Home , Haberler , Karayılan: Devlet süreci sabote ediyor

Karayılan: Devlet süreci sabote ediyor

karayilanBEHDİNAN| 19-06-2013 | KCK Yürütme Konseyi Başkanı Murat Karayılan, geri çekilme sürecinde devletin askeri faaliyetleri azaltma yerine daha geniş savaş hazırlıklarına girdiğini belirterek bu durumun Kürt tarafında ciddi kaygılara neden olduğunu ifade etti. „Aslında devlet, bu uygulamalarla deyim yerindeyse süreci sabote etmek için elinden ne geliyorsa yapıyor. Savaşa hazırlanıyor. Açık açık görülen budur“ diye konuştu. 

Türkiye ve Kürdistan’da son dönemde yaşanan gelişmeler ve barış süreci konusunda ANF’ye açıklamalarda bulunan Karayılan, AKP hükümetinin uygulamaları ve barış sürecinde atılması gereken adımlar konusunda oldukça sert ifadeler kullandı.

Gerillanın geri çekilme sürecine girmesine rağmen Türk devletinin Kürdistan’da askeri faaliyetlerini sınırlamak yerine arttırdığını ve bölgede kalekol ve karakol yapımına hız verildiğini belirten Karayılan, “Aslında devlet, bu uygulamalarla deyim yerindeyse süreci sabote etmek için elinden ne geliyorsa yapıyor. Savaşa hazırlanıyor” dedi.

KCK davalarında Kürt siyasetçilerin halen tutuklu bulunmasına da sert tepki gösteren Karayılan, “Siyaseti yürütecek olanlar zindanda kalacak, gerilla da geri çekilecek. Peki, ne yapılmak isteniyor? Mademki yeni bir dönem, demokratik çözüm dönemi başlıyorsa ve siyasi çözüm gündemdeyse, o zaman Kürt siyasetinin özgürleşmesi gerekir” diyerek tahliyelerin yaşanmaması durumunda sürecin tehlikeye girebileceğinin sinyallerini verdi. Karayılan gerillanın geri çekilmesi ile birlikte tüm siyasetçilerin serbest bırakılması gerektiğini ifade etti. Karayılan ayrıca KCK Amed ve İstanbul davalarında savcı ve mahkeme heyetlerinin Kürt halkına düşmanlık yaptığını söyledi.

Roboski katliamı konusunda yürütülen soruşturmanın askeri yargıya havale edilmesi hakkında da konuşan Karayılan, mahkemenin katliam suçunu işleyenleri gizleme tutumu içerisinde olduğunu ifade etti.

Türk Başbakanı Erdoğan’ın Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’a yönelik olarak kullandığı “teröristbaşı” deyimine de sert tepki gösteren Karayılan, Öcalan’ın Kürt halkının temsilcisi olduğunu ve resmi olarak devlet ve hükümetle bu vasıfla diyalog yürüttüğünü söyledi.

Karayılan ESP’ye devletin yönelimi konusunda da açıklamalarda bulunarak “Biz ESP’ye yönelimi kendimize yönelim gibi kabul ediyoruz” dedi.

Karayılan ile muhabirimiz Deniz Kendal’ın gerçekleştirdiği özel röportajı yayınlıyoruz.

* Öncelikle, Demokratik Çözüm Süreci üzerine soru sormak istiyorum: Geçtiğimiz hafta, BDP’lilerin sizi ziyaret etmesi ardından basına “sürecin gidişatından memnun olmadığınız” yansıdı. Neden memnun değilsiniz?

Doğrusu biz 2-3 haftadır kendi içimizde ciddi bir biçimde tartışıyoruz. Çünkü devletin ve hükümetin sürece yaklaşımı bizi oldukça kaygılandırıyor. Bu nedenle uygulamalarla ve mevcut yaklaşımlarla ilgili olarak çeşitli düzeyde tartışmalar yürüttük. Sonra Önder Apo’yla görüşen BDP heyeti de geldi. Onların aktarımları da oldu. Baktık ki Önderliğimiz de, aynen bizim gibi, sürece dair ciddi kaygılar taşıyor. Aynı düşündüğümüzü, aynı kaygıları paylaştığımızı anlamış olduk. Biz bu aşamada çok kesin ve net bir şey söylemek istemiyoruz, ancak, Kürt sorununun çözümü için Önder Apo’nun çabaları, üstlenmiş olduğu ağır sorumluluk ve bizlerin de birçok zorluğa rağmen yaşadığımız kararlaşma ve pratik uygulama durumuna rağmen, devletin ve hükümetin sorunun çözümüne dönük güven verici, çözümün önünü açan herhangi bir adım atmamış olması çok ciddi bir problem durumundadır.

Biz, İmralı’da görüşmelerin başlaması ve bu görüşmelerin bize yansımasından bu yana, yani Ocak ayının ortalarından bu yana devlet karşıtı herhangi bir askeri faaliyet yürütmedik. İlk iki ay fiili üç aydan bu yana ise resmi olarak süren bir ateşkes durumu vardır. Elimizde esir bulunan devlet görevlilerinin bırakılması var. Yine güçlerimizi sınır dışına çekme kararı ve bunun pratiğe geçirilme süreci var. Bütün bu önemli ve stratejik tutumlara rağmen, devlet ve hükümet tarafının sorunun çözümüne dönük, bırakalım adım atmayı, kaygı uyandıran, güvensizliği derinleştiren tutum ve davranışları daha fazla öne çıktı.

Bu süreç rastgele değil ideolojik, felsefik ve siyasi bir bakış açısına dayalı olarak geliştirilen bir süreçtir. Bunun özünü Önder Apo, yayınladığı tarihi Newroz mesajında ifade etmişti. Sürecin ruhu, yeni bir dönem, yeni bir Türkiye, yeni bir bölge yaratmayı hedefliyor. Artık sorunları şiddetle ve baskıyla değil, uygar yöntemlerle, diyalogla, tartışmayla çözmeyi esas alıyor. Sürecin ruhu budur.

Bu temelde Kürt sorununda artık şiddetin karşılıklı olarak bir tarafa bırakılması ve sorunların diyalogla çözülmesi hedeflenmiştir. “Fikir savaşı yapalım” denildi, “silah değil artık fikirler konuşsun, siyaset sahasında mücadele yürütülsün” denildi, Böyle bir sürecin gelişmesi için biz üstümüze düşeni yapmış olmamıza rağmen, Türk tarafı hiçbir şey yapmadığı gibi şiddete ve baskıya dönük yoğun kaygı uyandırıcı pratikler yapmaktadır.

ÇEKİLME FIRSAT BİLİNEREK KARAKOLLAR İNŞA EDİLİYOR

Mesela, normalde gerilla Kürdistan dağlarından geri çekildiğine göre, karakolların ve taburların azaltılması, en azından var olan şekilde kalması gerekirdi. Ama bakıyoruz “fırsat bu fırsat” denilip habire yeni karakol projeleri pratikleştirilmektedir. Belki Türkiye’nin batısındaki insanların bu konuda pek bilgisi olmayabilir ama şunu söyleyeyim; bugün Şırnak, Hakkari ve Kürdistan’ın daha birçok ili ve ilçesi gerçek anlamda birer askeri kışla durumundadır. Daha önce de belirtmiştim; Çukurca’nın nüfusu 9 bindir, etrafında üslenmiş asker sayısı 18 bindir. Şemdinli’nin her köyünde ya tabur ya da bir alaylık asker vardır. Kürdistan coğrafyası askeri kışlalara çevrilmiştir ve buraların çoğu mayın tarlaları halindedir. Şimdi gerilla, geri çekilme sürecini başlattığına göre en azından yeni askeri üslenme projelerinin geliştirilmemesi gerekmez miydi? Şimdi Şemdinli’de habire yeni karakol ve kalekol yapılmaktadır. Yeni kalekollarla daha hakim tepeler tutulmakta, nerede boşluk varsa doldurulmaya çalışılmaktadır. Dersim, vb. yerlerde de farklı askeri karakol yapımı ve yeni üslenme mekanlarını geliştirme projeleri geliştiriliyor. Bu, neyin nesidir! Biz güçlerimizi çekerken, onlar ardımızı asker doldurmaktadırlar.

