Home , Köşe Yazıları , HDP politik süreci nasıl okumalı ve ne yapmalı?

HDP politik süreci nasıl okumalı ve ne yapmalı?

mustafa-peköz1MUSTAFA PEKÖZ- 7 Haziran seçimlerinde güçlü çıkan ve hatta seçimlerin tek galibi sayılan HDP, tuhaf bir şekilde edilgen kaldı ve politik sürece müdahalede beklenilen etkiyi gösteremedi. HDP henüz bir parti gibi hareket edemiyor. Kurumsal yapılarını işletmede ciddi sıkıntılar yaşıyor

Türkiye’de devlet belki de ilk kez bu düzeyde çok kapsamlı politik ve ekonomik bir krizle karşı karşıya bulunuyor. Rejimin bütünüyle bir çıkmaz içerisine girdiği ve politik dengelerin alt-üst olduğu, sistem iç güçler arasında iktidar çatışmasının en üst boyuta çıktığı bir süreçte, rejime karşı mücadele eden toplumsal güçlerin oynayacağı rol son derece önemlidir. Sistemle çatışmalı olan politik güçlerin bir tarafını oluşturan HDP, ezilenlerin cephesinde alternatif bir politik merkez olmaya adaydır.

7 Haziran seçimlerinin ortaya çıkarttığı politik sonuçlar dikkate alındığında, HDP’nin almış olduğu oylar, 1980’lerden bu yana ilk kez çok güçlü bir potansiyelin oluştuğunu ortaya koydu. Ezilen kitlelerin ve onların toplumsal dinamiklerinin geleceğine yönelik büyük bir umut yarattı. Yıllara dayanan psikolojik yenilgi önemli oranda yıkıldı, yeniden başarma ve kazanma şansının olduğunu hisseden sistemle mücadele halinde olan politik güçlerin tekrardar güç olma şansını yakaladıkları görüldü.

Seçimlerin gösterdiği politik tablo şudur: Birincisi devlet Kürt illerinde önemli oranda tasfiye oldu. İktidar gücü olan AKP’nin Kürt illerinde oy oranının yüzde 20’lere düşmesi, devletin bölgede bütünüyle işlevsizleştiğini gösteriyor. Aynı şekilde HDP’nin özellikle metropollerde almış olduğu oylar, Batı-Doğu ittifakının oluşması bakımından çok önemli bir olanak yarattı.

Rejimin kabul etmek istemediği HDP’nin sistem içerisinde kendisini nasıl konumlandırdığı veya konumlandıracağı sorusu doğal olarak gündeme geliyor. Bu bakımdan HDP’nin sosyo-politik niteliği doğru tanımlanmalıdır. HDP’nin üzerinde yükseldiği toplumsal dinamiğin çok önemli bir kısmı Kürt emekçilerinden ve yoksullarından oluşuyor. Türkiyeli emekçilerin de aşamalı bir şekilde HDP saflarına doğru akması, Türkiye’nin toplumsal dinamiklerinin çok daha güçlenmesini ve rolünü çok daha etkin oynamasını sağlar.

İlerici-demokratik ve anti-faşist olup, politik gelişmelerin ruhuna uygun düşen “gerçek” sosyal demokrat kimliğe sahip bir kitle partisi olan HDP’den beklentilerin onun politik kimliğiyle uyumlu olması gerekir. Farklı ekonomik, ideolojik ve politik kesimlerin içerisinde yer aldığı HDP’nin toplumun yoksul kesimlerin gücüne dayanması, onun politik kimliğini etkiler ama tek başına belirleyemez. Bu gerçekliği dikkate alarak HDP’yi analiz etmek en doğru yöntemdir.

