Anasayfa , Dünya , Ateş Çemberinde Gül Yüzler: Filipinler’de Devrim Fırtınası

Ateş Çemberinde Gül Yüzler: Filipinler’de Devrim Fırtınası

FİLİPİNLER | 24 – 01 – 2010 | Filipinler denilince insanların aklına hemen fırtınalar, tayfunlar, depremler gelir. Ateş çemberinde bir ülke Filipinler. Eylül ayının son haftasından itibaren Filipinlerler’de, Ekim ayı da dahil üç kez tayfun geldi, şiddetli yağışlar oldu. Bu doğal felaketler sonucu binden fazla insan yaşamını kaybetti.

Tabi böyle bir durumda Filipinlerler’e gitmem, bu fırtınanın etkilerini görmekten kaynaklanmıyordu. Savaşın yaşandığı bu ülke daha büyük fırtınaların etkisini taşıyor. Yaklaşık 400 yıl sömürgecilik boyunduruğu altında kalmış ve şimdi de yarı feodal, yarı sömürge yapısıyla zenginlik kaynakları özellikle yabancı sermayeye peşkeş çekilen, halkı  yerli feodal ve kapitalist sınıfların baskı ve sömürüsü altında olan Filipinler’de başka bir fırtına daha esiyor. Ezilen, sömürülen sınıf ve katmanları sömürüden, baskıdan kurtarma yönünde esen bir devrim fırtınası. Bir umut fırtınası.

Filipinler araştırmamızın en önemli özelliklerinden biri ilk kez gerilla bölgelerinin, uluslararası anlamda, bir gazeteciye açılması oldu. Evet gerilla bölgelerinin kapıları bize tümüyle açıldı. On beş gün gerilla bölgelerinde gerillalarla yaşadık. Filipinli gerillanın özelliklerini ve yapısın yerinde inceledik. Bu arada Filipinler halkının durumunu da yerinde görme fırsatı bulduk. Ancak bu defaki araştırmamız hiç de kolay olmadı. Büyük zorluklar, tehlikeler yaşadık.

Başkent Manila’ya vardığımızda Tayfunlu yağışların etkisini sokaklarda, bazı evlerde hemen görüyoruz. Sokaklarda sıska bacakları üzerindeki kafasına naylon geçirip yağmurdan kurtulma ısrarıyla koşuşturan insanlar da Manila’nın bir felaket daha yaşayacağı korkusu yaratıyordu adeta. Dev bir metropol Manila. Bizi alan arkadaşla sohbetimizde sözü asıl fırtınaya getiriyorum. ‘Çatışmalar var mı?’ diye arkadaşa sorunca hiç duraksamaksızın ‘evet’ diye cevaplandırıyor. “Ama bunlar medyada bilinçli bir şekilde yansıtılmıyor. Bizim tarafımızda kayıplar olduğu zaman dahi medya bunları haber yapmıyor. Hatta bizim eylemlerimiz, bazen Moro İslami Kurtuluş Cephesi yaptı diye veriliyor” şeklinde tepkide bulunuyor Filipinlerli devrimci. Bunların iki nedeninin olduğunu belirtiyor. Birincisi, komünistlerin gücünü kitleler nezdinde yok göstermek, ikincisi de, eylemleri Morolara (İslamcılara) yükleyerek ve Moro’nun eylemlerini ön plana çıkararak Müslümanlara karşı Hıristiyan düşmanlığı geliştirmek ve böylece Hıristiyan inancındaki kitleleri yanına çekmek.

Bir felaket bölgesi

İlk tayfunun üzerinden haftalar geçmiş ancak halen Manila’da insanlar suların içinde yaşıyordu. Evleri sular altında kalan, yanan insanlara devlet yardımı hemen hemen hiç olmamış. Bir iki kilo pirincin dışında. Gittiğimiz felaket bölgelerinden biri Tattalon mahallesi. 20 bin nüfuslu bu dev mahallede 400 aile felaketten şiddetli bir şekilde etkilenmiş. Çok sayıda insan evlerini bu yangın ve fırtınada yitirmiş ve 8 kişi de yangında ölmüş. Evlerini, eşyalarını, bu yuvalarındaki yoksul umutlarını kaybeden bu insanlar sadece bir şeyi yitirmemişlerdi; yüzlerindeki gülüşler ve sıcak tebessümler de kaybolmuştu. Bazı yerlerde suların yüksekliğinin 4 metreye ulaştığı bu bölge, Marcos yönetimine karşı direnişin en fazla olduğu yerdir aynı zamanda.

Manila’yı gezme fırsatı da yakaladık. Büyük yeşillikler içerisinde bir park. Aklıma Lapu Lapu geldi. Tam onun heykelinin bu yakınlarda olup olmadığını Filipinli arkadaşa sorarken biraz ilerimizde kocaman bir heykel gördüm. Yüksekliği parkın güzelliğini gizleyen, parkın yanı başında duran büyük iş merkezlerine inat dik başı, elinde kılıcı görkemli bir heykel. Başı gökyüzünün derinliklerine bile meydan okuyan onurlu bir duruş. Böyle bir duruşu görüntülemek gerçekten beni çok heyecanlandırdı. Lapu Lapu’nun 1521’de İspanya adına Filipinlerlerin işgaline çıkmış Portekizli işgalci Ferdinand Magellan’ı öldüren adam ve Filipinlerliler onu ulusal kahraman ilan etmişler.

Semt çalışmaları

Tayfun ve şiddetli yağmur özellikle yoksul mahallelerde büyük hasara yol açmıştı Filipinler’de. Bu felaketten etkilenen halka devlet yardımı yoktu ama halkın örgütleri onlara yardım ediyordu. Bayan (Halk) adlı örgüt, Halkın Tugayları adında bir yardım ekibi oluşturarak kendi imkanlarıyla bu insanlara yardım etmeye çalışıyor. İki büyük semtte Bayan örgütü yiyecek-içecek yardımı yapıp, halka bedava sağlık hizmeti sunacaktı. Örgütün bu çalışmalarına katılmamız istendi. Yaşlı bir kadın arkadaş sabah bizi kaldığımız otelden aldı. Jipin yarısı yiyecek ve su paketleri ile doluydu. Kalan boşluğu da biz doldurduk. İki orta yaştan kadın ve iki de genç arkadaş daha vardı arabada.

