Home , Köşe Yazıları , Jina Mahsa Amini’lere… Militarizm, Din ve Kadın| HÜLYA ONUR

Jina Mahsa Amini’lere… Militarizm, Din ve Kadın| HÜLYA ONUR

MİLİTARİZM,DİN VE KADIN
„Eger günahsa saçlarımızın bir teli bile,
Çekeriz özgürlüğün  gönderlerine
Kesip attığımız kara saçlarımızı,
Bizden sonra gelenler salıncak kurup
Dilediğince savursunlar diye saçlarını…“
Jina Mahsa Amini’lere…
Yaratan, üreten, güzelliklere daha da güzellik katan ama buna rağmen toplumun en küçük birimi olan aileden tutalım da bir çok alanda sömürünün en yoğununu üzerinde hisseden ve yaşayanların kadınlar olduğu açıktır. Yetenekleri, becerileri çoğu zaman çeşitli şekilde zincire vurulan,beyni dört duvar arasına sıkıştırılan, erkeğin gölgesi ve eklentisi durumunda bıraktırılan kadın, gelinen süreçte her ne kadar belirtilen bu olguların önemli oranda dışına çıkmış olsa da, kadının bilinç düzeyi bunlara karşı gelmede yeterli olgunluğa erişmediği, bu durumu kadın olmasından kaynaklı doğal yaşam olarak kabul ettiği sürece; kendisinin meta olarak kullanılması, horlanması, küçümsenmesi olgusuna karşı çıkamayacak; ‚kader’ine boyun eğen durumunda olacaktır. Din, çevre, aile, toplum, ekonomik, vb… nedenler , kadının özgüvenden yoksun, erkeğe bağımlı bir şekilde yaşam sürmesine yol açacaktır.
Toplum, kadın aleyhine olan yanlışlarla donatılmıştır ve bu donanım, erkeğin binlerce yıldır kadını tekelinde bulundurmasını sağlamaktadır…
Kadın, genel olarak dinsel inançların etkisiyle daha da köleleştirilmekte, ikinci sınıf insan- cins olarak gösterilmekte, hatta bir çok noktada insan olduğu dahi unutulmaktadır. İslamiyet’e baktığımızda ise kadının toplumdaki yerinin diğer dinsel inançlardan çok farklı olmadığını görmekteyiz. Kadın, erkeğin seks aracıdır. Kadına her türlü hakaret ve aşağılama diğer dinlerde olduğu gibi, İslamiyet’te de ön planda tutulmaktadır.
İslamiyet’te, kadının ‚kutsal‘ bir varlık olarak değerlendirildiği, kadının özgürlüğüne, eşitliğine ve tüm haklarına saygılı olunduğu iddia edilir. Oysa bu savın doğru olmadığı bir gerçektir. Diğer dinlerde olduğu gibi İslamiyet’te de kadın, hor görülmekte, aşağılanmakta, kişiliksizleştirilmektedir.
Örneğin; kadınların aklen ve dinen eksik yaratıldıkları, kötülük, fitne ve uğursuzluk kaynağı oldukları, eşek ve köpek cinsi hayvanlar gibi namazı bozanlardan sayıldığı belirtilir. Dünyaya gelmesi istenmeyen, geldikten sonra sömürülen, öldüğünde cehennemlere layık görülen bir ‚yaratık’tır kadın…Dünyaya gelmesi musibet sayılan bir varlıktır kız çocuk! Erkek çocuğun saçının bir teli bile altındır!
Kız çocukları çoğu ülkede  henüz daha çocuk yaştayken, ailesinin öngördüğü bir erkekle evlendirilmelidir. Yoksa yoldan çıkıp, ailenin namusuna leke sürebilir! Genç kızın ‚Kader’i, tanımadığı, istemediği bir adama “karı“ olmaktır.
Muhammed’e göre evlenilecek kadında aranması gereken özellikler; güzellik, servet, bekaret, soyluluk, iman, nikah, döl getiren cinsten olması vb…olarak belirlenir…
1) Kadında yüzce ve bedence güzellik, tazelik ve körpelik aramak gerek,
2) Evlenilecek kadında ‚bekaret‘ aramak gerek. Bu, erkeğin mutluluğunu ve huzurunu sağlar. Çünkü bekaret temiz ve namuslu olmanın en büyük belirtisidir.
Çok kadınlı evlilik sistemini, Muhammed, “Savaşlar nedeniyle yalnız kalan kadınların korunması ve geçimlerinin sağlanması“ adı altında, erkeğin şehvet ihtiyaçlarını giderici bir çare olmak üzere sürdürmüştür. Ve İslam dünyası Muhammed’in üstün bir şehvet gücüne sahip olmasını ve çok sayıda kadınla evli bulunmasını ‚ilahiliğin‘ bir işareti saymıştır. Hiç bir kadınla tanrının izni olmadan münasebette bulunmadığını söyleyen Muhammed, çok eşli evliliklerine ‚kutsal‘ bir nitelik yakıştırmıştır ve çok eşli evlilik sistemi haysiyet duygusuna sahip her kadın için utanç ve azap kaynağı olmuştur.
