Home , Köşe Yazıları , 1 Kasım Seçimleri üzerine aykırı düşünceler / Zahit ATAM

1 Kasım Seçimleri üzerine aykırı düşünceler / Zahit ATAM

1. Yeltsin Hilesi adı verilebilecek bir hile var

Bizim gibi ülkelerde bu hile çok net yapılır, hatta bu hile bir tür meşrulaşmış, yaygınlaşmıştır. 

Nedir Yeltsin Hilesi?

Sanıyorum 1992 yılındaki seçimlerdi, Rusya’da Devlet Başkanlığı seçimleri yapıldı. 

Sandıklar açıldığında ve sayım yapıldığında Komünist Partinin Yeltsin’e az bir farkla kaybettiği anlaşılıyordu. Ama sonuçta resmen hile başladı ve ilerleyen kısımlarda Komünistleri içten içe yıkmak için aradaki o küçük fark büyütüldükçe büyütüldü

Aslında % 40’ın üzerinde oy almış olan Komünistlerin oyu % 32 civarında gösterilmişti. Sonuç büyük bir moral yıkım oldu ve aynı zamanda merkezi iktidarın yıkıcı eylemleri de bir anda meşrulaşmış oldu. 

Aynı zamanda toplumun kendine güveni dışında merkezi yapının aşırı kararları için de zemin oluşturdu, merkez gittikçe daha hiddetli, daha saldırgan, bu memleketin efendisi benim gibi hareket etmeye başladı. 

2. Daha sonrasında Meclis’te yani Duma’daki duruma bakıldığında Komünistler çoğunluktaydı ve Duma aldığı kararları Yeltsin’i etkisizleştirdiler. Peki, Devlet Başkanı ne yaptı? 

Düpedüz Duma’yı topa tuttular

Askeri topla meclise ateş ettiler ve sonrasında pek çok insanı katlettiler, katledilenlerin arasında seçilmişler de vardı

Yeltsin Hilesi budur. 

3. Türkiye’deki bugünkü koşullarda

7 Hazirandan sonra parlamentoda koalisyon gerekiyordu. Ama bütün diğer partiler 17-24 Aralıkta ortaya çıkan açık tapelerinhesabının sorulmasını istediler. AKP içinde ise Erdoğan dışarıda bırakıldığında partiyi bir arada tutacak ve yeniden yapılanmaya gidecek bir alternatif yoktu. Bu anlamda Erdoğan’ın dayatmasıyla ve partinin halkla ilişki kuran ve onlarla hukuksal zemini kuran isim olarak, Erdoğan sistemi kilitledi. Şurası açıktır ki pek çok AKP’li de koalisyonu istiyordu. Net biçimde sessizleştirildiler ve ardından provokasyonlar başladı, millet üzerinde tehlikeli bir oyun oynanıyordu.

Bu anlamda Türkiye’de AKP özellikle Karadeniz ve Orta Anadolu’nun ittifakı üzerinden birinci parti kimliğini korumaktaydı. Sonuçta AKP birinci partiydi, diğerleri aralarında net bir koalisyon oluşturamıyordu ve yeniden seçim için ne yapılabilirdi?

İki olasılık devreye girdi:

1. Kürtlerin belirli bir bölümü kazanılamazdı,

2. CHP’de kemikleşmiş ve Cumhuriyet üzerinden kendi kimliğini kazanmış ve eğitimli kesim ise AKP’ye kayamazdı,

Bu koşullar altında MHP’nin oyları başta olmak üzere,

Aynı zamanda belirli bir uzlaşma dâhilinde diğer partilerden “hile ve hurda” ile de olsa oy alarak sistemi tekrar işler haline getirme yolu seçildi ve bu süreçte ardı arkası kesilmeyen provokasyonlar başladı. Bu provokasyonların en önemli hedefi siyasallaşan, aktifleşen ve parlamentodan pek çok şey bekleyen, anti-AKP bir tavra bürünen halkın şiddetli biçimde pasifleştirilmesidir. 

Çünkü Türkiye’de halkın siyasallaştığı koşullarda ve siyasetin net biçimde saydamlaştığı koşullarda, MHP’den ciddi oy kapmaları da, hileyi hurdayı rahatlıkla yapmaları da imkansızdı

Toplumda, özellikle eğitimli kesimlerde ve hayatı daha orta-burjuvaya, orta sınıfa yakın kesimlerde çok net bir korku iklimi oluşturuldu, derin bir korku ile nefret iç içe geçirildi. Ama sinmişlerdi. İnsanlar ürküyor, bütün bunların bu ülkede nasıl olabileceğine akılları alamıyordu. Her şey ortadaydı ve kendi devletlerinin, bürokrasinin bunları nasıl alet olduğuna bile inanamıyordu. Hatta başını kaldıranı bu insanların tamamen gayri-ahlaki ve yasa-dışı yollardan açıkça ezdiklerinde, kendilerini savunacak, haklarını koruyacak meşru ve sonuç alıcı hiçbir odak kalmamıştı. 

Dikkat ederseniz, 7 Hazirandan sonra en fazla ses getiren eylemler doğrudan örgütler ve silahlı çatışmalar üzerinden olmadı, doğrudan daha sivil kesimlere karşı yapıldı ve toplu büyük ölümler gerçekleşti. Toplum üzerinde sinme durumunu gerçekleştiren en büyük eylemler, silahlı çatışmalar değil, tam aksine sivillere yönelik öldürücü, yok edici, hatta bedenleri parçalayıcı eylemler oldu. Eğitimli insanlar ne olduğunu çok net anlıyorlardı, ama bütün bunların hesabını sistemde hiçbir kurumsal kimlik sormadığı gibi, kamuoyuna göz göre göre en büyük yalanlar söylenebiliyorlardı. Meclis bütün bu sürede ise ne mi yapıyordu? Tatil yapıyordu. Tuhaf memleket ulusal düzeyde ve uluslar arası düzeyde bir savaş içindeyken meclisin tatil yapması, bir tür sivil toplum kuruluşu gibi çalışması nasıl açıklanabilir? Toplumun pasifleştirilmesi ve ortalığın en kirli insanlarca söz kalabalığı ve tehdit ile kirletilmesi bu dönemde gerçekleşti. Büyük pasifizasyon ve moral yıkım dönemiydi. 

Bütün bunlara eşlik eden ise, sıradan insanın en yoğun şekilde hissettiği haliyle büyük bir ekonomik durgunluk ve giderek piyasanın kötüleşmesi denilen, yaklaşan bir iktisadi krizin ayak sesleriydi. 

Sonuçta Muhalefetin hükümet kuramayacağı ve hatta bunun için çalışmadığı, yeni bir hükümetin kurulmasının açık bir şekilde AKP’nin tek başına hükümet kuracak sayıya ulaşması en net ve kirli biçimlerde topluma gösterildi, çıkış yolu olarak sunuldu ve bütün bunlara medyanın tahammül edilemez düzeyde tekseslileşmesi eşlik etti. 

Bunun sonucunda çok büyük sayıda eğitimli ve siyasal bir kesim, korku ile pasifleşti ve en azından sabit durarak kendi can ve iş güvenliğini korumaya çalıştı…

Bu anlamda hırçın ve kirli işler yapan merkez görüntüsüne rağmen, sorun çıkaran ve kan döken merkezi kimliğini korudu ve bütün burjuva demokrasinin yasal çerçevesi ve işleyiş normları terk edilerek merkez kamunun bütün olanaklarını kullanarak kendini kirli bir şekilde restore etti.

Bu anlamda somut olarak seçimlere baktığımızda ne görüyoruz?

1. Türkiye’de yaşayan insanlar olarak kamunun merkezde olduğu bir sistem olan seçimler, kamunun süreci yönetmesi açısından KULLANILAN OYLAR VE SAYIMLAR, BUNLARIN SİSTEME GİRİLMESİ AÇISINDAN,TÜRKİYE’DE BÜROKRATİK AYGIT BU KADAR ASLA HIZLI VE SERİ ÇALIŞAMAZ,  BU ÜLKENİN GERÇEKLİĞİNE VE ÇALIŞMA DİSİPLİNİNE AYKIRIDIR. EN BAŞINDAN İTİBAREN SANDIK SONUÇLARI KASITLI OLARAK OLGU MERKEZLİ OLMAKTAN UZAK VE KEYFİ OLARAK AÇIKLANDI. 

