Home , Kadın , HÜLYA ONUR| Hür Doğdum, Hür Yaşarım…

HÜLYA ONUR| Hür Doğdum, Hür Yaşarım…

HÜR  DOĞDUM, HÜR YAŞARIM…
İlk ergen yıllarımızın güzel bir parçasıydı ‚hür doğdum, hür yaşarım. ‚ şarkısı.
„Hiç rahat yok mu bana şu yalancı dünyada
Kimin ne hakkı var ki karışır hayatıma
Hesap soramaz bana kim çıkarsa karşıma
Kimin ne hakkı var ki karışır hayatıma
Hür doğdum hür yaşarım kime ne kime ne
Köle miyim sana ben sana ne sana ne
Zararım kendime kime ne kime ne
Sen bak kendi derdine sana ne sana ne…“
Herkesin hayatımıza karışmayı hala hak saydığı bir çağda yaşıyoruz ne yazık ki. Ailede, işte, okulda kısacası bilumum hayatın her alanında yaşamımıza burnunu sokanlar hiç de az değil. Hayatımıza bu kadar insanın karışmaya hakkı olduğu sanılan dünyada, biz kadınların da mücadele etme alanları daha da genişliyor haliyle. Sorun değil bizim açımızdan. Hani bir söz varya „Maymun uyandı.“ diye. Tekrar uyutulabilmesi  de mümkün değil artık. Aslında maymun tüm toplumlarda uyumuyor, üzerindeki hakimiyet, baskı ve sömürü ağı, özel mülkiyet olgusuna karşı sürekli bir mücadele içindeydi. Bunu örgütlü ve sağlam temellere oturtmada, bu mücadeleyi ortak ve kadınların birlikte kurtuluşu mücadelesine çevirmekte sorunlar yaşıyordu. Bu durum kısmen aşılmış olsa da hala yolumuzun uzun olduğu açık ve net. Çünkü, her devrin kendine has zorlukları olduğu gibi, o zorluklara karşı mücadele mekanizmaları oluşturmakta da zorluklar, sıkıntılar yaşayabiliyor. Yüzyıllardır var olan erkek egemen sistematiği yok etmeye yönelik mücadele hiç de kolay değil. Ama kadın doğduğu andan itibaren zorluklarla boğuşmayı  değişik şekillerde öğrenmeye başlamıyor mu zaten. Bir yanda baba, diğer yanda koca, ötede kocaman devlet, yetmedi copu…
Onun içindir zaten „Gelsin baba, gelsin koca, gelsin devlet, gelsin cop… İnadına isyan, İnadına özgürlük!“ sloganı. Tüm doğrularımızın, hedef ve amacımızın toplandığı ne güzel bir slogandır bu. Tüm altta anlatılmaya çalışılan ve burada yazılamayanlara rağmen bizi anlatan güzel bir slogan.
Kadına, çocuğa, LGBTİ +’lara yönelik şiddet her gün daha da artış gösteriyor. Kadın katliamları artarak büyüyor. Tecavüz çocuklara ve hayvanlara kadar genişlemiş, karşılığında bu kesimleri koruyup, güvenliğini sağlayabilecek mekanizmalar ise suçu engelleyici hiç bir hukuki,insani  yaptırımda bulunmamaktadır. Öyle ki, belki sosyal pratikte uygulamamak için her yolu denemiş olsalar da, kazanılmış bir hak olan  İstanbul Sözleşmesi’ne dahi tahammül edemeyerek, geri çekildiler. Kadınları bu dayanaktan yoksun bırakarak, istedikleri kadın tiplemesini yaratabileceklerini zannettiler. Sözleşmeden çıkılması erkeğin katliam, tecavüz, şiddet yapma potansiyelini arttırdığı gibi, yasalar, suçu işleyen erkeğe bırakalım yaptırımı adeta ödüllendirir gibi ‚iyi hal uygulaması‘ sunarak, tekrar toplum içine salıverir hale daha çok getirildi.  „adalet“ dağıttığını söyleyen erkek adalet erkeği daha fazla koruyarak kadın üzerindeki erkeğin her türlü egemenliğini tesis etmeyi kolaylaştırır duruma getirildi adeta.
