Home , Köşe Yazıları , Birikim’in “Yeni Dönem”İ Üzerine[*]

Birikim’in “Yeni Dönem”İ Üzerine[*]

SİBEL ÖZBUDUN | 12 – 12 – 2010 |

“Özgürlük bir şey demekse,

insanlara duymak istemediklerini

söyleme hakkı demektir.”[1]

Jethro Tull’ın muhteşem yapıtlarından, ‘Thick as a Brick’ten bir replikti sanırım: I’ve come down from the upper classes to mend your rotten ways. My father was a man of power whom everyone obeyed… (“Yozlaşmış tarzlarınızı onarmak üzere üst sınıflardan indim aşağıya. Babam herkesin itaat ettiği, muktedir bir adamdı…”)

Birikim dergisi çevresi (ve onlara koşut bir evreni oluşturan sol kimi liberal aydınlar) ne zaman bu ülkenin yaralı-bereli, elleri çamurlu, zedelenmiş, canhıraş devrimcilerine akıl öğretmeye kalkışsa, aklıma bu dizeler düşüyor, nedense. Onların yeni bir “teftiş fırçası”na hazırlandığını sezinlediğimde, “Beyaz efendiler, bakalım nasıl bir nizam-intizam çekecekler hayatımıza;” merakı sarıyor içimi.

Tabii bu merakın, daha önceki fiyaskoların bilgisiyle, her seferinde biraz daha kağşadığını, biraz daha epridiğini de kaydetmeli. Örneğin o 70’li yıllarda biz iflah olmaz darkafalı “Sovyetikler”in önüne Althusser ve yapısal Marksizm ufkunu açtıklarında, çok daha fazla heyecan duymuş, “acaba bir şey çıkar mı, Marksizm içerisinde ihtiyacını en dogmatiğimize bile duyuran yeni bir soluk olur mu?” diye kulağımız kirişte beklemiştik. Sonra Althusser ve yapısal Marksizmi, 1980’lerin neo-liberal karşıdevrim dalgası içinde devrilip gittiğinde, Birikim çevresinin ardından bir ağıt bile yakmaması (hatta bununla da yetinmeyip, Althusser’in ezelî muarızı, İngiliz Troçkist E. P. Thompson’un kitaplarını yayınlamaya soyunması)ndaki sadakatsizlik, kafamızı kurcalamadı değil.

Sonra önce yapıbozum çağrıları, ardından da Habermas’tan mülhem “sivil toplum” furyası patlak verdi.

Bu fikrî “tazelenme”lerin kimi zaman politik hamlelerle takviye edildiği de oldu; örneğin ÖDP’nin ilk dönemlerinde parti içerisindeki kimi fraksiyonlarla (özellikle de “Özgürlükçü Sol” çevreleri) girişilen sıkı dirsek teması; “sol sosyal demokratlar”la ittifak arayışları; akîm kalmış bir EDP girişimi, vs.vs. Ama bizce işin en ilginç yanı, Birikim duayenlerinin (Ahmet İnsel, Murat Belge, Tanıl Bora, Ömer Laçiner…) hiçbir “politik hamle”de sokağa indiklerini göremeyişimizdir. Bu kişiler, “muktedir babaları”ndan tevarüs ettikleri kulelerinden aşağıdakilere akıl vermeyi, talimatlar yağdırmayı “praksis” bellemişlerdir besbelli…

Diyeceğim, Birikim çevresinin sola, sosyalistlere, devrimcilere akıl öğretmesi, yeni değil. Bu konuda, örneğin Ömer Laçiner’in “Birikim, bu yeni baştan tanımlamanın ‘ortak bir eser’ olması için anlayışı gereği özel bir çaba gösterdi. Her ne kadar artık apayrı zihniyet dünyalarında olduğumuzu daha bir açıklıkla gördüğümüz bu mikro-dünyanın bileşenleri [sosyalistler kast ediliyor-b.n.] ile giderek uzlaşma noktalarımızın yok olduğunu fark etmekle birlikte, ortak tarihimiz ve mirasımız hatırına diyalog kanallarını daima açık tutmaya gayret eden bir dil ve tavır içinde olduk bugüne değin,[2] sözlerinde ifade ettiği ölçüde “mütevazı” davranmadıklarının kanıtı, sosyalist hareketimizin yakın tarihidir.

