
<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>ATİK &#124; Avrupa Türkiyeli İşçiler Konfederasyonu &#124; &#187; Volkan Yaraşır</title>
	<atom:link href="http://www.atik-online.net/category/kose_yazilari/volkan-yarasir/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.atik-online.net</link>
	<description>Birlik-Mücadele-Zafer!</description>
	<lastBuildDate>Sat, 25 Feb 2012 11:11:23 +0000</lastBuildDate>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>http://wordpress.org/?v=3.3.1</generator>
		<item>
		<title>Alman Devrimi ve Rosa Luxemburg</title>
		<link>http://www.atik-online.net/2012/01/alman-devrimi-ve-rosa-luxemburg/</link>
		<comments>http://www.atik-online.net/2012/01/alman-devrimi-ve-rosa-luxemburg/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 12 Jan 2012 22:55:28 +0000</pubDate>
		<dc:creator>AHM</dc:creator>
				<category><![CDATA[Köşe Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[Volkan Yaraşır]]></category>
		<category><![CDATA[alman]]></category>
		<category><![CDATA[devrimi]]></category>
		<category><![CDATA[luxemburg]]></category>
		<category><![CDATA[rosa]]></category>
		<category><![CDATA[ve]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.atik-online.net/?p=11877</guid>
		<description><![CDATA[VOLKAN YARAŞIR &#124; 12 &#8211; 01 &#8211; 2012 &#124; “Alman Devrimi’nin yokluğunda yenilgiye mahkumuz.” (Lenin, Ocak 1918) “Legalitenin prangaları altında hazırlanan bir genel grev, önceden cephanesi denize atılan toplarla savaş gösterisinde bulunmaya benzer. Yumruğu cebindeyken tehditte bulunmaktan…değil, bir politik egemenliği canı pahasına savunan bir sınıf, bir çocuk dahi korkmaz.” (Rosa Luxemburg)  “Devrimler yarım işleri, uzlaşılırı, [...]<div class="addthis_toolbox addthis_default_style addthis_32x32_style" addthis:url='http://www.atik-online.net/2012/01/alman-devrimi-ve-rosa-luxemburg/' addthis:title='Alman Devrimi ve Rosa Luxemburg ' ><a class="addthis_button_preferred_1"></a><a class="addthis_button_preferred_2"></a><a class="addthis_button_preferred_3"></a><a class="addthis_button_preferred_4"></a><a class="addthis_button_compact"></a></div>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.atik-online.net/wp-content/uploads/2009/03/volkanyarasir.jpg" rel="lightbox[11877]" title="volkanyarasir"><img class="alignleft size-thumbnail wp-image-1267" title="volkanyarasir" src="http://www.atik-online.net/wp-content/uploads/2009/03/volkanyarasir-100x100.jpg" alt="" width="100" height="100" /></a>VOLKAN YARAŞIR | 12 &#8211; 01 &#8211; 2012 |<em> “Alman Devrimi’nin yokluğunda yenilgiye mahkumuz.” (Lenin, Ocak 1918)</em><span id="more-11877"></span></p>
<p><em>“Legalitenin prangaları altında hazırlanan bir genel grev, önceden cephanesi denize atılan toplarla savaş gösterisinde bulunmaya benzer. Yumruğu cebindeyken tehditte bulunmaktan…değil, bir politik egemenliği canı pahasına savunan bir sınıf, bir çocuk dahi korkmaz.” (Rosa Luxemburg)</em></p>
<p><em> “Devrimler yarım işleri, uzlaşılırı, eğilmeyi ve sokulmaları tanımaz. Devrimlerin açık nişangaha, net ilkelere, kararlı yüreklere ihtiyacı vardır.” (Rosa Luxemburg, Aralık 1918)</em></p>
<p>1918-1923 Alman Devrimi, tarihe “gerçekleşmeyen” devrim olarak geçti.* 5 yılı kapsayan bu süreçte, Almanya’da aralıklarla yaşanan devrimci durumlara karşın, işçi kitlelerinin mücadelesine nüfuz edecek, bu mücadeleye yön verecek ve şekillendirecek güçlü ve yaygın bir devrimci partinin olmaması, devrimin yenilgisini kaçınılmaz kıldı.</p>
<p>Kasım 1918 ve Ocak 1919 ayaklanmalarında, işçi ve asker konseylerinin kurumsallaştırılamaması, Kapp Darbesi sonrası oluşan koşulların lehte kullanılamaması ve yeterli düzeyde değerlendirilememesi, KPD-Alman Komünist Partisi’nin Mart 1921 ayaklanmasında konjonktürden yararlanılamaması, gücünü abartarak erken müdahale etmesi ve bu olumsuzluğun etkisiyle 1923’te tereddütlü davranması, “gerçekleşmeyen” devrimin zeminlerini ördü.</p>
<p>Alman Devrimi, reformizmin ihanetini, reform ve devrim arasında uzlaşma aramanın kaçınılmaz trajedisini göstermesi açısından derslerle dolu oldu.<br />
Alman devrimci solu, sosyal demokrasiye karşı 1912’den beri ilkeli bir muhalefet sürdürmesine, bunu izleyen süreçte, 1914’te SPD-Alman Sosyal Demokrat Partisi’nin ihanetinin açığa çıkmasına ve 1916’da bir grup -Spartakistler Birliği- oluşturmasına rağmen, SPD içinde kalarak, sosyal demokrasiden gerektiğinde kopamadı, disiplinli, ortak politikalara sahip devrimci bir partiyi zamanında oluşturamadı.</p>
<p>1918-1923 “devrim yılları” arasında, işçi hareketiyle bütünleşmiş reformizmin hegemonyasını parçalayacak, devrimci bir partinin olmamasının sıkıntıları şiddetle hissedildi.</p>
<p>Alman Devrimi, devrimde öznel öğe ve iktidar sorununu yakıcı olarak ortaya koydu.</p>
<p>Alman Devrimi’nin yenilgisi daha büyük bir yenilgiye kapı aralayarak, Hitler faşizmine giden yolu açtı. Bu yenilgi aynı zamanda Ekim Devrimi’nin gelişimini de etkiledi. Dünya devrimi yalıtıldı. Çünkü Ekim Devrimi dünya devriminin bir parçası, bir başlangıç noktasıydı. Ekim Devrimi ulusal sınırlara hapsoldu.</p>
<p>“Gerçekleşmeyen” Alman Devrimi, her şeye rağmen gelişmiş kapitalist bir ülkede devrimin olanaklı olduğunu göstermesi açısından büyük önem taşıdı.<br />
Alman Devrimi’nin en önemli adı Rosa Luxemburg’tu. Onun ideolojik-teorik mimarisi aynı zamanda devrimin yoluydu.</p>
<p>Alman Devrimi’nin her momenti Rosa’nın teorik gücünü geliştirdi.</p>
<p>Konsepsiyon yeteneğini artırdı. Devrimci sürecin her momentinde Rosa Luxemburg’u görmek mümkündü. Rosa’nın ideolojik-teorik mimarisi bir yanıyla Alman Devrimi’nin anatomisi, diğer yanıyla Marksist teorinin önemli katmanları oldu.</p>
<p><strong>Rosa Luxemburg: İhtilalin Kızı</strong><br />
Rosa Luxemburg’un siyasal kimliğinin oluştuğu ve oturduğu dönem imparatorluklar çağına denk düşer. Hobsbawn açılımıyla bu çağ 1875’lerde başlar 1914’te sona erer.</p>
<p>Bu dönem 20. yüzyılın niteliğini oluşturan bütün olguların köklerinin ortaya çıktığı, 30 yıllık bir kesittir. Rosa Luxemburg bu olağanüstü ve paradokslarla dolu yılların içinde entelektüel gücünü ve o mükemmel politik dehasını inşa etti. Yine aynı süreç, onu asi bir baş haline getirdi, kuşku ve eleştiriyi silaha dönüştürme yeteneği verdi.</p>
<p>Rosa’ya göre, sosyalizm engin bir yenilenme ve zenginleşme kaynağıydı. Gücünü ve derinliğini eleştirinin yıkıcı ve yaratıcılığından almaktaydı. Dogma, sosyalizmi donduruyor ve gericileştiriyordu.</p>
<p>Rosa Luxemburg Marx’ın “varolan her şeyi insafsızca eleştirme” yöntemini benimsedi. Sosyalizm düşüncesi içinde tartışılamayacak hiçbir konunun olmadığını ileri sürdü. Kişisel tarihinde de tüm kavramları, kurumları ve kişileri tartışabilecek ve eleştirebilecek teorik kapasiteye ve cesarete sahip olduğunu gösterdi.</p>
<p>Sosyalizm mücadelesi içinde Rosa Luxemburg kadar eleştiriyi silaha dönüştüren, teorik yenilenmenin bütün risklerini kimliğinde taşıyan ve bunu salt bir teorisyen olarak değil, mükemmel bir pratisyen olarak da gerçekleştiren başka bir kimlik yoktur desek abartmış olmayız. Daha 1900’lerin başlarında, SDP’nin “görkemli” bir yapı olarak görüldüğü, Kautsky ve Bernstein gibi müthiş karizmatik ve teorik etkiye sahip kimliklerin varolduğu şartlarda, partinin niteliğini ilk tespit eden Rosa Luxemburg’tur.</p>
<p>Rosa Luxemburg partinin, heybetli görünümünün altındaki hantallığı, bürokratik kastlaşmayı ve sistem tarafından ıslah edilişini teorik sezgileriyle çözümledi ve bütün siyasal riskleri göze alarak ilk ifade eden oldu.</p>
<p>Rosa Luxemburg statüko düşmanıydı. Dönemin tartışılmaz isimlerine karşı aldığı tutum ve teorik tavır bu özelliğinin somut göstergesidir. Rosa Luxemburg, teorinin devrimcileştirilmesinin savaşçısıydı. Aynı zamanda eylemin teorileştirilmesinin savaşçısı olduğu gibi…</p>
<p><strong>Sosyal reform mu, sosyal devrim mi?</strong><br />
1890’ler Almanya’nın toplum ve devlet ilişkilerinde bir dizi değişimin, yaşandığı yıllar oldu. Alman kapitalizmi, 1873 durgunluğunu aşmasıyla birlikte, emperyalist amaçlar doğrultusunda Afrika’dan Büyük Okyanus havzasına, Osmanlı topraklarından Avusturya-Macaristan’a kadar geniş bir coğrafyaya yönelik politikalar geliştirmeye ve adımlar atmaya başladı. Ülke içi politikalar da bu makro plana uygun hale getirilmeye çalışıldı. Bu yönde işçi sınıfı içinde özellikle vasıflı işgücüne farklı ücret politikaları uygulandı.</p>
<p>Tekeller bu yöntemle vasıflı işçileri işçi sınıfından kopartarak, işçi aristokrasisi ya da Engels’in ifadesiyle ayrıcalıklı işçiler yaratıp, işçi sınıfının birleşik gücünü parçalamak istiyorlardı.</p>
<p>İşçi sınıfı içinde bir zaman sonra oluşan bu aristokrat kesim, SDP’nin parlamenter çizgisiyle bütünleşti. Siyasal arenada reformcu eğilim giderek güçlenmeye başladı.</p>
<p>Bu eğilimin en önde gelen sözcüsü Bernstein’dı. 1896-1898 arasında Bernstein, Kautsky’nin yönettiği Die Neue Zeit gazetesinde “Sosyalizmin Sorunları”nı içeren yazılarıyla “yeni politik” açılımlar da bulundu. Bernstein, “Evrimci Sosyalizm” diye de tanımlanan temel görüşlerinde, kapitalist toplumun gelişiminin sınıflar arası çelişkiyi yumuşatacağını, kapitalizmi ehlileştireceğini ve sendikal mücadeleyle kapitalist sömürünün ortadan kalkacağını ileri sürmekteydi.**</p>
<p>Rosa Luxemburg, Bernstein’ın tezlerine karşı çıkıp, parti yönetiminin de bu revizyonist görüşlere (bütün kuşkusuna rağmen) tavır almasını istedi. Çünkü Rosa, SDP üzerindeki Kautsky’nin ağırlığının farkındaydı. Her ne kadar Kautsky örgütlülüğü korumayı amaçlasa da eylemsizliği savunuyordu. Rosa, Kautsky’nin sosyalizme bakışındaki problematiği daha o günlerde görüyordu.</p>
<p>Rosa Luxemburg 1899’da yayımlanan Sosyal Reform mu Devrim mi? adlı çalışmasıyla Bernstein’ın revizyonist görüşlerine yönelik eleştirilerini dile getirdi. Böylece SDP içinde reformizm ile devrimci çizgi arasında en sert biçimde devam edecek mücadele net olarak taraflarını bulmaktaydı.</p>
<p>Luxemburg bu çalışmasında, kapitalizmin çelişkileri, devrimci mücadele içinde sendikaların rolü, parlamentarizm, karma hükümetler, devrimci şiddet, açlık ve devrim gibi konuları inceleyerek işçi sınıfının kurtuluşunun sosyal reformlarla değil, sosyal devrimle mümkün olacağını savundu.</p>
<p>Rosa’nın entelektüel yeteneklerinin konsantre ifadelerinden biri olan bu çalışma, onun çıkarsama gücünü ve eleştiri silahını kullanmadaki cüretini ortaya koydu. Rosa, SDP’nin hızla büyüdüğü ve herkesin bu büyüme karşısında büyülendiği koşullarda, partinin karşılaşacağı sorunları alenen gösteriyordu. Parti içinde sendikalara ve sendikacılara (sendikal bürokrasiye) yönelik eleştiri mahiyetinde hiçbir şeyin söylenemediği bir dönemde Rosa Luxemburg, sendikaları bir emek sisyphos’u olarak değerlendirdi. “Sendikalar, karın saldırısına karşı, emek gücünün savunma örgütü olmaktan başka bir şey değildir. Çalışan sınıfın kapitalist ekonominin baskısına karşı direnişini ifade eder.” Kısaca, Luxemburg sendikaların ancak ücret sistemini etkileyebileceğini, fakat ücretli emek sistemini değiştiremeyeceğini, yıkamayacağını belirtir.</p>
<p><strong>Kitle grevleri</strong><br />
Rosa Luxemburg’un siyasal sistematiğinde kitle hareketi büyük önem taşır.</p>
<p>Rosa, bu konuyla 1890’ların sonlarında ilgilenmeye başladı. Özellikle Belçika işçi sınıfının anayasal haklar elde etmek ve seçim sistemini değiştirmek yönünde, önce 1891’de daha sonra 1893’te, gerçekleştirdiği kitlesel grevler uluslararası düzeyde sarsıcı etkiler yaratmıştı. Rosa bu eylemler üzerine eğilerek önemli çözümlemelerde bulundu. Kitle grevlerini, proletaryanın özel savaş silahı olarak değerlendirdi. Kitle inisiyatifine büyük önem verdi. 1905 Rus Devrimi düşüncelerini daha sistematize etmesine yaradı. İşçi sınıfının iktidar mücadelesinin temel yönteminin, siyasal ve ekonomik nedenli kitle grevleri olduğunu belirtti. Kitle grevlerini ekonomik-politik talepleri birleştiren ve işçi sınıfının dünyayı değiştirme yeteneğini ve gücünü ortaya çıkaran son derece önemli eylemler olarak gördü.</p>
<p>Rosa’ya göre, kitlelerin siyasal önderliğinin burjuvazinin elinde olduğu, devrimin kapsamının hükümet değişikliği ile sınırlı tutulduğu geçmiş burjuva devrimlerinde, barikat savaşları belirleyici mücadele biçimiydi. Ama işçi sınıfının, var olan siyasi iktidarı almak ve kapitalist sömürüyü sona erdirmek için yürüttüğü devrimci mücadele de ise temel mücadele biçimi kitle grevleriydi. Rosa için, kitle grevleri, işçi sınıfının kendini örgütleme faaliyetiydi. Aynı zamanda işçi sınıfını harekete geçirme ve şekillendirme anlamında doğal bir işlev görüyordu. Kitle grevleri devrimci hareketin kendiliğinden oluşan biçimiydi.</p>
<p>Rosa, geçmiş burjuva devrimlerinin ana hareket biçimi olan barikat savaşlarını da bu süreçte devrimci mücadele hattının bir anı olduğunu ifade eder. Ayrıca Rosa, Rusya’daki kitle grevlerini değerlendirerek, devrim döneminde işçi sınıfının siyasal mücadelesi ile ekonomik mücadelesinin birbirini etkilediğini ve beslendiğini belirtir. Birinin diğerinin doğuşunu ve yaygınlaşmasını sağladığı gibi, öbürünün de benzer şekilde etkide bulunduğunu ileri sürer. Bu bağın neden ve sonucu arasında sarmal ve değişken bir ilişkinin varlığına vurgu yapar. Bunun yanında Rosa, kitle grevlerinin işçi sınıfının örgütsel kapasitesini arttırdığı gibi, entelektüel gelişmesini de sağlayacağını söyler. “Devrimci dalgaların med cezirinde en değerli şey proletaryanın manevi gelişimidir, çünkü kalıcıdır… İşçi sınıfının entelektüel çapındaki atılım ve sıçramalar, gelecekteki kaçınılmaz ekonomik ve politik mücadeledeki gelişimi garanti altına alır.” (Rosa Luxemburg, Kitli Grevi; Maya Yay., 1976) Ayrıca kitle grevlerinin hazırlıksız ve zamansız gerçekleşen bir dizi ayaklanma sonucunda, yaşanan kısmi yenilgilerle olgunlaşan, işçi sınıfının devrimci ayağa kalkışını gösteren açık bir ayaklanma olduğunu ifade eder.</p>
<p><strong>Sermaye birikimi</strong><br />
Rosa Luxemburg 1913’te yayımladığı Sermaye Birikimi adlı kuramsal çalışmasıyla Marksist öğretiye önemli katkılarda bulundu. Luxemburg, bu çalışmasında sermaye birikimi üzerine klasik Marksist şemayı inceleyerek, bu şemaya bazı eleştiriler getirdi. Kapitalizmin, sömürge ülke pazarlarına doğru genişlemesinin nedenlerini ortaya koydu. Bu genişlemenin (sermaye ihracının) kapitalist ekonomik sistemin iç çekişmeleri üstüne ne tür etkileri olduğunu çözümledi.</p>
<p>Rosa, Sermaye Birikimi’nde, emperyalizm üzerine en yaratıcı ve en özgün çözümlemelerde bulundu. Kapitalizmin artı-değeri realize etmede kapitalizm dışında kalan üretim biçimlerine gereksinim duyduğunu, realizasyon sorununa çözüm bulmak için bu üretim biçimlerine nüfuz ederek onları dağıttığını, açıkladı.</p>
<p>Rosa, emperyalizmi dışsal bir değişken değil, daha çok biriktirme dürtüsüyle hareket eden kapitalist üretim biçiminin ayrılmaz parçası olarak gördü. Emperyalizmi tanımlamaya yönelik “ekonomik açıklamanın” kapitalizmin işleyiş mekanizması içinde mana kazanacağını belirtti.</p>
<p>Rosa, kapitalizmi ve kapitalizm dışı üretim arasındaki ilişkileri ortaya koyarak, azgelişmişlik ve emperyalizm bağlamını kurdu. Emperyalizm ve militarizm arasındaki içkin ilişkiye de özel vurgu yaptı.</p>
