Home , Köşe Yazıları , '11-M-Olayı' Ya da; 'Terör' Avrupa’ya nasıl geldi?

'11-M-Olayı' Ya da; 'Terör' Avrupa’ya nasıl geldi?

MURAT ÇAKIR | 10 – 03 – 2010 | İspanya genel seçimlerinden üç gün önce, 11 Mart 2004 sabahı dünya Madrit’te banliyö trenlerine yapılan bombalı saldırılarla sarsıldı. Ajanslar ilk üç bombanın Madrit’in merkez garı olan Atocha Garı’nda bekleyen 21431 nolu trende, sabah saat 7:37’de patlatıldığını, dört bombanın saat 7:39’da Calle de Téllez garına yaklaşan 17305 nolu trende ve üç ayrı bombanın da aynı saatlerde El pozo del Tio Raimundo istasyonundaki 21435 nolu tren ile Santa Eugenia istasyonundaki 21713 nolu trende patlatıldıklarını bildiriyordular.

Trenler bu saatlerde çoğunlukla Madrit’in banliyölerinde yaşayan işçi ve çalışanları merkeze taşımaktaydılar. Saldırıların sonucunda toplam 191 insan yaşamını yitirmiş ve 82’si ağır olmak üzere 2.051 insan yaralanmıştı. Saldırı, İspanya tarihine »11-M-Olayı« olarak geçecekti.

Sadece bir kaç hafta içerisinde soruşturmaları tamamlayan güvenlik güçleri, saldırılardan üç hafta sonra olayın son noktasına kadar aydınlatıldığını açıklamışlardı. Halbuki muhafazakâr Aznar Hükümeti henüz saldırılardan bir kaç saat sonra, saldırıları Bask örgütü ETA’nın yaptığından emin olduklarını açıklamış, hatta BM Güvenlik Konseyi’nin aynı gün yaptığı ilk açıklamasında ETA’nın saldırıların faili olarak anılmasını sağlamıştı. Dönemin gazeteleri, ispanya hükümetinin üç gün sonra yapılacak olan genel seçimlerde radikal-islamî grupların adını anarak kamuoyunda İspanya’nın Irk Savaşı’nda üstlendiği role yönelik eleştirilerin önünü kesmek için çaba gösterdiğini yazmaktaydılar.

Ancak oy kaygısı ile hareket eden hükümetin bu çabaları, ETA’ya yakın Bask Herri Batasuna partisinin açıklamaları ve yapılan yürüyüşlerde hükümetin Irak politikalarının protesto edilmesiyle boşa çıkartıldı. Partido Popular Hükümeti, 12 Mart 2004’de Madrit’te yapılan ve yaklaşık 2,3 milyon insanın katıldığı mitingi etkilemeye çalışsa da, »ETA Yalanı« tutmamış ve 14 Mart 2004 seçimlerini, tahminlerin aksine İspanyol sosyalistleri, Partido Socialista Obrero Español (PSOE) yüzde 42,6 oyla kazanmıştı.

ETA’dan El Kaide’ye

Partido Popular Hükümeti’nin başbakanı Aznar, hükümet döneminde Basklılara karşı geliştirdiği sert politikalar ve Irak Savaşı’nda ABD’ye verdiği koşulsuz destek nedeniyle İspanya toplumunda ciddî ayrışmalara neden olmuştu. Aynı zamanda AB’nin de neoliberal ve militarist dönüşümü konusunda uğraşan önde gelen isimlerdendi. Yeni seçilen José Luis Rodriguez Zapatero Hükümeti işbaşına gelene kadar idarî işlerin sorumluluğu hâlâ Aznar Hükümeti’ndeydi ve güvenlik güçleri soruşturmalarında ETA’nın radikal bir hücresinin El Kaide örgütü ile işbirliği yapmış olabileceği kurgusu üzerine çalışmaktaydılar.

Bu kurgu, önce Londra’da yayımlanan Al-Quds al-arabi gazetesinin, saldırıyı Abu-Hafs-El-Masri-Tugayları’nın üstlendiğini haber yapmasıyla hızlandırıldı. Ancak ABD gizli servislerinin »olaya sadece El Kaide karıştı« açıklamalarını yapmalarından ve Madrit yakınlarında, içerisinde 8 patlayıcı kapsül ile Kuran ayetlerinin okunduğu bir kaset olan çalıntı bir kamyonun bulunması üzerine, İspanya İçişleri Bakanı Angel Acebes 13 Mart 2004’de, saldırıyı sadece El Kaide’nin yaptığını ve üç Faslı ile iki Hindistanlının tutuklandığını kamuoyuna açıkladı.

