Anasayfa , Haberler , Devrimin Kadın Önderi: Alexandra Kollontai

Devrimin Kadın Önderi: Alexandra Kollontai

Haber Merkezi|09.03.2018|8 Mart vesilesi ile emeği görülmez kılınmış olan devrimci kadınların biyografilerinden oluşan serinin beşincisi Alexandra Kollontai ’nin hayatı.

İsviçre’deki Lenin ile Çarlık Rusya’sındaki devrimciler arasında bağlantıyı sağlayan önemli bir isim, ilk Bolşevik kadın halk komiseri (bakan), dünyada ilk kadın elçi, cinsel özgürleşmeyle ilgili görüşlerini partisine rağmen çekinmeden savunan bir devrimci kadın… Alexandra Kollontai’ın hayata veda etmesinin üzerinden bugün tam 66 yıl geçti ama bugün hala geriye bıraktığı eserler ve mücadele tarihi ile kadınların ve cins bilincinin önünü açmaya devam ediyor.

Aleksandra (Mihayilovna) Kollontai, soylu bir ailenin çocuğu olarak, 31 Mart 1872’de St. Petersburg’da dünyaya geldi. Rus soylusu ve ilerici bir ailenin çocuğu olan Kollontai, ilk sınıfsal gerçekliği büyükbabasının Finlandiya’daki çiftliğinde çalışan uşaklar ve çocukları ile kendi yaşamı arasındaki çelişki ile ayırt etmeye başladı. İlk gençlik yıllarından itibaren ailesinin dayatmalarına rağmen politikaya ve özgürlük mücadelelerine dair okumalar yaptı ve sorgulamalara girişti. Yine bu dayatmalara rağmen annesinin hayalinin aksine 20 yaşındayken aşık olduğu parasız pulsuz genç bir mühendis olan kuzeniyle evlendi. Bu evlilikten bir çocuğu olmuştu, çocuğun bakımıyla kendisi ilgileniyordu ve eşini hala seviyordu ancak annelik hiçbir zaman varoluşunun ağırlık merkezi olmamıştı, ev kadını olmak ve eşin mutlu varlığı ona bir kafes gibi geliyordu. Anne olduğu süreçte de okumaları ve sorgulamaları devam ediyor, Marksizmle daha da yakınlaşıyor, Rusya’daki işçi sınıfı hareketlerine olan ilgisi gün geçtikçe artıyordu. 12.000 erkek ve kadın işçinin çalıştırıldığı ünlü büyük Krengolm dokuma fabrikasına ziyaretinden sonra işçi sınıfı böylesine korkunç bir biçimde köleleştirilmişken kendisinin mutlu ve huzurlu bir yaşam süremeyeceğine karar verdi. Eşi bu eğilimlerini kendisine karşı kişisel bir direnme olarak algılamaktaydı. Kısa bir süre sonra, “Berbat bir tutsaklık” diye ifade ettiği evliliğini sonlandırarak Zürih’e gitti ve burada ekonomi okudu. Çarlık Rusya’sında kadınların yüksek öğrenim görmesine izin verilmiyordu ve o da aynı çağda yaşamış bir çok kadın gibi İsviçre’ye gitti. İşçi hareketinin devrimci amaçları doğrultusunda bilinçli yaşamı burada aldığı ekonomi eğitiminin de etkisiyle somut olarak başlamış olur. Üniversitede, Kollontai’ın fikirlerinden en çok etkilendiği kişi Alman Komünist Partisi kurucularından Rosa Luxemburg oldu.

1899’da St.Petersburg’da (Leningrad) Rusya Yasadışı Sosyal Demokrat Partisi’ne katılarak yazar ve propagandacı olarak çalıştı, Finlandiya kurtuluş hareketine katıldı. Artık oğluyla yaşıyor, aşk, evlilik, aile gibi bütün kavramları ikinci dereceden geçici duygular olarak algılıyor, kendini amacına adıyordu. Marksizme dair yaptığı okumalar ve sorgulamalar ile Kollontai, kadının özgürlüğüne kavuşmasının ancak yeni bir toplum düzeni ve yeni bir ekonomik sistem ile mümkün olabileceğini kavratıyordu.

1905’te Rusya’da ünlü Kanlı Pazar’dan sonra ilk kez, partisinin emekçi kadınların sorunlarıyla ne kadar az uğraştığını farketti. Kadının yaman düşmanlarını geleneksel ahlak ve tutucu evlilik anlayışı olarak tespit etti. Mevcut feminist hareketlere yönelik eleştirileriyle birlikte partisinin kadın sorununu da programa alması için yoldaşlarıyla tartışmalar yürütüyor ve büyük bir çaba sarf ediyordu. 1906’dan 1908 yılına kadar kadın işçiler arasında, klüp ve dernek çalışması yaptı Kadın İşçiler Klübünün temellerini attı.

