Home , Köşe Yazıları , Melankoli mi, Öfke mi? – Temel Demirer

Melankoli mi, Öfke mi? – Temel Demirer

“Yeni bir adım atmak

ve yeni bir söz söylemek,

insanların en korktuğu şeylerdir.”[2]

Virginia Woolf, “Yaşamak neden böyle içler acısı, neden bir uçurumun yanı başından geçen daracık bir yol gibi,” sorusunu dillendirirken; Jack London’ın, “Biz kaçınılmaz olanız. Biz sizin endüstriyel ve sosyal hatalarınızın sonucuyuz. Biz sizin yarattığınız toplumdan çıktık. Biz devrin başarılı başarısızlıklarıyız, bu rezil medeniyetin belalarıyız. Bizler, ahlâksız sosyal seçilimin yaratıklarıyız. Biz güçlüler ile karşılaştık. Sadece güçlü olanlarımız dayanabildi.

Biz, uygun olanların hayata devam edeceklerine inanıyoruz. Siz, maaşlı kölelerinizi kirliliğin içinde ezerek hayatınızı devam ettirdiniz. Sizin hâkimiyetinizdeki savaşın kaptanları, kanlı büyük vurgunlarını işçilerinizi köpekler gibi vurarak yaptılar. Böylelikle ayakta kalabildiniz. Sonuçtan şikâyet etmiyoruz, doğruluğunu kabul ediyoruz ve biz de aynı doğa kanunu içindeyiz. Ama şimdi bir soru ortaya çıkıyor; varolan sosyal çevrede hangimiz hayata devam etmeliyiz?” diye bugüne dair verdiği yanıt sürdürülemez kapitalizm koşullarında yaşatılanları veya ötesi ve berisiyle mevcut hâl(imiz)i gayet iyi betimler…

Bir edilgenliğin elem ve kederiyle nitelenen melankolide somutlanan; dik durmayan, aktif/ faal olmaktan uzak, kızıp öfkelenemeyen ya da Stéphane Hessel’e kulaklarını tıkayan bu hâle dair Nilgün Cerrahoğlu’nun satırları verilinin izahıdır sanki:

“Yüreğinizde yitirdiğiniz şeylerin dindiremediğiniz sızısı varsa…Ve gözyaşlarınızı içinize akıtmak istiyorsanız…Tam şu günlerde kendinizi ’boşlukta, ucunu kimin tuttuğu bilinmeyen bir balon gibi’ hissediyorsanız… ‘Eski adıyla melankoli, yeni adıyla depresyon’un katman katman ayırdına varın ve katmanları soyun…Ülkedeki altüst oluşla, kendi altüst oluşlarımız böyle çakıştığında, hüzün, keder, efkâr… Bir ’melankoli’dağı olup çıkıyor”![3]

Ne denli güzellenirse güzellensin bu hâl, Suruç’tan Ankara Garı’na uzanan kesitte öfkenin yerine melankoliyi ikameye kalkışan tehlikeli, uzak durulması gereken bir hâldir!

 

Ötesi ve berisiyle mevcut hal

Chuck Palahniuk’in, “Hiçbir şey durağan değil. Her şey eskiyip dağılıyor,” saptamasıyla nitelenmemesi mümkün olan mevcut hâl(imiz)in, yaşa(tıl)dığımız tarihten muaf olmadığı/ olamadığı bir “sır” değildir.

Veya kimilerinin “90’lara mı dönüyoruz?” sorusunun yanıtı “Öncesi sanki farklı mıydı, hep 90’ları yaşadık bu coğrafyada”dır!

Kabaca sıralarsak: 1915 Ermeni (Soykırımı), 1938 Dersim, 1 Mayıs 1977, Maraş 1978, Çorum 1980, Madımak 1993, Gazi 1995, Roboskî 2011, Reyhanlı 2013, Gezi 2013, Soma 2014, Diyarbakır 2015, Suruç 2015 ve Ankara Garı 2015 katliamları! (Dikkat kabaca dedim, kuşbakışı sıraladıklarımın fazlası var, eksiği yoktur!)

Ve tabutlarda dizilmişiz! Ankara’da 102’yiz! Suruç’ta 33’üz! Roboskî’de 34’üz! Soma’da 301’iz! Ermenek’te 18’iz! Madımak’ta 35’iz! Diyarbakır’da 4’üz! Reyhalı’da 54’üz! Çorum’daki 57’yiz! Maraş’taki 105’iz! 1 Mayıs’taki 35’iz! 2015’in 9 ayda iş cinayetlerinde ölen 1317 işçiyiz…

Bu katliam listesine dikkat edin; yarısı, 2002-2015 aralığında yoğunlaşmaktadır. Bir başka deyişle, AKP iktidarı 13 yıllık iktidarına, neredeyse yüz yıllık vukuat kadar katliam sığdırmıştır!