İçişleri Bakanı, tutuklananlardan birisinin Faslı Cemal Zougam adlı bir şahıs olduğunu ve bu şahsın, 11 Eylül 2001 Saldırıları’ndan sonra İspanya’da aranan 35 zanlıdan birisi olduğunu belirtiyordu. Almanya’da yayımlanan Junge Welt gazetesinin yazarlarından Knut Mellenthin, Zougam’ın olaylardan yaklaşık on yıl önce İspanya gizli servisleri tarafından gözetlenmeye başlandığını, hatta sürekli devam eden gözetlemelere Fas, Fransa, ABD ve İsrail gizli servislerinin de katıldığını belirtiyor. Nitekim bu bilgilerin ortaya çıkmasından sonra İspanya kamuoyunda, on yıl boyunca gözetlenen bir kişinin nasıl olur da aylarca böylesine bir saldırının hazırlığını yapabileceği tartışılmaya başlamıştı.

Bakanın yaptığı açıklamadan üç gün sonra İspanyol polisi, 1993’de Pakistan’da kurulduğu iddia edilen Fas İslamî Mücadele Grubu (GICM) adlı örgüte mensup 20 Faslının daha aranmaya başladığını açıkladı. Arkasından gelen günlerde de, 21 Mart 2004’de basına, saldırılarda kullanılan bombaların bir İspanyol maden ocağından çalındığına dair bilgiler sızdırıldı.

Soruşturmayı tamamladıklarını bildiren güvenlik güçlerinin soruşturma ile ilgili yaptıkları her açıklama yeni soruların ortaya çıkmasına neden oluyordu. Yaklaşık 100 kilo bombayı çalan hırsızın kimliği ilginç bir şekilde çok çabuk ortaya çıkartılmıştı. İspanya Başsavcısı’nın açıklamalarına göre Zougam, bombaları José Emilio Suarez Trashorras isimli eski bir maden işçisinden almıştı. Bu kişi ise İspanya Ulusal Polisi’nin gizli çalışanıydı. Zougam ile birlikte tutuklanan uyuşturucu satıcısı Faslı Rafael Zuheir de Guardia Civil’e çalışan bir polis muhbiriydi. Dahası, 2005 Ağustos’unda muhafazakâr İspanyol gazetesi El Mundo bir haberinde, tutuklanan kişilerin bombaları cep telefonu ile patlatabilecek teknik bilgiye sahip olmadıklarını ve gizli çalışan bir polisin kabloların bağlanmasında yardımcı olduğuna dair bilgilerin araştırılmaması bildirecekti.

Diğer taraftan İspanya basını patlamayan diğer üç bombanın polis tarafından »kontrollü« bir şekilde patlatılması nedeniyle delillerin yok edilmesini eleştiriyordular. Bombalardan bir tanesi ise ilginç bir şekilde bulunmuştu: güvenlik güçleri, bir sırt çantasındaki bombanın saatinin yanlış (!) ayarlandığını ve çantadaki cep telefonunun çalması üzerine çantanın bulunduğunu açıklıyordu. İyice gözden geçirilen çantanın daha sonra neden »kontrollü« olarak patlatılarak yok edildiği ise açıklanmadı.

Bir diğer soru ise, örneğin ETA’nın düzenlediği saldırılarda İspanya’da üretilmeyen bombalar kullanması bilinmesine rağmen, Madrit bombacılarının neden menşei hemen tespit edilebilecek bir bomba kullanmış olmaları. Ki burada asıl soru, son derece hassas kontrolü öngören bir yönetmeliğe rağmen, yaklaşık 100 kilo bombanın nasıl olup da hiç fark edilmeden çalınmış olabileceğidir.

Sonuçta, açıklığa kavuşturulmamış onca soru üreten soruşturmanın tamamlandığı ve olayın tam olarak aydınlığa kavuşturulduğu ilân edildikten üç yıl sonra sanıklar mahkemeye çıkarıldılar. 15 Şubat 2007’de başlayan duruşmalarda 28 sanıktan 21’ine 31 Ekim 2007 tarihli duruşmada kırkar yıl hapis cezası verildi. Yedi sanık ise serbest bırakıldı ve dosya kapandı!

El Kaide icad oldu, Avrupa »terörle« tanıştı

Günümüzde El Kaide’nin »insanlığın başdüşmanı« bir örgüt olduğunu okul çocukları bile kabul etmektedirler. ABD başkanları Ronald Reagan, George Bush sn. ve Bush Junior’a »terörist avcısı« olarak hizmet veren Richard A. Clarke’a göre El Kaide, »kendine dinî cemaat süsü veren ve dünya çapında operasyon yapabilen bir politik çetedir. Hedefleri, kadınların hiç bir hakka sahip olamayacakları, her insanın zorla müslüman yapıldığı ve Şeriat hukukunun geçerli olacağı bir 14. Yüzyıl türü teokrasi kurmaktır. Güçlü bir istihbarat ağına sahipler. Yıllarca gizli planlar yaptıktan sonra uyuyan hücrelerini harekete geçirebiliyorlar. En büyük düşmanımız onlardır ve hâlen aramızda yaşamaktadırlar…«.