2. Pek çok şeye önceden karar verilmişti ve sistemde sayım süreçleri netleşmeden oylar açıklandı ve sistem bir anda kendi tercihini yapmış gibi gösterildi.

Bu anlamda bu seçimin karakterini belirleyen şey, net olarak Yeltsin Hilesi ile şekillendi. 

BU SÜRECİN DORUK NOKTASI İSE, HDP, MHP VE CHP’NİN ANKARA KATLİAMININ SONRASINDA, AKP’NİN YAPTIKLARINI KABUL ETMESİ VE BU OYUNDA BEN YOKUM HAVASINDA TRİBÜNE ÇIKMASIDIR. YANİ ÖNCE BURJUVA PARTİLERİ HİLEYİ HURDAYI KABUL ETTİLER, ANCAK ONDAN SONRASINDA HALK HİLEYE HURDAYA BOYUN EĞDİ. 

Türkiye’de bu koşullar altında AKP’nin böylesi bir merkezi gücü taşıması ve bu şekilde halkın teveccühünü kazanması imkânsızdır.

 

Yazarın diğer yazıları:

TÜRKİYE’DE SOPALI SEÇİMLER’in TARİHİNE YOLCULUK  | Zahit ATAM

Osmanlıda Anayasa

1789 size neyi hatırlatır?

Elbette Fransız Devrimini… Ne oldu? Yeryüzünde ilk sivil anayasa yapıldı, evrensel insan hakları beyannamesinin merkezi oldular. Bugüne kalan mirası Eşitlik/ Özgürlük/ Kardeşlik ile ifade ediliyor. Bugün bile onların anayasal ilkeleri pek çok İslam ülkesi için erişilemezdir. Kral adına ve kralın yetkilerini belirleyen değil, tam aksine kral ailesini yok edip, sivil halkın haklarını, isteklerini belirten, iktidarın cezai gücünü meşrulaştıran değil, tam aksine devletin ödevlerini ve yurttaşa hizmet etmesi gereken ilkeleri içermekteydi.

Peki, Osmanlı’da ne oldu? 

III. Selim padişah oldu ve o da Fransız hayranıydı, daha şehzadeyken Fransız sarayıyla yazışmış, hatta tahta çıkmak için onlardan yardım istemişti. Amaç Osmanlıyı modernleştirmek, güçlendirmek ve Osmanlı ile Fransızları müttefik haline getirmekti. Selim’in tahta çıktığı yıl, Fransız krallığı yıkılmıştı. III. Selim kendisine devrik kralı almıştı, yeni ve devrimci Fransa’yı değil, bu nedenle de ne anayasa yaptı ne de ülkede milleti kazanmak ve millete hizmet etmek için çalıştı:

Yıkılıp giden krallığın peşinden gidip güçlü bir saray, siyaseten etkin bir yönetim aygıtı ve vurucu-yıkıcı-muzaffer ordu kurmak için çalıştı. Bunun için de başta ordu olmak üzere Osmanlı Sarayının ve yönetici sınıfın modernleşmesi gerekiyordu. Osmanlıda genel düzlemde yenilikler büyük oranda “ordu”dan başlar ve orduyu adam etmek büyük önem kazanır.

1908 yılında Bir isyanla tahtını kaybetti, bir süre sonrasında da kellesini. Saraydaki iktidar çekişmelerinde, nihayet Mahmut iktidara geldi. 1826 yılında vakayı hayriye olayı oldu, yani artık bir esnaf loncasına dönüşmüş binlerce Yeniçeri katledilmişti. Haliç’in insan kanından kırmızı aktığı söylenir. Ardından Osmanlı uzun bir iç savaşla büyük güç kaybetti, iç savaş dediğimiz şudur:

Saray iktidarını kabul ettirmek için, dış güçlere karşı merkezi tahkim etmek, iktisadi olarak büyümek, yönetimi merkezileştirmek siyasetini değil:

Derebeylerine, yani o zamanki Ayanlara savaş açmıştı, hem Anadolu’da hem de Balkanlarda. Çünkü Mahmut’un iktidarına yol açan olay, Selim’in yerine geçen Padişah Mustafa’nın imparatorluğun ayakta kalması için yapması gereken yenilikleri yapamayacak teslimiyetçi çizgisinden dolayı, Alemdar Mustafa Paşa tarafından İstanbul’a yapılan baskın yapması olmuştu. Rusçuk yaranı olan Alemdar, Mustafa’yı tahttan indirdi, yenilik yanlısı Mahmut’u tahta geçirdi ve Ayanları İstanbul’a davet edip (o zamanın derebeyleri) onlarla Saltanat arasında Sened-i İttifak anlaşmasını imzalattırdı. Bir süre sonra Yeniçeriler ayaklandı, yeni Sadrazam olan Alemdar öldürüldü, iktidarını tekleştirmek isteyen Mahmut da şimdi bütün ayanları diz çöktürmek için harekete geçti, uzun yıllara yayılan iç iktidar süreci içinde Osmanlı ordusuz kalmıştı.

Bu iş aslında önce Balkanlarda sonra da Mısır’da “bağımsız” devletlerin rolünü açtı, niye tırnak içinde yazıyoruz? Çünkü bu bağımsız devletler, yani çiçeği burnunda devletler kısa zamanda bağımlı hale geldiler, yeni tipte sömürgelere dönüştürüldüler.

Mahmut ölürken imparatorluk büyük bir yıkımın eşiğindeydi, ancak dış güçlerin yardımıyla Kavalalı’nın başındaki Mısır Ordusu Kütahya yakınlarında durdurulmuştu. Hemen öncesinde İngilizlerle ekonomik anlaşma yapılmış, Osmanlı artık açık bir yarı-sömürge haline gelmişti. Ardından Tanzimat ilan edildi, devletin Batılılaştırılması çabasında yeni bir merhaleye ulaşmıştık.

O uzun Tanzimat ve Islahat Fermanı dönemlerinde, Osmanlı büyük bir dış borcun altına girdi. Saltanat düpedüz dış borçlarla yani istikraz ile idare ediliyordu. 1871-76 yıllarında sarayın aşırı harcamaları, kötü yönetim ve sistemsizlik sonucu, devlet büyük bir krize girmişti. Ardından bir saray darbesi yapıldı ve Abdülaziz tahttan indirildi, o kadar keyfi kararlar veriyor, memurlarını oradan oraya sürüyor, o kadar aşırı harcamalar yapıyordu ki Osmanlı’da saltanatın başı dönmüş gibiydi.

Ardından Murat başa geçti, o da Anayasa yanlısıydı: Saray darbesi, Abdülaziz’in intiharı derken, zaten eğlenceye ve alkole düşkün olan Murat “kafayı sıyırdı”.

O zamana kadar naip olarak anılan ve taht için hazırlanmayan Abdülhamit bir anda Padişah olmak için öne çıktı, Osmanlı zor durumdaydı, uluslararası hiçbir ciddi ve güvenilir ittifakı kalmamıştı, Avrupalı büyük devletler ve Rusya aralarında anlaşamıyorlar ve Osmanlıyı paylaşamıyorlardı.

“Batı uygarlığı doğrultusunda yarım yüzyıla yakın bir zamandan beri süren çabalar durmuş, din-devlet ayrımı yönündeki gidiş yeni bir din-devleti bileşimi rejimiyle sonuçlanmıştır. Dil ve düşün planında bir uluslaşma gelişimi ise büsbütün yok olmuştur. Aslında Osmanlı devletine çağdaş bir yasal birlik verme amacıyla başlayan kanun-ı esasicilik akımının, nasıl ve neden İslam şeriatına dayalı, batılılaşmaya karşı, ulusal doğuşa aykırı bir uzun dönem başlattığını” (Niyazi Berkes, 309) okumak ve anlamak esastan zevkli ve tuhaftır.