Kadınlardan biri Kayıplar Komitesi’nden (Lolit). Rybe adlı bu kadının oğlu kayıp. Kendisi aynı zamanda İnsan Hakları Derneği’nde de görevli. Kızı aktif bir devrimci. Devrimci kızı ele geçiremeyen devlet güçleri politikayla ilgisi olmayan kardeşini kaçırıyor. 2006’da kaçırılan 24 yaşındaki gençten halen bir haber alınmamış. Karanlık güçler tarafından kaçırılarak öldürülmüş ve 200 kişi de halen kayıp. Bu kaçırma olayı anne Rybeyi de devrimcileştirmiş. Kendisi, “Beni Cumhurbaşkanı devrimci yaptı” diyerek tepkisini dile getiriyor. Yanımda oturan diğer kadın da Eski Siyasi Tutsaklar Komitesi’nden (Celda). Beş araçtan oluşan konvoyumuz Manila sokaklarında kalabalıklar arasında ilerlerken sohbet faslımız da devam ediyor. Filipinler eski bir öğrenci derneği üyesi ve 2000 yılından beri de semt çalışmaları yapan arkadaşla tanışırken gözüm yanında uyuklayan çok daha genç bir arkadaşa takılıyor. Mücadeleye yeni katılmış. Bugün okulda olması gerekirken yardım çalışmalarına katılıp yeni yerler, yeni insanlar tanımak istemiş.

‘Öfkeyi harekete geçiriyoruz’

Semt çalışmalarında bulunanlardan biri çalışmaları hakkında bilgiler veriyor heyecanla. “Çalışmalarımız hakkında toplantılar, film gösterimleri, bilgilendirme toplantıları, ne yapılması gerektiği konusunda semt sakinleriyle toplantılar, çalışmaları semt halkı ile tartışma şeklinde çalışmalar yapıyoruz” diyor. İnsanların düzeylerine göre de eğitim çalışmaları yanında işsizlik, ev ve arsa sorunu gibi semt sakinlerinin daha somut sorunlarına ilişkin çalışmalar da var. Çünkü, işsizlik, ev ve arsa sorunu insanların en temel sorunlarının başında geliyor. Semt komiteleri kadın, gençlik ve yerel çalışmalar yapan komitelerden oluşuyor. Satıcıların dernekleri var. Motosikletçilerin (önemli bir taşıma aracıdır Filipinlerlerde) örgütlenmesi çalışmaları yapılıyor. Bütün bu çalışmalar, bizim çok alışık olduğumuz derneklerde yapılmıyor. Daha çok evler tercih ediliyor. Konvoyumuz duruyor birden. Konvoyun önünde özel güvenlik görevlileri. Aşağı indik. Yolun iki kenarında karşı karşıya duran ve her birinin önünde özel güvenlik görevlilerinin ve lüks arabaların durduğu bu semt zenginlerin oturduğu semtmiş. Bu semtte aç, hasta halen sular içinde yaşayan çocuklara, kadınlara, yoksul insanlara yiyecek ve sağlık hizmeti de içerse bizim bindiğimiz türden arabalar geçemezmiş! Semtin görüntüsü bozuluyormuş bu eski arabaların yoldan geçişiyle! Hastalıktan, midesinin boşluğundan inleyen çocukların çığlığı bu lüks semtte yaşayanların umurunda olabilir mi?

“Öfkeyi harekete geçiriyoruz” diye sözlerini sürdüren Rita “günlük yaşam derdine düştükleri için yoksulluk da işe yaramıyor. Tepkiler sinirlere yansıyor ama devlete karşı tepkiye dönüşmüyor. Korku da çok önemli bir neden” açıklamasıyla genel bir çok doğruyu dile getiriyor. Ancak bütün bunlara rağmen ülkenin değişik yererinde mutlaka eylemlerin olduğu ve sol militan eylemlerin hükümet için büyük bir tehdit olduğu gerçekliği de var. Filipinlerlerde komünistlerin örgütlülüğü geniş bir alana yayılmış. Farklı ve geniş çaplı kitle örgütlenmelerinin devrimci mücadele için önemli bir özelliği halkın geniş cephesini oluşturmasıdır. Bu türden yani halkın geniş cephesini oluşturan bu örgütlenmeler hem ülke genelinde hem de yerel alanlarda yaratılmıştır.

Komünistlerin Filipinlerler’de halkı nasıl örgütlediklerini, hangi yöntem ve araçları kullandıklarını bir de Rita’ya soruyorum. Rita, bu soruma, “halkın sorunlarını dile getirmek ve bu sorunlar karşısında çözümler ve çözüm önerileri bulmaya çalışıyoruz halkı örgütlerken. Bunu yaparken insanlara iş bulma gibi bir görev üstlenmiyoruz. Sorunların doğru çözümünün devrimde olduğunu anlatıyoruz ve bu temelde örgütlenme yapıyoruz” diye yanıt veriyor.

Doğal felaketin kurbanı olan insanların bulunduğu Basag bölgesine sonunda vardık. Yardıma en çok muhtaç olanlar örgütün semt komitesi tarafından önceden belirlenmişti ve kendilerine numaralı birer kart verilmişti. Çoğunluğu kadınlı ve çocuklardan oluşan uzun kuyruktaki insanlar kendilerine ulaştırılmak istenen yiyecek ve içecek paketlerini ellerindeki kartları görevlilere vererek alıyorlardı. Öte yandan da doktorlar sağlık sorunu olanları kontrol ettiler ve gerekli ilaçları hastalara verdiler. Geçici bir çözüm de olsa bu çalışma büyük bir sorumluluk gereği olarak güzel bir şekilde yerine getirildi.