Diğer bir husus olarak; sürecin ruhu gereği sivil-demokratik bir toplum hedeflenmesi gerekmektedir. Yani giderek askeriyeden ve silahtan arınmış sivil, demokratik bir toplum hedefi olmalıydı. Şimdi bu sivil topluma sen, tamamen silahlanmış korucu koyarsan, yani o halkın bir kısmını silahlı hale getirip o pozisyonu sürdürsen, bu yapmış olduğun şey, her şeyden önce sivil toplum anlayışına ters olur. Diğer yandan elinde silah bulunduran aile ve çevreler, bu silahları diğer ailelere dönük bir üstünlük aracı olarak değerlendirmektedir. Yani koruculuk normal uyumlu bir toplumun gelişmesi önünde bir engeldir. Savaşı bitirip yeni bir süreç başlamakta olduğuna göre, barış ve demokratik çözüm süreci gündemde olduğuna göre, koruculuk sisteminin de sona erdirilmesi gerekmektedir. Tabii ki tedbirlerinin de alınması, o insanların da mağdur edilmeden lağvedilmesi gerekmektedir. Bu, şarttır. Bu olmadan Kürdistan’da toplumsal uzlaşma ve normalleşme mümkün değildir. Ama buna rağmen yeni korucu kadroları alınmaktadır.

KEŞİF FAALİYETLERİ SÜRÜYOR

Şimdi biz şunu anlamak istiyoruz: AKP’nin düşüncesi nedir? Bu koruculuğu lağvedecek mi, etmeyecek mi? Bu, savaş nedeniyle oluşturulmuş bir yapıdır. Şimdi savaş sona erdiğine göre bu yapı varlığını sürdürecek midir, sürdürmeyecek midir? Bu konuda açıklama yapılmasını bekliyoruz. Devletin ve hükümetin koruculuk sistemine ilişkin görüşü nedir? Neden biz geri çekilmeyi sürdürürken yeni korucu kadroları alınmaktadır. Bu, ciddi bir durumdur.

Yine, sürekli olarak keşifler yapılmaktadır. Bir ara keşiflerin hafiflediğini belirtebilirim ama şimdi Medya Savunma Alanları dediğimiz Güney bölgelerinde daimi bir şekilde keşif vardır. Bu keşifler neyi amaçlamaktadır? Askerlikte keşif demek, bir eyleme hazırlanmak demektir. O zaman ben de gerilla güçlerine, “siz de gidin devlet ve güvenlik kuvvetlerini keşfedin, eyleme hazırlanın” diyebilirim. Böyle mi diyelim yani? Böyle süreç gelişir mi? Peki böyle gelişmezse devlet niye bunu sürdürmektedir? Keşif yapmak eyleme hazırlık, hava saldırısına hazırlık demektir. Eğer böyle kötü bir niyet yoksa, o zaman bunlar neden yapılıyor? Bunların geri çekilme sürecini yavaşlattığını daha önce söyledik. Mesela şimdi diyecekler ki, “sınır hatlarını kontrol ediyoruz.” Tamam da Kandil 150 km. sınırdan uzaktır ama sürekli keşif altındadır. Demek ki sınırla bir ilgisi yoktur. Yürütülen bir faaliyet ve bir proje vardır.

DEVLET SÜRECİ SABOTE ETMEK İÇİN ELİNDEN GELENİ YAPIYOR

* Neyi yansıtıyor bu?

Aslında devlet, bu uygulamalarla deyim yerindeyse süreci sabote etmek için elinden ne geliyorsa yapıyor. Savaşa hazırlanıyor. Açık açık görülen budur. Bu, bizde ciddi sorunlara yol açıyor. Ciddi kaygılara neden oluyor. Ve görüyorum ki toplumumuz da aynı kaygıları taşıyor. Her gün birçok yerde yurtsever, barışsever insanlarımız, demokratik kurumlar dağlara çıkmakta ve bu tür şeylerin önünde engel olmak için canını ortaya koymaktadır. Çünkü gerçekten bunlar barışın önünde engeldir. AKP, gerçekten barış istiyorsa ortaya çıksın; koruculuğa ilişkin ne yapmak istiyor, bu kadar özel operasyon birliklerini Kürdistan’a yerleştirmekle neyi hedefliyor, bunları açıklasın. Bunlar başlı başına ciddi konulardır.

Diğer yandan başlayan bir süreç söz konusudur. Kürt sorunu, Türkiye’nin yüz yıllık bir sorunudur. Cumhuriyetin kuruluşundan iki yıl sonra inkar siyasetinin başlamasıyla birlikte Türkiye’nin gündeminden çıkmamış bir sorundur. Bu sorunun köklü çözümüne dönük Önder Apo kendi sorumluluğunda bir süreç başlattı. Bu sürecin temel aktörü, Önder Apo’dur. Müzakereyi yapan, diyalogu geliştiren Önder Apo’dur. Ama Önder Apo’ya dönük tecrit uygulaması halen devam etmektedir. Bakın, ailesinden dört ay sonra zor bela sadece kardeşi gidebilmiştir. 27 Temmuz 2011’den bu yana her hafta başvurmalarına rağmen, avukatları Önderliğin yanına bir kez dahi gidememiştir. Önderliğimizin AİHM’de davaları vardır, hukuksal olarak avukatlarının yanına gitmesi gerekmektedir. Neden hukuk çiğnenmektedir! Hadi savaş dönemi bir biçimde anlaşılır ama bir süreden beri siz bizzat kendisiyle görüşüyorsunuz ve altı aydan bu yana kamuoyuna açık sürdürülen görüşmeler var. BDP heyetinin gidiş-gelişi vardır. Neden avukatları gidemiyor? Hatta neden orada, Önderliğin yanında bulunan diğer arkadaşların aileleri de görüştürülmüyor? Yani İmralı üzerinde sürdürülen sıkı bir tecrit sistemi vardır. Bu İmralı tecrit sistemi aşılmadan nasıl diyalog süreci gelişecek, nasıl güven pekişecek!

Ayrıca Kürt tarafı adına Önder Apo görüşüyor. O zaman kendisinin dışarıyla iletişim kurması gerekiyor, bizlerle ilişki kurması gerekiyor, çeşitli heyetlerin gidip gelmesi gerekiyor. Danışmanlara ihtiyacı olabilir. Basit bir sorun değil ki! Yüz yıllık bir sorun çözülüyor. Biz Önder Apo’dan habersiz karar almıyoruz; kendisi de bizden habersiz karar almıyor. Karar almak için heyetler gidip gelecek, mektuplar gidip gelecek, öyle kararlaşma olacak. Bunun için kararlaşma sürecimiz gecikiyor. Ama eğer sorun gerçekten çözülecekse bu İmralı tecrit sisteminin değişmesi gerekiyor. Önderliğin dışarıyla rahat bağ kurması gerekiyor. Bizimle rahat iletişim kurması ve görüşebilmesi gerekiyor. Bu konuda da herhangi bir yenilik yoktur. Tecrit halen devam ediyor.

KÜRT SİYASETİNİN KADROLARI HALEN ZİNDANDA

Diğer bir husus olarak, madem silahlar susturuldu ve “fikir savaşı yapılacak, siyaset yapılacak” deniliyor, o zaman hükümetin ve devletin siyasetin kanallarını açması gerekmez mi? Kürt siyasetini özgürleştirmesi gerekmez mi? Gerekir. Ama bakıyoruz, Kürt siyasetinin kadrolarının büyük çoğunluğu halen zindandadır. Siyaseti yürütecek olanlar zindanda kalacak, gerilla da geri çekilecek. Peki, ne yapılmak isteniyor? Mademki yeni bir dönem, demokratik çözüm dönemi başlıyorsa ve siyasi çözüm gündemdeyse, o zaman Kürt siyasetinin özgürleşmesi gerekir.

