Home , Haberler , Münih Davası | Devrimci Mücadele Her Yerde Meşrudur!

Münih Davası | Devrimci Mücadele Her Yerde Meşrudur!

Haber Merkezi | 22.06.2020 | Bu slogan, bundan 5 yıl önce Almanya’da tutuklanan ve 2016 Haziranı’ndan bu yana Münih Yüksek Eyalet Mahkemesi’nde yargılanmaları sürmekte olan 10 Türkiyeli devrimci ve komünist ile dayanışma adına, 2015 Nisanı’nda Frankfurt şehrinde yapılan ilk protesto yürüyüşüne çağrının başlığı idi.

Bu slogan, aynı zamanda 2015 Nisanı’ndan beri, Avrupa Türkiyeli İşçiler Konfederasyonu (ATİK) adına başlatılan ve günümüze kadar süren devrimci ve komünist mücadeleyi sahiplenme ve meşru görme kampanyasının da temel politik çizgisini ve anlayışını ifade etmekteydi.

Uluslararası kamuoyunda ve basında “Münih Komünistler Davası” olarak itibar gören ve böyle lanse edilen bu davada, çok ilginç gelişmeler yaşanmakta ve büyük olasılıkla da sona doğru gelinmektedir. Savunma avukatlarının yorumlarına, Alman eleştirel basını ve ATİK haber kaynaklarına göre bu yaz aylarında nihai kararın çıkması olası.

2003-2004 yıllarında dönemin SPD ve Yeşiller Partilerinden oluşan ve ABD’deki Anti-Terör Yasaları’ndan esinlenerek apar-topar yeniden şekillendirilen 129A ve B paragraflı yasalar, Alman burjuva sınıfına ve iktidarlara devrimci-komünist mücadeleyi Almanya’da kriminalize etme, terörize etme ve hatta yeni yöntemlerle dünya çapında takip etme, tutuklama, ülkeye getirip yargılama ve bu sayede daha güçlü bir şekilde “bastırma imkanı” tanıyordu.

Nitekim daha sonraki dönemlerde CDU, CSU ve SPD partilerinden oluşan 1. Büyük Koalisyon Hükümeti adına dönemin Adalaet Bakanı ve bugünün Dışişleri Bakanı Heiko Maas tarafından, Alman Devlet Savcılığı’na 2013-2014 yıllarında verilen soruşturma talimatlarıyla başlayan TKP/ML aktivistlerine yönelik politik takibat, bu dava örneğinde görüldüğü üzere günümüze kadar sürmektedir. Ancak gelinen aşamada bu davanın karar aşamasında olası sona doğru evrilme yaşanmakta ve dolayısıyla yeni gelişmeler beklenmektedir.

Bu dava Müslüm Elma, Haydar Bern, Musa Demir, Erhan Aktürk, Mehmet Yeşilçalı, Deniz Pektaş, Sami Solmaz, Seyit Ali Uğur, Banu Büyükavcı ve Sinan Aydın isimli devrimci politik insanlar şahsında, NATO güvenlik politikaları çerçevesinde tasarlanan, Alman hükümeti ve yargısı eliyle Almanya ve Avrupa’da faal olan Kürt özgürlük mücadelesi aktivistlerine ve devrimci, demokratik, sosyalist ve komünist mücadeleye yönelik bir sindirme ve bastırma oprerasyonu olarak algılanmalıdır.

Covid-19 krizi sürecinde, yani son bir kaç aylık süreçte, davada “elebaşı” olarak yargılanan ve içerde kalan tek tutuklu olan Müslüm Elma’nın özel tecrit koşullarından ve devlet tarafından özel atanmış yeni bir savunma avukatı eşliğinde yargılanması ile ilgili tartışmalar, geçtiğimiz haftalarda resmi savunma avukatları ve kamuoyunun protestoları sonucu geri çekilmiş ve toplu yargılamaya koronavirüs önlemleri çerçevesinde devam kararı verilmişti.