10 Ekim 2015 Ankara Katliamı Cumhuriyet tarihinin en büyük siyasi cinayeti en alçakça katliamı olarak tarihe geçti… Miting ve yürüyüşleri engellemek için on binlerce polisi seferber eden hükümet bu kez polisi adeta geri çekmişti. Katliamın ardından hükümetten “bu saldırı devletimize ve milletimizin tümüne yapılmıştır,” türünden artık kanıksadığımız sade suya tirit açıklamalar geldi.

Soralım o hâlde! Bu saldırı ve katliamlar neden milletin sadece bir kesimine yöneliyor? Neden Türkiye’de sadece muhaliflerin, solun, sendikaların eylemlerinde ve yürüyüşlerinde silahlar, bombalar patlıyor. Neden hep muhalefetin gösterileri saldırıya uğruyor? Gelin Türkiye tarihinin kana bulanan miting ve yürüyüşlerine bakalım, sadece yürüyüş ve mitinglere yapılan saldırılara. Bu saldırılar kime karşı yapılmış?

Henüz bombalı ve silahlı saldırıların yaygınlaşmadığı 1950’lerde muhalefet bindirilmiş kıtalara linç ettirilirdi. 6-7 Eylül malum. Bir başka linçten ise İnönü zor kurtulacaktı. Dönemin muhalefet lideri İsmet İnönü’nün konvoyu 4 Mayıs 1959’da İstanbul Topkapı’da DP’li bir güruhun saldırısına uğramış, polis yeterli önlemi almadığı için İnönü linç edilmekten zor bela kurtulmuştu.

Demokrat Parti’nin son dönemlerinde muhalefet üzerinde baskı yoğunlaşmıştı. 28 Nisan 1960’da DP’nin baskıcı uygulamalarına karşı protesto yürüyüşü düzenleyen üniversitelilere ateş açılması sonucu iki genç, Turan Emeksiz ve Nedim Özpolat öldürüldü.

16 Şubat 1969’da ABD 6. Filosu’nu protesto etmek için anti-emperyalist gençlik dernekleri tarafından valilikten izin alınarak düzenlenen yürüyüşe Taksim’de ellerinde taş ve sopalarla bekleyen ve önceden organize olan sağcılar saldırdı. Polis saldıranları engellemedi ve ABD karşıtı gösteri sağcılar tarafından kana bulandı. Ali Turgut Aytaç ve Duran Erdoğan adlı iki genç yaşamını yitirdi. Ölen gençlerden biri bıçaklanırken bir toplum polisinin olayı seyrettiği haberi gazetelerde yer aldı. Bu saldırı tarihe Kanlı Pazar olarak geçti.

23 Haziran 1975’te Bülent Ecevit CHP’nin Gerede mitinginde konuşurken taş ve sopalı saldırılar yanında kalabalığın üzerine ateş açıldı. Ecevit olaylardan yara almadan kurutulurken iki kişi yaşamını yitirdi.

1 Mayıs 1977 ile birlikte muhalefetin ve solun düzenlediği yürüyüş ve mitinglere yönelik saldırılar yeni bir evreye sıçradı. İşçi bayramını kutlamak için Taksim’de toplanan on binlerce insanın üzerine ateş açılması ve çıkan panik sonucu 36 kişi öldü. 1 Mayıs 77 katliamı aydınlatılmadı ve hiç kimse ceza almadı. 1 Mayıs 77 Türkiye tarihinin en büyük katliamı olarak tarihe geçmişti. Ne yazık ki öyle kalmadı!

1 Mayıs 1989’da 1 Mayıs’ı Taksim’de kutlamak isteyen göstericilere polis saldırdı ve 18 yaşındaki işçi Mehmet Akif Dalcı öldürüldü.

2 Temmuz 1993’te Pir Sultan Abdal şenlikleri sırasında Sivas’ta Madımak Oteli’ni kuşatan gözü dönmüş kitle tarafından otelin ateşe verilmesi sonucu 33 muhalif ve solcu yazar ve aydın diri diri yakıldı. Polis ve asker bu göz göre göre işlenen cinayete engel olmadı.

1 Mayıs 1996’da Kadıköy’de 1 Mayıs’ı kutlamak için toplanan kitleye polis tarafından müdahale edildi. Üçü polis tarafından açılan ateş sonucu, biri gösteri sonrasında işkencede olmak üzere dört gösterici öldürüldü: Dursun Odabaş, Hasan Albayrak, Yalçın Levent ve Akın Rençber.

