Home , Haberler , Gazanfer Yıldız: Bir Siyasi Sürgünün Hikâyesi- Semih Savaşal

Gazanfer Yıldız: Bir Siyasi Sürgünün Hikâyesi- Semih Savaşal

Sürgünde bir yıldız daha kaydı. Metris ve Bartın cezaevlerinden firar etmiş Gazanfer Yıldız, 7 Kasım 2020’de hayata veda etti. 12 Eylül Askeri Cunta döneminde TKP-ML’nin İstanbul’daki 3. toplu davasında idam cezasına mahkûm edilen Yıldız, 1988’de Metris Askeri Cezaevi’nden firar etti, ancak yakalandı. Bir yıl sonra ise Bartın Cezaevi’nden kaçıp yurt dışına çıktı. Bir süre Yunanistan’da kaldıktan sonra Almanya’ya geçti. Yurtdışındaki göçmenlik serüveninin büyük bir kısmında Almanya’da yaşamasına rağmen, bir dönem Kenya ve birkaç yıl da Polonya’da kaldı. Almanya’nın Erfurt şehrinde, bir süredir kanser tedavisi görüyordu.

1960’da, Kars’ın Arpaçay ilçesinin Cebeci Köyü’nde, bir Terekeme (Karapapak) ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. Sonradan birini kaybedeceği beş kardeşinin en büyüğüydü. Birkaç parça tarlaları vardı ama çok verimsizdi. Baba aileyi geçindirmek için gurbete, iş bulabileceği başka şehirlere, gitmek zorunda kaldı. Verimsiz toprakla uğraşmak ise artık Gazanfer’in sorumluluğuydu. Bu nedenle, parasız yatılı okul sınavlarını kazanmasına rağmen ilkokuldan sonra okuyamadı.
Babası henüz onlar doğmadan Kore’ye asker olarak gönderildi, Kore’den Amerikan düşmanı olarak döndü. “Gidip adamların ülkesini ikiye bölüp geldik, bunun sorumlusu Amerika’dır” der, Menderes’i de “memleketi 3-5 sente satan adam” diye niteler, aynı zamanda da Vietnam hayranıdır:

“Bende bu anti-Amerikancı hava babamın etkisiyle oldu diyebilirim. Babamın okuma yazması yoktu. Köyde iyi kitap okuyanları eve çağırır, onlara yemek yapar, çay içirir ve gece geç vakitlere kadar kitap okuturdu. Küçük olduğum için uyumam gerek, ertesi gün okul var ama yatmak istemezdim. Yav baba çok hoşuma gidiyor, ben de dinlemek istiyorum derdim, otur oğlum dinle derdi. Nasıl olsa ileride öğreneceksin ama şimdi de dinle.”

1975’te babası gittiği yerde hastalanıp köye döndü ve öldüğünde henüz 38 yaşındaydı. En büyük kardeş olarak sorumluluk onun omuzlarına kaldı. 15 yaşında mecburen o da babası gibi gurbete çıktı: “Annem gece kalktı, hazırlık yaptı. Yanımda yemek götüreceğim. Çünkü 48 saat sürüyor Kars Ekspresi. Bizim orada kaz çok meşhurdur. İki tane kaz pişirdi yolculuk için. Helva yaptı, kete yaptı.”

Kocaeli’nin Çayırova ilçesine geldi. Arçelik’te işçi olarak çalışan Mehmet Amcasının yanına yerleşti. İnşaatlarda, fabrikalarda işçi olarak çalışmaya başladı. Amcası DİSK üyesiydi, ‘15-16 Haziran Direnişi’ne katılmıştı. 1977’deki ‘Kanlı 1 Mayıs’ta birbirlerini kaybettiklerinde, Gazanfer için çok korkmuştu amcası. Yeniden bir araya geldiklerinde, sevgiyle sarılmıştı boynuna.

