Home , Köşe Yazıları , Kapitalist kriz devletlerin mali krizleriyle derinleşiyor…

Kapitalist kriz devletlerin mali krizleriyle derinleşiyor…

VOLKAN YARAŞIR | 15 – 05 – 2010 |

Yunanistan sokağa çağırıyor!

Kapitalist kriz şirket iflaslarından devlet iflaslarına evrildi. Kapitalist krizin yeni bir boyutu olan devletin mali krizi Yunanistan merkezli Avrupa’yı etkilemeye başladı. Yunanistan Avrupa’nın en zayıf halkası olarak öne çıktı.

Küresel krizin sarsıntılarını azaltmak ve finans kapitalin ihtiyaçlarını karşılamak için kapitalist devletin devreye girmesi ve 50 trilyon dolarlık sübvansiyonu, yaşanan krizin köklerini oluşturdu. Bankaların ve finans piyasalarının krizi devletin mali krizine dönüştü.

Dış borç çevrimiyle hareket eden Yunanistan’ın 2008’den sonra acil likidite sıkıntısı yaşaması Yunanistan ekonomisini altüst etti. Yunanistan’ın kamu borçları GSMH’nin %115’ine yükseldi. Bu süreç ülkeyi hızla iflasın eşiğine getirdi. Yunanistan’daki bu gelişmenin başta İspanya, Portekiz, İtalya, İrlanda, hatta İngiltere’yi etkileme riski Avrupa Birliği’nin harekete geçmesine yol açtı. İlk önce belirli bir lokalizasyonun içinde kalacağı düşünülen Yunanistan’daki krizin Avrupa’yı, hatta dünyayı sarsabileceğinin ortaya çıkması, Avrupa Birliği, Avrupa Merkez Bankası ve IMF’nin gündemini belirledi. Bu yönde IMF ve AB Yunanistan’a bugüne kadar bir ülkeye yapılmış en büyük “kurtarma operasyonu” olan 110 milyar Euro’luk “istikrar paketi” açtı.

İstikrar paketi Yunanistan’ın yeniden sömürgeleştirilmesini içeriyor. Yunanistan işçi sınıfının tarihsel kazanımlarının gasp edilmesi yanında, ücretlerde olağanüstü kesintiler, dolaylı tüketim vergilerinin yükseltilmesi, yeni radikal özelleştirme programları, işgücünün güvencesizleştirilmesi ve esnekleştirilmesi gündeme getiriliyor. Sistematik bir karşıdevrim niteliğinde olan bu süreç, uzun vadeye yayılmış ve son derece rafine bir sömürgeleştirme programı mahiyeti taşıyor.

Yunanistan işçi sınıfı ve emekçileri finans kapitalin bu açık saldırısına karşı net bir tutum alarak, Ocak ayından itibaren gerçekleştirdiği sektörel grevlere ve genel grevlere bir yenisini daha ekledi. Yaşanan genel grevle on binlerce kişi Yunanistan sokaklarını işgal etti. Parlamento binasını kuşattı. Sokaklar 2008 Aralık’ındaki isyanın bir devamı olarak yeniden işgal edildi. Sokaklar, yoğun çatışmalara sahne oldu.

Yunanistan halkı kapitalist krizin yükünü taşımayacağını ve global tefecilere teslim olmayacağını yaptığı genel grev ve gösterilerle ortaya koydu.

Bugün Yunanistan’ın toplam kamu borcu 295 milyar Euro’yu buluyor. Bu borcun ¾’ü Yunanistan dışı kişi ve kurumlara ödenecek. Kamu borcunun %56’sı AB ve Euro bölgesine ait. En fazla alacaklı ülkelerin başında Fransa ve Almanya geliyor.

Finans kapital tam bir global tefeci gibi hareket ederek Yunanistan’ı içinden çıkılmaz bir duruma sürüklüyor. Yapılacak 110 milyar Euro’luk finansal desteğin bile Yunanistan’daki iflası engelleyemeyeceği yönünde yorumlar yapılıyor. Çünkü Yunanistan’ın faiz borçlarına yetişme imkanı yok. Merkez ülkeleri ile Yunanistan’ın borçlanma faiz oranlarında olağanüstü bir fark bulunuyor. Örneğin Yunanistan’la Almanya arasında bu oran 10 puanın üzerine yükseldi.

AB’nin Yunanistan’a sağladığı tefeci faizden Fransa 160 milyon, Almanya 240 milyon, yardım yapan ülkelerin tümü ise 700 milyon Euro gelir sağlayacak.

