Home , Köşe Yazıları , Kolektif Hafıza Türk-Kürt Sorunu Ve PKK

Kolektif Hafıza Türk-Kürt Sorunu Ve PKK

YENER ORKUNOĞLU | 15 – 05 – 2010 |

‘Büyük sıçrayışı gerçekleştirmek isteyen, birkaç adım geriye gitmek zorundadır. Bugün yarına dünle beslenerek yol alır’

Bertholt Brecht

Okuduğum kitaplardaki ilginç görüşleri her zaman sizlerle paylaşma fırsatı  bulamıyorum. Türkiye toplumu okuyan bir toplum değil. Fikirleri anlatan yazılardan ziyade, magazin yazılara daha fazla ilgi duyan bir toplum. Gerçeğini söylemek gerekirse, magazin türü yazılardan uzak kalmaya çalışan biriyim.

Lenin üzerine yazdığım makale  dizisinin   devamını bekleyenler olduğunu biliyorum. Ama diğer taraftan yazının bu kadar uzamasından yakınanlar da mutlaka vardır. Bu nedenle bir uzlaşma olarak, bu yazıyı kaleme alıyorum

Ünlü Alman filozofu Hegel ‘Gerçeklik bir bütündür’ diyordu. Hegel’in bu sözleri  gerçekliği analiz etmek için önemli bir yöntemsel katkıya işaret ediyordu ve  gerçekliği tek yanlı analiz eden düşünce biçiminin bir eleştirisiydi.

Gerçekten de bütün felsefi ve politik sapmaların kaynağında tek yanlı yaklaşım vardır. Gerçeğin yalnızca bir yanı dikkate alınır, diğer yanları ihmal edilir. Bu ihmalin bedeli çok ağırdır. Toplumsal ve politik yaşam, ihmalin bedelini  daha ağrır bir şekilde ödetir. Böylesi bir bedelin örneğini, Kürt sorununun çözümsüzlüğü nedeniyle  Türkiye’de yaşanan çürüme olgusunda görmek mümkün.

Geçmişte Türkiye sosyalist hareketi Kürt Ulusal sorununa gereken  önemi verememişti. Ulusal Sorun, sosyalist devrimle çözülecek sorundu. Böylece sorun, devrim sonrası bir sürece ertelenmiş oluyordu. Türkiye Sosyalist hareketinin büyük çoğunluğu, her şeyi sınıf mücadelesine indirgeyen tek yanlı bir bakış açısından kurtulamamıştı ve halen kurtulamamıştır. Bu neden böyledir? Bu sorunun cevabı geniş bir araştırma konusu olabilir. Ama konumuz bu değil.

Elbette kapitalizmde esas olan iki sınıf arasındaki mücadeledir. Ama esas demek tek demek değildir. Her şeyi yalnızca sınıf mücadelesine indirgeyen bakış açısı, bir dünya görüşü olarak Marksizm’i yoksullaştıran bir anlayıştır. Sınıf mücadelesinin dışındaki olguların açıklanmasını, burjuva ideolojisine terk eden bir anlayıştır. Öte yandan sınıf mücadelesinin tek belirleyici olduğunu ileri süren bakış açısı, gerçekte emekçi cephesini bölen bir bakış açısıdır. Çünkü  Kürtlüğü ve  Aleviliği savunanları ‘devletin yandaşları’ olarak görmektedir. Böylece onlarla belirli bir ortak paydada buluşmayı reddeden bir anlayıştır.

Eğer  sınıf mücadelesi tek belirleyici olsaydı, o zaman ‘Ulusal Kurtuluş Hareketleri’nden bahsetmek gerekmezdi. Lenin’i Rosa Lüksemburg’dan ayıran en önemli özelliklerinden biri sorunu çok boyutlu düşünmesi, tek yanlılığa kapılmamasıydı.

Kürt sorununun anlaşılması için, sınıf bakış açısını genişleten bir yöntemsel zenginliğe başvuracağız. Bugün Türkiye’de işçi sınıfının sorunlarının yanında, Kürt sorunu, Alevi sorunu vb. gibi başka toplumsal sorunlar da mevcuttur. Sınıf mücadelesi bakış açısını zenginleştirecek yöntemsel araçların geliştirilmesi gerekir.

Söz konusu olan, kolektif hafıza konusudur. İki tür kolektif hafıza vardır. Biri ezen ulusun kolektif hafızası, diğeri ezilen halkın veya ezilen ulusun kolleftif hafızası. Özellikle Kürt Sorunu’nun anlaşılması için, burada soruna değişik bir açıdan yaklaşım sunulacaktır. Bir ulusun, bir halk grubunun veya bir yaşadığı acıların yarattığı kolektiv bir hafızadan bahsedilecektir.

PKK ve KOLEKTİF  HAFIZA

PKK’yı yaratan olgulardan biri olarak ezilen bir ulusun kolektif hafızası  konusuna değineceğiz. Kolektif Hafıza düşüncesini ilk olarak ileri süren Fransız filozofu ve sosyologu  Maurice Halbwachs (1877-1945)’dır.  Halbwachs, bireysel ve kolektif  hafızanın nasıl oluştuğu  sorunuyla ilgilenir. O, insanı ve insan belleğini toplumsal bir çerçeve içinde kavramaya çalışır.

