Home , Haberler , Banu Büyükavcı`dan Türkiye zindanlarındaki yoldaşlarına mektuplar…

Banu Büyükavcı`dan Türkiye zindanlarındaki yoldaşlarına mektuplar…

Banu BüyükavciBanu Büyükavcı’nın Ali Gülmez ve Mulla Çakıroğlu’ndan aldığı mektup ertesi onlara yazdığı cevap. Ali Gülmez Tekirdağ’dan Edirne’ye sürgün edildiğinden beri mektup yollaması yasak olduğu için-7 aydır-; o da bu sefer engellenmesin diye, hiçbirşey yazmadan sadece eline geçen mektupları göndermiş. Yani Avrupa’dan Türkiye’ye hapishaneye, orada da mektup cezalarına takılan mektup ancak 9 ay yolculuk sonrası tekrar Avrupa’ya ulaştı. Biz de bu mektupları, sınırlara-duvarlara inat; hepinizle paylaşıyoruz, onların sesini-sevgisini aramıza katıyoruz…

 

Canım yoldaşlarım, canımdan öte yoldaşlarım,

Mektuplarınız bugün elime geçti, kaç kez okudum, bilemiyorum, dayanamadım size, tekrar tekrar okumak istiyorum. (Ali yoldaşımın yazı karakteristiği biraz farklı olduğu için onun mektubuna daha fazla zaman ayırdım, diğer yş.larım kusura bakmaz umarımJ ). Mutluluğumu, heyecanımı tanımlayacak kelimeleri bulamıyorum, beni anladığınızdan yola çıkarak, çabalamayı bırakıyorum.

Evet canım yoldaşlarım 15 Nisan’da, iş çıkışı arkadaşlarla açık havada bir kahvede otururken, polisler geldiler ve beni misafir etmek istediklerini söylediler, sağolsunlar çok kalabalık gelmişlerdi, bu kadarını ancak büyük protesto eylemlerinde görmek mümkün Almanya’da. Merak etmeyin kahvemi içip bitirmiştim, bol bol da sigara tellemiştim, ayrıca hesap ödemekten de kurtuldum bu arada. Espiriler yapıyorum umarım bir mahsur görmezsiniz.

16 Nisan’da Münih Cezaevi serüveni başladı. Cezaevi şartlarını merak ediyorsunuzdur, oradan bildiğim kadarıyla çok farklı. Fiziksel şartları oldukça iyi, temiz, bakımlı, odaların daha doğrusu hücrelerin durumu çok iyi, 24 saat sıcak su var, duş imkanı, ortak kullanılan mutfak vb.büyük olasılıkla sizinkilerden konforlu. Pencerelerimiz, çok büyük olan maltaya bakıyor, malta yeşillik, ağaçlar, çiçekler var. En büyük zevkim, diğer kadınların maltaya çıkış saati olan 10.00’da pencereye yapışıp, onları izlemek, izlemekti diyelim çünkü 2 gün önce tecrit büyük oranda kaldırıldı, onun hikayesini de anlatırım. Televizyonum var (Türkiye kanalları dışında, Çin, Romen, Macar ve daha bir sürü yabancı kanalı olan), Hürriyet ve Y.Özgür Politika gazeteleri düzenli alıyorum. 14 günde 4 tane kitap alabileceğimiz kütüphanesi var, en güzeli de çok güzel Türkçe kitaplar –daha doğrusu romanlar- var, listeyi görünce çok sevindim. Zamansızlıktan ya da tembellikten okumadığım, ama çok istediğim kitapları okuma şansım doğdu böylece. Almanca’da okuyorum. Dışarıdan kitap yollanması yasak, onaylanması koşuluyla biz buradan ısmarlayabiliyoruz, direk yayınevinden bize geliyor. Daha doğrusu dışarıdan belli periyotlarla kıyafet dışında, hiçbirşey yollanamıyor. Sadece mektup, kartpostal, fotoğraf ve de pula izin veriliyor. Uhuyla yapıştırılmış şeyler yasak, bir arkadaş kağıdın üzerine resim yapıştırmış, sadece okuyabildim, ama aşağıya eşyalarımın (cüzdan, kimlik vb.) yanına kondu, ancak giderken alabilirim. Bu kural sanırım uyuşturucu saklanıp, içeri sokulmasını engellemek için konulmuş. Cezaevinde uyuşturucu bağımlısı sayısı çok fazla. Hüküm giyene kadar, cezaevi kıyafeti zorunluluğu yok ama sonra tek tipe dönüş, neyseki kıyafetler birkaç çeşit ve Red Kit çizgi filmindeki Danton Kardeşlerinki gibi çizgili tulum değil. Hele benim gibi hayatı boyunca kilo sorunu yaşamış biri için enine çizgili komik tulumlar hiç uygun değil, boyuna çizgili olsa bir derece, en azından zayıf gösterirJ Aslında daha ciddi yazardım ama ne olduysa bana, dediğim gibi 2 gün öncesine kadar tecritteydim, mazur görün birazcık. Bir de 2005’e kadar Türkiye’deydim, buradakilerle espri anlayışlarımız farklı, alışamadım. Altını çizmek lazım ESPİRİ diye, yoksa arkadaşlar ciddiye alıyor. Siz de ülkeden olunca gevşedim birden.

