Home , Haberler , Şiddet mi, Meşruiyet Yitimi mi?[1]

Şiddet mi, Meşruiyet Yitimi mi?[1]

sibelSİBEL  ÖZBUDUN | 17 – 06 – 2013 |  “Şiddetin avukatlığını/yaptığım anlamına gelmesin,ama aynı zamanda,nefsi müdafaa için şiddet kullanılmasına karşı değilim. Nefsi müdafaada olunca ona şiddet demem, aklını kullanmak derim.”[2]

Son 20 günün en çarpıcı sahnelerinden biriydi kuşkusuz.

50’li yaşlarının üzerinde olmalı, saçları kırlaşmış bir kadın.

Görünümünde hiçbir olağandışılık yok. Orta boylu, tıknazca… Bir emekli banka çalışanı belki. Belki de eski bir öğretmen. Belki yemek yapmaktan hoşlanıyor, belki de resim kurslarına devam ediyor.

Belki şu sıralar en büyük zevki yeni doğan torunuyla vakit geçirmek…

Vapurdan inerken gözünüze ilişse, ikinci kez bakmanızı sağlayacak hiçbir özelliği yok, kısacası…

Oysa kahramanı olduğu fotoğraf karesiyle belleklerimize kazındı, sonsuza dek.

İnsan bakmaya doyamıyor. O kadın… yüzünde toz maskesi, elinde gerili bir sapan. Aleve, gaza-dumana belenmiş meydanda taş atıyor belki TOMA’ya, belki tepeden tırnağa zırhlara bürünmüş çeviklere… Taş atıyor… ta ki biber mi, portakal mı her ne ise çevresini saran gaz bulutunda soluğu kesilip yere düşene, yorgun kalbi tekleyene dek…

Masum (egemenlerin lügatinde “masum” her zaman bir kandırılmaya, kışkırtılmaya yatkınlık iması içerir ve iktidarın dilinde her zaman üstü örtülü bir tehdidin göstergesidir), samimi, çevreci gençlerle “marjinal/provokatör/ajan/teröristler”i birbirinden ayıranlar; kendi meşreplerince “barışçı göstericiler”i göklere çıkartır ya “kandırılmış” gençler için timsah gözyaşları dökerken, ikinci grubun başına gelen her türlü belaya layık olduğunu [Ethem Saarısülük’ün içinde polis kurşunu taşıyan beyni öldü… Ümraniye’de bir aracın çarpıp kaçtığı Mehmet Ayvalıtaş olay yerinde yaşamını yitirdi… Antakyalı Abdullah Cömert başına aldığı darbeler sonucu göçtü… polisin saldırıları sonucu 60’tan fazlası ağır, 5000’in üzerinde yaralı var… TTB’nin raporuna göre 35 eylemcinin kafatası kırıldı, beyin travması geçirdi… 12 kişi gözünü kaybetti… Filistinli-Türk Lobna Allani hâlen hastanede komada…] utanmazca dile getirenler ya da ima edenler… bu kare üzerinde uzun uzadıya düşünmeli.

50’li yaşlarını almış kadınlar ellerinde tencere-tava ya da sapan, sokaklara dökülüyorsa; bu güne değin sokaklarda görmeye alışkın olmadığımız üniversite hocaları “Direne direne kazanacağız!” sloganlarıyla meydanları dolduruyorsa; karanlık basınca mahalleler inip otoyollara barikat kuruyorsa; yüzlerce, binlerce genç eylemci kasklı, çelik yelekli, kalkanlı, tomalı, akrepli, gaz bombalı, plastik, olmadı gerçek mermili… polise karşı günler, geceler boyu çıplak el, toz maskesi, deniz gözlüğü, taş-sapan, direniyorlarsa; anneler “yavrularınıza sahip çıkın” yollu sahte vicdan gıdıklamalarına karşı elele direnişe katılıyorlarsa; Tıbbiye öğrencileri amfileri bırakıp yaralılara yardım için barikatlara koşuyorlarsa; avukatlar yaka paça sürüklenerek gözaltına alınmayı göze alarak Adliye’de polis vahşetini protesto ediyorsa; BDP bayraklı Kürt Türk bayraklı göstericiyi elinden tutup gaz bulutundan dışarı sürüklüyorsa…

Ortada “çevre duyarlılığına sahip masum eylemci / olayları başka yere çekmeye çalışan, dış ya da iç güçlerin maşası provokatör-terörist” ile açıklanması mümkün olmayan bir durum var, demektir.