KCK adı altında tutuklanan Kürt siyasetçilerinin TC yasalarına göre hiçbir suç durumu yoktur. Tek bir suçları varsa o da, Kürt kimliğini savunmaları ve kimlikli Kürt siyasetini yürütmeleridir. Bu da suç değildir. Bu, en soylu bir yurtseverlik ve insani görevi yerine getirmedir. Ama TC Devleti’nin sömürgeci inkarcı zihniyetine göre Kürt kimliğini temsil eden zihniyet suçludur, düşmandır. Kürt düşmanlığı temelinde bunlar yakalanmıştır. Bakınız, bu kişilerin hepsi yasal faaliyet yürüten ve bir kısmı da halk tarafından seçilmiş, temsilci kılınmış kişilerdir. Açık ki düşmanlık siyaseti sonucu tutuklanmış ve rehin alınmışlardır. Madem altı aydır bir süreç başladı, tek mermi patlamıyor, gerilla geri çekiliyor ve birinci aşama bitti; o zaman bu siyasetçilerin bırakılması gerekiyor.

Ancak bırakalım siyasetçilerin bırakılmasını, ölümcül hastalığı olan birçok tutsak ölüme terk edilmiş durumdadır. Bütün dünyada ölümcül hastalıkları bulunan tutsaklar serbest bırakılır. Bu gibi kişiler ya ömrünü dışarıda tamamlasın ya da yaşamını sürdürmesi için gereken tedaviyi görsünler diye bırakılırlar. Ama Türkiye’de bırakılmıyor. Neden? Çünkü Kürdüz biz; ayrımcılık vardır; düşmanca yaklaşım vardır. Bir sürü arkadaşımız şimdiye kadar içeride yaşamını yitirdi ve halen ölümcül hasta olan birçok insanımız içerdedir. Yani Türk devletinin Kürt siyasetine karşı yürüttüğü düşmanlık siyaseti gündemdedir.

KCK DAVALARINDA KÜRT HALKINA DÜŞMANLIK YAPILIYOR

İşte en son Amed’de KCK Ana Davası ve İstanbul Ana Davası görüldü. Açıkça görülüyor ki yargı alanı Kürt halkına ve siyasetine karşı bir mücadele alanı haline getirilmiştir. Resmen düşmanlık yapılmaktadır. BDP milletvekili Kemal Aktaş’ın savunması alındı, iddianame okundu. Peki, ne suçu vardır? Kürt siyaseti yapmak dışında ne suçu vardır? Oradaki tüm tutukluların hiçbir suçu yoktur. “Bunlar Kürt’tür, Kürt kimliğini esas alıyorlar, o zaman düşmandırlar” denilerek içeri atılmışlardır. Ve mahkeme heyetinin görüşü de, yaklaşımı da halen budur. Savcılık bile altı kişinin tahliyesini isterken, mahkeme iki kişiyi tahliye ediyor ve bir de duruşmayı sonbahara erteliyor. Bu mahkeme heyeti Kürt halkıyla ve demokratik çözüm süreciyle alay etmektedir.

Biz şunu anlamak istiyoruz: Bu mahkeme heyeti kimdir? Bu Kürt düşmanlığını yürüten zihniyetin altında ne vardır? Madem Kürt halkıyla devlet barış sürecini başlatmışsa, bu mahkeme ne diye seçilmiş Kürt milletvekillerini bırakmıyor ve onların davasını sonbahara erteliyor. Bu mahkeme heyeti kuşkusuz Türk sömürgeci sisteminden bağımsız değildir. Ve 1925’te Şêx Saîd İsyanı’nda kurulan İstiklal Mahkemeleri’yle aynı zihniyeti sürdürmektedir. Kürt halkına düşmanlık zihniyeti bu mahkeme sisteminde yansıyor. İstiklal Mahkemesi insanları idam etti, bu da elinden gelse idam eder ki zaten yaptığı siyasal bir idamdır. Üstlerine atılmak istenen suçlar kadar cezaevi yatmış kişiler hala bırakılmıyor. Çünkü orada hukuk değil, siyaset var ve bir savaş var, düşmanlık tutumu var. Artık bu mahkemeye tavır almak lazım. Avukatların da bunu tartıştığı belirtiliyor. Tabii tartışırlar; haklıdırlar. Çünkü bu mahkemenin yürüttüğü, hukuk değildir. Yürüttüğü, Kürt halkına ve onun siyasetine karşı bir savaştır.

TÜRK MAHKEMELERİ ÖZEL SAVAŞ MAHKEMELERİ GİBİ

Türk sömürgeci mahkemelerinin aynı tutumu Roboskî katliamı davasında da görülmektedir. Orada da aynı sömürgeci zihniyet ve yasalar esas alınmaktadır. Ortada 34 kişinin katledilmesi var. Şimdi bir mahkeme veya savcı tutuyor bunu ‘taksirle adam öldürme’ sayıp görevsizlik kararı alıyor ve askeriyeye devrediyor. Bu tutum resmen, bu suçu işleyenleri gizleme, yargılamama tutumudur. Çünkü tarihte hep böyle yapmışlardır. Kürtleri öldürmüşlerdir, yanlarına kar kalmıştır. Bu, böyle olmaz. Burada hükümet savcısının yürüttüğü çizgi, Kürt karşıtlığı çizgisidir. Hatta onunla da kalınmamış, ölen insanların yakınlarına ‘hadisenin yaşandığı yere gittiler’ diye para cezası bile verilmiş. Bu kadar da olmaz! Bu kadar zulüm, bu kadar tek yanlı dayatma, devletçilik ve baskıya kim tahammül edebilir? Açık ki TC’nin mevcut mahkemeleri aslında inkar siyasetine dayalı birer özel savaş mahkemesi gibi Kürt halkına karşı çalışmaktadır. Bunu hem KCK davasında hem de Roboskî davasında açıkça görmek mümkündür.

Bütün bunlar olurken biz nasıl rahat olalım! Ben hükümetin bütün yetkililerine soruyorum; bütün bu karşıt faaliyetler geliştirilirken biz süreci nasıl tıkır tıkır sürdürelim. Bu olacak şey midir? Biraz empati yapalım. Kürt halkını tanıyorsanız, temsilcilerine böyle yaklaşamazsınız, önderini bu biçimde tecrit altında tutamazsınız, seçilmiş temsilcilerini haksız yere rehin tutamazsınız. Ama yok, inkar siyasetinizde, sömürgeci zihniyette ısrar edecekseniz o ayrı, biz bunu da kabul etmiyoruz ve bu bizim savaş gerekçemizdir. Bu, 90 yıldır sürdürülen bir siyasettir. Ama ‘yeni bir dönem’ denilecekse, ‘yeni bir Türkiye’ denilecekse, bu siyasetin terk edilmesi lazımdır.

Bütün bunlarla birlikte halen yürürlükte olan bir sürü anti demokratik, sırf Kürt düşmanlığına dayalı geliştirilen kanunlar da vardır. İşte TMY, seçim yasası gibi Kürt halkına karşı geliştirilmiş yasalar da vardır. Bunların hiçbirinde herhangi bir değişiklik söz konusu değildir. Açıkça görülüyor ki sürdürülen barış sürecine rağmen, yürürlükte olan şey, Kürt karşıtlığı siyasetin olduğu gibi komple sürdürülmesidir.

