Anasayfa , Köşe Yazıları , Aleviler ve asimilasyon (V) -Rıza Algül

Aleviler ve asimilasyon (V) -Rıza Algül

rizaAleviler ve Alevilik (V)

Aleviler ve asimilasyon

“Aleviler ve Alevilik” başlığı altında yayınlanan yazı dizisinin başında, ”Aleviler’in eyleminin başka, söyleminin başka olduğunu” söylemiş ve bu çelişkiye kısaca vurgu yapmıştık. Yazı dizisinin bu bölümünde ise, “eylem” ile “söylem” farkının Aleviler’de hangi asimilatif tahribatlar yarattığını ve nasıl biçimlendiğini anlatmak istiyoruz.

Aleviler’deki asimilasyonu sadece Osmanlı ve Cumhuriyet döneminde dinin egemen olduğu devletin ve toplumun Aleviler’i camiye çekmek ve onlara “ramazan orucu tutturmak” için uyguladığı baskılardan, Alevi köylerine cami yaptırmaktan ibaret görmek bir eksikliktir. Evet, gözle görülür bu baskılar ve yaptırımlar var ve hala da devam ediyor. Bu nedenle devletin ve dinci toplumun din baskısının tarih boyunca binlerce Alevi’yi sünnileştirip müslümanlaştırdığını söylemek nasıl bir gerçek ise, bu asimilasyon politikalarına karşı çok yönlü mücadele etmek de o kadar doğrudur.

Fakat Aleviler’deki asimilasyonun görünen yüzü dışında, bir de Şiilik üzerinden gelen “görünmeyen” yüzü vardır. Böylece Aleviler, iki kıskaç arasında İslam’a zorlanıyor. Örneklemek gerekirse:

“Müslümanlar’ın camisi ve kutsal kitabı var, Hıristiyanlar’ın kilisesi ve kutsal kitabı var. Peki, biz Aleviler’in neyi var?”, sorusunu Aleviler’den çok kez duymuşuzdur. Bu neyi gösteriyor? Şunu: Bu düşüncelerin ve bu soruların arkasında, Aleviliği bir “din” görme algısı vardır. Dinin “hükümran” olduğu toplum baskısı, tarih boyunca herkesi olduğu gibi Aleviler’i de din örtüsüne bürünmeye ve dincileşmeye zorluyor.

Bu algı, her şeyden önce, Aleviler’in nasıl din çemberinde kuşatıldığını ve asimilasyonun nasıl bir derinlik kazandığını görmek bakımından “küçük” bir örnektir. Bunun sonucudur ki, Alevilik ile Aleviler arasında, öğreti ile algı arasında şu büyük ilkesel uyuşmazlıklar ortaya çıkıyor:

Öğreti: “Tanrımız insandır, dinimiz sevgidir, rehberimiz bilimdir, ilkemiz adalettir”, diyor.

Algı: “Din” diyor ve dini camide, kilisede veya herhangi bir mabette görüyor.

Öğreti: “Okunacak en büyük kitap insandır”, diyor. Bu ilke, felsefeden edebiyata ve sanata, mimariden günlük yaşamdaki tüketim unsurlarına kadar insanın yarattığı her şeyi görerek ve yeniden üretmek için okuyarak düşünmeyi önerir.

Algı: “Okunacak en büyük kitap” tan ya hiçbir şey anlamıyor, ya da din kitaplarını anlıyor. Bunun sonucu olsa gerek ki, son yıllarda Aleviler’den bazıları, bir sözcük veya tümce aşırmak ve kendilerini “adam yerine koymak” için Kuran okumaya başlıyor ve cımbızla aşırdıklarını Aleviliğe çivilemeye çalışıyor.

Öğreti: “Kâbe’miz insandır, yüzümüzü insana döneriz”, diyor.

Algı: Ölülere Kuran okuyor ve ölenin yüzünü Mekke’ye döndürerek gömüyor.

Öğreti: “Öbür dünya, cennet, cehennem, sorgu-sual yalandır” (Şu dünyanın ötesini / Gördüm diyen yalan söyler – Hatai), diyor.

