Anasayfa , Haberler , Nejla Demirci: Bu Filmi Herkes Görecek| İrfan Aktan

Nejla Demirci: Bu Filmi Herkes Görecek| İrfan Aktan

Nejla Demirci: Bu filmi herkes görecek

Altın Portakal Film Festivali programından çıkarılan, sonra tekrar alınan, ardından tekrar çıkarılan Kanun Hükmü belgeselinin yönetmeni Nejla Demirci, “İzlenmeyen bir film yargılanıyor ve kanun hükmünde karar veriliyor” diyor.

Yönetmen Nejla Demirci’nin çektiği Kanun Hükmü filminin başına gelenler kadar Türkiye’de ifade özgürlüğünde gelinen dramatik hâli anlatacak çok az şey var. Kimsenin izlemediği ama iktidarın topa tuttuğu, muhalefetin ise “yahu bir durun, izleyelim bakalım şu filmde ne söyleniyor” demeye bile çekindiği Kanun Hükmü tüm ülke siyasetine ayna tutuyor.

Konu önemli bir turnusol kâğıdı. Zira 15 Temmuz darbe girişimi sonrasında ilan edilen OHAL sürecinde ihraç edilen kamu emekçilerinin önemli bir kısmı, zaten darbe girişimini yapan Fetullahçılarla başından beri kavgalı olan solculardı.

İktidarın bahse konu bile etmek istemediği meselenin bu boyutu Kanun Hükmü filminde bir kez daha gündeme geliyor. Filmi izlemeyen herkes konuştu; şimdi filmin yönetmeni ve yapımcısı Nejla Demirci’ye kulak verelim.

Kanun Hükmü belgeselinde Doktor Yasemin Demirci ve öğretmen Engin Karataş’ın hikâyesine odaklanıyorsunuz. Kim bu iki insan?

Yasemin Bodrum Devlet Hastanesi’nde kardiyolog olarak çalışırken, Engin Karataş da yine Bodrum’da bir ilkokulda öğretmenken KHK’yla ihraç edildiler. Yasemin benim kız kardeşim. Tıp Fakültesi’nden itibaren Türk Tabipleri Birliği’nin aktivisti, iyi bir hekim. Engin öğrencileri tarafından çok sevilen, iyi bir öğretmen.

İhraç edilme gerekçeleri neydi?

Hâlâ bilmiyoruz! Yasemin bir sabah işe gitmeye hazırlanırken Sağlık Emekçileri Sendikası’ndan bir arkadaşı arayıp “KHK listesinde adını gördüm” diyor. Tarih 14 Temmuz 2017. Fakat bu KHK listeleri hazırlanırken kurum amirlerinin kanaatleri, yapılan şikâyetler, kaynağı belirsiz istihbarat raporları, çeşitli sosyal ilişkileri, muhalif sendikalara üye olmaları göz önüne alınmış. Bunların hiçbiri hukuken suç sayılamayacağı için zaten, bu insanları tasfiye etmek üzere KHK mekanizmasını kullandılar. Yasemin için söylüyorum; bize resmi bir gerekçe gelmedi. Neden işten atıldığını bilmediğimiz gibi, sonradan “pardon” diyerek göreve iade edilmesinin gerekçesini de bilmiyoruz.

Yani kardeşiniz işine geri mi döndü?

Evet. Ama Engin Hoca henüz işe alınmadı.

KHK’Lİ HEKİMİN HASTALARI, ÖĞRETMENİN ÖĞRENCİLERİ DE KHK’Lİ OLUYOR

Neden?

Bunu da bilmiyoruz. Engin hoca, belgeselde de görüldüğü üzere işine geri dönmek için yaratıcı, bireysel eylemlerden dolayı “toplantı ve gösteri yürüyüşleri kanununa muhalefet etmekten” çok sayıda ceza aldı. Tabii “eylem yaptığın için işine iade etmiyoruz” da denmiyor. Tamamen karanlık bir dehlizden bahsediyoruz. Engin hoca ihraç edildikten sonra her gün Bodrum’da daha önce ders verdiği okulun yakınındaki meydanda “işimi istiyorum” eylemleri yaptı ama hiçbir şekilde polise direnmedi. Özetle neden Yasemin’i geri aldılar, neden Engin hocayı hâlâ almadılar, bilmiyoruz.

Belgeseli çekmeye nasıl karar verdiniz?

