Home , Köşe Yazıları , MÜLTECİ PAZARLIĞI / Engin Erkiner

MÜLTECİ PAZARLIĞI / Engin Erkiner

engin1-242x300-242x300Almanya Başbakanı Merkel Türkiye’yi ziyaret etti, Başbakan ve Cumhurbaşkanıyla görüştü. Normal olarak bu ziyareti Dışişleri Bakanı da yapabilirdi, ancak mülteci sorunu sürekli büyüdüğü için pazarlığın üst düzeyde yapılması tercih edildi.

Türkiye, Merkel gelmeden işaretini vermiş ve geçtiğimiz Cuma ve Pazar günleri arasında Ege kıyılarından Yunanistan adalarına geçenlerin sayısı rekor kırarak 28 bin 500 kişi olmuştu. Bu, “Şartlarımızı kabul etmezseniz daha çok mülteci göndeririz” demenin öteki türlüsüydü. Polis, jandarma ve sahil güvenliğin üç günde denizi geçen yaklaşık 30 bin kişiden haberi bulunmuyordu!

Merkel, Türkiye’de mülteciler için daha iyi koşullar oluşturmasının bedeli ve şimdiye kadar yapılan harcamaların karşılanması için 3 Milyar Avro teklif etti, RTE 5 Milyar istedi. Merkel ek olarak vize kolaylığı da teklif etti. Fransa vize kolaylığını hemen uygulamaya soktu.

İkili olarak neler görüşüldüğünü bilmiyoruz ama pazarlığın sonuçlanmadığı ortada…

Her şeyden önce 1 Kasım seçimleri beklenecek…

Almanya, Türkiye’yi “güvenli ülke” listesine dahil etmek niyetinde ama burada büyük sorunlar var.

Güvenli ülke demek, bu ülkeden gelenler Almanya’da iltica edemez demek…

Ne ki, 2014 yılında Türkiye’den gelenlerin Almanya’daki iltica başvurularının yüzde 25’i, 2015’in ilk yarısında ise yüzde 30’u kabul edilmiş. İtalya ve İsviçre’de ise bu oran yüzde 70’e kadar çıkıyor. (Frankfurter Rundschau, 16 Ekim 2015).

Böyle “güvenli ülke” olmaz.

Ne ki, asıl büyük sorun bu değil…

Türkiye güvenli ülke olursa, bu ülkeye gelenler (öncelikle Suriyeliler, sonra Iraklı ve Afganlar) iltica başvurusu yapıp kayda geçecekler. Bu kişiler daha sonra bir şekilde Almanya’ya gitmeyi başarsalar bile, Almanya bunları –güvenli bir ülkeden geldikleri için- Türkiye’ye iade edebilecek. Türkiye de bunları geri almak zorunda olacak…

Türkiye’de Avrupa Konseyi ülkesi dışında kalan ülkeler için iltica yasası bulunmuyor.

Bu ülkelerden gelenler için beş yıl süreli “Geçici Koruma Yasası” bulunuyor. Özellikle Suriye’den gelenler Türkiye’ye iltica başvurusunda bulunamazlarsa, bu ülkenin “güvenli ülke” sayılmasının anlamı kalmıyor.

Mülteci akını sürüyor…

Rusya Federasyonu’nun savaş uçaklarıyla desteklediği Suriye ordusu, İran ve Hizbullah askerlerinin de desteğiyle Halep’te büyük bir operasyon başlattı. Bu kent çevresinde şiddetlenen çatışmalar nedeniyle yaklaşık 50 bin kişinin Türkiye sınırına yöneldiği bilgisi gazetelerde yer alıyor.

Almanya bu durumda “iki ucu kirli değnek” ile karşı karşıyadır.

Türkiye’nin yeni gelenleri kabul etmesi istenecek…

Bu insanlar zor şartlardan değil, ölümden kaçıyorlar. Geri çevrilmeleri, ölüme gönderilmeleri demektir.

Kalıcı çözüm de bulunmuyor.

En başta, bu insanların yararlanabilecekleri bir iltica yasası bulunmuyor.

Acele olarak bir yasa çıkarıldı, diyelim. Sonra ne olacak?

İltica başvurusu kabul edilenler de, reddedilenler de (Suriye’de savaş sürdüğü sürece bu zordur) Türkiye için hiç bitmeyen masraf demektir.

Bunu kim karşılayacak ya da Almanya ve Avrupa Birliği’nin verdiği para ne kadar yeterli olacak?

Suriyeli mültecilerin her yolu deneyerek Avrupa ülkelerine gitmemesi için Türkiye’de az da olsa gelecek perspektifine sahip olmaları gerekir. Bu şartlar Türkiye’de bulunmuyor.

Hürriyet gazetesinde geçtiğimiz günlerde yayımlanan bir söyleşide Ege kıyılarına yığılan Suriyeli göçmenler, ne pahasına olursa olsun Avrupa’ya gideceklerini söylüyorlardı. Gerekçeleri; çocukların okula gidememesi ve bu ülkede kendileri için gelecek bulunmamasıydı…

Ek olarak, ayrımcılıkla karşılaşıyorlardı. Suriyeli bir işçi, aynı işi yaptığı halde, yerli bir işçinin yarısı kadar ücret alıyordu. Kiralar Suriyeliler için “özel tarife” idi. Piyasa kendini Suriyelilere göre ayarlamış, onların her ihtiyacından para kazanmaya bakıyordu. İzmir Basmane’de en çok satılanlar can yelekleri, su geçirmez cep telefonu kılıflarıyla şarj aletleriydi.