İnsan haysiyetiyle bağdaşmayan çok eşli evlilik, şeriat ülkelerinde ‚kutsal‘ bilinmiş ve bu niteliği günümüze kadar sürmüştür. Çok eşli evliliği savunanların çağdışı gerekçeleri ise;
1) Çok ‚karılı‘ evlilik sisteminin kadınlar için hayırlı ve yararlı olduğu,
2) Çok ‚karı’lı evliliğin, kadınları kocasız kalmaktan ve toplumu ‚kısır kadın‘ zararlarından kurtardığı,
3) Sünnetli erkeğin şehvet ihtiyacını karşılamaya elverişli bir kuruluş olduğu iddialarıdır…
İslam dünyasının Muhammed’ten sonra en önemli siması olarak kabul ettiği İmam Gazeli, Muhammed’in kadınlar hakkındaki değerlendirmelerini göz önünde tutarak kadınları çeşitli hayvan karakterlerine uygun olarak on farklı tipe ayırmıştır ki, bunlar; domuz, maymun, köpek, yılan, katır, akrep, fare, tilki, güvercin ve koyun gibi hayvanlardır. Kadınların benzetildikleri bu hayvan örneklemeleri genellikle kadınların ‚koca’larına karşı tutum ve davranışları açısından ele alınmıştır.
Örneğin; güya karakter itibariyle domuza benzeyen kadınlar oburdurlar, midelerini doldurmaktan başka bir şey düşünmezler, din ve iman gibi şeylere ilgileri yoktur, ‚koca’larına saygı göstermezler…
Karakterce köpeğe benzeyen kadınlar; ‚koca’ları konuşurken sözünü kesip suratına bağıran, hırlayan kadınlardır!
Tilkiye benzeyen kadınlar, ‚koca’larını işe gönderip bütün gün yatıp uyuyan,kurnaz kadınlardır!
Akrep cinsi kadınlar, dedikoducu, laf toplayan ve taşıyan kadınlardır!
Yılan cinsi kadınlar, her şeyi kimseye duyurmadan gizlice yapan, sinsi kadınlardır!
Katır cinsi; inatçı kadınlardır.
Koyun cinsi; uysal, itaatkar, ‚koca’sının bütün isteklerine boyun eğen kadınlardır!
Muhammed’e göre kadın, erkekler bakımından sadece dünya yaşamında değil, erkeklerin ölüp-tabuta kondukları zamanlarda dahi, fesat ve fitne nedeni olabilecek nitelikte yaratıktır. Bundan dolayıdır ki; kadınları cenaze nakli işlerinden uzak kılmışlardır. Muhammed’e göre; Tanrı, kadın ve erkeği birbirlerine düşman olarak bir süre yaşamak üzere yeryüzüne indirmiştir. Fakat asıl düşman kadındır.
‚Koca’sının hizmetlerini görmek ve şehvetini gidermek yanında, kadına düşen görev ‚koca’sına secde etmek ve onu eğlendirmektir. Evlilikte ‚koca‘; karısını sindirmeli, her isteğini geri çevirmeli, gerektiğinde dövmelidir.
Muhammed’in açıklamalarına göre Tanrı, kadını bilhassa ‚eksik‘ yaratmıştır ve bunu kanıtlamak için de kadın şahadetinin erkeğin yarısı değerinde olduğunu anlatmış ve ayet yollamıştır.
“Erkeklerimizden iki kişiyi tanık tutun, eğer iki erkek yoksa rızanızla kabul edeceğiniz bir erkek iki kadın gerekir. Bu kadınlardan birisi şaşırırsa unutursa ötekisi ona hatırlatsın diyedir.“(Bakara suresi 282.ayet) Daha başka bir deyimle; kadının şahadet bakımından erkeklere nazaran daha az değerde sayılmaları, duygusal ya da fevri olmalarından değil, doğrudan doğruya ‚akıllarının eksikliğindendir. Ve tanrı onların eksik akıllı olmalarını özellikle bu bakımdan öngörmüştür.
Fakat Tanrı yine Muhammed’in bildirmesine göre, kadınları sadece  ‚eksik akıllı‘ yaratmakla kalmamış aynı zaman da ‚eksik dinli“ yapmış ve bunun kanıtı olarak da onları ‚adet görür‘ şekilde yaratmıştır. Böylece adetli oldukları zaman onlara namazı, orucu yasaklamıştır. Bundan dolayı kadınlar hem aklen hem dinen eksiktirler.“
Allah’ın erkekleri, kadınlardan üstün kılması sebebiyle ve mallarından harcama yaptıkları için erkekler kadınların yönetici ve koruyucusudurlar. Onun için saliha kadınlar itaatkardır. Allah’ın kendilerini korumasına karşılık gizliliğin (kimse görmese de namuslarının) koruyucusudurlar. “Baş kaldırmasından endişe ettiğiniz kadınlara öğüt verin, onları yataklarında yalnız bırakın ve bunlarla yola gelmezlerse dövün. Eğer size itaat ederlerse artık onların aleyhine başka bir yol aramayın, çünkü Allah yücedir ve büyüktür…(Nisa 3/34)“
„Eğer bir kadın kocasının geçimsizliğinden yahut kendisine yüz çevirmesinden endişe ederse, aralarında bir sulh yapmalarında günah yoktur. Sulh (daima) hayırlıdır. Zaten nefisler kıskançlığa hazırdır. Eğer iyi geçinir ve Allah’tan korkarsanız şüphesiz Allah yaptıklarınızdan haberdardır.“(NİSA/4/128)
Burada erkeğin hakkı ile kadınınkiler arasındaki fark, erkek dövebilir ama kadın barış yapmaya mecburdur. Ama nedense erkeklerin dövülmesini söyleyen hiç bir ayet yoktur.
‚Namus‘ cinayetleri, kadın sünnetleri, erkek çocuk tercihi, vb… sorunlar dinsel inançlardan kaynaklanmaktadır. Dinsel ideoloji, kendisini en çok ahlak alanında güçlü zannetmekte ve insanlığa en olumlu ahlaki çerçeveyi kendisinin verebileceğini iddia etmektedir. Dahası, yaşanan ahlaki erozyonun dinden uzaklaşmaktan kaynaklandığını ve ahlakın dinden ayrı korunamayacağını iddia etmektedir.
