sol devrimci örgütlerden farklı olarak Kürtlerin varlığını tanımış ve onların kendi kaderlerini kendilerinin tayin etme hakkını savunmuş ve Ermenilerin uğradığı soykırımı, soykırım olarak nitelemiştir. Örgütün bu tutumu o dönem itibarıyla var olan diğer komünist örgüt ve partiler arasında dahi emsali olmayan bir tutumdu çünkü diğer örgüt ve partilerin birçoğunda az veya çok milliyetçi eğilimler hakimdi. Bundan dolayı TKP/ML’ye yalnızca işçi ve köylülerin değil Kürtler ve Ermeni’lerin de yoğun olarak katılması şaşırtıcı olmamıştır. Bu durum Türk devletinin gerçek veya gerçek olduklarını zannettiği TKP/ML üyelerine ve taraftarlarına karşı beslediği büyük düşmanlığı ve onları kovuşturma ve yok etmedeki özel çabasını açıklamaktadır. Faşizme ve kapitalizme karşı durmak, işçilerin hakları için mücadele etmek ve aynı zamanda Kürt ve Ermeni sorunlarının adını koymak o dönemki ve şimdiki Türk milli devletinin üzerinde kurulduğu temelleri kökten sorgular niteliktedir. TKP/ML savunduklarıyla Türkiye Cumhuriyeti’nin tüm yaralarına parmak basmıştır. Bu parti aynı zamanda ataerkil baskıların adını koymuş ve bunlara karşı çıkmış ve LGBT bireylerin haklarını savunmuştur. Türkiye’de bulunan devrimci ve komünist örgütler arasında bu alanda da sahip olduğu öncülükle, AKP’nin biyolojik-dini aile anlayışında hassas bir noktaya parmak basmıştır.

TKP/ML’nin kuruluşundan bu yana Türk devleti onun taraftar ve sempatizanlarına veya öyle olduklarını zannettiği kişilere karşı ağır insan hakları ihlalleri suçu işlemiştir. Türk devletinin işlediği suçlar kaybetme, yargısız infaz, kötü muamele, işkence ve hukuksuz bir şekilde tutuklamadan adil olmayan ceza yargılamalarına kadar uzanmaktadır.

Sayın Elma’nın yanı sıra burada bulunan diğer sanıklardan birçoğu da bu yok etme politikasının bizzat hedefi olmuş ve çoğu durumda bundan ancak kıl payı kurtulmuşlardır.

Ancak Türk devletinin uyguladığı bu yoğun ve acımasız baskı TKP/ML’yi yok edememiştir çünkü TKP/ML, PKK’den bariz bir şekilde daha küçük bir parti olsa dahi onun gibi ezilen halkın içinde önemli bir tabana sahipti ve hala sahiptir. TKP/ML savunduklarıyla Kürt Alevileri, Ermeniler ve diğer azınlıklar arasındaki taraftarları bakımından özel bir yere sahiptir. Özellikle de Dersimli Kürt Alevileri, kendilerinin TKP/ML tarafından temsil edildiğini ve onun tarafından devletin saldırılarından korunduklarını düşünmektedirler.

Türkiye’de TKP/ML’ye yönelik var olan baskı bu partinin yönelimine ve tabanına yönelik bir baskıdır. Bu baskının hedefi Cumhuriyetin kuruluşundan bu yana iktidara gelen çeşitli Türk hükümetleri tarafından geleneksel olarak baskıya uğrayan halk kesimidir çünkü bu kesim her daim direnmiş ve varlığıyla Türk milliyetçiliğinin konseptini yani “tek devlet, tek millet, tek bayrak, tek dili“sorgulayan bir kesimdir. Aleviler ve özellikle de Kürt Alevileri Türkiye’de ilerici ve devrimci tüm hareketler içinde hep çoğunluğu oluşturmuşlardır ki, bunlar çoğu zaman Türkiye’de demokratikleşmenin ve liberalleşmenin motor gücünü oluşturmuşlardır. Gerici dinci ve milliyetçi hükümetler ise kendilerine yönelik olan bu muhalefeti bir tehdit olarak görmüşlerdir.

Bu şu anlama da gelmektedir: TKP/ML’nin yalnızca Türkiye’de ceza kovuşturmalarına uğraması Türkiye’de ilerici hareketleri ve direniş hareketlerini etkilemekle kalmıyor aksine Almanya’da yürütülen ceza davalarının sonuçları da bunlar üzerine etki ediyor.

Alman yargısının Türkiye’nin terörist örgüt olarak tanımladığı örgütleri kovuşturmasının doğurduğu siyasi sonuçlar, tersten bakıldığında daha iyi görülmektedir. Yani Türk güvenlik güçleri tarafından terörist olarak tanımlanmayan ve Almanya’da da ceza kovuşturmasına uğramayan örgütler göz önüne getirildiğinde.

Almanya ve Türkiye’nin, hangi örgütlerin Almanya’da faaliyet yürüten yurtdışındaki terörist örgütler olarak ceza soruşturma ve kovuşturmasına uğrayacağına dair yaptıkları görüş birliğine baktığımızda bunların Kürt ve devrimci komünist partiler olduğunu görürüz.

Buna karşın Alman siyaseti FETÖ yani Fettullah Gülen örgütünü terörist bir örgüt olarak kovuşturmak istememektedir ve Türkiye de bizzat kurduğu ve desteklediği Türk faşist ve Türk cihatçı gruplardan bir kısmını korumaktadır.

Durum böyle olunca her iki ülkenin de seve seve terör davalarının hedefine koyma konusunda anlaşabildikleri yalnızca PKK ve devrimci komünist partiler vardır.

Alman güvenlik makamları ve Alman yargısı Kürt ve komünist örgütlerin kovuşturulmasına katılırken Almanya’da Türk İslamcı faşist yapılanmalara ise dokunulmadığı anlamına gelir. Bu gruplar arasında özellikle MHP’nin yapılanmaları ve üyeleri ile Bozkurtlar yani Ülkü Ocakları ve İslamcı faşist bir parti olan Büyük Birlik Partisi’nin taraftarları vardır.

