Home , Köşe Yazıları , Finansal Kırılganlık ve Finansal Anafor

Finansal Kırılganlık ve Finansal Anafor

Volkan YarasirVOLKAN YARAŞIR | 22-07-2015 | Kapitalizmin iç dinamiklerinden/doğasından kaynaklanan küresel kriz, farklı salınımlar göstererek ve farklı fazlardan geçerek derinleşiyor.

Kapitalizmin manik birikim mantığı ve hiper finanslaşma süreci krizin derinleşmesine yol açıyor.

Sistemin kar oranlarındaki düşüş ve üretkenlikle ilgili problemleri yoğunlaşıyor. Bu zamana kadar kapitalist devletlerin her müdahalesi palyatif nitelikte oldu. Kapitalizmin organik/genelleşmiş krizi, kendini aşırı üretim/ talep yetersizliğiyle dışavuruyor. Ve sonuç olarak küresel büyüme oranında ciddi istikrarsızlık, kronik işsizlik, aşırı finanslaşma ve yüksek mali kırılganlık gibi sorunlar yaşanıyor.

REEL KAPİTALİZM, AŞIRI FİNANSLAŞMA

Aşırı finanslaşma olgusu yeni bir eşiğe geldi. 2008 mali krizini tetikleyen aşamaya ulaştı ve hatta geçti. Dünyanın toplam gayri safi hasılası 2008’de 55 trilyon dolarken, kredi- faiz türev piyasalar ise 10 katıydı. 2013’te bu oran 10 katına geçti. 74 trilyon dolara karşılık, 890 trilyon dolara ulaştı. 2014’te türev piyasalar yine dünya toplam gayri safi hasılasının 10 katını geçti, 1000 trilyon dolara ulaştı. Böylece yıkıcı bir finansal tsunaminin bütün dinamikleri açığa çıktı.

Krize bir yanıt olarak devreye sokulan aşırı finanslaşma olgusu, sistemin doğası gereği daha yıkıcı ve sarsıcı küresel krizlerin önünü açıyor. Aşırı finanslaşmanın kritik eşiğine gelindi.

Bu durum/ tehlike IMF dahil, küresel finans kapitalin değişik kurumları tarafından dile getirildi. Hiper finanslaşma direkt olarak büyüme oranlarında düşüşlere yol açıyor. Finansal gel-git ve anaforlara neden oluyor.

Spekülasyon döngüsü ve spekülatif sermayenin şiddetli atakları (birikmiş artık değerden aldığı payın artmasından ve ayrıca birikmiş değeri bir nevi yutmasından dolayı), üretken sektörlerde daralmaları ve sıkışmaları beraberinde getiriyor.

Finanslaşma reel kapitalizm ontolojini oluşturuyor ve kapitalist birikim mantığına- emek gücünün mutlak sömürüsününe – dayanıyor. Bu durum, kapitalizmin bu iç çelişkisi yeni ve yıkıcı kriz dinamiklerinin önünü açıyor.

Aşırı finanslaşma ekonomik toparlanmayı engellediği gibi yeni ve sarsıcı finansal dalgalanmaları beraberinde getiriyor.

FED’İN FAİZ ARTIRIMI VE KRİZ ZİNCİRLERİ

Finanslaşmanın derinleşmesi/aşırı büyümesi bir tsunami etkisi yaratıyor ve küresel düzeyde ekonomide yeni ve yüksek kıralganlığın önünü açıyor.

Bugün finanslaşma son derece riskli bir aşamaya geldi. Finans kapitalin bir çok kurum ve sözcüsünün küresel finansal istikrar vurgusu yapması boşuna değil.

Küresel piyasalar, düşük faiz ve bol likiditeyle yapılan spekülatif hareketler üzerinde şekilleniyor. Bu mimariyi bozacak her şey, spekülatif hareketlerin yönelimini belirliyor.

Bir karşı devrim mahiyetindeki neo- liberal politikalar küresel düzeyde son 30 yıla damgasını vurdu. Bu politikalarla finans kapitalin sınırsız tahakkümü hedeflendi. Aynı dönemde post- kolonyal kurum olan FED, yaptığı operasyonlarla hem ABD’nin küresel egemenliğininin sağlanmasında, hem de küresel yağmanın gerçekleşmesinde önemli işlev gördü.

FED aldığı kararlarla son 30 yıldan beri yaşanan krizlere damgasını vurdu. FED’in faiz oranlarını yükseltme kararları, 1979-81’de (Latin Amerika’da) borç krizine, 1994’te Meksika ya da Tekila krizine, 1997-1998’de Doğu Asya krizine, 2001 Rusya , Türkiye ve benzeri kısa çevrimli/ finansal krizlere yol açtı.

