Home , Köşe Yazıları , TÜRKİYE’NİN 1 MAYIS’I: 15-16 HAZİRAN DİRENİŞİ

TÜRKİYE’NİN 1 MAYIS’I: 15-16 HAZİRAN DİRENİŞİ

volkan-yarasir-100x1001VOLKAN YARAŞIR | 08 – 06 – 2013 | 1960’lar Osmanlı-Türkiye işçi sınıfı açısından bir tarihsel moment oldu. İşçi sınıfı 125 yıllık bir mayalanma, biriktirme sürecinden sonra ayağa kalktı.

İşçi sınıfı kendi otonomisinden beslenerek, toplumsal-maddi bir güç olduğunu gösterdi.

1960’lı yıllar sınıfın hem nicel, hemde nitel olarak hızla gelişimini beraberinde getirdi.

1961 Saraçhane Mitingi; 1963 Kavel Grevi, 1965 Kozlu Direnişi, 1966 Paşabahçe Grevi işçi hareketini şekillendiren eylemler oldu. Bu gelişmeler DİSK’in kuruluşuyla sonuçlandı. Aynı yıllarda yaşanan grevler sınıf mücadelesinin keskinleştiğini gösteriyordu. Greve çıkan işçi sayısı, grev başına düşen ortalama işçi sayısı ve grevde kaybedilen ortalama işgünü sayısında geçmiş yıllara oranla muazzam bir artış yaşandı. Bu göstergenin yanında çarpıcı bir gelişme de yasadışı direnişlerin, işgallerin ve gösterilerin sayısındaki yoğunlaşmaydı. Bu eylemler işçi sınıfının mücadele gücünü ve kolektif davranma yeteneğini açığa çıkardı.

Yükselen dalga bir yandan sendikalı işçilerin mücadele yeteneğini artırırken, diğer yandan örgütsüz işçileri de hızla sendikal yapılara yöneltti. Sınıfın bilinç ve kimliği gelişti,örgütlenme ve eylem kapasitesi güçlendi.

1968 yılında Derby işgaliyle sınıf mücadelesinde yeni bir evre başladı. Derby’i aynı yıl içinde Altınel Pres Sanayi, Kavel Kablo, Emayetaş işgalleri izledi. İşçi sınıfının mücadelesi hızla radikalleşti ve militanlaştı.

1969’da Alpagut işgali ve işçi denetimi son derece önemli bir deneyim oldu. İşçi sınıfı nasıl bir dünya istediğini kendiliğindenci bir tarzda ortaya koyuyordu. Alpagut’u 1970’da Günterm işçi denetimi izledi. Sungurlar işgali yıla damgasını vuran eylemlerden biriydi. Bu pratikler toplumsal mücadelenin eksenine işçi sınıfını yerleştiriyordu.

İşçi hareketinde yükseliş sermayeyi rahatsız etmiş ve önlemler alma ihtiyacı doğurmuştu. 1970 yılında 274 sayılı Sendikalar Kanunu ve 275 sayılı Toplu İş Sözleşmesi Grev ve Lokavt Kanunu’nda değişiklik öngören iki kanun tasarısı parlamentoya sunuldu.

Sendikal hakları kısıtlayan bu yasa önerilerinin hedefi DİSK’ti.

Çünkü bu süreçte DİSK, bir çekim merkezi işlevi görerek, işçi sınıfının sınıfsal ve sendikal mücadelesinde önemli atılımlar kaydetmekte ve diğer toplumsal kesimlerin mücadelesinin gelişmesinde önemli roller üstlenmekteydi.

Bu anlamda DİSK’in ve genel olarak işçi sınıfının yükselen mücadelesinin engellenmesi finans kapitalin önündeki en temel sorundu.

İstenen DİSK’in tasfiyesiydi ve sendikal alanda devlet güdümlü Türk-İş’in tek örgüt olarak bırakılmasıydı. İşçi sınıfı bu politikalara karşı net bir karşı duruş sergiledi. 15-16 Haziran direnişi bir volkan gibi patladı.

