Home , Köşe Yazıları , Sakarya Tek-El Dersleri Ya Da Bir Sınıf Kültürüne Doğru…[*]

Sakarya Tek-El Dersleri Ya Da Bir Sınıf Kültürüne Doğru…[*]

SİBEL ÖZBUDUN | 09 – 04 – 2010 |

“Baş kaldırmalar,

halkın depremleridir.”[1]

Post-“Elveda-proletarya” döneminin en büyük sınıf okullarından biri faaliyette Ankara’nın Sakarya Caddesi çevresinde…

Herkesin aynı anda hem öğreten, hem de öğrenen olduğu bir okul bu. Trabzon çadırıyla Batman çadırının, Aydın çadırıyla Adıyaman çadırının omuz omuza, koyun koyuna durduğu “Direniş Mahallesi”nde işçilerle öğrenciler, memurlarla ev kadınları, Lazlarla Kürtler, kadınlarla erkekler, direnişçilerle destekçiler,  gençlerle yaşlılar, ateistlerle müminler, Alevilerle Sünniler, devrimcilerle AKP’ye, MHP’ye oy vermişler, doktoralılarla ilkokul diplomalılar birbirlerine öğretip birbirlerinden öğreniyorlar.

İs kokan, duman kokan, nefes kokan, insan kokan çadırlarda iç içe oturmuş çaylarını yudumlayan gençler-yaşlılar, kadınlar-erkekler, işsizler-işçiler, Kürtler-Türkler, 12 Eylül buldozerinin yıkıp geçtiği,  hemen ardından yürürlüğe konulan neo-liberal piyasacılığın ise üzerine beton döktüğü bir şeyi, sınıf kültürünü eşeleyip gün yüzüne çıkartıyorlar el birliğiyle.

İnsanlığa “ya tüketim ya hiç!” çağrısını çıkartan, her türlü kolektivite düşüncesini berhava edip koşulsuz-sorgusuz bir bireyciliğe sarılan, insanî olan her şeyi kesif bir sinizm bulutu ardında yok eden, tarihin en eski ve en insan eylemini, başkaldırıyı unutulmuşluğa gömen çağdaş kapitalizm kültürünün “tek ve vazgeçilmez” ilan edildiği postmodern dünyamızda, Sakarya’ya açılan sokaklarda olup bitenler, gerçekten de çok önemli. Orada hep birlikte dokunan “sınıf kültürü”nü anlamak, geleceği biçimlendirme yetimiz açısından müthiş bir önem taşıyor.

Peki nedir günümüzde sınıf, daha doğrusu işçi sınıfı kültürü? Neye/nelere tekabül ediyor? Nelerden oluşuyor?

Kuşkusuz bu soruların yanıtı, burada “Sakarya deneyimi” ışığında sadece ilk adımlarını atmaya kalkışacağım, uzun ve derinlemesine irdelemeleri gerektiriyor.

İki ayı aşkın süredir Ankara’nın yüreğinde direnenlerin birbirlerinden öğrenip birbirlerine öğrettiği ilk değer, “dayanışma duygusu”. Evet, fabrikalarından, atölyelerinden, depolarından çıkıp Ankara’ya sökün eden Tekel işçileri, Ankara’lı esnaf, mahalle sakinleri, memurlar, öğrenciler, ev kadınları, devrimciler ile birlikte dayanışmayı (yeniden) keşfetti. Mahallelerinde kapı kapı dolaşıp battaniye, ilaç, hijyenik ped toplayan, çorap, atkı ören kadınlar; gecelemeleri ve çeşitli ihtiyaçları için dükkanlarını işçilere açan çevre esnafı; imece usulü çamaşırlarını yıkayıp ütüleyip geri getiren, sazlarını, gitarlarını kapıp onlara moral vermeye koşan öğrenciler; anaakım medyayı baypas edip mücadele haberlerini, görüntülerini belgeleyen, ülke sathına, dünyaya yayan amatör/profesyonel medya emekçileri; her gün bir-ikisi kumanya dağıtan demokratik kitle örgütleri, sendikalar; kitaplarını, şiirlerini, türkülerini, şarkılarını paylaşan ozanlar, yazarlar, sanatçılar… Bu toplumun 12 Eylül sonrasının zehirli mirası “kafayı kullan/köşeyi dön”; “gemisini kurtaran kaptan” “bilgeliğini” geride bırakmakta olduğunu gösterdi hepimize.