Bu faşist gruplar Türkiye’de yüzlerce insanın ölümünden sorumludurlar ki, bu cinayetler 2002 yılının hem öncesi hem de sonrasında işlenmişlerdir. Yani Alman Ceza Kanunu’nun 129 b maddesinin yürürlüğe girdiği tarihten sonra da işlenmişlerdir. Bu gruplar Avrupa’da dahi cinayet işlemek ve saldırılarda bulunmaktan geri durmamışlardır.

Bunlar Türk hükümetinin derin devletin bir yapılanması olan, bu faşist grupları sokak çeteleri olarak kendi bünyesine almıştır ve almaktadır. Kısacası 1970’lerde yani TKP/ML’nin kurulduğu yıllarda durum ne ise bugün de aynı. Erdoğan eski derin devleti büyük oranda etkisiz hale getirmiş veya kendisine bağlamıştır. Ancak bu esnada kendi derin devletini de kurmuştur. Erdoğan rejimi istediğinde sokağa çıkarak korku yayan, şiddet uygulayan ve cinayet işleyen milisler, bugün AKP’nin gençlik kollarından ve Osmanlı Ocakları’ndan devşirilmekte ve SADAT gibi kuruluşlar tarafından eğitilmektedirler. Yine bu milisleri eskiden olduğu gibi Ülkü Ocakları’nda ve Alperen Ocakları’nda görebiliriz.

Bilirkişi Prof. Dr. Neumann 4 Mayıs 2018 tarihinde yapılan duruşmada şunları söylemiştir:

“Buna Alperen Ocakları’nı da eklemek gerekir. Bozkurtlar dediğimiz Ülkü Ocakları’na paralel bir örgüttür. Alperen Ocakları Büyük Birlik Partisi’ne aittirler ancak ondan bağımsızlaşmışlardır. Bunlar alenen şiddet kullandıkları ve şiddetle tehdit ettikleri için dikkatleri üzerlerine çekmişlerdir. Örneğin sinemanın birinde Ermeni soykırımını anlatan bir film gösterilecek. Bunlar bu film gösterilirse sinemadan eser kalmaz diye tehditlerde bulunuyorlar […] Ben bunları kısmen terörist olarak değerlendiriyorum. Benzer şeyler taşradaki Bozkurtlar için de geçerlidir. Bu örgüt, eski ve büyük bir örgüttür, geniş bir yelpazeye sahiptir ve bazı yerlerde aleni mafya yapılanmaları ile birlikte çalışır ve alenen siyasi saikla şiddet uygular.“

MHP’nin kurucusu faşist Alpaslan Türkeş’in Franz Joseph Strauß tarafından 1978 yılında karşılanması sıradan bir örnek gibi algılanabilir ancak bugün hala anlamlıdır.  Strauß gibi utanmaz bir açıklıkla faşist politikacılarla görüşen Alman politikacı sayısı azdır. Ancak Strauß bu konudaki duruşuyla Almanya’da faşistlere karşı alışılmış olan uygulamayı aleni olarak göstermiştir. Yani Strauß bu hareketin Almanya’da kısmen kabul gördüğünü, ayrıca Kürt ve komünist örgüt ve partilere karşı mücadele etmelerinin memnuniyetle karşılandığını göstermiştir. Bunların derneklerine dokunulmadı. Ülkü Ocakları yani Bozkurtlar resmi olarak ancak 2011 yılında Anayasa Koruma Teşkilatı tarafından izlemeye alındı. Bunların Almanya’da işlediği suçlar, adli suçlar olarak kovuşturuldu ve Alman Ceza Kanunu’nun 129 a ve b maddelerine tabi olmadılar. Bunların taraftarlarına karşı açılmış tek bir örgüt davası dahi yoktur. Bugüne kadar haklarında yalnızca Federal Savcılık tarafından bir denetleme davası yani bakanlığın soruşturma ve kovuşturma izni öncesi işletilen bir süreç yürütülmektedir. (Bu konuda savunmanın elde ettiği son bilgiler bunlardır. Başsavcı Heise bu konuda daha güncel bilgiye sahip olabilir.)

Türkiye’de yaşayan insanların yaşam hakları ile ilgili olarak duyulan endişeler ki bunlar sözde bu davayı belirleyen ve bu dava tarafından korunması gereken hukuki bir değer olarak görülmektedirler, güvenlik güçlerinin ve soruşturma ve kovuşturma makamlarının yukarıda yer alan konu itibarıyla izledikleri tutumda görülmemektedir. Alman soruşturma ve kovuşturma makamları tarafından Türkiye’de yaşayan tüm insanların yaşam haklarının korunması, kovuşturmakta iç ve dış menfaat görmediği oranda azalmaktadır.

Diyelim ki faşistler çok güçlendikleri için Almanya onları kovuşturmak istiyor. Böylesi bir durumda soruşturma ve kovuşturma makamları çok hızlı bir şekilde üstesinden gelemeyecekleri sorunlarla karşı karşıya kalırlar. Bu gruplar söz konusu olduğunda Türkiye ne polis teşkilatları arasında gerçekleşen bilgi alışverişinde ne de adli yardımlaşma yoluyla, bu örgütlerin Alman Ceza Kanunu’nun 129 b maddesi uyarınca soruşturmaları için gerekli olan bilgileri verecektir. Ve Türkiye’de bu örgütlerinin işledikleri suçlara dair belgeler olmadan her soruşturma hızlı bir şekilde çıkmaza girecektir.

Alman güvenlik makamları ve Alman yargısı sadece Kürt ve komünist örgütleri hedef alan ceza kovuşturmalarıyla Türk devletinin bu gruplara karşı baskıcı ve insan haklarına aykırı uygulamalarını yansıtmaktadır. Bu türden muhalefetin kriminalize edilmesi istenmektedir ve Ceza Dairesi’nin sözleriyle buna bu dava da “hizmet etmektedir“.