Cunta Öncesi Politik Atmosferde Yıldız Proleterleşir

‘Kanlı 1 Mayıs’ı, Maraş ve Çorum katliamları izlemiş, devlet destekli faşist saldırılar doruğa tırmanmıştı. İlerici akademisyenlere, gazetecilere, aydınlara, öğrencilere peş peşe suikastlar düzenleniyor, günde 15-20 kişinin öldüğü, adı konulmamış bir iç savaş yaşanıyordu. 12 Eylül generalleri “şartların olgunlaşmasını bekledik” itirafında bulunarak bu savaşın müsebbibini itiraf etmişti daha sonra. Maraş ve Çorum’da yaşanan katliamlar özellikle Alevilerde ve sol tabanlı toplumsal hareketlere/politik gruplara sempati duyan kitlelerde büyük bir tedirginlik yarattı. Silahlanmak, kendi direniş komitelerini kurmak, kendini savunmak için hazırlık yapmak meşruiyet kazanmıştı. Silahlı mücadeleyi savunan politik örgütlenmeler bu tedirgin kitlelerden kolayca taraftar kazanabildi.

Devrimciler, artık artan bir şekilde halkın desteğini alıyordu, faşist saldırılara karşı direniyor üniversitelerdeki faşist işgalleri birer birer kırıyordu, mahallelerde nöbetler tutarak faşistlerin saldırılarını mahalleliyle birlikte püskürtüyordu. Bir yandan da yoksullar için evler inşa ediyor yeni mahalleler kuruyorlardı, bu evleri yıkmaya gelen kolluk güçlerine karşı halkla birlikte direnerek bir iktidar odağı olarak her geçen gün biraz daha öne çıkıyorlardı. Toplumsal kutuplaşma zaten had safhadaydı. Politikleşme yaşı iyice düşmüş, 16 yaşındaki bir çocuğun kendisine elektrik işkencesi yapan emniyet mensuplarına “Abi bu ne ki, bana isterseniz Keban’ı bağlayın” dediği günlerden geçiyordu bu topraklar.

Gazanfer Yıldız bu ortamda devrimcilerle tanışarak kitap okumaya, devrimcilerin kendi aralarında yürüttükleri tartışmaları ilgiyle dinlemeye başlamıştı:

“… bu sol içindeki tartışma, benim birikimim olmadığı için bana bir garip geliyor. Örneğin revizyonizm, Troçkizm, oportünizm… Ulan dedim arkadaş, bu da neyin nesi yav. Gündüz kahvelerde başlayan tartışmalar gece evlerde devam ediyor. Ben hiç kaçırmıyorum, ilgimi çekiyor… Hemen bir sözlük aldım. Sözlükte anlatıyor oportünizmin ne olduğunu. Başta dedim ki bu revizyonizmle, bu oportünizm çok kötü hastalıklı bir şeydir, bundan uzak durmam lazım. Ama nasıl uzak duracaksın herkes birbirine oportünist diyor.”

Ödünsüz, dik başlı bir kişiliği vardı. Gebze’de TÜBİTAK inşaatında soğuk demirci olarak çalışmaya başladığında henüz 16 yaşındaydı. Süleyman Demirel’in sınıf arkadaşı olan patronu işçilerin maaşını zamanında vermediği için grev yapan inşaat işçilerinin arasında o da yer aldı. Bu nedenle işten atıldı. İçerde kalan 750 lirasını istediğinde patronu onu aşağılayarak kovdu, “istersen karakola git şikâyet dilekçesi ver” diye de dönemin adaletsizliğine sırtını dayadı. Patronun karakoldaki polislerle içli dışlı olduğunu, birlikte yemek yediklerini, eğlendiklerini herkes gibi o da bilmekteydi. “Gidersem orada da hakaret işitir, belki de dayak yerim” diye düşündü. Ama böyle ezilmiş bir şekilde ayrılmaya da gönlü el vermiyordu. Birden patronun arabası gözüne çarptı. “İthal malı; kontak anahtarı çevrildiğinde tekerleklerin üzerinde havaya kalkan, güzel ve pahalı bir arabaydı.” Koştu, inşaat için kullandıkları dinamitleri alıp geldi, fitili uzun tuttu. Büyük bir patlama sesi duyulduğunda oradan çoktan ayrılmıştı:
“Beni çok küçümseyip, aşağılamıştı patron ama sonra duyduğuma göre korkudan inşaata gelip gitmeyi kesmiş.”

Yeni tanıştığı devrimci abilerinden ilk zılgıtı da bu yüzden yedi. Bu eylemin hem ona, hem kendilerine, hem de suçsuz insanlara verebileceği zararları anlatıp uyarmışlar, bir daha bireysel eylem yapmaması için tembihlemişlerdi onu.