IMF ve AB’nin istikrar paketi, Yunanistan’ın tüm ekonomik rezervlerinin kontrolünü içeriyor. Son derece “itinalı” bir şekilde Yunanistan’da finans kapitalin önündeki tüm engellerin kaldırılması doğrultusunda düzenlemeleri kapsıyor. Özellikle işçi sınıfının direnç noktalarının kırılması hedefleniyor. Bir anlamda Yunanistan AB bölgesinde bundan sonra izlenecek sınıf karşıtı politikaların laboratuvar işlevini görüyor. Yunanistan’da finans kapitalin zaferi ve işçi sınıfının örgütsel gücünün dağıtılması ve bloke edilmesi Avrupa işçi sınıfına yönelik yeni ve son derece sert sınıf karşıtı politikaların zeminleri olacak.

Bunun yanı sıra Portekiz, İspanya, İrlanda, İtalya, hatta İngiltere Yunanistan’ın yaşadığına benzer riskleri yaşıyor. İtalya’da kamu borçları GSMH’nin %116’sına, İspanya’da ise %75’ine eşit. Özellikle İspanya en riskli ülkelerin başında geliyor. İspanya’nın iç tasarruf oranı %20 dolayındayken, kriz sonrasında işsizlik oranı hızla arttı ve %20’leri geçti. Likidite gereksinmesi Yunanistan’dan kat kat fazla olan İspanya’nın karşılaması gereken borç miktarı da oldukça yüksek.

Yunanistan’dan başlayacak ülke iflaslarının senkronizasyon etkisi yaratma riski AB’nin olağanüstü bir şekilde hızla önlem almasına yol açtı. AB 750 milyar Euro’luk (1 trilyon Dolar’lık) yeni bir “yardım paketi” hazırladı. Euro bölgesinin yaşayacağı riskler böylece aşılmaya çalışılacak. Bu 750 milyar Euro’luk paketin 440 milyar Euro’su Euro bölgesi hükümetleri tarafından karşılanırken, 60 milyar Euro’su AB bütçesi tarafından sağlanacak. Geri kalan 250 milyar Euro’su ise IMF tarafından organize edilecek. Böylece başta AB bölgesini saracak büyük sarsıntının dünyayı da etkilemesi bir düzeyde engellenmeye çalışılacak. Çünkü bugün OECD ülkelerinin devlet borçları 43 trilyon dolara, AB’nin borçları ise 7.7 trilyon dolara yükseldi. Bu durum krizin Big Bang’i olma potansiyeli taşımaktadır.

750 milyar Euro’luk fonla en başta Yunanistan’dan sonra domino taşı gibi etkilenecek Portekiz, İrlanda ve İspanya gibi ülkelerin yaşadığı problemler engellenmeye çalışılacak. Yani krizin bu bölgelere sıçramadan kontrol altına alınması hedeflenecek.

Fakat bu türlü ciddi “önlem” paketlerinin bile, spekülatif sermayenin ulaştığı boyut itibariyle geçersiz kalma ihtimali fazladır. Finanslaşma, her türlü spekülasyon ve kompleks finansal enstrümanlar aracılığıyla spekülatif sermaye olağanüstü bir hacme ulaşmıştır. Ve Yunanistan hazine bonoları gibi, her şeyin kısa zamanda toksik varlığa dönüşmesi olasıdır. Krizin kapitalizmin bir başka bağlamda gelişme biçimi olduğu düşünülürse, özellikle işçi sınıfının etkisizleştirildiği, örgütsel gücünün dağıtıldığı ve boyunduruk altına alındığı koşullarda yaşanacak katastrofun bile kapitalizme yarayacağı göz ardı edilmemelidir. Sermaye insanlığa tek bir dünya seçeneği bırakmaktadır, o da sermayenin dünyasıdır. Yani çağdaş barbarlıktır.

Yaşanan sürecin yarattığı bir dizi olasılığı şöyle sıralayabiliriz: En başta önce Yunanistan’a IMF ve AB tarafından verilecek 110 milyar Euro ve ardından 750 milyarlık hazırlanan fon AB’nin yeniden yapılanmasının ilk işaretleri olarak değerlendirilebilir. Bu adımlar AB’nin emperyalist çekirdeği ve iki dominant ülkesi olan Fransa ve Almanya’nın AB’nin çeper ülkeleriyle yeni bir entegrasyonunu işaretlemektedir. Merkez ve çevre ilişkilerinin yeniden düzenlenmesi gündemdedir. Önümüzdeki dönemde finans kapitalin hareketlerini kısıtlayan her türlü engelin kalkması doğrultusunda bir dizi radikal düzenlemenin gündeme gelmesi kaçınılmazdır. Bu süreç bir başka bağlamda AB içerisinde yeni hegemonya ilişkilerinin kurulması anlamı taşımaktadır.