Algı: Ölen “rahmetliyi cehennem azabından kurtarması, cennete nakil etmesi için” Allah’a dua ediyor.

Bu türden somut ve ilkesiz örnekleri çoğaltmak mümkündür. Alevi öğretisiyle Aleviler arasındaki ilkesel uyuşmazlığın bu boyutu, Aleviler’deki öğretisel-felsefi erozyonu ve “gizli” asimilasyonu gösteriyor. Bu asimilasyonun ve erozyonun oluşturduğu algı biçiminin nedeni bir yandan İslam-devlet baskısıdır, diğer yandan Şiilik’tir.

Şiiliğin Aleviler’i etkilemede belirginlik kazanması 14. yüzyılın ikinci yarısında başladı, fakat 16. yüzyılda doruğa ulaştı. Kronolojik ve siyasal yönlerden bakalım:

  1. yüzyıl:

Selçuklular’ın devlet dini İslam’dı. Fakat Selçuklular döneminde İslam, toplumun düşünce ve hayal dünyasına ve törelerine egemen değildi. Halk kitleleri hala İran-Horasan’dan birlikte getirdikleri törelerle yaşıyordu. Bu töreler Selçuklu Sultanları’na da yabancı değildi. Bu durum Bektaşiliğe, Ahiliğe ve bu felsefi kültüre yakın başka örgütlenmelere zemin bulma ve yayılma olanağını sağlıyordu. Bu ortamda, şiir ağırlıklı olmak üzere Batıni-Bektaşi (o dönemde “Alevi/lik” kavramı yoktu) edebiyatı doğdu. Bu edebiyat hem açıktan, hem de ironik tarzda dini ve dine ait her şeyi (Tanrı-Allah, Peygamber, Kâbe, din kitapları, “öbür dünya”, “cennet”, “cehennem”) eleştiri hedefine koydu. Batıni-Bektaşi edebiyatı bunu yapmaktan kaçınamazdı, çünkü bilimsel aklın ve felsefenin söylediği her söz dine çarpıyordu.

  1. yüzyılda, Anadolu’da Batıni şiirin felsefi temelini atan Hace Bektaş Veli’nin kısa ve özlü sözleri ve yorumlarıdır. Başta Yunus Emre ve Said Emre olmak üzere bu izi sürdüren diğer şair ve ozanlar, Hace Bektaş Veli’nin felsefesini şiire taşıyarak büyük derinlik kazandırdılar. Kaygusuz, Seyyid Nesimi, Harabi ve daha başka şair ve ozanlar, sonraki yüzyıllarda bu şiiri daha da zenginleştirdiler. Yüzyıllar boyunca süren o zamanki Cemler’de, bestelenmiş bu felsefi şiirler bağlama eşliğinde icra ediliyordu, semahlar bu şiirlerle dönülüyordu. “72 milletten” herkes, insan ve doğa merkezli, enternasyonalist, bilimi, aklı, humanizmayı ve aydınlanmayı içeren bu şiirlerin-deyişlerin içinde kendini buluyordu. Dinsel, etnik ve coğrafik hiçbir sınırı tanımayan bu felsefi şiirler-deyişler, derin bir insan sevgisiyle dünyayı kucaklıyordu. Bugün olduğu gibi Alevilik, İslam’a ait kavram ve simgelerle dar ve eklektik bir durumda değildi.
  2. yüzyılda bu şiirlerin-deyişlerin icra edildiği Cemler’de Allah-Muhammed-Ali, 12 İmam, Kerbela, kısaca İslam’dan gelen ve İslam’a varan kavramlar ve tezler yoktu. Örneğin:

Aşk imandır bize, gönül cemaat / Dost yüzü kıblemdir, ettim selavet

Dost yüzünden başka taptığım yoktur / Bundandır kapıda kaldı şeriat

**********

Din-i insan sorar isen / Aşıklara din ne hacet

Aşık kişi aşktan sarhoş / Sarhoş bilmez din, diyanet

**********

Kıldan köprü yaratmışsın / “Gelsin kullar geçsin” diye

Hele biz şöyle duralım / Kolay ise sen geç, tanrı

     **********

Daha Allah ile cihan yok iken / Biz onu var edip ilan eyledik

Şekil verip, tıpkı insan eyledik…

 