<p>Sermaye Birikimi adlı çalışmaya Marksist düşünürler farklı düzeylerde eleştiriler getirdi. Yine de bu eser “Kapital’in kategorik sistemini, yeniçağın ışığında ve dünya boyutunda yeniden düşünüp geliştirmede, en radikal ve özgün çabayı simgeledi.” (Rosa Luxemburg, Sermaye Birikimi; Belge Yay., 2004, s. 8.)</p>
<p>G. Lukacs’a göre Luxemburg bu çalışmasıyla “… ipliğin ucunu Marx’ın bıraktığı yerden yakalayıp (emperyalizm) sorununu Marx’ın ruhuna uygun bir şekilde çözdü”. (Age., s. 19)</p>
<p><strong>1917 Ekim Devrimi</strong><br />
Ekim Devrimi sırasında tutuklu olan Luxemburg, Bolşevikleri ve Lenin’i yürekten destekledi. Bolşevik Partiyi Rus ihtilalinin motor gücü olarak gördü. “Lenin’in partisi gerçekten devrimci partinin misyonunu ve görevini kavramış tek partiydi; ‘bütün iktidar proletarya ve köylülerin ellerine’ sloganıyla devrimin sürekli ilerlemesini güvenceye alıyordu. Bolşevikler bu sayede, Alman Sosyal Demokrasisi’nin üstüne kabus gibi çöken ‘halkın çoğunluğunu kazanma’ sorununu çözmüşlerdi… Ancak nasıl önderlik edileceğini, yani olayların nasıl ileri götürüleceğini bilen bir parti fırtınalı zamanlarda destek toplar” (Peter Nettl, Rosa Luxemburg; Ataol Yay., cilt 2, 1996, s. 201).</p>
<p>Ama kaygılarını belirtmeyi de ihmal etmedi. Hem de Ekim’in o görkemli günlerinde… Öne çıkardığı temel konulardan biri devrimin giderek demokrasiyi devre dışı bırakması ve dejenere etme riskiydi.</p>
<p>Rosa’ya göre, önemli olan devrimin tüm aşamalarında kitlelerin bizzat işin içinde olmaları ve daha önce burjuva iktidarında kullanamadıkları her türlü özgürlüğü sonuna kadar kullanabilmeleriydi.</p>
<p>“Luxemburg, Lenin’den farklı olarak, parti yaşamıyla toplum yaşamını, partiyle devrimden sonraki toplumu ayırmıyordu; onun gözünde sosyalist devrim, sosyalizmin partiden bütün topluma genişlemesinden başka bir şey değildi.” (Age, s. 207)</p>
<p>Luxemburg, bir düzine aydının masa başında sosyalizmi kuramayacağını, sosyalizmin kitlelerin yaratıcı gücüyle inşa edileceğinin altını özellikle çiziyordu.</p>
<p>“Evet, evet: Diktatörlük! Ama bu diktatörlük bir demokrasi uygulama biçiminden ibarettir, onun kaldırılması değil, burjuva toplumunun ekonomik koşulları ve kazanılmış hakları üzerine enerjik ve kararlı elkoymadır ki bu elkoyma olmadan sosyalist değişim gerçekleşemez. Bu diktatorya, sınıfın diktatoryası olmalıdır, sınıf adına yöneten küçük bir azınlığın değil…” (Rosa Luxemburg, 1917 Ekim Devrimi; BDS Yayınları; 1989, s. 33)ü</p>
<p>Böyle olmaması durumunda devrimin asıl dinamosunu (kitleleri) kaybedeceğini ve toplumun ağır bir “uykuya çekileceğini” belirtti.</p>
<p>Rosa, kitle inisiyatifine son derece önem vermekteydi. Ona göre devrimci işçi hareketinin eylem içinde yaptığı hatalar, en iyi merkez komitesinin yanılmazlığından daha değerliydi.</p>
<p>Rosa’nın bu yaklaşımı kitlelerin gücünü abartma ya da kitle kuyrukçuluğu değildi. O kitlelerin örgütlü bir önderliğe ihtiyacı olduğunu savunuyordu. Ama bu önderliğin kitlelerle bütünleşen, kitlelerle soluk alıp veren ve kaynaşan bir niteliği olması gerektiğini vurguluyordu.</p>
<p>Devrim her ne kadar parti liderliğinin dışında kendiliğinden başlayan bir hareket olsa da, “tüfeğin tetiği çekildikten sonra” başka bir evreye giriyordu. Rosa işte bu noktada “gelecek her yerde Bolşevizmdir” diyordu.<br />
Rosa ile Lenin arasında sınıf ve parti anlayışı üzerine yer yer farklı görüşler, sert tartışmalar olsa da burada dikkat edilecek en önemli nokta, Rusya ile Almanya’nın toplumsal maddi şartlarının farklılığı, Alman işçi hareketinin gelişmişlik düzeyi ve Rosa’nın SDP gibi bürokratik merkeziyetçi bir yapı içinde faaliyet yürütmesinin etkileri vardı.</p>
<p>Rosa ulusal sorun üzerine ilginç tespitlerde bulundu. Polonya merkezli çözümlemelerinde, kapitalizm altında, ulusal bağımsızlık sloganının hiçbir ilerletici değeri olmadığını vurguladı. Ayrıca Bolşeviklerin milliyetler sorunu yaklaşımını da eleştirmekteydi.</p>
<p>Rosa’nın ulusların kendi kaderini tayin hakkı sloganı yerine önerisi şöyleydi:</p>
<p>“… Bir devrim alanı olarak Rus İmparatorluğu’nun birliğini dişiyle tırnağıyla savunarak ve her türlü ayrılığa cephe alarak, imparatorluk alanı içindeki devrimci güçlerin sağlam birliği, dayanışma ve Rus Devrimi alemindeki bütün topraklarda yaşayan proleterlerin ayrılmazlığı için çalışmak.” (Tony Cliff, Rosa Luxemburg, Anadolu Yay., 1968, s. 86)</p>
<p>Rosa toprak sorununa ilişkin olarak da önemli açılımlar yaptı. Rusya’da Ekim sonrası toprak sorununa ilişkin düşünceleri şöyleydi: Toprak mülkiyetinin köylüler arasında paylaşılmasının, kırsal alanda özel mülkiyetin gücünü artıracağını ve böylece gelecekte sosyalist dönüşümün önünde büyük engeller oluşabileceğini belirtti.</p>
<p>Fakat Ekim Devrimi’nin ilk on yıllık kesitinde yaşananlar Rosa’nın toprak sorununa ve milliyetler sorununa ilişkin temel açılımlarında yanıldığını gösterdi. Buna rağmen milliyetler sorununa ve toprak sorununa ilişkin geliştirdiği birçok tezi de hayatın zengin pratiği içinde doğrulandı.</p>
<p><strong>O, keskin bir kılıç, canlı bir devrim aleviydi</strong><br />
Rosa Luxemburg mükemmel bir beyindi. Devrimci savaşa üstün entelektüel yeteneklerini ve yüreğini koydu.</p>
<p>İşçi sınıfının mücadelesini itinayla korumaya, geliştirmeye ve yükseltmeye çalıştı. Bu mücadelenin sistem içine çekilerek eritilmesine, sosyalizmin deforme edilerek kapitalizmin restorasyon aracına çevrilmesine karşı eylemin ve kuramın militanı oldu. Reformizme karşı, devrimin savunusu yaptı.</p>
<p>Fabrikayla sokak arasındaki diyalektiği kurdu, sokağın ve fabrikanın manifestosunu yazdı. Spartakistler’in devrimi istediğini haykırdı.</p>
<p>Eleştiri ve kuşkuyu silah haline dönüştürdü. Marksizmin dogmatikleştirilmesine karşı, devrimin kartalı gibi hareket etti. Yıktı ve yeniden yaptı.</p>
<p>O, sosyalizm tarihinde bürokratizme, sekterizme ve ikameciliğe karşı en ciddi uyarıları yapandı.</p>
<p>Kitlelerin yaratıcı gücüne inandı ve kitlelerden öğrenmeyi esas aldı.</p>
<p>“Sosyalizmin tepeden inme emirlerle” kurulamayacağını ve işçi demokrasisinin yaşamsal önem taşıdığını belirtti.</p>
<p>Tarihi insan eylemin bir sonucu olarak gördü. Rosa’ya göre kapitalizm, sosyalizmin bekleme odası ya da barbarizmin uçurum kenarıydı.</p>
<p>20. yüzyıl tarihi Rosa’nın bu düşüncesini bütünüyle doğruladı.</p>
<p>“Ya sosyalizm ya barbarlık” şiarının bugün dünden daha anlamlı bir yerde durması boşuna değildir.</p>
<p>O hep asi bir baş olarak kaldı.</p>
<p>Burjuvazinin karşısında devrimin yılmaz savunucusu olduğu gibi, “yanılmaz otoriteler”e karşı da hiçbir zaman boğun eğmedi.</p>
<p>Ona devrim yol gösterdi.</p>
<p>O devrimin yolunu izledi. Rosa’nın bu otorite tanımaz tutumu ve eleştiriyi militanlaştıran tavrı, uzun dönem sol çevrelerin kendisine karşı mesafeli olmasına yol açtı. Rosa yok sayıldı.</p>
<p>Rosa’nın sistematiği anlaşılmadan ve bilinmeden, Rosa üzerine spekülasyonlar yapıldı. Rosa’nın savaş açtığı dogmatizm, Rosa’nın düşüncelerinin kavranmasına da engel oldu.</p>
<p>Fakat o, Lenin’in dediği gibi “devrimin kartalıydı”.</p>
<p>Derin bir insan sevgisi, gerçeği bulma isteğinin sınırsız arzusu, cesaret ve özveri, militan mücadele Rosa demekti.</p>
<p>Rosa, arkadaşı Sonia’ya (Karl Liebknecht’in eşine) hapishanede yazdığı mektupta şöyle diyordu: “Her şeye rağmen görev başında, bir sokak çatışmasında ya da darağacında can vermek isterim”.</p>
<p>Öyle de oldu. 1918 Aralığındaki Spartakist ayaklanma bastırıldı. Sosyal demokrat hükümet kazanmıştı. Bütün ısrarlara rağmen Rosa, Berlin’i terk etmedi. Spartakist kıyım başlamıştı. Rosa ve Karl Liebknecht bir müddet sonra tutuklandı. Cezaevine götürülürken askerler tarafından dipçik darbeleriyle katledildiler.</p>
<p>Alman devriminin önderleri sosyal demokrasinin kurbanı olmuşlardı. Rosa yine haklı çıkmıştı. O, sosyal demokrasinin ihanetle sonuçlanan yönelimlerini yıllar önce tespit etmişti.</p>
<p>Rosa’nın yakın arkadaşı Clara Zetkin’in onun ölümü üzerine yazdıkları hala manasını korumaktadır: “Rosa Luxemburg’ta sosyalist fikir, hem kalbin, hem beynin hiçbir zaman sönmeden yanan güçlü ve egemen bir ihtirasıydı. Bu şaşırtıcı kadının büyük amacı sosyal devrim yolunu hazırlamak, sosyalizme giden tarih patikasını temizlemekti. Devrim denemesi, devrim için çarpışmak onun en büyük mutluluğuydu. Bütün hayatını ve varlığını sosyalizme vakfetti… O, keskin bir kılıç, canlı bir devrim aleviydi.”<br />
<strong></strong></p>
<p><strong><em>Dipnotlar:</em></strong> <em><br />
*1918-1923 Alman Devrimi-İşçi ve Asker Konseyleri hakkında daha geniş bilgi için bakınız Volkan Yaraşır, Uluslararası İşçi Hareketleri; Tümzamanlar Yay., 2004, s. 115-172.<br />
** Bernstein “Evrimsel Sosyalizm” adlı açılımları bir pratik vurguyu içermektedir. Bu, SPD’nin sistemle iç içe geçen, hantal ve statükocu, durgun “devrimi bekleyen” tavrına yönelik bir anlamda “eleştiridir”. Aslında Alman Sosyal Demokrat Partisi’nin yaptığını tanımlamakta, sistemle uyumunu açıkça ifade etmektedir. Bernstein son derece pragmatik olarak kapitalizmi yıkmayı değil, kapitalizmi ehlileştirmeyi hedef alır. Ona göre “işçi sınıfını kalkındıracak ve devleti demokrasi anlamında dönüştürebilecek reformlar (için) mücadele” esas alınmalıdır. Bernstein’in teorileri özünde, işçi sınıfının devrimci gücünün nötrleştirilmesini ifade eder. Bu teori, sınıfın nesneler yığını haline getirilmesinin teorisidir.</em></p>
<div class="addthis_toolbox addthis_default_style addthis_32x32_style" addthis:url='http://www.atik-online.net/2012/01/alman-devrimi-ve-rosa-luxemburg/' addthis:title='Alman Devrimi ve Rosa Luxemburg ' ><a class="addthis_button_preferred_1"></a><a class="addthis_button_preferred_2"></a><a class="addthis_button_preferred_3"></a><a class="addthis_button_preferred_4"></a><a class="addthis_button_compact"></a></div>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.atik-online.net/2012/01/alman-devrimi-ve-rosa-luxemburg/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>AB’nin periferisi Çinleşiyor, Almanya ve Fransa’nın emperyalist tahakkümü artıyor</title>
		<link>http://www.atik-online.net/2011/12/abnin-periferisi-cinlesiyor-almanya-ve-fransanin-emperyalist-tahakkumu-artiyor/</link>
		<comments>http://www.atik-online.net/2011/12/abnin-periferisi-cinlesiyor-almanya-ve-fransanin-emperyalist-tahakkumu-artiyor/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 20 Dec 2011 08:11:18 +0000</pubDate>
		<dc:creator>AHM</dc:creator>
				<category><![CDATA[Köşe Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[Volkan Yaraşır]]></category>
		<category><![CDATA[abnin]]></category>
		<category><![CDATA[almanya]]></category>
		<category><![CDATA[artıyor]]></category>
		<category><![CDATA[Çinleşiyor]]></category>
		<category><![CDATA[emperyalist]]></category>
		<category><![CDATA[fransanın]]></category>
		<category><![CDATA[periferisi]]></category>
		<category><![CDATA[tahakkümü]]></category>
		<category><![CDATA[ve]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.atik-online.net/?p=11502</guid>
		<description><![CDATA[VOLKAN YARAŞIR &#124; 20 &#8211; 12 &#8211; 2011 &#124; Son AB Zirvesi AB’nin “yeniden yapılanma” sürecinin yeni bir adımı olarak dikkat çekti. Kapitalizmin yapısal krizinin yıkıcı etkileri ve krizin Avrupa’da bir borç krizi şeklinde derinleşmesi AB’nin iki dominant ülkesini harekete geçirdi. Zirve, kriz sonrası sürecin önemli politik eşiklerinden biri oldu. Almanya ve Fransa’nın emperyal hamlelerini [...]<div class="addthis_toolbox addthis_default_style addthis_32x32_style" addthis:url='http://www.atik-online.net/2011/12/abnin-periferisi-cinlesiyor-almanya-ve-fransanin-emperyalist-tahakkumu-artiyor/' addthis:title='AB’nin periferisi Çinleşiyor, Almanya ve Fransa’nın emperyalist tahakkümü artıyor ' ><a class="addthis_button_preferred_1"></a><a class="addthis_button_preferred_2"></a><a class="addthis_button_preferred_3"></a><a class="addthis_button_preferred_4"></a><a class="addthis_button_compact"></a></div>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.atik-online.net/wp-content/uploads/2009/03/volkanyarasir.jpg" rel="lightbox[11502]" title="volkanyarasir"><img class="alignleft size-thumbnail wp-image-1267" title="volkanyarasir" src="http://www.atik-online.net/wp-content/uploads/2009/03/volkanyarasir-100x100.jpg" alt="" width="100" height="100" /></a>VOLKAN YARAŞIR | 20 &#8211; 12 &#8211; 2011 | Son AB Zirvesi AB’nin “yeniden yapılanma” sürecinin yeni bir adımı olarak dikkat çekti. Kapitalizmin yapısal krizinin yıkıcı etkileri ve krizin Avrupa’da bir borç krizi şeklinde derinleşmesi AB’nin iki dominant ülkesini harekete geçirdi. Zirve, kriz sonrası sürecin önemli politik eşiklerinden biri oldu. Almanya ve Fransa’nın emperyal hamlelerini dışavurdu.<span id="more-11502"></span></p>
<p>Almanya ve Fransa Avrupa’nın periferisini saran borç krizini, kendi ekonomik ve nüfuz alanlarını yaymak ve güçlendirmek yönünde kullanıyor. Finans kapital yaptığı stratejik ataklarla AB’nin periferisini yeniden sömürgeleştiriyor. Periferi sosyal yıkım programlarıyla önce felç edilerek enkaz haline getiriliyor ve böylece emperyalist operasyonların zemini hazırlanıyor, sonra emperyalist hegemonyanın yeniden tahsisi yönünde son derece soğukkanlı hazırlanmış düzenlemeler devreye sokuluyor.<br />
Süreç, AB’nin giderek daha da homojenleşmesi ve özellikle Almanya’nın AB içinde etki gücünü arttırması şeklinde biçimleniyor.</p>
<p><strong>AB içi hiyerarşi yeniden belirleniyor</strong></p>
<p>Brüksel’de yapılan AB Zirvesi’nde Merkel ve Sarkozy’nin belirlediği çerçevede mali/borç krizi ve etkileri üzerinden AB’nin yeniden dizaynı gündeme getirildi.</p>
<p>Borç krizinin AB’nin periferisini sarması ve yarattığı senkronize etki bazı “acil” önlemlerin alınmasını zorunlu kıldı. AB içinde “mali birlik” sağlanması için Almanya ve Fransa harekete geçti. Zirve, AB bölgesindeki ülkelerin daha güçlü bir ekonomik yapıya kavuşması, bütçelerinin disiplin altına alınması ve mali birliğin sağlanması yönünde tartışmalara sahne oldu.</p>
<p>Zirvede Almanya ve Fransa’nın inisiyatifinde hazırlanan bütçe disiplini yönünde “mali sözleşme” adı verilen yeni bir anlaşma imzalandı. 27 AB üyesi ülkeden 26’sı anlaşmaya onay verdi. Çek Cumhuriyeti ve İsveç anlaşmayı parlamentoya götüreceklerini açıkladı. Yalnızca İngiltere ve Macaristan anlaşmaya karşı çıktı. Ayrıca zirvede IMF’ye 200 milyar Avro’luk ek kaynak aktarımının yapılması kararı alındı. Avrupa İstikrar Fonu 2012’de Avrupa İstikrar Mekanizması’na dönüştürülerek bütçesi 500 milyar avroya çıkarıldı.</p>
<p>İmzalanan mali sözleşmeye göre kamu borçları GSYH’ya oranı yüzde 60’la sınırlandı. Bütçe açığı ise Maastricht kriterlerine (AB’nin ekonomik ve parasal birliğe geçiş kriterleri)  uyumlu hale getirilmesi ve açığın GSYH’ın yüzde 3’ünü geçmemesi yönünde anlaşmaya hüküm konuldu. Olası bir geçişte ise ilgili ülkeye çeşitli yaptırımların uygulanması kararı alındı. Yaptırımların uygulanması avro bölgesindeki ülkelerin çoğunluk kararına bağlı olarak biçimlenecek. Ayrıca avro bölgesi ülkelerinde denk bütçelerin sağlanması anayasada yer buldu.</p>