Yasemin vesilesiyle fark ettim ki, aslında bir doktor KHK’li olurken bütün hastaları da KHK’li oluyor. Yine belgeselde hikâyesini işlediğim öğretmen Engin Karataş ihraç edilirken aslında tüm öğrencilerinin de KHK mağduru haline geldiğini gördüm. Bizim toplum olarak ihraçlardan bu kadar etkilenmemizin nedeni de buydu. Üstelik KHK’lilerin işlerine geri dönme sürecindeki hukuki tüm çabaları kalın ve yüksek bir duvara çarpıp geri dönüyordu.

KHK’LİLER BAŞLARINA GELENLERİ EŞLERİNE, ÇOCUKLARINA, KOMŞULARINA ANLATAMADILAR

KHK’liler sadece işlerinden olmadı, aynı zamanda sosyal hayatları da baltalandı…

Tabii. Bir kere Yasemin için söyleyeyim; arkada kalan hastaları Muğla Valiliğine, Bodrum Kaymakamı’na, Bodrum Devlet Hastanesi başhekimine gittiler, imza kampanyaları yaptılar. Ama öte yandan büyük resme baktığımızda, KHK’liler başlarına geleni eşlerine, çocuklarına, ailelerine, komşularına anlatamadılar. Komşuları, arkadaşları onlara şüpheyle bakmaya, uzak durmaya başladı. Bunun da en büyük nedeni, ihraç edilenlere “şu suçu işledin” bile denmemesi, o belirsizliğin de ayrı bir ceza mekanizması olarak işletilmesiydi. İhraç edilme nedenlerini öğrenmek için devlette çalmadıkları kapı kalmadı. Ama hukukun kapısı bu insanlara tamamen kapatıldı.

YASEMİN VE ENGİN HOCAYI KOYDUĞUM KADRAJA POLİSLER, BEKÇİLER, FAŞİSTLER KENDİLİĞİNDEN GİRMEYE BAŞLADI

Kanun Hükmü belgeselinin çekimlerinin çok uzun bir zamana yayıldığını görüyoruz. Engin Karataş ve Yasemin Demirci’yi ne kadar süre boyunca takip ettiniz?

Açıkçası belgeseli çekmeye başladığımda sürecin bu kadar uzun olacağını hiç tahmin etmemiştim. Çünkü bu kadar gayri hukuki bir sürecin bu kadar uzun bir zamana yayılamayacağını, bundan geri dönüleceğini düşünüyordum. Fakat bu hukuksuzluk katlanarak devam etti ve giderek belgeseli çeken bizi de içine aldı.

2017 yılında, Yasemin ihraç edilince başladığım çekimler 18 Ocak 2018’de resmi olarak yasaklandı. 30 Mart 2022 tarihinde ise Anayasa Mahkemesi çekimlerimizin yasaklanmasının ifade özgürlüğünün ihlali olduğuna karar verdi. Sürecin uzaması onlarca insanın intihar etmesiyle devam etti. Nuriye Gülmen ve Semin Özakça’nın açlık grevi, neredeyse felaketle sonuçlanıyordu. Oluşan kamuoyu tepkisi de sonuç yaratmadı. Dibe vurulduktan sonra bir şekilde tekrar çıkılmaya başlayacağına dair beklentilerin tümü galebe çaldı. Çünkü düşüş yıllara yayıldığı halde dip bile görünmedi. Bugün Kanun Hükmü üzerinden koparılan kıyamet hâlâ dibi göremediğimizi gösteriyor. Oysa ben bütün bu süreci sadece kameramla izlemek, Yasemin ve Engin hocanın bu süreçle nasıl baş edeceklerini görmek istedim ve o fotoğrafı insanların önüne koydum.

Çekim sürecinde neler yaşadınız?

Ben kameramı kurdum, kadrajına Yasemin ve Engin hocayı yerleştirdim. Sonra o kadraja, Yasemin’in hastaları, Engin’in öğrencileri, onları hiç tanımayan insanlar, polisler, Terörle Mücadele ekipleri, bekçiler, belli bir motivasyonla üzerimize salınan faşistler, tehditler kendiliğinden girdi. Bu süreçte kardeşimle ilişkimi bozma çabalarına da tanık oldum.

YAPIMI KOLAY OLMAYAN BU BELGESELİN GÖSTERİMİNİN DE KOLAY OLMAYACAĞINI TAHMİN EDİYORDUM AMA…

Nasıl?