7 Haziran seçimlerinde güçlü çıkan ve hatta seçimlerin tek galibi sayılan HDP, tuhaf bir şekilde edilgen kaldı ve politik sürece müdahalede beklenilen etkiyi gösteremedi. HDP henüz bir parti gibi hareket edemiyor. Kurumsal yapılarını işletmede ciddi sıkıntılar yaşıyor. 7 Haziran seçimlerinde olduğu gibi bugün de seçim çalışmalarının önemli bir kısmı Selahattin Demirtaş’ın sırtında yürüyecek gibi görünüyor. 80 milletvekili olan bir parti olarak toplumsam dinamikleri harekete geçirmede beklenilen refleksleri gösteremiyor. Kendi misyonunu oynamayan ve politik bir merkez kurmada ciddi sıkıntılar yaşayan HDP, devletin çok yönlü saldırılarına karşı halkın toplumsal tepkisini yeterince harekete geçiremiyor, dahası böylesi bir rol üstlenme sorumluluğundan kaçıyor izlenimini veriyor. % 13 oy almış bir partinin savaşa karşı güçlü bir barış refleksi göstermesi son derece önemli olmasına rağmen, buna yönelik ciddi bir politik karşı koyuşu örgütlemiyor. Örneğin devletin topyekûn savaş gerekçesi haline getirdiği Suruç katliamını ne iç kamuoyunda ne de uluslararası alanda gündemleştirebildi. Türkiye’nin politik gündeminin merkezine konulması gereken bu katliam bir ay içerisinde fiilen unutuldu.

HDP, seçimlerden sonra belirlemiş olduğu politikaların birçoğunda yanlış bir yönelim içerisine girdi. Politik yönelimlerinin hatalı olmasının çok ötesinde sistemle ilişkilenişi esas alan bir hatta ilerliyor. Bu bakımdan HDP’nin yanlışlarına dikkat çekmek hem gerekli hem de bir görevdir.

HDP’nin yanlışları

Birincisi, HDP’nin rejimin önemli isimlerinden biri olan Celal Doğan’ı Cumhurbaşkanı Erdoğan ile görüşmeye göndermesi bütünüyle yanlıştı. Doğan kendi kafasına göre gitmedi, Eş Başkanların bilgisi dahilinde Erdoğan ile görüşmeyi gerçekleştirdi. Erdoğan, her parti içerisinde devletin geleneksel çizgisine yakın olanları tercih etti ve böylelikle aslında kendi pozisyonunu meşrulaştırdı. Seçimlerde kendisi hakkında söylenilenlerin ne kadar geçersiz olduğunu partilere kabul ettirdi. Ayrıca Celal Doğan neden HDP’den aday oldu? Bu soruya verilecek yanıt, aynı zamanda HDP’nin devlet tarafından denetlenmesi ve sistem içerisine çekilmesi bakımından üzerinde düşünülmesi gereken çok önemli bir nokta. Bu nedenle Mart 2015’te yayımlanan makalemde Celal Doğan’ın aday gösterilmesinin yanlış olduğuna dikkat çekmiştim. Bugün de aynı düşüncemi koruyorum.

İkincisi, Figen Yüksekdağ’ın bütün koalisyon görüşmelerine açığız değerlendirmesi ve daha sonra iki Eş Genel Başkan’ın AKP-CHP Koalisyonuna destek veririz açıklamaları yanlıştı. HDP, sorunların çözümünü sistemin iki önemli partisi arasındaki koalisyon üzerinde olacağına kendisini ikna etti. Üzerinde yükseldiği toplumsal dinamikleri canlı tutmak yerine, egemen sınıfların belli bir kesiminin “uzlaşıcı” görünmesi ve mutlaka olası bir ‘koalisyon içerisinde yer alması gerektiği” uyarısının etkisi altında kaldı. İktidar gücü olan AKP ile iktidardan pay almak isteyen CHP’nin sistemin sürekliliği bakımından stratejik politikaları esasen aynıdır. Bunlara destek vermenin kimseye bir yararı olmayacağı çok açıktır.