19 Ocak Hrant’ımızın aramızdan koparılışının 15. yılıydı. O katledildiğinde doğan çocuklar, bugün 15 yaşındalar. Ama adalet dağıttığını söyleyen çark 15 yıldır Hrant’ın katil/lerini bulamadı, ortaya çıkaramadı, yargılayamadı. Eğer bir kişinin ölümünden sorumluysanız, katili ortaya çıkarmamak için elinizden geleni yaparsınız. Devlet azmettirdiklerini her daim korur, besler, zamanı gelince yine ortaya atar ve kullanır. 100 yıllık cumhuriyet tarihinde bunun sayısız örnekleri var. Cumartesi, Barış, Gezi anneleri hala adalet yürüyüşlerine devam ediyorlarsa bu yüzden değil mi?  Devletlerin ‚ahlakçı‘ yüzlerinden biri kaybetme, katletme, gözaltına alıp zindanlara atma, haksız hukuksuz zindanda tutup, içerisinin koşullarından kaynaklı ağır hastalandıklarında dahi bırakmayarak, onları bilinçli ölüme terk etmek iken, bir çok dönem ve zamanda da kültür, sanat, edebiyat ve medya üzerinden bunları yapar. Çünkü bu alan geniş kitlelere ulaşmak için en ideal araçlardır.
Hatırlanır; 6-7 Eylül olaylarının çıkması, yüzlerce Rum ve Musevi, Ermeninin katledilmesine, sürgüne gönderilmesine, iş yerleri ve evlerinin talan edilmesine, kadınların tecavüze uğramasına neden olan yalan, ‚Selanik’te Atatürk’ün evine saldırı oldu.“ haberiydi. Yani medya, yani basın-yayın, yani yazılı görsel iletişim araçları. Ceremesini de yüzyıllardır bu topraklarda yaşayan ötekiler, toplumun gayrimüslüm dediği ama yüzyıllardır bir arada yaşayan halklar çekti, birbirine düşman edildi, birbirlerini katletmeleri sağlandı.
Rum, Ermeni, Yahudi avı toplumda insan kalabilmenin bir deneyiydi. İnsana has ahlaki değerlerin korunması sınavıydı ve bunda başarısız kalındı. Çünkü, kanla beslenen devletler topluma her geçen gün ahlaksız olmayı enjekte ediyordu. Ahlaksızlığa yakın olan kişiliksiz toplumlar ise kendi çıkarlarına denk düşüyorsa her yol mubahtır argümanına sarılarak, çoğu zamanda devlete, kimliğine olan milliyetçi yanın ırkçılığa, militarizme ve cinsiyetçiliğe varan boyutuyla tüm ahlaki değerleri yıkarak kötüye doğru yol almış oluyorlardı.  İşte aslında günümüzde bir çok açıdan bakıldığında yaşatılanlar ve yaşananlar dünde kalan bu gelişmelerle sıkı bağlar içinde bugüne kadar korunageldi. Kimi değişiklikler olsa da özde değişmeyen dört şey bugüne kadar  devam ettirildi. Irkçılık, Militarizm, Dincilik ve Cinsiyet eşitsizliği: Eşittir Kemalizm: Eşittir Faşizm.
Son günlerde yaşananlar incelendiğinde bunların toplamı ve daha fazlasının karşımıza çıkacağını biliyoruz. Bu defa kendi cenahlarından, kendi sınıflarına mensup olanlara saldırarak bunları yaparak, aslında amaç  genel olarak topluma bir mesaj vermekti. Yoksa ne Sezen’le ne de Gülşen ‚le ciddi sorunları olmazdı, olmadı da bugüne kadar. Yetmez ama evetçi olan , referamdumda „Hayır‘ diyenlere „İki cihanda da lekelisiniz.“ diyen bir Sezen Aksu, burjuva sanat anlayışını kendi çapında kitlelere ulaştırmaya çalışan bir kadın Gülşen.
Ama iktidar sahipleri mesajlarını topluma ulaştırmak için her daim bir yol bilir, bulur. Ve bunu bugün  yine kadınlar, yine din , yine ahlak, yine kadın bedeni üzerinden yapmaya çalıştılar…
İnsan denen yaratık, çıplak kadın bedeninden ya da Gülşen’in de yaptığı gibi, bedenine uygun gördüğü kıyafetleri giymesinden neden bu kadar ürker ki? İnsan dedim çünkü, son gelişmelerde erkekleri aratmayacak düzeyde tuhaf ve ilginç bir şekilde ahlakçı kesilen kesimin önemli bir bölümü kadındı.
