Home , Köşe Yazıları , Latin Amerika'da “Yeni Sol”: Popülist-Parlamenterist çizginin yükselişi

Latin Amerika'da “Yeni Sol”: Popülist-Parlamenterist çizginin yükselişi

VOLKAN YARAŞIR | 01 – 08 – 2011 | Latin Amerika’da 1998’de Chavez’in iktidara gelişi, sol popülist bir dalganın yükselişini işaretledi. Bu popülist-parlamenterist çizginin kökleri 1980’lerin ortalarına dayanıyor. ABD, Nikaragua Devrimi sonrası ve Filipinler’de aşağıdan devrim tehlikesine karşı yeni bir emperyal konsepte geçti. Filipinler’de aşağıdan devrimin önü Akino’nun 1986’da iktidara taşınmasıyla kesildi. Akino iktidarı Düşük Yoğunluklu Demokrasi adı verilen konseptin ilk pratiği oldu.

1964’te Brezilya’da askeri darbeyle gündeme getirilen “Ulusal Güvenlik Doktrini”, iç düşman olarak komünizmi görüyordu. Bu iç düşmanı tasfiye etmek için her türlü yöntem geçerliydi. Ordu, askeri faşist diktatörlükleri gerçekleştiren bir yapı olarak devletin tüm fonksiyonlarını üstlendi. Buna halkların cevabı Küba ve Cezayir devrimleri ve Che’nin pratiği oldu. Yeni sömürge ülkelerde gerilla (şehir ve kır) hareketleri gelişti.
ABD bu gelişme karşısında karşıdevrimci Ulusal Güvenlik Doktrini’ni ek unsurlarla genişletti. Ayaklanmaya Karşı Mücadele Konsepti adı verilen taktikler gündeme getirildi. Kontrgerilla cumhuriyetleri kuruldu. 1964 Brezilya’daki askeri darbenin devamı olarak 1971’de Bolivya’da, 1972’de Uruguay ve Honduras’ta, 1973’te Şili’de, 1975’te Peru’da, 1976’da Arjantin’de, 1980’de Türkiye, Pakistan ve Güney Kore’de askeri faşist darbeler yapıldı.
Amaç, toplumsal muhalefetin ezilmesi, işçi sınıfının her düzeydeki örgütlülüğünün dağıtılması ve korkunun kitleselleşmesiydi. Diktatörlükler bir korku dinamosu gibi çalıştı.
Gerilla hareketleri ve toplumsal muhalefet marjinalize edildi. Mücadele, aparatla aparat arasında “savaşa” indirgendi. Askeri zoru ekonomik zor takip etti. Neoliberal karşıdevrim stratejisi acımasızca hayata geçirildi.
Parlamentonun öldüren cazibesi
Bu konseptle asıl amaç gerilla hareketlerinin (ulusal kurtuluş mücadelelerinin) hızla marjinalize edilmesi, kriminal bir vakaya çevrilerek halkla ya da kitleyle bağının koparılması amaçlandı. Açık zorla  irade kırılması ve ihtilalci ruhun kadavra haline getirilmesi yönünde adımlar atıldı.
Hızla marjinalize olan gerilla hareketlerinin önüne bir seçenek ve bir ehlileştirme taktiği olarak iktidarsız ve etkisiz parlamentolar sunuldu.
Geçmişin görkemli gerilla hareketleri hızla çöküş ve çözülme içine girdi. Gerilla hareketlerinin ideolojik-politik çizgileri ve özellikle önderliklerin küçük burjuva karakterleri bu likidasyon sürecinin sarsıcı ve yıkıcı yaşanmasına yol açtı. Kolombiya’da Marulanda önderliğinde FARC bu sürecin dışında kaldı. FARC, varlığını ve gücünü korudu. FARC özgün özelliklere sahip bir hareket olageldi. Hareketin yaygın ve etkili bir kırsal temele sahip oluşu önderliğin bütün diğer hareketlerden farklı olarak köylü mücadelesi içinden çıkması ve bu özelliklerini koruması hareketin itinayla bağımsız çizgisine sadık kalması, barış görüşmelerinde iradi gücünü kaybetmemesi, önderlikle kitle bağının güçlülüğü, kariyerizm ve konformizm yerine dağlarda olmayı seçmeleri, Marulanda’nın ölümüne kadar 50 yıldan fazla dağlarda kalmayı tercih etmesi ve benzeri faktörler FARC’ın ayakta kalmasını ve halen de güçlü bir gerilla hareketi olarak varlığını sürdürmesini sağladı.
El Salvador’da FMLN, Guetamala’da URNG, Uruguay’da Tupamarolar, Nikaragua’da FSLN hızla legalist ve parlamenterist çizgiye kaydı. Önce hızlı bir atomize oluş ve fraksiyonelleşme sürecine giren bu yapılar, daha sonra sosyal reformist bir çizgiye kaydı.
Bu hareketler 1990’lı yıllarda Uruguay’da olduğu gibi hükümetlerin içinde yer almaya başladı. Özellikle 90’lı yılların sonlarında birçok ülkenin siyasal gündeminde öne çıktılar. 1998’de Chavez’in iktidara gelişi Latin Amerika’da sol popülist rüzgarın önünü açtı. ABD’nin Ortadoğu’daki sıkışmışlığı, geçmişin “arka bahçesindeki” gelişmeleri hızlandırıcı etki yarattı. Radikal neoliberal yıkım programları ve kapitalizmin yapısal krizinin yarattığı sonuçlar, kitlelerin öfke ve arayışlarını tetikledi. Ağırlıkta sosyal piyasa ya da sosyal kapitalizm vurguları içeren programlarıyla Latin Amerika solu yükselişe geçti. Her ülkenin farklı özgünlüklerine karşın özünde sosyal kapitalizmin çeşitli versiyonları hareketlerin politik yönelimlerini belirledi.