Ne midir o durum?

Bu, bir meşruiyet yitimi sorunudur.

Olan bitenler, AKP iktidarının, halkın önemli bir bölümü nezdinde meşruiyetini yitirdiğini/yitirmekte olduğunu gösteriyor.

Bir başka deyişle, sorun, iktidarı muhalefetiyle anaakım siyaset ve medyanın göstermek için debelendiği üzere Gezi Parkı’nı Topçu Kışlası’na dönüştürme, Kışla içerisinde AVM-rezidans ya da kent müzesi yapma-yapmama tartışmalarının çok ötesindedir.

İktidar partisi, yıllardır üç şey yapıyor.

Bunlardan ilki, canla-başla Türkiye’yi neo-liberal talan sistemine entegre etmek.

Kamu kurumlarının haraç-mezat satılması; ülkede hava-su-ağaç-kıyı-meyve bahçesi dahil piyasa ekonomisine dahil edilmedik bir karış alan bırakılmaması; çalışanların esnek, deregülarize-örgütsüzleştirilmiş bir istihdam rejimiyle terbiye edilip tüm bir ülkenin ucuz emek cennetine dönüştürülmesi… evet AKP iktidarı, 1980 darbesiyle birlikte Turgut Özal’ın başlattığı neo-liberalizasyon maratonunun final etabını büyük bir başarıyla koşuyor.

Uluslar arası finansal aktörlerce piyasalara akıtılan sıcak ve de ılık parayla taltif edilmesi, yelkenlerini kredi kuruluşlarının övgüleriyle şişirmesinin nedeni bu…

Üstelik bu rolü “Ilımlı İslâmcı, liberal, sekülerimsi, demokrasi” görünümüyle “bölgesel aktör”lük, ya da daha doğru bir deyişle ABD’nin Ortadoğu taşeronluğuna soyunmasıyla desteklemesi, küresel kapitalizmden aldığı “pekiyi”lere yıldızlar eklenmesine neden oldu – en azından aldığı alkışlardan başı dönüp tek başına işler kotarmaya kalkışana dek…

Bununla bağlantılı olarak AKP’nin ikinci edimi ise, temsilciliğini üstlendiği muhafazakâr-İslâmî Anadolu sermayesinin toplam sermaye içerisindeki payını arttırmak.

Son yıllarda MÜSİAD’a üye firma sayısında yaşanan patlama (toplam 5503 şirket); “süper zenginler” listesine eklenen ailelerin çoğunun İslâmî renkli yeni burjuvazi içinden çıkması bir rastlantı mı?

AKP bunu bir yandan elinden tuttuğu şirketlere ihale kolaylıkları, teşvikler vb. aracılığıyla, bir yandan beğenmedikleri üzerinde malî denetim terörü estirerek, bir yandan da, özellikle taşra illerinde tabanını İslâmî/ helal/ tesettür vb. etiketlerle üretim yapan işyerlerinden alışveriş yapmaya yönlendirerek sağlamakta.

AKP’nin üçüncü işi ise, toplumu İslâm referanslı bir muhafazakârlaş(tır)ma operasyonu içinde teslim alma çabalarını yoğunlaştırması. Bunu bir yandan eğitim sistemi, medya, hukuk sistemi üzerindeki kurumsal denetimini sıkılaştırarak gerçekleştiriyor. Tüm bir ilk-orta öğrenimin imam-hatipleştirilmesi; üniversitelerde cemaat bağlantılı rektörlerin göreve getirilmesi; hukuk camiasında Adalet Bakanlığı’nın yargı üzerinde artan basıncına eşlik eden, “dindar” yargıç ve savcıların merkezî görevlere taşınma süreci; polisin cemaatleştirilmesi, TMSF terörü altındaki TV kanallarının yandaşlara devri; kanal-gazete sahiplerine gelen gece telefonlarıyla program yapımcılarının, köşe yazarlarının görevden uzaklaştırılması; vb. vb…

Öte yandan içki-sigara-kürtaj/sezaryen gibi müdahalelerle, okulları, TV ekranını, gazeteleri, kitapları, beyaz perdeyi, tiyatro sahnesini, sokakları, metroyu, otobüsü gözleyen gönüllü bir “ahlâk bekçileri” güruhu yaratıp, yaygın ihbar ağları oluşturarak evrimden söz eden öğretmenler, derslerinde Marx’ı işleyen üniversite hocaları, köşede bira içen, sokaklarda öpüşen gençler, oruç yiyenler, kısa etekli kadınlar, hükümet aleyhine konuşan yurttaşlar, Başbakan’ı karikatürize eden çizerler, park ve bahçelerdeki “ahlâksız” heykeller, sergilerdeki “edebe aykırı” resimler… üzerinde yoğun bir “mahalle baskısı” uygulanıyor.