Yakın tarih ise malum: 5 Haziran 2015 HDP Diyarbakır mitingine yapılan canlı bomba saldırısında iki kişi yaşamını yitirdi. 20 Temmuz 2015’te Suruç Katliamı: Bir toplantı sırasında yapılan canlı bomba saldırısıyla 34 sosyalist genç yaşamını yitirdi. (Dikkat edin, bu listede Kirli Savaş boyunca Kürdistan’da gerçekleştirilen kıyımlar yer almıyor!)

Bütün bunlar tesadüf mü? Neden hep muhaliflerin, solun, sosyalistlerin eylemlerinde, yürüyüşlerinde patlıyor bombalar ve silahlar?

Eğer bu saldırılar milletin tamamını hedef alıyorsa, neden sadece muhaliflerin mitingleri, yürüyüşleri, toplantıları kana bulanıyor? Neden milletin bir bölümü mitinglerde ölüyor? Neden bu katliamlar ve saldırılar sırasında devletin kolluk kuvvetleri asıl işlerini hep ihmal ediyor?

Bu cinayetleri, katliamları önle(ye)meyen, yurttaşlarını koru(ya)mayan ve katilleri bul(a)mayan devlet-hükümet sorumludur, dahası zan altındadır.[4] Katliamların sorumlusudur, katildir!

Söz konusu katliamların birçoğunu bizler yaşadık, gördük. Bir bölümünün tanığı olduk. Katliamların acılarını iliklerimize kadar duyumsadık.

Ancak bu kadarla sınırlı değil: Katliamlarla coğrafyamızda travmalı bir toplum gerçeği devreye girerken; Özdemir Asaf’ın, “Öyle bir ilkyaz ol ki korkut yaprakları/ Öyle bir son yaz ol ki tut yaprakları,//Sararıp dökülürken güz rüzgârlarında/ Ardında savrulsunlar, unut yaprakları.// Sevinçlerinde onlar vardı, hüzünlerinde onlar/ Seninle yeşerdiler, seninle soldular// Olsunlar senden sonra da umut yaprakları,” dizelerindeki uyarıyı “es” geçenler için melankolide bunun getirisi olup çıktı.

 

Melankoli faslı

Samuel Beckett’in, “Ertelenmiş umutlardır perişan eden insanı,”[5] diye tarif ettiği düzlemde öfkenin yerini ikame edilen ruh hâli ya da yaşam sevincinin, mücadele ruhunun yitirilmesi veya sürekli sıkılma hâli, acılara alışmak; gereksizlik ve işlevsizlik hissine kapılmadır melankoli.

Depresyon hırkasına bürünerek içinden çıkılmaz olan şeylerin acı verdiği ruh hâli olarak melankoli: Yaşama isteğinin azaldığı, üzüntülerin çoğaldığı zamanlarda içine düşülen durumdur; modern insan(lık)ın kronik hastalığıdır. Mesela sürekli karamsarlık hâli, hüzün, can sıkıntısı vb’leri gibi.

Bir hâl olarak melankoli; duygu durum bozukluğudur; rahatsız, diken üstünde, huzursuzluk kâbusudur; psikolojik bir travmadır; sürekli üzgün olmak diye tanımlanan ruhsal durumdur.

Nefes almak dahil, her şeyin anlamını kaybetmesi veya depresyonun sürdürülebilir hâli ya da en karanlık ve kritik son kademesi olan melankoli insanı gerçeklerden uzaklaştırır.

Melankoliyle yüzleşmeyi ertelersiniz. Daha ileri versiyonda ağlayıp rahatlarsınız da hatta, ama yüzleşmediğiniz gerçek orada öylece duruyordur. Sizi köşeye sıkıştırdığında yine kendinizi melankolinin kollarına atarsınız. Gayet tehlikelidir bu açıdan düşünüldüğünde.

Victor Hugo’nun, “Melankoli, hüzünlü olma mutluluğudur,” biçiminde tanımladığı hüzünkolizmdir; karalara bağlanmaktır; kafada karamsarca bir şeyler kurup, söz konusu kuruntularla beslenmektir.

Melankolik insan “sakin bir hayat sürebilmek” için yalnızlığı seçer. Ancak yalnız olduğunda da hayatla ve insanlarla olan ilişkilerini sorgulaması ve sürekli düşünmesi, kendini suçlaması varoluşunun nedenini araması vb’i sebeplerden ötürü, bir türlü dinginliğe ulaşamaz. Sıkıntıları ve bunalımları sona ermez.

Yunanca’da “tatlı acı” anlamına gelir melankoli insan(lık)ı yiyip bitirirken; Emil Michel Cioran’a göre, “Egoizmin düş hâli”dir; hüznün uç noktasıdır; tıp ise “depresyonun ilerlemiş hâli” teşhisi koyar…

İlk defa MÖ V. yüzyılda Hipokrat tarafından telaffuz edilen melankoli, insanı müthiş yorar, bıktırır, soluksuz bırakır.