<p>AB içinde borç krizinin yarattığı büyük sarsıntıyı aşmayı, en azından krizi kontrol etmeyi hedefleyen daha stabilize bir süreci önüne koyan Almanya ve Fransa, AB’nin yeniden yapılanması yönünde adımlar atıyor. Bu adımlar finans kapitalin ve Avrupa gericiliğinin sistematik karşıdevrimci programlarını içeriyor.</p>
<p><strong>Emperyalist özneler arasında hegemonya krizi/savaşı </strong></p>
<p>AB Zirvesi ve zirvede alınan kararlar AB’nin daha kristalize bir yapıya dönüşmesini sağladı. Bu kararlar Almanya’nın ve Fransa’nın atağını simgelerken İngiltere sürecin dışında kaldı. İngiltere pro-amerikancı oryantasyon içinde hareket etti. İngiltere, Almanya-Fransa kutuplaşması uzun “dinginlik” döneminden sonra yeniden günyüzüne çıktı. İngiltere AB sürecinin başından beri AB’nin heterojen bir yapı olarak zayıf ve kontrol edilebilir bir konumda kalması yönünde politikalar izledi. AB’nin zayıf ve tabi bir hegemon güç olması yönünde uğraş verdi. AB Zirvesi İngiltere’nin bu tavrındaki yeni bir aşamayı simgeledi.</p>
<p>Kapitalizmin yapısal krizlerinin en belirleyici öğelerinden biri kriz senkronlarıdır. Yapısal kriz kendini salt ekonomik bir kriz olarak dışavurmaz. Aynı zamanda bir dizi krizle (uygarlık, etik, ekolojik, gıda gibi) dışavurur. Bu kriz senkronlarının en önemlilerinden biri de hegemonya krizidir. Kapitalizmin yapısal krizi bir başka boyutta emperyalist özneler arasında hegemonya krizlerini/savaşlarını tetikler. AB Zirvesi’nde son derece diplomatik şekilde kendini dışavuran aslında tipik bir hegemonya “savaşı”dır. İngiltere, AB’nin Almanya ve Fransa merkezli daha homojen bir emperyalist güç olmasını ve kıta Avrupası’nda ekonomik ve nüfuz alanlarını derinleştirmesini engellemeye çalıştı.</p>
<p>Zirvede İngiltere’nin aldığı tavır bu politikanın dışavurumu oldu. Benzer yaklaşımın G-7 içinde yaşanması da kaçınılmazdır. Diğer yandan Almanya ve Fransa’nın “ortak” politikalarını nötrlük ya da “uyumluluk” olarak düşünmek yanlıştır. Bugün bu iki ülke arasında AB’nin geleceği ve yeniden dizaynı için ötelenen yapısal sorunlar ve çelişkiler bulunuyor. Emperyal öznelerin çelişkili birliği ya da görece kolektif emperyalist politikalar altında son derece şiddetli gerilimler yaşanıyor. Fransa AB içinde Almanya’nın ataklarından rahatsızlığını yakın dönemde göstermişti. Fransa AB içindeki sıkışmışlığını Libya’ya NATO müdahalesi yapılırken aldığı agresif tutumla ortaya koydu.</p>
<p>Zirve ayrıca yaşanan mali-borç krizinin derinleşmesiyle AB hiyerarşisinin yeniden belirlenmesini zorladı. Almanya ve Fransa’nın başını çektiği emperyal çekirdek daha konsantre olurken periferi  giderek enkaza dönüştü. AB hiyerarşisini içiçe geçmiş daireler ya da halkalar olarak tanımlayabiliriz. Birinci halkayı beş ülkeyi kapsayan emperyal çekirdek oluşturuyor.</p>
<p>İkinci halkada AB’nin periferisi bulunuyor. Doğu Avrupa ülkeleri ise hiyerarşinin üçüncü halkasını meydana getiriyor.</p>
<p>Borç krizi ve AB, Avrupa Merkez Bankası ve IMF’nin yani troykanın aracılığıyla gerçekleştirilen karşıdevrimci operasyonlar AB içi hiyerarşiyi giderek keskinleştirdi. Periferinin yıkımı ve enkaza çevrilmesi yönünde politikalar izlendi. Başta Almanya (tek para birimine geçişle başlattığı muazzam atak, sermaye ihracıyla pekiştirildi ve derinleştirildi) ekspansiyonist politikalar izledi. Almanya ağırlıkla diplomatik, ekonomik ve Yugoslavya’da olduğu gibi askeri yöntemlerle genişlemeci ve yayılmacı politikaları hayata geçirdi. Böylece yeni pazarlar, yeni sermaye yatırım alanları ve hammadde kaynakları elde etmeyi amaçladı. AB’nin en etkili dominant ülkesi haline geldi.</p>
<p>Kıta Avrupası’nı saran borç kriziyle birlikte Yunanistan, Portekiz, İrlanda’ya sistematik, karşıdevrimci programlar dayatıldı. Aynı politikalar İspanya ve İtalya’nın da gündeminde. Borç krizi senkronu yıkıcı bir şekilde Avrupa’nın Akdeniz Havzası’ndaki ülkeleri anaforu içine almış durumda. Sosyal yıkım programları periferide ve merkez ülkelerde poperizme, yani emekçi kitlelerin yoğun olarak yoksullaşmasına ve en temel ihtiyaçlarını karşılayamamasına yol açtı.</p>
<p><strong>Avrupa işçi sınıfının nesnel ve öznel şekillenme süreci</strong></p>
<p>AB’nin yeniden dizaynı yönünde Almanya ve Fransa güdümlü yeni politikalar, Avrupa’yı saran borç krizi riskini azaltmayı amaçlıyor. Çünkü sürecin sarsıcı diyalektiği kendini her momentte gösteriyor. Troykanın aldığı kararlar periferinin Çinleştirilmesi ve yeniden sömürgeleştirilmesini içerse de bir dizi denge önemli kırılmalara, büyük kopuşlara yol açabilir.</p>
<p>En başta periferinin enkaz haline getirilmesi, emperyal hegemonyanın derinleştirilmesi ve sistematik yeni sömürgeci politikalar Yunanistan’da muazzam sınıf ve kitle hareketi yarattı. Bu hareket Akdeniz Havzası’nda etkisini gösterdi. Son olarak İngiltere’de 2 milyon kamu işçisinin genel grevi,  görkemli eylemler olarak iz bıraktı. Yunanistan ve İtalya’da bugüne kadar gerçekleşen ve hazırlıkları yapılan genel grevler Avrupa’yı saran sınıf ve kitle hareketinin büyük ayağa kalkışını gösteriyor. Genel grevler, büyük kitle gösterileri, meydan işgalleri, kitlesel blokajlar ve sokak savaşları kitlelerin ruhunu silahlandırdı. Neo-liberal karşıdevrimci atmosfer bu pratiklerle dağıtıldı. Pesimizm, hedonizm ve ruhların kadavra oluşu aşılarak umut ve isyan ayaklandı, sokaklar fethedildi. Mücadele, direnç, inat ve reddetme üzerine kurulu bu süreç bugün açısından kapitalizmin sonuçlarından hareket ediyor. Kendiliğindenci karakterine rağmen yıkıcı ve infilak edici potansiyelleri içinde taşıyor, umut dalgaları yayıyor. İsyanın, sokağın gücünü kitlelere öğretiyor. Kitleler yaparak öğreniyor, öğrenerek yapıyor. Sorun sınıf ve kitle hareketinin yıkıcı enerjisini kristalize etmektir. Bunu sağlayacak devrimci önderliğin yaratılmasıdır.</p>
<p>Özellikle Yunanistan bu noktada önem taşıyor. Yunanistan Avrupa’da sınıf mücadelesinin odak coğrafyası olarak öne çıkıyor. Avrupa işçi sınıfı içerisinde Yunanistan işçi sınıfı katalizör bir rol üstlendi. Yunanistan işçi sınıfının deneyimleri, birikimleri, kazanımları kıtadaki sınıf mücadelesini besliyor. Yunanistan sınıf mücadelesinin yoğunlaştığı coğrafyaya ve kavganın merkezine dönüştü. Bu durum hem işçi sınıfı hem de finans kapital için geçerli. Yunanistan işçi sınıfının kazanımı Avrupa işçi sınıfının kazanımı olacak ve Avrupa işçi sınıfının büyük salınımını besleyecektir. Enternasyonalizmi güçlendirdiği gibi yeni, büyük kitle hareketlerine zeminler açacaktır. Yunanistan işçi sınıfının olası yenilgisi de aynı derecede sarsıcı olacaktır. Yenilgi Avrupa işçi sınıfının yenilgisi olarak düşünülmelidir.</p>
<p>Finans kapitalin Yunanistan, İtalya, İspanya’da kurduğu ara rejim hükümetlerinin işlevi de bu noktada ortaya çıkıyor. Sınıf hareketini pasifize ve paralize etme ve sınıfın yıkıcı enerjisini boşaltma bu hükümetlerin gerçek misyonudur.</p>
<p>Her ne kadar AB Zirvesi’nde krize yönelik önlemler alınsa da bu önlemlerin palyatif çözümler olduğu görülüyor. Bırakın krizi aşmayı, krizin kontrol edilmesi bile zordur. Borç krizinin derinleşmesiyle Avrupa’daki sınıfsal antagonizma yoğunlaştı, sınıf mücadelesi keskinleşti.</p>
<p>Avrupa İstikrar Mekanizması’na ayrılan 500 milyar avroluk bütçe İtalya ve İspanya’nın sorunlarına bile çözüm olamaz. Borç krizinin özellikle İtalya ve İspanya’yı sarması AB içinde yıkıcı sonuçları beraberinde getirebilir. Bu anlamda AB oligarşisinin bürokratları ve bazı burjuva iktisatçılarının borç krizinin yaratacağı tahribatların altını çizmesi boşuna değildir. Bugün açısından avro bölgesindeki 15 ülke kredi derecelerinin düşürülmesi riskiyle karşı karşıya.</p>
<p>Özellikle krizin İtalya ve İspanya’da kontrol edilememesi kıtayı büyük sınıf mücadelelerinin yaşandığı bir coğrafyaya dönüştürebilir. İtalya’daki son genel grev kararı bunun somut göstergesidir.</p>
<p>Yunanistan işçi sınıfının mücadelesinin uzun solukluluğu ve yarattığı alternatif toplumsal örgütlenmeler, ülkede yaşanan “düşük yoğunluklu” isyan hali, borç kriziyle birlikte özellikle Akdeniz Havzası’nı saran mücadele zeminini besleyecek ve güçlendirecektir.</p>
<p>Avrupa işçi sınıfı yeni bir momentin içine giriyor. Bu anlamda Yunanistan, İtalya ve İspanya’da kurulan pro-faşist ve teknokrat hükümetlerin alaşağı edilmesi Avrupa işçi sınıfının siyasal kazanımı olacaktır. Bu, karşıdevrimci program ve saldırıların boşa çıkarılmasıdır.</p>
<p>Avrupa’nın Akdeniz Havzası odaklı sınıf ve kitle hareketinin yarattığı enerjinin, AB’nin merkez ülkelerinde büyük salınımlar yaratması kaçınılmazdır. 2012 yılında özellikle Yunanistan ve İtalya’da sınıf mücadelesinin yoğunlaşması beklenmelidir. Yunanistan ve İtalyan işçi sınıfının, yaratacağı pratiklerle Avrupa işçi sınıfı üzerindeki ataleti kırması muhtemeldir.</p>
<div class="addthis_toolbox addthis_default_style addthis_32x32_style" addthis:url='http://www.atik-online.net/2011/12/abnin-periferisi-cinlesiyor-almanya-ve-fransanin-emperyalist-tahakkumu-artiyor/' addthis:title='AB’nin periferisi Çinleşiyor, Almanya ve Fransa’nın emperyalist tahakkümü artıyor ' ><a class="addthis_button_preferred_1"></a><a class="addthis_button_preferred_2"></a><a class="addthis_button_preferred_3"></a><a class="addthis_button_preferred_4"></a><a class="addthis_button_compact"></a></div>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.atik-online.net/2011/12/abnin-periferisi-cinlesiyor-almanya-ve-fransanin-emperyalist-tahakkumu-artiyor/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>İspanya, Yunanistan, İtalya: AB` nin Periferisinde, Pro &#8211; Faşist ve Teknokrat Hükümetler</title>
		<link>http://www.atik-online.net/2011/11/ispanya-yunanistan-italya-ab-nin-periferisinde-pro-fasist-ve-teknokrat-hukumetler/</link>
		<comments>http://www.atik-online.net/2011/11/ispanya-yunanistan-italya-ab-nin-periferisinde-pro-fasist-ve-teknokrat-hukumetler/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 29 Nov 2011 19:10:13 +0000</pubDate>
		<dc:creator>AHM</dc:creator>
				<category><![CDATA[Diğer Köşe Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[Köşe Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[Volkan Yaraşır]]></category>
		<category><![CDATA[devrim]]></category>
		<category><![CDATA[ekonomi]]></category>
		<category><![CDATA[kriz]]></category>
		<category><![CDATA[tüm köse yazilari]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.atik-online.net/?p=11162</guid>
		<description><![CDATA[VOLKAN YARAŞIR &#124; 29 &#8211; 11 &#8211; 2011 &#124; Kapitalizmin yapısal krizi son çeyrek asra hakim olan neo-liberal hegemonyayı kırdı. Yine son 25 yıla damgasını vuran siyasal yapı ve statükoları sarstı. Özellikle krizin AB’ye yansıması ve AB’nin periferisinde bir borç krizi şeklinde derinleşmesi kıta Avrupa’sında önemli gelişmelere neden oldu. Krizin keskinleştirdiği sınıfsal antagonizma, Avrupa işçi sınıfı [...]<div class="addthis_toolbox addthis_default_style addthis_32x32_style" addthis:url='http://www.atik-online.net/2011/11/ispanya-yunanistan-italya-ab-nin-periferisinde-pro-fasist-ve-teknokrat-hukumetler/' addthis:title='İspanya, Yunanistan, İtalya: AB` nin Periferisinde, Pro &#8211; Faşist ve Teknokrat Hükümetler ' ><a class="addthis_button_preferred_1"></a><a class="addthis_button_preferred_2"></a><a class="addthis_button_preferred_3"></a><a class="addthis_button_preferred_4"></a><a class="addthis_button_compact"></a></div>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: left;" align="center"><a href="http://www.atik-online.net/2010/03/1-nisan%e2%80%99dan-1-mayis%e2%80%99a-sinifsal-ofke-ve-kin-birikiyor/volkanyarasir/" rel="attachment wp-att-1267"><img class="alignleft size-thumbnail wp-image-1267" title="volkanyarasir" src="http://www.atik-online.net/wp-content/uploads/2009/03/volkanyarasir-100x100.jpg" alt="" width="100" height="100" /></a>VOLKAN YARAŞIR | 29 &#8211; 11 &#8211; 2011 | Kapitalizmin yapısal krizi son çeyrek asra hakim olan neo-liberal hegemonyayı kırdı. Yine son 25 yıla damgasını vuran siyasal yapı ve statükoları sarstı. Özellikle krizin AB’ye yansıması ve AB’nin periferisinde bir borç krizi şeklinde derinleşmesi kıta Avrupa’sında önemli gelişmelere neden oldu.<span id="more-11162"></span></p>
<p>Krizin keskinleştirdiği sınıfsal antagonizma, Avrupa işçi sınıfı tarihinde yeni bir dönemin önünü açtı.1968 küresel ayağa kalkışından sonra kıta Avrupa’sı genel grev dalgaları, büyük kitle gösterileri, meydan işgalleri gibi muazzam eylemlerle sarsıldı. Kıtanın Akdeniz havzası büyük toplumsal ayağa kalkışlara sahne oldu. Özellikle Yunanistan işçi sınıfı Avrupa işçi hareketinin ön cephesi gibi hareket etti. İki yıllık bir dönemde yaygın genel grev ve sektörel grevler gerçekleştirildi.  2008 Aralık ayaklanmasından bugüne kadar Yunanistan’a bir isyan havası hakim oldu. Genel grev dalgaları İtalya’dan Fransa’ya, İspanya’dan Portekiz’e kadar kendini gösterdi. Havza büyük kitle gösterileri ile sarsıldı.</p>
<p>Borç krizi sarmalının Yunanistan, İrlanda ve Portekiz’den sonra İtalya’yı ve İspanya’yı etkileme olasılığı ve her an bu iki ülkenin bir ekonomik yıkım içine girme riski, AB’nin iç dengelerini alt üst edecek boyuta ulaştı. Bu süreç ekonomik, siyasi ve sosyal krizleri tetikledi. Başta Yunanistan, İtalya ve İspanya’da olmak üzere, kriz konsantrasyonu siyasal alt-üst oluşları beraberinde getirdi.</p>
<p>Yunanistan’da Papandreu’nun istifası ülkenin son 40 yılına damgasını vuran, stabilize edilmiş siyasal yapının değişimini simgeledi.</p>
<p>İtalya’da sansasyonalist, seksist ve faşist karakterli Berlisconi’nin istifası yeni bir döneme geçişin adımı oldu. Finans kapital restorasyon politikalarını devreye soktu.</p>
<p>İspanya’da son genel seçimler İspanya’nın Franko sonrası oluşan devlet-toplum ilişkilerindeki statükonun parçalanışını ortaya çıkardı. Neo-Frankocu Halk Partisi büyük bir oy çoğunluğuyla seçimleri kazandı.</p>
<p>Kapitalizmin yapısal krizinin yıkıcı etkileri bu üç ülkede siyasal alt-üst oluşlara ve değişimlere yol açtı. Bu siyasal değişimler bir boyutta Yunanistan, İtalya ve İspanya’daki sınıflar mücadelesinin yeni momentini simgeledi, diğer boyutuyla AB’nin evrileceği yeni sürecin ön habercisi oldu.</p>
<p>Neo-Liberal karşı devrim programı, Avrupa’da büyük manipülasyon ve derin demagojik operasyonlarla hayata geçirildi. Bir emperyalist blok olan AB’nin kuruluşu, “uygarlık” projesi olarak deklare edildi. AB Karl Popper’in jargonuyla Açık Toplum’du ve duvarın yıkılması totaliter rejimlerin çöküşünü simgeliyordu. AB liberal demokrasi ve serbest piyasanın örnek modeliydi. AB kriterleri (başta Kopenhag kriterleri) otoriter yapı ve eğilimleri dışlayan, uluslararası normlar olarak ilan edildi. Bu “büyük taarruz” ve “rıza üretme” mekanizmaları,  kapitalizmin yapısal krizi karşısında etkisizleşti ve parçalandı.</p>
<p>Kıtanın Akdeniz havzasında işçi sınıfının ayağa kalkışı bir dönemin kapanmasına yol açtı. Yunanistan’da başlayan toplumsal ayaklanma hali, havzayı sarstığı gibi kıtanın bütününde yankılar yarattı.</p>
<p>Burjuva sınıfsal egemenliğin, toplumsal egemenlik olarak gerçekleşmesini sağlayan tüm kurumlar,  hızla işlevsizleşmeye başladı. AB’nin yani “Uygarlık Projesinin” Avrupa’yı saran yoğun işsizlik, sefalet ve yoksullukla özünde çağdaş bir barbarlık olduğu ortaya çıktı. Sistemin stabilizasyon aracı olan liberal demokrasinin sınıf egemenliğini perdeleyen bir şal olduğu hızla anlaşıldı.</p>