Zevkli ve tuhaf, insan gericiliğin ve halka düşman bir iktidarın doğuşunu, bugün de gericilik başımızda ceberut biçimde bulunduğu için okuduğunda, çok iyi anlıyor ve bu da insana bir haz veriyor, ama gericilikten çektiklerimiz hatırlayınca, bütün bunlar aynı zamanda insanı derinden şaşırtıyor. Tam bir çıkmaz sokak hikâyesi, çünkü sistematik olarak belirli ilerici dönemleri ciddi bir geri geliş sarsıyor ve halkçılık yenilgiye uğruyor, tabi bu yenilgiler sırasında halk çok ciddi kayıplar veriyor.

Sonuçta saray yönetimi ve paşaların eliyle hazırlanan, büyük tartışmalara neden olan Kanun-i Esasi deneyinin, yani Osmanlının ilk anayasasının ortaya koyduğu en önemli şey şudur:

“Yönetici tabakanın, hatta aydınların derin bir moral çöküş içinde oluşu ve halk yığınlarının en büyük haksızlıklara karşı bile sesini çıkaramayacak kadar güçsüz oluşu. Bu iki koşul meşruiyeti değil, bir mutlakıyet yönetimini bağıra bağıra çağırıyordu.” (Niyaz Berkes, 333)

“Kanun-ı Esasi’nin yasal çatısını incelediğimiz zaman çağdaş anayasalarda bulunan iyi malzemenin kullanılmasına karşın, kötü bir mimar ya da mühendis elinde iyi işlenmediğinden, önceden hesaplanmamış bir yük altında yıkılan yapılar, köprüler türünden bir yapıt olduğunu görürüz.” (NB, 333)

Gerçekte, bu anayasa, hükümdarı hemen hemen hiçbir şartla bağlamıyordu. Tersine, Kanun-ı Esasi’nin kendisi, hükümdarın iradesine birçok şartla bağlanmıştı.”

“Bu yapının altındaki temel, egemenliğin halkta olduğu doktrini değildir. Onun altındaki doktrin, egemenliğin Tanrı’da, onun yeryüzündeki vekilinde bulunduğu doktrinidir. Bu yasa, asıl yasa sayılan şeriatın sadece bir parçasıdır. Yasanın hemen hemen bütün kurallarında son söz despot hükümdarındır. Örneğin, bu yasanın kendisi halife-padişaha parlamentoyu kapama, kanunu askıya alma yetkilerini tanımıştır. Padişahın egemenlik haklarını kurallara bağlayan bölümü, gerek kişilerin, gerek bütün toplumun hukuksal durumunu bağlayıcı sonuçları olacak kurallarla doludur. Buna karşılık, tebaanın genel haklarından söz eden kesimdeki (madde 8-26) kişisel özgürlüğün dokunulmazlığı, mülkiyet, söz söyleme, cemiyet kurma, eğitim hakları, konut dokunulmazlığı, açık yargılanmadan cezalandırılmama hakkı gibi özgürlüklerin hiçbirinin müeyyidesi olmadığı gibi bunları sınırlayarak egemen güçleri önleyecek önlemler de yoktur.” (NB, 333-34)

Kısacası halkın padişaha sadakat belgesi gibidir, ama padişah halka karşı hangi sorumlulukları taşır, halka hangi hizmetleri yapar, padişah nasıl denetlenecek gibi unsurları içermediği gibi tebaanın sivil hakları da tam tanımlanmamıştır. Tebaanın sivil hakları vardır, ama bunlar için yasal güvencelerden daha çok, İktidarın insafı söz konusudur. Sonuç olarak yasa sanki milleti töhmet altında bırakırken, padişahın iplerini tamamen bırakmıştır.

 

“Kanun, din-devlet ayrımı açısından ileri doğru değil, geriye dönmüş bir kanundur. Devlet yasasının eski Osmanlı düzeninde bile bulunmayan, sadece şeriat ve kanun-ı kadim (eski kanun, ilk kanun) geleneğine dayandığı varsayılan devlet-din bileşimi, ilk kez bu kanunda resmileşmiş bir meşruiyet kazanmıştır. Böylece 3, 4, 5 ve 13. Maddeler hükümdarın şarta bağlanmamış yetkilerine ayrıca dinsel bir meşruluk temeli de sağlamıştır.” (NB, 334)

“Meclis ile hükümet arasında görüş farkı olduğu zaman, padişah kendi isteğine göre ya da meclis ya da hükümet üyesini ya da üyelerini azledebilecekti (madde 35). Hükümetin kendisi tümüyle padişahın iradesine dayanabilirdi. Hükümet kabine olarak meclise karşı sorumlu olmadığı gibi, padişaha karşı da ancak bireyler olarak sorumluydu. Meclis, güvensizlik oyuyla hükümeti düşüremezdi. Mecliste güven kazanmayan bir bakanı, padişah istediği sürece hükümette tutabilirdi. Buna karşılık, meclisin güvenini kazanan bir bakanı padişah her an azledebilirdi (madde 7, 27-29, 36).

Yasama gücü de, gerçekte, yalnız padişahta toplanıyordu. Meclis ancak padişah emriyle, onun vereceği direktiflere göre yasama yapabilirdi. Parlamento üyeleri kanun tasarıları getiremezler, bunları üzerine oylama yapamazlar, başka kanunlarda değişiklik yapamazlardı. Bu son yetki, 53. Maddeye göre, hükümete aitti. Bu sınırlamaların sonucu olarak parlamento bir yasama meclisi değil, bir danışma, bir meşveret meclisiydi. Madde 38 ile parlamento üyelerinin bakanlara sözlü ya da yazılı soru soma hakkı olmakla birlikte, bu halk da koşula bağlı bir haktı; çünkü bakana soruyu cevaplandırmayı istediği kadar geciktirme hakkı verilmişti.” (NB, 335)

“Daha da inanılmayacak yanı, madde 36 ile padişaha “kanun hükmünde kararname çıkarma” hakkının tanınmasıdır. Bunun “geçici” olacağı kaydı olmakla birlikte, meclis ve kanun işlemez duruma geldiğinde, bunun “sürekli” bir hak olduğunu göreceğiz. Bu kural ile padişah, parlamentodan bağımsız olarak tüm yasama yetkisini de elde etmiş oluyordu.

Madde 7, padişahın kutsal haklarından biri olan parlamentoyu dağıtma hakkını da tanıyordu. Gerçi bu madde meclisin yeniden seçilmesi gerektiği koşulunu koyuyorsa da bunun için belirli bir zaman sınırı konmamıştı. (NB, 335)

Daha sonraları bir tür Abdülhamitçilik Türkiye tarihinde türemiştir, özellikle 1950’lerde Demokratlar döneminde filizlenen, 1960’larda solun tarihle ilgisinin sınırlı olduğu dönemde, elbette siyasi iktidarın da desteğiyle, Abdülhamit meşrulaşmış, eli kanlı anlamındaki “Kızıl Hakan”, “Jurnalcliği yerleştiren, jurnalci-sever” kimlikleri belirsizleştirilmiş, 30 yıla yakın sürdürdüğü sıkıyönetime binaen söylenilen “İstibdat” devri önemsizleştirilmiştir. Bu insanların tarih tezlerine göre Abdülhamit esasta anayasaya aykırı hiçbir şey yapmamıştır. Bu iddia aslında tarihsel sürecin incelenmesinde, Kanun-ı Esasinin modern anlamda bir yasaya sahip olmadığı ve tam anlamıyla otoriter bir padişahı davet eden düzenlemesini görmezden geldiğimiz zaman, haklı gibi görünür. Abdülhamit’in Meclisi tatil etmesi ve kendi bildiği yasaları uygulaması ve tam bir ispiyon-üzerine kurulu devlet güvenliği çabaları, yasa yapmayı, yürütmeyi, orduyu ve yargıyı saltanatın oyuncağı haline getirmesi gibi unsurlar açısından bakıldığında ise, Abdülhamit’in yasayla bir ilgisi yoktur ve yasasız ülkeyi yönetmiştir. Gerçekten de, Abdülhamit’i Abdülhamit yapan bu Kanun-ı Esasidir.