Yardımın dağıtılacağı ikinci bölgeye gittiğimizde sokakların sularla dolu olduğunu, insanların sular içinde yürüdüklerini, hatta bazılarının kendi yapımı küçük teknelerle evlerinden çıktıklarını gördük. Görevliler yardım paketlerini dağıtırken biz de halen sular altında kalan caddelerde dizimize kadar çıkan sular içinde insan manzaralarını görmeye çıktık. Her hangi bir alt yapı olmadığı için bu suların çekilmesinin en az Aralık ayının sonuna kadar süreceği ifade edildi. Tabiki yeni yağmurlar olmazsa…

Gerillaya yolculuk

Asıl büyük heyecan gerilla bölgelerine yapılan yolculuktu… On iki saatlik bir yolculuktan sonra nihayet Lagazpi’ ye ulaştık. Burası Bicol bölgesinin başkenti. Bir buçuk saatlik bir yolculuğumuz daha vardı. Minibüsümüz Lagazpi şehrini geride bırakarak yükseklere doğru yol alalı bayağı olmuştu. Nerede ineceğimizi bilmediğimden, çok ormanlı yerler geldiğinde acaba burada mı ineceğiz diye düşünüyordum. Ne de olsa gerillaya gidiyorduk. Ama yolda ormanlık alanlardan inmeden küçük bir şehre geldik. Burada yeni bir rehberimiz daha oldu. Sürücüsü dahil 6 kişinin bindiği bir saat süren bir motor bisiklet yolculuğundan sonra bir köye vardık. Çatısı yapraklardan, duvarları tahtadan evin içine girdik nihayet. Kimseler görmesin diye mutfağa alındık. ‘Bizim kitlemiz ama olsun. Yabancı görünce…’ diye açıklama yaptı arkadaşlarımız. Pirinç ve haşlanmış etten oluşan bir tencere yemek bizi bekliyordu. Mutfak tezgahı aralıklarla bir araya getirilmiş ağaçlardan yapılmıştı. Yıkanan bulaşıkların suyu hemen bu aracıklardan yarısı dışarı yarısı evin altına akıp gidiyordu.

Yolculuk tekrar başladı. En önde 19 yaşında bir genç, onun arkasında yüzünde gülüşü hiç ama hiç eksilmeyen genç kızımız, tercüman arkadaş, ben ve benim arkamda da Alisa ve bütün yolculukta bizimle olan Karla. Büyük muz yaprakları, palmiyeler arasına tam heyecanla yürümeye başlayalı iki üç dakika oldu ki arkadan bir kişi Alişa’ya bir şeyler söyledi. Alişa geri dönmemiz gerektiğini söyleyince şaşkın şaşkın eve geri döndük. Meğer geçeceğimiz yolda o anda köyün öğretmeni koşu yapıyormuş ve öğretmenin bizi görmemesi gerekiyormuş. Ne de olsa devletin memuru. Kısa bir süre sonra öğretmenin koşusunun bittiği haberi gelinde yolumuz yeniden açılmıştı. Yine aynı sıralamayla yola devam ettik. Doğanın süper güzel görüntülerine bir de önümüzdeki gençlerin sürekli gülüşleri karışınca yolculuğumuz daha da güzelleşiyordu. Bir saatlik yürüyüşten sonra bir köye vardık. Üç yandan sırtını yüksek dağlara dayamış bir köy. fiimdilik kaydıyla son durağa geldiğimiz söylendi. Evin yerle aynı yükseklikte olan terasında bir sigara ve bir su içimi oldukça iyi geldi.

Terasta duran M 16 silahları ve palaska görüntüleri arasında bize merhaba diyen gülen yüzler gittikçe artıyordu. Gerilla oldukları aklıma gelmemişti. Burasını kamplara giden yolda bir ön nokta, bir ön cephe, bir milis bölgesi olduğunu diye düşündüm. Akşam olmuştu. Uzun süredir yemeği pişirmekle meşgul olan Tato yemeğin hazır olduğunu söyledi. Pirinç, balık ve çeşitli soslardan oluşan güzel bir akşam yemeği. Yemeğini yiyen arkadaşlar hemen herkes kendisi tabağını yıkıyordu. Ben de bu kurala uyayım dedim. Ancak, “Siz misafirimizsiniz. Misafirlerimize tabak yıkatmayız” denildi. Yemekten sonra kahveli sohbetimiz de başladı. Karşılıklı sorular arasında birbirimizi tanımaya çalışıyoruz. Zaman geçtikçe kaldığımız köyün normal bir köy olmadığını anlıyordum. Kalabalık bir gerilla grubu, ağır makineli silahlarla bu kadar rahat olamazlardı normal bir köyde. Burası bir ön cephe değildi. Ama nedir burası?

Köyde gerillalar ellerinde lambalarıyla silahları ve sırtlarında çantalarıyla çeşitli noktalara doğru gittiklerinde akşam da bayağı ilerlemişti. Onlar nöbet noktalarına giderken bizde uyumaya gidecektik. Odamın ve yatağımın hazır olduğu söylendi. Odaya girdiğimde dört ayak üzerinde duran bir yatak büyüklüğünde belki biraz daha büyük tahtalardan yapılmış bir sedir ve üzerinde ince bir bez döşeğim olarak duruyordu. Ama neyse ki bu birazcık sert yatağımın bir yastığı da vardı. Yan yatma alışkanlığımla bir an yan dönüp yatmak istedim. Tahtanın sertliği dirseklerime, kaburgalarıma ve dizlerime vurunca yan yatmaktan vazgeçtim. Yan yatma alışkanlığını sırt üstü yatmaya dönüştürmemin daha iyi olacağını düşündüm. Tahta üzerindeki bedenimin yüzeyi genişledikçe acılar da biraz daha azalmıştı. Yeni bir yer, yeni bir yatak uyku tutmuyordu. Odamın duvarlarını oluşturan tahtalar arasındaki boşluklardan arada bir hareket eden, yanıp sönen lambaların ışıkları da geceye karışınca uyku yerini bir korkuya, tedirginliğe bıraktı. Bu lambalar neden arada bir yanıp sönüyordu? Gelen birileri mi vardı? Polis veya asker gelebilir diye miydi bu yanıp sönen ışıklar? Bu ince tahtalardan oluşan ve aralarındaki boşluklar hiçbir kurşundan insanın bedenini koruyamaz düşüncesi de takılınca kafaya tedirginlik daha da artıyordu. Ne olacaksa olsun düşüncesini biraz daha zorlayarak uyumaya çalışıyordum. Parçalı da olsa bir uyku söz konusu oldu. Sabah saat beş olunca uyanmalar da başladı. İyi, bu geceyi sağlam atlattık. Sabah ilk iş kahve içmektir. Her karşılaştığımız arkadaşın ağzından çıkan kahve içtin mi oldu. Her arkadaş kahve ikramında bulunuyordu. Sabah kahvaltısında beyaz peynir, zeytin, yumurta, sıcak pide yoktu tabi. Yine pirinç, kızartılmış balık vardı.