Durum budur ve bu açıklamanın ardından, biz ne yapabiliriz? sorusu gelmektedir.

Öncelikle basit açıklama ve çözümlerden kaçınmak gerekir.

Suriye’de savaşın sürmesinde Türkiye’nin önemli rolü bulunuyor. Dolayısıyla Türkiye ve de emperyalizm (özellikle ABD ve Almanya) esas sorumlulardır açıklaması kendi başına fazlasıyla eksiktir.

Savaşın başladığı 2011 yılı öncesinde Türkiye ve Suriye bakanlar kurulları ortak toplantı yapıyorlardı. Suriye’deki Esad yönetimi, RTE’nin başbakan olduğu o yıllarda Türkiye üzerinden Avrupa Birliği ile bağlantı kurmak istiyordu. Başka bir belirlemeyle, iki ülkenin yönetimleri arasında ezeli bir düşmanlık yoktu.

2011 öncesinde Esad rejimini bir bildiri yayımlayarak eleştiren aydınlar gözaltına alındı, ardından barışçı protesto gösterilerine ateş açıldı. Çatışmalar başladı ve kısa sürede karışmayan da kalmadı.

Afrika’da haritada yerini bulmakta zorlanacağımız ülkelerdeki savaşlara bile çeşitli çıkarlar nedeniyle çok sayıda ülke karışırken, Suriye’dekine karışmaması mümkün değildir.

Suriye’deki 250 bin ölümün ve ağırlıkla Türkiye, Ürdün ve Lübnan’a dağılmış yaklaşık 5 milyon mültecinin sorumlusu olarak sadece Türkiye ve emperyalizmi görmek, Esad rejimini aklamak olur.

Ortadoğu’nun en büyük katliamı 1982’de Hama’da o sırada devlet başkanı olan Hafız Esad tarafından gerçekleştirildi (yaklaşık 40 bin ölü).

Beşir Esad’ın hava kuvvetleri ise son olarak Halep ve İdlib’de Pazar yerlerine varil bombaları atarak çok sayıda sivilin ölümüne neden oldular.

Suriye’deki ölümlerde ve mültecilerde rejimin de sorumluluğu yok mudur?

El Nusra ve İŞİD saldırınca nüfusun bir bölümü kaçıyor; Rusya Federasyonu desteğinde rejim saldırınca başka bir bölümü kaçıyor.

Suriye’deki savaşta Türkiye’nin ağır sorumluluğu bulunuyor. Batı Kürdistan’daki Kürtlere karşı İŞİD’i destekleyen AKP yönetimi, aynı örgütü özellikle HDP’ye karşı da kullanıyor.

İŞİD zengin bir örgüt ve bu zenginliği özellikle petrol satışından geliyor. Rafinerileri ele geçirip petrol elde etmek, bunu satamıyorsanız anlamsızdır. Financial Times’ın haberine göre, petrolün bir bölümü Türkiye üzerinden, kalanı ise Suriye yönetimiyle anlaşılarak satılıyor.

Bütün güçler bir şekilde çıkarını koruyor, bu arada da olan Suriye halkına oluyor.

AKP’nin bu savaştaki sorumluluğu ne kadar belirtilse, azdır.

Suriye’de 21. yüzyılın ilk dünya savaşı, vekalet savaşı şeklinde yaşanıyor. ABD, Rusya Federasyonu, Türkiye, Suudi Arabistan, İsrail, İran, Hizbullah (Lübnan), daha geri planda İngiltere, Fransa ve Almanya… Çin Halk Cumhuriyeti’nin de yakın ilgisi dikkate alınırsa, çok sayıda güç doğrudan ya da dolaylı olarak bu savaşa katılıyor.

Dünya çapındaki bir konuya ne kadar olduğu belli olan kendi gücümüzle etkin olarak müdahale etmemiz mümkün görünmüyor.

Ama şunları yapabiliriz:

Birincisi: Batı Kürdistan Kürtlerinin kendi kaderlerini tayin hakkını savunmak, desteklemek. Devrimciler ve demokratlar bu konuda –eksikleri olsa da- iyi bir performans sergilediler. Bunu sürdürmek gerekir.

İkincisi: AKP’nin İŞİD’e olan desteğini sürekli teşhir etmek… Bu teşhir eskisinden daha önemlidir çünkü AKP bu örgütü artık –Ankara katliamında da görüldüğü gibi- içerde de kullanmaya başlamıştır.

Üçüncüsü: ülke sınırları içinde üç milyondan fazla yeni gelmiş mülteci bulunuyor. Devrimciler ve demokratlar bu sorunla ilgilenmelidirler. Demokratik bir ülke için yapılan mücadeleye mültecilerin sorunları da dahil edilmelidir.

Irkçılıkla ve ayrımcılıkla karşı karşıya olan bu büyük kitleyi görmezlikten gelmek doğru değildir ve bu sorun ağırlaşarak sürmektedir.

Bu şekilde olup biteni teşhir etmekle yetinmeyen, şimdilik az da olsa aktif özne olan bir duruma gelebiliriz.

 

 

scroll to top