ERDOĞAN’IN ‘TERÖRİSTBAŞI’ SÖYLEMİNE TEPKİ

Bakınız, Başbakan Gezi olaylarıyla ilgili konuşurken, konuyla ilgili ulusalcıları bile eleştiriyor; “siz nasıl Atatürk’le terörist başının fotoğrafının yan yana olmasını kabul ettiniz” diyor. Halen “terörist başı” diyor, ulusalcı diye tanımladığı kişileri bile bu konuda tavır almadığı için eleştiriyor. Bu ne demek! Eğer sen Kürt sorununu çözeceksen, topluma ve ulusalcılara da kabul ettirmeye çalışman gerekmez mi? Eğer gerçekten o ulusalcı denilen çevreler Önder Apo’yu kabul etmişlerse bu iyi bir şey değil mi? Sonuçta Önder Apo, Kürt halkının temsilcisidir. Ve şu anda resmi olarak devlet ve hükümetle bu vasıfla diyalog sürdürmektedir.

Hala “bölücülük” diyor, ne bölücülüğü! Eğer bölücülük yapan varsa bunu siz yapıyorsunuz. Siz bizi sürekli ötekileştiriyorsunuz. Biz Türkiye’nin eşit, özgür ve gönüllü birliği için bu süreci başlatmadık mı! Ama halen bölücülükle ve terörizmle suçlama, bu zihniyetin kendisini ele vermesidir.

Diğer bir husus da hiçbir şey gizlenemez. Her şey açıktır. Bizim de dünyanın her tarafında kurumlarımız vardır; devleti, hükümeti izliyoruz. Örneğin hükümet Kürt karşıtlığı, PKK karşıtlığı siyasetinde herhangi bir değişiklik yapmamıştır; uluslararası platformlarda halen Kürt karşıtı siyasetini sürdürüyor. Tüm uluslararası platformlarda savaş dönemindeki gibi tutumunu sürdürüyor. Rojava Kürdistanı’na karşı Türk devleti karşıtlık tutumunu sürdürüyor. Bugün kendisiyle bağlantı içerisinde bir takım silahlı gruplar Efrîn’i kuşatmaya almak istiyorlar. Ama bu kuşatmanın önemli bir kısmını Türkiye yapıyor. Kaçakçılığı önleme adı altında, kuşatmaya dönük her türlü tedbiri alıyor.

TÜRKİYE 1 MİLYON KÜRT’Ü AÇ BIRAKMAK İSTİYOR

* Neden?

Çünkü oradaki 1 milyonluk Kürt nüfusunu aç bırakmak istiyor. Böylece Kürtlerin oradaki çete gruplarına teslim olmasını sağlamayı hedefliyor. Bu insanlık mıdır, bu dostluk mudur, bu barış mıdır, bu kardeşlik midir? Bunlarla ne alakası var; bu, düşmanlıktır.

Mahkemede düşmanlık, uluslararası platformda düşmanlık, Rojava’ya karşı düşmanlık; içeride ha bire karakol yapma, korucu örgütleme, keşif yapma, yani savaşa hazırlık, İmralı’da ağır tecrit politikanın devamı. Bunlar böyle olmaz.

Kısaca biz, esas olarak beş aydır, resmi olarak üç aydır ateşkes halindeyiz. Bir buçuk aydır güçlerimiz hızlı bir biçimde geri çekilme sürecini sürdürmektedir. Bu anlamda Önder Apo’nun çözüm projesi olarak devlete de bize de sunduğu üç aşamalı projenin birinci aşaması tamamlanmıştır. Yani halen geri çekilmesi gereken güçler vardır. Bu doğru. Ama karar alınmıştır, artık bu süreç işlemektedir. Dolayısıyla ikinci dönem başlamıştır. Yani devletin yapması gerekenleri hayata geçirmesi gerekmektedir. Şimdiye kadar bir şey yapmaması ve az önce izah ettiğim gibi tam tersi pratiklerde bulunması bizlerde ciddi kaygılar yaratmıştır. Ama biz süreci sürdürüyoruz, süreç durmuş değil. Şimdi sıra devletin yapması gerekenlere gelmiştir.

* Nedir devletin bu aşamada yapması gerekenler?

Artık ikinci aşama başladı, biz ikinci aşamanın görevlerinin daha çok devlete ve hükümete ait görevler olduğunu biliyoruz. Dolayısıyla tüm dikkatimizle hükümeti ve devleti izlemekteyiz. Hemen geciktirmeden bir hafta içerisinde yapılması gereken görevler olduğu gibi peşi sıra, hızla atılması gereken adımlar vardır. Süreç çok önemli ve kritik bir aşamada seyrediyor. Bir kere Önderlik üzerindeki tecrit kalkmadan bu süreç ilerlemez. Koruculuğa ve karakollara ilişkin hükümet görüşünü ortaya koymalı ve bu konularda inandırıcı bir pratik olmalıdır. Ve diğer atılması gereken adımlar vardır. Biz burada bunları söylerken kimseyi tehdit etmiyoruz. Sadece tüm halkımıza, Türkiye halkına ve kamuoyuna şunu diyoruz: “Kürt sorununda demokratik çözüm sürecinin gelişmesi için biz KCK olarak, PKK olarak kendi görevlerimizin gereğini yaptık; Önderliğimizin perspektifine uyarak barışçıl bir sürecin gelişmesi için yapılması gerekenleri yaptık, yapmaya devam ediyoruz. Ama aynı proje çerçevesinde devletin ve hükümetin de yapması gerekenler vardır, sorumlulukları vardır. Devlet ve hükümet bu dönemde kendi sorumluluklarını yerine getirmelidir. Çünkü 3 aydan bu yana süreç resmen devrede olmasına rağmen, devlet ve hükümet herhangi bir şey yapmamıştır. Doğru, imha operasyonları durdurulmuştur ama bunun dışında yapılan bir şey yoktur.”

SÜREÇ ANCAK İKİ AYAK ÜSTÜNDE İLERLER

Kısaca bizim söylemek istediğimiz, sürecin tek ayaklı yürüyemeyeceği, iki ayak üzerinde olursa ilerleyebileceğidir. Bir kişi tek ayak üzerinde yol alamaz, iki ayağının olması gerekiyor. Bu sürecin de iki ayağı vardır; birisi biziz, diğeri ise devlet ve hükümettir. O ayağın devreye girmesi gerekiyor. Ciddi, köklü, gözle görülür adımların atılması lazım. Bunu çok acil bir biçimde bekliyoruz. Biz hemen yapılması gerekenlerle birlikte önümüzdeki 2-3 hafta içerisinde, özellikle de TBMM kapanmadan bazı adımların atılmasını bekliyoruz. Örneğin şimdi deniliyor ki, “KCK davasıyla ilgili olarak Amed ve İstanbul mahkemeleri çözüm karşıtıdır, onun için bu tutumlarını sürdürüyorlar.” Güzel, o zaman hükümet bunları aşamıyorsa karar çıkarabilir, beşinci bir reform yasası çıkarabilir ve böylece o mahkemeleri aşabilir. Kaldı ki ben böyle olduğunu sanmıyorum. Karşımızda bir sömürgeci sistem var, bir inkar sistemi var. Kürt halkına karşıtlık ve düşmanlık sistemi var. Bu sistem halen devrede; mahkemesiyle devrede, diğer bütün organlarıyla devrede. AKP hükümeti bu konuda samimi ise -ki Başbakan samimi olduğunu çok kere söyledi- ben de söylüyorum, samimiyetinizi pratikte de gösterin. Lafla söylemek olmaz. Buyurun siz de samimi adımlar atın, bir görelim sizi. İmralı’da tecrit devam edecek, Kürt siyasetçileri tutuklu kalacak, hastalar cezaevlerinde ölecek, güçler de askeri hazırlıklarını sürdürecek, bir de kalkıp samimiyetten bahsedilecek. Bu böyle olmaz.