Şimdi Birikim’cilerin bir kez daha bir “Yeni Dönem” teşhisini yaptıklarını ve yerel düzlemde 12 Eylül referandumuyla milatlandırdıkları bu “yeni dönem”in önüne “sosyalizmin yeni baştan tanımlanması” gibi “iddialı” bir misyon koyduklarını görünce, bu çevrenin bizi durmaksızın sarmasından yorgun düşen kimilerimiz, “Yine mi?” diye sorabilirler, kendilerine. Evet, evet, yine…

Sosyalizmi yeni baştan tanımlamak? Yoksa “yenilen pehlivan güreşe doymazmış” mı demeli? Ama derginin Ömer Laçiner’in kaleminden “önümüzdeki sayıdan itibaren” (yani Kasım 2010.) koyulacağı ilan edilen bu göreve gerçekten de kolları sıvadığı, elhak, teslim edilmeli. Birikim’in Kasım 2010 tarihli 259. sayısı, bu mealde iki makale içeriyor: Laçiner’in “Sosyalizm nedir, ne olmalıdır?” ı (ss.8-12) ile Ahmet İnsel’in “… ‘Günümüzde demokrasi, komünizmdir’ veya tam tersi” (ss.13-19) yazıları. Her ikisi de işe, sosyalizmin “Bolşevik Devrimi” ve izleyen “bürokratik deformasyon”, “tepeden inmecilik”, “Jakobenizm”, “parti diktatörlüğü”, devrimi “devlet iktidarını ele geçirmeyle eşitleme” indirgemeciliğiyle kirlenmemiş kesitinden, yani XIX. yüzyılın ilk yarısından başlamayı yeğlemiş.[3] Ömer Laçiner’e göre “yeni baştan tanımlama”nın ilk adımı, eşitlik üzerine düşünmek.

Ancak Laçiner, modern sosyalizmin (ki buna Marksizm olduğu kadar anarşizm ve anarkosendikalizmi de dâhil ediyor) “eşitlik” kavrayışını “üretim araçları üzerindeki özel mülkiyetin ilgasına ve devlet mülkiyetine dayalı bir iktisat rejimine indirgeyen” anlayışı, kopulması gereken “geleneksel” bir yaklaşım olarak mahkûm etmekte. Burada “üretim araçları üzerindeki özel mülkiyetin ilgası”nın neden illa ve yalnızca “devlet mülkiyeti”ne eşitlendiğini, bunun bir indirgemecilik olup olmadığını sorabilirsiniz; ama yazıda bunun yanıtını boşuna aramayın.

Laçiner, modern sosyalizmin “eşitlik” kavrayışının başka bir yerde aranması gerektiği kanaatinde: “Çünkü burada eşitlik, insanın üretici güçlerinin, yani bilme, yapma ve yaratma yeteneklerinin, buna ilişkin etkinliklerinin daha çok ve sürekli gelişimini sağlayan, bu ilerleyişin zorunlu kıldığı bir hâl olarak kavramsallaştırmıştır. Dolayısıyla eşitlik salt insana özgü özelliklerden, insanı insan yapan niteliklerden türeyen bir sonuç olarak tanımlanmıştır.[4] Özetle, Laçiner sol-Hegelciler’den kopmamış bir “Genç Marx”tan mülhem hümanistik bir “eşitlik” anlayışı türetmektedir. Olabilir. Ama sakın Althusser duymasın!

Fakat THKP-C sempatizanı “Genç Laçiner”, “Genç Marx”tan daha ileri bir adım atarak, Marx’ın kendisinin çözümünü sosyalizme, hatta ileri bir aşamasına havale ettiği bir sorunu, “kafa ile kol emeği arasındaki ayırımın giderilmesini” kapitalizmin aşılmasının, devrimin önkoşulu olarak tanımlıyor.