Melankolinin anahtar kelimeleri: Yalnızlık, ayrılık, anlamsızlık, keşkeler ve tarifsiz edilgen keder ile hüzündür, mutsuzluktur, umutsuzluktur.

Hüznün baş tacı edilmesi; labirentteki çıkışsızlık olarak türlü çıkılamayan çözümsüzlük hâlidir; melankoli çaresizliğin parçasıdır, enstrümanıdır…

Yunanca “kara safra” manasına gelen; melan: kara; kholia: safra sözcüklerinden oluşan melankoli kelimesi her şeyi karanlık tarafından görmektir.

İnsan ruhunu etkisi altına alan bir melankoli nostaljiden beslenir. Ayrıca paramparça bir hayatın, çıldırtan yalnızlıkları, tekil ve edilgen bünyenin içsel yolculuğu; varoluşsal bir buhran ve çözümsüzlük olarak melankoli yoğun depresyon hâli; umutsuz olma durumudur da.

Özetle melankoli, derin bir keder içinde hüzünlü, acı çeken, yalnız, umutsuz bir insanın içinde bulunduğu durumdur. Yaşam biçimi hâline geldiğinde, insan(lar)ı, çevresinden uzaklaştırır..

Bu nedenle Nâzım Hikmet Ran’ın, “Biz ne limonuz, ne mum, ne çınar/ Biz, insanız, çok şükür/ Biliriz, umudumuzu ilacımıza katmasını/ Yaşamak gerek!/ diyerek ayak direyip dayatmasını,” dizelerindeki gibi yaşayan devrimcilerin, melankoliye sarılması, melankolikliğe prim vermesi mümkün değildir.

Tıpkı 19 Kasım 1915 tarihinde Amerika’da Salt Lake City’de tutulduğu cezaevinde kurşuna dizilerek infaz edilen işçi önderi Joe Hill, infazdan bir kaç gün önce bir arkadaşına yazdığı mektupta “Yas tutmayın, örgütlenin” diye haykıran kararlılığındaki üzere![6]

 

Elemin, kederin edilgenliği

Adalet Ağaoğlu’nun “İnsan için ‘bugünün gerçeği parçalanmış bir gerçek’tir artık,”[7] saptamasındaki yabancılaşma tablosunda melankoli, Lukretius’un “Nil fit ad nihilum/ Hiçbir şey, hiçbir şeye dönüşmez.” “Nil de nihilo fit/ Hiçten hiçbir şey çıkmaz,” diye tanımladığı bir pasifliktir. Altta kalan, hareketsiz, edilgen ezikliktir. Keder, acı, dert, elem üzüntüdür; insana acı veren, mutsuz edici olaylar bütünüdür.

Rıfat Ilgaz’ın, “Çare yok,/ Tüm acılara direneceksin önce/ Daha çok,/ Acınmalara direneceksin, iki,/ Yokluğa, yoksunluğa… Üüüç!/ Güler yüz göstermeyeceksin/ Yüzüne gülenlere, dört!/ En önemlisi/ Ezenlere karşı direneceksin, beş!” dizelerindeki varoluş hâline bütünüyle yabancılaş(tırıl)mış pasiflikle, “Hayır” diyemeyen; hayatıbrüt yaşayan melankoli; resesif yani çekinik, baskılanan, baskı altında kalan, kendini belli etmeyen, etkiden yoksun, zayıf, silikliktir.

Melankoli, boğucu, insanı girdaba sokan, sıkıntılı bir duygudur; sessiz, sedasız, sakin bir üzüntüdür; sukûneti çaresizliğindendir. Hayal kırıklığının açtığı yaralarla, hoşlanılmayan bir durum karşısında yaşanan his ve bunaltıcı bir hâlin depresifliğidir.

Melankoli fena hâlde bulaşıcıdır. Dermansızlık hissi uyandıran, yoksunluktur. İsyanını dillendirememektir.

Sema Kaygusuz’un, “Kederliler fenalık karşısında acı çekerler,”[8] notunu düştüğü insani bitiren, tüketen bir hisler toplamı yani acı, üzüntü, dert, sıkıntı, ıstırap, tasa vb’leri melankoli büyüdükçe çoğalan, çoğaldıkça rakıya meze olan umutsuzluktur!

Ece Temelkuran’ın, “Pek kederli bir sözcüktür umut. Çünkü bütün sözcüklerden daha hızlı çağırır umutsuzluğu. Hele ‘umut var mı?’ diye sormuşsa aramızdan biri, bilin ki çoktan düşmüştür omuzlar,” diye tariflediği hâle “Hayır” diyememektir!

 

Dik durmak için

Bunlar elbette insanı hallerdir. Ancak dünyayı değiştirmek isteyenlerin hikayesinde insanlar olduğugibi değil, -hep dik durarak- olması gerektiği gibi olmuşlardır.