Yani biz burada açıkça şunu söylüyoruz: Türk devleti ve hükümeti tarihin bu döneminde Kürt sorununu çözmek istiyorsa ciddi olmalıdır. Adım atmanın günü gelmiştir. Adım atmalıdır. Adım atmazsa tek ayaklı ilerlenemez, tıkanır. Tıkanırsa sorumlusu biz değiliz; adım atmayan ve ikinci ayağı oluşturmayanlar sorumlu olacaktır. Çünkü devletin adım atmaması demek, sürecin tıkanması demektir. Sürecin ilerleyip ilerlememesi tamamen AKP hükümetinin bundan sonraki politikalarına bağlıdır. Eğer devlet ve hükümet üstüne düşen görevlerin gereğini yapmazsa bunda tabii ki AKP hükümeti sorumlu olacaktır. Çünkü biz üzerimize düşenlerin hepsini yaptık. Kimse bize, “siz şunu yapmadınız” diyemez. Ama karşı tarafın da adım atması gerekiyor. İş gelip o noktaya dayandı. Bu saatten itibaren artık hükümetin ve devletin yapacaklarının devreye girmesi gerekmektedir. Bunların herhangi bir gerekçeyle devreye girmemesi, oyalama ve sürece yayma tutumları karşısındaysa biz tabii ki bunu yeniden değerlendirmek durumunda kalacağız.

* Bu konuyla ilgili Türk devletine ve kamuoyuna dönük bir çağrınız var mı?

Ben buradan Türk devletini ve hükümetini göreve davet ediyorum. Bu bir uyarı gibi de algılanabilir. Ama kesinlikle gelinen süreçte durumun ciddiyetinin anlaşılması lazım.

Kürdistan’daki siyasi parti ve demokratik kurumların birliğini oluşturan Kuzey Kürdistan Birlik ve Çözüm Konferansı da gerçekleşti. Konferansın hem önemli tespitleri var hem de sürece ilişkin tutumu da vardır. Biz, bir bütünen Kürt halkı olarak barışçıl çözümden yanayız. Ancak sürekli buna ayak direten Türk devleti olmuştur. Fakat saldırılara karşı direnmek ve kendimizi savunmak zorundayız. Meşru savunma çerçevesinde direnmek doğal bir haktır. Zaten bu olmazsa saldırılar karşısında var olabilmek de mümkün olmayacaktır. Benim bu söylediklerim aynı zamanda tüm yurtsever halkımıza ve Kürdistanî değerli demokratik kurumlara, yine Türkiye’de halkların kardeşliğinden, demokrasiden ve barıştan yana olan çevrelere, yine ilgili uluslararası çevrelere de bir çağrıdır: Mevcut durumda AKP hükümetinin ve Türk devletinin şimdiye kadarki tutumu olumsuzdur. Bizim bütün fedakarlıklarımıza rağmen, kaygı uyandırıcı bir biçimde, savaşa hazırlık anlamına gelen pratikleri öne çıkmış bulunmaktadır. Buna rağmen tek taraflı bir fedakarlıkla birinci aşamayı önemli bir düzeye getirecek tarzda barış ve demokratik çözüm için önemli adımlar attık. Şimdi ikinci aşamanın görevleri çerçevesinde hükümetin devreye girmesi ve adım atması gerekiyor. Bizim beklentimiz ve uyarımız budur. Tüm demokrasi güçleri ve kamuoyu bunu takip etmelidir. Eğer ki devlet ve hükümet bu biçimde, şimdiye kadar olduğu gibi, konuyla ilgili ketum davranırsa sürecin tıkanmasının sorumlusu biz olmayacağız. Bunun bilinmesi gerekmektedir.

ESP’YE YÖNELİMİ KENDİMİZE YAPILMIŞ GİBİ KABUL EDİYORUZ

* Gelen bilgilere göre ESP’ye karşı da bir operasyon başlatılmış durumda. Bu da az önce belirttiğiniz, devletin çözümsüzlük politikası çerçevesinde bir sonuç mudur?

Haberlere yansıdığı kadarıyla birçok şehirde gelişmiş kapsamlı bir operasyondur; toplam yüze yakın kişinin gözaltına alındığı belirtiliyor. Evet, belirttiğimiz çerçevede devletin değişmeyen egemenlikçi, baskıcı, yasaklayıcı politikasının bir sonucu olarak gelişen bir operasyondur. AKP’deki egemenlikçi zihniyetin bir yansıması olarak bütün bu baskılar, operasyonlar gündemleşmektedir. Oysa sivil-demokratik bir yapılanma öngörülmesi durumunda, örgütlenme özgürlüğü olur, kimse yasak çalışmalar yapmaz, bu tür operasyonlara da gerek duyulmaz.

Burada diğer önemli bir husus ise, çözümden yana olan, Kürdistan Özgürlük Mücadelesi’ne sıcak bakan parti ve örgütlerin hedefleniyor olmasıdır. Daha önce SDP’ye de bu biçimde bir yönelim oldu. Şimdi de ESP’ye bu kapsamda yönelim gerçekleşmiş olmaktadır. Biz ESP’ye yönelimi kendimize yönelim gibi kabul ediyoruz. Bu tür operasyonlar çözümü değil çözümsüzlüğü beslemektedir. ESP’li devrimcilere dönük geliştirilen bu operasyonu şiddetle kınıyorum. Ama bilinmeli ki devrimciler operasyon, tutuklama ve baskıyla dize getirilemez, egemenlerin baskı ve şiddetine karşı devrimcilerin direnişi de yükselecektir.

KONFERANSLARDA ÖNEMLİ BİR DÜZEY YAKALANDI

* Öcalan’ın perspektifi üzerine 4 ayrı (Türkiye, Kuzey Kürdistan, Avrupa ve Ulusal) konferansın yapılacağı kamuoyuna duyuruldu. Türkiye ve Kuzey Kürdistan konferansları yapıldı ve bunların sonuç bildirgeleri kamuoyuna da açıklandı. Yapılmış olan konferanslar hakkında neler belirtilebilinir?

Evet, gerçekleşen her iki konferans da önemli bir düzeyi yakalamıştır. Değerli çalışmalardır. Yalnız, Türkiye Barış ve Demokrasi Konferansı’na ilişkin ben daha önce görüşlerimi kamuoyuyla paylaşmıştım. Aynı şeyleri burada tekrarlamaya gerek yok. Kamuoyuyla paylaştığım görüşlerimi koruyorum. Ankara’da gerçekleşen Barış ve Demokrasi Konferansı önemli bir düzeyi yakalamıştır. Rolünü oynayabilmesi için, yapılmış bir konferans olarak kalmamalı, bundan sonra da devamı niteliğinde bir araya gelmeler olabilmeli. Zaten daimilik için bir komisyon da kurulmuş. Eğer ileriki aşamada daha da kapsayıcı bir biçimde bir yoğunlaşmayı yaşasa daha önemli bir katkısının olacağını düşünmekteyim.

Kuzey Kürdistan Birlik ve Çözüm Konferansı’nın sonuç bildirgesi kamuoyuna açıklandı. Ben öncelikle konferansı tüm hareketimiz adına selamlıyorum. Yansıdığı kadarıyla başarılı bir konferans olmuştur. Belki bazı yetersizlikleri olabilir. Ama Kürdistan’daki tüm siyasi çevrelerin, tüm inanç gruplarının yine tüm etnik kesimlerin ilk kez bu denli katılmış olduğu böylesi bir platform anlamlı ve tarihsel değerde bir öneme sahiptir. Tartışmalarıyla yakaladıkları düzey de geri değildir. Önemli bir çerçeveye ulaşmış oldukları görülmektedir. Bu açıdan bu değerli çalışmaya katılan tüm grupları, siyasi partileri ve şahsiyetleri bir kez daha selamlıyor ve kutluyorum.

