Home , Köşe Yazıları , KÜRT MESELESİNDEKİ EVRE: KAYBEDERKEN DİKLENMEK

KÜRT MESELESİNDEKİ EVRE: KAYBEDERKEN DİKLENMEK

koseyazisi_yenisiteicinMARKO KARAKAYA-15-09-2015- Türk egemen sınıfları Kürt meselesinde savaş ile uzlaşma çizgisini sürdürme arasında tam bir sıkışma hali yaşamaktadır. 7 Haziran seçimlerinden hemen sonra kontrollü şekilde baskı ve şiddetti arttırma siyaseti, kontrolden hızla çıkma noktasına evrilmiştir. Türk egemen sınıfları Suriye politikasın da ABD ile aralarındaki çelişkileri tamir edecek bir süreci örgütlerken, Kürtleri de kapsayacak politikasına yeni olanaklar yaratma derdine de düşmüştür. Bu bağlamda bir kez daha Kürtleri zayıflatarak hem iç politikada hem de Suriye’de elini güçlü tutma hesabına girişmiştir. Rojava’da zayıflamak bir yana güçlenen Kürt ulusal hareketi, barış politikasında da özellikle seçimlerden çıkan sonuçla elini masada güçlendirecek bir durum yaratmıştır. Bu Türk egemen sınıflarını ABD emperyalizmini, Barzani’yi de yanına alarak ulusal harekete karşı kontrollü bir askeri müdahale ve yaygın bir siyasi operasyona (örgütlülükleri zayıflatma, seçilmiş belediye başkanlarını tutuklama görevden alma vs) seçeneğine sürüklemiştir. Kontrollü diyoruz çünkü bölge politikasında Kürtlerle kopuşa götürecek bir savaş hali Türk egemen sınıflarının temel stratejisini berhava edecektir. Bu bağlamda kendine avantaj sağlayacak yeni bir barış süreci örgütlemek için kontrollü bir savaşa girişmiştir.

Dizginlerinden Boşalan Faşizm Ve Anladığı Dilden Direniş!

Temmuz ayının ortasından itibaren başlayan bu operasyonun dozu artarak devam etmektedir. Kürt ulusal hareketi de esasında barış ve uzlaşma koşullarını tümüyle ortadan kaldırmadan, bu kanalları tümüyle devre dışı bırakmadan bu saldırganlığa yanıt vermiştir. Belli alanlarda “demokratik özerklik” ilan edilmesi, şehir askeri güçleriyle polis ve askerlere yönelme ve Varto-Sur-Cizre’de olduğu gibi kitlesel direnişler örgütleme gibi hamleler yapmıştır. Eylül başından itibaren gerillanın peş peşe imha operasyonları ise bu hamlelere eklenen güçlü halkalar olmuştur.

Türk devletinin karşı hamlesi ise tam faşist meşrebine uygun olmuştur. Başta HDP büroları olmak üzere, Kürdü çağrıştıran, ona ait ne varsa örgütlü sivil faşist unsurlarını yönlendirerek ve şovenizmin ablukasına alınmış bir kısım gerici kesimi de arkasına alarak saldırıya geçmiştir. Acımasız, gaddar bir linç iklimi oluşturmuştur. HDP büroları ve Kürtlere ait işyerleri yağmalanmış yakılmış, Kürt işçiler kitlesel saldırılara maruz kalmıştır. Cizre, Sur gibi ilçelerde ise doğrudan devlet güçleri halka topyekün saldırıya geçmiştir. Cizre’de günlerce sokağa çıkma yasağı ilan edilmiş, halk açlıkla ve susuzlukla terbiye edilmeye çalışılmıştır. Cizre tüm dünyaya kapatılarak bir savaş muharebesi yapılmıştır. Halkın bu saldırılara karşı direnişi kanlı bir bilanço ortaya çıkarmıştır. Tam 21 insan acımasızca katledilmiş, Halk direnişinin şehitleri olarak tarihteki yerini almıştır.

Savaş’ta Umulanlar Ve Yine Tutmayan Hesaplar!