“Sosyal kapitalizm” kurtuluş mu?
Chavez’den sonra Brezilya’da, İşçi Partisi’nin iktidara gelişi yeni bir eşik oldu. Lula yüzde 61’lik bir oyla iki dönem devlet başkanlığı yaptı. 2011 yılında eski gerilla komutanı Dilma Rousseff, Lula’dan sonra devlet başkanlığına seçildi. Köklü mücadele geleneğine sahip olan bağımsız sendikalar, CUT (Merkezi İşçi Birliği) ve ilk dönem Brezilya İşçi Partisi (BİP) birikimleriyle iktidara taşınan Lula, neoliberal politikalara bazı “sosyal aşılar” yaptı. Israrla neoliberal politikaları hayata geçirdi. Lula uzun dönem kitlelerde kolektif bir halüsinasyon yarattı. Bu arada CUT hızla korporatist bir yapıya dönüştü. BİP ve CUT metamorfoza uğradı. Özellikle BİP tipik bir burjuva partisi konumuna geldi.
Bolviya’da 2005 yılında MAS (Sosyalizme Doğru Hareket) lideri Morales sokaklardan iktidara taşındı. COB’nin (İşçi Sendikaları Merkezi) tarihsel ve aktüel mücadele birikimleri ve yerli hareketin yükselişi Morales iktidarının önünü açtı. Morales sol popülist bir çizgide hareket etti. Neoliberal politikaları uygulamaya başladı. COB bunun üzerine Morales karşıtı bir dizi grev ve genel grevler örgütledi.
Arjantin’de 2001 yılında devrimci durum yaşandı. İşçi hareketi muaazzam gelişmeler gösterdi. Sınıf hareketi sistemin bir dizi manevrasını boşa çıkardı. Kitlelerin reaksiyonlarını sönümlendirmek için yapılan birçok politik manevra (sık yapılan devlet başkanlığı değişikliği gibi) devre dışı kaldı. Ne var ki; sol Peronist Kirchner önce sınıf hareketinin yükselen dalgasını kırdı. Belli sübvansiyonlarla İşsiz İşçiler Hareketi gibi olağanüstü dinamikleri içinde barındıran örgütlenmeleri çözmeyi başardı. Bütün bu adımlar finans kapitalin ihtiyaçlarına göre biçimlendi. Böylece devrim tehdidi bertaraf edildi.
Bugün iktidarda yine sol-Peronist çizgide olan eşi Christine Kirchner bulunuyor. Popülist vurgularına karşın Arjantin’de neoliberal politikalar hayata geçiriliyor.
Nikaragua Devrimi 20. Yüzyıl’ın sonlarındaki en güzel devrimlerden biriydi. Nikaragua Devrimi bir cephe örgütlenmesi olan FSLN önderliğinde gerçekleşti. 1990’ların başında iktidara devrimle gelen FSLN seçimlerle iktidarını kaybetti. FSLN içinde hızlı bir atomizasyon süreci yaşandı. Politik çizgisinin etkisiyle FSLN iktidarı döneminde hareketin içinde ciddi sarsıntılar ve çürümeler yaşanmaya başlanmıştı. FSLN giderek sistem içi bir örgüte döndü. Devrimin önderi Ortega Kardeşler Nikaragua’nın en zenginlerinden biri oldu. FSLN bürokratik bir yapıya dönüştü. Yolsuzluk, rüşvet skandalları hareketi sardı. Devrimin önderlerinin büyük bir kısmı kariyerizm, konformizm ve bürokrasinin bataklığında çürüdü. Daniel Ortega liderliğindeki FSLN 5 Kasım 2006’da seçimleri kazandı, yeniden iktidara geldi. Ortega, sosyal piyasa uygulamalarını gündeme getirdi ve ülkeyi uluslararası sermayeye açtı.
Bir zamanlar şehir gerilla hareketinin simge örgütü Tupamarolar uzun cezaevi döneminden sonra serbest bırakıldı. 1980’lerin sonlarında Tupamaro Hareketi açık alana çıktı. Geniş Cephe içinde yer aldı. Daha sonra birçok Tupamaro önderi hükümet içinde bakanlık ve valilik yapmaya başladı. Tupamarolar sol-popülist bir çizgide hareket etmeye başladı. Geniş Cephe hükümetinin neoliberal politikalarına aktif destek verdi. MLN-Tupamaros kurucusu olan, 15 yıl tek başına hücrede kalan eski gerilla lideri Jose Mujice Geniş Cephe desteğiyle 29 Kasım 2009’da devlet başkanı seçildi.