Buraya kadarını fazla muğlak bulduysanız; gelin Laçiner’in daha açık konuştuğu bir yere, Marksist.org’dan Arife Köse’nin kendisiyle yaptığı 21 Ekim 2010 tarihli söyleşiye bakalım. Bu söyleşide Laçiner, 12 Eylül 2010 Referandumu’nda, “Yeni Bir Dönemin Eşiği” ilan ettiği “Evet”in zaferini vesayetçi rejim ve darbecilik destekçiliğiyle suçladığı “geleneksel sol”un da bozgununu vurguladığını belirttikten sonra el çabukluğuyla “vesayetçilik”, “darbecilik” ile “özel mülkiyet ilgacısı”, “devletçi” solu bir potada harmanlıyor:

Geleneksel sol derken, sosyalizmi büyük ölçüde iktisadi bir düzen olarak tasarlayan, sosyalizmi sadece paylaşım eşitliğinden ibaret gören, bu paylaşım eşitliğinin bir mekanizması olarak da üretim araçları üzerindeki özel mülkiyetin kaldırılmasını öngören, ama onun yerine ancak devlet mülkiyetini koyabilen, paylaşım adaletinin sağlanmasıyla sosyalizmin kurulabileceğini varsayan solu kastediyoruz. Onlar için diktatörlük makbuldür. Böyle bir sistem burjuvazinin elinden fabrika tapularının alınmasıyla kurulur. İşçiler yine işe gelip gitmeye devam ederler, sadece çalışma koşulları biraz daha iyi olur. Eğer böyle bir şey yapılacaksa bunun için işçiler arasında örgütlenmeye de gerek yok. Bunu dört tane paşa ile de yaparsın. Eğer sosyalizm sadece özel mülkiyete el koymaksa o zaman neden işçileri örgütlemek için uğraşıyoruz? Gider dört tane paşayı ikna ederim, ya da uluslar arası konjonktürden yararlanırım.”[5]

“Dört paşa bulamayan Lenin, kına yaksın,” diyorsunuz, değil mi? Daha bitmedi. Laçiner bundan sonra, sosyalizmin “iktidarı ele geçirmek” üzerine düşünmekten çok, bir “yaşam tarzı alternatifi, bir varoluş tarzı” yaratmayı düşünmeye çağırıyor. O saat, EZLN’nin 2009 yılı başlarında Meksika’nın Chiapas’ında düzenlediği, Temel Demirer ile birlikte katıldığımız “Birinci Dünya Saygın Öfke Festivali”nde söz alan “Subcommandante” Marcos’un konuşmasını bağladığı o son cümle yankılanıyor kulaklarımda, nedense: “Şimdi, Lenin’in Devlet ve İhtilali’nin son satırını hatırlamaya her zamankinden çok muhtacız…”[6]

Aldığı yanıtlar Arife Köse’nin de aklına yatmamış olacak ki, kurcalıyor: “Yaşam tarzı derken neyi kastediyorsunuz?” Laçiner, “Yeni Sol”un 1980’lerden bu yana gündeme getirdiği ölçüde artık pek de “yeni” sayılmayan önerileri sıralamaya koyuluyor:

“(…) Yeni bir hayatı filizlendiren kurumlar oluşturup bunlar arasında ağlar örebiliriz. Bunları bir yandan tartışırken bir yandan denemelerini yapabiliriz. Parti gibi organizasyonlar bunların koordine edildiği yerler olabilir. Yani içinde yaşadığımız hayatın alternatifini oluşturacağız. Bu yapılar tabii ki biraz ayakta durmaya başladıkları andan itibaren bir takım engellemelerle karşılaşacaklar. Bunlarla mücadele edeceğiz tabii ki. Ama bir nokta gelir ki dikkati çekersiniz.”

Tatmin olmuyor Köse: “Böyle şeyler denenmiş ama geçmişte. Kooperatifler kurulmuş, lokaller kurulmuş. Bunlar yeni öneriler değil. Sizin anlattığınızın farkı nedir?” Laçiner’e göre, geçmişte bu tip denemeler, “siyasi bir çatışmanın tarafları” olmakla malûldü. Üstelik de XXI. yüzyılın teknolojik olanakları, bu yerel demokrasi girişimlerini, taban örgütlenmelerini “sanal cemaatler”e de taşımaya elverdiği için günümüzde yerel demokrasi denemeleri, çok daha başarılı olma olanağına sahipti:“Dünyada başka bir sürü örnek var. İnsanlar bir topluluk oluşturup bir gemide yaşamaya karar verebiliyorlar mesela. Örneğin birisinin aklına parlak bir fikir gelebilir ve dünyanın her yerinde bu fikri destekleyen milyonlarca imza toplanabilir. Böyle şeyler yapılıyor dünyada. Bilmem kaç bin kişinin bir araya gelmesinden devlet oluyorsa, bu imzaların daha fazla anlamı vardır. Böyle sanal cemaatler oluşturabiliriz.[7] “Sanal cemaatler”den oluşan bir sosyalist ütopya… Ne hoş, değil mi?