<p>Bugün Yunanistan,  İtalya ve İspanya’nın içine girdiği siyasi süreç burjuva demokrasinin ne kadar göreceli bir karaktere sahip olduğunu açığa çıkardı. Devletin asıl karakterinin, özünün çıplak bir zor ve acımasız bir sınıf egemenliği olduğu görüldü.</p>
<p>Yunanistan’da Papandreu’nun istifası ve oluşturulan “milli mutabakat” hükümeti Yunanistan’da bir dönemin kapanışını işaretledi. Yeni hükümet AB, Avrupa Merkez Bankası ve IMF’den oluşan troykanın yaptırımlarını yerine getirmek yönünde adımlar atmaya  başladı.</p>
<p>Eski Avrupa merkez Bankası başkan yardımcısı olan Papadimos başbakanlığa getirildi. Bir darbe niteliğindeki bu gelişme Almanya ve Fransa’nın yönlendirmesi ve baskılandırması sonucunda gerçekleşti. Ve bir anlamda Yunanistan’daki son 40 yılda oluşan siyasi yapının çözülüşünü ortaya koydu.</p>
<p>Yeni hükümetin oluşumunda Sarkozy ve Merkel’in yanında Yunanistan büyük sermayesi de belirleyici rol oynadı. Yeni hükümet teknokratlardan ve neo-faşist unsurlardan meydana geldi.  Yunanistan’ın yeniden sömürgeleştirilmesi ve sosyal yıkım programlarının hayata geçirilmesinde rol oynayacak Papadimos Hükümeti Yunanistan’da bir ara rejime geçişi simgeliyor.</p>
<p>Papadimos kemer sıkma politikalarını radikal bir şekilde hayata geçireceğini açıkladı.</p>
<p>Papadimos otoriter uygulamalar ve Yunan milliyetçiliğini körükleyen politikalar izleyerek, kitle hareketini bloke etmeye ve etkisizleştirmeye çalışacak. Ara rejim niteliğindeki Papadimos Hükümetinin olağanüstü rejimlere geçişin zeminlerini örmesi muhtemeldir.</p>
<p>Benzer gelişmelerin yaşandığı bir diğer ülke İtalya oldu. Berlisconi’nin istifası sonrası,İtalya’da kurulan yeni hükümet teknokratik nitelikte oluştu. Başbakanlığa İtalya ve AB oligarşisinin en önemli bürokratlarından biri olan Mario Monti’nin getirilmesi bekleniyor.</p>
<p>Finans kapital Monti’ye büyük destek verdi. Burjuva medya Monti lehinde yoğun bir kampanya başlattı.</p>
<p>Papadimos ve Monti son derece benzer özellikler taşıyor. Bütün kariyerleri finans kapitale hizmet üzerinden şekillenen bu iki şahsiyet, AB bürokrasisi içerisinde önemli görevler yürüttü. Ayrıca ikisi de Trilateral Komisyonu üyesi. Trilateral Komisyonu küresel sermayenin politikalarını realize edecek ve çıkarlarını savunacak politik liderlerin yetiştirildiği uluslararası sermayenin önemli bir kurumu.</p>
<p>Yunanistan ve İtalya’da yeni hükümetlerle finans kapital stratejik bir atak yaptı.</p>
<p>İspanya’da da benzer gelişmeler yaşanıyor. Fakat İspanya İtalya ve Yunanistan’dan farklı olarak genel seçimlerle yeni bir döneme girdi.</p>
<p>Borç krizi batağındaki İspanya’da Sosyalist Parti büyük oy kaybetti. Neo-Frankocu Halk Partisi genel seçimlerde son derece yüksek oy aldı. Sosyalist Parti oyların yüzde 28,7’sini alırken, Halk Partisi ise yüzde 44,6’sını kazandı. Birleşik Sol Parti ise yüzde 7 oyla üçüncü parti oldu.</p>
<p>İşsizlik oranının yüzde 22’ye ulaştığı, kamu borçlarının olağanüstü boyutlara yükseldiği İspanya’da,  Halk Partisi’nin aldığı oy,Franko sonrası İspanya sağının kazandığı  en büyük başarı oldu. Bu gelişme Yunanistan gibi son 40 yıllık döneme damgasını vuran siyasal dengenin ve yapının sarsıldığını gösterdi.</p>
<p>Halk Partisi başkanı Mariano Rajoy ekonomik krizi temel sorun olarak ilan etti. Sosyal yıkım programlarının devam edeceği yönünde vurgular yaptı.</p>
<p>Seçim sonuçları İspanya’da siyasal polarizasyonun arttığını ortaya koydu. Sosyalist Parti, Yunanistan’daki Pasok gibi kapitalist krizin yarattığı reaksiyonları sönümlendirmeye çalıştı. Sosyal demokrasinin kitle üzerindeki bıraktığı kolektif halüsinasyon, krizin yıkıcı etkileri karşısında hızla çözüldü. 2004’de başbakanlığa gelen Zapatero küresel krizin etkileriyle inisiyatifini yitirdi.2009’da başbakanlığa gelen Papandreu’nun akıbeti de benzer oldu. Bu iki sosyal-demokrat yapıda hızla etkisizleşti ve çöktü.</p>
<p>İspanya’da sosyal demokrasinin yarattığı hayal kırıklığı ve işçi hareketinde beklenen yükselişin gerçekleşmemesi, öfkeliler hareketinin yarattığı bütün auroya rağmen kitlelerin büyük “sağa kayışına” neden oldu. Neo-Frankocu  Halk Partisi’nin önünü açtı.</p>
<p>Milliyetçi ve otoriter vurgularla Halk Partisi oylarını artırdı. Bir diğer gelişme ise sosyal-demokratların dışındaki sol’un oylarında görülen kısmi artış oldu.</p>
<p>Seçimler İspanya’da sınıfsal mücadelesinin yeni momentini simgeledi.</p>
<p>Önümüzdeki dönem öfkeliler hareketinin yarattığı müthiş auronun bugün durgunluk içinde olan,   işçi hareketini sarması önemli gelişmelere neden olabilir. İspanya’da borç krizinin derinleşmesi toplumsal muhalefeti,  tetikleyecektir.</p>
<p>Rajoy hükümeti kemer sıkma politikalarını radikal bir şekilde uygularken,sınıf ve kitle hareketini paralize etme ve etkisizleştirmeye çalışacağı ortadadır. Bu yönde bir yandan İspanyol milliyetçiliğini körükleyip, diğer yandan otoriter uygulamalarını devreye sokması muhtemeldir.</p>
<p>Avrupa’nın Akdeniz havzasında teknokrat ve neo-faşist unsurların yer aldığı otoriter hükümetlerin kurulması  tesadüfi ve istisnai gelişmeler değildir. Sınıfsal antogonizmanın giderek keskinleştiğini göstermektedir. Finans kapital halklara savaş açıyor. Amaç havzadaki sınıf ve kitle hareketini kırmak ve sermayenin önündeki her “pürüzü” büyük bir soğukkanlılıkla ortadan kaldırmaktır.</p>
<p>Kıta Avrupa’sında devlet biçimindeki bu değişiklikler Mahir Çayan’ın <strong>gizli faşizm</strong> diye tanımladığı parlamenter kurum ve siyasal partilerin olmasına rağmen devletin faşist karakterinin,  giderek açığa çıktığını gösteren bir sürecin başlangıcıdır. Ve tekelci polis devleti yönündeki uygulamaları ifade etmektedir.</p>
<p>Avrupa gericiliği Avrupa işçi sınıfına topyekün bir saldırıya  hazırlanıyor. Saldırının odak coğrafyası, sınıf hareketinin yükselişine paralel olarak Akdeniz havzasıdır. Ama benzer gelişmelerin kıtanın bütününde yaşandığı gözden kaçırılmamalıdır. Bugün ara rejim hükümetleri özelliğini taşıyan bu siyasal gelişmeler olağanüstü rejimlere geçişin zeminleri olarak değerlendirilebilir.</p>
<p>Burjuva demokrasisinin üzerindeki kadife şal çekildiğinde devletin çıplak bir zor aygıtı olduğu ortaya çıkar. Bugün o kadife şal kıta Avrupa’sında çekilmeye başlamıştır.</p>
<p align="right">Volkan YARAŞIR</p>
<div class="addthis_toolbox addthis_default_style addthis_32x32_style" addthis:url='http://www.atik-online.net/2011/11/ispanya-yunanistan-italya-ab-nin-periferisinde-pro-fasist-ve-teknokrat-hukumetler/' addthis:title='İspanya, Yunanistan, İtalya: AB` nin Periferisinde, Pro &#8211; Faşist ve Teknokrat Hükümetler ' ><a class="addthis_button_preferred_1"></a><a class="addthis_button_preferred_2"></a><a class="addthis_button_preferred_3"></a><a class="addthis_button_preferred_4"></a><a class="addthis_button_compact"></a></div>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.atik-online.net/2011/11/ispanya-yunanistan-italya-ab-nin-periferisinde-pro-fasist-ve-teknokrat-hukumetler/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>CEHENNEMİN YENİ ADI: ESNEK ÜRETİM</title>
		<link>http://www.atik-online.net/2011/11/cehennemin-yeni-adi-esnek-uretim/</link>
		<comments>http://www.atik-online.net/2011/11/cehennemin-yeni-adi-esnek-uretim/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 23 Nov 2011 23:43:46 +0000</pubDate>
		<dc:creator>AHM</dc:creator>
				<category><![CDATA[Köşe Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[Volkan Yaraşır]]></category>
		<category><![CDATA[adı]]></category>
		<category><![CDATA[cehennemİn]]></category>
		<category><![CDATA[esnek]]></category>
		<category><![CDATA[Üretİm]]></category>
		<category><![CDATA[yeni]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.atik-online.net/?p=11014</guid>
		<description><![CDATA[VOLKAN YARAŞIR  &#124; 24 – 11 – 2011 &#124; MUTLAK SÖMÜRÜ, MUTLAK KÖLELİK VE MAKİNALAŞAN İŞÇİ “İşçi ne kadar fazla üretirse;o kadar az tüketebiliyor.Ne kadar fazla değer yaratırsa, o kadar az değere sahip çıkabiliyor. Emek; varlıklılar için saraylar, yoksul için ise sefalet üretiyor. Makine emeğin yerini tutuyor, bir yandan iş olanağı azalıyor, öte yandan öbür işçiler makineye dönüşüyor.” K. [...]<div class="addthis_toolbox addthis_default_style addthis_32x32_style" addthis:url='http://www.atik-online.net/2011/11/cehennemin-yeni-adi-esnek-uretim/' addthis:title='CEHENNEMİN YENİ ADI: ESNEK ÜRETİM ' ><a class="addthis_button_preferred_1"></a><a class="addthis_button_preferred_2"></a><a class="addthis_button_preferred_3"></a><a class="addthis_button_preferred_4"></a><a class="addthis_button_compact"></a></div>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div>
<p><a href="http://www.atik-online.net/2010/03/1-nisan%e2%80%99dan-1-mayis%e2%80%99a-sinifsal-ofke-ve-kin-birikiyor/volkanyarasir/" rel="attachment wp-att-1267"><img class="alignleft size-thumbnail wp-image-1267" title="volkanyarasir" src="http://www.atik-online.net/wp-content/uploads/2009/03/volkanyarasir-100x100.jpg" alt="" width="100" height="100" /></a>VOLKAN YARAŞIR  | 24 – 11 – 2011 | MUTLAK SÖMÜRÜ, MUTLAK KÖLELİK VE MAKİNALAŞAN İŞÇİ<em></em><span id="more-11014"></span></p>
<p><em>“İşçi ne kadar fazla üretirse;o kadar az tüketebiliyor.Ne kadar fazla değer yaratırsa, o kadar az değere sahip çıkabiliyor. Emek; varlıklılar için saraylar, yoksul için ise sefalet üretiyor. Makine emeğin yerini tutuyor, bir yandan iş olanağı azalıyor, öte yandan öbür işçiler makineye dönüşüyor.”</em></p>
</div>
<div>
<p style="text-align: right;" align="center"><em>K. Marx (1844 El yazmaları)</em></p>
</div>
<p>&nbsp;</p>
<p>T.C., transformasyon sürecinin bir parçası olarak Çin/Vietnam çalışma rejimi yönündeki düzenlemeleri hızla hayata geçirmeye başladı. Ulusal İstihdam Stratejisi bu yönde atılan adımları belirledi. Sistematik esnekleştirme ve güvencesizleştirme üzerine kurulu strateji, finans kapitalin işçi sınıfına yönelik açık bir saldırısını ifade etti.</p>
<p>Finans kapital yeni saldırı stratejisiyle bir yandan sömürüyü derinleştirmeyi, öte yandan işçi sınıfını enkaz haline getirerek, tahakkümünü sürekli kılmayı hedefliyor.</p>
<p>2010 OECD çalışma raporunda , bu hedeflerin realizasyonunun “önemi” üzerinde duruldu.</p>
<p>Özellikle çalışma yaşamının radikal bir şekilde esnekleştirilmesi, raporun ana yönelimini belirledi. Ve raporda kıdem ihbar tazminatının “revize”/ tasfiye edilmesi ve asgari ücretin yeniden düzenlenmesinin gerekliliğini vurgulandı. Ulusal İstihdam Stratejisi’yle OECD raporu bütünüyle uyumluluk gösterdi.</p>
<p>Finans kapitalin gündeminde ayrıca özel istihdam bürolarının kurulması, bir insanlık suçu olan işçi simsarlığının “legalleştirilmesi”, taşeronlaşmanın üretimin temel faktörü haline getirilmesi ve asgari ücretin bölgeselleştirilmesi var.</p>
<p>Bu düzenlemelerin bütünü ,Anadolu topraklarının küresel sermayenin yeni üslerinden biri haline dönüştürülmesini içeriyor. Bir “Çinleştirme”, (işçi cehennemine dönüştürme) stratejisi olan bu adımlar yine Anadolu’nun, emperyalizmin askeri operasyonlarının ana üslerinden biri haline getirilmesi süreciyle paralellik gösteriyor. (İzmir’in NATO’nun yeni saldırı üssü olması ve füze kalkanı projesi gibi).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>SERMAYENİN KAR GÜDÜSÜ</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Kapitalist sistem 1970’lerin başlarında, kar oranlarının dünya ölçeğinde düşmesine bağlı olarak yapısal bir kriz içine girdi. Bu süreç kapitalizmin yeniden yapılanması olarak biçimlendi ve kapitalist sistem yeni sermaye birikim rejimini hayata geçirmeye başladı.</p>
<p>“Esneklik” sermayenin kar oranlarını arttırma stratejisi olarak şekillendi.</p>
<p>Esneklik, emperyalist egemenliği pekiştiren, uluslararası iş bölümünün bir parçası olarak uygulanmaya başlandı. Çokuluslu şirketlerin aşırı kar elde etme amacıyla uyguladığı stratejilere bağlı olarak belirlenen uluslararası iş bölümünün temelini esnek üretim modelleri oluşturdu.</p>
<p>Esneklik işletmelerin yapısını ve işleyişini ve çalışma yaşamının bütününü sermayenin ihtiyaçlarına göre yeniden belirledi. Emek sürecinin yeniden düzenlenmesini içerdi. Bu düzenleme ve adımlar ideolojik operasyonlarla desteklendi.</p>
<p>Bütün kurgu ve hedef kar oranlarını arttırma yönündeydi. Çünkü kapitalist üretim tarzının mutlak kanunu artı-değer ya da kar yaratmaktır. Esneklik bu kanunun “aktüel” ifadesi oldu.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>KAPİTALİST BARBARLIĞIN KÖKENİ: ARTI-DEĞER</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>.Kapitalist işletmede iş günü iki kısma ayrılır. Gerekli çalışma süresi yani gerekli emek süresi; artı çalışma süresi yani artı emek süresi.</p>
<p>İş gününün bir parçasında işçi, iş gücünün değerine yani gerekli geçim araçları değerine eşit değer üretir. Buna gerekli emek denir.</p>
<p>Kapitalist, gerekli emeği ücret olarak öder. İşçi, iş gününün diğer parçasında ise kapitalistin karşılığını ödemeksizin kendine mal ettiği bir artı-değer üretir. Bu artı-emektir. Artı-emek tarafından yaratılan değer işçilerin ödenmemiş iş gücünün ürünü olan artı-değeri oluşturur.</p>
<p>Artı-çalışma yani artı-emek süresiyle, gerekli çalışma ya da gerek emek süresi arasındaki oran işçinin sömürülme derecesini gösterir.</p>
<p>Artı-değerin hem mutlak, hem de nispi bir büyüklüğü vardır. Artı-değerin mutlak büyüklüğüne aynı zamanda artı-değer kitlesi denir. Mutlak büyüklük, sermayenin işçiyi sömürülme derecesine ve sömürdüğü işçilerin niceliğine bağlı biçimlenir.</p>
<p>Artı-değerin nispi büyüklüğüne ise, artı-değer oranı ya da sömürme derecesi adı verilir</p>
<p>İşçi sınıfının sömürülme derecesinin yükseltilmesi iki yolla gerçekleştirilir. Birincisi mutlak artı-değerdir. Mutlak artı-değer iş gücünün uzatılmasıyla elde edilen artı-değeri tanımlar. İkincisi ise nispi artı-değerdir. Nispi artı-değer, gerekli emek süresinin azaltılmasına karşılık, artı-emek süresinin uzatılmasıyla oluşur. Emeğin üretkenliğinin arttırılmasıyla gerekli emek süresinde azalma, artı emek süresinde ise artış gündeme gelir. Nispi artı-değer üretimi emeğin üretkenliğinin arttırılması üzerine kuruludur.</p>
<p>“Esneklikle” hedef işçi sınıfının yoğun ve derin sömürülmesidir. Finans kapital bu yönde hem mutlak artı-değer, hem de nispi artı-değer sömürüsünü derinleştirmeyi önüne koydu.</p>
<p>Finans kapital bir taraftan çalışma sürelerini arttırarak mutlak sömürüyü, diğer taraftan ise normal sürede daha yoğun, daha esnek çalıştırmayla göreli sömürüyü arttırmayı hedefliyor.</p>
<p>Sermaye böylece sonsuz hareket etme arzusu önündeki bütün “pürüzleri” yok etmeyi amaçlıyor. Bir taraftan engel olarak gördüğü sınıfın tarihsel kazanımlarını büyük bir soğukkanlılıkla tasfiye ve gasp ediyor, diğer taraftan daha yoğun ve daha ağır çalışma koşullarını sınıfa dayatıyor. Bütün bunları “çalışma hayatında reform”, “yeni toplum modeli” ve “demokratikleşme” adımları olarak tanımlıyor. Bu yaldızlı tanımlamalarla işçi sınıfına cepheden yapılan saldırı perdelenmeye çalışılıyor.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>ESNEKLİK MODELLERİ: MAKİNALAŞAN İŞÇİ</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><em>1)      </em><em>ESNEK İSTİHDAM MODELLERİ</em></p>
