Home , Köşe Yazıları , Acil saldırganlık ve kaybetmenin zorunluluğu

Acil saldırganlık ve kaybetmenin zorunluluğu

özgürgelecekÖZGÜR GELECEK: Türk devleti, 21 Temmuz’da Suruç’ta 31 devrimcinin bombalı saldırıyla katledilmesi sonrası yaşanan gergin iklimi anında fırsata çevirdi.

AKP’nin bataklık sevdası!

Türk devleti, Suruç’ta yaşanan katliamın bir numaralı siyasal sorumlusudur. Bu, kendileri de dahil bütün herkesin inandığı açık bir gerçektir. Kilis’te bir Türk askerinin ölmesi ile sonuçlanan DAİŞ’e ait olduğu söylenen kurşunun ise bizzat MİT’in diğer taraftan açtığı ateşle olması ise yüksek ihtimaldir. Zira “eğer müdahaleye karar vereceksek Suriye’den biz sekiz on roket atarız” diye plan yapan MİT müsteşarının ses kayıtları henüz arşivlerde durmaktadır. Bu gerçekler üzerine inşa edilmiş bir “terör operasyonu” başlatıldı. 24-25 Temmuz’da polisin operasyonuyla 500’den fazla kişi gözaltına alındı. Eş zamanlı olarak Suriye’ye DAİŞ iddiasıyla, Irak Kürdistanı’nda ise PKK kamplarına hava operasyonları gerçekleştirildi. PKK kamplarına yapılan operasyonda HPG Komuta konseyi üyesi Şervan Varto şehit düştü.

Bu operasyon en ucuz, en az inandırıcı, en zayıf politik gerekçelere dayanan bir operasyon olarak tarihe geçecektir. Türk devleti, trajedinin pençesine düşmüştür. Suriye’de kendi yarattığı bataklığa girmenin gecikmiş telaşı ve sudan bir gerekçeyle tedirgin, anlam bütünlüğünden yoksun bir hava operasyonu ile müdahil olmuştur. Rojava’ya yönelik iştahlı saldırganlığına zemini bu şekilde döşemektedir. IŞİD’e karşı mücadelede ABD emperyalizmiyle bir mutabakat olduğunu, her kararı ABD ile birlikte aldıklarını bizzat TC’nin Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu (25 Temmuz) açıkladı. Böylece Suriye’de ABD’den izin almaksızın hiçbir adım atamayacaklarını ilan etmiş oldular. Suriye’de bundan sonra atacakları her adımda aynı izinle mümkün olacaktır. TC’nin kendi özel hevesinin de izin belgesi ABD’dedir. Dün böyleydi, bugün böyle, yarın da böyle olacak.

TC, “terörle” mücadele bahanesini büyük bir torba oluşturarak genişletmeyi de ihmal etmedi.DAİŞ’i de içine katarak devrimci ve yurtseverlere yönelik geniş bir polisiye operasyon gerçekleştirdi. Bağcılar’da Halk Cephesi üyesi Günay Özarslan bu operasyonda infaz edildi. Yüzlerce devrimci ve yurtsever gözaltına alındı. Protesto eylemlerine polis saldırıları gerçekleşirken, Suruç katliamını kınamak için İstanbul’da yapılması düşünülen “Büyük Barış Yürüyüşü” yasaklandı. Demokratik kamuoyu üzerinde tam bir şiddet ve psikolojik basınç oluşturuldu.

Ürkek, tedirgin, saçma gerekçeler ve Allah’a havale edilen umutlar!

Bunun yanında Irak Kürdistanı’nda PKK kamplarına iki gün boyunca yoğun hava saldırıları gerçekleştirildi. Ahmet Davutoğlu, bu hava saldırılarını “2013 Mayıs’ında Türkiye’deki silahlı unsurların Türkiye’yi terk etmesi sürecine gelinmişti. Bakın 2015’in Temmuz’undayız. Bırakın ülkeyi terk etmeyi gittikçe silahlanarak çözüm sürecini istismar eden bir yola girdiler”  şeklinde gerekçelendirdi. Herhalde fiilen ülke dışında konumlanmış güçlerin bombalanması için sunulan en komik gerekçe budur.