Şiilik ve Aleviler

  1. yüzyıl ve sonrası:

Osmanlı, 1280’lerde hala Marmara’da bir Beylik’tir. Osmanlı’nın devletleşmesi, 14. yüzyılın ikinci yarısında 1. Murat’ın Trakya’yı işgal etmesiyle başladı. Bu devlet ancak, işgal ettiği toplumları kılıç-kalkan ve haraç-mezat yöntem ve araçlarıyla yönetebiliyordu, çünkü bunlar dışında, bu ileri toplumları yönetmek için onlara sunabileceği teknik bilgisi ve kültürel uygarlığı yoktu. Teknik bilgiden ve uygarlıktan yoksun olmak, Osmanlı’yı islamcılaşarak dincileşmeye özendirdi. Tek araç buydu. Bu koşullarda başlayan Osmanlı’nın İslamlaşmasından sonra din, 16. yüzyılda kurumlaşarak devletin tek ideolojik harcı oldu.

Bu tarihten ve bu durumdan sonra Bektaşilik, Bedreddinilik, Hurifilik, Kalenderilik ve daha başka Batıni örgütler (o zamanki “tarikatlar”) Osmanlı’nın dinsel-siyasal saldırılarının hedefleri haline geldiler. Batıniler (son 150 yıldan bu yana “Aleviler” adı ile anılıyorlar) yoğun baskılar altında, kitle halinde ve tek tek katledildiler. Bu zor koşullar altında Aleviler’in başka güçlerle ittifak arayışları bir zorunluluk haline gelince İran ve Şiilik, Aleviler’e ittifak elini uzatmada gecikmedi.

Neden İran ve neden Şiilik?

Her şeyden önce, Anadolu’ya göçmüş Pers, Türkmen ve Kürt Aleviler’in İran ile çok yakın ve güçlü tarihsel bağları vardı. Çünkü bu toplumların Batıni felsefesi, sosyal-eşitlikçi dünya görüşü, Araplar’a ve İslam’a karşı mücadele gelenekleri ve kültürel kökleri İran’a, Mazdeizme dayanıyordu.[1]

Öte yandan, çıkarları farklı olan İran üst-sınıflarının da – en başta da Dehkanlar’ın (büyük toprak sahipleri) – Araplar’a ve Sünni-İslam’a karşı egemenlik ve ulusal bağımsızlık için mücadeleleri vardı. 15. ve daha çok 16. yüzyılda, İran’da iktidarlarını güçlendirmiş ve Şiiliği devletin “resmi dini” olarak kabul etmiş üst sınıfların başındaki Safeviler, hem Sünni-İslam Arap egemenleriyle ve hem de Sünni-İslam’ın Anadolu’daki devleti Osmanlı’yla rekabet ediyordu. Ayrıca İran’daki Şiilik, kendi içinde bölünmüş Arap Şiileri’yle de ittifak kurmuştu. Böylece Şiiliğin merkezinin İran olduğu dost ve düşman herkes tarafından anlaşılmıştı.

Olası bir Osmanlı saldırısında veya karşı-saldırıda Anadolu’da güç kazanmak ve kendisini destekleyici bir cephe açmak İran’ın da bir istemiydi. Bundan dolayı İran, 15. ve 16. yüzyılda Anadolu’daki Aleviler’le yoğun örgütsel ilişkiler kurdu. Şiilik, kurulan bu örgütsel ilişkilerle birlikte Aleviler’in içine yoğun bir biçimde taşındı. Şah ve Şiilik, Aleviler için “kurtarıcı” bir fenomen haline getirildi. Böylece İran ile Aleviler arasında bir cephe birliği oluştu.

Ali, Şiilikte “en büyük” sembol isimdir. Ali’den sonra Hüseyin ve dolayısıyla Kerbela gelir. Fakat Allah ve Muhammed olmadan İslam düşünülemeyeceğine göre, böylelikle Şiiliğin kavramsal ifadeleri de oluşmaya başladı: Allah-Muhammed-Ali, 12 İmam, Hüseyin ve onun katledildiği Kerbela, Şiiliğin dinsel referanslarını oluşturdu.