Gazanfer Yıldız Örgütlü Mücadelede Yerini Alır

Hak yiyen patronlara karşı tek başına mücadele edilemeyeceğinin bilincine varmıştı; örgütlü, militan bir mücadeleye atıldı. Subay olmak isteyen, kazandığı okula gidemediği için bu hayalini gerçekleştiremeyen, kendi memleketinden çıkarken Atatürk hayranı olan Gazanfer; süreç içinde değişmiş, Kemalizm’e en sert eleştirileri yapan İbrahim Kaypakkaya’nın kurduğu partiye katılmıştı:

“Partiye ilk sempatizan olarak katıldım. Başvuru yaptığımda bir arkadaş kendimi anlatmamı içeren bir yazı istedi benden. Yani özgeçmişim, sınıfım. Ben de yazdım anlattım durumumu. Ondan sonra sempatizan olarak partiyle ilişkim başlamış oldu. Artık onun disiplinine girdim. Partiyle ilişki kurmamla birlikte eğitim çalışmaları birimler halinde başladı. Bunlar genelde partinin ideolojik, siyasi, askeri konulardaki görüşlerini kavrama ya da kavratma bazında devam etti.”

Aslında Her Şey Anasına Şal Alma Sözüyle Başlar

Gurbete çıkarken anasına bir şal alarak dönme sözü vermişti. Yaşlı Kafkas kadınlarının omuzlarına attığı yünlü şal, bir şaldan fazlasını ifade ediyordu onlar için. Saygınlık ve prestij konusuydu. O yılların kaosunda başka amaçlarla çıktığı yolculuk, kazandığı bilinç ve duyarlılıkla başka yollara saptı. Anasına şal alıp götüremedi Gazanfer. Daha sonra idam mahkûmu olarak gün sayarken cezaevine ziyaretine gelen anasının sarf ettiği sözler ise hiç aklından çıkmadı:

“Herkesin anası gelip, ağlar ağlar giderdi. Benim anam geldiğinde ise hesap sordu bana. Ümraniye 1 Mayıs Mahallesi’nde çalıştığımı duymuş; ‘millete gecekondu dağıtırken bu dul, fakir anan hiç mi aklına gelmedi’ diye paylamıştı beni. Anama ev yapmayı hiç düşünmemiştim ki… Aklıma gelse bile, bir ev de anama verelim demeye utanırdım, diyemezdim. Çünkü biz kendi ailemiz için değil, tüm yoksullar için mücadele ediyorduk.”

Yurtdışına çıktığında çalıştı, çabaladı, borç aldı ve annesine başını sokacağı bir ev parasını gönderdi. Bir daha da parayla pulla hiç işi olmadı; mülksüz yaşadı, mülksüz öldü. Söz verdiği şalı ise götüremedi anasına. Anasını en son gördüğünde cezaevindeydi. Firardan sonra da görüşemediler. Yaşam öyküsünü kaleme almayı, otobiyografik bir roman yazmayı düşündü. Yazabilseydi adını “Şal” koyacaktı ama olanak yaratamadı. Bazen “başıma ne geldiyse o şaldan geldi” diye düşünür; acı acı gülümserdi.

“Faşizme Geçit Yok”

Geçimini temin etmek için ağır işlerde çalışıp tüm gücüyle devrimci mücadeleye katılıyordu. Çok az kalan boş vakitlerinde de büyük bir istekle okuyup, araştırıyor, yoldaşlarıyla tartışıyordu. ‘Tarihsel Materyalizm’, ‘İşçiler Neden ve Nasıl Sömürülüyor’, Lenin’in ‘Devlet ve Devrim’, Mao’nun ‘Teori ve Pratik’, Mitka Grıbçeva’nın ‘Seni Halk Adına Ölüme Mahkûm Ediyorum’, ‘İktidar Namlunun Ucundadır’ broşürü, ‘Ser Verip Sır Vermeyen Bir Yiğit’ ve Kaypakkaya’nın ‘Seçme Yazılar’… Bunlar, o dönem okuduğu kitaplar arasındaydı.