Sonuçta ana rahminden çıkarken çıplak doğuyoruz. Bizi her türlü ahlak örtüsüyle sarmalayan bu sistem değil mi? Ne için, neden yaptığından ziyade bugüne kadar kadın bedenini sadece cinsel obje olarak gören mantığa vurmak gerekirken, Gülşen ‚in transparan kıyafeti, Sezen’in 5 yıl önce yaptığı/ yazdığı şarkıyı hedef tahtasına koyarak „vurun kahpelere“ saldırısı tam da bu düzeneğin istediği cinsiyetçi saldırılardan değil mi? Her gün en rezilinden Müge Anlı’nın yaptığı gibi  programları kaçırmayanlar, dini vakıflarda, yatılı kuran kurslarında, cemaatlerle, devletin çocuk esirgeme kurumlarında, cezaevlerinde onlarca çocuğa tecavüz edilirken, devlet yetkililerinin „Bir defadan bir şey olmaz.“ dediği tecavüzü sahiplenen durumlara ses çıkarmayanların kadının kendi özgür iradesiyle seçtiği kıyafetlerde ahlakçı kesilenler, anladığınız o ahlak normları içinde en ahlaksızı olmuyor musunuz?
Havva ile Adem“i canhıraş savunanlar; mitolojide onlar da çıplak değiller miydi? Sadece bir incir yaprağı kullanıyorlardı. Gülşen incir yaprağından fazlasını kullanmış en azından.
Özellikle kadınlar;
Hemcinslerinize gelen saldırılara erk’ek aklına uyarak, içinizdeki erkeğin sesini dinleyerek saldırıya siz de geçerseniz, o saldırıların bir gün, bir şekilde sizler de hedefi olabilirsiniz. Her gün kadın katliamlarının arttığı bir dünyada yaşadığımız unutulmamalı. Girdiğimiz kıyafetler hala erkeklerin „tahrik olma ve tecavüz etmeye davetiye“olduğunu varsayan ciddi bir kitle sayısı ve erkek adalet mekanizması var. Dolayısıyla tek bir kadına dahi olsa yapılan saldırıyı, bize yapılmış gibi hissetmiyorsak biz de sorun var demektir. Hem de ciddi düzeyde bir sorun. Gönül isterdi ki, Gülşen gibi giyinme cesareti gösterip, „Hepimiz Gülşen’iz!“ sahiplenmesi yapabilseydik. Farklı sınıf katmanlarından olduğumuzdan bağımsız, hala bedenimizi ne ile, nasıl örteceğimize kimsenin ve bu sistemin  karar verme hakkı olmadığını, bedenimizin sadece ve sadece bize ait olduğunu bir kez daha  haykırabilme adına bunu yapabilseydik.
Gülşen’i dinlemem, tarzını da sevmem ama hatırladığım pijamalı toplumun tabiriyle  ‚masum‘, bir ara çocuksu, sonra kısacık saçlarıyla dominant, hatta ‚kadın kabadayı‘ tarzlarıyla da hatırlardadır sanırım. Bunların yakıştırıldığı aynı kadın sahneye çıktığı ve vücut hatlarını ortaya seren kıyafet giydiğinde birden ahlaki değerleri alt üst etmiş oluyor, öyle mi? Neye, kime göre ahlak anlayışı bu? Kim çiziyor bu ahlak sınırlarını? Kim koyuyor bu kuralları? Kadını mal gibi görüp, sözüm ona imam nikahı adı altında yaşadığı ‚birliktelikleri ‚ olağan karşılayıp, karşılatmaya çalışan ,birlikte olduğu kadınlar otoritelerine boyun eğmeyi reddettiklerinde ayaklarına kurşun sıktıran ‚karımı severim de döverim ‚ de diyen insan suretindeki kadın düşmanı olan İbrahim Tatlıses ve İzzet Yıldızhan gibi yaratıkların sahnelere çıkmasını hoş karşılayan ve programlarını izleyip, şarkılarını dinleyen bir toplum ikiyüzlü olmaktan kurtulamaz. Belki de ahlaksızlık burada başlıyor zaten.