Gün ilerliyor, kaldığımız eve yeni yeni genç kadın ve erkekler geliyordu. Silahların ve insanların sayısı giderek artıyordu. Burasının sıradan bir yer olmadığı artık anlaşılıyordu. Gerçi halen kafamda bizi gerilla kampına götürecek kalabalık bir gerilla grubunun bizi almaya geldiği düşüncesi vardı. Ama sohbetler, ilişkiler biraz daha yakınlaşınca sonunda arkadaşlar buranın bir gerilla bölgesi olduğunu söylediler. Filipinlerler’de kurtarılmış bölge veya bölgeler kavramı yok. Bunun yerine gerilla bölgeleri kavramı kullanılıyor. Gerilla bölgeleri, gerillanın denetiminde olan, o bölge halkının gerilla tarafından örgütlendiği, yani kitlenin örgütlü kitle olduğu alanlardır. Bu bölgelerde denetim gerilladadır. Burada gördüğümüz gerillaların rahatlığı da bundan kaynaklanıyordu. Köyde çok sayıda gerilla vardı. Ayrı ayrı evlere dağılmışlardı.

Sabah kahvaltısından sonra görüntü almamız için bazı hazırlıkların yapılacağı söylenmişti. Hevesle bekliyordum. Akşama doğru rahat bir halde bu gün için ayarlamak istedikleri çalışmaların olmayacağını, çünkü 40 kişilik bir asker grubunun bizden iki köy uzakta olduklarını söylediler. Ancak şimdilik endişe edilecek bir durumun olmadığı söylendi. Askerlerin köylere gelişleri pek sık olmuyormuş. Bu bölgede köylerde karakollar da yokmuş. Demek ki askerlerin gelişinin önemli bir nedeni olmalıydı. Tedirginlik de bundan kaynaklanıyordu. Ancak askerlerin her hareketinin izlendiğini, hatta şu anda askerlerin yemek pişirdikleri dahi söylendi. Çalışmalarımız bu gün olağanüstü durum nedeniyle yarına ertelendi.

Bugün de asıl planlanan çalışmaların yapılamayacağı ama bunun yerine başka çalışmalar yapabileceğimiz söylendi. Yani gerillaların toplu halde gösterimlerde bulunacağı ve benim çekimler yapabileceğim çalışmalar yapılamayacaktı bugün.

Fakat Yeni Halk Ordusu hakkında bize komutanın bilgi verebileceği söylendi. Komutan 24 yaşında genç, güzel oldukça sevimli bir kadın. Elinde tuttuğu siyah muşambayı bir yerlere tutturduktan sonra yazılı bir şekilde YHO’nda askeri kuralları bize atlattı. Sonra da başka bir yerde köyün gençlik örgütünün bir toplantısı vardı. Aylık çalışma planları üzerinde tartışıyor, kararlar alıyorlardı. Geniş muz ve Hindistan cevizi ağaçlarının yaprakları arasında güneş ışınları süzülerek ortalığı yine aydınlattı. Böylece üçüncü günümüze de sağlam girdik. Girdik ama bugün durum biraz daha ciddiye benziyor.

Askerler bize bir köy daha yaklaşmışlardı ve hareket halindeymişler. Kahvaltıdan sonra bir toplantı yapılacağı ve bir durum değerlendirilmesinde bulunulacağı söylendi. Öğlene doğru kaldığımız evin yanındaki meydanda tam techizatlı 28 kişilik gerilla grubu toplandı.

Gerillalar toplantı halindeyken ben de fırsat bu fırsat biraz görüntü alıp fotoğraşar çektim. Ancak bu gruptan hiç kimsenin yüzünün görünmemesi çalışmamı zora sokuyordu. Tabi bu insanların güvenliği her şeyden önce geliyordu. Bu gerilla grubu, deşifre olmamış, hareketli bir propaganda grubundan oluşuyordu. Toplantıda dağa çekilme kararı çıktı. Ancak çekilme işi öğlen yemeğinden sonra gerçekleşecekti. Herkes çantasını topluyor, son hazırlıklarını yapıyordu.

Saat 17.20 oldu ve parola ve yön numaraları belirlenerek tek sıra halinde yola koyulduk. Ortaya alınmıştık. Daha önce bize tahsis edilen gerillalardan biri önümde diğeri de arkamda yürüyor. Sorumlu arkadaşların bazıları da önümüzde bazıları da arkamızda yürüyorlar. Ben ve tercüman arkadaş çok iyi bir şekilde korumaya alınmıştık. Zemini ıslak, kaygan sık ormanlı çıkışları oldukça dik dağın doruğuna doğru tırmanıyoruz. Tabi zaman zaman düşmeler arasında, terlere boğulmuş bir halde. Bir yandan bacak ağrıları artıyor diğer yandan da nefes alıp vermelerim zorlaşıyor. Su gibi süzülüp dağın doruğuna akan gerillaların yürüyüşüne bakınca zaman zaman utanıyordum. Hiçbir yorgunluk belirtileri, terleme yok gerillalarda. Hele Rambo diye adlandırdığımız gerillaya bakınca iyice kızıyordum kendime. Omzuna 15 kiloluk silahını ve mermi şeritlerini takmış, sırtında da ağır çantası dudağında sigarası öyle süzülüyor doruklara. Hele komutan Jane ve diğer genç kadınlara bakınca debisi derin hiç dalgalanmayan sular gözümün önüne geliyordu. Sanki hiç bir kıpırdama yoktu. Hantallaşmış bir beden sinirlendiriyordu beni. Hantal bir beden bu dik yükseklikteki dağlara uymuyordu.

Dağın doruğunda olduğumuz için akşam biraz gecikmeli indi üzerimize. Dağın sırtına binmişiz. Yaklaşık 500 metrelik bir mesafede aralıklarla her kes çadırını açtı, hamaklarını astı. Ben ve Tato arkadaş da yan yanayız. Ama bizim asacak hamağımız yoktu. Çadırımız sadece bizi yağmurda koruyacak türdendi. Yani her tarafımızı kapatmıyordu. Yatak diye de bir telis torbam vardı. Üstüme örtmem için de gerillaların kullandıkları türden bir örtü verildi. Birkaç elbisemin olduğu torbayı da kendime yastık yaptım. Karanlık tam çökmüştü ki Tato “kitle yemek getirdi” dedi. Onların haberi varmış önceden. Herkese yemek dağıtıldı üstüne de kahve içildi. Dağda bile gerillasını yalnız bırakmayan bir kitle yaratılmıştı.