Ama bu, dayanışmanın bir (insanî) yüzü. Tekel direnişi, dayanışmanın sınıfsal yüzünü de harekete geçirdi – hem de Hak-İş’in yan çizmesine [AKP’nin kuruluş çalışmalarının 2001 yılında Ankara’da, “Mustafa Kumlu’nun genel başkanı olduğu Tes-İş sendikasının Konya Yolu üzerindeki misafirhanesinde” başladığı;[2] bunun karşılığında ise, “Mustafa Kumlu’nun Türk-İş’e başkan olmasında AKP operasyonunun rol oynadığı”[3] düşünüldüğünde, buna şaşırmalı mı?] Türk-İş yönetiminin ayak sürümesine, Kamu-Sen’in “varmış gibi” yapıp hiçbir şey yapmamasına karşın… Öyle ki ülkenin dört bir bucağından emekçiler, hem bulundukları kentlerde iş bırakarak, gösteriler düzenleyerek, çeşitli eylemlerle sınıf kardeşlerinin yanında yer aldıklarını gösterdiler, hem de -yer yer sendika yöneticilerinin duyarsızlıklarını çiğneyerek- Ankara’ya akıp yüreklerinin sıcağını paylaştılar onlarla…

Üstelik sınıf dayanışması “ulusal” sınırlarla da sınırlı kalmadı; dünyanın dört bir yanındaki emek örgütleri ve aralarında Noam Chomsky’nin de bulunduğu emekten yana aydınlardan Tekel çadırlarına destek mesajları yağarken, dünya ölçeğinde 175 milyon işçiyi temsil eden Uluslararası Sendikalar Konfederasyonu (ITUC), “Tekel işçileriyle dayanışma günü” düzenledi…

Tekel Direnişi’nin açığa çıkardığı dayanışmayla bağlantılı ikinci önemli sınıfsal değer, kolektivizm.

Gerçekten de müthiş bir ortaklaşmacılık ruhunu ortaya çıkardı direniş. Çadırlarda gündelik yaşamın örgütlenişinden eylem stratejilerine, gelen desteklerin dağıtımına, tüm kararlar kolektif olarak alınıp kolektif olarak hayata geçiriliyor. Çadırlar birlikte onarılıyor, yakacaklar, karavana birlikte taşınıyor, hastalananlar birlikte yetiştiriliyor hastaneye. Soğukların bastırmasıyla çadırların sokağa bakan yüzlerinin kapatılmasının her bir çadırın kendi içine kapanmasına yol açacağı kaygısıyla günde iki kez toplu eylem kararı almaları dahi, işçilerin bu kolektivizmin öneminin ne denli bilincinde olduklarını gösteriyor.