Şeriat ahlakının, 7.yüzyıl Arap toplumunun değerleriyle örtüştüğü ve çağdaş ahlaki değerler karşısında çok geri ve savunulamaz olduğu bir gerçekliktir.
Erkek egemen sistemin, kadının ikincil konumunu korumak için koyduğu ölçüler namus olarak nitelendirilir. Bu ölçüler kültür ve geleneklerin özelliklerine göre değişir. Bu ölçülere uymamak ise namussuzluk sayılır. Namus adına işlenen cinayetlerde mantık hep aynıdır. Namussuz olarak nitelendirilen kadın, ailenin adını lekelemiştir, bu nedenle, aile de toplum tarafından aşağılanır. Fakat namusu lekeleyen kadının öldürülmesi halinde, aile bu lekeyi temizlemiş olur. Kuran’ın Nisa suresinde kadının yaptığı hataların erkek tarafından cezalandırılması, olmazsa dövülmesi belirtilir. Kadını dövme ve şiddet uygulama erkeğin görevidir.
Yine şeriat kanunlarında ‚evlilik dışı‘ ilişkiye ‚Zina‘ adı verilir ve kadın taşlanarak öldürülür. Kadın katliamı, islami düzende kanuni bir olaydır-haktır. İslam’ın kadına bakış açısıdır. Şeriat kanunlarının işletilmediği ülkelerde İslami topluluklar tarafından meşru bir hak ve görev olarak uygulanmaktadır. Namusunu temizleme adına yapılan intiharları da namus cinayeti olarak nitelendirmeliyiz. Çünkü,cinayeti işlemekle, intihara zorlama arasında fark yoktur.
Muhammed’e göre cehennemdekilerin çoğunu kadınlar teşkil eder!
Kocasının izni olmadan hiç bir kadın cennete giremez!
Kadının Allaha karşı işlediği suçların sorumlusu da, babası ve ‚koca’sıdır!
‚Öbür dünyada‘ kadının suçlarının hesabı da babasından ve ‚koca’sından sorulacaktır! (Tabii ki, bu durum da kadının, sürekli erkeğin kontrolü altında olmasını beraberinde getirmekte hatta zorunlu kılmaktadır..)
Cennet,‘ göğüsleri henüz sertleşmiş hurilerin, erkekleri beklediği bir yer‘ olarak belirlenirken, kadınlara yine layık görülen orada da cinsel obje olarak kullanılmaktır.
Ayakları altında cennetler olan ‚analar‘, ‚koca’larına kul-köle olacak kadar itaatkar Müslüman kadınlardır.
Erkeğin emrine ve hizmetine sokabilmek için Muhammed’in kadına uygun gördüğü tanımlar;
1) Kadın aklen ve dinen eksik ve irade bakımından zayıf yaratılmıştır.
2) Kadın kötüdür, şeytandır, uğursuzdur, düzenbazdır, hilekardır..
3) Şeriata göre kadınlar; köpek, at, deve, domuz, karga vb.. hayvanlarla eş değerde olup, kadının en iyisi alaca kargaya, en yararlısı da koyuna denk sayılır…
5) Namazı bozan şeyler kara köpek, eşek, domuz ve kadındır…
Kadının  tanınmayacak kılıklara sokulması, eve kapatılması geleneğinin gerçek kökenini sistemin kadına biçtiği misyonda aramak gerekir ama; dinsel inançlar: sistemin kadına biçtiği bu misyonun toplum tarafından kabul görür hale gelmesinde önemli araçlar olma noktasında kesinlikle küçümsenemez..
Çünkü; kadını kapatmak ve erkekten uzak tutmak, kadını salt erkeğin zevk aracı olarak göstermek; kişilerin ve toplumların ahlaken ve fikren ilkel kalmaları sonucunu doğurduğu gibi, kadın-erkek ayrımıyla ezilen sınıfın bölünüp parçalanmasını ve böylece de örgütlü mücadele gücünün yazıflamasını beraberinde getirmektedir. Bu nedenle dinsel inançlar sistem sahipleri tarafından sürekli korunmuş ve halklara karşı bir afyon-uyuşturucu gibi kullanılmıştır..
Tekrar İslamiyet’te kadının durumuna dönersek;
Miras konusunda da “Allah size ve çocuklarınızla ilgili olarak şunu öneriyor, erkek için iki dişinin payı kadar miras hakkı.“(Nisa suresi 11.ayet)Yani eğer mirasçılar kadın-erkek bir kaç kardeşlerse, erkek kardeşe, iki kız kardeşin payı kadar verilir.
“Açlık korkusuyla çocuklarınızı öldürmeyin, onları da sizleri de cezalandıran biziz.“(İsra suresi 31.ayet) Sakat bir çocuğu ya da tecavüz sonucu oluşmuş bir gebeliği taşımanın zorluğu açıktır, öte yandan keyfi nedenlerle bir canlının yaşamına son verilmesinin onaylanamayacak bir olay olduğu da açıktır. Ama en korkuncu böylesine hayati bir konuda eğitimsiz bir toplumu şeriatın vicdanına bırakmaktır.