Birkaç kilometre aşağımızda düz bir alanda ışıklar yanıyordu. Tato bu küçük şehirde askeri karakolun olduğunu söylemişti. Gece ilerledikçe bir o şehrin ışıkları birde bu sığ ormanda geniş yapraklar arasında bulabildiğim aralıklarda gökyüzünde yıldızlar vardı. Ama orman o kadar sığ ki yıldızların ışığı bize yansımıyordu. Karanlığın böylesini hiç görmemiştim. Gözlerim şehrin ışıklarından ve birkaç yıldızdan başka bir şey görmüyordu. Bu ışıklar da bizden uzaktı. Gece 23.30 olduğunda karanlığımıza ay da karıştı. Kocamandı ama onun ışıkları da ormanın karanlığına yetmiyordu.

Gece bitmek bilmiyor. Yaşadığım yerden yaklaşık 11 bin kilometre uzakta, dünyanın güney doğusunun son kara ülkesinin dağlarındayım ve peşimizde askerler. Bu güzel insanların güzel gülüşleri, sıcak tebessümleri, şakaları da geceye teslim olmadan önce aklıma hiç kötü şeyler gelmiyordu. Ama şimdi ben gecede ölüme oturmuşum. Birden bir gürültü koptu. Ortalık patlama sesleri ve mermi ışıklarıyla aydınlandı. Gülerken vücudu titreyen Salve’nin parçalanmış eli silahına sarılı kalmıştı. Bir ay önce gerilla nişanlısı askerler tarafından öldürülen Alişa’nın sigarasının kanlı dudaklarında kaldığını, komutan Jane’nin parçalanmış yüzünde sadece bir gülücüğün kaldığını gördüm. Diğer kadın gerillalar avuçlarıyla otları sert biçimde kavramışlardı. Sonra kanlı çığlıklar yerini gülümsemelere bıraktı. Birden mevzideki arkadaşlarına gülücükler saçan Beritan’ı gördüm. Ve sonra tekrar büyük bir sessizlik karanlıkla bütünleşti. Birden irkildim. Yanımda Tato uyuyor. Utandım gözlerimden. Bu görüntülere yer vermemeliydiler. Bir sigaranın dumanıyla savurdum bu beni utandıran görüntüleri. Rahatladım. Hafif bir yağmur çiselemesinden sonra nemli toprağa sırtımı yatırıp, zaten bir şeyler görmeyen gözlerimi iyiden iyiye kapadım. Ve ortalık aydınlanana kadar da açmadım.

Hele şükür. Arkadaşlar hamaklarından çıkmaya başladılar. Ve o köpekler yine göründü. Milisler yine yemek, kahve ve su getirmişlerdi. ‘Yemek yedin mi, kahve içtin mi’ şeklindeki sık sık tekrarlanan sorulara gülüşler, şakalar, sevecenlikler karışınca geceye dair bütün kötülükler beni terk edip gitmişti. Öğlen saatlerinde komutan Jane birkaç savaşçısını hazırlayarak görüntü almamızı sağladı. Sıraya geçen gerillaların karşısında her zamanki utangaç gülücükleriyle duran komutan Jane, gerillalara komutlar veriyor ve gerillalar da komutlara göre hareketler yapıyorlar. Silahlarıyla nişan alan bu genç savaşçılar bir saldırı sırasında nasıl davranacaklarını gösteriyor, yerlerden sürünüyor ve aniden komutan Jane’ nin ‘helikopter’ demesiyle herkes yerde uzanmış bir şekilde ani bir hareketle yüzünü ve silahını gökyüzüne çeviriyordu.

Bu gençlerin ellerindeki silahları insanlara doğrulatacağını, kurşunlarını kanla ıslatacağını düşünemiyor insan. Aslında öyle de değiller. Ölüme, öldürmeye şiddetle karşılar. Çatışmalarda ancak öldürülmemek için kurşun sıktıklarını söylüyorlar. “Bizim amacımız çatışmalarda asker, polis öldürmek değil. Biz onların bedenlerini değil, silahlarını istiyoruz. Aslında askerler de bizim insanlarımız. Onlar için de savaştığımızı anlatıyoruz kendilerine. Askerlerden silahları aldıktan sonra amacımızı açıklıyor ve sonra onları serbest bırakıyoruz” diyorlar.

‘Bizden geleceğimizi aldılar’

Peki askerlerin silahlarını niçin istiyorsunuz şeklindeki sorumu grubun ortasına atıyorum. Genç savaşçı “Yoksul halkımız feodal ağalar, bürokrat kapitalistler ve yabancı sermaye tarafından sömürülüyor, eziliyor. Topraklarımıza el konuluyor. Evimizde aşımızı, bizden geleceğimizi aldılar. Sağlık hizmeti, eğitim hakkı bizden çok uzak bırakıldı. Bu ülke bizimken biz topraklarımızda göçmen olduk. Haklarımızı dile getirirken de şiddete maruz kalıyor, vuruluyoruz. Dağlara çıkışı biz mi istedik? Ne yapmamız gerekiyor? Kölelik, kabulleniş bize yakışmaz. Madem ki biz halkın en güzel kızları ve oğulları olarak adlandırıldık; bu onurlu savaşımızı sürdürmek zorundayız. Bunun için onların silahlarını istiyoruz” diyor.

Bir durum değerlendirmesinden sonra köye dönüleceği söylendi. Zaman yine akşama kayıyordu. Fakat bir süre sonra dağın doruğundan bir yılan kıvrımlarıyla inen savaşçıların görüntüsünü almak için bir öne bir arkaya koşturup durdum. İniş çıkıştan çok kolay gelmişti bize. Köye yaklaşmıştık. Dağın eteğinde diğer evlere yan düşen başka bir eve geldik. Ev sahibi yoktu. Ama gerillalar kendi evleriymiş gibi davranıyorlardı. Gerilla bölgesi olarak adlandırılan bu bölgelerde kitleler sadece savaşçılarına yemek vermiyor, evlerini de veriyorlardı.

Öğleden sonra yüzler ciddileşmeye başladı. Tuhaf bir dalga dolaşır oldu.