KIRILGAN 8’Lİ

2007’de ABD’de mortgage kriziyle kendini dışavuran kapitalizmin yapısal/genelleşmiş krizi, bir dizi iç sikluslar geçirdi. 2009’da krizin odak coğrafyası Avrupa oldu. Özellikle kriz, AB’nin birinci periferisini, Avrupa’nın Akdeniz havzasını sardı ve sarstı. Yunanistan ülke iflası yaşadı. Borç ve bankacılık krizi havzaya senkronize bir şekilde yayıldı. İçine girdiğimiz konjonktürde (2013-2014’te) ise kapitalist kriz yeni bir evreye girerek, çevre ülkeleri etkisi altına aldı.

Özellikle FED’in parasal genişleme politikalarından vazgeçmesi, Türkiye dahil bir dizi çevre ülkeyi, gelişmekte olan piyasaları sarstı. Ekonomik kırılganlığını artırdı. Önce kırılgan 5’li, ardından kırılgan 8’liden (Türkiye, Hindistan, Brezilya, Güney Afrika, Endonezya, Arjantin, Şili ve Rusya’dan) söz edilmeye başlandı.

2014 yılının son aylarında FED, faiz artırımı kararı aldı ve çevre ülkeler yeni bir kriz momentine girdi. 2015 yılında FED’in önce haziran olarak açıklanan, daha sonra ertelenen faiz yükseltmesi en geç eylül ayında realize olacak. Bu finansal salınım gelişmekte olan piyasalarda önemli sonuçlar yaratacak.

FED KARARLARI, YENİ KRİZ MOMENTİ

FED’in yeni kararları, çevre ülkeler içinde en kırılgan ekonomiye sahip Türkiye’yi şiddetle etkileyecek. Faiz artırımı, yıkıcı sonuçlar doğurabilir.

FED’in faiz oranlarını yükseltmesinin yanında Yunanistan krizi, Suriye’ye müdahale olasılığı, hızlı sermaye çıkışları ve siyasi istikrarsızlığın sürmesi gibi bir dizi iç ve dış faktör ya da şok Türkiye’de ani bir ekonomik çöküşü beraberinde getirebilir. Özellikle yaşanacak finansal anaforlar ve sermaye çıkışları çok vektörlü kırılgan ekonomiye sahip Türkiye’de alt üst edici sonuçlara yolaçabilir.

Bunun ilk sarsıntıları küresel likiditedeki daralmayla başlayan kur şoklarında görüldü. Finansal Times, Türkiye’de sermaye çıkışlarının yüzde elliye yaklaştığını açıkladı. Türkiye ekonomisinin yapısal dış kaynak bağımlılığı ve ekonomide yüksek kırılganlık faktörleri düşünüldüğünde önümüzdeki süreçte yıkıcı bir krizin tüm dinamikleri açığa çıkmış durumda. Türkiye’nin senkronize bir krize girme olasılığı yükseldi.

Siyasi istikrarsızlığın hızla siyasi krize dönüşme olasılığı arttı. Siyasi krizin çıkması hızla ekonomik krizi tetikleyeceği gibi, ekonomik krizin de siyasi krizi tetikleyeceği bir momentteyiz.

KRİZ VE SAVAŞ DİYALEKTİĞİ

Bu konjonktürde Suriye savaşının, Rojava’ya müdahalenin gündeme gelmesi ve TC’nin İŞİD’e aktif desteğini sürdürmesi şaşırtıcı değil, oyunun kuralları gereğidir.

Olası yıkıcı bir krize finans kapital ve oligarşi açısından en iyi çözüm, şoven ve milliyetçi duyguları artıracak, kitleleri ajite ve manipüle edecek hamleler yapmaktır. Egemenler açısından, savaş ve milliyetçi hezayanlar kitlelerin enerjisini farklı yerlere kanalize etmede en geçerli ve en fazla ihtiyaç duyulan şeydir. Kapitalizm ruhu olan sermaye birikimi, en yüksek kar elde etme „arzusuyla“, savaşlar arasında düşünüldüğünden çok daha fazla bir bağ ve içsel bir ilişki vardır. Kriz süreçleri bu bağı ve içsel ilişkiyi alenileştirir.

Görev Kürt özgürlük hareketiyle tarihsel ve stratejik ittifakı pekiştirmek, sınıf ve kitleler içinde şoven eğilimleri kırmak için yoğun çalışmak, Rojava’ya olası müdahaleye asla izin vermemektir.

Kısaca son derece kritik bir sürece giriyoruz. Bir tarafta kriz ve savaş riskiyle, yani yıkım ve katastrofla karşı karşıyayız, diğer tarafta umut ve isyanla, yani gelecek ve özgürlükle…

Sınıflar mücadelesinin zengin, sarsıcı ve alt üst edici diyalektiği işliyor.

Volkan Yaraşır