Cezaevi personeli oradakilerden farklı olarak çok kibar ve yardımseverler. Adli-politik ayrımı yok, herkese eşit davranılıyor. Benim için çok tedirgin oldular, tecrit olayı sanırım burada çok nadir, psikolojimin çok bozulacağından ya da kendime birşey yapacağımdan korktular. Alman halkı zorluklara pek alışık değil, bu tür durumlarla başa çıkamıyorlar. Bu nedenle görevlilerin çok fazla yardımını gördüm, bugüne kadar hiçbir sorun yaşamadım. İlk başlarda sürekli birşeye ihtiyacım olup olmadığını, moralimin nasıl olduğunu, kötüyse hemen doktora gidebileceğimi, uykularımı, ilaca ihtiyacım olup olmadığını soruyorlardı. Beni her seferinde canlı, aktif, güler yüzlü gördüklerinden şaşırıyorlardı, bunu yüzlerinde çok açık görüyordum.

Daha önce deselerdi 4 ay boyunca 23 saat kimseyle görüşmeden hücrede yaşayacaksın, psikolojimin çok bozulacağını söylerdim şüphesiz, ama gerçeklik öyle değil. Birgün, bir an olsun gücümü, umudumu, inancımı yitirmedim, tam tersi gün geçtikçe daha da güçlendim, çünkü biliyorum yalnız değilim, biliyorum yoldaşlarım dışarıda bizim özgürlüğümüz için vargücüyle çalışıyorlar, Avrupa’nın neredeyse birçok yerinde sokaktalar. Basından takip ediyorsanız ATİK’in yürüttüğü muazzam bir kampanya var. Burada, cezaevi önünde de eylem yaptılar. Atılan sloganları, hep bir ağızdan söylenen türküleri, yapılan konuşmaları, çocukların yaptığı müziği büyük ölçüde duydum. Bu nasıl bir güç, nasıl özgürlük duygusu verir insana, anlatması zor, tarifi çok zor. Hep yazmak istedim, defalarca kalemi aldım elime ama bulamadım kelimeleri, cümleleri kuramadım, ne yazarsam yazayım, birşeyler eksik kalacaktı, bu da yoldaşlara, kapıma gelen yoldaşlara haksızlık olacaktı. İyi etmedim biliyorum.

Tanıdık, tanımadık yüzlerce insandan, güzeller güzeli insandan kart, mektup alıyorum, adresi olanlara seve seve cevap yazıyorum, çok da mutlu oluyorum.