Türkiye’nin Sayın Elma başta olmak üzere TKP/ML’nin üyesi olduğu zannedilen kişilere karşı emsal teşkil edecek bir davanın açılmasındaki menfaatini hangi yolla kabul ettirdiğini dosyalardaki belgelerden tabii ki öğrenemeyeceğiz.

Ancak Türkiye’nin AB üyesi ülkelere kendinin terörist olarak gördüğü kişiler hakkında ceza kovuşturmalarının yapılması için ciddi bir baskı uyguladığı bilinmektedir. Bunu WikiLeaks tarafından 2010 yılında yayınlanan ABD’nin diplomatik yazışmalarında somut bir şekilde görebiliriz.

Bu Leak yani sızan bu bilgiler vasıtasıyla Türkiye’nin 2000‘li yılların ortalarında/sonlarında Belçika’da yaşayan ve PKK’nin üst düzey kadroları olduğu zannedilen kişilere karşı Belçika devletinin ceza kovuşturması yürütmesi için ciddi bir baskıda bulunduğunu biliyoruz. Belçika ilk başlarda Türkiye’nin uyguladığı bu baskıya karşı koymuş ve Türkiye’de bundan dolayı ABD’yi devreye sokmuştur. Böylece ABD’nin temsilcileriyle Türk hükümeti ve Belçika hükümetinin temsilcileri görüşmek için bir araya gelmişlerdir. Bu görüşmeler WikiLeaks sayfası üzerinde çok düzenli ve her bir diplomatik yazışmayı içerecek şekilde yer almaktadır. Bu görüşmelerin sonunda da 2008/2009 yıllarında Belçika’da 41 kişi hakkında PKK’ye üye olmaktan ceza davası açılmasına karar verilmiştir.

Almanya’nın aksine Belçika’ya yapılan baskı (şimdiye kadar) istenilen sonucu vermemiştir: Bu yılın Ocak ayında Belçika’da birinci mahkeme tüm sanıklar hakkında beraat kararı verdi. Belçika Yargıtayı PKK ile ilgili olarak, onun silahlı bir çatışmanın tarafı olduğu tespitini yapmıştır. Bu nedenle Belçika’da PKK üyeleri anti terör yasalarından dolayı mahkum edilemiyorlar.

Bu davanın açılmasıyla ilgili olarak da baskı yapıldığını hiçbir zaman kanıtlayamayacağız ancak tüm şartlar bunun böyle olduğunu göstermektedir:

TKP/ML ile ilgili yürütülen yapı soruşturması ve kişilerle ilgili soruşturmalar 2006 yılından sonra sürüncemede kalmış ve pek gayretli bir şekilde yürütülmemiştir. Bu soruşturmalar, ceza soruşturmalarından çok izlenenlerle ilgili kapsamlı bir istihbarat çalışmasının yapıldığı izlenimi doğurmaktalar. Bu durum ancak Müslüm Elma hakkında açılan soruşturma davasıyla birlikte değişti. Federal Kriminal Dairesi 2008 ve 2009 yıllarında Müslüm Elma’nın TKP/ML’nin üst düzey kadrosu olduğunu, Almanya’da ikamet ettiğini ve kod adının bilindiğini iddia ederken Federal Savcılık Sayın Elma hakkında 2012 yılının ortalarına kadar usulüne uygun bir ceza soruşturması açmamıştır.  2012 yılı Nisan ayında gözetleme denetimi kapsamında elde edilen önemsiz bir bilgi ona karşı soruşturmanın başlatılmasında gerekçe olarak kullanılmıştır. Sayın Elma’ya karşı bundan böyle bir soruşturma yürütülmesini usulüne uygun olarak gerekçelendirebilmek için bu bilgi açıkça bir bahane olarak kullanılmıştır çünkü daha önce elde edilmiş olan bilgiler soruşturma ve kovuşturma makamları tarafından daha ağır değerlendirilmekteydi. Bu nedenle Kriminal Başkomiser Klose de 26 Ekim 2018 tarihli duruşmada yapılan sorgusunda tek tek kişilere karşı hangi kriterlere göre ve ne zaman soruşturma açıldığı sorusuna cevap verememiştir.  Bu nedenle soruşturmaların açılmasının gerçek nedeni yalnızca siyasi bir neden ve dış siyaset üzerinden yapılan baskı sonucu verilen bir karar olabilir.

TKP/ML’nin üyesi oldukları zannedilen kişiler hakkında soruşturma açılması ve bunun kesin bir şekilde bir ceza davasıyla sonuçlanması için muhtemelen Türk güvenlik makamları Alman makamlarına baskı ve etkide bulunmuşlardır. Polis teşkilatları arasında gerçekleşen bilgi alışverişi toplantıları çerçevesinde karşılıklı olarak isteklerin ifade edilmesi ve çıkarların denkleştirilmesi yeterli gelmiş olabilir. Birinci Kriminal Başkomiser Vogel’in (tutanak eki 51.7) ve Kriminal Başkomiser Klose’nin tanıklar olarak anlattıklarından Federal Kriminal Dairesi ve Ankara Genel Emniyet Müdürlüğü arasında yapılan polis teşkilatları bilgi alışverişinin ne kadar kapsamlı olduğunu biliyoruz. Yine Türkiye tarafının işlediği açık ve ağır insan hakları ihlalleri güvenli ve sıkı bir iş birliği için bir engel teşkil etmemiştir. Federal Kriminal Dairesi ve Federal Savcılık daha da ileri giderek Türk tarafına Almanya’da elde edilmiş olan tüm bilgileri sunmakta bir sorun görmemişler ve bunu bu bilgilerin duruma göre Türkiye’de yaşayanlara karşı baskı, kötü muamele, işkence ve tutuklama gibi insan hakları ihlalleri anlamına gelip gelmeyeceğine bakmaksızın yapmışlardır. Yine dosyadan anlaşıldığı üzere Kriminal Başkomiser Klose Federal Savcılıktan ve Federal Kriminal Dairesi’nden memurların Türkiye’de tanıkların sorgusuna katılmaya dahi niyetlendiklerini ana duruşmadaki sorgusunda bilerek söylememiştir. Bu memurların gerçekten bahsi geçen sorgulara katılıp katılmadıkları ise bilinmiyor.