Konferansın almış olduğu kararlar sonuç bildirgesine yansıtıldı. Biz, bu kararlaşma çerçevesini genel olarak uygun görüyor ve katılıyoruz. Konferansın önemli bir düzeyi yakaladığı açıktır. Biz hareket olarak bu kararların arkasındayız ve destekliyoruz. Fakat önemli olan konferans bileşenlerinin bundan sonra ulaşmış oldukları bu çerçeveye pratikte de sahip çıkmaları, mücadele içerisinde bunu takip etmeleri ve bu biçimde demokratik çözüm sürecinde önemli bir rolü üstlenmeleridir.

Kuzey Kürdistan için gerçekleşen bu konferans halkımızın geleceğinde tayin edici bir role sahip olabilir. Bu düzeyde konferansın gerçekleşmiş olması, demokratik ulus gerçekliği ve çözümü için önemli bir gelişmedir. Demokratik ulus, tekçilik değil, çoğulculuktur. Yani tek bir halk değil, birçok halkın ve değişik inançların, mezheplerin eşit ve özgür bir biçimde yaşadığı çağdaş bir modeldir. Bu açıdan Asuri, Süryani, Ermeni, Arap, Türkmen, yine Êzîdî ve Alevi halkımızın temsilcileri başta olmak üzere tüm inanç ve mezheplerin, değişik kültürlerin katılmış olması demokratik ulus gerçekliği açısından önemlidir.

Ayrıca katılan siyasi parti ve sivil toplum kurumlarının bir çözüm perspektifinde ortaklaşmış olmaları geleceğe dönük olarak giderek pekişen bir ulusal-demokratik birliğin gerçekleşmesinin temeli olabilecek niteliktedir. Bizce küçük, büyük demeden katılmış ve ortaklaşmış bulunan tüm katılımcıların duruşu değerlidir. Biz, Kürt sorununda önemli bir aşamaya geldiğimiz, çözüm sürecinin gündeme geldiği tarihin bu önemli aşamasında ulusal-demokratik birliğin her şeyin üstünde olduğunu düşünüyoruz. Burada önemli olan örgüt çıkarları değil, demokratik ulus çıkarlarıdır. Kesinlikle bu çerçeveyi esas alacak, her koşul altında demokratik ulus değerlerini en üstte tutacak ve her zaman ortaklaşmayı esas alacağımızı vurgulamak istiyorum.

Bence konferansta herkes tarafından yeterince vurgulanmayan bir gerçek var ki biz bu düzeye kolay gelmedik. Büyük bir emek ve değer temelinde bu düzeye gelinmiştir. Bu mücadelede halkımızın yirmi bin evladı şehit düşmüştür. Unutmayalım ki bu şehitlerin ezici çoğunluğu da kadroydu. Bu halkın güzide evlatları, yiğit komutanları ve militanlarıydı. Biz onların kahramanlık destanları yaratması, insanüstü yetenekler sergileyerek direnişi geliştirmesi temelinde bugünlere geldik. Tüm bu kahraman şehitler Kürdistan halkının öz evlatlarıdır. Kürdistan halkının içinden çıkan tüm örgütler de bu değerlere sahip çıkmalıdır. Çünkü bunlar bizim ve halkımızın değerleridir. Bizim biz olarak var olmamızda önemli rolleri olan, kanlarını dökerek adeta toplumumuza yaşam suyu olan değerlerimizdir. Bu değerler temelinde daha da güçlüce geleceği sahiplenen bir duruş ve ulusal-demokratik birlik kesinlikle geleceğe daha güçlü yürümeyi başaracaktır.

Konferans önemli tespitler ve bir ortaklaşma düzeyini açığa çıkarmıştır. Bundan sonraki süreçlerde bu birleşim bir daimiliği kazanarak süreci takip etmeli, sürece ilişkin kararlar almalı ve süreç hakkında, sürecin yönlendirilmesinde bir rol üstlenmelidir diye düşünmekteyiz. Ben bu temelde konferansa bundan sonraki pratik açısından da üstün başarılar diliyorum. Umuyorum ki halkımız ilk kez böylesine çeşitli çevrelerin bir araya gelerek oluşturmuş olduğu bu ortak platformla daha önemli bir mücadele düzeyini kazanacaktır. Konferansın dosta, düşmana verdiği önemli bir mesaj vardır. Daha önceden belirtildiği gibi bir tür meclis gibi rol oynayacak olan bu konferans bileşiminin demokratik çözüm sürecinin başarıya taşınmasında da temel bir güç olacağına inanıyorum.

* Avrupa’daki konferansın 29 Haziran günü yapılacağı belirtiliyor…

Avrupa’da gerçekleşecek olan Yurtdışı Demokrasi ve Barış Konferansı da önemli bir rol oynayacak olan bir çalışmadır. Çünkü Türkiye’nin demokratikleşmesi ve Kürt sorununun çözümü sadece Türkiye sınırları dahilindeki bir mücadeleyle yeterli bir çalışma düzeyini ortaya çıkaramaz. Kürt sorunu aynı zamanda uluslararası bir sorundur. Yine çağımızda, küreselleşmenin geliştiği bu dönemde Türkiye’nin demokratikleşme süreci de biraz da uluslararası süreçlerle yakından bağlantılı bir durumdur. Bu açıdan barış ve demokratik çözüm sürecinin yurtdışı ayağına da önemli oranda ihtiyaç vardır. Bu çerçevede yurtdışındaki yurtsever Kürdistanlıların ve Türkiyeli demokrat çevrelerin bir araya gelerek bir konferans platformunu oluşturmaları, bu çözüm sürecinin dış ayağını oluşturarak hem kamuoyu yaratmada, hem de çeşitli düzeylerde diplomatik çalışmaları geliştirmede bir rol oynayabilecektir. Demokratik bir Türkiye’nin yaratılması, Kürt sorununun çözümü açısından sürecin dış ayağının oluşturulması ve bu konuda dıştan yürütülecek çalışmalarla destekçi olunmasının sürece önemli bir katkısının olacağını söylemek mümkündür. Bu açıdan toplanacak olan konferansın kapsamlı olacağını da düşünüyorum -ki o yönlü bilgiler de var-. Demokrasiden, barıştan, halkların kardeşliğinden, tüm mezheplerin, inanç gruplarının, etnisitelerin eşitliği ve özgürlüğünden yana olan Kürdistanlı ve Türkiyeli bütün kesimlerin yurtdışında bu konferansa katılması gerektiğini düşünüyorum.

Bu konferansın da bize göre Türkiye’nin demokratikleşmesi ve Kürt sorununun çözümü hakkında bir projeye ulaşması önemli olacaktır. Yani kısa özet anlamında nasıl bir Türkiye ve nasıl bir çözüm istediğini ortaya koyan, bu temelde bir projeye ulaşan bir çalışma gelecek açısından gereklidir. Konferansa katılan tüm bileşenler sadece konferansa katılıp herkesin kendi kulvarına gittiği bir düzey değil de, konferansın daimiliğini sağlayacak hem bir komisyon kurulabilir ve hem de o ulaşılan taslağın pratikleşmesi için herkes kendi cephesinden mücadele yürütür. Yine zaman zaman bir araya gelinebilir. Mesela yılda bir kere veya daha sık aralıklarla toplanması düşünülebilir. Yani, “nasıl bir Türkiye ve nasıl bir Kürdistan” sorusundan hareketle bir çözüm projesi ortaya çıkarılabilir. Bunun takibi anlamında da hem komisyonun kurulması hem de konferansa katılan tüm bileşenlerin kendi mücadele perspektifi dahilinde sahiplenmesi, böylece sürece güçlü bir katkıyı sağlamasını beraberinde getirecektir.