3 Haziran’da yeni bir gelişme oldu ve Federal Savcılık adına mütalaa okundu ve yargılananlara 3 yıldan 6, 9 yıla kadar ceza istemi açıklandı. Bir başka ilginç gelişme de daha önce bu davadaki 9 devrimcinin serbest kalmaları hakkında karar veren mahkeme heyetinin kararlarına karşı çıkan ve tutuklu yargılanmayı savunan federal savcının Müslüm Elma’nın artık serbest bırakılabileceğini talep etmesiydi. Ancak, hakimler heyeti bu talebi bugüne kadar ciddiye alıp işleme koymayı dahi gerekli görmedi! Peki savcılık neden bunu talep ediyordu?

Bu dava hakkında uluslararası basın ve kamuoyu nezdinde baştan beri ciddi şüpheler dillendirilmekteydi. Şöyle ki, davadaki iddianamenin Alman ve Türk istihbaratının ve güvenlik birimlerinin anti-demokratik şekilde elde ettiği verilerle ortak ve gizli çalışmalarıyla hazırlanması, iddianamede isnat edilen suçların geçmişte Gülen Cemaati ve AKP yanlısı Türk yargı makamları tarafından işkence altında düzmece olarak hazırlanan sözde belgelere ve gizli tanık ifadelerine dayandırılması gerçeği ifşa olmuştu.

Bu durumun faşist AKP-Erdoğan iktidarına açıktan destek ve kabul edilemez olduğu Alman eleştirel basınında birçok kez yer almıştı. Ayrıca, federal savcılığın mütalaasında da belirttiği gibi; “Türkiye Cumhuriyeti’ne yönelik yargılanan şahıslar tarafından işlenen suçlar, Türkiye Cumhuriyeti adına son yıllarda iktidardaki hükümetlerin Kürtlere ve radikal sol muhalafete yönelik orantısız şiddetine karşı bir tepki olarak gelişmiş ve bu insanlar kendi çıkarlarını öne çıkarmadan, halkın çıkarlarını esas alan bir anlayışla işlendiği” belirtilmiştir.

Bu bağlamda; 3 Haziran’da mütalaada “beklenenden nispeten daha düşük cezaların talep edilmesi” ve Müslüm Elma’nın tutukluluk ve tecritin sonlandırılmasının bizzat devlet savcısı tarafından istenmesi, federal savcılığın kamuoyunun baskısı, savunma avukatlarının güçlü ve etkin itirazları, davayı temyize götürebilecek hak ihlallarinin yapılmış olması gerçeğinden hareketle savunma pozisyonuna geçtiğinin açıktan belgesi olarak yorumlanmaktadır.

16 Haziran günü yapılacak duruşmada Müslüm Elma’nın serbest kalıp kalmayacağına dair hakim heyeti bir tavır takınmak zorunda kalacaktır. Savunma avukatlarının sitesindeki (www.tkpml-prozess-129b.de) bilgilere bakılırsa; bu dava pek yakında sonuçlanabilir ve hukuk mücadelesi yeni bir aşamaya evrilebilir.

Dolayısıyla yazının başlığındaki sloganda da belirtildiği gibi; devrimci mücadelenin her yerde meşruluğuna dair anlayış, politik bakış ve eylem tarzı bu dava ile itibar kaybetmeyecek, tersine anlam ve önem kazanacaktır. Dünya çapında egemen burjuva sınıflar yurtsever, demokrat, devrimci, sosyalist ve komünist mücadeleye karşı ne denli birleşik ve saldırgan savaş yürütürlerse yürütsünler; bu mücadelenin haklılığını, meşruluğunu ve gerçekliğini bastıramazlar.

Uluslararası burjuva sınıfların, ezilen dünya halklarına, sömürülen işçi sınıfına yönelik topyekun savaşı karşısında, mücadele devrimci-demokratik çerçevede enternasyonal ve birleşik mücadele eksenli yürütülmelidir. Müslüm Elma’nın da belirttiği gibi “Bu dava mahkeme salonlarında değil, sokaklarda kazanılacaktır!

scroll to top