Yapılan bu sıkı iş birliği soruşturmanın açılmasının ve sanıkların gözaltına alınma zamanlarının Türk tarafı ile görüşülerek kararlaştırıldığı dışında bir yoruma yer bırakmıyor.

Müslüm Elma hakkında başlatılan soruşturmanın aynı zamanda ciddi bir ceza davası açılmasını hedefleyen türden bir soruşturma yürütülmesinin de başlangıcı olması yukarıda yapılan değerlendirmeyi doğrulamaktadır. Bu soruşturmalar 2013 ile 2015 yılları arasında, sanıklar Nisan 2015 tarihinde gözaltına alınana kadar kısmen mutlak bir gözetleme şeklinde yürütülmüştür.

Türkiye menfaatleri için istediklerini elde edebilmiştir çünkü TKP/ML’nin kovuşturulması Almanya’nın da iç ve dış politik menfaatlerine denk düşmüştür.

NATO üyesi, ekonomik ortak ve mülteciler anlaşmasının tarafı olan Türkiye ile iyi ilişkiler yürütmek, insan hakları ihlallerini göze alarak, on yıllardır Almanya dış politikasının köşe taşlarındandır.

Ancak Almanya menfaatlerinin bir de iç politik nedenleri vardır.

Almanya devleti ilk kez Ceza Kanunu’nun 129 b maddesinin uygulama alanını fiilen genişleterek açtığı bu davayla gelecekteki uygulamalara bir örnek yaratmak istiyor.

Meslektaşım Kuhn’un ayrıntılarıyla üzerinde durduğu Alman Ceza Kanunu’nun 129 b maddesinin düzenlediği suç tipi o kadar geniş ve belirsizdir ki bu maddeyle baskıcı rejimlere karşı gelen her türlü meşru direniş kriminalize edilebilir. Aynısı tüm bağımsızlık ve özgürlük hareketleri için de geçerlidir.

Alman Ceza Kanunu’nun 129 b maddesinin bugüne kadarki fiili uygulama alanı çeşitli terör listelerinde terör örgütleri olarak sıralanan, Dernekler Kanunu uyarınca yasaklanmış olan ve/veya Almanya’da şiddet suçu işlemiş olmakla veya işlemeyi planlamakla suçlanan örgütlerle sınırlıydı.

Bu davada böyle bir durum söz konusu değildir.

Bu dava yargının, belirsiz bir şekilde düzenlenmiş olan bir suç tipinin fiilen esnetilmesine ortak olup olmayacağına dair bir denemedir. TKP/ML daha önceden de sayısız kez üzerinde durulduğu gibi hiçbir uluslararası terör listesinde bulunmamaktadır. Almanya’da Dernekler Kanunu uyarınca yasaklanmamıştır. Anayasa Koruma Teşkilatı’nın raporlarında TKP/ML’nin on yıllardır Almanya’da herhangi bir engelle karşılaşmadan ve Almanya içinde herhangi bir suç işlemeden faaliyetlerini yürüttüğü yazmaktadır. Hatta TKP/ML üyesi veya taraftarı olduklarını açıkça belirten çok sayıda insan Türkiye’de yaşadıkları işkence nedeniyle ve Türkiye’de baskıya maruz kalma tehlikesi altında oldukları için ya iltica almışlardır ya da mülteci statüsü kazanmışlardır. Bu Sayın Müslüm Elma’nın durumunda da böyledir. Mülteciler hukukunda TKP/ML üyeleri için Oturum Kanunu’nun 60’ıncı maddesi 8’inci fıkrası uyarınca engel teşkil eden suç tipleri düzenlemesinin uygulanmasına dair görüşülen bir içtihattı birleştirme kararının verilmesi, Federal Hükümetin kanun yolu başvurusunu geri çekmesi sonucu önlenmiştir. Bundan dolayı da iddia makamı hem Sayın Elma’yı hem de diğer sanıkları üye veya yönetici olmak dışında, bir suç işlemiş olmakla suçlamamaktadır.

Mahkemenin iddianameyi esas alarak vereceği bir mahkumiyet kararı Alman Ceza Kanunu’nun 129 b maddesinin uygulama alanının başarılı bir şekilde genişletildiği anlamına gelecektir ve soruşturma ve kovuşturma makamlarına siyasi kovuşturmalar yapmak için daha geniş bir alan tanıyacaktır. Bu durum Almanya’da yaşayan ve geldikleri ülkelerdeki haksız rejimlere karşı mücadele etme zorunluluğunu gören insanlar için büyük bir güvensizlik anlamına gelecektir. Bu insanlar, Almanya’nın dış siyasi menfaatlerinin durumuna göre ceza kovuşturmalarıyla karşı karşıya kalmaya hazır olmak zorunda kalacaklardır.

Erdoğan rejimi için, bundan daha iyisi de olamazdı zaten. Çünkü; Almanya’ya göç eden toplumların içinde, Türkiye’den gelen ve Türk rejimine ve onun insan hakları ihlallerine karşı; mücadele yürüten hareketlerle bağları olan çok sayıda insan burada yaşamaktadır.

Soruşturma ve kovuşturma izninin verilmesinin arkasında yatan menfaatler ve yargının bu davanın yürütülmesi ve sanıkların mahkûm edilmesiyle buna sunduğu hizmetle ilgili söyleyeceklerim bu kadardır.

Avukat Berthold Fresenius ise; tecrit ve izolasyon konusu üzerinde hazırladığı mütalaasını özetleyerek yayınlıyoruz.

Sayın Aktürk, Aydın, Bern, Büyükavcı, Demir, Elma, Pektaş, Solmaz, Uğur, Yeşilçalı,

Sayın başkan, Baylar, bayanlar;

Yaklaşık 14 yıl önce başlayan, müvekkilin de yaklaşık 5 yıl önce tutuklandığı ve 4 yıldan beridir de ana duruşmaları süren bir davada son mütalaayı yapmak başlı başına bu rakamlardan dolayı şu soruyu ortaya çıkartmaktadır. “Buradaki mesele nedir gerçekten? “

İnsan kovuşturma dairelerinin bu davadaki faaliyetlerinin menfur boyuttaki kapsamını göz önüne aldığında sorunun yoğunluğunda bir azalma olmuyor.