M. Bakunin’in, “Başkaldırı, hayatın doğal eğilimidir. Bir karınca bile, üstüne basan ayağa kafa tutar,” cümlesinde formüle ettiği dik durmak insan(lık) için başı eğik olmamak, umutların tükenmesine müsaade etmemektir; insanî bir duruş olarak maymundan insana geçişin (homo erectus) en önemli adımıdır…

Kaldı ki homo-insan, erectus-dik duran demektir. Dik duran primattır. Yani en büyük eksikliğin giderilmesidir; insanlaşma edimidir.

Dik durmak, esnek olmayı tavsiye edenlerin kavrayamadığıdır; insanı insanlaştıran bir duruştur. Kendine güvenle de alâkâlı bir hâldir. Herkesin harcı değildir. Boyun eğmemek, itaat etmemektir. Bedeli ağırdır; örneğin, “Bir gün gelecek,/ bir balıkçı türküsünü dinler gibi yumacağız gözlerimizi./ Ödediğimiz diyet;/ yüzümüz hep dingin, duru ve temiz kalsın diyedir./ O yüzden biz böyleyiz./ O yüzden ‘biz hiç adam olmayacağız’,”[9] dizelerindeki üzere bir uçurumun kıyısında ağaç gibi, yalnız, tek başına dimdik, eğilip bükülmeden varolabilmektir…

Bunun için eylemli, iş yapan, üretken… Çalışkan, canlı, etkin… Hareketli, dinamik, heyecanlı olmak; yani pasif olmadan işler hâlde, çalışır durumda olmak gerekir.

Hem de “Ey, biz ki her gün ıstırap çekenler, her gün aşağılananlar. Biz, bir araya geldiğimizde mahşer gibiyiz ve hiç kimsenin gücü bize yetmeyecektir. Biz, diğer her şeyi içine alıp eritebilecek o dev okyanusuz,”[10] diyen cüretkârlıkla…

Aristo’nun, “Herkes kızabilir, bu kolaydır. Ancak doğru insana, doğru ölçüde, doğru zamanda, doğru nedenle ve doğru şekilde kızmak, işte bu kolay değildir,” uyarısı “es” geçilmeden; umutlanmak fiilinin yerine geçebilen eylem olarak sözünü ettiğim cüret, insanî bir kızgınlıktır; sinirlenmek, öfkelenmektir!

 

Öfle(Lenin)!

Umudun iki güzel kızı vardır: Öfke ve cesaret! Öfke, olanlara dayanabilmek, cesaretse değiştirebilmek içinken; Ulrike Meinhof’un, “Üzgün olmaktansa öfkeli olmayı yeğlerim,” haykırışını asla unutmayın!

Çünkü, “Öfke, ilk (en başta gelen) politik duygudur,” Jean-Luc Nancy’in de belirttiği gibi…

Cüret ile beslenen öfke bilinçli, bir insan tepkisidir; keskin ve vazgeçilemez ruh hâlidir.

Sessizce büyür; insanı güçlü kılar; korkunun panzehiridir Murathan Mungan’ın dizelerindeki üzere:

“öfkeni tutma öfkeni yaşa/ bu kadar çok şey olurken/ hiçbir şey olmuyormuş gibi yapma/ bunca kızgınken/ bunca kızdırılmışken/ tavanlara bakıp duygularını bastırma/ bırak ortaya çıksın/ öfke de duygumuz bizim/ aşk gibi, sevgi gibi, şefkat gibi/ üstelik hepsinden daha haklı/ bu pisliğin ortasında/ öfkeni tutma, öfkeni yaşa/ bu kadar çok şey olurken/ hiçbir şey olmuyormuş gibi yapma

öfkenin şiirini/ kalbin şiddetini/ teslim etme/ yapmacık kurallara/ zaaflarına fırsat tanı/ pişmanlık, acizlikten/ daha soylu, daha derin/ sana dayatılan başkasının hayatı/ bu sen değilsin/ ne de bütün bunlar senin seçimin/ alkışların itaat olduğu yerde/ yuh çekmeyi öğrenmelisin/ öfkesi olmayanın inanma sevgisine de/ her öğüde yarım kulak ver/ bu şarkı da dahil olmak üzere/ öfkeni tutma, öfkeni yaşa

hiç olmazsa öfke dolu bir şarkı söyle/ bu kadar çok şey olurken…/ hiç olmazsa öfke dolu bu şarkı söyle/ hiçbir şey olmuyormuş gibi yapma…/ kendin ol ve öfkeni tanımla.”

Evet, evet dik durmamızı sağlayan anlamlı öfke iyidir, duyumunu arttırır insanın…

Özgürlüğe giden yolun önemli adımıdır; birikendir; onuruna düşkünlüktür.