“İslamiyet fitne ve fesada sebap olacak her şeyi haram kılmıştır. Hatta kadınların yürürken ayaklarını yere sert vurmalarını bile yasaklamıştır. Çünkü kadınların ayaklarının sesi, erkeklerinkinden farklıdır. Bu nedenle, erkeklerin kalbinde kadın arzusu tahrik eder, nitekim Allah-ü taala ‚gizleyecekleri ziynetleri bilinsin“ diye ayaklarını da vurmasınlar buyurmuştur. Hanefiler bu ayete dayanarak kadının sesinde ‚Avrat‘ olduğuna hükmetmişlerdir. Bu ayet, kadının yüksek sesle konuşmasının da haram olduğunu söyler. Çünkü, kadının sesi fitne uyandırır. Bunun içindir ki İslamiyet kadının ezan okumasını yasaklamıştır.
İslamiyet barıştan yana adil bir sistem değildir. Tam tersi ‚Kısas“ın, el kesmenin (hırsızlık yapan kişinin eli kesilir), yasak kabul edilen cinsel ilişkilerde taşlayarak öldürmenin ‚yasa‘ olduğu bir rejimdir. İslamiyet’le yönetilen ülkelerdeki kadınların durumuna bakarsak içler acısı olduğunu daha rahat görebiliriz.
Endonezya’da şeriat polisi İslami kurallara uygun giyinmeyen kadınlara kırbaç cezası vermekte ve erkeklerde bu cezanın uygulanmasını seyretmektedir.
“Muhammed’in evli kadınlara yönelik Hadis’leri;“
“Bir adam karısını yatağına çağırdığında kadın yanaşmazsa o sırada cinsel ilişkide bulunmazsa bu yüzden kocası geceyi öfkeli ve sinirli geçirirse melekler o kadına sabaha değin lanet ederler.“
Mısır’da; “Kadının cenneti, kocasının ayakları altındadır!“ düşüncesi hakimdir. Örtünmeyen kızlar tecavüze uğramakta ya da tehdit edilmektedir. Mısırlı İslamcılar, kadın otobüste oturduğu koltuktan kalktığı zaman,10 dakika koltuğa oturmuyorlardı. Kadının bıraktığı sıcaklık dahi şeytani olarak nitelenmektedir.
Nijerya’da da şeriat yasaları uygulanmaktadır!
Pakistan’da 15-40 yaş arasında ölen kadınların oranı %75’tir. Ölümlerin büyük bölümü doğum anında gerçekleşir. Çünkü Pakistanlı kadınların %97’i kansızlık hastalığına sahiptir.
Pakistan’da tecavüze uğrayan kadın zina yapmış sayılır. Şikayet için karakola giderse ‚kötü ahlaklı kadın‘ damgası yer. Ayrıca polisler tarafından tecavüze uğrama riski de vardır. Dava mahkemeye giderse ya erkek haklı bulunur ya da dava sürüncemede bırakılır. Üstelik kadının ‚fahişelik‘ suçlaması ile cezaevine konulması riski de vardır. Pakistan’da cezaevindeki kadınların %75’i ‚zina‘ ile suçlanmıştır.
Eve kapatılan kadınlarda güneş yüzü görmemekten kaynaklanan ‚osteomalesya‘ adı verilen kemik erimesi hastalığı çok görülür. Bu hastalık tüm müslüman ülkelerde görülmüştür.
1980’de bir mollanın kışkırttığı kalabalık, babası belli olmayan bir bebeği taşlayarak öldürmüştür. İnsan hakları kuruluşlarının hazırladığı rapora göre,her yıl ortalama bin kadın ‚Namus Cinayeti’ne kurban gitmekte. Pakistan yasaları cinayetin ‚Namus‘ nedeniyle işlenmesi halinde ceza indirimi uygulamaktadır. Hatırlanırsa; 2004 yılında Endonezya’da, Tsunami felaketinden sonra zarar gören ve en büyük yerleşim birimi olan Benda Ace’ye gönderilen yardımlar, felaket kurbanlarına dağıtılmasının veya onlar için kullanılmasının yerine ‚Şeriat Zabıtası‘ kurulmasına harcanmıştı. Kurallara göre örtünmeyen kadınlar, ‚Şeriat Zabıtaları‘ tarafından yakalanıp sokak ortasında kırbaçlanmakta ve erkekler de tekbir getirerek infazı seyretmektedir.
Birleşik Arap Emirliklerinde çok kadınla evlilik, haber vermeden kadını boşama, dışarıdan getirilen kadınları zevk kölesi yapmak yaygındır. Birden fazla kadınla olan erkeğe para yardımı yapılmaktadır.
Kuveytli kızların %60’ı örtünmüştür.
Ürdün’de “Kadın dövmek onuru inceltmez, çünkü kadın doğuştan onursuzdur.“ kuralı benimsenmektedir.
Bekaret çok önemlidir. Örtünen her kadına ayda 22 dolar para ödenmekte ve her evde de 5-6 kadın bulunduğu için aylık gelirleri ‚artmaktadır‘.
Suudi Arabistan’da kadınların nüfus cüzdanları yoktur. İsimleri babaları ve ‚koca’larının kimliklerinde yazılıdır.
Mekke kentinde bir okulda çıkan yangında kaçmaya çalışan 15 kız öğrenciyi hatırlıyoruzdur değil mi.. Bu kızlarımız ‚Na mahrem‘ vahşetinin kurbanı olmuşlardı. Din polisleri, türbanları ve çarşafları olmayan genç kızların binadan çıkmasına izin vermemiş, yangını söndürmek için itfaiye ekiplerinin içeri girmesine de ‚Na mahrem‘ gerekçesiyle müsaade etmemişlerdi.