Türkiye Kürdistanı’nda konumlanmış gerillayı bahane ederek Irak Kürdistanı’ndaki gerillaya öncelikli operasyon yapmak ya halkın aklıyla dalga geçmek ya da aptalca politik hesapların ürünü olabilir. Türk devletinin kafası oldukça karışıktır. Bu operasyonun askeri ayağından çok, politik mesajı ön plana çıkmaktadır. Bir yandan uzun süredir devam eden ülke içindeki çatışmasızlığı gözetmek, diğer yandan ise Kürt Ulusal Hareketi’nin ve Kürt halkının ama bu kez özellikle de Türk halkının gözünü korkutmak istemektedir.

Özellikle Irak Kürdistanı’na yapılan operasyon Kürtlerle barış politikasını ve A. Davutoğlu’nun deyimiyle “stratejik ve tarihi olan” çözüm sürecinin seyrini doğrudan etkileyecek özelliklere sahiptir. Neden öncelikle Irak Kürdistanı’na yöneldikleri önemlidir. Bu “tarihi ve stratejik” olan çözüm süreci politikasıyla ve Ortadoğu’ya yönelimle ilgilidir. Türk egemenlerinin Kürtlerle yeniden bir savaşa girme noktasında bütünlüklü bir politikası ve geniş bir mutabakatı yoktur. R. T. Erdoğan ve AKP içindeki bir kliğin Kürtlerin ülkede ve bölgede elde ettikleri kazanımlara karşı askeri bir müdahale isteği beyan edilmiş bir gerçektir. Ancak Türk egemenlerinin diğer kliklerinin bu hamlenin üreteceği sonuçların belirsizliğinden kaynaklı daha temkinli ve bu seçeneğe uzak olduğu da açıktır. Ki burjuva medyada operasyona verilen tepkiye bakıldığında farklılaşma hemen anlaşılmaktadır. Bu durum zaten gerekçeleri zayıf olan operasyonun istenilen sonucu üretmesini de zorlaştırmaktadır. Kürtlerle yeni ve boyutlu bir savaş TC’nin zaten sıkışmış Ortadoğu politikasını açmaza sürüklemesi kaçınılmazıdır. Ayrıca başlayacak bir çatışmanın hangi seyri izleyeceğini artık yönlendirmek, biçimlendirmek var olan karmaşık politik denklemde ve Ortadoğu’nun savaş ikliminde oldukça güçtür.

Irak Kürdistanı’na yönelik hava saldırılarının bir başka nedeni ise TC’nin gövde gösterisidir. A. Davutoğlu yurtdışı çevrelerine seslendiğini söyleyerek “Türkiye’nin dostluğu güçlüdür. Tahammülümüzün sınırlarını kimse zorlamamalıdır. Dost ve müttefiklerimiz bir kez daha Türkiye’nin gücünden emin olmuşlardır. Türkiye’ye hasmani düşünceleri olanlar da anlamışlardır”(25 Temmuz) mesajını verme ihtiyacı duymuştur. Bu mesajın hamaset kısmını bir kenara bırakırsak Ortadoğu’da kendileri dışında bir hesap yapılmaması gerektiğine yönelik askeri yollarla verilen bir mesaj olduğunu söyleyebiliriz. Bu açıdan ellerinin ne kadar zayıfladığı, güçten ne kadar düştüğünü, ciddiye alınırlıklarının ne düzeyde aşındığını görmek de mümkündür. Ancak yine gücünü ispat için Kürtler araçsallaştırılmaktadır. Tipik Türk devlet geleneğidir bu.