Üçüncüsü HDP’nin geçici hükümete bakan vermesi de son derece yanlış ve politik sonuçları da ağır olan bir sürecin başlangıcı olarak görmek gerekir. Gündemde olan seçim hükümeti değil, savaşı yoğunlaştıracak ve toplumsal muhalefeti bastırmakla görevlendirilmiş bir teknokrat bakanlar kuruludur. HDP, hükümete iki temsilci vererek Erdoğan tarafından organize edilen ve savaş politikalarına ağırlık verecek olan teknokrat hükümetini meşrulaştırdı. İki HDP’li bakanın, devir-teslim işlemi yaptırmaması veya kırmızı plakalı arabaya binmemesinin ciddi bir değişim olarak gösterilmesi de çok basit ve tuhaf bir davranıştır. Bu iki milletvekilinin bakanlık koltuğunda oturması dışında hiçbir rolleri olmayacaktır. Söz konusu bakanlıkları çaycısından müsteşarına kadar AKP’liler yönetiyor.  MGK’da alınan kararların Bakanlar Kurulu’nda onaylanmasında HDP’li iki bakan ne diyecek. Ya da Saray’da yapılacak olan bakanlar kurulu toplantısına HDP’nin iki bakanı gidecek mi? Savaş politikalarının kesintisizce devam edeceği sıklıkla vurgulandı ve HDP’li bakanların kabinedeki ortağı eski emniyet müdürü bugünkü İçişleri Bakanı’nın, Kürtleri kast ederek “bunların kafasını ezeceğiz” demesi karşısında nasıl bir politik tutum takınacaklar? Savaş devam ediyor, uçak saldırıları kesintisizce sürüyor, sorumsuz teknokrat hükümeti bir bakıma savaş hükümeti olarak çalışıyor. HDP, hükümeti bakan vererek niyeti dışında bu savaşı meşrulaştırmış olmuyor mu? HDP teknokrat-savaş hükümetine dahil olmakla üçüncü yanlışı yaptı.

Dördüncüsü, uzlaşma ve birleştirici kavramlarını uygun yerde ve zamanda kullanmayan, bunu daha çok sistem dışında kalan ve demokrasi mücadelesinde yer alan kurumsal yapılar arasında geliştirmek yerine parlamentoda sistem partileri arasındaki uzlaşıya indirmek de son derece yanlış ve tehlikelidir. Politika belirli ilkeler ve değerler içerisinde yapılır. Örneğin egemen sınıfların bir kesiminin taleplerini dikkate alarak uzlaşıcı görünmek için sistemin en önemli iki partisinin kuracağı koalisyona destek vermeyi savunmak, bugünkü rejimi kılcal damarlarına kadar desteklemektir. Bunu “parlamentoda politika yapıyoruz, toplumda gelen talepleri dikkate alıyoruz” gibi bir bakış açısıyla savunmaya çalışmak da, sistem partilerine benzemektir. Sistem güçlerinin bir kesiminin baskısı altında kalarak bu politik tercihlere yönelmek tersten bir değişimi içerir. Ezilen kitlelerin ihtiyaçlarına yanıt veren sınırları ve hedefleri belirlenmiş bir politika tarzı benimsenmezse pozitif “uzlaşıcı” olmak iddiasıyla sistemin temel kuvvetlerini temsil eden uzlaşıcı bir partiye dönüşür. Elbette ki HDP böyle bir konumda değil, ancak bu yönelim böylesi işretleri içeriyor. Bu durumu birleştirme ve uzlaşıcı görünme telaşının ve politika yapma tarzındaki acemiliğin bir sonucu olarak görelim. Bu bakımdan, dikkatli olmak son derece önemlidir.

Beşincisi, HDP, Kürtlere yönelik çok yönlü sürdürülen savaşa karşı 80 milletvekiliyle içte ve uluslararası alanda aktif bir rol üstlenmesi gerekirken oldukça pasif ve kendiliğindenci bir politika izliyor. Hemen her gün Kürtlerin seçilmiş yerel yöneticileri tutuklanıyor. Belediye Eş Başkanları, HDP ve DBP yöneticilerinin tutuklanmaları öylö sıradanlaşmış ki haber değer bulunmuyor. Bunlar halkın yereldeki temsilcileridir, halkın gerçek iradesini temsil ediyorlar. Ancak HDP, bu tutuklamalara karşı gerekli politik refleksi örgütleyemiyor. Hatta biraz ağır olacak “yok hükmünde” sayıyor.  Halkın temsilcilerine yönelik yapılan tutuklama ve saldırılara karşı aktif tutum alınmazsa, yarın sıranın “dokunulmazlara” geleceği unutulmamalıdır. Yakın tarihimiz bunun canlı örneklerine tanıktır. Halkın gerçek adaylarına sahip çıkılmazsa, devlete olan tepki kadar olmazsa da HDP de bu süreçten nasibini alacaktır.