Batı dünyasındaki İslam karşıtlığının temel gerekçesi olan bu teoriye karşın, 1980li yıllarda Afganistan’da doktorluk yapan Saad al Faghi gibi Afganistan uzmanları veya CNN muhabiri Peter Berger gibi pek ABD karşıtı sayılmayacak kişiler, El Kaide’nin »1988’de Peşvar’da Osama Bin Ladin tarafından kurulan ve Afganistan’da kaybolmuş olan mücahitlerin akibetini arayan ailelerine yardımcı olan bir kurum« ve »El Kaide, Bin Ladin’in Peşvar’daki misafirhanesine gelip, belirli bir süre orada kalan kişilerin listesi« olduğunu belirtiyorlar. Berger, »Cihat Anonim Şirketi« adlı kitabında, bu listenin Orta Doğu’daki bazı hükümetler tarafından olası islamist feadileri tespit etmek için kullanıldığını yazıyor.

Diğer yandan ABD’li »terörist avcıları« da El Kaide ismini ancak 1999’dan itibaren kullanmaya başlıyorlar. CIA analistleri 1998 sonuna kadar yazdıkları raporlarda, Bin Ladin’in »bazı terörist saldırıları finanse ettiğini, ama operasyonların koordinesinde herhangi bir rol oynamadığını« vurguluyorlar. ABD Kongresi’nin kurduğu »9/11 Komisyonu« bile sonuç raporunda Bin Ladin’in »1997’ye kadar ABD gizli servisleri tarafından terörizmin finansörü, ancak terörist lider olarak görülmediğini« yazıyordu.

»Bin Laden – The Man Who Declared War on America« başlıklı kitabın yazarı ve ABD Senatosu’nun »antiterör uzmanı« Yusuf Bodansky, 1999 ilkbaharında yayımlanan yaklaşık 450 sayfalık kitabında El Kaide tanımını sadece bir kez kullanıyor: »Bu sistem, Bin ladin tarafından 1980li yılların ortasında kurulan yardımlaşma kurumu El Kaide’nin üzerine inşa edilmiştir…«.

El Kaide’nin sözde »antiterör mücadelesi« bağlamında kullanılmasına ise 1998 sonunda başlanmıştır. Orta Doğu ve Arap ülkeleri uzmanı Prof. Dr. Werner Ruf bunun ABD’nin Nairobi ve Daressalam büyükelçiliklerine 1998 Ağustos’unda gerçekleştirilen saldırılarla bağlantılı olarak görülmesi gerektiğini yazıyor. Gerçekten de; bu eylemleri Mısır asıllı Ayman el Zavahiri’nin lideri olduğu İslamî Cihad adlı örgüt üstlenmesine rağmen, dönemin ABD Başkanı Bill Clinton Bin Ladin’i hedef gösteriyor ve saldırılardan bir kaç gün sonra Bin Ladin’in Afganistan’daki kampı ile Sudan’daki bir ilaç fabrikasının Cruise Missile füzeleri ile vurulmasını emrediyor.

»Terör«: Militarist dönüşümün gerekçesi

Batı dünyasında, bilhassa 11 Eylül 2001 Saldırıları’ndan sonra hızlandırılan ve fosil enerji kaynakları ile dünya piyasalarına serbest girişin »korunması« için gerekli görülen militarist dönüşümün temel dayanağı her defasında »terör tehditi« olarak açıklanmaktadır. Batılı gizli servislerin başarılı (!) »araştırmalarına« ve bunları, ya doğrudan servislerin internet sayfalarından sorgulamadan alarak haber yapan, ya da servislere »yakınlığı« ile tanınan »uzmanların« açıklamalarını yayımlayan yaygın medyaya göre, 21. Yüzyıl’ın temel tehditi – nedense hep enerji kaynaklarının bulunduğu stratejik coğrafyalarda konuşlanmış olan – »terör« yuvalarıdır. Bu çerçevede yapılan kimi »bilimsel« araştırmaların da, son derece şüpheli bilgileri bilim süzgeçinden geçirip, »objektivize« ettikten sonra basının kullanımına servis edilmesi resmi tamamlamaktadır.