“Ablanız bu belgeseli yaparak size zarar veriyor”, “doktor hanım siz bu kadar iyi bir hekimsiniz, hastaların sizin için yaptığı mücadeleyi durdurun, engelleyin” gibi telkinler… Çok farklı yöntemlerle, farklı kimlikteki insanlarla uygulanan ciddi baskılara tanık oldum. Zaten çekimlere başladıktan birkaç ay sonra bu işin hiç de kolay olmadığını anladım. Ama tabii insanı çok etkileyen şeyler de oluyordu ve bu da beni motive ediyordu. İhraçtan kısa bir süre sonra Yasemin’in hastaları imza toplayıp üç minibüsle Muğla Valiliği’ne gittiler. Bu imza metinlerinde her hasta Yasemin’le hikâyelerini yazmıştı. Fakat orada Vali Yardımcısı hastalara, “doğuda doktorlar gündüz çalışıp gece teröristlere bakıyor” gibi sözler sarfetti. Yani bir nevi hastalara, kendilerini tedavi eden doktorun örgüt destekçisi olduğunu ima ediyordu. Hastalara “Sağlık Emekçileri Sendikası mı sizi gönderdi”, “TTB mi, Eğitim-Sen mi yolladı sizi” gibi sorular soruldu. Dolayısıyla daha baştan, bu film çekimlerinin ömrünün uzun olacağını fark ettim.

Peki Kanun Hükmü belgeselinin daha izlenmeden bu kadar büyük bir yaygara koparacağını tahmin ediyor muydunuz?

Yapımı hiç kolay olmayan bu belgeselin gösteriminin de kolay olmayacağını tahmin ediyordum. Ama bu düzeyde akıldışı, absürd bir karalama kampanyası öngöremiyordum.

BELGESELİN YASAKLANMASININ KENDİSİ BİR BELGESEL KONUSU

Filmin ilk gösterimini nerede yaptınız?

Bizde sanata dair oturmuş, kökleşmiş kaideler olmadığı için, sanatçılar kendi işlerinin “kalitesini” göstermek için Avrupa’dan onay almaya çalışır. Bizde kültür-sanat alanları özerk olamadığı için, o alanda birikim de olamıyor. Baskı altındaki birçok sanatçı bu ortamlarda örtük sansüre maruz kalmamak için, yaptığı işin kalitesini adeta yurtdışında tescilleyip sonra bu ortamlarda bulunabiliyorlar. Yani filminizi ancak yurtdışında, önemli bir festivalde gösterdiğiniz zaman, onun “kalitesi” ülke içindeki festivallerde tescillenmiş sayılıyor. O nedenle Kanun Hükmü’nün prömiyerini, geçmişte çok daha ağır koşullarda bin benzerini yaşamış olan Almanya’da, MunihDok Film Festivali’nde yaptım. Oysa beni oradan gelecek hiçbir takdir ve alkış iyileştirmez. Ben bu filmin bu coğrafyada kabul görmesini istiyorum. Kanun Hükmü belgeselini Türkiye’nin dört bir yanında, mahalle mahalle, köy köy dolaştırmak ve bunu bir diyaloğa, yüzleşmeye, tartışmaya vesile yapmak istiyorum. Biz ne yaşadık? Bütün bu süreçte insanlar ne yaşadı? Bunları bizim kendi içimizde tartışmamız gerekiyor.

Kanun Hükmü filminin Antalya Altın Portakal Film Festivali’ne alınması, sonra çıkarılması, sonra tekrar alınması, ardından festivalin iptal edilmesi… Bütün bu sürecin belgeselini çekseydiniz, ne ad verirdiniz?

“Filmi seyretmedim” diyen Antalya Büyükşehir Belediye Başkanı’nın “malum film” tabiri… Gerçekten de benim filmimin yasaklanmasının kendisi ayrı bir belgesel konusu. Hakikaten belki de “malum film” ismiyle bir belgesel çekilebilir. Bu sürece verilecek isim bulamıyorum. Filmin önce festivale alınması, sonra çıkarılması, tekrar alınması, festivalin iptali; tamamen akıl dışı, tamamen kanun dışı bir süreç.

FİLMİME YAPILANLAR, SÖZÜ KAYNAĞINDAN YOK ETME GİRİŞİMİDİR

Filminizin çekimlerinin yasaklanmasını ifade özgürlüğünün ihlali olarak değerlendiren Anayasa Mahkemesi’nin kararında ne deniyor?

AYM bunu çok uzun uzadıya tartışmış ve gerçekten örnek olabilecek bir karar çıkarmış. Bu kararda, cumhuriyet tarihinde sanatta ifade özgürlüğüne dair ilk defa bu kadar uzun ve kapsamlı bir tartışma yapıldığını söylüyor, avukatım Ergin Cinmen. Filmime yapılanlar, sözü kaynağından yok etme girişimidir. AYM, henüz ne söyleyeceği bile belli olmayan bir filmin çekimlerinin yasaklanmasını bu nedenle kapsamlı biçimde tartışıyor. Bu Türkiye sineması açısından çok önemli bir karar. Hatta bir toplantıda Ümit Kıvanç “arkadaşlar bu kararın bir çıktısını alın ve cebinizde taşıyın” demişti.