Yoksul bir köylü çocuk, birkaç yıl içinde kınında duramayan keskin bir kılıca dönüştü, 70’lerin son yıllarında yaşanan adı konulmamış bir iç savaşın meçhul askeri olarak saflarda yerini aldı. Yoksulluğu, haksızlığı etinde ve kemiğinde hissederek, büyük bir sınıf kiniyle atıldı kavgaya. Korkusuzdu, gözünü budaktan sakınmazdı. Çoğu zaman canını hiçe sayarak üstlendiği görevi yerine getirirdi. Faşistlerin hedefinde olan mahallelerin korunması için diğer devrimci örgütlerle görev dağılımı yapılıp nöbet tutulacak noktalar belirlenirken, en riskli bölgeler ona ve yoldaşlarına bırakılırdı. Boşnak Mahallesi olarak da bilinen Sapanbağları ile Topselvi de o mahallelerdendi.

“Faşistler Topselvi’yi, Sapanbağları’nı Maraş gibi yapacağız diyerek tehditler savuruyorlardı ama izin vermedik, giremediler.”

Gazanfer bazen propaganda yapmak, bazen de bilgi toplamak için faşistlerin kontrol ettiği bölgelere öldürülme tehlikesini göze alıp girip çıkıyordu. Arkadaşlarıyla geceleri bildiri dağıtmak ya da yazılama yapmak için gittiklerinde maske taktıkları için halk arasında adları “Maskeli Beşler”e çıkmıştı. Gece maske ile gidip eylem yaptığı yerlere gündüz elini kolunu sallayarak bilgi toplamak için giderdi. Elinde sağcı bir gazete olan, nüfus kâğıdında Kars yazan, Azeri şiveli, işçi kılıklı bu gençten kimse şüphelenmezdi.

“Her Şeyden Önce Mert Olmalı İnsan”

Birçok eylem gerçekleştirmişti. Katıldığı eylemleri konuşmaktan haz etmiyordu. Son günlerini iyi geçirmek için kemoterapiyi reddettiğini daha önceden söylemişti. Artık fazla zamanının kalmadığının bilincindeydi…Herşeyi konuşabilirdi. Ama yasak bir kavgada olmuştu yıllarca ve bunun oluşturduğu refleksler kişiliğinin yapı taşlarını oluşturmuştu. Belli ki bazı sırları mezara taşıyacaktı. Açıkçası bu görüşmede öğrenmek istediklerim bunlar da değildi. Onun anlatmayı tercih etmediği şeyleri çok merak eden biri, Gazanfer’in yargılanıp idam cezasına çarptırıldığı dava dosyasından da öğrenebilirdi. Benim merak ettiğim, onu Gazanfer Yıldız yapan özelliklerdi. Bir örgütün gözü kara militanı olmaktan öte neydi Gazanfer Yıldız? Bu özellikler farklı konuları konuşurken açığa çıkacaktı.

Örneğin sol içi çatışmaları konuşurken, başka bir sol örgütle bir sağcıyı kurtarmak için nasıl kafa kafaya geldiğini anlatıyordu:

“On kişi bir kişiyi araya almışlar dövüyorlar. Haydi, bir kişi, bilemedin iki kişi anladık. On kişiyle bir kişi dövülür mü? ‘Olmaz!’ dedim.”

Olayın üzerinden kırk sene geçmesine rağmen halen nasıl kızgın olduğunu görüp şaşırıyordunuz. Kim bilir, belki de o sağcının arkadaşlarını öldürmekten (onun deyimiyle halk düşmanlarını cezalandırmaktan) hüküm giymiş, idam cezası almıştı ama ona yapılanın mertçe olmadığına inanıp, kızıyor, bu nedenle bir sol örgütle çatışma aşamasına geldiğini aynı inanmışlıkla anlatıyordu.

Gördüğü işkenceleri, onun hakkında daha önce yakalananların verdiği ifadeleri konuşurken de yine başka bir özelliği ortaya çıkıyordu: “Cunta döneminde bize de para lazımdı. Yoldaşlar tutuklanmış. Avukata gidiyorsun ve avukat para lazım diyor, düşünebiliyor musun? Vermek zorundasın yoldaşlarından bilgi almak için. Aileleri ekonomik olarak zayıf…” Tam bu sırada bir bilgi gelir; bir araba galericisinin evinde bir kasa, kasada da yüklü bir para olduğunu öğrenirler. İki kişi eve girerler. Evde biri gelin, biri kaynana iki kadın vardır. Kadınların üstü başı altın doludur ama kasada para yoktur. Bunun üzerine arkadaşı kadınlara “altınlarınızı çıkarıp, verin” der. Kaynana “benimkileri alın, gelinin altınlarına dokunmayın”, gelin de “kaynanamın altınlarını bırakın, benimkilerini alın” diye yalvarır.