Toplumun ruhunu cezp etmek ve mücadelede dayanaklı kılmak için sadece simge kavram ve isimler yetmiyordu. Bu nedenle, Sünni İslam’ın dayanak ararken Sünnici “hadisleri” bulduğu gibi, Şiilik de, Şiiliğe dayanak yapmak için Şiici hadisler buldu.

Şiilik bununla da yetinmedi, Şiici sembol ve tezleri yoğun olarak şiire de taşıdı. Çelişkili bir şair ve İran devletinin başında yer alan Şah İsmail Hatai en başta olmak üzere, çok sayıda şair ve ozan Allah-Muhammed-Ali birliğini, 12 İmam’ı, Kerbela’yı ve daha pek çok İslami hikâyeleri değişik formlarda şiirleştirdi. Bu gelişme, Aleviler arasında Batıni-felsefi şiiri önce gerilere itti, sonra da unutturdu.

Ali bizim şahımız / Kâbe kıblegahımız

Miraçtaki Muhammed / O bizim padişahımız

**********

Gel ey Muhammed ümmeti / Bu devlete saadete

Bu din Muhammed dinidir / Parmak getir şahadete

**********

Şu âleme bir nur doğdu / Muhammed doğduğu gece

Yeşil kandilden nur indi / Muhammed doğduğu gece

**********

On iki İmam nur olmuştur / Şahın nuru Huda için bağışla

Baskıların, siyasal kavgaların ve savaşların durmak bilmediği Anadolu’da, Aleviler’in arasında yergi ve direniş içerikli bu şiirler çok çabuk zemin buldu. Aleviler, Şiiliğin İslam’dan devşirerek Anadolu’ya taşıdığı isimleri ve kavramları aldılar, fakat bu isim ve kavramları Batıniliğin değerleriyle “birleştirdiler.” Daha doğru bir ifadeyle “birleştirdiklerini” sandılar. Çünkü İslam, İslami kavramlar, kişiler ve karakterler, biraz kafa yoran herkesin anlayabileceği kadar yakın tarih sayılır. Allah’ı Kuran’dan, Muhammed’i, Ali’yi ve Hüseyin’i yaptıklarından okuyor ve biliyoruz. Bilinen şudur ki, bu İslamcı kavram ve kişileri ve bir bütün olarak İslam’ı “Batıni” göstermeye çalışmak boş ve anlamsız bir uğraştır. Batınilik İslam’a sığmaz, tıpkı Yunus’un, “Hayatın bilimi dine sığmaz” dediği gibi.

Bugüne kadar Batıni felsefe ile Şiiliğin dinsel referanslarını birbirinden ayırt edecek akli ve bilimsel bir çalışma yapılmadı. Belki bazıları “erkendi” veya hala “erkendir” diyebilirler. Hayır, artık hiç doğru değil. Şimdi gün, Aleviliği Şiilik’ten, Batıni felsefeyi dinden ayırmanın zamanıdır. Şimdi gün, Hace Bektaş Veli’ye, Yunus’a, Said’e, Kaygusuz’a, Nesimi’ye, Harabi’ye geri dönmenin, insanı ve doğayı sevgiyle kucaklamış Batıni-felsefeyi, Şiiliğin ve dinin dogmalarının esaretinden kurtarmanın zamanıdır.

 

Not: Gelecek yazıda, “Aleviler’de eğitim” konusunu işleyeceğiz.

 

Rıza Algül

[1] “Mazdeizm” ya da “Mazdakilik”, adını İran’ın “iyilik-bilgelik” Gök Tanrısı Ahura Mazda’dan alıyor. İlk kez Zerdüşt, ” İlkeler” kitabı Avesta’da Ahura Mazda’yı toplumsal barış ve toplumsal zenginlik temelinde yorumladı. M.S. 5. yüzyılda sosyal-devrimci bir hareket olarak ortaya çıkan “Mazdakiler”, Zerdüşt’ün ilkelerini toplumsal bakımdan geliştirerek üretim araçları üzerindeki özel mülkiyeti ve özel mülkiyetin tarihiyle başlayan evliliği ortadan kaldırmak istiyorlardı.