Operasyonun aslında fiilen düşmüş bir hükümet kararıyla alınması ise Tayyip Erdoğan’ın ve AKP’nin ne kadar gözünü kararttığını göstermektedir. Egemen güç olmak için yapmayacakları çılgınlık yoktur. Bu var olan yönetme krizine eklenmiş bir halkadır. Koalisyon pazarlıklarından, erken seçime kadar bir dizi hesabı gözeten, riskleri yüksek bir hamledir bu. Ki Davutoğlu bütün siyasi partileri bu atılan adım üzerinden yeni bir değerlendirme yapmaya davet ederek kendince bu hamleyi yeni kurulacak hükümet için yeni bir politik zemin olarak kullanmaya çalışmıştır. Ancak bu gelişmenin mevcut karmaşa ve politik iklimde istedikleri zemini sunup sunmayacağının PKK’nin atacağı adıma bağlı olduğu açıktır.

Yine yeniden yanlış hesap ve TC’nin açmazı!

Davutoğlu bu operasyonu nokta operasyonu değil bir süreç olarak adlandırmaktadır. Yani operasyonların devam edeceğini söylemektedir. Hükümet ve koalisyonun belirsiz olduğu koşullarda AKP’nin bu provokatif hamlesine Kürt ulusal hareketinin vereceği tepki sürecin gidişatını belirleyecektir. PKK’nin gerilla ile vereceği yanıtın boyutu ve bunun yaratacağı savaş iklimi, süreci belirleyen faktör olacaktır. Türk devletinin Kürtleri korkutarak ve biraz sopalayarak barış masasına yeniden ve kendi lehine olacak şekilde oturma hesapları önü alınamayan ve tek taraflı yönetilmesi zor büyük bir gerginlik çıkarabilir. PKK’nin devlete değil AKP’ye yönelerek bu savaş kışkırtıcılığını karşılaması egemen sınıflar arasındaki çatlakları daha fazla büyütecektir. Ki HPG operasyonla ilgili “bu savaş bir PKK ve Türk devleti savaşı olmaktan ziyade, Erdoğan diktatörlüğü ve Kürdistan halkı ile Türkiye demokrasi güçlerinin savaşı durumundadır” tespiti ile saldırıyı politize etmiştir. Bu yaklaşım çatışmanın dozunu düşük tutacak, barış eğilimini esasta bozmayacak kontrollü bir durum oluşturacaktır. Ancak genel duruma bakıldığında çatışmanın dozu ve boyutu ne olursa olsun bunun yaratacağı yeni iklimin Türk egemen sınıfları lehine olmayacağı açıktır. Keskinleşmiş bir savaşta TC’nin kaybetmesi büyük olasılıktır. Kontrollü ve barış eğilimini bozmayacak bir çatışma ortamında ise masaya yeniden oturulduğunda TC’nin elinin daha da zayıflaması kaçınılmazdır. Bu durum AKP’nin politik rolünü ve egemenlik alanını daha da daraltacak ve zayıflatacak sonuçlar üretecektir. 1999’dan bu yana inişli çıkışlı süren ve son 10 yılda sistematik yürüyen barış ve uzlaşma sürecinde her askeri çatışmanın yarattığı yeni zemin nasıl Kürtlerin lehine olduysa bu defa da öyle olacaktır. Türk egemen sınıfları, sürecin genel özelliğini ve tarihin bu kesitteki akışını yanlış okumanın bedelini ağır bir faturayla kapatmaktan kurtulamayacaktır.

Bu yanlış okuma ve küçük hesaplar devrimci demokratik kesimleri cesaretlendirmelidir. Kürt ulusal hareketine karşı askeri operasyona açık ve net bir duruş sergilenmelidir. Kürt ulusuna tam hak eşitliği, özgürce ayrılma hakkı talebiyle savaş kışkırtıcılığı ve askeri saldırılar protesto edilmeli, her türlü meşru mücadele aracı devlete ve onun kurumlarına yönelerek tarihin göstereceği gazap yakına çekilmelidir. TC kaybetmeye mahkumdur. Kaybetmesini yakınlaştırmak ise komünistlerin, devrimcilerin, demokratların ve tüm ilerici güçlerin örgütlü mücadeleyle güçlü savaşımına bağlıdır. Askeri operasyona karşı güç ve olanaklar seferber edilmeli, dayanışma ruhu kuşanılmalıdır.

scroll to top