Gazanfer müdahale eder; “biz buraya para almaya geldik, kadınların ziynet eşyasını soymaya değil.” Evde bulunan az miktardaki parayı da almaz, hatta kadınların komşudan para alıp getirme teklifini de reddeder. “Biz buraya gelmedik, siz de bizi unutun” der ve oradan çıkarlar. Hatta bu olay üzerine duygusal davrandığı gerekçesiyle örgütü tarafından eleştirilir. Ama onun kendi doğruları, inandığı ilkeleri vardır. Bu doğruları gerektiğinde örgüte karşı da savunur. İnançları için ve inandığı sürece vardır o. İnancı ve güveni sarsıldığında, 17 yaşında katıldığı, güçlenmesi için ölümlere gidip geldiği örgütten de ayrılacaktır ilerleyen yıllarda.

“İşkencede Günlerce…”

12 Eylül ile birlikte kitlesel operasyonlar, yakalanmalar ve buna bağlı olarak çözülmeler de artmıştı. ‘Ser verip sır vermeme geleneği’nin bozulduğu günler gelip çatmıştı. Kendine göre önlemler alır. Başka örgütten bir kadına rica eder, nişan yüzüğü ‘vitriniyle’ yakında evlenecek nişanlı pozunda ev tutar. Yine yakalanmalar olur. Yakalanan konuşsa da ona ulaşamayacakları için güvendedir ama evini bildiği başka bir kişi vardır. Onu ele verebilir. Durumu anlatır bu arkadaşına ve tuttuğu eve getirir. Gizlilik konusunda sıkı sıkıya tembih ettiği arkadaşı dayanamaz; bir hafta sonra evine, annesini görmeye gider, yakalanır ve Gazanfer’i de yakalatır.

Operasyonu, daha sonra suikaste uğrayacak olan ünlü Emniyet Müdürü Ahmet Ateşli yönetmiştir. İşkence daha evdelerken başlar. Önce 2. Şube’de, sonra da 45 gün boyunca 1. Şube’de devam eder. En son yakalanan birkaç kişiden biridir, üzerine çok ifade verilmiştir. Çok ağır işkenceler görür. Başka işkencelere de tanıklık eder, aslında bu da işkencenin bir diğer acısız yöntemidir. Kendisine yapılanlardan çok, tanımadığı ama adının Hacer olduğunu duyduğu bir kadına yapılan işkencelerden etkilenir. Ona yapılan ahlaksızlıkları, kadının nasıl utandığını anlatırken kırk yıl sonra dahi gözleri doluyordu.
İlk haftalarda hiçbir şeyi kabul etmez. Bir gün girdikleri evin gelinini getirip, yüzleştirirler. Onlar polise gitmemiş ama altınları isteyen arkadaşı yakalanmış, polisin bilmediği o eylemi de anlatmıştır:

“Gelin beni görünce ‘vay dedi kurban, seni ne hale sokmuşlar!’. Polis de dedi ki, ‘ooo Esmer, bunlarla güzel muhabbetin var ha? Kalk da inkâr et şimdi, nasıl inkâr edeceksin? O eylemi işte böyle kabul ettim. Bir kabul ettin mi diğerlerini de dayatıyorlar.”

Daha sonra ifadesi alınırken tutumu şu olur:

“Dedim ki ‘ben devrimciyim. Biz bunu kişisel çıkarlarımız için yapmadık, mücadelenin ihtiyaçları için yaptık’. Polis, ‘şu anda serbest olsan ne yaparsın’ diye sorduğunda, ‘yine aynen devam ederim, siz haksızlığı temsil ediyorsunuz’ dedim. Kayıtlara, ‘eylemi kabul ediyor, kendisinin devrimci olduğunu ve pişman olmadığını söylüyor’ biçiminde geçti. Ondan sonra savcılığa gittik, savcılıkta reddettim.”