<p><em> </em></p>
<p>Sermaye esnek istihdamla, işçilerinin çalışma yoğunluğundan kurtulup kendine boş zaman ayırabileceği, hatta başka işlerde çalışarak ekonomik durumunu düzeltebileceğini söylüyor.</p>
<p>Ne var ki esnek istihdam atipik çalışmayı koşulluyor.</p>
<p>Bu yöntemle işçiler mevsimlik ya da geçici çalıştığı gibi kısmi zamanlı, taşeron işçiliği, tele çalışma ve evde çalışma gibi biçimlerde çalıştırılarak standart olmayan istihdam biçimlerinin önü açılıyor.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Sermaye esnek istihdam modelleriyle çalıştırdığı işçinin kendine yüklediği bütün sosyal maliyetlerinden kurtulmayı amaçlıyor. Ayrıca esnek istihdam tipleri iş sınıfının kolektif davranma, düşünme, hareket etme yeteneklerini zayıflatıyor. Sınıfı kronik örgütsüzlüğe sürüklüyor. Sermayenin işçi sınıfı üzerinde hegomonyasının pekişmesine yol açıyor. Ona stratejik hamleler gerçekleştirme olanağı sunuyor. İşsizlik tehdidi altında işçiler çok düşük ücretle çalışmaya razı oluyor.</p>
<p><em>2)      </em><em>SAYISAL ESNEKLİK</em></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Sayısal esneklik, sermayeye korkunç olanaklar sunan bir uygulama. Sermayenin hareket serbestliğini engelleyen tüm faktörlerden kurtulmasını sağlayan sayısal esneklik, sermayenin “Türkiye’de tatillerin çok olduğundan” şikayet etmesiyle ve “taşeron işçilerin bile sosyal güvence kazanacağı” vurgularıyla devreye sokuluyor.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Bugün sermayenin sınıfa yönelik direkt saldırısı olan kıdem ve ihbar tazminatının gaspı, aslında sayısal esneklik programının bir parçasıdır. Sermaye sayısal esneklikle işçilerin işe alınması ve işten çıkarılması önündeki tüm engelleri kaldırmak istiyor.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Sayısal esneklik iş güvencesinin tamamıyla ortadan kaldırılmasına yönelik bir taktik olarak dikkat çekiyor. Sayısal esnekliğin uygulanmasının önündeki sermaye için en önemli engel kıdem ve ihbar tazminatının varlığıdır. Sermaye için bu pürüzün ortadan kalkması demek işçi maliyetlerinin en alt seviyeye çekilmesi anlamını taşıyor. Sermayenin, işçi sınıfını her düzeyde boyunduruk altına almasının önünü açıyor.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><em>3)      </em><em>ÇALIŞMA SAATLERİNDE, ZAMANINDA ESNEKLİK</em></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Sermayenin mutlak artı-değeri arttırmak arzusunun ifadesi olan bu esneklik modeli, bugün birçok işyerinde fiilen uygulanıyor. Hatta birçok bürokratik, korporatist sendika bu uygulamayı meşrulaştıracak adımlar attı. Toplu sözleşmelere esnek çalışma saatleri ve zamanları girdi.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Çalışma saatlerindeki esneklik sermaye tarafından işsizliğin engellenmesi ve yeni istihdam olanakları olarak takdim ediliyor. Çalışma saatlerinde, çalışma zamanında esneklik son derece aldatıcı taktiklerle uygulanıyor. Görünüşte günlük 8 saat çalışma sabit kalıyor ya da haftalık ya da aylık çalışma süresi sabit tutuluyor. Öte yandan ise giriş çıkış saatleri esnekleştiriliyor, bunun yanında bazı günler az çalışma, bazı günler ise çok çalışma, yoğunlaştırılmış iş haftası gibi uygulamalar devreye sokuluyor. Ayrıca izlenen başka taktikler ise vardiya sistemini devreye sokmak, fazla mesai (ücretlerin sabit tutulması şartıyla) , hafta sonu ve tatil günlerinde çalışmak gibi uygulamalar oldu.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Hatta bunun dışında birçok sektörde fiilen haftalık çalışma saati 45 saatin çok üzerine çıktı. ILO’nun çalışma raporunda Türkiye, dünyada çalışma saatlerinin en yüksek olduğu ülkelerden biri olarak ilan edildi.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Sermaye çalışma saatleri ve çalışma zamanındaki esneklikle vahşi sömürüsünü olağanlaştırmayı amaçlıyor. Ve bu yöndeki hukuki ve tarihsel kazanımları engel olarak görüyor ve bu engelleri kaldırmayı amaçlıyor.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><em>4)      </em><em>ÜCRET ESNEKLİĞİ</em></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Kriz sürecinde sermayenin önemli bahanelerinden biri işçi maliyetlerinin ve ücretlerinin yüksekliği oldu. Pervasızca ve yüzsüzce dile getirilen bu tanımlar ücret esnekliğinin realize olması yönündeki bir stratejiye hizmet ediyor.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Sermaye ücret esnekliğiyle ikili bir hedef gidiyor: Bir yandan kriz bahanesiyle işçilerin reel kazanımları olan ( yakacak, giyecek gibi) sosyal hakları, ya da nakdi sosyal hakları (çocuk parası, tatil ücreti gibi) ortadan kaldırmayı amaçlıyor. Öte yandan ücret sistemlerini şekilsizleştirerek, bozarak fazla mesai, tatil ücreti gibi hakları ücret sisteminden çıkarmayı arzuluyor.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Ücretlerin sadece çalışılan saatlere göre belirlenmesini istiyor. Bu yönelimini de performans ücreti gibi süslü tanımlamalarla açıklıyor.</p>
<p>Ücret sistemindeki bu düzenlemeler işçinin gerekli, yaşamsal ihtiyaçlarını karşılayan gerekli emek süresini azaltmak ve karşılığı olan ücreti en alt seviyede tutmayı hedefliyor. Çin çalışma rejiminin temel ayaklarından biri olan “beleş ücret” sistemi böylece yasallaşıyor. Çin’de saat ücretlerinin 50 cent olması, finans kapitalin iştahını kabartıyor ve izleyiciye yolu işaretliyor.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Ayrıca bugün hem Ulusal İstihdam Stratejisi’nde hem de OECD raporlarının gündeminde asgari ücret tartışmaları var. Asgari ücretin bölgeselleştirilmesi tartışmaları ücret esnekliği kapsamındaki tartışmalarıdır. Buradaki amaç sermayeye pürüzsüz bir zemin sunmaktır. Asgari ücretin bölgeselleştirilmesiyle özellikle işe giriş ücretlerinin aşağı çekilmesi hedefleniyor.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Bütün eksik, zaaf ve geriliğine rağmen asgari ücret uygulaması, sınıfın tarihsel kazanımlarından biridir. Asgari ücretin bir başka boyutu ise ulusal düzeyde fiili, kollektif bir toplu sözleşme mahiyeti taşımasıdır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Asgari ücretin bölgeselleştirilmesi hatta kaldırılması tartışmaları sınıfa yönelik sermayenin cepheden saldırılarından biridir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><em>5)      </em><em>İŞLEVSEL ESNEKLİK </em></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>İşlevsel esneklik, yeni emek yönetim modellerini oluşturdu.</p>
<p>İşlevsel esneklik, stoksuz üretim, sıfır hatalı üretim, tam zamanında üretim gibi adlar da verildi.</p>
<p>Kar oranlarını arttırmak yönünde emeğin yeniden disipline edilmesini amaçlayan bu uygulamalarla, emek üretkenliğinin maksimuma çıkarılması hedefleniyor. Bu yönde işçinin eforunun bütününün kullanılması amaçlanıyor. Sömürü oranının yükseltilmesi için işlevsel esneklik doğrultusunda bir dizi uygulama devreye sokuldu. Özellikle otomotiv sektöründe işlevsel esneklik yönünde radikal düzenlemeler yapıldı.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>İşlevsel esneklikle sermaye, işçinin makinanın organik parçası ve robotik uzantısı olmasını hedefliyor.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>İşlevsel esnekliğin sınıf içi bölünmeyi ve rekabeti arttırması sermayeye sonsuz manevra şansı kazandırıyor.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Sermaye yeni emek yönetim modellerini “modern işletme teknikleri”, “toplam kalite yönetimi” ve “insan kaynakları yönetimi”gibi tanımlamalarıyla ifade ediyor. Gerçeklik ise son derece sarsıcı. Yeni emek düzenlemeleri sınıfı içten kuşatan ve onu robotikleştiren ve hızla enkaza dönüştüren pratikler olarak öne çıkıyor.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Kısaca esneklik uygulamaları sınıfın kollektif yapısı ve ruhuna yönelik sistematik saldırıları içeriyor. Sermaye çok yönlü ve çok boyutlu esneklik teknikleriyle hareket kabiliyetini engelleyen bütün faktörleri ortadan kaldırmak istiyor. Sınıfın tarihsel kazanımlarına ve haklarına saldırıyor ve sınıfın mutlak sömürüsünü ve itaatini hedefliyor.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Başta kıdem ve ihbar tazminatının gaspı, asgari ücretin bölgeselleştirilmesi, taşeronlaştırma ve özel istihdam büroları gibi çok yönlü ve çok boyutlu esneklik ve güvencesizleştirme programı işçi sınıfına yönelik karşı devrimci taktiklerdir. Ve sınıfa karşı açıkça bir savaş ilanıdır. Sermaye bu saldırılarıyla sınıfın kollektif varlığına kastediyor.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Sermayenin çok kapsamlı ve cepheden saldırısına karşı sınıfın yanıtı da aynı şiddetle olmalıdır: Militan Savunma, Militan Direniş, Militan Mücadele…</p>
<p>&nbsp;</p>
<div class="addthis_toolbox addthis_default_style addthis_32x32_style" addthis:url='http://www.atik-online.net/2011/11/cehennemin-yeni-adi-esnek-uretim/' addthis:title='CEHENNEMİN YENİ ADI: ESNEK ÜRETİM ' ><a class="addthis_button_preferred_1"></a><a class="addthis_button_preferred_2"></a><a class="addthis_button_preferred_3"></a><a class="addthis_button_preferred_4"></a><a class="addthis_button_compact"></a></div>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.atik-online.net/2011/11/cehennemin-yeni-adi-esnek-uretim/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Kavganın Adı Yunanistan</title>
		<link>http://www.atik-online.net/2011/11/kavganin-adi-yunanistan/</link>
		<comments>http://www.atik-online.net/2011/11/kavganin-adi-yunanistan/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 11 Nov 2011 21:15:58 +0000</pubDate>
		<dc:creator>AHM</dc:creator>
				<category><![CDATA[Köşe Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[Volkan Yaraşır]]></category>
		<category><![CDATA[adı]]></category>
		<category><![CDATA[kavganın]]></category>
		<category><![CDATA[Yunanistan]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.atik-online.net/?p=10649</guid>
		<description><![CDATA[“Bütün İhtimallere ve İmkanlara Açık” VOLKAN YARAŞIR &#124; 11 – 11 &#8211; 2011 &#124; Yunanistan’da Aralık 2008’le içine girilen yüksek konjonktür, borç krizi ve Papandre’unun istifasıyla yeni bir evreye ulaştı. Bu üç yıllık süreç ayaklanma, genel grev dalgaları, yaygın sektörel grevler ve muazzam kitle gösterileriyle sınıf mücadelesinin yoğunlaşmasına tanıklık etti. Sınıfsal antagonizmayı keskinleştiren bu gelişmeler, [...]<div class="addthis_toolbox addthis_default_style addthis_32x32_style" addthis:url='http://www.atik-online.net/2011/11/kavganin-adi-yunanistan/' addthis:title='Kavganın Adı Yunanistan ' ><a class="addthis_button_preferred_1"></a><a class="addthis_button_preferred_2"></a><a class="addthis_button_preferred_3"></a><a class="addthis_button_preferred_4"></a><a class="addthis_button_compact"></a></div>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.atik-online.net/wp-content/uploads/2009/03/volkanyarasir.jpg" rel="lightbox[10649]" title="volkanyarasir"><img class="alignleft size-thumbnail wp-image-1267" title="volkanyarasir" src="http://www.atik-online.net/wp-content/uploads/2009/03/volkanyarasir-100x100.jpg" alt="" width="100" height="100" /></a>“Bütün İhtimallere ve İmkanlara Açık”</p>
<p>VOLKAN YARAŞIR | 11 – 11 &#8211; 2011 | Yunanistan’da Aralık 2008’le içine girilen yüksek konjonktür, borç krizi ve Papandre’unun istifasıyla yeni bir evreye ulaştı.<span id="more-10649"></span></p>
<p>Bu üç yıllık süreç ayaklanma, genel grev dalgaları, yaygın sektörel grevler ve muazzam kitle gösterileriyle sınıf mücadelesinin yoğunlaşmasına tanıklık etti.</p>
<p>Sınıfsal antagonizmayı keskinleştiren bu gelişmeler, Yunanistan’da konsantre bir krizin önünü açtı. Bugün Yunanistan son derece sarsıcı ekonomik, siyasi ve sosyal kriz sarmalı içinde.</p>
<p>Yunanistan’ın 20’nci yüzyıldaki tarihinde önemli eşikler yaşandı. Nazizm’in işgali, iç savaş süreci, 1969 askeri darbesi gibi… Bu tarihsel eşikler Yunanistan’ın siyasal sistemini etkiledi.</p>
<p>1974’te Cuntanın yıkılması Yunanistan’ın yakın dönemdeki siyasal yapılanmasını belirledi. Yunanistan’ın içine girdiği “geçiş süreci” kendini AB üyeliğinde somutladı. Ve günümüze kadar devam eden bir siyasal sürecin/ yapılanmanın önünü açtı.</p>
<p>Bugün yaşanan kriz konsantrasyonu, bir anlamda son 40 yıllık Yunanistan tarihini belirleyen siyasal yapı ve işleyişin bitişini işaretliyor.</p>
<p>Kriz, son 40 yıllık kesitteki siyasal egemenliğin, toplumsal egemenlik olarak örülmesini sağlayan temsiliyeti ve meşruiyeti ortadan kaldırdı. Bu anlamıyla Yunanistan’da yaşanan kriz, basit, burjuva demokrasisi içinde sıradanlaşmış bir siyasal vakadan öte, sınıfsal antagonizmanın ulaştığı olağanüstü boyutu gösteren, egemenlik ilişkilerini bozucu ve riske sokucu bir içeriktedir.</p>
<p>Papandre’unun istifası, referandumdan vazgeçmesi, Yeni Demokrasi Partisi’yle koalisyon hükümetinin kurulması için anlaşmaya varılması ve bu mutabakat hükümetinin teknokrat karakterindeki konsensüs ve Şubat ayında genel seçimlerin yapılma kararının alınması sistemin önlem ve soluk alma çabaları olarak değerlendirilebilir.</p>
<p>Bu soluk alma bir yanıyla strateji oluşturma, diğer yanıyla sistemin yeni meşruiyet zeminleri yakalama ve temsiliyet sorununa cevap arayışını içermektedir.</p>
<p>Ne var ki bugün krizin boyutu bu “önlemleri” aşacak noktaya ulaştı.</p>
<p>En başta ekonomik krizin, ne AB liderler zirvesinden çıkan kararlarla (Yunanistan’dan alacağı olan bankaların, alacaklarının %50’sini silmesi gibi), ne de yeni yardım paketleriyle krizin aşılma şansı yok, hatta krizin kontrol edilmesinin olanakları bile ortadan kalktı. Ayrıca sınıflar mücadelesinin yoğunluğu, artık burjuva egemenlik ilişkilerini sarsan aşamaya ulaştı.</p>
<p>Yunanistan hızlı bir restorasyon sürecine girme zorunluluğu yaşıyor.</p>
<p>Bugün Yunanistan’da uzun soluklu bir isyan yaşanıyor. 2008 yılının sonlarından başlayarak, kitlelerin yıkıcı enerjisi yoğunlaştı ve birikti. Yunanistan işçi sınıfı, genel grev dalgalarıyla bu enerjiyi besledi. Halen de beslemeye devam ediyor. Son 20-21 Ekim genel grevleri bunun somut göstergesi oldu. Ekim grevleri siyasal krizi bütün şiddetiyle açığa çıkardı. Büyük kitle gösterileri, işgal ve blokaj eylemleri, Yunanistan’ı bir ayaklanma coğrafyasına dönüştürdü. Toplumsal mücadele 2011 yılı içinde metropollerden Yunanistan geneline yayıldı. Yaygın yerel örgütlenmeler kuruldu. Kitlelerin kolektif inisiyatifini gösteren, mahalle komiteleri inşa edildi. Elektrik, su, vergi ödememe gibi, sivil itaatsizlik eylemleri genişledi. Öğrenci gençlik mobilize oldu. Yaygın üniversite ve okul işgalleri yaşandı.</p>
<p>Yunanistan’da bu uzun soluklu ayaklanma hali hızla gelişerek sürüyor. Hatta yaşanan kriz konsantrasyonuna bağlı olarak, bu durum, Yunanistan’da toplumsal bir kasırgayı tetikleyecek boyuta ulaştı.</p>