AYM kararından sonraki süreçte de engellemelerle karşılaştınız mı?

AYM kararı bize geldikten çok kısa bir süre sonra tüm banka hesaplarıma el kondu! Sonradan öğrendim ki, çekimler sırasında bana “kabahatler kanununa muhalefetten” verilen cezaları yatırmadığım gerekçesiyle yapılmış bu. Düşünün, bu uygulama AYM kararına rağmen yapıldı. Dolayısıyla ben yasanın tanınmadığı bir süreçle karşı karşıya kalacağımı tekrar deneyimlemiş oldum.

Altın Portakal Film Festivali’ne başvuru ve sonraki süreç nasıl işledi?

Bu belgeselin büyük bir yıkım süreci yaşamış olan KHK’lılar için iyileştirici, seslerini nihayet duyurabilecekleri bir söz olduğunu düşündüğüm için, herkes gibi ben de Altın Portakal Film Festivali’ni bekledim ve başvurumu yaptım. Sonra da Festival’i aradım ve onlara, “bu film yapım aşamasında basına da çok fazla konu oldu, şöyle şöyle bir süreç yaşadık. Bu yayınlar sizi yanıltmasın, çünkü hukuk yoluyla, AYM kararıyla bütün bunları aştık” dedim.

Sonra?

Bizim toplumumuzda zaten zayıf olan diyalog kültürü iyice tahrip edildiği için, filmin festivale kabul edilmesi üzerine korkunç bir linç kampanyası başlatıldı. Mesleği oyunculuk olan birisi çıkıp TV programında AYM kararını tartışıyor, iktidar yanlısı gazeteciler, “bu terör propagandasıdır” diyerek alenen hedef gösteriyor. Hiç seyretmedikleri bir film hakkında böylesine bir linç kampanyası başlatmak hangi vicdana, hangi akla, hangi ahlaka sığıyor?

İZLENMEYEN BİR FİLM YARGILANIYOR VE KANUN HÜKMÜNDE KARAR VERİLİYOR!

Antalya Belediye Başkanı Muhittin Böcek filmi izledi mi?

Yaptığı açıklamada izlemediğini söyleyen belediye başkanı bırakın benim filmimin, festivalin, ön jürinin bile arkasında duramadı. Jüri aynı zamanda Antalya halkının sözcüsü demek. Jürinin arkasında duramamak, o saygıyı gösterememek, belediye başkanının kendi halkına bile saygısı göstermemesi demek. “Malum film” diyen Muhittin Böcek’in sinema emekçisine de saygısı yok. Seyretmediğiniz bir filme nasıl “malum film” dersiniz! Bu korkaklıkla bir kültür-sanat ortamını zaten yönetemezsiniz. Festival yönetimi filmi bir kılıf uydurarak çıkartmış, sonra başka bir kılıf uydurarak tekrar geri almış ve sonuçta festival iptal edilmiş ama siz belediye başkanı olarak hâlâ “yahu şu filmi bir seyredeyim, bir bakayım, ne anlatıyor bu film” bile demiyorsunuz! Hadi sinemaya ilgin yok, hadi KHK’lardan etkilenen milyonlarca insandan hiç etkilenmedin, onlara dair hiçbir empati duygun yok, oturup bir hukukçuyla bu filmi konuşabilirsin. Bu filmi izleyen, festivalden çıkarıldığı için çekilen ve hepsi çok iyi filmler çekmiş jüriyle bir konuşabilirsin! Hatta Muhittin Böcek Kültür Bakanlığı’nı ve filmin yönetmeni olarak beni çağırıp “şu filmi beraber izleyip üzerinde konuşalım” diyebilirdi. O zaman rahatlıkla çıkıp “Yahu bu filmin neresi teröre destek veriyor” diyebilecekti. İzlenmeyen bir film yargılanıyor ve kanun hükmünde karar veriliyor! Böyle bir şey olur mu yahu! Bir sosyal demokrak belediye başkanı bütün bunları engelleyebilirdi.

SİNEMACIMIZ GÖSTERDİĞİ DİRENÇLE TARİH YAZDI

Bütün bu süreç sizi nasıl etkiledi?