Ters yöne giden askerler tekrar doğru yöne yani bize doğru geliyorlarmış. Hem de ikinci bir kırk kişilik yeni bir grupla beraber. Yani 80 kişilik bir asker grubu doğru yöne doğru hareket halindeymişler. Bu habere iki kişinin ‘hain’ olduğu gerekçesiyle ölümle cezalandırıldığı haberi eklenince iş daha da ciddileşti. Zar zor adım atmalarla, terler içinde boğulmayla neyse ki suyun olduğu bir yere vardık. Burada kamp kurulacağı söylendi. Tam kamp kurma işleri bitmişti ki grubumuza bugün katılan komutan ve birkaç gerilla bir süre sonra yanımıza geldiler. Komutanla tanıştırıldık. Biraz sohbet ettik. Herkes kurduğu çadırlarını, hamaklarını yeniden sökmeye başladı. Burada kalınmayacakmış. Öyle bir dik yokuşa sürüldük ki… Bir şeyler söylendi. Tagalogca anlamıyoruz tabi. Komutan ileri geçti. Tam yokuş bitmiş gibiydi ki beklememiz istendi. Biraz ilerimizde ışık varmış. Komutan ve bazı gerillalar bunun kontrolü için ileriye geçmişler. Bir süre sonra ‘tamam yürüyün’ denildi. Yanan ateşin etrafında birkaç kişi komutanla beraber oturuyordu. Bunların köylüler olduğu söyledi ve onların bizi göremeyecekleri şekilde onları geçip gitmemiz istendi. Öyle yaptık. Yaklaşık iki yüz metre ileri geçtikten sonra durduk. Bu geceki konaklama burada olacaktı. Ormanı daha vahşi bir dağ. Köylüler hemen yanı başımızda. Ne tür köylüler olduğunu bilmiyorum. Karanlık, yağmur devam ediyor, yerler ıslak. Üstüm zaten su gibi. Hava da soğumaya başladı. Arkadaşlar bana da bir çadır açtılar. Altına da kadın gerillalardan birinin hamağını astılar. Hamak iplerin bir biriyle bağlanmasından oluşuyordu. Yani bezden, kumaştan değildi. Soğuktan korumaktan çok, yerle bağlantıyı kesen türden bir hamak. Hamağını bana veren genç kadın kesinlikle yerde yatmıştı o gece. Nerede de yattığını görmedim. Sadece kahve alırken gözüme ilişmişti. O zaman da utandım. Ben onun hamağında o yerde yatacaktı. Hatta hamağını arkadaşa verirken baktım kokluyor. Ya pis kokarsa diye düşünüyordu. Islak yerde yatmayı değil bana verdiği hamağının kokusunun derdine düşmüştü. Böyle insanlar arasında güzelliklerden başka insan ne düşünebilir ki…

Köylülerin yaktığı ateş de sönünce ortalık zifiri karanlığa döndü. Soğuktan dişlerim birbirine değiyor. Kalkıp hareket de edemiyorum. Ses çıkmaması gerekiyor. Soğuk ve karanlık bir geceyi sabaha çıkarmanın yolunu bulmuştum. Bu insanların güzelliklerini düşünmekten başka bir çözüm yoktu. Kahvaltıdan sonra tekrar köye dönme kararı çıktı. Öğlene doğru yola koyulduk. Önümde komutan Jane’nin bana direnç veren yürüyüşünü takip ederek yürüyorum. Sırtında çantası elinde M 16’sı zaman zaman da bir yerlerle haberleşiyor komutanımız. Arada bir düşer gibi olunca da hemen arkasına dönüp yardım etmek istiyor.

Kısa bir duruşta yanıma gelen komutan ormana bakarak, “bizim ormanlarımız çok güzel. Bizi çok iyi koruyor. Tanklar bu ormana giremiyor ve helikopterler de bizi göremiyor bu ormanlarda” dedi. Komutan bunu söyleyince Kandil’ de 55 uçağın günlerce bombalar yağdırdığı operasyonlar aklıma geldi.

Gerilla çocuklarına kitle bakıyor

Dağın doruğundan vadinin derinliğine kadar indik. Horoz ve köpek sesleri geliyordu. Yeni bir köye vardık. Evin içi bebek ve çocuklarla doluydu. Çantamdaki bisküvileri yanımda duran iki çocuğa verince hemen diğer arkadaşlarını da çağırdılar. Hepsine yetecek bisküvim yoktu ama onlar var olanı kendi aralarında paylaştılar. Çocukluk bencilliği yoktu kendilerinde.

Gerillaların ‘çocuklarımıza kitle bakıyor’ söylemi geldi aklıma. Birbirlerine benzemeyen bu kadar çocuk bir anneye ait olamazdı. Akşam bir ara kocaman büyük tabancasını bez sırt torbasına koyup gittiğini gördüğüm zayıf ama her davranışından çok atik olduğu belli olan kişi mutfağımızın terasında yine oturmuştu. Bir şeyler anlatıyor Alişa, Tato, Salve ve diğer birkaç savaşçı da gülüyor. Bize de anlattılar. Biz son kez kaldığımız köyü terk ederken bu savaşçı köyde bırakılmış. Askerler köye gelmiş. Bizim ilk kaldığımız evin terasında oturmuş ve ev sahibine ‘o iki yabancı nereye gitti’ diye sormuşlar. Askerlerin her davranışını yakında takip etmekle görevli bu savaşçı askerleri basketbol oynamaya dahi davet etmiş. Onlar da çok yorgun olduklarını söylemişler. Bizim bu atik gerilla, askerlerle bayağı bir dalga geçmiş. Onların ne tarafa gittiklerinden emin olduktan sonra da bizim şimdi kaldığımız köye gelmiş durumu bildirmek için. Askerler olduğu halde, köyde kalabilecek derecede kendisini koruyabilen bir gerilla yapısı.

‘Sivillere zarar verebilecek eylem yapılmaz’

Filipinlerler Ulusal Demokratik Cephesi Bicol Bölge sorumlusu Greg Banares ile de Filipinler toplumunun analizi, Filipinler Komünist Partisi, YHO, gerilla cepheleri, kitle örgütlenmesi gibi konuları da içeren geniş bir çerçevede çeşitli konularda görüşmeler yaptık. Ormanın içine saklı bir yerde gerillalar bomba yapıyordu. Kimi bombaların yapımına yeni başlanmış, bazıları bitmiş asılı halde kurutulmaya bırakılmış durumdaydı. 5-6 kişilik genç grubunun başında ortasını biraz aşmış deneyimli bir gerilla vardı. Bomba yapımını öğretiyor genç savaşçılara. Üç çeşit bomba yapıyorlardı. El bombası, anti personal ve anti tank bombaları. Bombalarını uzaktan kumandayla patlatıyorlarmış. Hummalı da bir çalışma vardı. Adeta büyük sesler getirecek büyük eylemlere hazırlanıyor gibiydiler.