Türkiye’de de benzer olaylara sıkça rastlamak  güncel neredeyse. Hatırlarsak; Şili’de denize giren üç genç kızın ’na mahrem‘ anlayıştan kaynaklı, göz göre göre boğulmalarına seyirci kalınmıştı. Sokakta yürürken sadece ‚açık‘ giyindi diye tanımadığı bir kadına şiddet uygulayabilen bir erk toplum yarattı sistem. Kadının giyimini bahane göstererek tecavüzü ve hatta kadının katlini mübah görüp, yasalarla tecavüzcüyü ve katilleri aklayan erk’ek adalete her geçen gün daha fazla tanık oluyoruz.
Afganistan’da kökten dinci hükümetin gelmesiyle birlikte 1992’de,başkentin büyük parkında, “İslam’a uygun davranışlarda bulunmadıkları için“ toplu idamlar yapılmıştı. Bu dönemde Afgan kadınları bütün haklarını kaybetmişti. Oy kullanma, devlet dairelerinde ve tv-radyo gibi mekanlarda çalışma hakları ellerinden alınmıştı.1960’larda mini etek giyen Afgan kadını tepeden tırnağa örtünmek zorunda bırakılmıştı. Hizb-i İslami örgüt militanları batılı gibi giyinen kadınların üstüne asit atıyorlardı.
Afganistan dünyadaki bebek ölümlerinde birinci, kadın ölümlerinde ikinci sıradadır. Kadın ölümlerinin en büyük nedeni kızların çocuk yaşta, daha hamileliklerinin yükünü kaldırabilecek kadar gelişmeden hamile kalmalarıdır.
Afgan erkeği ‚karısına‘ evden çıkarken ‚hoşçakal‘ demez, nereye gittiğini ve ne zaman geleceğini söylemez. Afgan kadını ‚Buraka‘ (peçeli kara çarşaf) ile baştan aşağı örtünmeden ve yanlarına aileden bir erkeği almadan evden sokağa çıkamaz.
Su birikintisinden geçerken ıslanmamak için eteğini hafifçe kaldıran bir kadın, ‚bacaklarını gösterdiği‘ gerekçesiyle iki Taliban üyesi tarafından dövülerek öldürüldüğünü belki hala hatırlayanımız vardır.
Uzun yıllar savaş görmüş bir ülke olan Afganistan’da ‚dul kalan‘ kadınların durumu içler acısıdır. Çalışması yasak olan kadınlar hayatlarını sürdürecek gelirden yoksundurlar. İslam yönetimi kadınlara, müzik dinlemeyi, şarkı söylemeyi, dans etmeyi yasaklamıştı. Çocuklara ise çocuk oyunlarını ‚kuran eğitiminden‘ uzak tutacağı için yasaklanmıştı. Hırsızlık yapanların el ve ayakları kesilirken, ‚zina‘ yapanlar taşlanarak öldürülmekte ve ‚zina‘ cezası sadece ‚recm‘ şeklinde kadına uygulanmaktadır.
Bangladeş’te ‚zina‘ yapan kadın taşlanır, kırsal kesimde doğum kontrolü yapan kadınları eşleri boşar. Kadınların ekonomik özgürlüklerini sağlamaları ‚erkeklerden daha üstün bir yer sağlayacakları‘ endişesinden kaynaklı kabul edilmemektedir.
Cezayir’de kadınlar kaçırılmakta, işkence yapılmakta, tecavüze uğrayıp kökten dinci silahlı gruplarca öldürülmektedirler. Kadınlar kadın oldukları için hedef seçilmekte ve tıpkı ortaçağdaki gibi ‚kötülüğü‘ simgeledikleri düşünülmektedir.
İran’da ‚hicap-çarşaf‘ giyinmek zorunluluktur. Örtünmemiş kadına esnaf satış yapmaz. Caddelerde ‚Hicap giymeyen kadın fahişedir..“ şeklinde yazılar vardır. Hicap ya da çarşafsız gezmenin cezası 12 ay hapis ve kırbaçlanmaktır. Kadını cezalandırmak için bir çok neden vardır. Mantodaki iri düğme, mantonun altın ya da gümüş rengi olması, çıplak ayak, ince çorap, oje sürmek vb.. bir çok nedenden kadın cezalandırılır. Kadınlar ‚koca’sından izin almadan sokağa çıkamaz ve babasının cenazesine dahi gidemez. Tüm bu gerçi bağnazlığın, kadını hedef alan barbarlığın sonucudur ki, Jina Mahsa Amini ‚Iran ahlak polisi ‚ tarafından katledilmiştir.
Yemen’de kadınlar erkeklerle yüz yüze gelse bile tokalaşmaları yasaktır. Çarşaf giyip peçe takmaktadırlar. Katar’da kadınlar seçimlere aday olsa bile, erkeklerin bulunduğu ortamlarda bulunamazlar. Miting ve TV de yüzlerini göstermeleri yasaktır. Sadece telefonda oy isteyebilirler.
Yukarıdaki örneklemelerden de anlaşılacağı üzere, ‚Militarizm ve Kadın ‚ dendiğinde militarizmin salt savaşı çağrıştırmaması gerektiği, militarizmi var eden diğer önemli sac ayaklarının da açığa çıkartılmasının zorunlu olduğunu, aynı zamanda bunların sürekli diri tutulması gerektiği, kadının dinle de militarizm kıskacına nasıl alındığını ve ‚Din’in kadın ve militarizmle nasıl  sıkıca bağı olduğunu görmek önemlilik arz ediyor.