“Benim Üniversitelerim”

İlkokuldan sonra okuyamamış ama hayat dersini, Maksim Gorki’nin betimlediği ‘Benim Üniversitelerim’den almıştı. Lafı gediğine koymayı iyi bilirdi. Yargılandığı davanın askeri savcısı ile muhabbeti de bu minvaldedir. Savcı ona iki parmağını aşağı sallandırıp, oynatarak seni sallandıracağım mesajı verir, o da savcıya ön adıyla hitap eder ve alay ederek tehdit-i misilleme yapar.

Ölüm tehditleriyle süren bu karşılıklı sürtüşmenin finali, idam hükmünün açıklandığı karar duruşmasında yapılır. Askeri savcı mütalaasında, onun suçlandığı eylemleri birer birer okuyup idam cezası talep ettikten sonra, mahkeme heyetinin başkanı, pişman olup olmadığını sorar. Pişmanlık bildirirse, cezasının iyi halden müebbete dönüştürülme ihtimali vardır. O yumuşak Terekeme şivesiyle ağır ağır konuşur, “Evet Hâkim Bey çok pişmanım.” der. Gazanfer’den böyle bir yanıtı kimse beklememektedir. Mahkeme heyeti ve savcının yüzüne bir tebessüm yerleşirken, aynı davada yargılandığı yoldaşlarının yüzünde şaşkınlık ifadesi belirir. İki taraf da aynı şeyi, idamı duyunca boyun eğdiğini düşünürken Gazanfer devam eder:

“Gerçekten çok pişmanım. Ben çok az eylem yapabildim. Faşizme karşı yeterince mücadele edemedim. Keşke daha fazlasını yapabilseydim.”

“O Duvarınız Vız Gelir Bize”

Cezaevine düştüğünde görüşe gelirlerse ‘terörist’ diye suçlanmaktan korkan akrabaları ziyaretine hiç gelmez, amcası dışında. Amcası sık sık ziyaretine gelir, onun için çok üzülmektedir. Bir gün dayanamaz sorar: “Yeğenim, hiç mi yolu yok buradan kurtulmanın?”. Zaten Gazanfer ve arkadaşlarının kafası da sürekli bu soruyla meşguldür. Mahkemelerde yaptıkları savunmalardan etkilenen bir albayın, “Benim böyle 100 askerim olsa karşımda hiçbir ordu duramaz.” diyerek hayranlık belirtmekten kendini alamadığı mahkûmlardan biri olan Gazanfer, albayın bu söylemine; “Korkarım albay, senin hiçbir zaman böyle bir ordun olmayacak!” şeklinde tepki verir. Aslında bu tepki Gazanfer özelinde o dönemki inanmışlığın ve adanmışlığın bir temsiliyetidir. Akıllarında sadece bir yolunu bulup yeniden mücadelenin orta yerinde nefes alıp verebilmek vardır. En nihayet, amcanın sorduğu sorunun bir cevabı bulunur.

Türkiye, 25 Mart 1988’de, 29 siyasi mahkûmun bir kışlanın içinde kurulmuş olan Metris Askeri Cezaevi’nden kaçtığı haberiyle sarsılır. 29 kişiden biri de Gazanfer’dir. Şeytanın bile aklına gelmeyecek bir planla, değme cezaevinden kaçış filmlerine taş çıkartacak bir firar gerçekleştirmiştir Gazanfer ve arkadaşları. Aynı mahareti yurtdışına çıkışta gösteremezler. Bazı aksilikler, aksaklıklar yaşanır; Yunanistan’a geçmeye çalışırken sekiz yoldaşıyla birlikte Uzunköprü’de yakalanır.

Gönderildikleri Sağmalcılar Cezaevi’nde de hiç zaman geçirmeden kazmaya başlarlar. Kaybedecek vakitleri yoktur. Varlığından haberdar oldukları başka bir tünel çalışmasında işbirliği teklifleri kabul görmeyince iş başa düşmüştür. Kısa sürede kalorifer dairesine ulaşırlar, ne de olsa tecrübelidirler bu konuda. Ama kendilerinden önce başlayan tünel açığa çıkar ve yapılan denetimlerde onların kazdığı tünel de bulunur.

