Home , Haberler , Bir Direnim Hikayesi – Clara Schumann | ÖZDEN ÇİÇEK

Bir Direnim Hikayesi – Clara Schumann | ÖZDEN ÇİÇEK

KÖŞE YAZISI | 10.12.2019 | Bir Direnim Hikayesi – Clara Schumann | ÖZDEN ÇİÇEK

BİR DİRENİM HİKAYESİ CLARA SCHUMANN

Toplumsal üretim ilişkileri ve koşulların dışında  özellikle inançların da kadını baskı altında tutması nedeniyle bilim, felsefe, siyaset ve sanatta kadın üretimlerinin daha sınırlı olduğunu biliyoruz. Diğer yandan kadının toplumsal hayata katılımını erteleyen bir başka sebep ise, doğasından getirdiği üreme misyonudur.

Biyolojik olmaktan çok kültürel olarak üretilen kadınlık ve erkeklik, diğer bir adla toplumsal cinsiyet (Gender);  sosyal olarak belirlenmiş rol ve sorumlulukları belirlediği gibi, binlerce yılın öğrenilmiş davranışlarını kuşaktan kuşağa aktarmak suretiyle devam eder. Yine ekonomik ve sosyal ilişkiler bağlamında iktidar; kadınlık ve erkekliği her gün yeniden üretir.  Bu anlamıyla kadın, cinsinden kaynaklı getirdiği sınırları aşarak, kendini var etme ve sanat üretiminde bulunması Rönesans`ın getirdiği toplumsal değişikliklerle sağlayabilmiştir. Rönesans düşüncesi her toplumda aynı etkiyi göstermediği gibi, kadının kendini sanat yoluyla ifade etmesi toplumdan topluma farklı biçimlerde yol almıştır. 19. yüzyıl başında klasik dönemin sonlanıp romantik dönemin başlamasıyla birlikte kadın müzisyenlerin daha duyulur olduğunu biliyoruz. Romantik dönemde sanat üreticileri kendi iç dünyalarına dönerek öznel duygu ve düşüncelerini eserlerinde yansıtmayı sürdürmüşlerdir. Bir başka okuma ile romantik dönem, bireysel bilinç döneminin başlangıcı olan ‘ben’ fikrinin sanata yansıması olarak değerlendirilmelidir. Klasik sanat müziğinde nocturne(genellikle geceden ilham alan  müzikal bir kompozisyon), mazurka(canlı bir tempoda icra edilen bir Polonya halk dansı), polenez (Polonya halk dansı) gibi türler ulusal ve bireysel yaşamın ifade edildiği türler olarak önem kazanmıştır. Yine 19. yüzyılda, piyano en gözde enstrüman konumundadır. Bu dönemin bilinen kişileri arasında piyanist, eğitimci ve piyano satıcısı Clara Schumann`ın babası Friedrick Wieck de gelmektedir.

1843 yılında kurulan Leibzig Konservatuvarı bünyesinde dönemin önemli isimleri, müzik derslerini zorunlu olarak almalarına paralel, kadın öğrenciler için müzik eğitiminden  yararlanma imkanı kısıtlıydı. Ancak ilerleyen süreç içersinde kadın hakları savunucuların seslerini duyurmasından kaynaklı, kadınlara eğitim alanında  daha fazla imkan doğmuştur. Ancak kadın müzisyenlerin eğitim almaya başladığı dönemlerde de, kimi eğitimci ve müzisyenler, kadın müzisyenlerin yaratıcılığı sınırlı ve hatta müzik üretmede yetersiz oldukları düşünülüyordu. Bu sebeple dönemin bir çok kadın bestecisi için sadece ev içi  ve salon müziğine uygun, vokal ve piyano müziği için  besteler yapmaları yönünde salık verilmiştir.

Clara Schumann`ın doğumun 100. yılı nedeniyle Almanya`nın pek çok şehrinde çeşitli etkinliklerle anılmasıyla birlikte, özelde müzik sanatında kadının yeri tartışılan bir konu olarak güncelliğini korumaktadır. Clara Schumann da tıpkı diğer kadın müzisyenler gibi, dönemin koşulları nedeniyle kendisini var etme yolunda epey zorlu bir süreci izleyen hayat hikayesi ile karşımızda duruyor.