Nürnberg’de-yaşadığım kentte, Münih’e 150 km uzaklıkta- 8 Mart Platformu içinde çalışıyorduk, genelde Alman kadın örgütleri var platformda. 8 Martları, 25 Kasımları, Özgecan vb.protestolarını birlikte organize ediyorduk. Bu kadınlar tüm tutuklular için, tek kadın olduğum için özellikle de benim için kampanya başlatmışlar. Özel bir kartpostal bastırtmışlar, eylemlerde yazılıp bana postalansın diye bu kartlardan dağıtıyorlar, ben yüzlerce kart alıyorum. Bir dahaki mektupta da o karttan size mutlaka yollarım. (20 kartpostaldan fazlası odada yasak, fazla olanları aşağıya eşyaların yanına yolluyorum, ben sürekli panomu yeniliyorum, yeni kartlar geliyor, eskilerini kaldırıyorum).

En son 18 Temmuz’da Nürnberg’de bir yürüyüş yapıldı, 250 kişi katılmış güzel olan da Almanlar çoğunluktaymış. Fotoğraf yollamış arkadaşlar, gözyaşlarımı tutamadım. (Bu arada cezaevinde çok sık ağlıyorum ama inan ki hep sevinçten).AGİF(ESP’liler) ve SKB’de bu eylemlerin en ön saflarında yeralıyor. (SKB kadın örgütü), kocaman bir pankart yaptırmışlar. Size elimde olan bir fotoğraf yolluyorum, önde görünen AGİF’lilerin pankartı. Tüm bunlar, bu devrimci dayanışma ve bendeki etkisi, ne parmaklık bıraktı, ne kapı, ne tecrit, yıktı götürdü hepsini, paramparça etti. Dediğim gibi yalnız olmadığımı çok iyi biliyorum, bugün de siz geldiniz ülkemden ziyaretime.

Tecrit gerekçesi zaten mantıklı değil, amacın yıldırma olduğunun bilincindeyiz ama şu da bilinmeli; değil 4 ay, 4 yıl, 14 yıl olsa bizler yılmayacağız, dimdik duracağız, taviz vermeyeceğiz.

Ben kendimi daha uzun bir süre için hazırlamıştım, çok kolay olacağını düşünmüyordum, mutlaka zorlamak zorunda kalacağımızı düşünüyordum, eminim ki diğer arkadaşlar da böyle düşünmüştür, sürpriz oldu, şaşırmadım değil.

Tecrit kalksa da, burası F Tipi cezaevi, bizler yine 18-19 saat hücrelerindeyiz, onun dışındaki zamanlar diğer tutuklu, hükümlülerle biraradayız. Bir de etkinlikler var, şiir, Müzik Grubu, elişi (ama örgüt değil tabi ki), Müzikli Hareket, Dans Grubu, Sohbet Grubu, Yoga, Gitar Kursu vs., bunlar ortak zamanların dışında, benim katılmam yasaktı doğal olarak, ama dün hepsine başvurdum. Hatta katolik ve protestan Pazar toplantıları var, ama genelde herkes katılıyor, hücrelerden çıkmanın bir yolu olarak kullanıyorlar sanırım. Koro var, çok güzel şarkılar söylüyorlar, tabi Almanca. Bizim acılı türküler olsaydı ben de katılırdım ama Almanca söylemek işime gelmiyor.

4 ayı devirdik, çok da zorlanmadan. Siz de bilirsiniz, izolasyon şartlarında bazı korunma stratejileri var; planlı olmak, mutlaka bir uğraşı bulmak, spor, okumak-yazmak, hayal kurmak vb. Bunları uygulamaya çalıştım, gördüm ki zaman çok hızlı akıyor, hatta bazen planladığım şeyleri bile yetiştiremiyorum, yani hayıflanmaya, can sıkıntısına zamanım olmuyor. Hele şimdi insanlarla görüşme, sohbet etme, etkinliklere katılma fırsatım olduğu için az uyumam gerekecek (bu arada günde 2,5-3 saat spor, dengeli beslenme sayesinde 18 kilo vermişim).