Bu olay üzerinde Bartın Cezaevi’ne sevk edilir. Bayram yaklaşmaktadır ve bayramda açık görüş yapılacaktır. Planlar yapılır. Biri kadın üç kişi kaçmak için hazırlık yaparlar. Kadın tutuklu erkek kılığına; erkek ise, kadın kılığına girecek, Gazanfer de kendisinden beş yaş küçük kardeşi Muzaffer ile yer değiştirecektir. Kadın tutuklu fark edilip yakalanır; bunun üzerine diğer tutuklu vazgeçer. Gazanfer ise kaçmayı başarır. Bu sefer yurtdışına çıkmayı da başaracaktır. Muzaffer’e çok eziyet edilir ama onun umurunda değildir. Çok sevdiği abisine yeni bir hayat bağışlamıştır. Abisinin cezaevi yatağı ona tahsis edilir. Bir ay içinde o da tahliye edilir.

Sevgileri Yarınlara Bırakır

Almanya’ya gelir, iltica eder. Onun henüz haberi yoktur ama Almanya’da onu bekleyen bir kadın vardır. Metris’ten kaçtığında yayınlanan fotoğraflarını görmüş ve onunla tanışmayı kafasına koymuş bir kadın. Tanışırlar, birbirlerini severler de. Kadın Can’ı (Gazanfer’in Almanya’da kullandığı isim) gözünden kıskanmakta, bir an önce evlenmek istemektedir. O ise hazır değildir böyle bir ilişkiye. Cezaevi duvarlarını yıka yıka geldiği Almanya’da yeni bir tutsaklık gibi gelir ona evlilik; panikler. Sevgi yetmez ilişkinin yürütülmesine. Sevgileri yarınlara bırakır ve yeni bir meçhule doğru yürür.

Almanya iyi gelmez ona. Enginleri fethetme ruhuyla gözünü kırpmadan daldığı denizin suları çekilmiş, onu kumsala atmıştır. 17 yaşından beri yasak bir kavganın içinde olmuş, bu kavgada yoldaşlarına, kendi hayatını onların avucuna koyup gidebilecek kadar çok güvenmiştir. Ama yurtdışında durum farklıdır. Yenilgi dönemlerine özgü olumsuzluklardan, güvensizliklerden herkes bir şekilde payını alır. Diyalektiğin şaşmaz kuralıdır; gelişme olmayan yerde gerileme, çürüme başlayacaktır. Gözünü açtığı sol çevrelerden, eski yoldaşlarından bir bütün olarak kopmaz, kopamaz ama yurtdışında bir görev, sorumluluk da üstlenmez.

Yol işçiliğinden, şoförlüğe kadar değişik işlerde çalışır. Kenya’da, Polonya’da kalır; kendisine teklif edilen ticari işlere de girer ama o bu işlerin adamı değildir. Anlamaz para işlerinden. Annesine bir ev almak için kendi kendine bir söz vermiştir. O sözü yerine getirir; bir daha da parayla pulla, mülkle işi olmaz. Namerde muhtaç olmadan, mertlerle dayanışma içinde yaşayacağı bir düzen kurar kendine.

Gazanfer Yıldız, ismi ile müsemma, bir yıldız, hem de kızıl bir yıldızdır çoğu kişi için. Onun kendini yalnız, hem de çok yalnız hissettiğini kimse bilmez. Dalgaların sahile sürükleyip terk ettiği bir denizyıldızı gibi yalnızdır. Suyu ararken bazen çıkmaz yollara da giren bir denizyıldızı…

“Yalnızım, kendimi çok yalnız hissediyorum.” diye itirafta bulunacaktır eski bir yoldaşına.

Dostları olmalı insanın
Onu sarıp sarmalayacak
Bitmeyen aşkın Pınar’ına taşıyacak

Aslında şanslıydı. İnsanların sevgiyle, saygıyla yaklaştığı bir kişiydi. Kendi deyimiyle “özgürlüğe kavuştuğunda da, ölüme giderken de hep elinden tutan” insanlar olmuştu çevresinde. Birçok kişinin kendi siperini kazıp, o sipere girip saklandığı yurtdışı koşullarında her faniye kısmet olmayacak ilişkilerdi bunlar.