Ayrıca Demokratik Çözüm Süreci’nin uluslararası ayağını oluşturmak, dıştan bu anlamda bir diplomatik faaliyetle destek sunmak ve yine değişik biçimlerde ve değişik düzeylerde Demokratik Çözüm Süreci’ne katkılar sunmak kendi başına çok önemli bir şeydir. Biz kendimiz şimdiye kadar Avrupa’daki Kürdistanlı kitlelerin, yine oradaki demokratik kurumların hareketimizin geliştirdiği özgürlük mücadelesine önemli katkılarının olduğunu biliyoruz. Bu konferansla çözüm sürecinde de aktif bir rol sahibi olacağını düşünüyoruz. Demokratik bir Türkiye ve özerk-demokratik bir Kürdistan’ın yaratılmasında Avrupa’da yaşayan Kürdistanlı ve Türkiyeli yurtsever, demokratik ve ilerici çevrelerin tarihin bu önemli aşamasında önemli bir rol oynayacaklarını düşünüyor, konferansı şimdiden selamlıyor ve üstün başarılar diliyorum.

* 4 parçadan ve de sürgünde yaşayan Kürtlerin katılacağı Ulusal Konferans’ın hazırlıkları hangi aşamadadır? Pürüzler var mı?

Dört parçadan tüm Kürdistan halkının bir araya getirilmesi önemli bir görev durumundadır. On yıllardan bu yana, çoğu zaman hep gündemleştirilmiş fakat bir türlü gerçekleşemeyen bir görev durumundadır. Gerçekten de Kürt halkının halen birliğini kuramaması ciddi bir yetersizliktir. Herkes birlik kuruyor; Avrupa Birliği var, Arap Birliği var, Afrika Birliği var. Kısaca aynı değerleri taşımayan toplumların bile ortak çıkarlar etrafında bir araya gelip birlik kurma durumları yaşanıyorken, aynı değerleri taşıyan ve kaderleri de aynı olan bir halkın kendi arasında birlik kuramaması hem bir yetersizlik hem de acı verici bir durumdur.

Biz hareket olarak bu yetersizliğin aşılması için geçmişte de çok kere ulusal birlik platformunu gündemleştirdik. Bunun için Önderliğimiz ve hareketimiz önemli çabalar sergiledi ama maalesef bugüne kadar tam olarak gerçekleşmedi. Atılan bir adım olarak KNK’nin kuruluşu vardır. Orada belli düzeyde bir birlik oluşumu söz konusudur. Fakat tüm Kürdistan siyasi hareketleri için bağlayıcı olabilecek daha kapsamlı bir platforma da ihtiyacın olduğu bir gerçektir. İşte Hewlêr’de toplanacak olan ulusal konferans platformu böyle bir ihtiyacı karşılamaya adaydır. Bizim şimdiki amacımız budur. Tüm Kürdistanî kesimlerin katıldığı ve tüm parçalar için, katılan kesimler için belli bir çerçevenin oluşturulacağı bir ulusal-demokratik platform hedeflenmektedir. Bu çalışma tabi Kürtler arasında milli dayanışma ve Kürt sorununda barışçıl-demokratik çözüm konularını tartışacaktır. Herhangi bir devlete karşı bir oluşum değildir. Kürtlerin dayanışmasını ve Kürt sorununun barışçıl çözümünü tartışacak olan demokratik bir platform biçiminde düşünmekteyiz.

Şu anda bir engel görülmemektedir. Çeşitli düzeyde ulusal konferansın ön tartışmaları yapılmaktadır. Eğer bu yürütülen tartışmalar olumlu sonuçlanırsa umarım önümüzdeki günler ve haftalarda konferansa hazırlık komitesi oluşturulabilir. Evvela oradan başlamak gerekiyor. Hazırlık komitesi artık toplantı zamanını ve diğer tekniki anlama gelecek esasları belirler. Biz sonbahardan önce toplanmasını önemli buluyoruz. Umarım bu hedefe ulaşılır. Bu konuda yürütülen çalışmalar şu anda vardır. Tabi kolay bir şey değil. Her ne kadar şimdi bir pürüz olmasa da yine de ihtiyatlı yaklaşmak gerekiyor. Ama umarım Kürtlerin öteden beri gerçekleştirmek istedikleri ulusal-demokratik birlik platformu gelişecektir, böyle bir süreç artık imkan dahiline girecektir. Bu temelde 2013 yılının Kürtlerin birlik yılı olacağını umut ediyorum.

ÖCALAN BARZANİ’YE MEKTUP YAZMADI

* Özellikle Güney basınına yansıyan bir konu olarak; Sayın Öcalan’ın Mesut Barzani’ye bir mektup yazarak geleceğe dönük kendisini desteklediği, vb. konular belirtiliyor. Bu gerçeği yansıtıyor mu? Aslını biraz açabilir misiniz?

Evet, bazı sitelerde ve yine bazı televizyon kanallarında Önder Abdullah Öcalan’ın Sayın Mesut Barzani’ye bir mektup gönderdiği, bu mektupta bazı cümleler ve sözler sarf ettiği biçiminde haberler yapıldı. Bu haberlerde yapıldığı biçimiyle herhangi bir mektup durumu söz konusu değildir. Yani bu haber doğru değildir. Kimler ne için böyle asparagas bir haber yapmıştır, bilemiyoruz. Fakat içeriği yansıtılan söz konusu öyle bir mektup yoktur.

Ancak Önderliğimiz bir süre önce giden BDP heyetiyle bize gönderdiği bir mektupta Sayın Mesut Barzani’ye, Sayın Neçirvan Barzani’ye, Sayın Noşirvan Mustafa’ya ve Sayın Mam Celal’e dönük selam göndermişti, sağlık ve başarı temennileri vardı. Biz de Önderliğimizin kendilerine selam gönderdiğini, sağlık temennilerinde bulunduğunu, başarı temennilerini ileten kısa birer mesaj yazdık. Bu giden mesaj benim adıma gitti. Yani kısa, Önderliğimizin kendilerine selamı olduğunu başarılar dilediğini, ulusal-demokratik birlik çalışmalarına dönük temennilerde bulunduğunu ifade eden, ortalama olarak 2 veya 3 cümle içeren, benim tarafımdan yazılmış birer mesajdı ve bundan bir buçuk ay önce gönderilmişlerdi. Ama basına yansıyan bu mektup değil herhalde. Eğer buysa bunu Önderliğimiz değil ben yazdım. Sadece Önderliğimize ait selam ve başarı dilekleri vardı, başka bir şey yoktu. Kısacası basına yansıdığı gibi herhangi bir mektup durumu söz konusu değildir. Doğrusu budur.

GEZİ PARKI DİRENİŞİ TÜRKİYE DEMOKRASİ TARİHİNDE ÖNEMLİ BİR AŞAMA

* Gezi Parkı direnişiyle ilgili Hareketinizin yaşanan direniş sürecinde kimi açıklamaları oldu. Ancak genel hatlarıyla baktığımızda Gezi Parkı’nda başlayan ve tüm Türkiye’ye yayılan olayları nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bize göre AKP hükümeti Önder Apo’nun Newroz’da yayınladığı çağrı çerçevesinde bir gelişmeyi yaşasaydı ve aynı zihniyetle toplumsal olaylara yaklaşmış olsaydı, Gezi Parkı etrafında gelişen süreç bu boyutlara ulaşmadan çözülebilinirdi. Yani öyle tekçi, baskıcı, toplumsal olaylara karşı hemen şiddeti kullanmadan, polisi, gazı, copu devreye sokmadan, daha sivil, daha demokratik ve çözümleyici bir üslup ve yaklaşım geliştirilmiş olunsaydı, olaylar bu boyuta gelmezdi diye düşünüyoruz.