El Salvador’da 50 yıllık mücadele deneyimine sahip FMLN gerilla örgütü, 1980’lerin sonlarında hızla parlamenterist bir yapıya dönüştü. İçinde önemli sarsıntılar geçiren FMLN sosyal-reformist bir çizgide hareket etmeye başladı. 18 Ocak 2009 seçimlerinde devlet başkanlığını FMLN kazandı. FMLN’nin aktif gerillalarının içinden gelmeyen, aydın ve şehir kadrosunda yer alan Mauricio Fures devlet başkanı olmasının ardından, sosyal kapitalist bir programla hareket edeceğini açıkladı.

Ekvador’da 2006 yılında Rafael Correa, ABD ve piyasa ekonomisi karşıtlığıyla devlet başkanlığına seçildi. Correa, sosyal piyasa uygulamalarına başladı.

Paraguay’da Hristiyan devrimci, Kurtuluş Teolojisi taraftarı Rahip Fernando Lugo 2008’de devlet başkanlığına seçildi. Böylece Paraguay’daki 60 yıllık düzen çöktü. Ülkeyi tek parti olan Colorado Partisi yönetiyordu. “Yoksulların piskoposu” diye anılan Lugo, işsizlik ve geçim sıkıntısı sorunlarını çözeceğini ileri sürdü. Lugo, Gerçek Liberal Radikal Partisi desteğiyle seçildi.