Böyle bir anayasanın kuracağı rejim ancak halk iradesini daraltan bir meşrutiyet; hükümdar iradesini genişleten bir mutlakıyet rejimi, işleyişte sürekli bir sıkıyönetim, saltanat ilişkilerinde ise kirli ilişkilerle örülü bir yönetim aygıtı olabilirdi.

Not: “Niyazi Berkes, Türkiye’de Çağdaşlaşma” adlı eserinden alıntıları yapıyorum.

  1. ABDÜLHAMİT MECLİSİ DAĞITIYOR

Burada iki önemli husus var,

  1. Kanun-ı esasinin yapılmasının ardındaki hukuksal amaçlar.
  2. Kanun-ı esasinin yapılmasından beklenilen siyasal ve diplomatik amaçlar.

İkisinde de başarıya ulaşılamamıştır. Nasıl mı?

İlk önce Kanun-ı Esasiden beklenilen hukuksal amaçlar, Abdülaziz gibi saltanatı keyfiyetle ve akıl dışı yöneten padişahlara karşı, başta Paşalar olmak üzere, Babıali’nin etkin biçimde müdahale edebilmesi ve toplumun bir yönetici sınıf ile Batılılaşmış modern bir iktidarla kalkınması amaçlanıyordu. Kanunlar keyfiyetten çıkarılacak, yöneticiler denetlenecek, sistem içinde padişahın erki arka planda kalkacaktı. Oysa anayasa da Padişaha ultra yetkiler tanınınca, padişah da kanuna dayanarak meclisi tatil etti ve bu tatil yaklaşık 30 yıl sürdü. 1908 yılında da silah zoruyla ancak yürürlüğe girdi.

Kanun-ı Esasinin yapılmasındaki beklenilen siyasal ve diplomatik amaçlar çok netti: İstanbul’da en yetenekli Rus diplomatlardan olan İgnatyef vardı, sürekli yürüttüğü mekik diplomasi ile Osmanlı erkini bütün Avrupalı devletler nezdinde itibarsızlaştırıyor ve Osmanlı siyasasını özellikle Balkanlarda kilitliyordu. İgnatyef Babıali’nin etkinliğini büyük oranda kırabilmiş ve çeşitli Osmanlı yöneticilerini de yönlendirebilmişti. Tarihsel detaya girmek istemiyorum, ama şunu söylemek gerekir, işlemeyen dış ilişkiler, bunların özellikle Kapitülasyonlar ve Azınlıklar aracılığıyla Osmanlının iç ilişkilerinde büyük tıkanmalar sürecinde, Osmanlı siyasal erki yani Babıali bir çıkış noktası olarak özellikle Abdülaziz’in çok ciddi yanlışlarının sonucunda Kanun-ı Esasiye sarılmıştı.

Bu yıllarda İngiliz başbakanı Disraeli idi, onun politikası Osmanlı ve Rusya arasındaki ilişkilerde Osmanlıdan yana taraf tutmak ve bölgeyi kontrol altında tutmak için, iktisaden zaten kendisine bağımlı olan Osmanlıyı Rusların işgal etmesini engellemekti. Bütün bir 19. Yüzyıl içinde İngiltere Yakın Doğu içinde Osmanlı ile Rusya arasında belirli bir denge politikası yürütmüş, siyasal ve iktisadi çıkarları için bunları dengede ve birbiriyle çatışmalı halde tutarak kendi egemenliğini sürdürmek için uğraşmıştı. İngiltere’nin dış ilişkilerinin en önemli uğraklarından birisi İstanbul’da yapılmaktaydı.

İngiltere başbakanı Disraeli’nin muhalifi Gladstone, iktidarı devralmak için ciddi bir kampanya başlattı, gerici ve şiddet dolu devlet ifadesiyle Osmanlıyı karaladı. Burası çok önemli, İngiltere’deki iktidar çekişmeleri Osmanlı için kritiktir, çok net olarak bu meseleye uygarlık ve insan hakları açısından değil, İngiltere’nin siyasi nüfuzu ve iktisadi çıkarları açısından bakıyorlardı. Ama Tory’ler ile Whigler arasındaki siyasi çekişmede Osmanlı çok önemliydi ve bu önem için başta İngiltere olmak üzere Osmanlıya dair Avrupa çapında “kötüleyici” bir söylemin ortaya çıkması, Avrupa’nın anti-tezi olarak Osmanlının nitelenmesi kültürel ve siyasal açıdan başta İngiltere’de, Londra’daki iktidar çekişmelerinden doğmaktaydı.

Disraeli ise iktidarda tutunabilmek için Gladstone’a ödünler verdi ve Osmanlı aleyhtarı Lord Salisbury’i İstanbul’a baş delege olarak Tersane Konferansına gönderdi: Yıl 1876.

Bu konferansta Osmanlının bir tür yıkılması, parçalanması görüşülecek, Osmanlının askeri, siyasi ve iktisadi geriliğine göre, Osmanlının giderek daha geri, egemenlik hakları törpülenmiş bir halini, somuttan yola çıkarak yasal bir çerçeveye büründürecekti. Avrupalı devletler ile Rusya ise bu kararların uygulanmasının gözetimini yapacaklardı. Özellikle Balkanlar tam bir barut fıçısı halindeydi: Geçmişin çelişkisi artık aşılmıştı.

Peki, neydi geçmişin çelişkisi? Bunun kökleri İstanbul’un fethine kadar gider: Osmanlı İmparatorluğu 1453’ten beri Ortodoks hattı giderek kendi nüfuz alanı olarak gördü ve Ortodoks Kilisesi ile Katolikler arasındaki net ve hatta düşmanca hat içinde, yüzyıllarca Ortodokslar Osmanlıyı Katoliklere tercih ettiler. Osmanlı İmparatorluğu ise her zaman Ortodoks Kilisesini ihya etti, temsiliyet hakkı verdi, Hristiyan halkların temsilcisi olarak gördü. Medeni Hukuk için baş yetkili olarak onu tanıyıp, iç hukuklarını kilise aracılığı ile uygulamalarını teşvik etti.

Ancak 19. Yüzyıldan itibaren, Osmanlı ile Katolik hattında başta Avusturya-Macaristan İmparatorluğu olmak üzere, Katolik-Ortodoks kilisesi arasındaki husumetin ortaya çıkardığı siyasal sonuçlardan kaçınmak için mezhep farklılıklarını önemsizleştirmeye, Ortodokslar ile iktisadi ve siyasi ilişkileri geliştirmeye çalıştı.

Aynı zamanda Rusya’nın siyasi olarak güçlenmesi ve yeni bir nüfuz alanı olarak bütün Ortodoks Doğu Avrupa’da ve özellikle Balkanlarda hak iddia etmesi, aynı zamanda siyasi-iktisadi ilişkileri geliştirip, siyasal sonuçlar elde etmesi sonucunda, bölgedeki güç ilişkileri radikal olarak değişmişti.

Dolayısıyla 1876 yılında İstanbul’daki Tersane Konferansında asıl görüşülecek konu, azınlık hakları ve yeni Balkan Devletlerinin oluşturulması idi. Bu anlamda çok kritikti ve yasal alanda Osmanlının net olarak Müslüman kimlikli Saltanatına karşı, Hristiyanlık söylemi ve onların hamiliğini yapma iddiası siyasetin baş konusu haline gelmişti. Osmanlı yöneticileri, başta paşalar bir tür Anayasa ile devletin hükümranlık hakları için Batılı Devletler ve Rusya karşısında hukuki bir dokunulmazlık ve egemenlik alanı oluşturmak için Kanun-ı Esasiye sarılmışlardı.

Osmanlı paşalarının yaptıkları netti: burası halklar hapishanesi değil, yasaları ve meclisi olan meşrutiyetle yönetilmektedir ve kararları halka dayanmaktadır söylemine altyapı hazırlamak ve özellikle Meclisi olmayan ve seçim yapılmayan Rusya’ya karşı diplomatik zafer kazanmaktı.