Yıllarca yoğun biçimde yürütülen bir takibat, birçok kişinin siyasi tartışmalar yürüttüğünü ve Avrupa ülkelerinde kültürel ve politik etkinlikler organize ettiğini belgelemiş.

Yine insan, bu yıllarca süren takibat sonucu 2015 yılındaki tutuklamadan sonra bir tutukluluk nizamnamesinin oluşturulduğunu düşünecek olursak, ki bu Uluslararası Af Örgütü’nün kıstaslarından hareketle bakıldığında, tecrit altında bir tutukluk olarak değerlendirilebilir, o zaman bu soruya cevap vermek için bir psikoloğun danışmanlığına ihtiyaç olduğu, zorunluluğu ortaya çıkar. Ama bu eğer kuruntulu düşünceler veya irrasyonel kaygılar veyahut da diğer ICD-10 kapsamına giren hastalık değerleri değilse, o zaman da geriye ki bu benim değerlendirmemdir. Bunun “devlet düşmanı“olarak görülen biri daha doğrusu birden fazla şahıssa karşı yürütülen bir mücadelenin rasyonel ve hedeflenen önlemleri olduğu kalmaktadır.

Bir devlet güvenlik davasının yine bir devlet güvenlik heyeti huzurunda yürütülmesi durumu da bu tezin doğruluğunu ortaya koymaktadır.

Tutuklamayla birlikte Federal Başsavcılığın başvurusu üzerine Federal Yargıtay soruşturma hakimi tarafından şu tutukluluk nizamnamesi düzenlenmiştir:

  1. Gözetim tutukluluğunun icrası ceza muhakemeleri usul yasasının 119. maddesi 1.ci bendine göre aşağıdaki gibi düzenlenmiştir:
  2. Ziyaret
  3. a) Ziyaretci kabulü hakim iznine tabidir.
  4. b) Ziyaretler cam bölmede yapılmalı ve akustik ve optik olarak denetlenmelidir
  5. c) Ziyaretlerin denetlenme görevi Federal Yargıtay nezdindeki Federal Savcılığın görevlendireceği Bavyera Eyalet Krimal Dairesi memurları (Kriminal Şefi von Uslar, 42. Şube, Bavyera Eyalet Krimal Dairesi, Maillingststr. 15, 80636 München, Tel. 089/1212-3442) ki ona alt hizmet biriminden kuvvetleri katma izni verilmektedir ve de Cezaevi yöneticisinin belirleyeceği memurlarına devredilmektedir.

 

  1. d) Savunma müdafileri ve Caza Mahkemeleri Usul Yasası’nın 119. maddesi, 4. bendinin 1 ve 2 cümlelerinde geçen kişiler ile yapılacak görüşmeler denetlenmez, ancak cam bölme ile gerçekleştirilecektir.
  2. e) Çamaşırların değiştirilmesi dışında herhangi bir eşya/aletin birlikte getirilmesi yasaktır.

  3. Telefon iletişimi Cezaevi görevlilerinin zanlı için yapması gerekenler de dahil tüm telefon görüşmeleri sadece hakim iznine tabidir.
  4. Yazışma ve paket gönderme
  5. a) Yazışma ve paket göndermeler denetlenmelidir.
  6. b) Mektup kontrolü Federal Yargıtay nezdinde Federal Başsavcılığın yetkisindedir.
  7. c) Gazete, dergi, kitap, teyp aletleri ve diğer elektro aletlerinin temini sadece cezaevi üzerinden yapılabilir.
  8. d) Paket kabulü için hakim izini gerekmektedir.
  9. e) Savunma müdafileriyle iletişim Ceza Muhakemeleri Usul Yasası’nın 148 maddesi 2. bendindeki kısıtlamalara tabidir.
  10. Eşyaların alınıp verilmesi hakim iznine tabidir.
  11. Ayırma/yerleştirme
  12. a) Yerleştirme tek kişilik hücrede yapılacaktır
  13. b) Diğer tutuklularla görüşmesine izin yoktur.
  14. c) Topluluk içinde ve hücresinin dışında çalışmasına izin yoktur.
  15. d) Ortak etkinliklere katılma ve cezaevi binasının içinde ve dışında ibadet yapmasına izin yoktur.
  16. e) Havalandırmaya çıkma avluya giriş ve çıkışta üstü kontrol edilmek suretiyle izin verilmektedir.
  17. f) Tek kişi olarak duş yapmaya izin verilmektedir.
  18. g) Güvenlik nedenleriyle sevkler tek kişi olarak yapılacaktır.
  19. h) Bina içinde sevkler ancak bir Cezaevi görevlisi eşliğinde yapılabilir.
  20. i) Yemek verme, çamaşır alıp verme ve temizlik malzemesi verilmesi işlemleri sadece Cezaevi görevlisi tarafından yapılabilir.
  21. j) Kendi giyeceğini kullanmasına izin verilmektedir.

  1. Tutuklu ile ilgili sevk, teslim, iade ve de dışarıya çıkarılması durumlarında, hakim izni gerekmektedir.
  2. Sanık tek kişi olarak, yalnız transport edilecektir.
  3. İş bu talimatların yerine getirilmesi Ceza Muhakemeleri Usul Yasası’nın 119 maddesinin 2. Bendinin 1. Cümlesi bağlamında Federal Yargıtay VI. Sorgu Hakimi’nin yetkisindedir.

Bunlar müvekkilim Aktürk için şu anlama geliyordu, kendisi bir zindana konulmuştu. Tüm binadaki, 23 hücre boşaltılmıştı. Sözde havalandırma hücreye benzeyen küçük bir bölümde yapılıyordu, kendisi buraya doğrudan hücreden getiriliyordu.