Savaş ile politikayı şekillendirmek riskli bir iştir. Genel iklim ne kadar uzlaşma ve barış yönünde olsa da, bunu bozmayacak kontrolü bir savaş gerçekleştirmeye girişmek kontrolü kaybetmeyi beraberinde getirebilir. TC savaşı başlatmıştır ancak kontrolüde hızla kaybetmektedir. Silahla oyun olmayacağı bir kez daha görülmüştür. Kontrollü bir savaşla tıkanan süreci açmaya yeltenmek, öngörülemez gelişmeleri doğurur. Hele de Ortadoğu’da güçlü bir savaş iklimi ve eğilimi varken bu oyuna girmek, bu süreci yönetememe gibi sonuçları kaçınılmaz olarak üretir. TC savaşa sahici, gerçek bir tıkanmanın sonucu olarak sürüklenmemiştir. Kendi içindeki iktidar paylaşımının ve güç kazanmanın hesaplarını da içeren bir ihtiyaçla bunu şekillendirmiştir. Özellikle AKP ve Tayyip Erdoğan’ın Kürtlere saldırarak kaybettiği gücü telafi etme hesapları, önemli nedenlerden birisidir. En azından geniş kitlelerin son savaşı Tayyip Erdoğan ve AKP’nin ihtirasları ve güç kazanması olarak algıladığı, bununda güçlü politik bir karşılığı olduğu açıktır. Bu durum Türk egemen sınıfları açısından savaşa meşruiyet katma, toplumsal desteği arttırma açısından zorlu bir durum doğurmaktadır. Kürt ulusal mücadelesi açısından ise tam tersi bir durum yaratmaktadır. Kürtler için politik konjektürün ve bölgesel gelişmelerin avantajına birde bu eklenmiştir. Savaşın Kürt ulusal hareketinin inisiyatifine ve politik yönlendirmesine hızla girmesinin, TC’nin istediği noktaya evrilmemesinin nedenlerini burada aramak gerekir.

Türk egemen sınıfları bu bağlamda büyük bir hata içine girmiştir. Tayyip Erdoğan’ın seçim hesaplarının da devreye girerek, cesaret verdiği bu savaş ve çatışmanın politik sonucu 1 Kasım’da ki seçimlerle kapanmayacak kadar güçlüdür. Seçim sonuçları ne olursa olsun (AKP tek başına hükümet kursun ya da kuramasın), ortaya çıkan savaş Türk egemen sınıflarına kaybettirmiştir. AKP ise Kürt meselesi başta olmak üzere ülkeyi yönetme kabiliyetini bu hamleyle büyük oranda yitirmiştir. Kürt meselesinde kaybedilen rol Ortadoğu politikasında da tüm işlevinin ve rolünün en iyimser yaklaşımla aşınması, zorlaşması anlamına gelmektedir.

Zaten politik kriz içinde olan egemen sınıflar, politik krizlerine Kürt meselesi gibi hakiki toplumsal-siyasal bir meseleyi de büyütecek, krizi derinleştirecek bir halka eklemiştir. Bu durum egemenler arası çatışma ve mücadeleyi körükleyecek yeni koşullar ve olanaklar anlamına gelmektedir. AKP kongresinde bu krizin yeni yansımaları kendini apaçık ortaya sermiştir. AKP’yi bir arada tutan harç ve çıkar ortaklığında ciddi zedelenmeler gün yüzüne çıkmıştır. Ürettiği politikalar ve vaatleri pazarlamakta usta olan AKP, son kongresinde tartışma yaratan gündem belirleyen bir politik söylemi üretememiştir. Daha çok iç rahatsızlıklar, memnuniyetsizlikler, liste yarışları, daha fazla olgunlaşan çatlaklarla gündeme gelmiştir. Bu durum AKP’nin hem politik rolünü kaybettiğine işaret etmektedir, hem de klik çatışmasının yaşanan politik krizle birlikte büyüdüğüne. Kürtlere açılan son savaş zaten var olan bu eğilimi daha da pekiştirmiş, büyütmüştür.

Tarihin Kürtler Lehine İlerleyen Karakterini Anlayamamak Ve Körleşmek!