Kanun-ı Esasi devletlerarası konferansa engel olamadı. İgnatyef bu anayasalı devlet ifadesine güldü, “bu oyun” diyordu diğer batılı devletlere. Zaten onun derdi hukuk değildi, siyasal olarak egemenlik alanlarını genişletmek için çırpınıyordu.

Lord Salisbury ise kızdı, konunun uzmanı değildi, İngiltere’den özel olarak başdelege olarak Tersane Konferansı için gönderilmişti, Gladstone’un Rusya/Osmanlı ayrımında Rusya’dan ağırlık koyan tarafın baskısıyla göreve gelmişti. İstanbul’a geldiğinde, büyükelçi’nin yeni Osmanlı Anayasası konusunda kendisine bilgi verdiğinde, inanmadı, Osmanlılar için “bunlar sahtekâr” diyordu. Kendi büyükelçilerini azarladı.

Kanun-ı Esasi ilan edilmesine rağmen, Batılı devletler konferansa devam ettiler. Kararlar aldılar, sonra da elçilerini alıp ülkelerine döndüler. Saltanat konferans kararlarını reddetti, 24 Nisan 1877 tarihinde Rusya Osmanlıya savaş ilan etti, İngiltere başta olmak üzere Büyük Devletler tarafsızlıklarını ilan ettiler. Rus ordusu çeşitli ve ciddi yenilgiler de aldılar, ama Osmanlı ordusu ve saray bu savaşı iyi idare edemiyordu, sonuçta tıkanmaları aştılar ve bugünkü İstanbul’un Yeşilköy’üne kadar ilerlediler. Sonrasına ise İngiltere izin vermedi, Mısır için Akdeniz’de olan donanması Marmara’ya kadar ilerledi, mütareke ilan edildi ve savaşın sonuçlarına göre Osmanlının durumunu görüşmek, Berlin Konferansına bırakıldı.

Kanun-ı Esasi’nin kurduğu Meclis, 19 Mart 1877’de açıldı. İçinde on farklı milletten, 69’u Müslüman, 46’sı Hristiyan ve Musevi mebus vardı. Daha Padişahın açılış nutku üzerine Hristiyan ve Müslüman mebuslar arasında tartışma çıktı.

Rusya’nın savaş ilanına hem Müslüman hem de Hristiyan mebuslar da karşı çıkıyordu, seferberlik ilanı bekleniyordu, ama heyecandan coşan Müslüman mebuslar, bu savaşın “gaza-yı ekber” ve “cihadı mukaddes” olarak ilan edilmesinde direnince Hristiyan üyeler itiraz ettiler. Bu savaş iki imparatorluk arasında mıydı, yoksa Müslümanlar ile Hristiyan devletler arasında mıydı? Ama Müslümanların ısrarı ile bu teklifler kabul edildi. Bir süre sonra Meclisin geçirdiği tasarıları Abdülhamit kanunlaştırmadı. Ruslarla 13 Ocak’ta mütareke imzalanınca, Abdülhamit 13 Şubat 1878 tarihinde Meclisi dağıttı; Anayasadaki deyime göre “erteledi.”

Bu ne demektir? Önemli siyasal ve iktisadi sorunlar kağıt üzerinde çözümlenemez ve siyasi söylemler arasındaki farklara indirgenemez demektir, ilk önce.

Kanun-ı Esasi ile Osmanlı tebaası arasında, hukuka dayalı ve Hristiyanlara belirli bir yurttaşlık hakları verilerek onların kazanılması düşüncesi, Jön Türklerin sık düştüğü bir yanılsamadır.

Aslında bu yanılsamayı besleyen İstanbul’daki Avrupalı ve Rus Büyükelçilerinin diplomatik girişimleri ve söylemleridir. Osmanlı ile yürüttükleri görüşmelerde, sürekli olarak Hristiyanların hakları üzerinden kendi siyasal taleplerini meşrulaştırıyor, kendilerini de Müslümanlara karşı Hristiyan Halkların hamileri olarak gösteriyorlardı.

Ama süreç ne medeni hukukta, ne de iktisadi beklentiler ile sınırlıydı, çünkü Hristiyan azınlıkların maddi güçleri ve ekonomik hayattaki yerleri genel planda Müslümanlardan daha iyi durumdaydı. Özellikle Kapitülasyonlar olmak üzere, aynı zamanda Hristiyan topraklarının daha kentleşmiş ve deniz ulaşımı için uygun olması nedeniyle, ayrıca Batılı ülkelerin sınır hattında oluşmasıyla, ticari hayatın dinamik olduğu bir bölgede yaşıyorlardı. Siyasi baskılara gelince, Osmanlı döneminde yaşadıkları siyasal baskılar, özellikle 1912-13 Balkan Savaşları sonrasında büyük bir gelişme göstermeyi bırakın, etnik kökenli baskılar ve asimilasyon politikaları çok daha artmıştı.

Burada kritik olan:

  1. Saltanatın İslami kimliği ile onun tebaası olan Hristiyan azınlıkların, özellikle Balkanlarda pek çok bölgede azınlık olmaması, aksine çoğunluk olması,
  2. Müslümanların ticari faaliyetlerine bakıldığında daha etkin olmaları ve daha büyük bir sermayeyi temsil etmeleri,
  3. Avrupalı devletler ile daha serbest bir ticaretin Hristiyan eşraf tarafından istenmesi,
  4. Son olarak ise Hristiyan/Müslüman ayrımının dinsel ve kültürel ayrımının giderek milliyetçiliği besleyen bir yarılma hattı oluşturması idi.

Ama Balkanlara giren Milliyetçilik, orayı Osmanlıya göre çok daha fazla kana buladı:

Hem de iki bakımdan, birisi etnik bakımından, ikincisi ise dinler bakımından. Etnik bakımdan Balkanlar saf bir yapı arz etmiyordu, Osmanlı politikaları gereği halklar iç içe yaşıyordu, bu nedenle ayrım yalnızca Hristiyan/Müslüman üzerinden değil, etnik bakımdan olunca, egemenlik çatışması çok şiddetli oldu. Aynı şekilde asimilasyon açısından bu dönem çok daha şiddetli oldu. Aynı şekilde siyasal baskı aracı olarak farklı etnik kesimlere yönelik şiddet de çok arttı. Son olarak ise Balkanlarda çoğunluk Ortodoks idi, ama burada çok büyük bir Müslüman nüfus ve ciddi bir Musevi nüfus da vardı. Daha da ilginci şuydu: dinsel bağnazlık çok önemli bir insanlık tarihi sorunu olduğu için, Balkanlardaki her farklı etnik kesim, kendi kilisesine hükmetmek istiyordu, bu nedenle Kiliseler birlik şemsiyesi değil, tam aksine etnik ayrımcılığın bir siyasal kolu haline geldi. Benzeri bir ayrışma, İkinci Dünya Savaşı öncesinde Avrupa’da Katolik Kiliseleri arasında da oldu, Kiliseler Hristiyan Kardeşliğini savunmak yerine, ulusal politikaları desteklemeye yöneldi. Dinsel Kardeşlik söylemi ve tüm Müslümanların temsilci olan ve onların haklarını gözeten Halife olarak Osmanlı Sultanı söylemi de İslam Dünyasında sınırlı bir etkiye sahip oldu. Toplumlar dünya genelinde laikleşiyordu, siyasal çıkarlar nedeniyle dinsel-kardeşlik söylemi giderek arka planda kalmaktaydı: etkisizdi denemez, ama lafzi düzeyinin yanında, pratikteki dayanışma ve birlikte hareket etme siyasal alanda hep çok cılız kaldı.

Osmanlı Siyasal Nüfuz alanını kaybediyor, çünkü iktisadi birliği bu çok geniş topraklarda sağlayamamıştı, aynı zamanda merkezi ekonomi zayıftı ve bu zayıflığı iktisadi ve siyasi baskıları artırıyordu: Milliyetçilik akımı da yeni bir birlik modeli olarak halklar arasında yaygınlaşınca, parçalanma bir yüzyıla yayılmış şekilde devam etti.