Savunma başından beri tecrit altında tutukluluğa karşı bir şeyler yapmaya çalıştı. Örnek olarak sadece 14.07.2015 tarihli dilekçeden bir alıntı yapalım, ki bununla sayın Aktürk’ün koşullarının normale dönüştürülmesine karar verilmesi talep edilmişti.

Dilekçede şöyle deniliyordu:

“Bu tutukluluk şartları kararı ile müvekkil tam tecrit olan bir tutukluluk sistemine maruz kalmıştır. Tam tecrittin bir tutuklunun sağlığında zararlı sonuçlar doğurduğu genel olarak bilinmektedir. Tecrit altında tutukluluk koşulları muhatabın psikolojisini bozmakta, ayrıca hızlı biçimde konsantrasyon ve hafıza sorunlarına yol açmaktadır. Bu nedenle, bir gözetim tutuklusunun uzun süreler tecrit koşulları altında tutuklu kalması düzenli olarak duruşmaları takip etme kabiliyetini tehlikeye düşürmektedir”

Genel olarak tutukluluk koşullarının orantılılığı bakımından insan hakları dikkate alınarak uluslararası standarttın varsayım etkisinin (bakınız BVerfGE 116, 69, 90) göz önüne alınması gerekmektedir. Gözetim tutukluları için de geçerli olan Avrupa ceza infazı genel kuralları (Empfehlung des Ministerkomitees des Europarates, Rec(2006)2, Nr. 10.1; s. auch Empfehlung des Ministerkomitees des Europarates zur Untersuchungshaft, Rec(2006)13, Nr. 5) tutukluların her gün hücrelerinin dışında insani ve sosyal interaksiyon için gerekli ve orantılı ölçüde zaman geçirebilmesini öngörmektedir (Rec(2006)2, Nr. 25.2). Avrupa işkenceyi ve insanlık dışı veya aşağılayıcı muameleyi veya cezayı önleme komitesi (CPT) 2.ci yıllık raporunda (2nd General Report on the CPT’s activities covering the period 1 January to 31 December 1991, CPT/Inf (92 [EN], Ziff. 47) kabul etmektedir ki, gözetim tutuklularının her gün -sekiz saat veya daha fazla- bir makul süreyi hücrelerinin dışında geçirebilmelerinin ve orada anlamlı faaliyetler gösterebilmelerinin sağlanması gerekmektedir. (BVerfG, Beschluss vom 17.10.2012 – 2 BvR 736/11).“

Bu tespitle birlikte, uygulamaya konulan tecrit işkencesi ilgili kişinin, yani sayın Aktürk’ün şahsi bir davranışına tepki olmamakta, aksine sadece kendisinin itham edilen devlete düşmanca komünist düşüncesine yöneltilen bir uygulamadır. Buna göre tecrit tutukluluğu devlet düşmanı olarak gösterilenlere karşı mücadelenin ayrılmaz bir parçası olmaktadır.

Tecrit hakkında bilimsel araştırmalar yetmişli yılların başlarında yapılmıştır. Sosyal tecrit ve algıdan mahrum bırakma konularında uzman olan ünlü psikolog Jan Gross, Hamburg-Eppendorf Üniversite kliniği özel araştırma alanı 115 “Tecrit ve Saldırganlık “olan Alman Araştırma Biriminin yöneticisi olmuştu. O, daha önceleri tecrit şartları altında olan şahısların etkilenebilirliği gibi konularda bilimsel deneyler yapmıştı. Ardından bu araştırma çerçevesinde 1971 – 1974 yıllarında “camera silence“ ile gözetlenen insanlar üzerinde laboratuvar deneyleri gerçekleştirildi. Araştırmanın beyan edilen amaçları insanın saldırgan, uygun olmayan veya karşı koyma davranışlarının azaltılması, kanalize ve kontrol edilmesine yönelik strateji geliştirme idi. Gross’a göre tecrittin yol açtığı momentler cezanın yarattığı ruhsal etkileri araştırmada ebetteki rol oynar, yani insanın ya da bir grubun dönüştürülmesinin ve böylesi durumların bu biçimde tek taraflı bağımlılıkların ve manipülasyonun etkili biçimde dönüştürme sürecine tesir ettiği yerlerde.

Bilindiği üzere tecrit tutukluluğu sistematik olarak yetmişli yılların başından itibaren kendilerine RAF üyesi olma ithamı yapılan tutuklulara uygulandı.

Tecrit altında tutukluluğun sağlığa etkisi önceleri büsbütün tutukluların ve avukatların propagandası olarak karalandıktan sonra, Federal Yargıtay’ın 3. Ceza Dairesi 22. Ekim 1975 tarihli kararıyla bunun sağlığa verdiği ağır zararı tespit etti, ancak tutukluların devlete düşmanca meyillerinden dolayı buna sebebiyet verdiklerini beyan etti. İnsan, Federal Yargıtay’ın bu kararını tecridin yarattığı sonuçları reddetmediğinden ve aynı zamanda bunun arka planını ortaya koyduğundan tarihi karar olarak görebilir. Kararın aşağıdaki bazı alıntılarında şöyle denmektedir:

“Şikâyet sahipleri başka tutukluluk koşulları altında yaşamaktadırlar. Onlar kısıtlamalara katlanmak mecburiyetindirler, ki bunlar Prof. R.‘nin kararına göre kendilerine yapılan “Ayrıcalıklar“ ile telafi edilmemektedir. Ancak duruşmalara katılma kabiliyetinde olmama durumuna sebep olmaktan kendileri sorumludurlar.