Demirtaş’ın PKK’ye yönelik eleştirilerde objektif olmalı

Altıncısı, 7 Haziran’da Türkiye’nin iç politik dengeleri ve iktidar çatışması nedeniyle egemen sınıfların bir kesimi belki de bir kereye mahsus olmak üzere HDP’yi destekledikleri biliniyor. HDP, bu desteği süreklileştirmek isterken, karşıdaki güçler ise HDP’nin bütünüyle sistem içerisine çekilmesinde ısrar ediyor. Bunun en somutlaşmış biçimi de Kürt Hareketiyle arasına mesafe koyması ve ondan bağımsız hareket ettiğini göstermesidir. HDP, bu modaya uymuş olacak ki, görüşmeleri bütünüyle sonlandıran, ateşkesi tek taraflı bozan ve savaşa karar veren devlete yönelik politikalarını çok daha aktifleştireceğine PKK’ye yönelik eleştirel söylemlerini arttırmaya başladı. S. Demirtaş’ın PKK’ye çağrı yaparak “ama”sız silahların bırakılmasını dillendirmesi ne anlama geliyor? Bu söylem hükümetin ve HDP’yi destekleyen sermayenin bir kesiminin sıklıkla gündeme getirdiği “PKK hiçbir gerekçe ileri sürmeden silahların kayıtsız, şartsız bırakılması” çağrısıyla aynı anlamı içerir. Ayrıca Demirtaş’ın “en ahlaksız savaş koşullarında dahi sağlıkçılar vurulmaz” sözü ile Kürt Hareketini zan altında bırakması bir talihsizliktir. PKK’nin böyle bir politikası varsa tabi ki kesin bir dille eleştirilmelidir. Ama olmadığı biliniyor. Yol kontrolünde bir doktorun tahlisiz bir şekilde yaşamını yetirmesi son derece üzücüdür. Basına yansıdığı kadarıyla bu olayın, doktorun sağlıkçı olmasıyla hiçbir ilgisi yoktur, telaşlanarak ve bir an korkuya kapılarak kaçmak isterken meydana gelmiştir. Bu talihsiz olaydan dolayı “PKK sağlıkçıları öldürüyor” izlenimini yansıtmak HDP’ye ve Demirtaş’a bir şey kazandırmaz, kaybettirir. Demirtaş’ın “Öz Yönetimler” silah ile sağlanmaz tespiti de son derece yanlış ve farkında olmadan bir yönlendirmeyi içeriyor. Öz Yönetimler, özerklik ilanı değildir, sadece ilçe ve hatta mahalle düzeyinde toplumun kendi kendini yönetmesi yani bir bakıma yerelleşmesi” olarak benimsenen bir deneme modelidir. Bir bakıma devletin merkezi otoritesinin “çözümsüzlük” politikalarına karşı alternatif reaksiyoner bir çıkıştır. Burada silahların kullanılması söz konusu değildir. Tersine devlet, öz yönetimlerin ilan edildiği ilçe ve mahallelerde katliamları içeren bir savaş yürütüyor. Sistemle olan ilişkileri dengelemek için öylesi çıkışların yapılması, niyetten bağımsız olarak devletin bölgede yaptığı katliamları gerekçelendirmektir. Öz Yönetim denilen bölgelerde silahlı bir direniş yoktur. Halkın kendi iradesini ortaya koyması vardır. Bunu silahlı direniş olarak göstermek ve yanlış olduğunu söylemek HDP’nin ve Demirtaş’ın işi olmamalıdır. Bu söylemler HDP’nin bölgedeki toplumsal dinamiğini zayıflatır.