Öyle ki II. Mahmut döneminden 1922 yılında ateşkes ilan edilinceye kadar, yaklaşık olarak 100 yıl boyunca savaşlar ve çatışmalar ile Osmanlı imparatorluğu şekillenmişti. Ancak bu yıkıcı tarihsel dönemin ardından, Yurtta Sulh Cihanda Sulh anlayışı ortaya çıktı.

Bir anayasa vardı, ama ne seçimler yapılıyordu ne de Meşrutiyet işletiliyordu, Anayasa 1908 yılında kadar büyük oranda Mutlakıyet rejiminin altyapısını hazırladı ve Osmanlıda siyasal çekişmeler ve savaşlar boyunca büyük güç kaybetti. Dikkat edilirse, Savaşların olmadığı dönemde nüfus artıyor, ekonomi büyüyordu, savaş dönemleri büyük bir nüfus kaybının yanı sıra, yoksulluk ve zorbalık artıyordu.

1877-78 Osmanlı/Rus savaşından sonra Osmanlı dış borçlarını ödeyemeyeceğini bildirdi, sonuçta Duyun-i Umumiye kuruldu.

Osmanlıda ilk anayasa deneyimi, halkların talebi ve mücadelesi ile değil, bizzat Babıali’nin krizi çözmek için başvurduğu uluslararası bir araç olarak ortaya çıkmıştı.

İlk anayasa hazırlanmasında asıl gaye halkın ya da tebaanın siyasal katılımı ve siyasal özgürlükler değil, tam aksine batılı devletlerin hamilik söylemine karşı bir hükümranlık alanı tanımlayabilmek için diplomatik araç oluşturmaktı.