Bunun üzerine: “altın vuruş”u yapıyor, Arife Köse: “Yatay ilişkiler ağı gibi deneyimler Latin Amerika başta olmak üzere dünyanın pek çok yerinde yaşandı, ama hiçbirisi sosyalizme ulaşmadı. Sosyalizm sadece bu anlattıklarınızdan mı ibarettir? İktidar perspektifinden vazgeçmek mi gerekir?” Laçiner’in “mahallede resim yapan ve bu nedenle mahalle baskısına maruz kalan adamın hem mahalleliye karşı koyup hem de resim yapmaya devam etmesi gereği” örneğinden kalkınan yanıtından ben bir şey anlamadım. Dileyen, referans verdiğim bağlantıya bakıp kafa yorabilir…

Gelelim, Ahmet İnsel’e… Teslim etmek gerek; onun dili ve uslûbu Laçiner’e göre çok daha ihtiyatlı ve de rafine. Birikim’in Kasım 2010 sayısında yer alan “Yeni Dönem” makalesi, Marx’ın “demokratlığı”, ya da Marx ile Engels’in çağında demokrasi ile komünizm fikirlerinin ayrışmamışlığı/ özdeşliği üzerine.[8] Teorik olarak itiraz etmek mümkün değil, elbette. Marx ile Engels’in döneminde “demokrasi”nin (giderek “sivil toplum”un) kastının bir çeşit “Tiers-Etat” (ya da “baldırıçıplaklar” mı demeli?) demokrasisi olarak anlamlandırıldığını göz ardı etmemek kaydıyla. Bir başka deyişle, ne Marx’ın, ne Engels’in ne de çağdaşı ihtilalcilerin “demokrasi” denildiğindeki çağrışımlarının, darbelerin ve ABD’nin denizaşırı müdahalelerinin “demokrasiyi kurtarmak” adına yapıldığına, neo-liberal guruların “devletin rolünü azaltıp demokrasiyi azamîleştirmek”ten söz edişlerine tanık olmuş kuşakların zihinlerindeki kirlenmişlikle yüklü olmadığını unutmaksızın…

İnsel’in Marx ile Engels’in “demokratlığı”nı “komploculuk, bir avuç maceracı devrimcinin kendisini işçi sınıfının öncüsü ilan etmesi, işçi sınıfı yerine profesyonel devrimcilerin ve aydınların yönettiği işçi sınıfı partileri”nin (bunlarla Lenin’i kastetmediğini söyleyebilir mi İnsel?) karşısına yerleştirmesi ve de “komünizm fikrinin ortaya çıkıp, kısa zamanda gelişmiş ülkelerde ezilenlerin eşitlik talebinin bayrağı hâline dönüşmeye başlarken bu ütopyanın uyandırdığı somut siyasal çağrışımın demokrasi fikri ile titreşim içinde olmasının bir rastlantı, bir fırsatçılık ifadesi veya Marx’ın (…) burjuvaziye kendini beğendirme hevesinin, bir geçiş dönemi düşüncesinin sonucu olmadığı”nı[9] savlaması ise, tam da bu anakronizm ile malûl… Marx’ın (ya da Engels’in) (velev ki) “demokrasi”ye övgüler düzmesi, bugün Marksistlerin mevcut hâliyle “demokrasi muhibbi” olmasını haklı mı çıkartır? Ya da ihtilalcilikten vazgeçmelerini? Ve de hangi demokrasi? ÇUŞ’ların, STÖ’lerin, GONGO’ların, cemaatlerin, birbirleriyle “diyalog” içerisinde kardeş kardeş yaşayıp gidecekleri bir “demokrasi” mi örneğin?