Tüm bunlar, yurttaşların büyük bölümünde “dinlenmekte olduğu” kuşkusuna yol açan bir gözetim ağı, “parasız, bilimsel, anadilde eğitim” taleplerini dile getiren öğrenciler, haklarını yitirmemek için mücadele veren emekçiler, yaşam ve üretim alanlarının katledilmesine, HES’lere karşı direnen köylüler üzerine sürülen acımasız polis terörü; Kafka’ya rahmet okutturan mesnetsiz ve bitmek bilmez gözaltılar; emniyet fezlekelerini aynen savcılık iddianamelerine, ardından da mahkeme kararlarına dönüştüren hukuk(suzluk) mantığı… kısacası polis devletini karakterize eden baskılarla tamamlandığında…

Beklenen oldu… AKP iktidarı tarafından dışlandığını, ötelendiğini hisseden geniş kesimlerin hoşnutsuzluklarını dışa vurdukları ciddi, yaygın, kapsamlı bir sosyal patlama yaşandı.

Evet, bu patlama, iktidar partisinin geniş toplum kesimleri: gençler, işçiler, kamu emekçileri, avukatlar, doktorlar, kadınlar, sekülerler, konumunu hizla yitirmekte olan, borç batağındaki küçük ve orta boy esnaf, katliamcılarına biat etmeleri beklenen kapıları çarpı işaretli Alevîler, kent yoksullarının “en alttakiler”i olan Kürtler nezdinde kapsamlı bir meşruiyet aşınımına uğradığını kanıtlamakta…

Denilebilir ki “Evet ama iktidar partisi hâlâ toplumun % 50’sinin desteğini elinde tutuyor…”

Tayyip Erdoğan’ın en büyük yanılgısı da burada işte. Çoğunlukla rövanşist saiklerle, siyasal yönelişiyle toplumsal-kültürel (ve son dönemlerde hatırı sayılır ölçüde iktisadî) bir ünsiyeti olan oldukça homojen (Sünnî-İslâm-muhafazakâr orta sınıf) bir kitleye yaslanıp nüfusun geri kalanı üzerinde zora ve ideolojik dayatmalara dayalı denetim sağlama çabası.

Oysa AKP iktidarının unuttuğu bir olgu var: rejimlere meşruiyetini veren, yandaşlarının desteği değil, muhaliflerini içerebilme yetileridir. İnsanların büyük çoğunluğu hakkaniyetli bir muamele gördüklerini, dışlanmadıklarını duyumsadıkları ölçüde, maliyeti kendileri için de yüksek olabilecek tepkileri sergilemekten kaçınırlar.

Öte yandan, çapı giderek genişleyen bir meşruiyet yitimine uğrayan yönetimler, genellikle baskıyı, terörü arttırarak sürdürmeye çalışırlar hükümranlıklarını. AKP iktidarının bu yöne yöneleceğine dair söylemler şimdiden dolaşımda. Yaşadığımız toplumsal patlamayı “Faiz lobisinin/ dış mihrakların/ Türkiye’nin gelişmesini istemeyenlerin /Ergenekoncuların/darbecilerin vb. vb. işi” olrak okuma konusundaki ısrar da, olaylar göreli yatıştıktan sonra iktidar partisinin çaplı bir bastırma/terör edimine müracaat edeceği yönündeki kuşkuları besliyor. AKP’nin tercihini liberallerin ve sermaye kalemlerinin umutsuzca arzuladıkları üzere “uzlaşı/empati/diyalog”dan mı, yoksa (bu vitrini ihmal etmemekle birlikte), devlet terörünü tırmandırmaktan yana mı kullanacağını kısa bir süre içinde göreceğiz.