Yaşamak, yaratmak için güç verendir; doğurgandır; dölleyicidir; dürüsttür; doğruyu söyletir.

Hoşnut olunmayan durumlara karşı verilen temel duygulardan biridir; vazgeçmemek içindir öfke; varoluşa dair güçlü bir imgedir; dinamiktir; enerji verir.

İnsan(lık)ı ayık tutan bir duygu olarak örgütlenmiş ve en güzel hâli isyandır.

Buda, “Ruhun kiri” olarak tanımlasa da; Horatius, “Öfke, kısa süren bir deliliktir”; Ovidius, “Öfke, kırılgan buz gibi, geçer gider zamanla,” dese de insanın sosyal bir varlık olması sebebiyle, toplumda dalga dalga yayılabilecek bir duygu ve tepki olarak, patlama yeteneğini haizdir öfke.

Dünyayı değiştirenlerdendir; bitiren ve başlatandır; içerisinde kırmızıdan başka bir renk barındırmayandır.

Engellenmeye, saldırıya uğramaya, tehdit edilmeye, yoksun bırakılmaya, kısıtlanmaya verilen yanıttır.

Acı “Yıkıl” derken; öfke “Ayağa kalk, yık” der; unutmayın: Acı, hissedilir; öfke, hissettirir.

Kolay mı? Edip Cansever’in, “bir aşk gibi yaşamak gerek öfkeyi,” notunu düştüğü imkân olarak tutuşturulmuş bir ateş gibidir; göndere çekilmiş isyan bayrağıdır öfke…

Öfkeyi besleyen etmen sayısı öfkenin süresini ve şiddetini doğrudan etkilerken; onu, polis şiddeti yok edemez. Zorbalık bastıramaz. Yalancı özürler dindiremez. Öfke, seçim sonuçlarında görünmez. Televizyonlar vermez. Kara propaganda öfkeyi gizleyemez. Öfke var ya öfke, öfke bir gün muhatabını bulur. Bulduğunda ise kaçacak delik ararsınız.

Ne yazıktır ki “Sine ira et studio/ Öfkesiz ve hevessiz” “insan(cık)lar”ın çoğaldığı bugünde milyonlarca insan öfkelenmiyor, ağlamıyor, hiçbir şey yapmayıp; sadece zamanın geçmesini bekliyorlarken; Turgut Uyar’ın, ‘Hızla Gelişecek Kalbimiz’indeki “hızla gelişecek kalbimiz/ kalbimiz hızla.// ve yeni uyanışların ve yeni doğmuşların/ ve herkesin ve herkesin/ sesleriyle birlikte/ bir haziran uygulayacak/ kimse bölemeyecek ve kalbimiz/ hızla gelişecek.

yıkıntılara karışan eski bir bahar/ büyük olmaya elverişli bir bahar/ eskiden yaşanılmış ve her şeye rağmen/ insanlara göre bir bahar/ suların kana kestiği yahut/ suların kana kestiği bir bahar./ hızla gelişecek kalbimiz// birden gerçekliğini algılayarak/ saat çalınca ve görünce güneşi/ birden vazgeçilmezliğini algılayarak/ önemli ve gerekli buluşunu kendini/ birden hatırlayarak/ geleceğe hazırlayınca olanca göğüslerini/ ve her şeye ve ölüme kalbimiz/ hızla gelişecek/ çağımıza pek uygun bir hızla/ gelişecek kalbimiz/

kalbimiz/ yerin ve göğün alt edilmez bir dirilikte olduğu/ tutkumuz, direnmemiz, ellerimiz, kalbimiz. / kalbimiz/ kalbimiz hızla gelişecek,” dizelerini daha yüksek sesle haykırarak; 91 yaşında ‘Indignez-Vous!/ Öfkelenin!’diyebilen Stéphane Hessel’e kulak vermeliyiz’!

 

Hessel’in çığlığı

‘Öfkelenin’in yazarı Stéphane Hessel, İkinci Paylaşım Savaşı sırasında Fransız direniş hareketlerine katılmış, faşizme karşı mücadele etmiş, işkenceye uğramış, toplama kamplarında kalmış, savaş sonrası Birleşmiş Milletler’de İnsan Hakları Evrensel Bildirisi’nin yazılmasına katkıda bulunmuş ve hayatı boyunca ezilenlerin yanında yer almış bir eylemci, düşünür.

Hessel, kendi yaşamından verdiği ve tarihsel arka planını dünyamızın egemenleri tarafından şekillendirildiği yılların sonucunda öfkelenmesi için birçok neden olduğundan bahseder. Totaliter rejimlerin insanlığa uyguladıkları acımasızlıklar, savaşların yarattığı yoksulluk ve kıyım, kapitalizmin yarattığı sosyal eşitsizlik gibi daha nice neden kuşkusuz Hessel’in öfkelenmesi için yeterli olmuştu.