Ve üçüncü “işçi sınıfı değeri”: mücadele kararlılığı

Hakkını yememek gerek; kendi zıddını, Tekel direnişi karşı cephenin kararlılığını da biçimlendirdi: “genel grevin tüm işyerlerine ve genel ekonomiye zarar vereceği” uyarısını yapan Türkiye İşveren Sendikaları (TİSK)’ndan, daha “zarif” bir üslupla “Tekel’de taraf değiliz ama esnek çalışma iyidir,”[4] diyen TÜSİAD’a, ikide bir işçilere gözdağı veren, üzerlerine polisi sürmekle tehdit eden Başbakanı, “Tekel işçileriyle ilgili hükümetin bir hatası varsa o da merhametli olunmasıdır,”[5] “Biz çalışmalara başladığımız dönemde, araya provokatörler girdi, işe şeytan karıştı. PKK’lısı da dahil bu işe fitne sokmaya başladı,”[6] diyen bakanlarıyla AKP hükümetine; üzerine biber gazı sıkılıp havuza dökülen Tekel işçilerine 8 yıl hapis cezası istemiyle dava açan Cumhuriyet Başsavcılığı’na; Tekel işçilerine yönelik her destek eylemi için “suç duyurusu”nda bulunan Ankara Valiliği’ne; işçilere odun, bank, çadır, naylon vb. yardımı yapan belediyelere suç duyurusunda bulunan Ankara Emniyet Müdürlüğü’ne; işçilerin hesaplarına ilişkin bilgi veren ve haberleri olmadan hesaplarına yatırılan paraları vadeli hesaba aktaran bankaya; hatta “Türkiye’nin ilk liberal gençlik örgütlenmesi” (?!) 3 H’nın düzenlediği (ve fakat emek örgütlerinin ‘engeli’ne takılan) “Tekel işçilerini protesto (?!) gösterisine…

Ama dedim ya, “karşı cephe”nin tüm saldırıları, işçilerin kararlılığını bilemekten başka bir işe yaramadı:  geceleri -9 dereceye inen Ankara soğuğuna, tehditlere, şantajlara, tacizlere, Türk-İş yöneticilerinin kayıtsızlığına… ama en acısı çadırlarda yaşanan kişisel dramlara rağmen sürdürdüler/sürdürüyorlar direnişi.  Batmanlı Hüseyin Arslan, Akdeniz anemisi olan kızı Mizgin’in cenazesini kaldırıp koşa koşa döndü, direnişçi arkadaşlarının arasına. İzmirli Hüsniye Bayram ve Yasemin Çelenk kardeşleri babalarının cenazesine, mücadele yoldaşları uğurladı. Denizli’li Emin İdil, arkadaşıyla birlikte intihar eden 15 yaşındaki kızının acısıyla sürdürüyor mücadelesini. Ve Abdi İpekçi parkındaki polis saldırısı sonucu kuyruk kemiği kırılıp sinir damarı zedelenen Muşlu Alican Akyıl, çadırdaki arkadaşlarını yalnız bırakmıyor. Manisalı Abdurrahman Akyürek, böbreklerinden rahatsızlanıp kaldırıldığı hastaneden taburcu edilir edilmez, kaldığı yerden sarıldı açlık grevine… “Ölmek var, dönmek yok!” diye haykırıyorlar ve bunu bedenlerini, yaşamlarını, geleceklerini namlunun ucuna sürerek kanıtlıyorlar hergün…

Bu ise bizi, Tekel direnişinin açığa çıkardığı dördüncü “işçi sınıfı değeri”ne ulaştırmakta: Özdenetim. Gerçekten de son derece disiplinliler. Nüfusu zaman zaman 2-3 bini bulan direniş sokaklarında şimdiye kadar bir tek itiş-kakışın olmamasını, kimsenin burnunun kanamamasını, bir tek camın kırılmamasını nasıl açıklamalı başka türlü? Ya da kendi gözlerimizle gördüğümüz, “Size bu kadar getirebildim,” diye cebindeki 45 lirayı uzatan kadını, iki işçinin koluna girerek Türk-İş binasına götürüp, bağışını makbuz karşılığı kabul etmesini? Kumanyalarını sessiz bir sabırla bekleyen kuyrukları? Hergün tam saatinde başlatılıp tam saatinde bitirilen basın açıklaması eylemlerini?