Dolayısıyla kendimizle de yüzleşmek gerekir bu durumda. Devletlerin  her türlü kirli politikalarıyla da barışmadan yapılmalı bu yüzleşme. Madonna’yı izlerken alkış tutanlar, bizim memleketten olunca kadınlar, eti değere mi biniyor? Mal mı ki bu kadınlar kıyafetine laf söylüyor ,bedenine dil uzatıyorsunuz,emeklerini yıllar önce yazdığı güzel bir şarkıdan dolayı çar çur etmeye çalışıyorsunuz. Bunu da tüm kadınlara bir gözdağı, haddini bildirme şeklinde sunuyorsunuz .Ahlakçı ve dinci kesiliyorsunuz. Ahlakınız ve kadını köle gibi gören inancınız batsın…
Aslında Gülşen ‚in söylediği, özellikle biz kadınların yüksek sesle söylemesi gereken sözü bugünlerde bizler de yüksek sesle bir kez daha söylemeliydik:
Hiç  bir sıfatın kölesi değiliz…
Diğer yandan bir ülke cumhurbaşkanı düşünün ki, toplumun gerici yanlarını kaşıyarak galeyana getirsin, insanları hedef yapsın, katli vaciptir fetvası versin. Şaşırmalıydık bu duruma değil mi ama RTE’nin açıklamaları bizi şaşırtmadı. Bilakis hakkındaki düşüncelerimizin doğruluğunu bir kez daha kanıtladı. Çünkü;
= Kadın erkek eşit değildir,
= Kadın mıdır, kız mıdır?
= Ananı da al git,
= Onlar terörist anneleridir gibi ve daha bir çok  açıklamalarından tanıyorduk zaten. Faşizmin tepedeki en iyi temsilcisi olmaya devam ediyor, görevi de bu zaten.
En iyi becerdikleri de insanları provaka ederek dinle, imanla, kuranla, peygamberle, şimdi de -siz elma deyin, ben ayvayı diyeceğim- yiyerek çok değerli Allaha karşı gelerek günah işlemiş  Adem „babamız“al dil uzattı diye, camiden Sezen Aksu’nun dilini kesme tehdidiyle ulvi görevini yerine getirmenin rahatlığını yaşıyor belli ki.Zaten Cuma namazları sonrası yapılan saldırılarla dolu tarih. Sivas“ta yakılan 33 can da, Cuma namazı sonrası Madımak ‚ta yakılmamış mıydı?
Sahi insanlar Allaha karşı itaat etmeyip, günah işleyenlere neden sahip çıkar ki? Ya da Adem babamız, Havva anamızsa biz nasıl türedik, insan nesli nasıl üredi diye sormaz mı insan? Bu din, özellikle İslamiyet olunca mantık ortadan kalkar. Sadece İslamiyet de değil, diğer dinlerin de Adem-Havva formülasyonu hala önemli oranda insanlar tarafından kabul görür durumda.
Sonuca gidecek olursak; RTE’nin unuttuğu bir şey var. Bu toplumun yarısından fazlasını kadınlar oluşturuyor ve bu kadınlar senin gibi külhanbeylerine, din tüccarlarına öyle hiç de dillerini kestirecek kadınlar da değil. Hodri meydan, yetiyorsa gücünüz, gelsin polisiniz, devletiniz de kessin dillerimizi.  Biliyoruz yaparsınız da. Turan Dursun’u da sokak ortasında katletmiştiniz ‚Din Bu‘ dediği için…
Charli Hebdo dergisi peygamberin karikatürünü yayınlandığı için çirkin yüzünü göstermiş, insanları Allah,peygamber  adına katletmişti düşündaşlarınız. İslam dininin özünde var zaten, kendinden olmayanın dilini kesip, kafasını koparmak. Din kardeşleriniz olan barbar IŞİD’in yaptıklarını dünya halkları,özellikle de kadınlar hala unutmadı.
Tanıyoruz sizi ve karanlığınızı.
Emin olun korkmuyoruz.
Hülya ONUR
scroll to top