Yunanistan’daki kriz bugün kapitalizmin teknolojik, ticari ve finansal olarak ulaştığı boyut itibariyle hiç de lokal kalmayacağı, hatta AB bölgesiyle bile sınırlanamayacağının sinyallerini vermiştir. Emperyalist-kapitalist sistem içinde entegrasyon düzeyi ikinci kuşak ülkeler diye tanımlayabileceğimiz ülkeler de dahil, yaşanacak bir kriz artık sistemin bütününü spazma sokabilecek bir içeriktedir. Lokalizasyon sınırları artık oldukça incelmiştir. Bu yön kapitalist sistemin kırılganlığını da arttırmaktadır.

Anlaşılacağı gibi büyük bunalım niteliğindeki kriz kendi iç evrelerini geçirerek derinleşmektedir. Baskılama mekanizması olarak geliştirilen yöntemlerin de hızla palyatifleştiği ortadadır.

Kapitalist kriz derinleşmekte ve daha büyük bir patlamanın zeminleri doğmaktadır. Yunanistan krizi bunun somut örneğidir. Benzer gelişmelerin olması muhtemeldir. OECD ve AB ülkelerinin devlet borçları düşünüldüğünde devletlerin mali krizlerinin süreceği ortadadır, hatta iflasları olasıdır.

Türkiye Cumhuriyeti’nin durumu bütün manipülasyonlara rağmen, hiç de iç açıcı değildir. Türkiye kapitalizminin bütçe açığı ve cari açığı temel kırılganlık noktalarını oluşturmaktadır. Yine Türkiye kapitalizminin sıcak paraya duyduğu ihtiyaç en büyük kırılganlıklarından bir tanesidir. Bugün Off Shore bir ülke haline gelen Türkiye Cumhuriyeti, 2009 Şubat’ındaki patlaması muhtemel krizi 20 milyar Dolar’a yakın kara para ve 30 milyar Dolar’a yakın şirketlerin sermayelerini Türkiye’ye taşımaları sonucu “aşmıştı”. Fakat Yunanistan ve senkronizasyonundaki gelişmeler hızla sıcak paranın Türkiye’den kaçmasına neden olacağı gibi, Avrupa Birliği’ndeki bir sarsıntının bütçe ve cari açıkları maksimum noktalara çıkarabileceği çok uzak ihtimal değildir. General Motors gibi şirketlerin iflas ettiği, Yunanistan gibi devletlerin iflaslarının tartışıldığı koşullarda Türkiye kapitalizminin ana kolonlarının kırılması da muhtemeldir.

Böylesi koşullar inanılmaz imkanlar sunduğu gibi, son derece yıkıcı katastroflara da yol açabilir. Buradaki “kader” işçi sınıfının ve siyasal öncüsünün örgütlülüğüne bağlıdır.

Yunanistan işçi sınıfı yol göstermektedir. Bu yol sokağın, yani mücadelenin, kavganın yoludur. Yunanistan’da kavga sürüyor. Yunanistan işçi sınıfı grev, direniş ve genel grevlerle finans kapitale geçit vermiyor. Yunanistan işçi sınıfının direnişi bir anlamda ön cephe olarak Avrupa işçi sınıfının mücadelesine ışık tutuyor. Finans kapital bu cepheyi yıktığında Avrupa işçi sınıfına yönelik topyekûn bir saldırıya gireceği aşikardır. Yunanistan işçi sınıfı bugün Acropolis’e yürüyüp, reaksiyonunu en sert biçimde gösteriyor. Bu süreç her şeye rağmen Yunanistan’daki siyasal öncünün yakıcı gerekliliğini ortaya koyuyor. Yunanistan işçi sınıfı gerçekleştirdiği ayaklanmalar, direniş ve genel grevlerle devrimci kimyasını açığa çıkaracak, yıkıcı gücünü koordine edecek siyasal öncüsünü yaratamazsa, büyük geri çekilişler yaşaması kaçınılmaz olacaktır. Tıpkı 2000 yılında Ekvador’da yaşanan büyük kitle hareketlerinde olduğu gibi. Ekvador’da kitleler yoğun gösteriler sonucunda parlamentoyu işgal etmişti ve devrimin nesnel koşulları bütün çıplaklığıyla ortadaydı. Fakat siyasal öznenin yokluğu bu fırsatın değerlendirilememesine neden oldu. Ekvador’da devrim sadece bir gün sürdü ve bu deneyim “bir günlük devrim” olarak anıldı. 2008 Aralık’ında Yunanistan’daki ayaklanma günlerinde devlet otoritesinin yokluğuna ve birçok özgürlük alanının açılmasına rağmen yeterli ve gerekli inisiyatifin geliştirilememesi, tarihsel bir fırsatın değerlendirilememesine neden olmuştu. Yunanistan’da sınıfsal antagonizma bütün sertliğiyle yaşanıyor. Bu antagonizma içinde birçok zenginliği ve gelişmeyi taşımaktadır. Yunanistan halkı Avrupa halklarını kavgaya, sokağa çağırıyor. Sokak, öğretmeye devamediyor. Fabrika sokakla buluşuyor.


scroll to top