TÜRKİYE’DE DÜZENİN ‘MEŞRUİYET KRİZİ’ YIKILAN KÖHNE DÜZEN VE AKP ÜZERİNE | ZAHİT ATAM

Benim genel izlenimim şu esasa dayanıyor: AKP’nin kemik oyları söylemine inanmıyorum, düpedüz ve açıkça AKP itibar kaybediyor, sistem bir meşruiyet krizi içinde.
Bunun çeşitli göstergeleri var: ilk önce AKP’lilerin saldırganlıklarının artmasına, ikinci olarak saldırı eylemlerinin kitle ölçeğini büyük oranda kaybetmesine, üçüncü olarak hiçbir kitlesel eylem yapamamalarına, dördüncü olarak bizzat televizyon reytinglerine baktığınızda bu MEŞRUİYET KRİZİNİ görürsünüz.
Yani AKP’nin % 40 civarında kemik oyu olduğunu, bunun diğer partilere gitmeyeceğini söylemek anlamsızdır ve büyük bir yalandır. Peki, AKP % 40 oy alamaz mı? Alabilir, ama meşru olmayan ve siyaseten ahlaki olmayan yolları maksimum düzeyde kullanarak…
Benim gibi tarihsel sürece dikkatli bakanlar şunu görürler: 1994 yılında Refah Partisi Beyoğlu ilçe seçimlerini kazandığında, elektrikler kesilmişti, onun öncesinde CHP ardılı partinin açık ara üstünlüğü vardı. O tarihten bu yana sürekli olarak seçimleri kazandılar, ama her belediye seçiminde elektrikler kesildi. Düşünün, istisnasız olarak 1994 yerel seçimlerinden bu yana, Beyoğlu Belediyesini hep aynı çizgideki parti kazanıyor, her seçimde elektrikler kesiliyor, elektrikler kesilmeden önce birinci değil, elektrik geldiğinde seçimi kazanmış oluyor. Bu nasıl açıklanabilir?
İkinci olarak şunu söylememe izin verin: İslami Cenahta AKP büyük bir koalisyonmuş gibi duruyor, buna göre,
1. Başta 28 Şubat sürecinde çok baskı gördüklerini,
2. Bir Müslüman olarak AKP’nin yaptıklarının kabul edilemez olduğunu,
3. Buna karşın kendilerine gösterilen büyük hoşgörüden dolayı AKP’yi desteklediklerini,
4. Hatta diğer yapıların AKP’ye yönelik öfkesini gördüklerinde, seçimi kaybederse bu öfkenin hemen kendilerine döneceğini ciddi sayıda insan düşünüyor, ona göre oyunu kullanıyor.
Üçüncü olarak şunu söylememe izin verin: Tarihsel süreç şunu net olarak gösteriyor, 1950’lerde Demokratlar, 1980’lerde Özal, 2000’lerde AKP düpedüz adam kayırmaca ve seçim rüşvetleri ile çok ciddi sayıda oy alıyor, nasıl mı?
İktidar olmanın ve kamu harcamalarını kontrol etmenin getirdiği yasa-dışı olanaklarla. Evet, bu çok önemli, iktidar olmanın ve kamu bütçesini kontrol etmenin getirdiği yasa dışı olanaklarla, çünkü sistemik olarak bir denetleme mekanizması yok. Ve AKP şu ya da bu şekilde kamu harcamalarında açıktan ücret dağıtmanın yanı sıra, ihale verme, işe yerleştirme, yasal süreçlerde damga basma, hileyi hoş görme, hileli sınav kazandırma gibi olanakları da kullanıyor. Şaşırmayın, bu doğru, çok önemli bir doğru üstelik. Bunun dışında, siyasi bir partinin gelir hanesinden farklı olan ve onunla kıyas edilemeyecek bir bütçeyi yönetiyor AKP ve seçim dönemlerinde bunu en kirli biçimlerde kullanıyor.
AKP, kendisinden önceki üçlü koalisyon dönemindeki çok ağır bir iktisadi krizin ardından geldi. Türkiye’de daha önceki krizlerin ortak özelliği neydi?
Türkiye’de 1980 darbesinden sonra çok açık ve net finans krizleri oluyordu, çünkü çok yüksek bir enflasyon vardı, bu enflasyonun en temel nedeni de Kürt Savaşı idi ya da Demirel’in bir zamanlar ki deyimiyle –sonra bundan vazgeçmişti- Kürt Realitesi idi. Kamu harcamaları çok yüksekti ve vergilerden elde edilen gelirler, kamu harcamalarını karşılamıyordu. Bunun sonucunda dış borçlanma olanakları zayıf olduğu için, Hükümetler iç borçlanma adı altında, özel bankalardan yüksek miktarda borç almaktaydı. Bu borçları özel bankalar kendi sermayelerinden ya da karlı bankacılık işlemlerinden kazandıkları ve artırdıkları sermayelerinden ya da halktan topladıkları yüksek mevduatın bir bölümünü kamuya vererek yapmıyordu. Genel olarak bankaların en büyük müşterileri kamu oluyor, bankalar genel olarak yasalara aykırı biçimde topladıkları mevduatın büyük bölümünü bağlı bulundukları holdinglere sermaye olarak aktarıyor, onların kredileri için kullanıyordu ve Türkiye’de büyük oranda sermaye açığı vardı. Bu nedenle özel bankaların işi en büyük müşterileri olan Kamu Borçlanmaları için dışarıdan borç bulmak ve bunları daha sonra çok daha yüksek faizlerle kamuya borç olarak vermek şeklinde olmaktaydı. Serbest döviz kuru nedeniyle sonrasında dolarda ani ve keskin artışlar nedeniyle de, bazı bankalar açık pozisyonda kalıyor ve sonuçta iflas ediyorlardı. Bu anlamda iktisadi krizlerin nedeni kamu harcamalarının karşılanamaması, somutlanma biçimleri ise finans alanındaki batma hikayeleri ile iç içe karşımıza çıkmaktaydı.
2001’deki kriz çok ağır bir krizdi, çünkü yıllardır olanların birikmesi nedeniyle, şimdi bankacılık sektörü tüm olarak risk altındaydı, ikinci olarak ise Türkiye’de döviz darlığı ve döviz fiyatlarındaki aşırı istikrarsızlık nedeniyle, ihracat ve ithalat dengesi de büyük oranda belirsizleşiyor ve pek çok ihracatçı firma da iflasın eşiğine geliyordu. Üstelik piyasanın büyük oranda daralması nedeniyle, çok ciddi bir tüketim eksikliği de yaşanmaktaydı.
Sistemin çözülme programını IMF yaptı, Türkiye’nin savaş harcamaları büyük oranda azaldı, Kemal Derviş Türkiye’nin bir bakanı olmaktan daha çok IMF’nin Türkiye’deki programını takip eden koordinatörü olarak çalıştı. Ayrıca bunun yanı sıra, vergi gelirlerini artırmak için ciddi girişimlerde bulundular: yaptıkları şey, KDV gelirlerini maksimum düzeyde artırmak ve dolaylı vergileri gelir vergilerinden daha önemli hale getirmekti. Bu çok önemli ama şunu net olarak söyleyebiliriz: Avrupa’da dolaylı vergilerin/ gelir vergilerine oranına baktığımızda, birinci Türkiye’dir.
Mesela bunun bir örneği rakı fiyatlarıdır, o kadar yüksek vergi oranı var ki sistemik olarak insanlar kaçak üretime ve tüketime yöneltiliyor gibidir: zehirlenmekten son anda kurtulan ve ölümden dönen insanların söyledikleri şeyler, yaşadıklarından, hastane maceralarından sonra şu: Ne olur rakı fiyatlarını biraz ucuzlatın. Türkiye’deki bir şişe rakının fiyatı, Almanya’da Türkiye’de üretilen ve ihraç edilen rakı fiyatıyla karşılaştırıldığında, yaklaşık % 500 daha fazladır.
Bunun en önemli nedeni: dolaylı vergilerin maksimuma çıkartılması için, halkın belirli tüketici ürünlerine eğilimi baz alındığında, ekstra vergilerin faturalara yansımasıdır. Örneğin su, elektrik, doğalgaz da aralarında olmak üzere, sigara, alkol, özel iletişim, internet, gıda maddeleri…
Aşırı yüksek KDV oranlarının yanı sıra, sabit vergi rakamlarını faturalara yansıtıyorlar. Sistemin özelliği şu: gelir vergisi düşük, şirketlerin ve özel çalışanların gelirlerini biz kontrol edemiyoruz, gelir vergisini bu yüzden çalışanlardan alabiliyoruz,
BURASI ÇOK KOMİK AMA TÜRKİYE’DE ASGARİ ÜCRETLİ BİR ORTALAMA AVUKATTAN DAHA ÇOK VERGİ VERİYOR,
YİNE ÇOK KOMİK AMA ÇALIŞANLAR TÜRKİYE’DE PATRONLARDAN DAHA ÇOK GELİR VERGİSİ VERİYOR,
YİNE ANLAMSIZ BİR ŞEY AMA, MESELA SİNEMACILARA BAKANLIK DESTEĞİ VERİLİNCE EN BÜYÜK SORUN VERİLEN PARANIN YAKLAŞIK ÜÇTE BİRİNİ KDV OLARAK GERİ ALINMASIDIR…
Sistemin özü sahtekarca ve sistem bu sahtekarlığın bütün altyapısını hazırlamış durumda ve sistem zaten bunun üzerine kurulmuş durumda:
Mesela vergi memurları gelirlerini artırmak için, düpedüz esnafa gidip, bu bölgeden şu kadar ceza toplamamız diyerek açıkça ceza keserek vergi gelirlerini artırıyor. Şunu söyleyeyim, sistemin kendisi bu, cezalar çok önemli bir gelir kalemi Hükümet için… Üstelik bunlar açıkça vergi memurları tarafından dile getiriliyor, açıkça konuşuluyor.
BUNUN ADI GERÇEKTEN HARACA BAĞLAMAKTIR.
AKP bu anlamda, üretimde büyük bir gerilemenin üzerine gelmişti, Türkiye ekonomisi döviz darlığı ve eksik tüketimden dolayı büyük bir küçülme yaşamıştı, bu kriz aşıldıktan sonra geldi ve ne krizin yükünü çekti ne de aşırı dolaylı vergilendirme sisteminden geri adım attı, aksine bunu son haddine kadar ilerletti. Ekonomi yıllarca geçmişteki daralmayı telafi ederek geçirdi.
Ayrıca bir başka unsur da şu oldu: Derviş zamanında bankaların gelirlerini artırmak için inanılmaz uygulamaları yasalaştırdılar. Bu yasalaştırmalar normal koşullarda kabul edilemez düzeyindeydi, yıllarca çok uzun şikâyetlere konu oldu. Tüketici mahkemelerine yıllarca itirazlar yapıldı. Yakın zamanda bunlar tüketiciler lehine sonuçlandı, ama milyonlarca insanın yıllarca bankalardan çektikleri kredilerden yapılan kesintiler için şimdi dava açıp bu aşırı kesintileri alması söz konusu olmadı.