Guetamala’nın en önemli gerilla hareketlerinden biri olan URNG 1980’lerin sonlarına doğru legal alana geçti ve partileşti. Alvaro Colom, URNG’nin desteğiyle 15 Ocak 2008’de devlet başkanlığına seçildi. Colom’un seçilmesi, birçok Latin Amerika ülkesinde yaşanan yerlilerin kolektif arayışının ifadesi oldu. Neoliberal karşıdevrim stratejisi Latin Amerika’da yerli halkları tam bir katastrof içine soktu. Yerliler yalnızca yoksulluğa mahkum olmadı. Yaşam alanları; su ve topraklarını küresel sermaye gasp etti. Kültürleri ve gelenekleri yok edilmeye çalışıldı. Neoliberal saldırı yerli halklar için ontolojik bir saldırıya dönüştü.
Bundan dolayı Latin Amerika’daki sol dalganın ana damarlarından biri de yerli hareketinin dinamizmi oldu. (Bunu, Meksika’da EZLN’nin, Bolivya’da MAS’ın gelişmesinde ve Peru’da Humala’nın iktidara gelmesinde daha somut görürüz) Colom, Maya kökenli ve yerlilerin taleplerini savunuyor. Ayrıca, ekonomide stratejik sektörleri kamulaştırmayı hedefliyor.
Son olarak Peru’da Ollanta Humala’nın iktidara gelişi bu sürecin parçası olarak dikkat çekti. Humala 5 Haziran 2011’de devlet başkanlığına seçildi. Antikapitalist ve antiemperyalist söyleme sahip olan Humala yerli kökenli bir subay.
Kısaca, Latin Amerika’daki “sol dalga” sürüyor.
Ne var ki; “dalga” sınırlı bir ufka sahip. Politik programlarının ekseni sosyalkapitalizm içinde şekilleniyor. İçinde büyük potansiyeller taşıyan bu dalga, antikapitalist bir çizgide gelişmiyor. Her ne kadar “21. Yüzyıl’ın sosyalizmi” gibi tanımlamalar yapılsa da bu tanımlamalarda mülkiyet ilişkilerine ve devlet yapılanmasına dokunulmuyor. Sistem içi sınırlarda kalmaya özen gösteriliyor. Melez kavram ve tanımlamalarla süreç açımlanıyor.
Felsefenin sefaleti: Devlet sosyalizmi/küçük burjuva sosyalizminin eleştirisi
Latin Amerika’da sol, sosyalist, yerli iktidarları ve iktidarların politik adımları ‚küçük burjuva sosyalizmi‘ tanımlaması içinde ele alınabilir. Sosyal eşitsizliğin giderilmesi, yaşam standartlarının yükseltilmesi, çeşitli kamulaştırmalar ve doğal kaynakların “ulusallaştırılması” gibi politikalar bu iktidarların hedeflerini belirliyor.
ABD güdümlü ALCA’ya karşı ALBA örgütlenmesi önemli bir hamle olsa da eksenini “sosyal” kapitalizm iddiaları belirliyor. Ayrıca “sol dalganın” kamulaştırma ve (Venezüella’da olduğu gibi) kooperatif mülkiyeti yönündeki adımları da önem taşıyor. Ama yine unutulmaması gereken, kapitalist sistemde devletleştirme ve kooperatif mülkiyetinin de burjuva mülkiyet biçimi olduğudur.
Marx’ın ‚Felsefenin Sefaleti‘ adlı çalışması Latin Amerika’daki sol dalganın “sınırları” hakkında teorik bir metin olarak önümüzde durmaktadır. Marx, Proudhon’un ‚Sefaletin Felsefesi‘ adlı çalışmasına ‚Felsefenin Sefaleti’yle yanıt verdi. Marx bu çalışmasında bir yandan tarihsel materyalizmin temel ilkelerini koydu, öte yandan ‚Kapital‘ öncesi ilk iktisadi çözümlemelerini yaptı. Her ne kadar kitap felsefe başlığı taşısa da son derece önemli iktisadi bir metindir. ‚Felsefenin Sefaleti‘, ekonomi politiğe ve burjuva üretim ilişkilerine ilk eleştilerin yapıldığı kitap olarak dikkat çekti. Marx, Proudhon’la polemiğe girse de gönderme yaptığı kişilerden biri Alman iktisatçı Rodbertus’tur. Marx, Rodbertus’un devlet sosyalizmi anlayışını başka bir bağlamda küçük burjuva sosyalizmini sert bir şekilde eleştirdi. Bunun yanında Proudhon’un kapitalizmin yıkımıyla uğraşmadığı hatta yıkımın teorik zeminini kavramadığını ve yalnızca meta üretiminin “kötü” yanlarıyla ilgilendiğini söyledi. Proudhon’un burjuva toplumsal sisteminin “kötü” yanlarının ortadan kaldırılmasıyla daha adil bir düzen oluşturulabileceği yönündeki düşüncelerini ya da tezlerini ütopik olmakla eleştirdi. Eleştirilerinde son derece sert ve alaysı ifadeler kullandı. Yine Proudhon’un kooperatiflere dayalı alternatif toplum anlayışını hayalcilik olarak değerlendirdi ve kooperatife dayalı mülkiyetin bir burjuva mülkiyet biçimi olduğunun altını çizdi. Ayrıca küçük burjuva sosyalizminin “ütopyasının” sınırlarını belirledi.
Bugün Latin Amerika’da sol dalganın ideolojik-politik ufku ‚Felsefenin Sefaleti’nde belirlenen küçük burjuva sosyalizminin ya da devlet sosyalizminin ufku kadardır.
Her şeye rağmen Latin dalgası tabiki emperyalist-kapitalist sistemi rahatsız ediyor. Ama Brezilya’daki Lula örneğini unutmamak gerekiyor. Lula’nın iktidarı finans kapitalin tercihi olarak öne çıkabildi. Bugün bazı ön devrimci durumların yaşandığı Latin Amerika’da sol, sosyal demokrat, sol popülist, popülist-parlamenterist çizginin sınırı kapitalizmdir.
Bugünkü devrimci potansiyel Latin Amerika’da kapitalizmin rasyonalizasyon hamleleri ve absorbe etme gücüyle eriyebilir. Hatta dalganın kendisi paradoksi bir şekilde sistemin rektifikasyonuna, kapitalizmin rasyonalizasyonuna zemin açabilir.
Başta işçi sınıfı ve yerli halklarının yürüyüşü, öfke ve umutları, isyanları antikapitalist bir hatta birleştiğinde ve kaynaştığında Latin Amerika’da asıl o zaman gerçek bir infilak yaşanacaktır. O dalganın kendisi infilakın habercisi olacaktır.

scroll to top