Çünkü din, Marks’ın da belirttiği gibi, toplumu uyuşturmada kullanılan ‚afyon‘ niteliğinde olup, ilk hedefi de kadını vurmak olmuştur tarihler boyunca. Mitolojide dahi bilinir ki, Havva’nın Adem’in kaburga kemiğinden yaratıldığı algısının dışında, şeytanla özdeşleştirilen ilk canlı olmuştur kadın. Allaha ve Adem’e ilk isyan eden Lilith’ten bahsedilmemesi  ya da Lilith’in şeytan suretinde gösterilmesi boşuna olmamıştır.
Örf, adet, gelenek, görenek, kadının dizayn edilmesi, tabularla sarmalanması, emeğinin görünmez kılınması, şiddetin en kanıksatılmış şekilde uygulanması, tecavüzün yasallaştırılmış olduğu alanlardan biri de olan ailede, özellikle bizim gibi ülkelerde din ve devletin iç içe yürütüldüğü, şeriat kanun ve kurallarının ‚doğallığında‘ kanıksatılmaya çalışıldığı, İslam dinine mensup olmayanların ötekileştirildiği, inançlarını yaşayabilecekleri alanların her gün daha kıskaç altına alındığı Türkiye gibi ülkelerde, dinin etkisi küçümsenmeyecek bir yere sahiptir.
Yukarıda dine dair belirtilen örneklemelerin ilk elden öğretildiği kurumların başında gelir aile. Okul, camiler, din dersleri, askerlik, medya, sinema.. bilumum mekanizmalar dinin etkisinin arttırıldığı alanlardan bazılarıdır.
Dünden bugüne dinler tarihine bakıldığında, dinlerin devlet hükmünde olduğunu, devlet işlerliğini yerine getirdiğini görmek mümkündür. Haçlı Seferleri onlarca yıl sürmüş ve bir dinin diğer dine üstünlük sağlaması amacıyla başlatılmış olsa da özü pazarların yeniden paylaşılması dediğimiz ve siyasetin din üzerinden ve militarize güçle yapıldığı bir süreç olarak karşımıza çıkmaktadır. Bilinir ki Haçlı Seferleri, Avrupalıların din adamlarının önderliğinde, 1096-1270 yılları arasında gerçekleştirilmiş sosyal ve tarihi bir olaydır da.
1.hedef; Müslümanların elinde bulunan ve Hristiyanlar için ‚kutsal‘ diye önemsenen Kudüs gibi yerlerin geri alınması, Hristiyanlığın yaygınlaştırılması ve papa ve diğer dini önderlerin nüfusunun ve siyasi gücünün arttırılması, cennete gitmek için Kudüs’ün ziyaret edilmesinin şart olduğu inancı.
2. hedef ise ekonomikti. O süreçlerde daha varlıklı ve zengin durumda olan İslam dünyasının zenginliklerine el koyarak, Avrupa soylularının topraklarını genişletmek istemeleri, uluslararası ticaret için önemli bir stratejik konuma sahip olan İpek ve Baharat Yolu’nu Müslümanların elinden almak;
3. hedef; Akıncı ve savaşçı, işgalci olan Müslümanların batıya doğru ilerleyişinin önünü kesmek, var olan derebeylerin gücünü arttırmak, Bizanslıların Müslümanlara karşı Avrupa’dan yardım talebinde bulunması;
4. hedef ve neden ise fakir, yoksul, topraksız köylülerin, bu seferler sonucunda toprak elde edip, zengin olacaklarını, en azından yoksulluktan kurtulacaklarını düşünmeleri; ama aynı zamanda şövalyelerin de şan ve şöhretlerini arttırmak istemeleri durumu…
Haçlı seferlerinin sonucuna bakıldığında görülen tablo ise şu olmuştur:
Siyasi açıdan Haçlılar büyük yenilgi almış, Müslümanların ilerleyişi durdurulamamış. Ama bu arada ulus- devlet süreçlerinin başlangıcı da görülmeye başlamış, İznik ve Trabzon’da Rum/ Pontus Krallıkları kurulurken, İstanbul’da da Latin Krallığı kurulmuştur. Dolayısıyla derebeyleri etkisini yavaş yavaş kaybederken, krallıklar güçlenmeye başlamış, Müslümanların Batı’ya yaptıkları seferler de durmuştur.
Ekonomik olarak Avrupalılarla Müslümanlar arasında ticari ilişkiler gelişirken, Akdeniz limanları önem kazanmış, Avrupalılar Doğu da yetişen bir çok meyve ve sebzeyi yetiştirmeye başlamış, ama Haçlıların özellikle Anadolu ve Suriye’deki yağmalama, yakma, yıkma, tecavüz, insanları katletme vahşilikleri bölgede yoksullaşmayı beraberinde getirirken, kilise ve din adamlarına duyulan güveni de sarsmıştır.
Haçlılar kadar vahşi olmalarına rağmen, Türk/Müslümanlar İslam dünyasının sevgisini kazanmayı başarmış, Haçlılara karşı verdikleri savaşım da onlara olan sevginin artmasına neden olmuştu. Bu da Hristiyan- Müslüman çatışmasını hızlandırmıştı.
Sosyal yönden ise dipten gelen dalga misali alt üst oluşumların ilk önemli nüvesi atılmaya başlamış, kiliselerdeki baskı kalkmaya, akılcı ve bilimsel düşünce gelişmeye, burjuva sınıfı güçlenmeye başlamıştı. Artık derebeyleri gücünü yitirip, tarih sayfalarında yerini alacaktır. Pusula, kağıt, top, barut gibi buluşlar Avrupalıları daha da ileri fırlatacak, özellikle bilim ve sanatla Avrupa ‚İlkçağ‘ kültürü ile tanışacak, kapitalizme yol alacaktır. Gerileme dönemi ise Müslümanlara geçecektir.