Aynı şekilde bankacılık gelirlerini artırmak için işlemlerden alınan ücretler çok yüksek düzeyde tutuldu. Bu da yetmedi, bankaların büyük bölümü yabancı sermayeye satıldı. Öyle ki bu satışlar ile birlikte, bugün Türkiye’de bankacılık ve borsadaki kalemlerin toplamında “yabancıların payı” yerli olanı geçmiş durumdadır denilebilir, bu çok ilginç, ama doğru.
Bu nedenle, Türkiye’de uzun yıllar, çok kısa erimlerle gelen ağır iktisadi krizlerin üzerine binen en büyük daralma ve IMF yapılanmasının ardından gelen AKP Türkiye’de yavaş seyirli ve yıllara dayanan bir büyüme dönemi yaşadı: AKP sürekli olarak ekonomiyi düzelttiğini söylüyordu.
Ama şimdi bir krizin eşiğindeyiz, aşırı yabancı mevduata bağlı şişmeden dolayı bir krizimiz var. Bu nedenlerden yalnızca birisi. Aşırı yabancı mevduatın büyük bölümü de Arap Sermayesinden gelmekteydi. Çünkü bu gelen yabancı sermaye piyasada üretkenlikte değil, rantta büyük bir artışa dönüştü, bugün normal olarak çalışan iki memurdan oluşan bir ailenin İstanbul’dan on yıllık bir zaman dilimi içinde borçlanarak ev alması hayali bir şey haline geldi.
Bunun dışında, sistemik olarak Türkiye yüksek faiz politikası uyguladı, bu nedenle gelen yabancı sermayeye ödenen faizler çok yüksekti, bu nedenle Türkiye’de bir yabancı getirip dolarını Türkiye’de faize yatırdığında Amerika ile karşılaştırılamayacak düzeyde fazla para alıyordu. İhracat arttı, ama ithalat daha hızlı arttı, çünkü Türkiye’deki sistemin özelliği ihracat yapmak için ara maddeleri almak gerekli olduğu için, sanayileşme olmadığı için, sürekli cari açık veriyorduk, hem de yaklaşık 20 milyar dolar kadar ve yıllık olarak. Buna rağmen para politikalarının kuşkusuz Avrupa’nın en kontrolsüzü olduğu ülkemizde, o kadar yüksek döviz girişi oluyordu ki döviz değerlenmek yerine olması gerekenin altında exchange yapılır haldeydi. Bütün bu biriken kriz koşulları sonucu, son bir yıllık dönem içinde, döviz ciddi olarak değer kazandı, işin gerçeği bu değer kazanma durumu, büyük oranda seçimlerden sonra da artacak, çünkü yeni bir iktisadi kriz hemen yanı-başımızda.
Hele buna sık sık yapılan seçimler nedeniyle kamu harcamalarının artması ve hükümet harcamalarının şişmesi eklendiğinde, şiddetli bir kriz bizi bekliyor.
Siyaseten AKP’nin desteklerinin en büyük bölümü, Türkiye’deki art arda yaşanan keskin ve yıkıcı iktisadi krizlerden sonra halkın büyük korkusundan kaynaklanmaktaydı, şimdi AKP bizzat uyguladığı politikalar ile Türkiye’yi iktisadi ve siyasi bir krize götürüyor.
Peki, seçimler sürecinden farklı olarak, sosyal yaşam nasıl değişti AKP döneminde?
Adam kayırma, ihaleye fesat karıştırma, türedi zenginler, adamını bulup işini yaptırma, kamu kaynaklarını özel şahıslara devretme, rantiyecilik, gereksiz memur edinme, memur sınavlarında kamunun yaptığı hileler, üniversite sınavında yapılan hileler, üniversite kadrolarında yapılan hileler, gericilerin medyayı kuşatmış olmaları, yandaşlara örtülü ödenekten kabus gibi ve kanun-dışı paralar aktarma, gericiliğin en saldırgan yüzünün ortaya çıkması, sosyal hayatın dönüştürülmesi…
Hepsini yaşadık, hepsini.
Şu rahatlıkla söylenebilir: Şu on yıllık dönemde, Cumhuriyetin temel kazanımlarının tamamı darbe yedi, basın, hukuk, eğitim, kadınların hakları, üniversiteler, futbolda yaşananlar, kitapçılar, sinema dünyası, bütün bu alanlarda hepsinde büyük bir gerileme yaşandı. Toplum sivil yapısını kaybetti, satılık kalemin doruk yıllarıydı AKP dönemi.
Aynı şekilde, Alevilerin haklarının törpülenmesi, Alevilerin Sünnileştirilmesi, tehdidin büyüklüğü, Türkiye’nin Sünni devletlerin, yani Arap şeyhlerinin vurucu aygıtı olarak Ortadoğu’daki siyasi faaliyetleri, şu bu derken, Türkiye’de “ulusal kimlik- ve hatta- ulusal onur” çiğnendi durdu. Kimliksiz ve tutarsız bir ülke olduk.
SEÇİM HİLELERİ HAKKINDA…
1. Bakın, savcı ve hakim alınacak, sınav yapılıyor, o sınavlarda hile yapan hükümet…
2. Üniversite sınavı yapılıyor, bütün lise mezunlarına açık bir sınav, o merkezi sınavlarda hile yapan hükümet,
3. Üniversiteye kadro alınacak, o sınavlarda hile yapan hükümet,
4. KPSS ile kamuya eleman alınacak, o sınavlarda hile yapan hükümet,
5. Belediye iş yaptıracak, ihale açılıyor, o ihalelerde hile yapan hükümet,
6. Resmi evraklarda bile hile yapan bir hükümet,
7. Yargı kararlarında hükümetin açık baskısının olduğu bir hükümet,
8. Basın tirajları var, günlük satılan gazete sayısı, o sayılarda açık bir şekilde hile yapılan bir ülke, açıkça tirajlarla alakası olmayan bir kamu ilanı sistemi…
BÖYLE BİR ÜLKEDE SEÇİMLERDE HİLE YAPMAZ MI?
DAHA DA ÖNEMLİSİ OSMANLIDAN CUMHURİYETE HİLE YAPILMAYAN TEK BİR SEÇİMİMİZ VAR MI?
ŞİMDİ DURUM NEDİR?
1. Türkiye’de ekonomik bir darboğaz yaşandığı çok açık, bu nedenle memnuniyetsizlerin sayısında büyük bir artış var.
2. Kürtler kendi siyasal temsilcilerini buldular, bu anlamda ciddi olarak Hükümet geçmişteki oy kazancını kaybetti,
3. Yayınlanan tapeler ve liberallerin yıllar sonra muhalefete geçmesi sonrasında, yolsuzluklardan midesi bulananların sayısında büyük bir artış var,
4. Siyaseten merkez dağılma eğiliminde ve giderek karizmatik bir liderden yoksunlar,
5. Sonuç olarak AKP bugün için meşruiyetinin en dibinde ve açık bir şekilde yasaları çiğneyerek zor mekanizmasını başat hale getirerek toplumu tamamen kutuplaştıran bir şekilde yeni bir seçime gidiyor.
6. Sistemin en önemli özelliği şu: AKP güçlü olduğu yerlerde daha büyük bir hile yapıyor.
7. Türkiye’de seçmen sayısından on milyonlarca fazla seçmen pusulası basılıyor ve bunlar sistemik olarak hile için kullanılıyor.
8. Oyların tasnifinde yapılan hilelerin yanında, oyların merkezi sisteme bilgisayarda yüklenmesine kadar, onların da yetmediği yerlerde elektrikler kesilerek, onların yetmediği yerlerde mükerrer oylar kullandırarak, onların yetmediği yerlerde Türkiye’den umudunu kesmiş milyonlarca muhalifin oy kullanmamasına güvenerek, onların yetmediği yerlerde tarikatlarla pazarlık yaparak, onların yetmediği yerlerde oy karşılığı para dağıtarak, onların yetmediği yerlerde dini söylemi kullanarak, onların yetmediği yerlerde ihaleye fesat karıştırarak, (…) büyük bir tezgahın ortasındayız…
9. Sistemin işleyişi esastan hilekardır ve sistem halka karşı ne saydamdır ve ne de halkın tercihlerine karşı saygılıdır.
SEÇİMLERİ AKP KAYBEDERSE NE OLACAK?
Türkiye’de darbe olur mu?
Yanıtı net ve kısa: Türkiye’de darbeyi ordu yapmaz.
İkincisi, Türkiye’de belirli bir program üzerinde uzlaşmadan darbe yapılmaz.
Üçüncüsü, AKP sistemik bir gerileme içinde ve baskılar ile kanun-dışı uygulamalar doruk noktasında, bu anlamda AKP saldırganlığındaki artış, aslında kendi düşüşlerinin de göstergesi.
Sivil toplum içinde, AKP’ye karşı şiddetli ve halk hareketlerine dayalı bir muhalefet olur mu?
Bu derin devletin tavrına bağlı: İster inanın isterseniz inanmayın, ama Türkiye gibi bir ülkede halkın sokağa çıkması ve sivil gösteriler yapması bile siyasi iktidarın tavrına bağlıdır.
CHP giderek yükselir mi?
Bu da derin devletin kararına bağlı.
İster inanın isterseniz inanmayın, ama derin devletin manipüle etmediği ve önünü açıp ya da kapamadığı bir burjuva partisi olmaz bu ülkede, zaten içlerinden kontrol ediyorlar, Baykal CHP’de 1960’lı yıllardan beri ne yapıyor dersiniz? Türkiye’de partilerin merkezinde ideologlar durmaz, tam aksine siyasi kimliğini bir memur gibi yaşayan insanlar durur.
Aydınlar ne yapar?
O da derin devletin tavrına bağlı:
Türkiye’de AKP lehine bu saçma sapan destekleyici AKP-Sever medyatik aydınımsı nasıl bu kadar etkin oldu ve nasıl bu kadar uyumlu çalıştı 13 senedir: bütün bunlar siyasetin kendisinin bu ülkede nasıl kurgulandığını da gösteriyor. Bir anda 10 yıl boyunca koşulsuz destekçilik yapan insanların bugün muhalif olmaları ve hatta bazılarının KANDIRILDIK demelerine kim inanır, kim kanar?
KARA BİR TABLO AMA GERÇEK: BU ÜLKE SİVİL DEĞİLDİR, TARİHÇİSİ BİLE SİVİL TARİH YAZMAZ, SİYASİ İKTİDARIN TARİHİNİ TOPLUMUN TARİHİ OLARAK ANLATIR…
BU ÜLKEDE FUTBOLDA SİYASİ BELİRLENİMDEN UZAK DEĞİLDİR, SİSTEMİN İŞLEYİŞİ BÜTÜN KİTLESEL ALANLARDA KARŞIMIZA ÇIKAR…
ALTERNATİF Mİ?
SİSTEM İÇİNDE BULAMAZSINIZ….
AMA ŞUNU DA UNUTMAYIN: ELEKTRİKLER KESİLSE DE BAZEN SONUÇ ALINAMAYABİLİR,
ÜSTELİK AYAK-OYUNLARINDA YENİLİK DE BİTMEZ HİLEYE DUYULAN İHTİYAÇ DA EKSİLMEZ,
BU SİSTEMİN ÖZÜ HALKI UYUTMAK ÜZERİNE KURULU…

scroll to top