Home , Manset , Yeni Kadın: „Feminizm“

Yeni Kadın: „Feminizm“

Yeni Kadın MYK`sının Kadın mücadelesinde önemli tartışmalardan olan Feminizm konusu üzerine yaptığı tartışmalardan çıkardığı anlayışlar çerçevesinde kaleme aldığı yazıyı paylaşıyoruz.

Yeni Kadın`ın Feminizm ile ilişkilendiği ve ayrıştığı alanlar

Yeni Kadın dergimizin 46 ve 47. Sayılarında feminizmin ne anlama geldiği, Avrupa’da ve Türkiye’de tarihsel sürecini bütün boyutları ile ele aldığımız için bugün bu noktalar üzerinde durmayacağız. Tartışacağımız nokta; bir kadın örgütü olarak Yeni Kadın’ın, kadının eşitlik – özgürlük mücadelesi ile, feminizmin kadının eşitlik – özgürlük mücadelesine yaklaşımı arasındaki fark ve yeni Kadın ile feministler arasındaki ilişkinin nasıl olması gerektiği noktasıdır.

Feminizmin çıkış noktası şüphesiz ilericiydi. Kadın cinsinin tamamen yok sayıldığı ortaçağ karanlığı sürecinde ve sonrasında, kadınların toplumsal yaşamda görünür olması ve kendi kimlikleri ile toplumda yer almalarını sağlamak için çok ciddi mücadeleler verdiler, bedeller ödediler, ciddi kazanımlar da elde ettiler.. Elde edilen kazanımlar bizim mücadelemizin de yolunu kolaylaştırdı…

Ancak feminist mücadele, bütün tarihsel sürecinde, kadının cins olarak baskı görmesinin dayandığı tarihsel gerçekliğin, özel mülkiyetin ortaya çıkışıyla başladığını, sınıfların ortaya çıkışıyla daha katlandığını gözardı ederek, mücadelenin esas ayağını topal bırakmıştır.

Oysa yapılan araştırmalar ve tarihsel bulgular; bize kadın cinsinin, tarihin bir sürecinde toplumu yönettiği, toplumsal yaşamın her alanında söz sahibi olduğu bir altın çağ dönemi yaşadığını göstermektedir. Öyleyse esas sorgulanması gereken nokta, kadın bu tarihsel yenilgiyi nasıl ve neden yaşadı? Yani hastalığa doğru teşhis koyabilmemiz ve doğru tedavi yöntemini uygulayabilmemiz için, hastalığa neden olan etkenleri ortaya çıkartmamız gerekmektedir. Bu durumda kadının tarihsel yenilgisini araştırıp, mücadele stratejimizi buna göre belirlemek zorundayız.

Bu tarihsel süreci incelediğimizde ise; tarihsel bulgular bize analık hukukunun yıkılışının, soyun kadın üzerinden tanımlanmasının ortadan kalkışının; mülkün-servetin erkeğe ait olduğu ataerkil tek eşli evliliğin tarih sahnesine çıkışıyla birlikte, başladığını gösteriyor… Bu durum bize kadının tarihsel yenilgisinin kökeninde yatanın, özel mülkiyet yani sermayenin egemenliği olduğunu gösterir.

Yani, analık hukukunun yıkılmasıyla erkek için kadın, bağımsız bir varlık, bir insan değil, soyunu devam ettirecek çocuklar doğuracak, cinsel ihtiyaçlarını karşılayacak, her türlü özel hizmetini görecek bir mülk, bir araç haline gelmiştir. Böylece toplumsal cinsiyet ayrımı tarih sahnesine çıkmaya başlamış oldu.

Kadının tarihsel yenilgisini her iki cinsin hem kendilerine, hem de birbirlerine yabancılaşması izledi. Erkeğin kadını egemenlik alanı, kullanım nesnesi ve bir meta olarak görüşü, toplumsal gelişmelerdeki değişimlerin de etkisiyle zamanla toplumsal bilince dönüştü.

Toplumsal cinsiyet ayrımı, bölünmesi ve çelişkisi, bir bütün olarak toplumda insana yabancılaşmayı getirdi. “Toplumsal erkeklik”, kendisini var eden erkek egemen sistemin güçlendiricisi, sürdürücüsü ve cinsiyet çelişkisinin yeniden üreticisidir. “Toplumsal kadınlık” ise; çelişkinin yıkıcı kutbunu oluşturur. Tıpkı proletarya gibi hem kendini hem de karşıtına yüklenen “toplumsal cinsiyet rollerini”

ortadan kaldırarak, tüm insanlığın cinsiyet temelli köleliğine son vererek özgürleştirme zorunluluğuyla karşı karşıyadır.

Erkek egemenliğinin toplumsal yaşamdaki yansımalarına ve cinsler arası eşitsizliklere karşı yürütülecek mücadele, aynı zamanda kadınlarda öğretilmiş kadınlık bilincine karşı bir mücadeledir ve onu zayıflatarak cins bilincinin uyandırılmasma hizmet eder.

Çelişkinin yıkıcı kutbu olan kadın, gelişimin gücü, toplumsal cinsiyetin ortadan kaldırılmasının öznesidir. Bu pratikle yalnızca kendini değil, karşıtını da kurtarır. Kadının özgürlüğü ve eşitliği, aynı zamanda toplumsal cinsiyetin yol açtığı insana yabancılaşmanın, hem erkek hem de kadın için ortadan kaldırılmasını sağlar.