<p>Ne var ki üç yıldan beri biriken yıkıcı enerjinin kristalizasyonu bugün açısından sağlanmış değil. Yunanistan devrimci solu, bugünkü durumuyla bunu başarması da olanaklı değil. Kendi içinde parçalı durumu ve bu enerjiyi potada birleştirecek bir program ve örgütlenme anlayışından yoksunluğu en başta gelen problemleri oluşturuyor. Ancak işçi hareketinin sokağı kullanma yeteneği ve ısrarı süreçte yeni olanaklar sağlayabilir. Yine işçi hareketinin müthiş mobilizasyon gücü ve kitle gösterilerinin enerjisi olağanüstü gelişmelere yol açabilir. Kitleleri saran devrimci aura büyük dönüşümlerin habercisi olabilir.</p>
<p>Yunanistan devrimci solu toplumsal mücadeleyi anti-kapitalist bir eksene çekebildiği ve bu eksenin gereklerini yerine getirebildiği ölçüde sınıf ve kitle hareketi içinde ontolojisini yeniden kurabilir.</p>
<p>Kitle mücadelesini yönlendirip, şekillendirmesi ve bu mücadelenin yaratıcı zenginliği içinde, mahalle, işyeri komiteleri gibi, taban ve özyönetim organlarının kurulmasına öncülük etmesi ancak Yunanistan devrimci solunu ayağa kaldırabilir.</p>
<p>Yunanistan’da giderek devrimin imkanı artıyor. Bu imkanın realize olması, mücadelenin anti-kapitalist bir eksene oturmasıyla ve kitlelerin muazzam ve yıkıcı enerjisinin kristalize olmasıyla ve sınıfın devrimci öncüsünün stratejik, taktik, programatik hamleleriyle mümkündür.</p>
<p>KKE ve SYRIZA gibi Yunanistan reformist solu mücadeleyi sistem içinde ve parlamentarizmle sınırlıyor. Hatta Şubat seçimlerinde KKE’nin alacağı oylar büyük ihtimalle başarı olarak gösterilecek. Sistem içi reformlar bu yapıların ufkunu belirliyor.</p>
<p>Sınıf ve kitle hareketinin anti-kapitalist bir hatta çekilmesi ve bu yöndeki stratejik hamleler, bu yapıların kitleler üzerindeki etkisini kıracaktır.</p>
<p>Yani Yunanistan’da “ya devrim, ya da düzen” ihtimali sürece yön veriyor.</p>
<p>“Düzen”, Şubat seçimleriyle bir meşruluk ve yeniden temsiliyet sağlamaya çalışacaktır. Fakat düzenin tahsisi gerçekleşmediği taktirde, işçi hareketinin ve toplumsal mücadelenin şiddetle bastırılması kuvvetle muhtemeldir.</p>
<p>Çünkü Yunanistan’da “düzen” artık bir restorasyonla yeniden kurulabilir. Yani sınıflar mücadelesinin yoğunlaşmasıyla Yunanistan’da olağanüstü rejimlerin yaşanma olasılığı artıyor. Devletin tekelci polis devleti şeklinde yeniden yapılanması olasıdır. Ve sıkıyönetim uygulamaları şaşırtıcı olmayacaktır. Benzer gelişmeler kıta düzeyinde de yaşanabilir. Yunanistan bu yönde de bir laboratuar işlevi görüyor.</p>
<p>Yunanistan’ın Avrupa işçi sınıfı mücadelesinin ön cephesi olduğu unutulmamalıdır. Yunanistan’da yaşanacak bir yenilgi, yalnızca Yunanistan’ın değil, başta İtalya ve İspanya işçi sınıfı olmak üzere, Avrupa işçi sınıfının kaderini de belirleyecektir.</p>
<p>Yunanistan bu anlamıyla giderek odaklaşıyor ve Avrupa gericiliğinin saldırı merkezi haline geliyor. Aynı şekilde Yunanistan’da sınıfın başarısı Avrupa işçi sınıfının mücadelesine muazzam bir güç katacaktır.</p>
<p>Kısacası Yunanistan’daki gelişmeler “bütün ihtimal ve imkanlara açık” bir içerik taşıyor. Yani bir anlamda “kavga yeni başlıyor”.</p>
<p>VOLKAN YARAŞIR</p>
<p>&nbsp;</p>
<div class="addthis_toolbox addthis_default_style addthis_32x32_style" addthis:url='http://www.atik-online.net/2011/11/kavganin-adi-yunanistan/' addthis:title='Kavganın Adı Yunanistan ' ><a class="addthis_button_preferred_1"></a><a class="addthis_button_preferred_2"></a><a class="addthis_button_preferred_3"></a><a class="addthis_button_preferred_4"></a><a class="addthis_button_compact"></a></div>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.atik-online.net/2011/11/kavganin-adi-yunanistan/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>12 Eylül: Karşı Devrim Devam Ediyor</title>
		<link>http://www.atik-online.net/2011/09/12-eylul-karsi-devrim-devam-ediyor/</link>
		<comments>http://www.atik-online.net/2011/09/12-eylul-karsi-devrim-devam-ediyor/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 11 Sep 2011 09:40:59 +0000</pubDate>
		<dc:creator>AHM</dc:creator>
				<category><![CDATA[Köşe Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[Volkan Yaraşır]]></category>
		<category><![CDATA[12]]></category>
		<category><![CDATA[devam]]></category>
		<category><![CDATA[devrim]]></category>
		<category><![CDATA[ediyor]]></category>
		<category><![CDATA[eylül]]></category>
		<category><![CDATA[karşı]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.atik-online.net/?p=9331</guid>
		<description><![CDATA[VOLKAN YARAŞIR &#124; 11 – 09 &#8211; 2011 &#124; 12 Eylül darbesi, bir karşı devrimdir. 12 Eylül yeni bir emperyal konseptin ürünü olarak gerçekleşti. Ülke şartları ve Ortadoğu’daki gelişmeler yanında bu konsept anlaşıldığı oranda karşı devrimin mahiyeti ve etkisi kavranabilir. Sermayenin yeniden yapılanma süreci ya da yeni sermaye birikim rejimi, küresel bir karşı devrim içeriğinde [...]<div class="addthis_toolbox addthis_default_style addthis_32x32_style" addthis:url='http://www.atik-online.net/2011/09/12-eylul-karsi-devrim-devam-ediyor/' addthis:title='12 Eylül: Karşı Devrim Devam Ediyor ' ><a class="addthis_button_preferred_1"></a><a class="addthis_button_preferred_2"></a><a class="addthis_button_preferred_3"></a><a class="addthis_button_preferred_4"></a><a class="addthis_button_compact"></a></div>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.atik-online.net/wp-content/uploads/2009/03/volkanyarasir.jpg" rel="lightbox[9331]" title="volkanyarasir"><img class="alignleft size-thumbnail wp-image-1267" title="volkanyarasir" src="http://www.atik-online.net/wp-content/uploads/2009/03/volkanyarasir-100x100.jpg" alt="" width="100" height="100" /></a>VOLKAN YARAŞIR | 11 – 09 &#8211; 2011 | 12 Eylül darbesi, bir karşı devrimdir. 12 Eylül yeni bir emperyal konseptin ürünü olarak gerçekleşti. Ülke şartları ve Ortadoğu’daki gelişmeler yanında bu konsept anlaşıldığı oranda karşı devrimin mahiyeti ve etkisi kavranabilir.<span id="more-9331"></span></p>
<p>Sermayenin yeniden yapılanma süreci ya da yeni sermaye birikim rejimi, küresel bir karşı devrim içeriğinde politikalar geliştirilmesine yol açtı. Bugün yaşanan kapitalist krizin tarihsel kökleri, emperyalizmin yeni konsept arayışlarının da ortaya çıktığı dönemi işaretledi.</p>
<p>İçinde yaşadığımız kriz, aslında kapitalizmin bir uzun dalga krizinin ya da kapitalizmin yapısal krizinin depresyon evresidir. Krizin tarihsel kökleri 1970’lerin başına dayanmaktadır.</p>
<p>1970’lerin başında kapitalist sistem hem üretim yapısını, hem kurumsal yapısını değiştirdi. Bu değişimin ya da zorunluluğun, iki temel nedeni vardı. Birincisi siyasal, ikincisi ise ekonomik boyuttu. Özellikle bu yeniden yapılanma sürecinin siyasal boyutu ihmal edilir ya görülmez ya da yeterince kavranmaz. En başta Vietnam Savaşı, dünya halkları için başka bir tarihin olabileceğini ortaya koydu. “Yenilmez” bir güç, dünyanın imparatoru ABD, Ho Chi Minh önderliğinde Vietnam halkının olağanüstü direnişi ve büyük bedeller ödemesi sonucu dize getirildi. Mao’nun deyimiyle Vietnam Savaşı emperyalizmin “kağıttan bir kaplan” olduğunu ortaya koydu. Halklara umut, direniş ve özgürlük aşkı aşıladı. Sömürge halklarını Afrika’dan Asya’ya, Latin Amerika’dan Ortadoğu’ya isyan ateşi sardı. “ İki üç daha fazla Vietnam” şiarı gerçek oldu. Laos’tan Kamboçya’ya, Angola’dan Mozambik’e, Şili’den El Salvador’a halklar ayağa kalktı.</p>
<p>Öte yandan diğer bir siyasal boyut ise, merkez ülkelerde 1968’de yaşanan küresel isyan hareketiydi. Her ne kadar 1968 öğrenci gençlik ayaklanması olarak görülse de, aslında Fransa’da ve İtalya’da yaşandığı gibi bir işçi hareketidir. Bu iki ülkede işçi sınıfı, işçi konseyleri kurarak, alternatif iktidar organları yarattı. Finans kapital işçi hareketindeki bu gelişmeyi durdurmaya çalıştı. Düzenin devamı ve istikrarı için ayrıca pro-sovyetik komünist partiler de harekete geçti. İleride Avro-komünizmin başat partileri olacak bu yapılar sistemin organik parçası gibi bir konumlandı. Konsey ve genel grev pratiklerinden olağanüstü derecede rahatsız oldular. Eylemler, goşizm ve “anarşizm” olarak değerlendirildi. Sistem dışına çıkması engellendi. Sartre’ın FKP’ye yönelik son derece sert eleştirisi, dönemin KP’leri hakkında önemli fikir vermektedir. 1968 Kıta Avrupa’sını sardığı gibi ABD’de 1930’lu yıllardan beri geri çekilmiş toplumsal muhalefeti tetikledi. ABD halkları barış ve sivil haklar için harekete geçti. Martin Luther King, Malcolm X gibi kişilikler hem siyahi hareketinin hem de dinsel diskriminasyona karşı siyah öfkenin simgeleri oldu. Kara Panterler, siyah öfkenin radikal organizasyonuydu. Ayrıca öğrenci gençlik hareketi ve savaş karşıtı hareket, tüketim toplumu olarak zehirlenmiş topraklarda umudun ve yeni arayışların habercisi oldu. 1968’in iki temel ayağı vardı. Birincisi kapitalizmin insanı bir kadavraya çevirdiği Refah toplumuna karşı bir ayaklanmaydı. İkincisi bürokratik ve otoriter bir kast tarafından ya da egemen sınıf tarafından (nomenklatura) yönetilen özgürlüğün kirletildiği, işçi sınıfının bir başka biçimde apolitize edildiği, şekilsizleştirildiği sınıf üzerinde diktatörlük olan reel sosyalizme karşı bir duruştu. Ve kitleler bir başka dünyanın mümkün olduğunu gösteriyorlardı. Bunu özgür üniversitelerde, işgal edilmiş okullarda, genel grevlerde, kitle gösterilerinde, sokak çatışmalarında dışa vurdular. 1968 ideolojik bir isyan, bir arınma ve kolektif bir umuttu. Ne yazık kendi siyasal önderliklerini yaratamaması ve kapitalizmin aynı zamanda sosyo-kültürel bir sistem olması 1968’in sönümlenmesine yol açtı. 1968’in yıkıcı enerjisi bir müddet sonra kapitalizm tarafından absorbe edildi. 1968 hareketi geri çekildi. Ama arkasında kitlelerin yaratıcı zenginliğini, özgürlüğün bir kalp atışı gibi gerçekliğini bıraktı. Bu iki siyasal etken, 1970’lerin ortasında bir dizi ekonomik etkenle birleşti. Kapitalist sistem, 1960’ların ortalarından sonra özellikle metropollerde çıplak bir şekilde gözlemlenen kar oranlarında ciddi düşüşler yaşadı. Kapitalizmin yapısal özelliklerinden kaynaklanan bu durum, kapitalist sistemi bir uzun dalga ya da büyük bunalım içine sürükledi. Sanayide kar oranlarının düşmesi, yaşanan petrol krizi, yeni sermaye birikim rejimine geçişi beraberinde getirdi.</p>
<p>Kapitalist sistem acil önlemler alma ihtiyacı duydu.</p>
<p>Bir başka ifadeyle krize çözüm yöntemleri, aynı zamanda kapitalizmin yeniden yapılanma süreci olarak işledi.</p>
<p>Finans kapital krize karşı bir dizi proje geliştirdi. Öz olarak ikili bir amaç hedefledi. Önlem paketinin birincisi, azalan kar oranlarını nasıl artırırım ya da maksimum kara nasıl ulaşırım oldu. Çünkü kapitalizmin temel düsturu, kanunu ya da kaidesi maksimum kara ulaşmaktır. Kar daha fazla kar onun ontolojisidir.</p>
<p>Bu yönde uzun zamandan beri Türkiye işçi sınıfına açık bir saldırı mahiyeti taşıyan, fason üretim, taşeronlaşma, esnek üretim ve sistematik güvencesizleştirme yönünde adımlar atılmaya başlandı. Üretim tekniklerinde önemli değişiklikler yapıldı. Dünyanın fabrikalaşması ve başta Çin ve Uzak Asya’nın makro bir atölyeye çevrilmesi yönünde düzenlemelere girişildi.  Yoğun bir mülksüzleştirme politikası izlendi. Bu gelişmeler sınıf profilinde bir dizi farklılaşmayı beraberinde getirdi. İşçi sınıfının kapsamında muazzam genişlemeye karşın, organik birliği dağıldı. Hızla amorfe oldu. Katmanlaştı.</p>
<p>Önlem paketinin ikinci ayağıyla işçi sınıfının ekonomik, demokratik, siyasi her türlü ve her düzeydeki örgütlülüğünün dağıtılması hedeflendi. Böylece sınıfın ehlileştirilmesi ve boyunduruk altına alınması amaçlandı. Bu süreç bir yanıyla sınıfın ıslah edilmesi ve rıza göstermesi yönünde düzenlemeleri içerdi.</p>
<p>AÇIK ZOR VE İDEOLOJİK ZORUN KONSANTRASYONU</p>
<p>Finans kapital bu amaçlarını realize etmek için açık zorla (çıplak tehdit ve terörle) ekonomik zoru (ekonomik faşizmi) sistematik olarak devreye soktu. Zor diyalektiği ideolojik zorla sistemleştirildi. İdeolojik zorun hedefi beyinleri fethetme, tüm toplumu suç ortağı haline getirmekti. Bu uygulamalar kısaca sermayenin açık ve azgın diktatörlüğü olarak da tanımlanabilir. Finans kapital önünde hiçbir engel istemiyordu. Şiddeti çok boyutlu çıplak şiddetin yanında ekonomik ve ideolojik olarak da kullandı. Gündelik hayatın bir parçası kıldı.</p>
<p>Bu sürecin metropollerde ve periferide,  biçimlenişi farklı oldu.</p>
<p>Süreç metropollerde Thatcher ve Reagan’la simgelendi. ABD ve İngiltere’de yaşanan işçi sınıfına yönelik açık saldırı, neo-liberal karşı devrimin niteliğini ortaya koydu. Artık Thatcher tanımıyla TİNA &#8211; “başka alternatif yoktu. ” Kapitalizmin ve neo-liberalizm tahakkümü altında yaşamak bir zorunluluktu.</p>
<p>Bu yönde İngiltere’de 1984–1985 Büyük Madenci grevi önem taşıdı. Bu grev sınıfa karşı sermayenin topyekun saldırısıydı. Thatcher, son derece soğukkanlı bir şekilde önce çeşitli özelleştirme politikaları ve bürokratik sendikalarla girdiği ilişkiler sonucu, İngiliz işçi sınıfının en radikal gücü olan madencileri yalnızlaştırdı. Sonra yoğun bir dezenformasyon ve manipülasyon politikası izledi. Madenci grevlerine yapılan ekonomik destekleri kesti. Hatta son açıklanan belgelere göre Sovyet madencilerinden gelen büyük miktarda finans desteği, iki ülke arasında kriz yaratılarak engellendi. Büyük Madenci grevinin yenilgisi, Britanya’da neo-liberalizmin ya da sermayenin “altın dönemini” simgeledi. 1985 sonrasında son derece sistematik, rafine ve acımasızca sınıfa yönelik açık saldırı başlatıldı. Bu süreç bir başka yanıyla dünya çapında neo-liberal karşı devrim taktiklerinin hayata geçirilmesini simgeledi.</p>
<p>ABD’de Reagan yönetiminin havaalanı kontrolörlerinin grevini kırması, neo-liberal saldırıların başlangıcı oldu. Evet, “liberal virüs” öldürücü bir şekilde ve büyük bir hızla yayılmaya başladı. Virüsün semptomları çok netti, yığınsal yoksullaştırmayı, işsizleştirme ve güvencesizleştirme izledi. Her alan metalaştı. İnsanın emeği yanında, bedeni de metalaştı. Dünyayı kronik açlık, yoksulluk ve işsizlik sardı. Öte yandan sermaye inanılmaz karlar elde etti. Hızla yoğunlaştı ve merkezleşti.</p>
<p>Metropollerde, sosyal devletin sosyal yönü özelleştirildi. Metalaştırıldı. Sosyalizmin tehdidine karşı kapitalist sistemin bir önlem projesi olarak devreye sokulan sosyal devlet, hızla tasfiye edildi. Ulaşımdan eğitime, sağlıktan gündelik hayatın her alanına kadar radikal özelleştirme politikaları hayata geçirildi.</p>
<p>Devlet bir gece bekçisi konumuna getirildi. Sermayenin güvenliğinden sorumlu, sınıfın her düzeydeki örgütlülüğünü ve tepkisini dağıtan bir misyonla hareket etti. Bir anlamda devletin yarattığı illüzyon dağıldı. Devlet gerçek niteliğiyle devreye girerek, kapitalist sistemin güvenliğini sağlayan ve işlerliğinden sorumlu bir aygıt olduğunu gösterdi.</p>
<p>Çevre ülkelerde ya da bizim gibi ülkelerde ise yeni emperyal konsepte uygun düzenlemeler yapıldı. Türkiye’de neo-liberal virüsü yayan baş mimar Turgut Özal oldu. 24 Ocak  Kararları ve 12 Eylül darbesi virüsün yayılma zeminini yarattı.</p>
<p>Özellikle Latin Amerika bu konseptin deney alanı, laboratuarı olarak öne çıktı. Güney Doğu Asya bir başka coğrafya olarak dikkat çekti.</p>