»Teröre karşı savaş« dünyanın politik-ekonomik-stratejik düzenlenmesinin en önemli gerekçesi hâline gelmiş durumda. Irak Savaşı’nda görüldüğü gibi, yalanlara dayalı »reelpolitik gerçekler«, Batılı güçlerin önceden belirledikleri politikaları sonradan meşrulaştırmaya yaramaktadırlar.

ABD, »teröre karşı savaşında« elbette yalnız değil. AB de, özellikle 2000 Lizbon Zirvesi’nden bu yana mütemadiyen dış politikasını militaristleştirmekte, iç politikada sertleştirmeler ile demokrasisinin içini oymakta ve bu çerçevede »terörü« politikalarını meşrulaştırmak için enstrümentalize etmektedir. 2002’de İspanya’nın Sevilla kentinde gerçekleştirilen AB Zirvesi karar altına aldığı »Altı-Nokta-Programı« ile, AB’nin küresel çapta »terörle« nasıl mücadele edeceği konusunda temel çizgilerini belirlemişti.

Ve adım adım alınan militaristleşme kararlarında sadece 11 Mart 2004 Madrit saldırıları değil, 7 Temmuz 2005 Londra Metro Saldırısı ve 31 Temmuz 2006’da Aachen’deki »Bavul Bombaları Olayı« da gerekçe olarak kullanılmıştır. Madrit’te olduğu gibi İngiltere ve Almanya’daki olaylarda da saldırıların veya saldırı planlarının fazlaca açıklanmamış olan soruyu ardında bırakmış olmaları büyük bir benzerlik.

Örneğin 2006 Aachen »Bavul Bombaları Olayı«nda, saldırganların bombaları çok acemice hazırlamış olmaları ve istasyondaki video görüntülerinde üzerlerindeki numaralı tişört taşıyarak tespit edilmeleri uzun süre basın tarafından sorgulanmıştı. Güvenlik güçlerinin »bombaların tahrip gücü çok yüksekti« şeklindeki açıklamalarına karşın, sonra yapılan tahlillerde, bombaların patlatılmaya dahi hazır olmadıklarının tespit edildiği basında yer almaktaydı.

Olayların birbirlerine benzer olan bir diğer yanı da, saldırganların uzun bir süre boyunca gizli servisler tarafından gözetlenmiş ve gizli servislerin göz göre göre bir dizi »yanlış« yapmış olmalarıdır. Gerek Madrit’te, gerek Londra’da, gerekse de Aachen’deki olaylarda, saldırganların aralarında polis veya gizli servis ajanları veya muhbirlerinin olduğu ortaya çıkartılmıştı.

Sonuç itibariyle El Kaide’nin dünyanın yeniden düzenlenmesinde son derece işe yarayan bir araç konumuna geldiği iddia edilebilir. Dünya çapında operatif bir strateji takip edebilen; Avrupa’da, Asya’da ve Kuzey Afrika’da saldırılar planlayan, finanse ve organize eden merkezî bir örgüt resmi, nedense en çok »teröre karşı savaşın« işine yaramaktadır. Öyle ya da böyle herhangi bir militan islamist girişimle ilgisi olan her olayı »El Kaide Potasında« eritip, haber olarak sunan yaygın Batı medyası da propaganda görevini üstlenmiş gözükmektedir.

Bu durumda geçerli olarak görülmeyen tek şey ise, Batılı gizli servislerin onca teknolojiyle, para ve kadroyla sürekli gözetim, kısmen de kontrol altında tuttukları »teröristleri« neden saldırılardan önce yakalayamadıkları sorusudur. Bu tip sorular, psikolojik savaşta kamuoyunu yanıltmaya yarayan »dezenformasyonlar« ve »komplo teorileri« olarak değerlendirilmektedir. Gizli servislerle ilgili her eleştiri, »islamist teröre destek propagandası« olarak suçlanabilmektedir.

Madrit’ten altı yıl sonra dahi aynı senaryo tekrarlana tekrarlana »vizyona« sokulmakta. Ve görülen o ki, izleyenler »cui bono?«, yani »kimin yararına?« sorusunu sormadıkları müddetçe, bu filmi hep seyretmeye devam edeceğiz.

Daha fazla bilgi için bkz.:

http://www.tagesschau.de/ausland/meldung195064.html

http://www.elmundo.es/elmundo/2004/03/13/espana/1079203531.html

http://de.wikipedia.org/wiki/Madrider_Zuganschläge

http://de.reuters.com/

http://www.spiegel.de/panorama/justiz/0,1518,466695,00.html

http://www.spiegel.de/panorama/justiz/0,1518,432287,00.html

http://www.heise.de/tp/r4/artikel/16/16952/1.html

http://www.uni-kassel.de/fb5/frieden/themen/Terrorismus/Welcome.html

http://www.jungewelt.de/index.php (Gazetenin arama motoru)