Her Haçlı seferinin farklı nedenleri olsa da her seferdeki tek ortak neden, bugün hala emperyalistlerin paylaşımında bir türlü anlaşamadıkları Kudüs’ün Hristiyanlarca alınmak istenmesi olmuştur.
Haçlı seferlerinde de görüldüğü gibi salt inanç diye yutturulmaya, Allah’la, peygamberlerle, vaat edilen cennetler, korkutulan cehennemlerle uyutula dursun halklar, dinler hep iktidardakilerin çıkarları için kullanıla gelen en önemli militarist dayanak olmuştur. Ve yine sadece Haçlı seferleri dahi göstermektedir ki, dinlerin hakimiyeti  militarize güçlerle mümkün olmuştur. Bu militarizasyon o tarihlere nazaran değişiklikler arz etse de özünü koruyarak bugün de devam ettirilmektedir.
İlk girişte ince ayrıntılarıyla ve bizlerin daha yakından bildiği, tanık olduğu ve hatta sosyal yaşamımızda bir çok şekliyle bilerek ya da bilmeyerek hayatımızın parçası haline getirmiş olduğumuz İslamiyet’in özüne dair irdelemelerde aslında militarizmin özünü, kadın üzerindeki despotizmini, baskısı ve yaşam alanlarını nasıl daralttığına dair belirlemeler, kurallar zinciridir de.
Tüm yapılan filmler, diziler de genelde açık ya da dolaylı din teması mutlaka işlenir. İnsanlar aynı zamanda medya, kültür-sanat, edebiyat, sinema üzerinden de dinlere yakınlaştırılmaya, inançlara sadık birer köle haline getirilerek, bilinmez bir dünyaya yönelik çaba sarfetmeleri, günahsız insanlar olarak vaat edilen cennete gidecekleri teşvikiyle gözleri boyanarak, bu dünyanın-sistemin olumsuzluklarını görmelerinin önüne perdeler çekilmektedir. Ve tüm dinlerin birleştiği ortak nokta ise kadınlardır. Tüm dinlerde kadınlar ötekileştirilmekte, şeytanlaştırılmakta, değersizleştirilerek, salt üreme aracı olarak lanse edilmektedir. Savaşlarda kadınların ganimet olarak görülmelerinin altında yatan nedeni de yine dinler tarihine bakarsak net görebiliriz. Bugün İslam dünyasının peygamber diye taptığı Muhammed’in ’nikahına‘ alıp tecavüz ettiği çocukların ezici çoğunluğunun savaşlarda ‚ganimet‘ olarak el koydukları olduğu bilinmektedir. Ve bunu yazı içinde de belirtildiği gibi, meşrulaştıran ayetler de vardır Kuran-ı Kerim’de üstelik. Çünkü tüm dinlerde kadın bedeni  erkeğin himayesine sunulan, erkeğin tahakkümü altında ve devletin kontrol edebileceği şekilde toplumda yok sayılmaya mahkum edilmiştir. Kadına yönelik şiddetin kökenlerini irdelediğimizde bir çok tanımlamanın yanında, kadının en iyi militarize edildiği, militarizmle hizaya getirilmek istendiği araç dinler olmuştur tarih boyunca.
Hristiyanlıkta hepimizin bildiği Cadı Avları süreci araştırmalara göre 300 küsür yıl sürüyor. Yani 300 yıllık kadın kırımı kiliseler, din adamları üzerinden ve onların önderliğinde yürütülen bir kırımdır. Dinsel motifli görünmesine rağmen aslında özü ekonomikti, toplumda özellikle de bugünkü adıyla doğal tıp alanında yetenek, beceri ve icadları en üst düzeyde olan kadınların bu alandan üretim dışına itilmesi, bu bilgi ve zenginliğin kilisenin erk iktidarının eline geçmesi, dolayısıyla bir pazar alanı oluşturmak için kadının elindeki gücü yok edip, kendi rant alanlarını sağlamaktı hedef. Ve bunu da ‚büyücü, cadı‘ vb. gibi toplumun inanç değerlerini kullanarak, dini alet ederek yapmanın en kolay yolu olduğunu bildikleri için de çok iyi kullandılar. Ve bu da aslında kadın militarizasyonu, kırımıydı da.
Yine Ortaçağ karanlığında doğan kız çocuklarının diri diri toprağa gömülerek katli, dinlerin kadınlara uyguladığı yaşam haklarını ellerinden alma vahşiliği ve barbarlığı militarize bir yöntemdir de. Derebeyinin serfe, serfin çırağa, çırağın hizmetçiye, hizmetçinin köleye zulmü diyalektiği, erkeğin de kadına zulmü bağlamında sürdürüle gelmiş, kendi yarattığı ve aslında sırrını çözemediği mitlere tapan insanlığın Tanrıça dediği kadının, erkeğin tanrı olmasının ardından toplumdaki yeri de bir anlamda köle durumuna getirilmiştir. Kendi doğurduğu çocuğunun dahi kölesi, himayesi, otoritesi altına sokulan bir kadın…Ve din bu süreçte kadını hiçleştiren en önemli militarizasyon aracı olmuştur.
Oysa İsa Hristiyanlığı yaymaya çalıştığında yanında ilk yer alanlar Maria Magdelena ve annesi Maria olmuştur. Birisi toplumun tabiriyle bedenini satarak geçimini sağladığı için ‚Orospu‘ diye anılan Maria, diğeri ise İsa’yı doğuran ama cinsiyetçi bir yaklaşım sonucu ve  babasını gösteremedikleri için  yıllarca insanlara anti-bilimsel bir şekilde  ‚allahın işi‘ diyerek inandırmaya çalıştıkları annesi Maria’ydı. Ama Hristiyanlık da İslamiyet gibi ilk kadını vurdu.