Özcesi; Bugün, sermayenin “erkek” yapısı ve onunla uyum içinde olan çıkarları, kadının cinsel sömürü nesnesi olarak sunulmaya devam etmesini, cins çelişkilerinin sürmesini koşullar. “Toplumsal kadınlık” ve “toplumsal erkeklik” sermayenin ihtiyaçlarına göre kabuk değiştirip değişik formlarda üretilebilir ama özü değişmez. Erkek egemenliğini kendinde yapısallaştıran sermaye düzeni, “toplumsal kadınlığı” ve “toplumsal erkekliği” her dönem kendi ihtiyaçlarına göre şekillendirerek üretir, bu toplumsal şekilleniş toplumsal bilinci oluşturarak erkek egemen sistemin devamını sağlar. Bu gerçek, erkek egemenliğine karşı yürütülen mücadelenin onu koruyan, kollayan, sürekli yeni formlarda üreten sermaye egemenliğine de yönelmesini, bu iki mücadelenin birlikte iç içe yürütülmesini zorunlu kılar.

İşte bizi feministlerden ayıran nokta da burasıdır. Feministler mücadele tarihleri boyunca toplumsal yaşamın her alanında cins ayrımına, kadının yok sayılmasına karşı mücadele ettiler, ancak cins ayrımını var eden, besleyen, her toplumsal sürece kendi ihtiyaçları doğrultusunda yenileyerek uyarlayanın özel mülkiyet düzeni olduğunu, özel mülkiyet düzenine karşı mücadele edilmeksizin patriarkaya karşı mücadele edilemeyeceğini görmezden geldiler.

Oysa özel mülkiyetin ortaya çıkışından günümüze, dünyada bütün toplumsal eşitsizlikler, zulümler, katliamlar özel mülkiyetten, sermaye egemenliğinden kaynaklanmaktadır. Günümüz dünyasında ise, burjuva toplumu emek sermaye temel çelişkisi üzerine kurulduğundan, toplumsal gelişmenin motoru sınıflar mücadelesidir. Patriarka ise, baş çelişkiyi besleyen, ona sürekli taze kan taşıyan en önemli atar damardır. Bu nedenledir ki; sermaye sistemine karşı mücadele etmeksizin, sadece patriarkaya karşı mücadele etmek, cinsler arası çelişkinin bir bütün ortadan kalkması için yetersizdir. Feminizm ise, bu temel çelişkiyi gözardı ederek, cinsler arasındaki çelişkiyi temel alır.

Bu nedenledir ki; cins ayrımı ve çelişkisini ortadan kaldırmanın temel ve zorunlu koşulu, patriarkaya karşı mücadele ile, sermaye egemenliğine karşı mücadelenin iç içe yürütülmesidir. Sermaye egemenliğine karşı mücadele baş çelişkiye karşı mücadele iken, patriarkaya karşı mücadele, baş çelişkiyi besleyen, onunla iç içe geçerek sömürü sisteminin devamını sağlayan en önemli çelişkilerden birisine karşı mücadeledir . Ve baş çelişkinin çözümüne giden mücadele yolunu güçlendirir. Aksi durum, yani cinsiyet körü bir yaklaşım (cinsiyet çelişkisini yok sayan, ikincil plana atan vs.) baş çelişkiye karşı verilen mücadeleyi sakatlar. Patriarka`nın bir bütün ortadan kalkması ise, sermaye egemenliğinin ortadan kalkması ile mümkün olacaktır.

İlerici, devrimci, demokratik örgütlenmeler de bu sınıflı toplumun nüveleri olarak, patriarkal şekillenişten bağımsız olmadıklarından, bu kurumlar içerisindeki kadınların mücadeleleri; egemen sisteme ve kendi içinde de patriarkaya karşı olmak üzere iki yönlü olmak zorundadır. Bu iki yönlü mücadele ise, kadınlar cephesinde özel örgütlenme alanlarını yaratma zorunluluğunu ortaya çıkartır.

Bu zorunluluk bizde Yeni Kadın olarak vücut bulmuştur.

Yeni Kadın; kadının ikinci sınıf statüsüne karşı mücadelenin, çifte köleliğin ve sömürünün kaynağı ve sorumlusu olan kapitalist sermaye egemenliğine karşı mücadele ile patriarkaya karşı mücadelenin iç içe yürütülmesi gerektiğini kabul eder. Mücadele stratejisini de bu denklem üzerinden belirler…

Feminizmle kadın özgürleşme mücadelesine bakış noktasındaki bu temel farkımıza karşın, Yeni Kadın feminist kadın örgütlerini kadın mücadelesinin müttefikleri olarak görür. (Ancak günümüz açısından, feminist örgütlenmeler içerisinde de farklı düşünce akımlarının/ fraksiyonların da ortaya çıktığının farkındalığıyla hareket eder.) Kadınların ortak sorunlarının ortaya çıkarttığı talepler doğrultusunda, dışımızdaki kadın örgütleriyle olduğu gibi, feminist kadın örgütleriyle de ortak çalışmalar ve eylemlilikler örgütler.

scroll to top