Öfke ve İsyan

15-16 Haziran direnişi işçi hareketinin doruk noktası, aynı zamanda da geri çekilmenin başlangıcı oldu. Hareket bu eylemde politik boyutlar kazandı ve politik alana sıçradı. Her ne kadar talepler yasalara ve parlamentoya yönelmiş olsa da eylemler yasadışı olarak sokaklarda gerçekleşti. Fabrikalar sokaklarla, sokaklar fabrikayla buluştu. O güne dek tek tek fabrikalarda yürütülen mücadele işyeri çitlerini aşarak, genellik kazandı. Onlarca fabrika, on binlerce işçi birlikte eyleme çıktı. İşçi sınıfı toplumsal ve maddi bir güç olduğunu yaşayarak öğrendi. Kavganın içinde yıkıcı gücünün farkına vardı ve devletin ideolojik hegemonyasını parçalayacak adımlar attı.

1965-1970 arasında yaşanan eylemler ağırlıkta yeni bir sendikal arayışın ifadesiydi. Türk-İş’in işbirlikçi ve bürokratik yapısına karşı bir tavır alışı gösteriyordu. Bu direniş ve eylemlerde, kendine has örgütlenmeler doğmuştu. Ne var ki her eylemin ürettiği örgütlülük kendi işyeriyle sınırlı kalıyor, eylemin bitmesiyle de sönüyordu. İşgal, direniş ve değişik eylemler içinden çıkan öncü işçiler de, kendi işyeri sınırları düzeyinde hapsolmuş durumdaydılar. Çünkü her hareket tek başına başlayıp yaygınlaşmadan bitiyordu.

Kavganın Anaforu

15-16 Haziran direnişi işçi sınıfının kolektif ayağa kalkışıydı.Sınıfın mevzi savaşından, cephe savaşına geçişiydi. İşyeri sınırlarında kalan eylemler sokakla, diğer fabrikalarla birleşti. İstanbul kavganın şehrine dönüştü.

15 Haziran’da ağırlıkta DİSK’li işçiler (Türk-İş’e üye işçilerle birlikte) sokakları işgal ettiler. 16 Haziran günü ilk günkü eyleme daha az katılmış olan Türk-İş’li işçiler, bu kez çoğunluğu oluşturuyordu. 15-16 Haziran direnişine katılan 168 işyerinin 121’inde Türk-İş’e bağlı sendikalara üye işçilerin bulunması bir gerçeği açığa çıkarıyordu. Sınıf kardeşliği ve dayanışması önünde her türlü bürokrasi dağıtılabilirdi.

15-16 Haziran ağırlıkla kendiliğinden bir kitle eylemiydi. Ama sınıfın kendiliğinden mücadelesinin bile ne kadar sarsıcı ve yıkıcı bir güce sahip olduğunu ortaya koyuyordu. Sınıf hareketinin biriktire biriktire geliştiği, kapitalist egemenlik ilişkilerinin kökten sorgulamasının ancak bu biriktirme sürecinin sonunda olabileceğini gösteriyordu.

15-16 HAZİRAN BÜGÜNDÜR

15-16 Haziran sınıftan ögrenmenin yaşamsal önemini ortaya koydu. Sınıfın yıkıcı gücünü dışa vurdu.

15-16 Haziran direnişi basit bir anma günü değildir. Bugün açısından da son derece anlamlı mesajlarla yüklü bir direniş destanı ve anti kapitalist bir manifestodur.

15-16 Haziran “İşçi sınıfının kurtuluşu kendi eseridir” şiarının somut bir pratiğidir.

Aslonan faaliyetin işçi sınıfı içinde yürütülmesini ve “Başka Bir Dünya”nın ancak işçi sınıfıyla yaratılabileceğinin altını çizmektedir.

15-16 Haziran bügündür, dünden beslenen, bügünden geleceği kuran.

 

VOLKAN YARAŞIR

 

scroll to top