Bunların tümü neye mi denk düşüyor? Yerin yedi kat dibine gömülüp varlığı unutturulmaya çalışılan “sınıf bilinci”nin yeniden uyanışına, elbette… “Bu direnişte öyle şeyler öğrendik ki,” diyor işçi Cemalettin Özden, “bunlar ne kitaplardan ne de okullarda okumakla mümkün. Bu süreçte sermaye bizleri makinemizin başında bile parçalara ayırıyordu ama, aşımız, ekmeğimiz, beklentimiz ve her şeyimiz bir olan kader arkadaşımızla uyutulduğumuzu öğrendik…”[7]

Evet, özelleştirilen Tekel’in kapı dışarı ediliveren, taşeron işçi statüsüne düşürülmeye, özlük hakları ellerinden alınmaya çalışılan Tekel işçileri, tekil mağdur bireyler değil, bir SINIF oluşturduklarını, karşılarındakinin de kötü niyetli bir hükümetin düşmanca ama bireysel bir edimi değil, neo-liberal kapitalizmin küresel ölçekli bir stratejisinin adımları olduğunu görüyorlar artık. Mücadelelerinin yalnız kendileri için değil çocukları için, ama yalnız çocukları için değil, özelleştirme kapsamındaki tüm emekçiler için, ama yalnız özelleştirme kapsamındaki emekçiler için değil, küresel kapitalizmin işgücünü ucuzlatma yolundaki küresel saldırısına karşı olduğunu kavrıyorlar yavaş yavaş. Yazgılarının iş ve sosyal güvenceleri ellerinden alınmakta olan,  marjinalleştirilen, örgütsüzleştirilen, dirençleri kırılan sınıf kardeşleriyle ortak olduğunun bilincine varıyorlar. İnsanları karşı karşıya getirenin etnisite, dil, din, ulusal aidiyet değil, sınıfsal çıkarlar olduğunu anlıyorlar…

Bunların bilincine varırken de kendilerine yıllar yılı dayatılan korkulardan sıyrılıyorlar: “Marjinal gruplar dedi, şimdi PKK’li olduğumuzu söylüyor. Biz iki aydır buradayız, içimizde varsa buyurun diyorum ben. Bütün sokaklar çevrilmiş, içimizde bir sürü polis var, evet içimizde marjinal polisler var. Bu hükümet her şeyi satıyor. Bizim neyimiz kaldı, bir emeğimiz kaldı, bir de onurumuz. Bunu teslim etmeyeceğiz. Haklarımızı alana kadar buradayız. Neymiş polis saldıracakmış, saldırsın. Marjinal miyiz, hepimiz marjinaliz. Burada Halkevleri var, TKP’liler var, ÖDP’liler var. Daha önce AKP’ye oy vermiş olan işçi arkadaşlar ilk geldiğimizde bu insanları görünce bana gelip ‘Mithat bak seninkiler geldi’ diyordu. Onuncu günden sonra ne oldu? ‘Bak bizimkiler geldi’ oldu. Hepsi bizimkiler oldu. Aşlarını, çorbalarını, neleri varsa bizimle paylaştılar. Bu pazar günü de, bir dayanışma mitingi düzenliyor TKP, Halkevleri ve ÖDP, TEKEL işçisi için,”[8] diyor örneğin Antakyalı Mithat. “Biz artık horon oynuyoruz, Trabzonlu arkadaşlar da şemmamme oynuyor. Biz bütün illerin ismini yazdık ve ‘açılım burada’ dedik. Halkların birbiriyle problemi yok. 57 gündür burada ekmeğimizi bölüşüyoruz. Bu hükümetin yapacağı hiçbir kışkırtma bizi birbirimizden ayıramaz. Ne yapacaklarını, nasıl saldıracaklarını da bilmiyorlar artık. Her saldırı ters tepiyor,[9] diye yankılıyor, Diyarbakırlı Hasan, Sait ve Nedim… Ve her iki ayı aşkın süredir elinden mikrofonu düşmeyen, Tekel direnişinin bir başka efsaneleşmiş işçi önderi, Gürsel, her basın açıklamasından sonra “yoklama”sını yapıyor: “Adana?” “Burada!”, “Adıyaman?”, Burada!”… “Trabzon?” “Burada!”, “Türkiye?” “Burada!”, “Siirt?” “Burada!” “Eniştesi?” “Yuuuuh!”