1907’de II. Enternasyonal Kongresi toplantısına ve ilki gerçekleşen Uluslararası Sosyalist Kadınlar Konferansı’na katıldı ve Clara Zetkin’le konuşmaları sonucunda partisinin kadınlar arasındaki çalışmasına ilişkin daha net fikirlerle Rusya’ya döndü. Bu çabalarının birçoğunda henüz aynı ideolojik netliğe sahip olmayan partili erkeklerin direnciyle karşılaştı. Burjuva feminist hareketlere yönelik eleştirilerine rağmen ve “Kadın Kurtuluş Hareketinde Feminist Kadınların ve Proleter Kadınların Rolü” semineri verdiği bir dönemde “feminist sapma” ile suçlandı. Bu durumda kadına bakış açısı ile birlikte Menşeviklerle birlikte hareket etmesinin etkisi de olukça yoğundu.

1908’in sonunda gerçekleşen I. Bütün Rusya Kadınlar Kongresi’ne kadın işçilerin kendi programları ve kararlarıyla kongreye katılmalarının son derece eğitici olacağını

öngörüyordu. İşçi kadınların da desteğiyle bağımsız bir çalışma yürüttü ve kongreye giderken bunun kadınlar üzerindeki etkisini gören Bolşevik Petersburg Komitesinin desteğini kazandı. 700 delegeye karşı 45 delege olarak katılan Kadın İşiler Grubu, kırmızı karanfillerle girdikleri kongre salonunu “sınıfa bağlı olmayan bir merkezde olmayı reddederek” terk etti. Bu sırada Kollontay, Vershbolova istasyonunda, ayrılmak zorunda kaldığı Rusya’ya ne zaman ve hangi koşullar altında döneceğini düşünüyordu. Rusya’ya devrim çanları çalarken iktidarı ele geçirmek üzere dönecekti.

1908’den 1917’ye kadar Almanya, İngiltere, Fransa, İsveç, Norveç, Danimarka, İsviçre, Belçika ve ABD’de işçi sınıfı örgütlerinin ve partilerinin çağrıları üzerine özellikle kadın sorununa dair eğitimler verdi, broşürler ve kitaplar yazdı. “Kadın Sorununun Sosyal Temelleri”, “Yeni Kadınlar”, “Toplum ve Analık” bu dönemki eserlerinden sadece birkaçı. 1910 Ağustosunda toplanan II. Uluslararası Kadınlar Konferansı’na 17 ülkeden katılan 100 delegeden biriydi. Konferansta “Ana ve Çocuğun Korunması” başlıklı bir rapor sunan Kollontay, uluslararası sekretaryaya seçildi. Birkaç gün sonra gerçekleşen II. Enternasyonal’in 8. Kongresi’nde Clara Zetkin’in 8 Mart’ın Dünya Kadınlar Günü olarak ilan edilmesi önerisini destekledi. Zetkin ve Luxemburg ile yürüttüğü tartışmalar ile tezlerini geliştiriyor ve partisi içinde de kadın haklarının esas gündemlerden birisi haline gelmesi için mücadele ediyordu. Çalışmaları ve eserleri ile popüler bir konuşmacı ve saygın bir politika yazarı olmuştu. Parti yönetiminden isteyerek uzak duruyordu. Mevki, yani ne olduğu, ne yapabileceğinden daha az değerliydi Kollontai için. Hayatını başta Rusya’daki kadın işçileri sosyalizm fikrine kazanmak ve kadının özgürlüğü, kadınların eşit haklara sahip olması için çaba harcamaya adanmıştı. Uluslararası kutlanan ilk Dünya Emekçi Kadınlar Günü konuşmasını 19 Mart 1911’de Frankfurt’ta yaptı. Bu ilk Dünya Emekçi Kadınlar Günü’nde, ülkesinden uzakta, işçi kadınların oy hakkı üzerine konuşmuştu.

Bolşevik Devrimi’nin başlangıcından hemen önce Rusya’ya geri dönerek, bir tekstil fabrikasında çalışmaya başladı. İşçi kadınlar üzerine yazılar yazdı ve 17 Ekim Devrimi’nin ünlü propagandacılarındandı. Pek çok kaynakta inançlı ve tutkulu kadın olarak yer alan Kollontai için devrim tutku ile gerçekleşebilirdi. Kollontai devrimle ilgili Ekim devrimi ile ilgili olarak şunları söylemektedir: “Ve hayatımda en büyük ve en anlamlı anın hangisi olduğu sorulsa bana, hiç düşünmeden cevaplayabilirim: Sovyet iktidarının ilan edildiği an.”