Dilekçe sahipleri toplumun sayı olarak kaybolmaya yüz tutmuş bir grubuna mensup olup, toplumun aksine Federal Almanya ve hatta tüm toplumlarda olduğu gibi toplumun düzeltilmesine ihtiyaç duyulan durumun seçmenlerin iradesi olan demokratik araçlarla değil de aksine onun iradesine karşı silahlı şiddetin gaddarca kullanılması suretiyle değiştirmeyi gerekli görmektedirler. Onların toplumsal ilişkiler ve toplumu etkilemeye yönelik gerçek imkanlar hakkındaki hiçbir biçimde etkilenemez gerçeklikten uzak düşünceleri onları amaçlarına fanatik biçimde yöneltmektedir ki bunu gözetim tutukluluğundan hareketle de yapmaktadırlar. […]

Sanıklar ve avukatları bundan kaynaklı tutukluluk biçimini çoktan beridir insanı imha eden tecrit işkencesi olarak göstermektedirler. Bu her ne kadar salt kışkırtıcı bir iftira olarak anlaşılsa da ki tutukluluk koşullarının bu boyutu ve süresi öncelikle sanıkların davranışları makamları bu duruma zorlamıştır. Ancak bu da onların tutukluluk koşullarının olumsuz etkilerinin bilincinde olduklarını gösteriyor. Ortalamanın üstünde bir zekaya sahip olmaları nedeniyle tecrit altında tutukluluk koşullarının duruşmaları takip etme kabiliyetlerini etkileyeceğini çoktandır bilmemiş olmaları düşünülemez ki, görünüm itibariyle olağanüstü faaliyetlerinden dolayı bu durum icra ve ceza davasıyla ilgili olan daireler tarafından önceleri fark edilmemiştir. Bununla birlikte kendileri yıllardır bu davranışlarını sürdürmek suretiyle devlet organlarının bu tutukluluk koşullarını uygulamak durumunda bırakarak duruşmaları takip edememe durumunu yaratacaklarını göze almışlardır. Bu da Ceza Muhakemeleri Usul Yasasının 231 maddesi, 1. bendi anlamında kasıtlı davranış olmaktadır. (Kleinknecht, aaO Anm. 2).“

Buradaki davada Almanya ve Türkiye devletlerinin iş birliği önceden defalarca konu edildi. Bu iş birliği aynı zamanda tutukluluk koşulları, yani tecrit tutukluluğu bağlamında da ortak bir anlaşmanın olduğu ortaya çıkmıştır. Yine 1990’da Türk memurları Stammheim Cezaevi’ni incelemişlerdir. Türkiye’de 1991 yılında, yüzden fazla tutuklunun Eskişehir’de tadilatı yapılan Yüksek Güvenlikli F-tipi Cezaevi’nin tek kişilik hücrelerine zor kullanılarak sevki yapılmıştır. 2000 yılı Ekim ayında Türkiye Cumhuriyeti Adalet Bakanı, şimdiden, 54 cezaevinin tecrit ve tek kişilik hücre bölümlerinin yapımının bitirilmiş olduğunu beyan etmiştir. Böylece siyasi tutuklular için F-Tipi tecrit cezaevlerinin yapımına gelinmişti.

Hem Türkiye’deki ve hem de Almanya’daki siyasi tutuklular sürekli olarak tecrit tutukluluğuna karşı çıktılar.

Hangi devlet bu Ceza Heyeti tarafından adı geçen “devlet düşmanlarından “korunacaktır?

Devlet hukuki olarak sınırları belirlenmiş, egemen bir iktidarla donanmış biçimde içindeki halka hükmeden bir kurum olarak anlaşılmaktadır. Bu bakımdan devletin iç anayasasının bir önemi yoktur. İnsan hakları, insan onuru gibi, değerler bir önem taşımamaktadırlar.

Bu salt biçimsel tanımlamayla ikinci bir soruya geliyoruz, yani devlet bu biçimiyle korunmalımıdır. Devletin gördüğü hak, sadece kendi devlet kurumunu savunmasıdır. Hitler’in Halk Adalet Divanı’nı (başkanı) Roland Freisler’in yanındaki üye hakim Hans-Joachim Rehse aleyhine yürütülen ceza davası tarihi önemde bir örnektir. Aralık 1968’de Berlin Ağır Ceza Mahkemesinde beraat etmişti. Aynı zamanda Temyiz Mahkemesi başkanı da olan Ağır Ceza Mahkemesi başyargıcı Ernst Jürgen Oske karar gerekçesinde her insanın, bunla birlikte totaliter bir devletin de kendisini kabul ettirme hakkından söz etti. Hatta NS-devletinin de kendisini kabul ettirmeye yarayan yasalar çıkartması ve sürdürmesi reddedilemezmiş. Her devletin pek ala bu hakkı varmış” ve o bakımdan bir süre önce çıkartılan olağanüstü hal yasalarına atıfta bulunulabilir “

Bu anlamda siyasallaşan bir yargı kurumu “devleti koruma kararnamelerinin daha kapsamlı yorumundan“ vazgeçemez.

Federal Yargıtay bu beraatı 30.04.1968 tarihli hükmü ile geri çevirdi ve hakim Rehse hakkındaki hükmü iptal etti. Buna atıfta bulunmanın sebebi, Federal Yargıtay’ın kararında Halk Adalet Divanı’na Hukuk Muhakemeleri Usulü Yasası anlamında düzgün bir mahkemenin saygınlığını göstermiş olmasıdır.

Şunu hatırlatalım: Nasyonal sosyalist Roland Freisler 1942 yılında Halk Adalet Divanı’nın başına geçince, Adolf Hitler’e yazılı olarak diyor ki, “Führer’im; halk mahkemeleri bundan böyle bir karar verirken, sizin nasıl karar vereceğinize inanıyorsa, sürekli o yönde bir karar verme çabası içinde olacaktır“ “Sadakatle, siyasi askeriniz Roland Freisler“. Hitler’in katillerine verdiği 5.243 ölüm kararlarının hepsi mahkûm edilmedi. Halk Mahkemeleri ‘nin 106 meslekten hakimlerin ve 179 savcının hiçbiri hukuku suistimalinden dolayı mahkûm edilmedi. Savaş sonrası dönemin en saygın mahkeme muhabirlerinden Gerhard Mauz Aralık 1968’de Spiegel dergisinde şöyle yazmaktadır: „Roland Freisler, tam tamına eli kanlı bir hâkim, o bile bugün muhakkak beraat edilebilirdi. Bu kanuna hizmet eden hakim Roland Freisler’in şanına gelsin. Hakim Oske’ye göre bay Rehse’nin o zamanlar hükmeden yıldırma teorisinin “yanında olması“ hakim olarak onu kabul etmesi nedeniyle “bundan dolayı bugün bir hakime ithamlarda bulunulamaz“. Hitler yönetimi altında hükmedilebiliyor, Hitler sonrasında herhangi bir yaptırımla karşılaşmaksızın. İnsan kanunun “hükmü altındaymış“. Ve de bu ceza gerektirmeyen bir durum oluyor“ böyle diyor Gerhard Mauz.