Kürt meselesinin çatışma ve uzlaşma arasında daha uzun süre salınması, bu şekilde sürecin yönetilmesi artık kolay değildir. Türk hakim sınıfları Kürt toplumsal tabanına bu dönemdeki kadar hiçbir dönem yabancılaşmamıştır. 7 Haziran seçimleri bu gerçekliği ortaya koymuştur. Kürt halkının artık Tansu Çiller’den daha fazla nefret ettiği tarihsel bir şahsiyet vardır. Tayyip Erdoğan bugün o tarihsel figür olmayı başarmıştır. Bu durum Kürt meselesinin Türk hakim sınıfları tarafından istediği şartlarda ve çıkarlarına hizmet edecek şekilde ele alınmasını zorlamaktadır.

Kürt meselesinde yaşanan yeni durum Türk hakim sınıflarının sürekli vurgu yaptığı “büyük resmi görme” sorunu yaşamasını da beraberinde getirmektedir. Türk dış politikası Ortadoğu politikasında “yumuşak yastık” yani kendi toplumsal sorunlarını, dış politika ile yumuşatma bu eksende rayına oturtma yaklaşımı izlemeye çalışıyordu. Büyük tabloyu gözeterek iç politikayı şekillendirme yaklaşımı faşist tutumunu aşamadığı noktada artık bir paçavraya dönmüştür. Bugün Suriye’de ki gelişmelere, Filistin meselesine, Mısır’da yaşananlara ve bir bütün Ortadoğu’ya dair Kürt meselesindeki tutumundan dolayı müdahale alanı daralmış, yaşanan gelişmelerde gündem yaratarak müdahale etme yeteneğini kaybetmiştir. Kuşkusuz bu salt Kürt meselesinde mesafe kaydedememesiyle ilgili değildir. Suriye’de yanlış politika izlemesi, Ortadoğu ve Arap devletleri arasındaki çelişkileri yanlış okuması ve doğru konum alamaması gibi sorunlarda bunda etkilidir. Fakat Kürt meselesi gibi Ortadoğu’nun can damarlarından olan bir sorunu kendi içinde rotaya sokamamış olması TC’nin bölge devleti, Koruyucu-hami devlet rolünü de tam anlamıyla iflasa sürüklemiştir.

Türk egemen sınıfları Kürtlerle esasında kazanamayacağı bir savaşa girmeyi bir kez daha tercih etmiştir. Uzlaşma sürecinde masada elini tekrar güçlendirme hamlesi yapmış, ancak kontrol kaybedilmiştir. Gerillanın temkinli ve sınırlı hareketine rağmen etkili vuruşları, şehirde silahlı mücadelenin sonuç alıcı olması, halkın saldırılara karşı boyun eğmez tutumu Türk hakim sınıflarını tedirgin etmektedir. Faşist güruhların harekete geçirilerek Kürt hareketine “iç savaş” sopasının gösterilmesi, geri adım atmak bir yana sorunu daha karmaşık ve bu cepheden de kontrolü zorlaştıran bir durum yaratmıştır.

Türk hakim sınıfları sürecin gidişatını ve oluşacak yeni çelişkileri okumakta zorlandığı gibi, bir bütün kaybetmeyi göze alacak kadar körleşmiştir. Faşist sistemin ürettiği faşist yöneticilerin ve zihniyetin zincirleriyle bağlanmıştır. Kürtlerle yeniden masaya dönmeleri kaçınılmazdır. Ancak o masada karşılarına aleyhlerine işlemiş süreç ile oluşmuş yeni politik koşullar gelmesi kaçınılmazdır. Sadece savaşta askeri anlamda inisiyatif kaybetmemektedir, bu politik inisiyatifinde elinden kaçmasını doğurmaktadır. Ki PKK kayıpsız şekilde etkili askeri eylemler yaparken, adeta uzayda yaşıyormuş gibi “PKK’ye kayıtsız şartsız silah bırakma” yı dayatan politik söylemler Başbakan ve Cumhurbaşkanı tarafından dillendirilmektedir. Türk hakim sınıflarının durduğu bu nokta gerçeklerle değil hayallerle uğraştığının, buradan lehine bir sonuç çıkarmasının imkansızlığını da göstermektedir.

 

scroll to top