Halbwachs Kolektif Hafıza düşüncesinin en önemli özelliği, bireysel hafıza ile kolektif hafıza arasındaki ilişkiyi açıklama çabasıdır. Bu düşünceye göre, izole ve yalnız olan birey, yaşananları yalnız başına hatırlayamaz. Bireyin belleği, anıları ancak toplumsal çerçeve içinde mümkündür. Bireyin anılarını şekillendiren şey, toplumsal çerçevedir. Dolayısıyla bireysel hatırlama, kolektif hatırlama ile ilişki içinde açıklanabilir.  Yani bireysel hafızanın oluşumu, kolektif hafıza tarafından koşullanır. Bireysel hafıza ve kolektif hafıza bazen yanyana bulunurlar, bazen de birbirileriyle ilişki içinde birbirlerini kuvvetlendirirler.

Maurice Halbwachs’ın ‘kolektif hafıza’ya yaklaşım yöntemi, Karl Mannheim’ın Bilgi Sosyolojisinde kullandığı yöntemle benzerlik göstermektedir. K. Mannheim da bilginin toplumsal bir çerçevede oluştuğunu ve daha sonra birey tarafından benimsendiğini ileri sürmüştü.

Halbwachs, kolektif anımsama düşüncesini, Rüya kavramına karşıt olarak geliştirir. Rüya, anımsamanın zıttıdır. Rüya’da insan kendini toplumsal bir gruba ait hissetmez. Rüya, toplumsal çevreden soyutlanmış ken, anımsama toplumsal çevre içinde mümkündür.

İki tür kolektif hafızadan bahsetmek gerekir. Ezilen ve baskı gören halkların ve toplumsal grupların kolektif hafızası aynı değildir. Dolayısıyla ezenlerin kolektif hafızası ile ezilenlerin kolektif hafızasını birbirinden ayırmak gerekir. Nazi sonrası Almanya’daki kolektif hafızası ıle Yahudilerin kolektif hafızası aynı olabilir mi?. Aynı şekilde ‘Türkiye Türklerin’ diyen bir kolektif  hafıza ile, kendi kolektif kimliğine sahip çıkan Kürtlerin hafızası aynı olamaz. Ezilen veya yok edilmek istenen bir ulusun, halkın, azınlığın kolektif hafızası yaralıdır.

Maurice Halbwachs’nı kolektif hafıza kavramından hareket eden Jan Assmann iletişimsel hafıza ve kültürel hafıza arasında ayrım yapar. Ona göre, iletişimsel hazıfa, yaşanan acıları, tecrübelerin ve geleneklerin sözlü anlatımla nesilden nesile aktarılmasıdır. İletişimsel hafızanın nesilden nesile aktarılması kişilere bağımlıdır.  Ne var ki, sözle aktarılan iletişimsel hafızanın süresi  ortalama  60-80 yıl arası (yani 3-4 nesil)  sürer. Bu nedenle iletişimsel hafıza sınırlı bir süre devam eder.

Buna karşılık kültürel hafıza, kişilerin anlatımlarına  bağlı değildir,  yazınsal anlatımlar yoluyla aktarılır. Dolayısıyla kültürel hafıza daha uzun ömürlüdür. Çok geride kalan acılar, olaylar anımsanamaz, sadece öğrenilir. Örneğin Fransız Devrimi çok geride kaldığı için  anımsanamaz, yaşanılanlar ancak öğrenilebilir. Dolayısıyla kolektif hafızanın aktarılması esas olarak tarihçilerin işidir.

Peki ama bir ulusun kendi dilinde yazılmış tarihi ve tarihçileri henüz yoksa ne olacak? İşte PKK’nın çıkışını ve Kürt halkı tarafından sahiplenilmesini açıklanması mümkün kılan bir olgunun başka bir perspektiften açıklanmasıyla karşı karşıyayız.

PKK, Kürtlerin  acılı kolektif hafızasını, siyasal bilince ve kararlı bir mücadeleye dönüştüren bir örgüttür. Bir başka deyişle PKK,  Kürdün kolektif  ve bireysel hafızasının acılarını siyasal bilince dönüştürmeyi başararak Kürt sorununu dünyanın gündemine oturmuştur. İleride tarihçiler, PKK’nın  rolünü nesnel bir şekilde ortaya koymaya çalışacaklardır.

***

Türkiye sosyalistlerinin çoğunluğu, ezen ulusun kolektif belleğinden kendini kurtaramadı. Ezen ulusun kolektif belleğinin etkisinde olan sosyalistlerin bir bölümü, ezilen ulusun kolektif belleğini anlamayı başaramadı. Ezen ulusun kolektif belleğinin aldığı biçimler, genç nesil sosyologlar için önemli bir araştırma alanı oluşturmaktadır. Türkiye’de hem Türkün hem de Kürdün kolektif hafızası sorunludur.

Brecht’in dediği gibi dün yaşanan acıları anlamadan acıları ortadan kaldırmak zordur. Sorunlu iki hafızayı ortadan kaldıracak olan şey, özgürlük ve demokrasi ortamıdır. Zihniyetin demokratikleşmesi en elzem sorundur. Zihniyetin demokratikleşmesi için siyasal mücadele çok önemli bir araçtır, ama tek başına yetersizdir. Duygusal kopuş, yalnız siyasal araçlarla giderilemez. Aynı zamanda başka araçlara da gerek vardır.

scroll to top