Home , Haberler , SEVGİ; EMEK, GÜVEN VE MÜCADELE İSTER!

SEVGİ; EMEK, GÜVEN VE MÜCADELE İSTER!

Yeni Kadın MYK`sının „14 Şubat Sevgililer Günü“ sebebi ile hazırladığı yazıyı haber değeri taşıdığı için aynen yayınlıyoruz.

Gecenin aynası.

Gözlerin tenimde yeşil kılıçlar.

Ellerimizin arasında dalgalar.

Tamamın seslerle dolu bir boşlukta – gölgede ve ışıkta.

Sana rengi yakalayan OKZOKROM dediler.

Bana KROMOFOR – renk veren.

Sen sayıların tüm kombinasyonlarısın.

Hayat.

Dileğim çizgileri, şekilleri, tonları, hareketi anlamak.

Sen gerçekleştiriyorsun ve ben alıyorum.

Sözün boşlukta seyahat edip benim yıldızlarım olan hücrelerime ulaşıyor, sonra senin hücrelerine gidiyor ki onlar da benim ışığım – Frida Kahlo

Sistemin var edip, ışıklı renkli neyonlarla ve şekillerle piyasaya sürdüğü günlerden olan 14 Şubat Sevgililer Günü’ne sayılı günler kala, Yeni Kadın olarak kaleme aldığımız bu yazı, elbette bir statüko ya da bir kural değil… Yapılacak tartışmaların yanı sıra, savunulan düşüncelerin yaşam da karşılık bulması ile, asıl tavrımıza ve düşünce birliğimize yakınlaşabiliriz.

SEVGİ; EMEK, GÜVEN VE MÜCADELE İSTER!

İnsanlar, tarihin ilk evrelerinden günümüze kadar, yaşamsal ihtiyaçlarını giderebilmek için üretmek ve tüketmek zorunda kalmıştırlar. İlk zamanlar üretim faaliyeti, yaşamsal ihtiyaçların karşılanmasına yönelikti. Ama üretim araçlarını kullananların, araçlar üzerindeki hakimiyetinin artması ve üretilen eşya üzerinde giderek ustalaşmaları ile birlikte, ortaya çıkan ihtiyaçtan fazla üretim, özel mülkiyet kavramını ortaya çıkarttı. Bu yeni durum sömürünün, baskının, ayrımcılığın, ötekileştirmenin olmadığı bir dünya düzeninin alt üst olmasını beraberinde getirdi. Üretim araçlarını elinde bulunduran erkek, üretim fazlasına da hakim olunca, “erk” hakimiyeti yavaş yavaş toplumsal yaşamda yerleşmeye başladı. Bu yeni toplumsal şekilleniş, kadının toplumsal statüsünü de değiştirdi. Artık kadın toplumsal yaşamda söz sahibi, ürettiği değerlerle var olan bir birey değil; cinsel obje, alınıp satılan mal, erkeğin eklentisi durumuna düşürülmüştü. Bu durum, her toplumsal alt üst oluşla da, egemenlerin çıkarlarına hizmet edecek şekilde derinleştirldi.

Toplumsal yaşamın şekillenmesinde kadının hakimiyetinin yerini, özel mülkiyetle birlikte erkeğin hakimiyetinin alması, tüm insani değerlerin de giderek metalaştırılmasını beraberinde getirdi. Özellikle kapitalist sistemle birlikte metalaştırılan tüm insani değerler gibi, SEVGİ kavramı da metalaştırılarak maddi değerlerle ölçülür hale geldi…

Artık anne – baba sevgisi, hayat arkadaşı, çocuk, öğretmen vb.. vb.. bilümum sevgiler bir güne sıkıştırılarak, alınan hediyelerle ölçülmeye başlandı… Anneler günü.. babalar günü.. öğretmenler günü.. sevgililer günü… vb… vb…