Ne hikmetse eşi Hatice öldükten sonra bu defa Muhammed’e vahiy yoluyla peygamber olduğu haberi gelir. Ve ilk sahiplenenler yine kadınlar olur. 6 yaşında nikahına, 9 yaşında yatağına alıp tecavüz ettiği Aişe başta olmak üzere, Muhammed’in peygamberliğine ilk kadınlar inanır ve yaymaya çalışır. En yakınındaki erkeklerin başta Ömer ve Osman olmak üzere çoğunu kılıç zoruyla Müslüman yaptığı ise artık biliniyor. İslamiyet’in kadınlara getiri ve götürüsüne baktığımızda ise, hala günümüzde dahi tek cümle kurulabilir: Kadının adı yok!
İslamiyet de ilk kadını vurmuştur.
Yahudilerin ise hala Allaha yakarışlarında yaptıkları ilk sabah duası: ‚Beni erk’ek yarattığın için sana şükürler olsun.‘ dur.
Dolayısıyla tüm bu aktarmalar ve örneklemelerden yola çıkarsak, bir noktanın altını çizmek gerekli oluyor: Kadınların militarizmle ilişkisini anlayabilmek için kuşkusuz toplumsal cinsiyet ve din arasındaki ilişkiye, dinin kadın üzerinden de yayılarak nasıl toplumsallığa ulaştığını, kadın ve erkeğin militarizme bakış açısından dinin fonksiyonunun neden önemli olduğuna da dikkat çekmek zorunluluğu doğuyor.
Bizlerin sürekli dillendirdiği bir tespit var: Kadınlar erkeklerden barışçıl ve militarizm karşıtıdır. Oysa bu tespiti yaparken, toplumsal cinsiyet rolleri, etnik kimlik, ulusal- inanç ilişki ve yaklaşımlarını iyi analiz etmek gerekmektedir. Tüm kadınların militarizme karşı olduğunu söylemek ya da tüm kadınların barışçıl, savaş karşıtı olduğunu savunmak sınıf gerçekliğini de yansıtmayacaktır. En çok gözaltında kayıplar yaşandığında iktidarda bir kadın başbakan olan Çiller vardı ve yardımcısı da son seçimlerde  cumhurbaşkanlığına adaylığını koymuş ,muhtemelen gelecek seçimlerde yine aday olması muhtemel olan Meral Akşener’di. En fazla militarize gücün kullanıldığı, dinin istismar edildiği bir süreçti de 90’lı yılların başları. Demek ki, sınıf çelişkisini göz ardı ettiğimizde ve kadınların da bir sınıfa ait olduğunu unuttuğumuzda, hangi konuyu ele alırsak alalım sağlıklı sonuçlara varamayacağımız açıktır. Bu ‚kadın’ların yani Çiller ve Meral Akşener gibilerinin ellerindeki kanlar hala kurumamıştır.
20 yıllık Türk-İslam sentezli, faşist, gerici, yobaz AKP iktidarının ve onun ortaklarının önderliğinde T.C. devleti bir çok İslami kurallara uygun ve şeriat kanunlarıyla yönetilen ülkeler arasına girme  durumuna getirildi neredeyse. Dinin, insanların en hassas ve ama en acımasız ve kadına yönelik yanlarıyla da en katı olan bir zehir olduğunu da çok iyi idrak eden faşizmin iktidardaki temsilcisi AKP, bunu kendi iktidarı lehine en iyi şekilde kullanmayı önemli oranda başarabildi.
Beyinden, yürekten, sosyal yaşamdan, örf-adet-gelenek-görenekten sökülüp atılması en zor olan toplumsal kangrenlerden birisi olan dinin, toplumsal dokuya çok yönlü nüfuz ettirilmesi, en  çok da biz kadınları hedef aldı. Ki , zaten hedef kadını toplumsal üretimden uzaklaştırıp, evin dört duvarına hapsetmek, Hitlerin 3K kormülü gibi, cami, mutfak, yatak arasına sıkıştırmaktı. En önemlisi islam dininin emrettiği şeriat kurallarını adım adım uygulayarak, kadını toplumun dışına itmek, erkeğin eklentisi-gölgesi haline getirmekti. Bunda da önemli oranda başarılı olduğunun altını da çizmek gerekir.
Bu anlamda kadınların özgürleşebilmesinin en önemli adımlarından biri  aynı zamanda din sarmalından kurtulmalarına yönelik verecekleri mücadeleden de geçmektedir. Ve bunun öncülüğünü de kadın örgütleri ve kurumlarının yapması zorunludur. İçimizdeki erkeği öldürmenin yollarından birisinin de dine karşı verilecek olan mücadeleden, dinin kadın üzerindeki militarizasyonunu en geniş kadın yığınlarına ‚ama‘ ve ‚fakat’sız aktarmaktan, anlatmaktan ve kavratmaktan geçmekte olduğunu unutmamak gerekiyor.
Robert Owen’in sözleriyle bitirelim:
Din, insanın alt üst olmuş kendi hayal gücüyle yarattığı var olmayan yaratıkların korkusuyla, insanın yargılama yeteneğini yok ederek, bütün akli yeteneklerini kaybettirdi ve insanı en sefil, acınası köle haline getirdi.
Yararlanılan kaynaklar:
Kadın ve Şeriat/ İlhan Arsel
Din bu/ Turan Dursun
Kuran-ı Kerim Türkçe meali
scroll to top