Anti personal bombasını göstererek, ‘sizin bu bombanızı Manila’ da o görkemli yüksek binalardan birine koysanız binayı yıkar mı’ diye bir soru sordum. Evet veya hayır cevabı beklerken, ‘biz öyle yerler için bu bombaları yapmıyoruz. Sivilleri hedef alan eylemler yapmıyoruz’ şeklinde biraz da tepkiyle karışık bir cevap geldi. Aslında benim niyetim bombanın etki gücünü öğrenmekti. Ama onlar böyle bir cevap verince ben de ‘ama o binalar yabancı sermayenin, yani ülkenizi sömürdüğünü söylediğiniz kişilerin, kurumların binaları’ şeklinde devam ettim. ‘Olsun öyle bir eylemde kesinlikle siviller ölür. Biz böyle bir eylemi kesinlikle yapmayız. Bu bombalarımızın hedefi karakolları çevreleyen kale şeklindeki duvarlardır’ diye yanıtladılar.

Sonunda sorumun amacı anlaşılmıştı ki, ‘evet bu bomba o binaları tahrip eder’ dediler. Hayatımda ilk kez bir bomba yapım yeri görmüştüm. Akşama doğruydu mutfağımızın güzel terasında yeniden otururken. Salve sağlık çantasını ve içindeki sağlık araçlarını bana sevinçle gösteriyor. Bunlarla kitlelerin tedavisini yapıyormuş. Salve’ nin sağlıktaki uzmanlık alanı dişçilik. Diş takmıyor ama iyi diş çekiyormuş. Aynı zaman da iyi de masaj yapıyor. Salve ve diğer sağlıkçı savaşçılar bu doktorluklarını gerçek doktorlardan öğrenmişler. Demokrat, devrimci doktorlar gelip onlara sağlık eğitimi veriyorlarmış. Gerillalar da hastaneye, doktora gidemeyen halkı ayaklarına kadar giderek bedava tedavi ediyorlar. Hatta öyle doktor gerillalar varmış ki insanlar onları gerçek doktorlardan ayıramıyormuş. Demek ki bu da savaşçı olmanın diğer bir özelliği.

Son günümüz. Bir durum değerlendirilmesi yapıldı. Veda için de gerillaların çaldığı gitar eşliğinde devrimci marşlar söylendi. Veda konuşmamızı yaptık. Savaşçıların da çoğu veda konuşmaları yaptılar. Hepsinin ortak bir söylemi vardı: “Bir daha ne zaman geleceksiniz. Sizi özleyeceğiz. Lütfen tekrar gelin.” Bu güzel söylemleri duymak insanı ister istemez duygulandırıyor. Onlar gibi onlarla yaşamamız da onları çok memnun etmişti. Bizi götürme işi getirme gibi yine Alişa’ ya düştü. On kişilik bir gerilla grubu hazırlandı. Arkamda yine Alisa orta sırada elimizde lambalarımızla yola koyulduk. Önümüzde gerillalar olduğu için yılanlara basma veya yılanların bizi ısırmasından kurtuluyorduk. Biri tam yolun ortasında diğerleri de yolun kemen kenarında olan üç ayrı yılan gördük. Bunlar gördüklerimiz.

Yol üzerindeki bir köyde gerilla bölgesinden başka bir gerilla grubunun bize katılması için kısa bir süre bekledik. Üç saatlik bir yürüyüşten sonra gerilla bölgelerinden ayrılık için son durağa geldik. Geceyi burada geçirdik. Sabah vedalaşırken geldiğimiz günden beri bizimle olan gerillalar ‘sizi özleyeceğiz’ cümlesini öyle içten söylediler ki… Kısa bir cümleydi ama anlamı çok büyüktü bizim için.

Mindanau gerilla bölgesi

İkinci gerilla ziyaretimiz Mindanau adasındaki gerilla bölgesine oldu. Akşam karanlığı çökmeye başlamıştı ki 7 arkadaşla şehirden ayrıldık. Bir buçuk saat süren yolculuğumuz sonunda orman yerine başka bir şehre vardık. Işıkları söndürülmüş bir evin önünde bir çardak altında üzerleri naylonla kaplanmış motorlar ve başka insanlar vardı. Ben ve genç bayan bir motora, tercüman arkadaş ve Manila’ dan bizi getiren diğer arkadaş başka bir motor bisiklete, çantalarımızda üçüncü bir motora bindirildik. Motorların her iki tarafına uzun tahtalar monte edilmiş. Bu tahtalar hem yolcu hem de yük taşımak içindi. Hafif bir yağmur yağıyordu. Ancak motorun hızıyla birleşince insan gözünü çok da iyi açamıyor.

Motor bazen bir inişte kocaman kocaman taşların üstünden zıplıyor, bazen çamurlu çıkışlarda bir o yana bir bu yana vuruyordu. Sürücü ayaklarını artık motorun ayaklık kısmına koymuyordu. Ayakları hep yerdeydi. Devrilmememiz için bir o taraftan bir bu taraftan motoru devrilmekten kurtarmaya çalışıyor ve öyle yol almaya çalışıyoruz. Yürünmesi bile çok zor olan bu yollarda motor sürmek, motorla yolculuk etmek gerçekten de tam bir işkence. Taşların üzerinde motorun zıplayışlarıyla dişlerimin bir birlerine çarpması bir olmuştu. Dilimin bu çarpışlarda dişlerime kurban gitmemesi için hep içe çekiyordum. Yolculuk süresi uzadıkça bizim sürücünün ayaklarındaki güç de zayıflamış olacak ki motoru devirmekten kurtaramadı. Bu yollara bu motorların dışında sadece büyük, çok yüksek kamyonlar giriyor. Onlar ormanlardaki ağaçları taşıyorlar. İki saati biraz aşan bu yolculuk işkencesi sonunda sürücünün ‘artık burada iniyorsun’ demek isteyen el hareketleriyle son buldu.