Ancak, şunun altını bir kez daha çizmek gerekiyor. Ülke çapında yüzbinler, rejimin meşruiyetine ilişkin ciddi bir kuşku içerisinde oldukları için harekete geçtiler. Milyonlar da aynı ruh hâliyle onları destekledi. ABD Bağımsızlık Bildirgesi, Fransız İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirgesi ya da Almanya ve Yunanistan Anayasaları’nda “meşruiyetini yitirmiş yönetime karşı direnme hakkı” maddesiyle tescillenmiş böylesi bağlamlarda “masum çevreci/ yıkıcı marjinal” ayırımları pek fazla işe yaramaz… Kaldı ki, gitar çalma, topluca yoga yapma vb. hoşnutsuz orta sınıf gençlerinin kendini “görünür” kılma tarzıysa eğer, şiddetin de neo-liberal talanın toplumun dışına ittiği kent yoksullarının elindeki tek “görünür olma” aracı olduğunu unutmayalım…

[Buraya bir not düşmeliyim: Ben protestocuların AKP erkanı ve beyazcamlardaki, gazete köşelerindeki yardakçılarının şeytanlaştırdığı “şiddet”ini “ölçülü” bulanlardanım. Kırılan camlar kamu yönetim binalarına, yakılan araçlar polisle, tahrip edilen bankomatlar ise bankalara aitti büyük çoğunluğuyla. Yani göstericilerin kendilerine yönelik şiddetin kaynağı olarak gördükleri hedeflere. Tek bir sivil yurttaşın burnu göstericiler elinden kanamadığı gibi (dolaşımdaki adı belirsiz bir AKP ileri gelenin gelininin göstericiler tarafından tartaklanması söylentileri dışında.[3] Doğruysa eğer, kuşkusuz ki yanlış bir olay. Ama el insaf; milletvekilleri arasında çok sayıda Sıvas katliamı failinin avukatları bulunan bir partinin, bu olayı “vahşet” olarak nitelemesi, ayıp olmuyor mu?) tüm gösteriler boyunca polis şiddetinden zarar gören yüzlerce ilişkisiz yurttaşın yardımına yine eylemciler koştu. Bitmedi: gönüllü veterinerler, polis gazından etkilenen kedileri, köpekleri, kuşları kurtarmak için seferber oldu.[4] En kalabalık gösteriler sırasında dahi seyyar satıcılar, işlerine gidenler, sokaktan geçenler göstericiler arasında rahatlıkla dolaştı, gaz bombardımanı başladığında kaçıştılar yalnızca. Bir de şöyle düşünün: Ya bu gösterileri çeşitli sol eğilimliler değil de, örneğin İslâmcılar ya da faşistler düzenlemiş olsaydı?]

Bu nedenle, son onbeş-yirmi gün içerisinde oluşan hoşnutsuzlar cephesinin itirazlarını ifade ediş tarzlarını karşı karşıya getirmemek büyük önem taşıyor.

Tabii iktidarın birilerini göz boyayıcı taktiklerle oyalayıp berikileri devlet terörüne maruz bırakma oyununa göz yummamak da öyle…

 

14 Haziran 2013 11:18:11, Ankara.

 

N O T L A R

[1] 14 Haziran 2013 tarihinde Tuzluçayır’da (Ankara) Taksim Gezi Parkı Eylemi’ne destek ve Ethem Sarısülük’ün katlini protesto için yapılan konuşma…

[2] Malcolm X.

[3] Bir gösterici “şiddet”i daha yaşandı, aslında. “Antalya Cumhuriyet Meydanı’na Gezi Parkı eylemlerine destek için gelen 33 yaşındaki Mehmet Kaparoğlu, yanında bulunan ve adı öğrenilemeyen eşini dövmeye kalkınca, göstericiler tarafından feci şekilde dövüldü. (…) Kaparoğlu, ‘Karım değil mi? Döverim de severim de’ deyince başka bir eylemci müdahale etti. Bu sırada cebinden bıçak çıkartan Mehmet Kaparoğlu, kendisini uyaran eylemciyi hafif şekilde yaraladı. Bu gelişme üzerine meydandaki kalabalık, Kaparoğlu’nu dövdü.” (Radikal, 14 Haziran 2013.)

[4] “İstanbul Veterinerler Odası Başkanı Prof. Dr. Murat Arslan, ilk günlerden itibaren Gezi Parkı’nda çadır kurduklarını belirterek, hayvanlar için sağlık hizmeti verdiklerini söyledi. Ölen kuşlarla ilgili kesin kayıtların tutulamadığını açıklayan Arslan, ‘yüzlercesi öldü’ şeklinde konuştu. Olayların yaşandığı bölgedeki 16 klinikte ücretsiz hizmet verdiklerine de dikkat çeken Arslan, hâlâ tedavi gören hayvanların olduğunu belirtti.” (Arılar ölürse insanlar da ölür, facebook sayfası.)