[Umarım şimdiye dek söylediklerimden hareketle “tepeden inmeci”, “komplocu”, “darbeci” vs. ilan edilmem. Ama ne olur ne olmaz, vurgulayayım; ben sosyalizmden en “alttakiler” dahil tüm ezilenlerin ve sömürülenlerin karar ve yürütme mekanizmalarına tam olarak katılmasının önünü açan “yaratıcı bir yıkım”, yani başkaldırı edimini anlıyorum. Bir başka deyişle, sıradan emekçiler olmaktan başka hiçbir özelliği ve ayrıcalığı olmayan insanların kendilerini yönetirken dünyayı dönüştürdüğü süregen ve kesintisiz bir devrim sürecini…]

İnsel’in iması ise tam da bu, Marx’ın “demokratlığı”ndan hareketle, bizleri “demokrat” olmaya çağırmak… Bu “demokrasi”nin örneğin TÜSİAD’ı, MÜSİAD’ı, AKP’yi, Fethullahçılar’ı, Çokuluslu şirketleri vb. ne ölçüde ihtiva edeceğini muğlak bırakarak…

Son sözü ben değil, genç bir sosyalist, Abdullah Köktürk söylesin izninizle. Birikim dergisinin web sitesine düşürdüğü bir notta şöyle diyor:

“2004-2005 yılları arasında y. lisans tezimi yazarken yaklaşık 20 cilt ‘Birikim’ okuyup bir adet bile TUSİAD üzerine makale bulamamıştım. Oysa ki, sadece Medine vesikası üzerine dahi 4 veya 5 makale vardı sanırım. Sonra düşündüm, araştırdım ve bunun sebebini buldum. Ama yine de buldukça ‘Birikim’ okuyorum. Liberaller ne düşünüyor diye ama.” [10]

19 Kasım 2010 17:36:08, Ankara.

N O T L A R

[*] Esmer, No:67, Aralık 2010…

[1] George Orwell.

[2] Ömer Laçiner, “Yeni Bir Dönemin Eşiğinde”, Birikim, No:258, Ekim 2010, s.5.

[3] Geçerken anımsatalım: “Üretim araçları”nı da (ona mündemiç mülkiyet ilişkileri ile tarzını da kapsayan) “üretim tarzı”, salt “ekonomik” olanla sınırlı bir kavram değildir; üretici güçlerle (insan, araç, bilgi) üretim ilişkilerinin belli bir birlikteliğini ifade etmek için kullanılır. Marx’ın işaret ettiği gibi, emekçilerle üretim araçlarını bir araya getiren koşullar bize üretimin özgün biçimini verir. (Karl Marx, Capital. V-II, Pelican, 1978, s.120.)

Bu üreticiler üretim araçlarını verili toplumsal ilişkiler içinde kullanmaya devam edeceklerse, “yeniden-üretim” ilişkilerinden konuşuyoruz demektir. Bu da bizi yine ideoloji, siyaset, “simgesel evren” (en geniş anlamıyla kültür) kavramlarına götürür: Üretim her zaman yeniden üretimdir, öyleyse her zaman siyasi ve ideolojik bir boyuta sahip olacaktır. Bu yüzden belirleyicilik ilişkisi, ne doğrudan üreticilerle üretim araçlarının özelliklerine, ne de bunların bir araya geliş biçimiyle, bunun sürekliliğini sağlayan siyasi, ideolojik koşullara indirgenebilir.

Onun için “indirgemecilik” yollu “iddialar” üzerine biraz düşünmek gerek değil mi?

[4] Ömer Laçiner, “Sosyalizm Nedir, Ne Olmalıdır?”, Birikim, No:259, Kasım 2010, s.9.

[5] “Ömer Laçiner ile Sol Üzerine”, http://www.marksist.org/dosyalar/2197-omer-laciner-ile-sol-uzerine

[6] Bu festival konusunda izlenimler için bkz. Sibel Özbudun, “EZLN’in “Birinci Dünya Saygın Öfke Festivali”nden Notlar…” Kaldıraç, Şubat 2009, ss.52-56; Esmer, Şubat 2009, 48/2, ss.12-14.

[7] “Ömer Laçiner ile Sol Üzerine”, http://www.marksist.org/dosyalar/2197-omer-laciner-ile-sol-uzerine

[8] Ahmet İnsel, “ ‘Günümüzde Demokrasi, Komünizmdir’ veya Tam Tersi”, Birikim, No:259, Kasım 2010, ss.13-19.

[9] a.y.  s.19.

[10] http://www.birikimdergisi.com/birikim/makale.aspx?mid=545&makale=Sol ve Liberalizm Tartışmasında İki Yazı Hakkında Notlar

scroll to top