<p>1964’te Brezilya’da gerçekleşen darbe ilk adım oldu. Darbe Ulusal Güvenlik Doktrini diye tanımlanan karşı devrimci stratejinin ürünü olarak hayata geçirildi. Bu strateji, 1960’lı yılların başından itibaren sömürge ülkelerde hızla gelişen gerilla hareketlerine bir yanıttı. Bu arada Küba’da ve Cezayir’de devrim gerçekleşmişti. Che’nin gerillası ezilen halklara umut veriyordu. Gelişmeler karşısında emperyalizm bu doktrini ek unsurlarla tahkim etti. Yeni konsept Ayaklanmaya Karşı Mücadele Konsepti adında uygulanma başlandı.</p>
<p>Konsept Ulusal Güvenlik Doktrini’nde olduğu gibi komünizmi bir iç düşman olarak değerlendirdi. Bu düşmanı ortadan kaldırmak için her yöntemi (kontr-gerilla, ölüm mangaları, işkence, kaybetme, suikast, provokasyon vb. ) büyük bir acımasızlıkla kullandı. Yeni sömürge ülkelerdeki ordular reorganize edildi. Yeni misyonlar yüklendi. Karşı devrimci taktiklerin merkezi haline dönüştürüldü. Ordu askeri diktatörlük kurmakla, devletin tüm fonksiyonlarını üstlendi. Bir nevi kontr-gerilla cumhuriyetleri oluşturuldu. Baskı metodları rafine edildi. Medya etkili bir ideoloji üretim mekanizmasına dönüştürüldü. Umut hareketlerinin beslendiği deniz, yani kitlelerin “zehirlenmesi” hedeflendi. Gerilla ve devrimci hareketlerin parçalanması, dağılması ve marjinalize edilmesi için taktikler geliştirildi. Hedef her düzeydeki muhalefetin bastırılması ve yok edilmesiydi. Böylece neo-liberal politikalar rahatça hayata geçirilebilirdi. Zaten öyle de oldu. Askeri zoru, ekonomik zor izledi.</p>
<p>Bu yönde 1971 Bolivya’da, 1972 Uruguay ve Honduras’ta, 1973’te Şili’de, 1975 Peru’da, 1976 Arjantin’de askeri faşist darbeler yaşandı.</p>
<p>Ardından bütün bu saydığımız ülkelerde radikal neo-liberal politikalar devreye sokuldu.</p>
<p>Benzer gelişmeler Uzak Asya’da, Güney Kore’de, Pakistan’da ve Türkiye’de yaşandı. Yani aslında Türkiye’nin yaşadığı şeyleri anlamak istiyorsak, Latin Amerika’da askeri darbelere, örneğin Şili’ye, Arjantin’e, Uruguay’a bakmamız yeterliydi. Ama uluslararası karşı devrim tehdidi ne yazık işçi sınıfı ve siyasal önderlikler tarafından görülmedi, anlaşılmadı ve yeterince kavranmadı. İş böyle olunca karşı devrim son derece iyi programlanmış ve kitleleri manipüle edecek olanaklarla hayata geçirildi.</p>
<p>Türkiye’de 24 Ocak 1980 ekonomik kararları ve onun devamı olan 12 Eylül askeri faşist darbesi, aynı konseptin ürünüydü.</p>
<p>Kısaca; çevre ülkeler yeni uluslararası işbölümüne ve kapitalizmin yeniden yapılanmasına uygun biçim alıyordu.</p>
<p>Açık zorla (şiddet ve terörle), ekonomik zor (ekonomik faşizm) konsantre edilerek, yeni bir devlet, toplum, birey ilişkisi yaratılıyordu.</p>
<p>Toparlarsak; 24 Ocak kararları artı 12 Eylül darbesi faşist diktatörlüğün ekonomi politiğidir.</p>
<p>Önce açık zorla toplumsal muhalefet ezildi. Korku kitleselleştirildi. 12 Eylül bir korku dinamosu gibi çalıştı. Sınıfın her düzeydeki örgütlenmesi dağıtıldı. Ardından ekonomik zor yani neo-liberal darbeler geldi.</p>
<p>Neo-liberalizm (bir karşı devrim programıydı) ve ekonomik zor / faşizm olarak devreye sokuldu.</p>
<p>BİR KARŞI DEVRİM OLARAK NEO-LİBERALİZM</p>
<p>Neo-liberalizm bu zamana kadar en fazla sonuçlarıyla ve satıhta tartışıldı. Yalnızca ekonomik boyutu ele alındı. Ne var ki sistematik ve konsantre bir karşı devrim programıydı.</p>
<p>Neo-liberalizmin birbirini tamamlayan ve iç içe geçmiş üç boyutu vardır. Birinci boyutu ideolojik, ikincisi kültürel, üçüncüsü ise ekonomik boyuttur.</p>
<p>İdeolojik boyutu açmamız gerekirse bu boyut da kendi içinde üç ayağa ayrılmaktadır. Birincisi Kalvinizim ya da Püritanizm: M. Weber’in kapitalizm ruhu olarak tanımladığı kalvinizm, Protestanlık ya da püritanizm, çalışmayı ve rekabeti kutsallaştırır. Kar ve hırsın insanın doğasında olduğunu savunur. Dünyadaki adaletsizliğe teolojik kılıflar uydurur. Dünyada zenginin zaten günahsız olduğu için zengin olduğunu, fakirin ise günahları çok olduğundan dolayı fakir kaldığını ileri sürer. Bunu da kadr-i mutlak olarak görür. Bunun değiştirilemeyecek bir kader olduğunu, bu dünyanın da bir sınama dünyası olduğunu açıklar. Bir anlamda fakirliğe itirazın kadere, aynı anlama gelmek üzere Allah’a itiraz etmek olduğunu belirtir. İnsanların rıza göstermesini, itaat etmesini telkin eder. Çünkü rıza ve itaat sistemin devamının güvencesidir.</p>
<p>Özal’ın “ben zenginleri severim” sözü bir ideolojik yaklaşımdır. Özal’ın her ne kadar Nakşibendi olduğu söylense de, aslında o bir püritendir. Kalvinisttir. Kapitalist sistemin bekası onun için her şeyden önemlidir. İdeolojik boyutun ikinci ayağını ise ferdiyetçilik ya da bireycilik, felsefi anlamda İndividualizm oluşturur.</p>
<p>Bu anlayışa göre her türlü toplumsal dayanışma, paylaşma ilişkisi reddedilmelidir. Bunlar ilkel, kaba duygulardır. Önemli olan birey ve egodur. Anlayışın özü elit, seçilmiş, üstün insandır. Eğer paran varsa her şeysin, yoksa hiçbir şeysin mantığı hakimdir.</p>
<p>Yine Özal böylesi bir ahlak ve toplumu açıkça dile getirdi. “Benim memurum işini bilir” dedi. Yani hırsızlık yap, rüşvet al, her türlü tezgahın içine gir ve gemini kurtar. Gerisi seni ilgilendirmiyor. Nasıl olsa her koyun kendi bacağından asılır.</p>
<p>İdeolojik boyutun üçüncü ayağını ise Sosyal Darwinizm oluşturur.</p>
<p>Sosyal darwinizm, bir boyutuyla faşist ideolojinin mayasıdır. Naziler gibi, İtalyan faşistleri de sosyal darwinist argümanlarla ideolojilerine destek bulmaya çalıştı.</p>
<p>Sosyal darwinizim özünde, “büyük balık her zaman küçük balığı yer” sözüne dayanır. Bunu bir doğa kanunu olarak söyler. İlerlemenin temel gücünü sosyal darwinist yönlerin oluşturduğunu ifade eder. Güçsüz insan, aşağı ve zayıf insandır. Fakir de güçsüz insandır. O da aşağı ve zayıftır. Doğanın kanunu olarak ezilmeye mahkumdur.</p>
<p>Bu üçlü ideolojik ayak son derece sistemli bir şekilde hayata geçirildi. Devletin ideolojik aygıtları kitleleri bu yönde bombardımana tuttu. Gösteri toplumun araçları yani yazılı ve görsel medya bu ideolojik manipülasyonla, yalanın imparatorluğunu kurdu. İdeolojik mistifikasyonlar her gün yeniden üretildi.</p>
<p>Hedef beyinleri fethetmekti. Çünkü yeni fetih alanı beyinlerdi. Beyinlerin fethedilmesi beraberinde biatı ve suç ortaklığını getirecekti. Kitleler bu yönde tekno-ideolojik bombardımana maruz kaldı. Korkunun kitleselleşmesi ideolojik manipülasyonun gücünü artırdı. Korkunun “enfekte” ettiği beyin, artık tutsaktı ve bu tutsaklıktan memnun hale getirildi.</p>
<p>İdeolojik saldırıyı, son derece sistemli yürütülen kültürel operasyonlar izledi. Kültürel manipülasyonlarla toplumun Mc Donalds’laşması, tek tipleştirilmesi, üniform bir toplum haline getirilmesi amaçlandı.</p>
<p>Bu yönde tüketim terörü körüklendi. Artık tükettiğin, tüketebildiğin kadar özgürdün. Hatta özgürlük tüketmekti. Gerisinin hiçbir anlamı yoktu. Mananın yoğunluk kazandığı yer tüketmekti. Tüketmek, tüketebilmek ve bunun yarattığı haz her şeydi. Hedonizm son derece rafine hayata geçirildi. Hedonizm son derece yok edici bireycilikle içselleştirildi. Sistem yeni haz nesneleri yarattı. Hazları kontrol etti, yönlendirdi. Bu yönde duygu doğurdu. İnsanın ontolojisini hedonizm üzerinden yeniden inşa etti. Emperyalist kültür, kültür imgeleri ve nesneleri topluma sistematik bir şekilde şırıngaladı. Tüketim terörü, toplumun temel özelliği haline getirildi.</p>
<p>Kültürel operasyonlarla beyni felç olmuş, bloke edilmiş ve fethedilmiş birey ve kitleler tam anlamıyla suç ortağına dönüştürüldü. Artık herkes sistemin döngüsünün bir parçası, hatta sistemin ayrılmaz parçasıydı.</p>
<p>Bu iki karşı devrimci taktiğin kitleler içinde nüfuzu, radikal ekonomik operasyonları koşulladı.</p>
<p>Neo-liberalizm devlet/toplum/birey ilişkisinin yeniden kuruluşuydu. Kitlelerin karşı duruşunun ve direncinin kırılması, sessizleştirilmesi, boyun eğmesi ve suç ortağı haline getirilmesiyle ekonomik faşizmin radikal uygulamaları hayata geçirildi.</p>
<p>Özelleştirme politikaları sistematik bir şekilde gerçekleştirildi. Finans kapital tarihin en büyük vurgununu ya da soygununu özelleştirmelerle yaptı. Bu küresel soygun ne Sezar’ın, ne Hitler’in ne de Mussolini’nin  tahayyülünün ötesindeydi.</p>
<p>Finans kapital küresel düzeyde özelleştirme operasyonlarıyla karına kar kattı. Finans kapital büyük bir açgözlülükle saldırdı, çaldı, soydu. Kapitalist devlet bu soygunun örgütleyicisi olarak hareket etti. Böylece tarihin en büyük talanı ve yağması gerçekleşti.</p>
<p>1990’da Sovyet sistemin çökmesi finans kapitale yeni bakir alanlar yarattı. Bu coğrafyalarda kriminal bir kapitalizm sürecinden geçildi. Finans kapital bu coğrafyaları tam anlamıyla talan etti. Enkaz haline getirdi.</p>
<p>Neo-liberalizm bu üçlü karşı devrimci boyutu kavrandığı ölçüde anlaşılabilirdi. Ne yazık ki saldırının boyutu ve mahiyeti kavranmadı. Yalnızca neo-liberal politikaların bir ayağı olan ekonomik boyutu ve onun da sonuçlarıyla, yani işsizlik, sendikasızlık, toplu tensikatla mücadele edildi. O da bir düzeyde. Sonuçtan hareketle bir direnç gösterme çabalarının başarılı olması mümkün değildi. Zaten de olmadı. İşçi sınıfı bu sürecin bütününde olağanüstü düzeyde zarar gördü, ağır darbeler aldı. Örgütsel gücü parçalandı. Amorfe, hatta deklase oldu. Yoğun demoralizasyon içine düştü. Sendikal hareketin bu süreçte en azından bir savunma gerçekleştirememesi, yer yer suç ortağı olması, son derece olumsuz sonuçlar yarattı. Sendikal harekette hızla çözülme ve çürüme yaşandı. Bu süreç ülkemizde olduğu kadar metropolde de benzer şekilde yaşandı.</p>
<p>Sendikal hareketin sınıf örgütü olma özelliği dejenere oldu. Sendikalar sınıftan ve sınıfın sorunlarından uzaklaştı. Ona yabancılaştı. Bu süreç de sınıfın parçalanmasını artırdı. Kendine güvenini zayıflattı. Gerici dalga ve karşı devrimci saldırıya karşı, işçi sınıfı geri çekildi. Örgütsel gücü parçalandı. Hızla şekilsizleşti.</p>
<p>Neo-liberal karşı devrim böylece büyük kazanımlar sağladı. Finans kapital sınıfın güçsüzlüğü üzerinden gücünü inşa etti. Neo-liberalizm, finans kapitalin sınıfa yönelik konsantre savaşıydı. Bu saldırılar, sınıfı böldü, parçaladı, dağıttı ve şekilsizleştirdi.</p>
<p>Kısaca ideolojik bombardımanlarla önce beyinler felç edildi. Kültürel operasyon ve manipülasyonlarla toplum suç ortağı haline getirildi.</p>
<p>İdeolojik ve kültürel hegemonya sağlandıktan sonra, ekonomik operasyonlar geldi. Radikal özelleştirme operasyonları devreye sokuldu.</p>
<p>Türkiye özelinde neo-liberal saldırı dalgası, 1985’te sistemli bir biçim aldı. 1985–1998 arasında bu karşı devrim saldırısının alt yapısı oluşturuldu. 1998–2007 arasında ise son derece yoğun ve sistemli saldırılara geçildi. Büyük sosyal yıkım operasyonları gerçekleştirildi.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>ULUSLARARASI SERMAYENİN YOL HARİTASI, SINIFA YÖNELİK ÜÇLÜ KARŞI DEVRİMCİ SALDIRI VE ETKİLERİ</p>
<p>Finans kapital’in izleyeceği rota ya da uluslararası sermayenin yol haritası 1983’te imzalanan Washington Konsensüsü –uzlaşısı- adı verilen anlaşmayla çizildi.</p>
<p>Ne yazık ki bu rotanın anlaşılmaması, yeterince kavranmaması, finans kapitalin topyekun saldırısına karşı önlemler alınamamasına yol açtı.</p>
<p>Washington uzlaşısı hem finans kapitalin hem kapitalist devletin izleyeceği politikaları bütün açıklığıyla, hatta pervasızca dile getirmişti.</p>
<p>Uluslararası düzlemde ve Türkiye’de izlenen neo-liberal saldırılar bu uzlaşının belirlediği koşullarda realize oldu.</p>
<p>Uzlaşının ana yönelimlerine baktığımızda, daha 1980’lerin başında, 2000’li yıllarda hem Türkiye hem de uluslararası düzeyde radikal özelleştirme politikalarının rotasını tespit etmek mümkündü. Bahar Eylemleri’nin, Zonguldak Büyük Madenci Yürüyüşü’nün gerçekleştiği koşullarda bazı önlemler alınabilirdi. Sınıf hareketi ve sendikal hareket bu derecede ağır darbeler almazdı, bir düzeyde kazanımlarını koruyabilirdi. Ayrıca işçi sınıfı gerçekleştirdiği savunmayla sınıfın deklase olmasını, şekilsizleşmesini engelleyebilirdi, sendikal hareketin bürokratik bir kastta dönüşmesinin önü kesilebilirdi.</p>
<p>Yaşanan son derece konsantre ve rafine saldırıların işçi sınıfına yansıması yıkıcı oldu. Finans kapital ve kapitalist devlet esas olarak sınıfın devrimci kimyasını bozmayı hedefledi. Çünkü kapitalist sistemde tek devrimci sınıf, tek yıkıcı güç, kolektif davranabilme ve kolektif aksiyon gerçekleştirebilme kabiliyeti olan sınıf, işçi sınıfıdır. Finans kapital bunu tarihsel deneyimlerinden öğrendiğinden dolayı, sınıfın her düzeyde bloke edilmesini, ontolojisinin bozulmasını ve hızla şekilsizleşmesini hedefledi. Böylece devrimci kimyası bozulan sınıfın, biat ve riayet etmesi, boyun eğmesi sağlanabilirdi. Saldırılar bu yönde başlatıldı ve son derece soğukkanlı ve acımasızca hayata geçirildi.</p>
<p>Finans kapitalin saldırıları, üçlü karşı devrimci bir kombinasyon şeklinde biçimlendi.</p>
<p>Birinci operasyon; sınıfın kimliğine ve bilincine yönelikti. Bilinç ve kimlikte deformasyonlar ve aşınmaların yaratılması amaçlandı. Bilincin her düzeyde kırılması ve dejenerasyonu yönünde hamleler yapıldı. Sınıfın zihinsel ve ruhsal yeteneklerinin köreltilmesi için sistematik programlar uygulandı.</p>
<p>Finans kapital sınıfın karakterinde aşınmaları sağladıkça ters orantılı bir şekilde hareket serbestliği, maksimum sömürü olanakları kazandı. İdeolojik hegemonyasını yaydı. Sınıf egemenliğini, yeni rıza mekanizmaları üreterek toplumsal egemenlik şeklinde kabul ettirdi.</p>
<p>Sınıfın kimliğine ve bilincine yönelik konsantre saldırılar, sınıfın şekilsizleşmesine ve birlik zeminini kaybetmesine yol açtı. Bireyciliği körükleyen dezenformasyon politikalarıyla, sınıf içinde rekabet ve hırs körüklendi ve sınıf hızla atomize oldu. Marx Alman İdeolojisi’nde sınıfın şekillenmesine ilişkin şöyle bir vurgu yapar: “Tek tek bireyler, ancak başka bir sınıfa karşı ortak mücadele yürütmek zorunda oldukça, bir sınıf meydana getirebilirler; bunu dışında, rekabet içinde birbirinin düşmanıdırlar. . . ”</p>
<p>Bu gelişmelerin doğal yansımasıyla sınıfın örgütsel gücü dağıtıldı ve parçalandı. Sınıfın bilinç ve kimliğinde yaşadığı olağanüstü deformasyonun bazı somut yansımaları oldu. Yani bir anlamda “negatif” diyalektik işledi. Yani yaşanan süreç aynı zamanda sınıfın eylem ve örgütlenme kapasitesini zayıflattı. Çünkü sınıfın bilinç ve kimliğiyle onun eylem kapasitesi ve örgütlenme gücü arasında diyalektik bir bağ vardır. Eğer sınıfın bu diyalektik alanların birinde kırılma ve dejenerasyon yaşanması doğrudan başka alanlara yansımasına yol açar. Kısaca bilincin deforme olması peşi sıra kimliği zayıflatır. Bilincin deformasyonu ve kimliğin aşınması doğal olarak, sınıfın eylem gücünü etkiler ve örgütsel kapasitesini düşürür. Finans kapital sınıfın çok yönelimli ve birbirini besleyen kabiliyetlerini bozdu ve aşındırdı. Son derece bilinçli bir şekilde savaş stratejisi uyguladı. Devletin ideolojik aygıtlarını sistemli çalıştırdı. İdeolojik ve siyasal hegemonyasını kökleştirdi ve yaygınlaştırdı.</p>
<p>Bilinç ve kimlik, eylem ve örgütlenme arasındaki diyalektik sarmalın kırılması sınıfın farklı ve geri refleksler geliştirmesine yol açtı.</p>
<p>İşçi sınıfı olaylara, dünyaya kendi sınıf kimliğiyle bakamadı. İşçi olma üst kimliği dejenere oldu. Alt kimlikler öne çıktı. Sistem bu kimliklerin öne çıkmasını körükledi, ön açtı. İşçi sınıfı yaşadığı cangılda bir savunma refleksi olarak alt kimliklerine sarıldı. Varoluşunu burada kurdu. Ama sermayenin bu kimlikleri son derece kullanma kabiliyeti, sınıfın atomizasyonunu ve dejenerasyonun beraberinde getirdi.</p>