Kürt Hareketinin daha hassas olması gereken bir süreçteyiz

Yedincisi, Kürt Hareketinin HDP’ye yönelik politikalarındaki yanlışlıklara dikkat çekmek gerek. Hareketin HDP ile kamuoyu önünde bir tartışmaya girmekten ve şamar oğlanı gibi eleştirme yöntemini terk etmesi gerekir. HDP sistem ilişkileri içerisinde bulunan politik bir parti olarak, kendisine özgü politik bir çizgisi olacaktır. HDP’yi bir devrim partisi olarak görmek ve öyle bir rol biçmek de yanlıştır. HDP’ye oy verenlerin büyük bir kısmının PKK ile ruhsal bir bağı olduğu biliniyor. Bu bakımdan PKK’nin HDP’nin politikalarına yönelik eleştirilerinin, uyarılarının olması anlaşılırdır. Ancak bunu, HDP’yi kamuoyunda etkisizleştirecek, boşa çıkartacak biçimde sürekli dillendirmesi de bir o kadar yanlıştır.  Uyarıları yapacak, politikaları eleştirecek çok sayıda kanal var. Bunu mutlaka basın üzerinde sürdürmenin HDP’ye zarar verdiği bilinmelidir. PKK, kamuoyunda HDP’yi yöneten, hatta baskı yapan izlenimlerden sıyrılmalı, pozitif eleştirileri ön plana çıkartarak destek vermelidir. Özellikle 1 Kasım seçimlerinden sonra “çözüm sürecinin” çok daha güncelleşeceği bir dönem yaşanacaktır. Çok önemli bir rol üstlenecek olan HDP’nin etki gücünü kıran değil arttıran bir politik çizgi benimsenmelidir.

EMEP’in yanlışı

Sekizincisi, sürecin ittifak gücü olan EMEP’in politik tutumudur. İçerisinde geçtiğimiz politik sürecin kırılganlık dikkate alındığında sisteme muhalif olan güçlerin ittifak ilişkileri de hassas ve dengeli olmalıdır. EMEP’in parlamento ilişkilerine bakış açısının farklı olması gayet doğaldır. Farklı politik bir parti olarak politik stratejisine uygun hareket etmesi ve bunu uygun taktikler belirlemesi anlaşılırdır. Ancak HDP-EMEP ittifakı konjonktürel ve taktik çıkarlara göre olmamalıdır. Böyle olduğunda grupsal çıkar ilişkileri olarak algılanır. HDP kitlesinde EMEP’in amacı, “HDP ile ittifakın esasının bir milletvekili elde etmek olduğu” şeklinde bir yargı oluşur. Kritik dönemlerde birlikte hareket etmek son derece önemlidir. EMEP’in, hükümete bakan verilmesinin yanlış olduğunu belirtmesi en doğal hakkıdır. Bunu belirtirken,  aynı şekilde Levent Tüzel’in tercihinin de HDP’nin kararına bağlı olacağını belirtebilirdi. Bu bakımdan Tüzel’in bakan olarak hükümette yer almayı önce pozitif görüp sonra EMEP kararı nedeniyle değiştirmesi, etki gücünü ve iradesini kırdı. EMEP iki yanlışı bir arada yaptı: Hem HDP ile ittifakının taktiksel ve geçici olduğunu gösterdi hem de Tüzel’in karar alma iradesini kırdı ve etkisizleştirdi.

Sonuç: HDP’nin sisteme alternatif olan bütün toplumsal kuvvetleri bünyesinde toplama şansına sahip olduğu görülüyor. Öncelikli olarak ezilenlerin cephesinde alternatif olma potansiyeli taşıyan HDP, politika yapma tarzını, örgütsel durumunu ve kadro gücünü/yapısını bu gerçekliğe göre yeniden ve çok daha güçlü reorganize etmek zorundadır. Dikkatini sistem dışında kalan toplumsal dinamiklerin ittifakına veya birliğine vermelidir.

scroll to top