Siz bakmayın malum Engin Ardıç’ın, “Hessel, bir ‘sahte feylesof’tur… Ortaya koyduğu matah bir fikir yoktur. Yaptığı, ekonomi sarpa sarınca bozuk çalmaktan ibarettir. Kriz geçsin, unutulur gider,”[11]demesine!

Fransız entelektüel Regis Debray’in, “İnsanlık onurunu kurtaran adam”[12] diye betimlediği Stéphane Hessel 1917 Berlin doğumlu bir Rönesans adamı. Bu sıfatı hak etmesini sağlayan pilotluk, diplomatlık, arabuluculuk, danışmanlık, eğitimcilik, filozofluk ve sosyalistlik gibi birçok meziyeti var.

Hessel’in babası Franz Hessel bir yazar ve çevirmen. Annesi Helen Grund ise ressam, müzisyen ve yazar. Almanya’da giderek artan Yahudi düşmanlığından (anti-semitizm) da etkilenerek olsa gerek, aile 1924’te Paris’e yerleşmiş ve Avrupa’nın bu köklü ve avangard şehrinde yetişen Stéphane Hessel, küçük yaşlardan başlayarak Avrupa’nın önde gelen sanatçı ve entelektüelleriyle tanışma ve kendini birçok alanda yetiştirme şansı yakalamış. Hessel 1937’de Fransız vatandaşlığına geçmiş ve 1939’da Öğretmen Okulu’na girmiş ancak İkinci Dünya Savaşı nedeniyle eğitimine ara vermek zorunda kalmış.

Mayıs 1941’de General Charles de Gaulle’ün Londra’daki Özgür Fransa toplantısına katılmış, karşı casusluk, bilgi toplama ve eylem bürosunda (BCRA) çalışmış, fakat daha sonra 1944’te Fransa’da Nazilere esir düşerek uzun süre işkence görmüş ve asılmaktan son anda kurtulmuştur. İki kez Nazi kampından kaçan ama yeniden yakalanan Hessel, savaş sonrasında karısı ve üç çocuğuna kavuşur, daha sonra da Dış İşleri Bakanlığı giriş sınavını kazanarak diplomat olur. Henüz ilk görevinde Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’ni hazırlayan komisyona katılır. Daha sonraları diplomatik görevlerle uzun yıllar New York’ta bulunur.

Cezayir Savaşı sırasında Cezayir’e destek verir ve Fransız Sosyalist Partisi’ne (PS) katılır. Emekli olduktan sonra insan hakları meselelerinde aktif mücadeleye devam eder ve anılarını ve gördüklerini yazmaya -‘Danse Avec Le Siecle (1997), ‘O Ma Mémoire’ (2006)- ve yeni nesillere aktarmaya gayret eder. 2000’lerde ise özellikle İsrail’in giderek artan şiddeti nedeniyle kamuoyunun ve entelektüellerin dikkatini Filistin sorununa çekmeye çalışır. Hessel’in yeni nesiller ve geniş kitlelerce tanınması ise 2010 yılında yazdığı ‘Indignez-Vous/ Öfkelenin!’ başlıklı kitabın milyonların okuduğu bir kült eser hâline gelmesi ve 2011 yılında Nobel Barış Ödülü’ne aday gösterilmesiyle olur.

Nihayet, 2013 yılında 95 yaşında şu uyarıları ardında bırakarak hayata gözlerini yumar!

“Direniş, öfkeden doğar… İşlere karışın, kızın öfkelenin!…”

“Yaratmak direnmektir. Direnmek yaratmaktır…”

“Direnmek, bir anlamda insan topluluklarının kendini sürekli yeniden yaratması demektir… İnsanlık tarihin akışını değiştirmeye kadirdir. Tarih sorumlu yurttaşların eseridir…”

“Doğrudur, öfkelenme nedenleri bugün o kadar açık seçik olmayabilir ya da dünya çok karmaşıktır. Kim emir veriyor? Bizi yöneten akımlar arasında bir ayrım yapmak her zaman kolay değildir. Faaliyetlerini açık seçik biçimde anladığımız küçük bir seçkin topluluk yok artık karşımızda. Büyük bir dünyada yaşıyoruz ve böyle bir dünyada ve her şeyin birbirine bağımlı olduğunu hissediyoruz.