Asıl mücadelesi devrimden sonra başladı. Devrimin hemen ardından Sovyetler Birliği’nin ilk kadın bakanı Aleksandra Kollontai seçildi, Bolşevik hükümetinde, Rusya’nın Sovyetler’in ve dahası dünyanın bilinen ilk ve tek kadın bakanıydı. Bakan olduğu dönemde “Devrimi bir yapalım kadın özgürlüğü sonra gelir” diyenlerin kadın özgürlüğü konusunda ayak dirediğine tanıklık etti ve en büyük çalışmasını bu alanda yürüttü. “Evlilik köleleştiricidir” diyerek “Özgür aşk” kampanyasını başlatan Kollontai’ın bu kampanyası aynı zamanda birlikte devrim yaptığı erkek yoldaşlarının değişime direnmesine karşı bir eleştiriydi. Aynı zamanda edebiyat alanında da çalışmalarını yürüten Kollontai’ın eleştirisi sadece siyasette değil edebiyatta da sürdü ve Kızıl Aşk adlı romanın baş kadın kahramanı Vasilisa, devrim sonrası sosyalizmi inşa ederken, eski toplumun tüm alışkanlıklarının nasıl da su yüzüne çıktığını, eski ve yeni değerlerin çatışmasını tüm açıklığıyla işledi. “Bir Çok Hayat Yaşadım” isimli biyografisini anlatan kitapta ise şöyle özetliyordu kişisel tarihini: “Aslında yalnızca bir tek hayat değil, birçok hayat yaşadım, hayat kesitlerim birbirinden o kadar ayrıydı. Kolay bir hayatım olmadı. İsveçlilerin deyimiyle ‘gül bahçesinde’ değildim. Yaşamadığım bir şey kalmadı: başarılar, korkunç derecede çok çalışma, takdir, kitlelerce sevilme, izlenmeler, nefret, cezaevleri, başarısızlıklar ve temel düşüncemde (kadın sorunu ve evlilik sorunu üzerine) yeterli anlayışı görememem, yoldaşlarla acı farklılıklar, düşünce ayrılıkları, ama aynı zamanda Parti’de (Lenin’in yönetimi altında) uzun yıllar beraber ve uyumlu çalışma. Çevremde her zaman çok arkadaşım vardı. Fakat bir sürü nefret, çekememezlik ve kıskançlık da oldu. Büyük aşkı, ama öte

yandan kıskançlığın acı tadını da yaşadım… Her zaman ‘yaşamayı’ bildim ve bugün hâlâ bu yeteneğe sahibim.”

İç savaşla geçen yılların sonunda, 1920 8 Martı’nda ise dünya kadınlarına şöyle sesleniyordu: “Sadece kapitalizmin yıkılıp Sovyet iktidarının kurulması, kapitalist ülkelerdeki emekçi kadının hayatını zorlaştıran acı, aşağılanma ve eşitsizlik dolu dünyadan kurtarabilir. Emekçi Kadınlar Günü oy hakkı mücadelesi için bir gün olmaktan çıkmış, kadınların tam ve mutlak özgürleşmesi için uluslararası bir mücadele gününe dönüşmüştür. Bu da Sovyetlerin zaferi için, komünizm için mücadele demektir!”

1921 yılından itibaren işçi muhalefetinin öncülerinden biris haline de gelmekteydi. Demokrasi algısının bir kenara itilmesinin aslında küçük burjuva bir alışkanlık olduğunu dile getiriyor ve sosyalizmin tasfiyesinin önünü açacak bu algıya karşı geleneksel rollerin eleştirilip mahkum edilmesini savunuyordu. Partinin görüşleriyle sık sık ters düşmesi ve geleneksel rollerden yüksek oranda sıyırdığı yaşam biçimi nedeniyle “burjuva sapma” ile suölansa da işçilere verilecek göstermelik demokrasi yerine ekonomik öz yönetime ve üretimin örgütlenmesine gerçek katılımı istemekteydi. Parti yönetiminde çalışan kitlelere güvenin yitmesi ve burjuvaziden gelen uzmanlara güvenmenin sakıncalı olduğunu dile getirmekteydi.

“Aşırı” bulunan cinsiyet devrimi düşüncesi, muhalif tutumu eserleri ve eylemleri nedeniyle Sovyetler’den uzaklaştırılmak istenildi. İlk kadın bakan olduktan bir süre sonra Kollontai, bir ilkin daha adı oldu ve Sovyetler Birliği’ni temsil eden büyükelçi olarak atandı. 1926’da Meksika’da 1927’den 1930’a kadar Norveç’te ve 1930’dan 1945’e İsveç’te kadar büyük elçilik görevleri üstlendi. 1933’te kadınlar arasındaki çalışmaları için Lenin Nişanı ile 1942 ve 1945 yıllarında da diplomatik çalışmaları için İşçi Sınıfı Kızıl Sancağı ödülleri aldı. 1945 yılından sonra SSCB Dışişleri Bakanlığı danışmanlığı görevinde birçok eser yazdı. Geçirdiği kalp krizi nedeniyle felç kalan Kollontai, 1952 yılında 9 Mart’ta Moskova’da yaşamını yitirdi.

(Kaynakça: insanokur.org) (Ekmek ve Gül: Jin News)