Dermansız hastalığını öğrenip geçmişin muhasebesini yapmaya, hayatını bir film şeridi gibi gözden geçirmeye başladığında onu büyük bir aşkla seven o kadının hatırası canlanmaya başladı yeniden.  Acaba şimdi ne yapıyordu? Ona haksızlık mı etmişti? Kendisine dargın mıydı? Ölmeden önce görüşmeli, bu açık hesabı kapatmalıydı. Araştırmaya başladı ama çabaları sonuç vermiyordu. Dile kolay aradan 29 yıl geçmişti. Bu arada hastalığı da iyice ilerlemişti. Ölümcül hastalar için son mekân olan özel bir hastahaneye (hospiz) yatırılması için başvuru yapılmıştı.

Durumun ciddiyetini gören eski yoldaşları girdi devreye. Onun bir seneyi aşkındır ulaşamadığı kadın,  bir hafta sonra karşısındaydı. O Pınar’a ulaşamamış ama bitmeyen aşkın Pınar’ı mucize gibi ona gelmişti. Karşısında duruyordu. Seneleri saat saydılar, 29 saat önce ayrılmışçasına başladı muhabbetleri yeniden.

Veda

Güzel yürekli dostları, ellerinden gelse, kendi ömürlerinden birer parça alıp ona vermeye hazırdı, biraz daha uzun yaşaması için. Bu olanaksızdı ama son günlerini iyi geçirmesi için ellerinden geleni yaptılar.  Sürpriz bir buluşma hazırlayıp Avrupa’nın farklı şehirlerinden toplanıp Erfurt’a geldiler. Bir bahaneyle buluşma yerine getirilip karşısında onları görünce çocuklar gibi sevindi Gazanfer. Dostluk, yoldaşlık onun için çok değerliydi.

Yapılan konuşmalarda bu buluşma, eski tüfeklerin mutat, nostaljik bir buluşmasıymış gibi ele alındı.  Bunun bir ‘Son Yemek’ olduğu yadsındı. Ayrılırken yeniden görüşme sözleri verildi. Herkes bunun mümkün olmadığını biliyordu ama kimse kabullenmek istemiyordu. Durumu iyice kötüleşip cenaze masrafları için bağış toplanmaya başlandığında tepki gösterenler bile oldu. Sanki kaçınılmaz son, yakına taşınıyormuş gibi geliyordu onlara.

Eski sevgili ve eski yoldaşlarla yeniden bir araya gelmek ömrünü uzatmıştı Gazanfer’in. St. Martin Hospiz’ deki bakım da mükemmeldi. Her türlü çileyi göze alıp ona özgürlüğünü bağışlayan kardeşinin vizesi de alınmıştı; o da gelmek üzereydi. Söylemeye alışık olmadığı bir söz çıktı dudaklarından: “Çok mutluyum!”

Güzel bir dünya için can bedeli mücadele eden bir kuşağın temsilcisiydiler; güzel insandılar. Mutluluk her şeyden, herkesten çok onların hakkıydı. Keşke bu sözü ağız dolusu söyleyebilseydiler; yıllarca tekrar edebilseydiler!

“Bir yangın ormanından püskürmüş genç fidanlardı
Güneşten ışık yontarlardı sert adamlardı
Hoyrattı gülüşleri aydınlığı çalkalardı
Gittiler akşam olmadan ortalık karardı…” 

Attila İlhan

…………………………..
*Bizler de tarihe tanıklık etmeli, geçmişe ait bilgi ve belgeleri, yaşam öykülerini toparlamalı, sözlü tarih çalışmaları yürütmeli, içinden geldiğimiz geçmişin tek yanlı anlatımına rıza göstermemeliyiz. Bu bakış acısıyla, Gazanfer Yıldız’ı son günlerini geçirdiği Almanya’nın Erfurt şehrindeki St. Martin Hospiz’de ziyaret ettik. Ekim 2020’nin ilk haftasında görüşmeler yapıldı. Sağlığı el vermediği için bütün yaşam hikâyesi olmasa da yaşamının önemli bölümleri kayıt altına alındı.
**  Yazıda dile getirilen görüşler, anlatılan olaylar Gazanfer Yıldız’ın anlatımlarından derlenmiştir.

 

Kaynak: https://www.onurvakfi.org/gazanfer-yildiz-bir-siyasi-surgunun-hikayesi-semih-savasal