Oysa emperyalistlerin çıkar savaşlarında yitirilen…. işkencelerde, gözaltlarında kaybedilen… binbir zorlukla ünüversite okumasına rağmen iş bulamayan, inşaatta çalışırken yaşamını yitiren…. en sıradan hak için sokakta yürürken polis kurşunu ile ölen oğlunun – kızının arkasından gözyaşı döken anneyi hangi anneler günü avutabilir? Yoksulluktan annesine

hediye alamamanın ezikliğini, renkli vitirinleri seyrederken yüzlerce kez yaşayan çocuk için, annesiz büyüyen çocuklar için, o günün getirdiği travmalardan bahsetmiyoeuz bile… Şüphesiz aynı gerçeklikler babalar günü, kadınlar günü bilumum diğer senenin günlerine bölünmüş bir güne sıkıştırılmış sevgi gösterisi günler için de geçerlidir…

Yani bilinmelidir ki; sevginin bir güne sıkıştırıldığı diğer takvimsel günlerde olduğu gibi, 14 Şubat sevgililer gününe karşı oluşumuz da, ayakları havada kuru bir karşı çıkış ya da sevgiye aşk’a mesafeli duruşumuzdan değil. Tüm bunların tersine sevginin maddeleştirilerek tüketim çılgınlığına, göstermelik bir güne indirgenmesinedir. Aslında birçok argümanımız olsa da, en başta karşı çıktığımız nokta, her yıl “özel gün” adı altında sevginin pazarlanması ve o günün bir tüketim çılgınlığına dönüştürülmesidir.

İkinci karşı çıkış noktamız; özellikle kadına biçilen misyonla ilintilidir… Kadına biçilen toplumsal misyondan bağımsız olarak, kadının sevgisi ve aşkı hediyelerle satın alınabilecek ucuz bir metaya dönüştürülürken, buna paralel kadın; boyn eğen, biat eden “evcil” varlıklara dönüştürülüyor.. Yapılmak istenen ya da yapılan aslında kadını mücadeleci, yaratıcı, güçlü ve zeki bir varlık olmaktan çıkararak, sürprizlerle kandırılıp ikna edilerek elde tutulabilen cici kızlar, uysal kadınlar haline dönüştürmektir. Oysa bizler cici kızlar, bayanlar değil, toplumsal yaşamın her alanını emeklerimizle ilmik ilmik ören, söz hakkımız olan kadınlarız…

Öte yandan senenin bir gününe sığdırılan göstermelik sevgilerle kişiliği, kimliği unutturulmaya çalışılan kadın, yılın geride kalan diğer günlerinde şiddet görüyor, tacize, tecavüze maruz kalıyor, katlediliyor, özel mülk, cinsel obje, ucuz işgücü olarak görülüyor. Kadının emeği yok sayılıyor, duyguları, cinselliği, insana ait olan tüm değerleri tarümar ediliyor… Sonra da sanki tüm bunlar bütün yaşamı boyunca kadına yaşatılmıyormuş gibi, iki yüzlü bir yaklaşımla, senenin bir günü hediyelere boğularak alıklaştırılmaya, onursuzlaştırılmaya, kimliksizleştirilmeye çalışılıyor…

Bunun içindir ki;

Sevgimizin bir günü olacaksa eğer, o gün 8 Mart olsun!

Çünkü, bizim sevgimiz, emekle doğar, karşılıklı güvenle beslenir, mücadelemizin içinde şekillenir ve hiç bir maddi değerde karşılık bulamayacak kadar büyür…

Elbet içinde yaşadığımız sistem, yaşamın birçok alanında olduğu gibi sevgimize sahip çıkmanın önünde de bir dizi barikatlar örüyor… Ancak biz kadınlar, sistemin barikatlarına karşı mücadeleyi büyütebildiğimiz, emeğimize, kimliğimize, onurumuza sahip çıkmayı öğrenebildiğimiz oranda SEVGİMİZE SAHİP ÇIKMAYI DA ÖĞRENECEĞİZ!

· SEVGİ; EMEK, GÜVEN VE MÜCADELE İSTER!