Ama diğer sorulara verdiğimiz cevaplarda da belirttiğimiz gibi, AKP hükümetinin Kürdistan’da gelişen Demokratik Çözüm Süreci çerçevesinde Türkiye’yi sivil-demokratik bir yapılanmaya doğru götürme konusundaki çizgiye ne kadar tutarlı yaklaştığı konusu tartışmalı bir durumdur. Çünkü mesela nasıl ki Kürdistan’da yumuşama ve ateşkese rağmen keşifler yapılıyor, karakollar yapılıyor ve korucular örgütlendiriliyorsa; Türkiye’de de işte Gezi Parkı çevresinde gelişen bir toplumsal tepkinin üzerine hemen polis sürüldü ve orantısız güç kullanıldı. Halkın buna karşı tabii ki demokratik tepkisi ortaya çıktı. Yani hükümetin tekçi, baskıcı, dediğim dedik tarzda toplumsal alana müdahale tutumu ve öteden beri sürdürdüğü tarzının Gezi Parkı’nda toplumsal patlamaya yol açması biçiminde cereyan eden bir süreç olarak görmek gerekiyor. Yoksa dış güçlerin tertiplediği, çeşitli çevrelerin AKP hükümeti üzerinde hesapları neticesinde gelişen bir senaryo olduğu yönündeki değerlendirmelere sapma doğru sonuçlara götürmez. Burada açıkça, başta gençlik olmak üzere toplumun çeşitli kesimlerinin bir demokratik tepkisi biçiminde ortaya çıkan bir durum söz konusudur. Süreç geliştikten sonra AKP’den rahatsız olan iç ve dış bazı çevrelerin bu direniş sürecinden yararlanma istemi mümkündür. Her süreçte her çevre değişik biçimlerde yararlanmak istiyor olabilir. Ama işin özü o değildir. İşin özü halkın ve gençliğin bir talebi var, bu talebi doğru anlamak gerekiyordu. AKP bunu beceremedi, süreci doğru yönetemedi. Bu da zihinsel duruşla çok yakından bağlantılı bir durumdur. “Ben devletim, polisim var ve istediğimi yaparım” yaklaşımı, bir de şiddeti kullanma tutumu karşı şiddeti ortaya çıkarmıştır. Bunu doğru değerlendirmek büyük önem taşıyor.

Biz Gezi Parkı çerçevesinde gelişen direniş sürecinin Türkiye demokrasi tarihinde önemli bir aşamayı ifade ettiğini, bunun yeni bir durum olduğunu, bunun geleceğe dönük de önemli verilerinin olacağını düşünüyoruz. Fakat tabii ki bu sürece dahil olan bütün kesimlerin durumu aynı değil; farklı düşünce yapılanmasında olan çevreler de vardır. Oluşan bir birlik ya da örgütlü bir durumdan ziyade değişik grupların değişik düzeyde, herkesin kendine göre dahil olduğu bir toplumsal süreç oluyor. Fakat gelinen aşamada özellikle de direnişin belli bir düzey kazanmasıyla birlikte hükümet sarsıldı. Geç de olsa ciddiyeti kavradı; çeşitli görüşmeler yaptı, bazı tavizler verdi. Örneğin Gezi Parkı’nda yargının kararının bekleneceği, yargının kararı olumsuz olsa bile bunu referanduma götüreceğini belirtti. Aynı zamanda Taksim Dayanışması ve bir takım sanatçılardan oluşan kesimlerle görüşmeler yapıldı. Aslında bu bir tavizdi.

DİRENİŞÇİLER TAKTİK YAKLAŞIM YETERSİZLİĞİ İÇİNDEYDİ

Direniş güçleri bunu bir başarı sayıp bu noktadan itibaren Gezi Parkı’ndaki durumu değiştirerek bu demokratik mücadeleyi farklı bir aşamaya taşıyabilirlerdi. Yani oradaki eylemsel duruşu olduğu gibi sürdürme değil de, sonlandırarak ve farklılaştırarak, geleceğe dönük kitlenin demokratik refleksini daha örgütlü hale getirme ve ileriye dönük bir sürece dönüştürme imkan dahilindeydi. Ancak böyle yapılmadı. Bize göre burada hatalı bir taktik yaklaşım yetersizliği yaşandı. Hükümetin bir takım girişimlerini, daha doğrusu bazı tavizlerini, daha iyi değerlendirip eylemsel sürecin başarısını ileriye taşımayı öngörmek daha doğru olurdu. Ama böyle yaklaşılmadı, sürdürülmesinden yana kararlar kılındı. Bu da beraberinde şiddet dozajının daha da arttırılmasına, Taksim ve Gezi Parkı’nın dağıtılmasına yol açtı.

Burada hükümetin politikasında da zaten doğruluk yoktur. Belli bazı görüşmeler ardından tekrar şiddeti dayatma, baskıyı gündemde tutma, çeşitli taktiklerle oradaki yapılanmayı dağıtmaya dönük bir politika yürütmüştür. Gezi Parkı’ndaki direnişçilerin de bunu görmemesi sonucu yapılan şiddetli baskıyla oradaki yapılanma zorlandı. Her ne kadar şimdi Türkiye’nin değişik yerlerinde direniş sürüyor da olsa -ki bu da önemlidir- hükümetin yanlışlarını daha doğru değerlendirme olsaydı, bize göre ayın 13-14’ünde aslında bir değişim olabilirdi. Bunun olmaması direniş güçlerini zorladı. Ama ne olursa olsun bize göre bu önemli bir çıkıştır. Tekçi-otoriter zihniyetin toplumsal kesimler tarafından kabul edilemeyeceğini bir kez daha ortaya koyan bir süreçtir.

Bunun doğru yola kanalize edilmesi ve demokrasinin gelişmesine dönük daha doğru yöntemlerle sürdürülmesi halinde Kürdistan’da gelişen süreçle birleştirilebilinirdi. Ama şimdi iki ayrı kulvarda yürüyen iki ayrı süreç gibi gözüküyor -ki bu beraberinde bazı rizikoları da taşır-. Kürdistan’daki Demokratik Çözüm Süreci, Türkiye’nin demokratikleşmesini hedefliyor. Buradaki toplumsal kesimlerin, emekçi kesimlerin amacı da eğer demokratikleşmeyse o zaman birleştirmek lazım. Fakat belli oluyor ki bir takım ulusalcı kesimlerin etkisiyle süreç lokal bir biçimde götürülmeye çalışılıyor. Bu durum demokratik tabana oturmayı önleyecek bir durumdur. Bu lokal kopukluk beraberinde farklı sonuçlara yol açabilecek bir yöne doğru gitmesini sağlar. Bu açıdan yapılacak olan en önemli şey, bu sürecin, Kürdistan’daki demokratik çözüm süreciyle bütünleştirilmesi, yani Türkiye’nin demokratikleşmesi ve Kürt sorununun çözümü eksenine doğru yönlendirilmesidir. Aksi takdirde alacağı sonuçların yeterli olmayacağı gibi, süreç karşıtı ters bir yöne sapma ve demokratik özelliğini kaybetme durumu da yaşanabilir. (DENİZ KENDAL-ANF)

Yine Türkiye’deki sol ve demokratik güçlerin ancak Kürt halkıyla bütünleşmesi temelinde demokratiklikleri gerçeğe dönüşebilir. Yoksa kendi üzerindeki baskılara karşı dur, Kürt halkının ezilmesini savun yaklaşımı demokrasi olamaz. Kürdistan’daki baskıların arkasında durmak, fakat Türkiye’deki baskıların ise karşısında durmak bir çelişkidir. Demokratiklik bu değildir. Türkiye’nin bir sorunu da zaten dosdoğru demokrasi sorunudur. Dosdoğru demokratik bir duruş sergilenecekse hem Gezi Parkı’ndaki baskılara karşı durulur, hem de Kürdistan’daki baskılara karşı durulur ve böylece Türkiye gerçek anlamda demokratik bir yola kanalize edilmiş olunur.

Bunun sağlanması için bu direniş içerisindeki özellikle sol-demokratik güçlerin ve gerçekten demokrasiden ve halkların bir arada yaşamasından yana olan güçlerin, sürecin bu yöne doğru evirilmesini sağlamaları ve böylece Kürt Özgürlük Hareketi ile bütünlük içerisinde mücadele sürecinin ele alınmasının çok doğru olacağını düşünmekteyiz.

scroll to top