Ormana doğru kısa bir yürüyüşten sonra nöbetçi gerillalarla karşılaştık. Birkaç dakikalık bir süre sonra tek evin olduğu yere geldik. Evin önünde silahlı bir grup daha duruyordu. Üstümüz ıslak ve çamurlu. Ancak gerillalar daha iki saatlik bir yolumuz daha olduğunu ve bundan sonrasını da yürüyeceğimizi söyledi. Gece saat onu geçiyor. Bir süre dinlendikten sonra ayaklarımıza uzun çizmeler giydirildi. Çantalarımızı yine gerillalara verdiler taşımaları için. On kişilik bir müfrezeyle yola koyulduk. Yarım saatlik bir kolay yürüyüşten sonra zorlu yolculuk başladı. Öyle dik, kaygan, çamurlu bir zemin ki… Tırmanabilmek için önümde hangi ağacı, otu görüyorsam tutunmaya çalışıyorum. Bazen tuttuğum ince ağaçların bütün dikenleri elimin içinin her tarafını dolduruyordu. Ortasını biraz aşmış gibi görünen, çenesinde uzun bir sakalıyla Ho Şi Min’ e çok benzeyen arkadaşın sıcak karşılaması yorgunluğumuzu attırmıştı bize.

Devrimci marşlarla konferans açılışı

Askeri konferans için düzenlenmiş bu geçici kampta 200 gerilla vardı. Konferansın verdiği heyecanı yaşıyorlardı. Sabah kahvesi ve kahvaltıdan sonra konferans kutlamaları bütün savaşçıların hep birlikte enternasyonal ve diğer devrimci şarkıları söylemeleriyle başladı. Gerillalar ellerindeki silahlarıyla dillerindeki şarkıları çok güzel bütünleştiriyorlardı. Ellerinde sadece silah taşımayan gerillalar yüreklerinde büyük bir sanat sevdası da taşıyorlardı. Bu sevda onların türkü söylemlerine, danslarına tüm açıklığıyla yansıyordu. Dağların yüksek doruklarında savaşçıların gitara karışan sesleri daha bir heyecan verici oluyor. Genç güzel kadın gerillaların sesi ormana dalga dalga yayılıyordu. Amaçlarını tiyatroya yansıtırken de ustaca oyunculuk özelliği gösteriyorlardı.

Gerillaların söylemleri rahat ve bilinçliydi. En önemlisi de neden dağlarda olduklarını biliyorlardı. Kimisi çocuğuna duyduğu özlemi, kimisi farklı azınlıkların karşılaştıkları baskıları, kimisi çatışmalarda esir alınan askerlere nasıl davranıldığını anlattı. Ama hepsinin ortak büyük bir inancı vardı. Geçici olarak kurulsa dahi kampta siyasi eğitime aralıksız devam ediliyordu. Genç gerillalar da ellerinde defter ve kalemleri söylenenleri not etmeye çalışıyorlardı. İyi bir savaşçı olmak sadece iyi silah kullanmak anlamına gelmiyordu Filipinlerli gerilla için. Bunun için teorik olarak da iyi bir donanıma sahip olmaları gerekiyordu. Burada temel eğitim veriliyordu. Teorik eğitimler temel, ikinci ve üçüncü aşama şeklinde çeşitli aşamalardan oluşuyor.

Kampta konumlanışlar bölüklere göre yapılmıştı. Farklı bölgelerden gelen gerilla grupları numaralandırılmış halde konumlanmışlardı. Kampta dolaşırken çadırlarının içinde kimisi arkadaşlarıyla oturmuş tartışıyor, kimisi gitarıyla arkadaşlarına şarkılar söylüyor, kimisi kitap okuyor, kimisi günlüğüne notlar alıyordu. Bazı gruplar da askeri eğitimler yapıyorlardı. Askeri eğitim yapan grubu izlerken sırtında sağlık çantaları olan iki genç bayan gerilla bir o tarafa bir bu tarafa koşturuyorlardı. Ufak çaplı bir tatbikat yapılıyordu. Gerillalar iki gruba ayrılmıştı. Bir grup Yeni Halk Ordusu savaşçılarını diğer grup da askerleri temsil ediyordu. YHO gerillaları askerleri vurmadan onları etkisiz hale getirip silahlarını almaya özen gösteriyorlardı. Çok zorunlu kaldıklarında silahı kullanıyorlardı. Her iki taraftan da yaralananlar oluyordu. Bu genç sağlıkçı bayan gerillalar bir taraftan yaralı gerilla arkadaşlarını tedavi ederken diğer yandan da yaralanan askerlere tıbbi müdahalede bulunuyorlardı. Gösteri bitince iki kadın sağlıkçı savaşçıya arkadaşları yaralanırken, belki de ölürken o durumda nasıl askerlerin yaralarını sardıklarını sorduğumda, “Biz uluslararası savaş kurallarına göre hareket ediyoruz. Bizimle çatışsalar dahi yaralandıkları zaman askerlere artık düşman askerleri gözüyle değil, yaralı ve tıbbi müdahaleye ihtiyaç duyan insanlar gözüyle bakıyoruz. Bu şimdi tatbik ettiğimiz şeyi gerçek çatışmalarda uyguluyoruz” cevabını verdi. Böyle bir cevap güçlü bir iradenin ifadesi olsa gerek. Çünkü, yaralarını sarmaya çalıştıkları askerler kısa bir süre önce gerillaları vuran askerlerdi.

Ayrılık…

Bu kamptan da ayrılma zamanı gelmişti. Bizi götürecek on kişilik müfreze gurubu başında da 30 yılını mücadele içinde geçirmiş deneyimli bir komutan ve kampta bize tercümanlık yapan arkadaşla sıcak, samimi bir vedalaşmaya, ‘bir daha gelin. Ne zaman tekrar geleceksiniz?’ istem ve sorusu arasında kamptan ayrıldık. Öğlene doğru sıcak, güneşli bir gündü. Yolumuz da iniş olduğu için rahat bir yürüyüşle dağın doruklarını gride bırakarak iki saatlik bir yürüyüş sonucu tekrar kampa gidiş için geldiğimiz köye vardık. Köye girmeden önce yaklaşık yarım saatlik bir süre bekledik. Deneyimli komutanla sohbet ediyoruz bu bekleyişte. Yaşı 50’yi biraz aşmış. “Yaşlandım ama içim çok rahat. İki oğlum var ikisi de YHO içinde mücadele ediyorlar” diyerek mücadeleye olan inancını ve bağlılığını dile getiriyor komutan. Akşam karanlığı çökünce zorlu motor bisiklet yolculuğuyla tekrar geri döndük. Otobüs, uçak yolculuğuyla tekrar Manila’ya vardık.

Mustafa Kılınç