Bu benimle sınırlı bir mesele değil. Bu ülkede toplumsal muhalefet yok edildi, müştereklerimiz yok oldu. Kanun Hükmü filmine yapılan sansüre, yasaklamaya karşı bütün sinema emekçilerinin gösterdiği ortak tutum ve bunun toplumda yarattığı etki beni tekrar umutlandırdı. Bu tepki yaşamla incelen bağımızı güçlendirdi. Sinema yapma kaynağının TRT ve Kültür Bakanlığı olduğu bir ülkede, iktidarın elindeki bu koza rağmen sinemacımız gösterdiği dirençle tarih yazdı. Türkiye sinemacısı onurlu bir direnç geliştirdi.

Filminizin ana karakterleri Yasemin Demirci ve Engin Karataş bu süreçten nasıl etkilendi?

Erdoğan’ın TBMM açılış konuşmasını Yasemin ve annemle beraber izledik ve tabii ki şok olduk. Annemin yüzü bembeyaz oldu, “bizim filmden mi bahsediyor” dedi. “Anne seyrettiklerinde böyle düşünmeyeceklerdir” dedim ama tabii çok tedirgin oldu. Engin’in ailesi tedirgin. Benim arkadaşlarım hakeza. Yasemin’in hastaları çok sık arayıp “doktor hanım size bir şey olmasın” diyorlar. Fakat onlar zaten bu sürecin acısını çekmiş, şerbetli insanlar.

KILIÇDAROĞLU’NUN SESSİZLİĞİ BENİM İÇİN BÜYÜK BİR HAYAL KIRIKLIĞI

Bu arada filmin festivalden çıkarıldığını nasıl öğrendiniz?

Altın Portakal Film Festivali Yönetmeni Ahmet Boyacıoğlu, filmin festivalden çıkartılıp bu kararın da deklare edilmesinden sonra beni aradı. Kendisiyle konuştuktan sonra sosyal medyaya baktım, olay zaten patlamıştı bile! Ama halkın ve Türkiye sinemasının, sinema emekçilerinin desteği sayesinde, bunca hedef gösterme karşısında tedirgin olan Yasemin ve Engin çok mutlu oldular. Ben filmlerimin aktivisti de oluyorum. Mesela pandemi öncesi meme kanseri üzerine çekimlerini farklı şehirlerde binlerce kadının katılımıyla gösterdim. İzleyicisine de koşan, o alanda da çalışan bir belgeselciyim. Kanun Hükmü filmiyle de gördüm ki, halk sinemacısını tanıyor. Benim nasıl filmler çektiğimi de, KHK’nın yarattığı acıları da biliyor halk. Bu açıdan siyasetçiler halkın çok gerisindeler. O yüzden halkı da geriye çekmeye çalışıyorlar. Sosyal medyada insanların köylerinden, kasabalarından benim filmime yapılan sansüre ilişkin ne tür yorumlar yaptığını bakın, bir de siyasetçilere ve sesini çıkarmayan muhalefete bakın!

Nasıl yani?

Kemal Kılıçdaroğlu, kendi partisine bağlı bir belediyenin benim filmime yaptıkları karşısında sessiz. Bu kadar büyük tantana çıkarılırken Kılıçdaroğlu’nun bunu görmemiş olması mümkün mü? Peki niye sessiz? Bu benim için büyük bir hayal kırıklığı.

ELBETTE BU FİLMİ HERKES İZLEYECEK

Kanun Hükmü kimsenin izlemediği ama herkesin hakkında hüküm verdiği bir belgesel oldu. Bunu kırmak için belgeseli herkesin izleyebileceği bir sosyal medya platformunda göstermeyi düşünüyor musunuz?

Bir kere bu çağda bir filmi yasaklamaya çalışmak, çağla ilişki kuramamak demek. Film zaten izleyicinin karşısına eleştirilmek için çıkar. İzlenmemiş bir film hakkında tespit yapılıyor, hüküm veriliyor ve insanlar linçe davet ediliyor. Bu çağda yasak ve sansür sökmez! Bu yasak, Türkiye’deki kültür-sanat ortamının da, iktidarın ve sesini çıkarmayan muhalefetin de gerçek yüzünü ifşa etti. Halk, “benim izlemem için çekilmiş bir filmi nasıl değerlendireceğime sen karar veremezsin” dedi ve bu akıl dışılığa karşı bir mücadele gelişti. Sinema emekçileri ve sanatçılar beni hiç yalnız bırakmadılar. İzleyici beni yalnız bırakmadı. Önümüzdeki sürece bakacağım ve filmin öyle veya böyle tüm izleyicilere ulaşmasını sağlayacağım. Dolayısıyla elbette bu filmi herkes görecek, izleyecek.