Bugüne dek görülmemiş bir karşılıklı bağımlılık içinde yaşıyoruz. Ama bu dünyada katlanılması mümkün olmayan şeyler var. Bunları görmek için iyi bakmak, aramak gerekir. Gençlere sesleniyorum: Biraz arayın, bulacaksınız. En kötü tavır kayıtsızlık, ilgisizliktir, ‘Bir şey yapamam, elimden bir şey gelmez, ben kendi işime bakarım’ demektir. Böyle davrandığınızda insanlığı oluşturan temel değerlerden birini yitirirsiniz. Bunun için gerekli olan değerlerden birini, öfkelenme yeteneğini ve bunun sonucu olan siyasal ve toplumsal bir davaya hizmet etme çabasını yitirirsiniz…”

“Gençlere şöyle diyorum: Çevrenize bakın, öfkenizi haklı çıkaracak konular bulursunuz: Göçmenlere bakın, kaçak işçilere, Çingenelere yapılan muameleler gibi. Sizi güçlü bir yurttaş hareketine götürecek olan somut durumları bulursunuz. Arayın, bulacaksınız!”

“Ya hep birlikte, ya da hep birlikte çıkacağız bu açmazdan. Bir koşulla! Direnişin ilk aşaması öfkelenmek, yaşanan haysiyetsizliklere kayıtsız kalmamak, infial duymaksa ikinci ve belirleyici aşaması eyleme geçmektir!”[13]

 

“Sonuç yerine” notlar

Hasan Hüseyin Korkmazgil’in, “Elbet bir bildiği var bu çocukların, kolay değil öyle genç ölmek,” dizelerindeki gibi karşı durmak, itiraz etmek, devrimci bir muhalif olabilmek işte tam da böylesine mümkündür!

Ezber bozup, iktidarın kabullere karşı çıkan; egemen(lik)le aynı görüşte olmayan; karşıt, yani aleyhtar olan böylesi bir duruş, olması gereken biçimiyle yaşamın “olmazsa olmazı”dır.

Kolay mı? Karşıt olmak, uyum göstermemek, aykırı davranmak, pürüz çıkartmak, ak koyunlar arasında göze batan kara koyun olmak, baş kaldırmakken; devrimci muhalif, “Nihil habenti nihil dest/ Hiçbir şeyi olmayanın, kaybedecek bir şeyi yok demektir,” gerçeğine yaslanan mülkiyet duygusu gelişmemiş insandır; iktidara karşı ve –her türlü iktidarı yok etmek üzere- iktidar olmaya namzet olandır.

İnsan, resmi ideoloji karşısında muhalif olduğu zaman insanken; karşı durma, karşı koyma anlamına gelen devrimci muhalefet, alternatifiyle var olur, vardır.

Bunlar böyleyken; Louise Michel’in, “Özgürlük ve iktidarın birlikte olması imkânsızdır”; V. İ. Lenin’in, “Devlet varsa özgürlük yoktur. Özgürlük olduğunda devlet olmayacaktır,” uyarılarının altını ısrarla çizerek; “Son insan ölene kadar özgürlük asla yok olmayacaktır,” sözlerini anımsatacağım Charlie Chaplin’in, sizlere…

Ha bir şey daha: Özgür irade olmadan da devrimci ahlâk olmaz. Özgür irade, devrimci ahlâkın önkoşuludur. Özgür irade olmadan eylem ve seçimden söz edilemez. Özgür iradenin olmadığı yerde, eylem ve seçim değil, sadece davranış söz konusudur. Sadece davranışın olduğu yerde insan Pavlov’un köpeğine dönüşür. Yani insan, belli bir etki sonucunda belli bir tepki veren ve kendi yolunu çizemeyen bir canlıya dönüşür…[14]

İşte bunun için kilit önemdedir eşitlikçi özgürlük…

Nevzat Çelik’in ‘İtirazın İki Şartı’ndaki dizelerle tamamlıyorum: “çok olmadığımız kesin/ çok olan tarafta değiliz/ çok olan tarafta olmayacağız/ türkiye’de kürt olacağız/ kürtlerde ermeni/ ermenilerde Süryanî/ gidip almanya’da türk olacağız/ hollanda’da surinamlı/ fransa’da cezayirli/ iran’da azeri/ amerika’da zifiri zenci olacağız/ çoğalan zencide mutlaka kızılderili/ israil’de filistinli/ köpeğin karşısında kedi/ kedinin karşısında kuş olacağız/ kuşun karşısında börtü böcek/ hakemler hep karşı takımı tutacak/ ve biz hep yedi kişiyle tamamlayacağız maçı/ çiçeklerden kamelya olacağız/ az kolumuzun tarafında/ solda olacağız/ bu itirazın ilk şartı

solda da az olacağız/ devrimi çoğaltırken çünkü/ bir başka devrime hızla azalacağız/ bu da itirazın ikinci şartı.”

Ve Edip Cansever’in, “Duyuyor musun?/ İnsanın insandan aldığı bütün yaraların merhemi/ insandadır diyorum sana,” dizeleriyle de noktalıyorum diyeceklerimi…

 

10 Kasım 2015 , Ankara.

scroll to top