Ailemi soruyorsun Mulla yoldaş, en çok etkilenebileceğini düşündüğüm annem gayet normal karşılamış, çok acılara alıştığı için kadıncağız, bunu da sanırım kolay atlattı. Burada eşimin akrabaları var, neredeyse hergün telefonlaşıyorlarmış, morali gayet iyiymiş. Taksim Ayaklanması’nın politize ettiği diğer akrabalar da öyle, mektup alıyorum, yanımızda olduklarını, bizlerle gurur duyduklarını yazıyorlar. Eylül’de annem buraya gelecek, tabi beni de ziyaret edecek, bakalım o zaman anlarım durumunu, ama kadınlar, analar tahmin ettiğimizden daha güçlüler, eşimin annesi geldi ziyaretime, kadın dimdik, güçlü, yanımızda olduğunu, yanlış birşey yapmadığımızı bildiğini, bizimle gurur duyduğunu yüz ifadesinde görüyor insan.

Kısacası yoldaşlarım, canlarım benim, moralim, sağlığım çok iyi, umudum, inancım, gücüm, sevdam her zamanki gibi dağlar kadar çok, büyük. Bu süreci “bedel ödemek” olarak, olağanüstü bir durum olarak değil, yaşamın içinde, yaşanılması gereken doğru bir süreç olarak değerlendiriyorum (en azından benim açımdan), bana çok şey öğrettiğini ve öğreteceğini, dünyanın en güzel insanlarıyla yollarımı kesiştirdiğini düşünüyorum. Kendi sınırlarımı tanımaya başladım, insan iradesinin neleri altedebileceğini görüyorum, bu iradenin binlerce kilometre uzaktaki iradelerle nasıl birleşebildiğini, nasıl kendini üretebildiğini, nasıl sınırlarını genişletebildiğini…

Hani hep deriz ya, özgürlük beyindedir, yürektedir, yaşamayınca sadece anlamlı sözler olarak kalmış belleğimde. Özgürlüğün ne olduğunu, hayal kurmanın gerçek tadını burada öğrendim ben, öyle güzel hayaller kuruyorum ki, çoğu kez gülümserken yakalıyorum kendimi. Nerelere gitmiyorum ki, kimleri kucaklıyorum bir bilseniz, nasıl özgürüm bir bilseniz. Ben de saçmaladım bunu en iyi siz bilirsiniz. Artık bir de ben.

Öyle güzel ki size yazmak, o kadar rahatladım ki, beni benden daha iyi anladığınızı biliyorum, dışarıdakilere yazarken, her kelimeyi seçmeye çabalıyorum, moralleri bozulur diye korkuyorum, mesela tecritten pek bahsetmedim bugüne kadar, biliyorum dışarıdan çok ürkünç geliyor, yaşanmaz sanılıyor, ama ben biliyorum öyle olmadığını, o kadar zor olmadığını, sizler daha ağırlarını yaşadığınız için daha açığım size karşı. Nasıl iyi geldi bu sohbet sizlerle, sizi çok seviyorum, ziyaretime geldiğiniz için çok mutluyum ama yine gelin arayı uzatmayın.

Bu arada dediğim gibi 2 gündür tekrar insanlarlayım, ambale olmuşum biraz, mektubu şöyle bir okudum da, darma dağınık yazmışım, maruz görün, 4 ay yalnızlıktan sonra iki gündür onlarca kadınla sohbet ettim, hepsi sağolsunlar ziyarete geldiler, birkaç gün sürer herhalde bu dağınıklık ama yine de insanlarla birarada olmak harika.

Canımdan çok sevdiğim, güzel yoldaşlarım, bana umut, güç verdiniz, yalnız olmadığımı tekrar hatırlattınız, içimdeki direnç çiçeklerine su verdiniz, tanımasam da çok özlemişim ben sizi. Beni sakın merak etmeyin, herşey yolunda. Güneşe olan sevdamız bir, bu sevdanın bende her an büyüdüğünden şüpheniz olmasın.

Sizleri derin bir sevgiyle, tarifsiz bir hasretle, sımsıkı kucaklıyor, bakmayı, görmeyi bilen gözlerinizden, sevdalı yüreklerinizden öpüyorum.

Umut ve dirençle kalın

Banu

(Ali ve Yusuf yoldaşlarım, fotoğraflar için sonsuz teşekkürler. Hemen duvarıma astım. Nora-Yusuf’un kızı- çok güzel bir çocuk tıpkı adı gibi, ışık getirdi hücreme!)

15.08.2015

scroll to top