Bundan önemli bir ders çıkartmak gerekiyor.  Bir devlet ne kadar barbar ve organları ne kadar teröristçe davranırlarsa davransınlar, devletin kendisini kabul ettirme hakkı dokunulmaz kalıyor.

Devletin sözgelimi böyle imtiyazlı kılınması Ceza Yasası’na 129 b maddesinin eklenmesiyle bu imtiyaza akıl dışı bir genişleme getirilmiştir. Normun hukuk devleti özelliği çökerek salt devlet vurgusu düzeyine düşmüştür.

 

2011 ve 2016 yıllarında Türkiye’nin siyasi ve askeri üst düzey aktörlerinin aleyhine savaş suçu ve insanlığa karşı suç işlemek ile savaşta yasak maddeler kullanmaktan dolayı yapılan suç duyurularının salt tahkikat davalarının açılmasına yol açmadığı örneğidir. Suç duyurularında söz konusu olan infazlar, tutukluların öldürülmesi, işkence, kimyasal madde kullanma idi. „Die Zeit“ gazetesi bu Erdoğan’a ve Ordu sorumlularına karşı yapılan suç duyurusunu şöyle yorumlamıştı: “Federal Başsavcılığın dünya polisliğine soyunarak tam da mülteci krizini aşmada en önemli partnerine karşı dava açacağını rüyasında bile görse inanacak kimse var mı??“ Böyle diyor Die Zeit.

Ama Federal Başsavcılık ancak partner devletlerin korunması gerektiğinde büyük bir angajmanla dünya polisliğine soyunuyor. Bunun için NATO-Partneri Türkiye bu koşulları yerine getiriyor. Federal Başsavcılık temsilcileri bu nedenle düzenli olarak Türk mevkidaşlarıylada görüşmektedirler.

Savunma bu davada davanın düşürülmesine yönelik önergeler verdi, savunma “İnsan onuruna saygılı devlet düzenin“ve de “halkların barış içinde bir arada yaşamalarının“ temel değerleri konusunu içeren çok sayıda önergeler verdi. Tüm bu önergeler reddedildi. Ceza Heyeti ve Federal Başsavcılık Türkiye rejiminin karakteri konusuna dair, tartışılmasını tümden reddetmektedirler.

Mesele komünistlere karşı olmak olunca; İŞİD’le bile işbirliği yapmada sorun görülmüyor. Bilindiği gibi ve duruşmalarda da defalarca anlatıldığı gibi, Türk devleti İŞİD’i silah sevkiyatları ve diğer lojistik yardımlarla desteklemişti, bu konuda Ceza Heyeti için Stuttgart Eyalet Yüksek Mahkemesi’nin 13.07.2017 tarihli kararına atıfta bulunuyoruz.

Bu durum Erdoğan rejiminin izole edilmesi durumu, taktik bir kararı olarak da değerlendirilemez. Rejimin ideolojik temelini sembolik davranışlar açıkça ortaya çıkartmaktadır. Erdoğan Kasım 2019’da Katar’da yeni inşa edilen Türk askeri üssüne Halid bin al- Walid isminin verileceğini beyan etti. Halid bin al-Walid İslam dünyasının yayılmacılığını hiç kimsenin yapmadığı derecede temsil etmektedir.  Nitekim Suriye’de terörist İslam Devleti ile birliktelik kurmuş bir grubun kendisini “Halid bin al-Walid Ordusu“olarak adlandırması bir tesadüf değildir. Buna benzer 2016 yılında İstanbul’da açılan üçüncü boğaz köprüsü I. Sultan Selim adını almıştır. Die Frankfurter Allgemeine gazetesi bunu o zamanlar şöyle yorumlamıştı:

“Tartışmalı olan köprünün ismidir. I. Sultan Selim gaddar Yavuz lakabını karşıtlarına karşı merhametsiz davranışına borçludur. Hiçbir hükümdar onun yaptığı kadar Alevileri katlettirmemiştir. O Aleviler için kendilerini imha etme teşebbüsünün sembolü olarak geçmektedir.“

Bunların hepsinin gizlisi saklısı yoktur, hepsi de bilinen gerçeklerdir. Bu davaya katılanlar bunu bilirler. Bu davada bir karar verecek olan Heyet üyeleri kâmil olacaklar. Her kesin vereceği kararının sorumluluğu kendisine ait olacaktır.

Düsseldorf Eyalet Yüksek Mahkemesi Ceza Yasası‘nın 129 b maddesi sorunu hakkında bir süre önce aşağıdaki dikkat çekici, açık tespitlerde bulundu:

“Tanımaya değer bir kurtuluş hareketi veya gerçek terörist bir örgüt olarak vasıflandırmak neticede hukuki değil, aksine bir (dış) politika değerlendirmesinin sonucudur“.

Başka biçimde söyleyecek olursak: kanun yapıcısı hangi davranışın suç olduğunu belirlemeyi yürütmeye bırakmaktadır ve bununla birlikte mahkemeleri de seviyelerini düşürmek suretiyle politik kararları icra eden yardımcılar olarak konumlandırmaktadır.

Heyet üyeleri bir mahkumiyet durumunda her ne kadar buraya dünya bilgisi temsilcisi olarak bilirkişi sıfatıyla çağrılmamış ve bir liyakat nişanı alamayacaklarsa da ancak Türk rejiminin sayesinde bunu hakkederlerdi.

Heyetin üyeleri kararlarını vermek zorunda olacaklardır, bu rolü üstlenip üstlenmeyecekleri ve bir devlet koruma heyeti olarak hangi değerler sistemini koruyacaklarına dair kararlarını vereceklerdir.