Home , Haberler , Söylemesem Olmaz | Hülya Onur

Söylemesem Olmaz | Hülya Onur

“Nasıl Anlatayım Hasretim Seni“ demişti ya bir eserinde Garip Şahin, ardından bir şey söylemek de zor oluyor genelde gidenlerin. Hele de değerleri hala dilden dile dolaşıyor, marşları, türküleri söyleniyor ama kendisi görünmez kılınmışsa bir insanın, daha da zor oluyor cümle kurmak. Ama bir çokları için pek de böyle olmadığı Garip Şahin‘ in ölümünden sonraki paylaşımlarda görüldü.
Yine ölünce yere göğe sığdıramadıklarımızdan biri oldu Ozan (Nejdet) Garip Şahin…
Özellikle son zor süreçlerinde arayıp, soran, ziyaret eden dostlarını tenzih ederek nacizane bir iki şey söylemek isterim…
….
Özellikle 12 Eylül öncesi ve 80’li yılları yaşayanlar daha iyi bilirler, tanırlar onu; onun umut, öfke, itiraz, kavga, isyan dolu marşlarıyla mücadelede ses verdiler halklara, dilden dile dolaştı marşları, şiirleri…
Sonrasında gençliğin de söylediği isyan türküleri, marşlar oldu bugüne kadar.
Ve…
Hasretiyle, özlemiyle, içindeki yalnızlıkla ama dinmeyen devrim sevdasıyla yüreğini bıraktığı Dersim’inden uzakta, sürgünde İsveç’te sessizce uzun bir yola çıktı Garip Şahin.
En kötü şey olsa gerek kalabalıklar içinde yalnız kalmak, hak ettiği değeri yaşarken hak edenlere verememek. Garip Şahin belki de bunlardan sadece birisiydi.
Düşünüyor da insan, İbrahim geleneğinde yetişmiş, bir çok değerli eseri hem o geleneğe ve hem de değişik milliyetlerden halklara mal olmuş Ozan Garip Şahin’i bu gelenekten kurumlar en son ne zaman gecelerine çıkardılar acaba? Ona ufacık da olsa, sanatsal anlamda emeklerinden, kattığı ve yarattığı değerlerden ötürü onure edici bir şeyler yapılabildi mi mesela…? Ya da en azından hastalığı nüksettiğinde Garip Şahin’li eserlerinden bir demetle bir moral gecesiyle neden yanında olunamadı?
Oysa nice karaktersizler hiç yer almaması gereken etkinliklerde,  ’sanatçı ‚diye gecelerde, değişik platformlarda ‚ağırlandı‘, kısmen bu durum hala  popülist kültürün bir yansıması olarak devam da ettiriliyor…
Özellikle 90’lardan sonra gruplar hariç, ozan ve sanatçı olarak devrimci yapıların yetiştirdiği o kadar az insan oldu ki, var olanları da ya biz ötekileştirdik ya da onlar popülist kültürün şatafatlı görüntüsüne kapılıp, ‚bağımsız ‚ yol almayı tercih ettiler. Bizim payımıza da toplumda demokrat olarak bilinen sanatçılarla kültürel etkinliklerimizi gerçekleştirmek düştü.
Oysa hepimiz biliriz ve hep söyleriz. Özgür bir dünya yaratma mücadelesinde kitleye dayanmak, örgütlemek ne kadar önemliyse, kültür-sanat- edebiyat alanında da  özgün silahlara ihtiyaç zorunludur. Bu alanda zayıf olan kurumların en önemli mücadele ayaklarından birisi eksik kalacak ve bu alanı burjuvazi çok kolay dolduracaktır. Nitekim öyle de oluyor önemli oranda. Askeri olmayan komutanlar gibiyiz…
Dolayısıyla yetiştiremediğimiz gibi bu alanda yetiştirilenlerde uygulanan yanlış politikaların ve yaklaşımların sonucunda eldekileri de heba edebiliyoruz. Bu sadece kültür-sanat alanında olmuyor ama içimizde yetişen, gelişen, bu mücadeleye değer katan, hatta önderlik edenlere karşı da acımasız olabiliyoruz çoğu zaman. Ve ne yazık ki bunun bir çok örneğini de yaşadık son süreçlerde.
Abimel Guzman (Gonzalo) da bunlardan sadece biriydi. 90’lardan itibaren zindanlarda ‚özel statüde‘, dünyanın gelmiş geçmiş ‚en tehlikeli teröristi ‚ olarak tutulan Gonzalo, bir süre sonra unutulmuş, hatta işbirlikçi, Peru devletiyle masaya oturan ihanetçi vb. yaftalarıyla üzeri çizilmişti. Devrimci kurum ve örgütler adeta unutmuştu adını ama ölünce her kesimin hatırına gelmiş,  ‚kör ölmüş, badem gözlü olmuş ‚ misali yere göğe sığdırılamamıştı.
Yine 2021 yılında kalp krizi sonunda yitirdiğimiz Garbis Altınoğlu’nu, ölümünün hemen ardından yapılan ve kurucusu olduğu partinin kuruluş gecesinde ismini dahi anmamıştı ‚yoldaşları ‚. Bırakalım yoldaşlığı, bir devrimci, devrimci mücadeleye değer katan, 12 Eylül ‚ün karanlık girdaplarında devrimci ve ama Ermeni milliyetine de mensup olmasından kaynaklı iki kat daha fazla işkence gören bu güzel insan anılmaya dahi değer görülmemişti.
Devrimciler değerleri unutmazlar. Eğer karşı devrim saflarına geçmediyse devrim için yola çıkmış olanlar, yol ayrılmalarından dolayı tukakalaştırılmazlar, böyle yapılmışsa öldükten sonra da methiyeler dizilmez. Belkemiği ,bir duruşu olmalı insanın, hele de dünyayı değiştirme hedefi ve misyonuyla yola çıkanlar daha da uzak görüşlü ve kucaklayıcı olmak zorundalar.
Yani, uzun sözün kısası, insanlara öldükten sonra değil, yaşarken değer  ve önem vermektir aslolan. Sürekli söylüyoruz ama hep unutuyoruz bunu nedense…
Ama Garip Şahin  yine de eserinde olduğu gibi söyle derdi bu durumda dahi sonsuz iyimserliğiyle sanırım:
Bırakın yakınmayı yoldaşlar
Yarın yine kavga var…
Bir garip Ozan Garip Şahin geçti bu dünyadan, „bas gerilla, bas tetiğe“ diyen…Özlemlerini, hasretlerini, sevdalarını da hepimizin yürek telinde anısı olan Hasretime ince ince işleyerek, kavganın töresine diyalektiğin yasası bu, doğarız, yaşarız ve ölürüz diyerek sessizce çekip giderek  ve nice değerli eserlerini bizlere yadigar bırakarak…
Anlatılmıyor bu iç sızısı, bu yalnızlık duygusu…onca kalabalıklar içinde bir avuç insanlık…
Güle güle Garip Şahin… İlk dinlediğim 20’li yaşlardaki ruh halimle dinlemeye devam edeceğim Hasretim’i ve marşlarınla hatırlayacağım emeklerini, kattığın değerleri.
Çok sevgili uğraş
Zeytin dalı barış olmaya,
İlla da kızıl kanlı savaşa devam edecek marşlarını dillerinde söyleyen özgürlüğe hasret güzel insanlar…
Hasretin hasretimizdir artık…
Hülya ONUR 
scroll to top