Clara  Schumann, 13 Eylül 1819 yılında Leibzig`de doğmuştur. Dönemin bilinen besteci ve eğitimcisi babası Friedrick Wieck Clara`nın müzik eğitimini bizzat üstlenmiş, hatta müzik eğitiminde geliştirdiği yeni yöntemleri kızına da uygulayıp, o`nun iyi bir piyanist olması yönünde çaba harcayacaktır. Beş yaşında müzik eğitimine başlayan Clara`nın annesi Marianne  Tromlitz de müzisyendir, ses sanatçısı olan annesinden de vokal müziğin güzel eserlerini duyma imkanına sahiptir. Ancak çok küçük yaşta anne ve babası ayrıldığı için müzik eğitimini tamamiyle babası üstlenecektir. Babası Clara`nın müzik eğitimini o denli ciddiye alır ki; kızının müzik eğitimindeki ilerleyişini o`nun ağzından günlük tutarak kaydediyordu. Aldığı sıkı eğitimin yanı sıra müzikte üstün yeteneği bilinen Clara, ilk solo konserini on bir yaşında iken vermiştir. Başarılı performansı nedeniyle Almanya`nın kimi şehirleri dışında Avrupa`da da konserler vermeye başlamış, giderek sesini duyuran bir kadın piyanist olma hakkını kazanmıştır. Dönemin önemli edebiyatçısı Goethe`nin davetlisi olarak Weimar şehrinde konser veren Clara, Goethe tarafından da ödüllendirilmiştir.

Clara`nın babası Friedrick Wieck`in öğrencileri arasında ve daha sonra üne kavuşacak olan besteci ve piyanist Robert Schumann da vardır. Robert Schumann Clara`yı henüz dokuz yaşındayken tanımıştır, ilerleyen süreç içersinde Clara ve Robert evlenirler. Evliliklerinin ilk on yılı içersinde Robert Schumann henüz tanınmamış bir bestecidir, verdiği konserler sayesinde evin geçimini Clara sağlayacaktır. On dört yıllık evlilikleri süresince sekiz çocukları olur. Yazının başında da belirtildiği gibi kadının üreme misyonu, Clara`nın da müzik üretkenliğini etkilemiştir. Ancak Clara yine de elinden geldiğince besteler yapmanın yanı sıra piyano performansını kaybetmemesi için çabayı da elden bırakmaz. Bir başka etmen ise eşi Robert`in aslında Clara`nın müzik çalışmalarını sürdürmesinde pek de gönüllü olmadığıdır. Bir rivayete göre Clara evlendiği vakit kendi piyanosunu eve getirdiğinde Robert`in ‘bu eve iki piyano fazla!’ deyişinden bahsedilir. Özellikle Robert Schumann`ın 1856 yılında ölümünden sonra Clara, özellikle Johannes  Brahms`ın da desteği sayesinde müzik kariyerine kaldığı yerden devam etmiştir. Konserlerinde kendi bestelerinin yanında eşi Robert Schumann`ın eserlerini de seslendirmişir. Daha sonra Frankfurt Konservatuvarı`nda piyano öğretmeni olarak çalışmaya başlamıştır. 20 Mayıs 1896 yılında aramızdan ayrılan Clara Schuman; dört Polonez dansı dışında, piyano konçertoları, Lied`ler(şarkılar), oda  müzikleri ve  solo piyano eserleri bestelemiş bir müzisyendir.

 

Müzisyen(flüt sanatçısı) ve biyografi yazarı Aydın Büke, Clara Schumann`ın yaşamını anlattığı ‘Romantizmin Işığı Clara’ (Can Yayınları, 2012) adlı önemli biyografi kitabının dışında Türkçe yazılmış başka bir esere rastlamamakla birlikte, müzik tarihi kaynaklarında da sınırlı yer verildiğini biliyoruz. (Robert Schumann`ın İlkbahar Senfonisi adlı eserinden yola çıkılarak, Schumann çiftinin hayatlarının anlatıldığı  1983 yılı   yapımı İlkbahar Senfonisi [başrolleri Herbert Grönemeyer ve  Nastassja Kinski paylaştı] adlı bir filmden de  söz edebiliriz.)

Son söz olarak, müzik kariyeri açısından Clara çağdaşlarına göre ‘şanslı’ görünse de, toplumsal cinsiyet sarmalında yaşam mücadelesi sürdüren kadınlar; bilim, felsefe, siyaset ve sanat alanındaki çaba ve yaratıcılıkları engellenmiştir. Özellikle sanatta yaratıcılık halen erkeğin tekelinde görülen bir yaklaşımdır. Ulus devletlerle belirginleşen üretim ilişkilerindeki değişim, kadının da toplumsal/kamusal hayata  katılımını zorunlu kılmıştır. Bu zorunluluk aynı zamanda kadının özgürlük ve eşitlik mücadelesinde çeşitli haklar elde etmesine de neden olmuştur.  İster kadın, ister erkek olsun; sanat üretenler için gerekli ortam ve imkan sunulduğu vakit, hiç şüphesiz sanatın görkemi toplumu kucaklayacaktır. Ne mutlu, eserleriyle iz bırakanlara!

Özden Çiçek

scroll to top