Ve nihayet, Tekel direnişinin açığa çıkardığı son değer: sınıf yaratıcılığı

Her gün yüzlerce yeni direniş tarzı çıkartıyorlar dağarcıklarından. Her gün yeni sloganlar icat ediyor, üzerlerine kendi şiirlerini, öykülerini yazdıkları yeni pankartlarla donatıyorlar sokaklarını. İki ayı aşkın sinir savaşına inat, güleç, kendileriyle dalga geçmesini bilerek… “Yakında kat çıkacağız,” diyor bir işçi, artık evlerine dönüşmüş çadırlarını göstererek. Bir başkası, kendini muhtar “tayin ediyor” ve ekliyor: “üç muhtar daha çıkartırsak, belde olmak için müracaat edeceğiz…”

Diyarbakır çadırının bitişiğindeki karikatür sergisinde kendi çizimlerini sergiliyor, sevgili Bilgesu Erenus’un aktardığı tanıklığa göre çadırlarında doğaçlama oyunlar sahneliyor, günlerini saz çalıp oynayarak, türkü söyleyerek geçiriyorlar. Ve şair Mehmet Özer sokağın bir ucunda boy gösterdiğinde haykırıyorlar bir ağızdan: “Bıçak kemikteeee! İsyaaaaan!”

Yalnız Tekel işçilerinin mi; iki ayı aşkın süredir onların mücadelesini kendi mücadeleleri bilen, onlarla omuz omuza duranlarda da bir “patlama” yarattı bu eylem. Yüzlerce genç fotoğraf sanatçısı, onlarca kameraman… Türkiye işçi sınıfı tarihinin belki de en fazla belgelenen direnişini kaydediyor tarih için… Sokağa kurulu perdeden naklen kendilerini izliyor direnişçiler; bir internet sitesi 24 saat canlı yayın yapıyor, dünyadaki emek eylemlerine ilişkin belgesel filmler izleniyor hep birlikte…

Emekçilerin, yoksulların tahliye edilip bankaların, çokuluslu şirketlerin, vakıfların temellük ettiği sanat-kültür alanını yeniden sahipleniyor direnişçiler.

Yakında o sokaktan çıkacak, hayatımızın tümüne uzanacaklar… Son otuz yıldır, çokuluslu şirketlerin, piyasa köktenciliğinin, borsaların, IMF’nin, Dünya Bankası’nın, ABD emperyalizminin, tüketim kültürünün, tekbenciliğin, neo-liberal hükümetlerin, egemen medyanın, ırkçılığın, GDO’ların… istilası altında, soluk alamadığımız hayatımıza…

21 Şubat 2010 21:17:08, Ankara.

N O T L A R

[*] Odak, No:2010/1 (SN:2), Mart-Nisan 2010…

[1] Victor Hugo.

[2] Eyüp Can, “Erdoğan’a Misafirhanesini Açan Sendikacı”, Hürriyet, 6 Şubat 2010, s.11.

[3] Ahmet Hakan, “Kahramanı Buldum”, Hürriyet, 5 Şubat 2010, s.4.

[4] “TÜSİAD Kriz Fırsatını Kaçırmadı: İşsizliğe Çözüm İçin Esnek Çalışma Önerdi”, Artı İvme, 16 Şubat 2010, http://www.ivmedergisi.com/16/02/2010/tusiad-kriz-firsatini-kacirmadi-issizlige-cozum-icin-esnek-calisma-onerdi.ivme.

[5] Maliye Bakanı Mehmet Şimşek, 26 Ocak 2010.

[6] Devlet Bakanı Hayati Yazıcı, 8 Şubat 2010.

[7] Ertuğrul Ünlütürk, “TEKEL İşçisi Kararlı…” Evrensel, 6 Şubat 2010, s.2.

[8] “Hepimiz Marjinaliz”, Cumhuriyet, 12 Şubat 2010, s.7.

[9] “Açılımı İşçiler Yaptı”, Cumhuriyet, 12 Şubat 2010, s.7.