<p>Sosyolojide objektif kimlik olarak tanımlanan alt kimlikler, bireyin etnik, dini, mezhebi, ırksal vb. yönlerini işaretler. Bir anlamda bireyin doğarken aldığı, “kazandığı” kimliklerdir.</p>
<p>Sosyolojide sübjektif kimlik olarak tanımlanan üst kimlik iradi olarak oluşturulur ve özneleşme sürecini işaretler. Kapitalist sistemde sınıfsal eksen bu kimliğin gerçek oluşma zeminidir. İşçi sınıfı bu kimliğiyle yani işçi olma kimliğiyle yaşamını kazanır ve sürdürür, yaşamsal duruş ve rolünü kavrar. Bu kimlik sınıf mücadelesi içinde edinilen bir kimliktir.</p>
<p>İşçi sınıfı üst kimliğiyle bakmayı, olguları değerlendirmeyi bıraktığı an, sermayenin bütün saldırılarına maruz kalır. Bu noktada alt kimlikler sermayenin inisiyatif kurduğu, manipüle ettiği alanlar olduğundan, alt kimlikle hareket eden sınıf güçsüz, mecalsiz hatta sert koşullarda birbirinin düşmanı haline gelir.</p>
<p>Sermayenin ikinci operasyonu sınıfın değersizleştirilmesi, şeyleştirilmesi ya da nesneleştirilmesidir.</p>
<p>Kapitalist üretim ilişkisi, doğasında sınıfın yabancılaşmasına yol açar. Önce kendine, yarattığı ürüne yabancılaşan işçi giderek bu yabancılaşmayı içselleştirir. Sermaye artı değer yaratma gücünü, kapasitesini bu yabancılaşma üzerinden rahatça kurgular. İşçiyi bir nesne, basit bir emek gücü haline getirdikçe varoluşunun temeli olan sermaye birikimini sağlar.</p>
<p>Sermaye ekonomik, siyasi, ideolojik hegemonyasını sınıfı değersizleştirip, onu hiçleştirerek ya da bir nesneye çevirerek kurar.</p>
<p>Sermaye bu yönde son derece iyi programlanmış ve iyi hesaplanmış taktikler uygular. Örneğin; Wall-Mart’ta çalışan kadın kasiyerin iş saatinde tuvalete gitmesini engellemek için altına pet bağlatır. Böylece en temel insani ihtiyaç, işçiyi boyunduruk altına almanın, onu terbiye etmenin aracına dönüşür. Bunu sermaye bilinçli olarak yapar. Sınıfı aşağılama eğilimi olan bu tutum, esas olarak sınıfın kendine öz saygısını yitirmesini hedefler. Bugün birçok işyerinde artık olağan hale gelmiş üst arama tavrı da sınıfa yönelik açık bir aşağılama hareketidir. İşçiler işe giriş ve çıkışlarında, her sefer “hırsız” olmadıklarını kanıtlamaya çalışır. Ama muamele “sen potansiyel hırsızsın” demektir. Bu muameleye maruz kalan işçi tedirgin, tereddütlü ve kendinden emin değildir. Yine asgari ücret alan bir işçi (Türkiye işçi sınıfının %65’i asgari ücretle yaşamını sürdürmektedir) objektif olarak kendini değersiz hisseder. Bugün birçok araştırmaya göre açlık sınırı, 750/800 TL’dir. Yoksulluk sınırı ise 2. 500 TL’ye yaklaştı. Böylesi bir ekonomik ortamda işçiye asgari ücret olarak 650 TL vermek onu alenen aşağılama ve hor görmektir. Her ne kadar bizler, asgari ücretin insanca bir ücret olması için talepler geliştirsek de, asgari ücret politikası başlı başına sınıfı değersizleştirme taktiğidir ve salt ekonomik değil, ideolojik ve varoluşsal temelleri bulunmaktadır.</p>
<p>Sermaye böylesi taktiklerle sınıfa kendisini hiç hissettirir. Kendini değersiz gören işçi salt ekonomik teröre değil, ideolojik teröre de maruz kalmaktadır.</p>
<p>İşçi sınıfı böylece sistematik değersizleştirme operasyonlarıyla karşı karşıyadır. İş yerlerinde artık olağanlaşan işleyiş sonucu (emir, hakaret, aşağılama ve farklı mobbing uygulamalarıyla) ruhsal ve duygusal bir teröre tabi tutulur.</p>
<p>Bütün bu uygulamalar özünde sınıfın devrimci gücünün kırılmasını, devrimci kimyasının bozulmasını hedefler. Kendini değersiz ve hiç hisseden bir işçi harekete geçmez. Nesneleşen bir işçi rıza gösterir, boyun eğer, riayet eder. Sınıf nesneler yığınına dönüştürülerek, deklase edilir.</p>
<p>Buradan çıkan sonuç şudur, sınıfın onuru ekmekten daha da önemlidir. Bu anlamda 1917 Şubat devriminde garson ve hizmetçilerin şu talebi sarsıcıdır: “Bundan sonra bize sen değil, siz diye hitap edeceksiniz. ” Ayrıca DİSK kurucusu Lastik-İş Sendikası Başkanı Rıza Kuas’ın 1969’da “üstünü aratma” eylemi, sınıfın değersizleştirilmesine, nesneleştirilmesine karşı muhteşem bir eylemdir. Bugün dahi bizlere yol göstermektedir.</p>
<p>Bu iki operasyonu sınıfın bir zümreye çevrilmesi, cemaatleştirilmesi izledi.</p>
<p>12 Eylül faşist darbesinden sonra radikal bir şekilde hayata geçirilen neo-liberal politikalar, 2000’lerin başlarında derinleştirildi. Yeni bir momente girildi. Uluslararası düzlemde hegemonya krizi yaşayan ABD imparatorluk projesi olarak BOP’u devreye soktu. Uluslararası jeopolitikteki bu gelişmeler TC’yi etkiledi. TC, BOP’un model ülkesi olarak bölgede öne çıkarıldı. Model parti ise AKP’ydi. Bu süreç iç ve dış politikada bir dizi değişikliğe, altüst oluşa neden oldu. AKP’nin iktidara gelmesi bir transformasyonun önünü açtı. 12 Eylül’ün resmi ideolojisi olan Türk-İslam sentezine neo-liberal bir aşı yapıldı. Neo-liberalizme meşruiyet kazandıran cemaatçi hayırsever kapitalizm inşa edilmeye başlandı. Kritik eşik ikinci AKP iktidarı dönemi oldu. Bu AKP yeni bir AKP’ydi. Yakın zamanda gerçekleşen referandum ve yerel seçimlerle AKP’nin üçüncü dönemine girildi. Bu süreç T. C.’nin hızlı bir transformasyonunun önünü açtı.</p>
<p>Yasama-yürütme-yargı sistematiğinde özellikle yürütmenin belirleyiciliği arttı. Yürütme güçler ayrılığını ifade eden bir erkten öte, iktidarın son derece konsantre hale getirildiği bir yapıya dönüştü, yasama ve yargı da bu konsantrasyona bağlı olarak yeniden şekillendirildi. Devletin yeniden yapılanmasını ifade eden bu operasyonlarla devlet bir yandan içeride hızla militarize olup, otoriter ve totaliter oluşumlara giderken, dışarıda bölgesel bir karşı devrim merkezi gibi biçimlenmeye başladı. Devlet daha konsantre bir faşist yapılanmaya dönüşüp, kendini “saklayıp” bir yandan içe çekildi, öte yandan sivil toplumu da devlet eliyle inşa ederek ya da fethederek, kendisini saklamanın aracına dönüştürdü. Böylece siyasal gericiliğin gündelik hayata daha etkin müdahale etme olanakları çoğaldı. Küresel sermayenin ihtiyaçları ve kapitalist entegrasyonun önündeki engellerin kaldırılması yönünde devlet yeniden işlevlendirildi.</p>
<p>Bu sürecin bir parçası olarak ayrıca devlet, “hayırsever kapitalizmin” inşasının en önemli unsuru olarak devreye girdi. Birinci AKP iktidarıyla cemaatçi-hayırsever kapitalizmin alt yapısı oluşturuldu. Bu durum paradoksi bir gelişmeyi işaretledi. Kapitalizm aslında cemaati parçalar ve bozar. Ne var ki sosyal devletin tasfiyesi ve radikal neo-liberal politikalar sonucu bir “sadaka toplumu” yaratıldı. Devlet-cemaat-birey ilişkisi inşa edildi. Kapitalist devlet cemaatleşti. Cemaat devletleşti. Kitlelerin sosyal devlet olmaktan kaynaklanan en temel hakları eğitim, sağlık, ulaşım vb. metalaştırıldı, gasp edildi. Kitleler yardıma muhtaç yığın haline getirildi. Muhtaçlar yığını sadaka toplumunun zeminini oluşturdu. Fakirlik, yoksulluk “kader” olurken, ona yardım bir “hayırseverlik” ve cennetin anahtarı olarak sunuldu. Yoksullar, hayırseverlik organizasyonlarıyla -bizzat bu organizasyonların bir kısmını devlet gerçekleştirdi- nesneler yığınına dönüştürüldü, enkaz haline getirildi. İşçi sınıfı da bu gelişmelerin bir parçası oldu.</p>
<p>Sistem devletin ideolojik aygıtlarını devreye sokarak, yeni rıza mekanizmaları üretti. Hayırseverlik, rıza ve şükürle beslendi.</p>
<p>Sınıfa yönelik bu karşı devrimci operasyonlar, son derece tehlikeli sonuçlar doğurabilir. En başta işçi sınıfı yeni bir zihniyet dünyası içinde, kaderine razı, koşulsuz kula dönüştürülebilir. Ayrıca yaşadığı bütün olumsuzlukları kanıksamış, atıl, düşünmeyen, boyun eğen, sessiz yığınlar haline getirilebilir. Yoksulluğun kader olarak algılanması yazının başında belirttiğimiz, neo-liberalizmin ideolojik saldırılarının (prütanizm) parçasıdır. Amaç; sınıfın köleleştirilmesi, nesneleştirilmesi, ruhunu ve mücadele gücünü kaybetmesidir. Ama sınıflar mücadelesi son derece yaratıcı, zengin ve en olumsuz koşullarda bile umudu ayaklandıran bir dinamiktir. Yaşanan kapitalist kriz ve yarattığı sonuçlar bunu bir kez daha ispatladı. Çeyrek asırlık karabasan küresel düzeyde paramparça oldu.</p>
<p>Hayat kendi zenginliğiyle yeniden ortaya çıktı. Sermayenin yarattığı cehennem, hegemonya hızla dağıldı. Sınıfsal antagonizmanın, kutuplaşmanın üstündeki “kadife karanlık” yok oldu. Emek sermaye çelişkisini örten, gizleyen tül parçalandı.</p>
<p>Kapitalist kriz uluslararası düzeyde yeni bir tarihsel momentin önünü açtı. Muazzam dinamikleri açığa çıkardı ve çıkarmaya devam ediyor.</p>
<p>Kısaca özetlersek, 12 Eylül faşist diktatörlüğü sınıfın devrimci kimyasını bozmayı, sınıfı köleleştirmeyi, bilinç ve kimliğini deforme etmeyi ve onu demoralize etmeyi amaçladı. Onun ontolojisine saldırdı. Faşizm sınıfın ontolojisine yönelik açık bir saldırıdır. Sermayenin maksimum tahakkümüdür. Karşı devrimdir ve karşı devrim hala sürmektedir.</p>
<p>Sınıfın ontolojisini yeniden kurmak işçi sınıfının yıkıcı gücünü açığa çıkarmakla mümkündür. Bu anlamda sınıfın yıkıcı gücünü açığa çıkaracak her çaba, onun devrimci kimyasını besleyecek her çalışma, bilinç ve kimliğini yeniden inşa edecek her faaliyet, moralini besleyecek her direniş ve her eylem 12 Eylül faşizmine ve kapitalizme vurulan bir darbe olacaktır.</p>
<p>12 Eylül faşizmi ve onun kurduğu düzenle ancak böyle hesaplaşılabilir.</p>
<p>Devrimin mayalandığı işçi havzalarında, fabrikalarda, atölyelerde, organize sanayi bölgelerinde, sınıfın öfkesini ve kinini örgütlediğimiz ve bu sisteme yönelttiğimiz oranda 12 Eylül faşizmiyle hesaplaşabilir ve geleceği kurabiliriz.</p>
<div class="addthis_toolbox addthis_default_style addthis_32x32_style" addthis:url='http://www.atik-online.net/2011/09/12-eylul-karsi-devrim-devam-ediyor/' addthis:title='12 Eylül: Karşı Devrim Devam Ediyor ' ><a class="addthis_button_preferred_1"></a><a class="addthis_button_preferred_2"></a><a class="addthis_button_preferred_3"></a><a class="addthis_button_preferred_4"></a><a class="addthis_button_compact"></a></div>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.atik-online.net/2011/09/12-eylul-karsi-devrim-devam-ediyor/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>TC&#8217;nin transformasyonu, GOP ve hegemonya savaşları</title>
		<link>http://www.atik-online.net/2011/08/tcnin-transformasyonu-gop-ve-hegemonya-savaslari/</link>
		<comments>http://www.atik-online.net/2011/08/tcnin-transformasyonu-gop-ve-hegemonya-savaslari/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 11 Aug 2011 14:31:23 +0000</pubDate>
		<dc:creator>AHM</dc:creator>
				<category><![CDATA[Köşe Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[Volkan Yaraşır]]></category>
		<category><![CDATA[gop]]></category>
		<category><![CDATA[hegemonya]]></category>
		<category><![CDATA[savaşları]]></category>
		<category><![CDATA[tcnin]]></category>
		<category><![CDATA[transformasyonu]]></category>
		<category><![CDATA[ve]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.atik-online.net/?p=9149</guid>
		<description><![CDATA[VOLKAN YARAŞIR &#124; 11 &#8211; 08 &#8211; 2011 &#124; Türkiye Cumhuriyeti bir transformasyon sürecinden geçiyor. TC emperyalist-kapitalist sisteme derinden ve yeniden entegre oluyor. Referandum ve genel seçimler bu sürecin önemli adımları oldu. Uluslararası düzeyde 11 Eylül konsepti, kapitalizmin yapısal krizi, ülke içinde ise 1994 5 Nisan kararları, 2002&#8242;deki Kemal Derviş darbesi ve Kürt ulusal özgürlük [...]<div class="addthis_toolbox addthis_default_style addthis_32x32_style" addthis:url='http://www.atik-online.net/2011/08/tcnin-transformasyonu-gop-ve-hegemonya-savaslari/' addthis:title='TC&#8217;nin transformasyonu, GOP ve hegemonya savaşları ' ><a class="addthis_button_preferred_1"></a><a class="addthis_button_preferred_2"></a><a class="addthis_button_preferred_3"></a><a class="addthis_button_preferred_4"></a><a class="addthis_button_compact"></a></div>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.atik-online.net/wp-content/uploads/2009/03/volkanyarasir.jpg" rel="lightbox[9149]" title="volkanyarasir"><img class="alignleft size-thumbnail wp-image-1267" title="volkanyarasir" src="http://www.atik-online.net/wp-content/uploads/2009/03/volkanyarasir-100x100.jpg" alt="" width="100" height="100" /></a>VOLKAN YARAŞIR | 11 &#8211; 08 &#8211; 2011 | Türkiye Cumhuriyeti bir transformasyon sürecinden geçiyor. TC emperyalist-kapitalist sisteme derinden ve yeniden entegre oluyor. Referandum ve genel seçimler bu sürecin önemli adımları oldu.<span id="more-9149"></span></p>
<p>Uluslararası düzeyde 11 Eylül konsepti, kapitalizmin yapısal krizi, ülke içinde ise 1994 5 Nisan kararları, 2002&#8242;deki Kemal Derviş darbesi ve Kürt ulusal özgürlük hareketinin ulaştığı boyut yeniden yapılanmanın sıçrama noktaları olarak öne çıktı.<br />
<strong><em>GOP ve 11 Eylül konsepti</em></strong><br />
ABD, 11 Eylül konseptiyle küresel bir imparatorluk kurmaya çalıştı. Bu hamle aynı zamanda hegemonya krizini aşma ya da hegemonyasını restore etme gayretiydi. Dünya jeopolitiğindeki konumu ve etkisiyle Ortadoğu bu hamlenin odak coğrafyası oldu.<br />
ABD Ortadoğu&#8217;nun yeniden dizaynına girişti. Irak ve Afganistan&#8217;ın işgali yeni Ortadoğu düzeninin kurulması yönündeki emperyal saldırılardı. BOP, yeni Ortadoğu düzeninin sofistike ifadesi oldu. ABD imparatorluk projesini ve hamlesini bu doğrultuda gerçekleştirdi. ABD&#8217;nin imparatorluk atağı bölge halklarının direnişi karşısında çöktü. Bu gelişme BOP&#8217;un bir dizi yeni evresini gündeme getirdi. ABD, AB&#8217;yle ortak hareket etmeye başladı. BOP&#8217;un ikinci evresinde açık zorla, ideolojik zoru konsantre eden taktikler uygulandı. Ne var ki, emperyal kültür zaman kadar eski ve kadim bir uygarlık olan Mezopotamya uygarlığı karşısında başarısız kaldı. Bu sefer C. Rise tarafından dile getirilen BOP&#8217;un üçüncü evresi gündeme geldi.<br />
“Yaratıcı kaos” diye tanımlanan konseptle, Ortadoğu&#8217;nun Balkanlaştırılması hedeflendi. Ortadoğu halkları etnik, mezhebi ve dinsel polarizasyona tabi tutuldu. Eklem yerlerinden kırılmak istendi. Irak ve Filistin&#8217;de bu yönde mikro devletler kuruldu. Bölgede kanton ve mikro devletlerin yaratılmasıyla polarizasyon tetiklenmek istendi. Mikro devletler aracılığıyla makro tahakküm tahsis edilmeye çalışıldı.<br />
Yani “kaosun yaratıcılığıyla” katliam, yıkım ve talanın önü açılmak istendi. Bu yönde başta Irak bir kan gölüne dönüştü.<br />
Obama&#8217;nın iktidara gelmesi, emperyalist politikalarda “deri değişimine” yol açtı. Bölgede yükselen direnişi ve ABD karşıtlığını hesaplayan, Ortadoğu&#8217;da sıkışmışlığı bir düzeyde aşmaya çalışan, Latin Amerika&#8217;daki “kontrolsüz” gelişmeleri denetlemeyi arzulayan ve her ABD askerinin ölümünün iç politikada etkilerini hafifletecek bir konsepte geçildi. H. Clinton&#8217;un “akıl güç” olarak tanımladığı bu konsept özellikle bölge güçlerine, emperyal politikalara tam angajmanla, aktif rol yükledi. Açık işgali her zaman rezervde tutan ABD, bölgede hem imaj yenilemek hem de hegemonyasını yeniden kurmak istedi. Irak&#8217;ın kalbinde 50 bin kişilik askeri güç bırakarak yani ileri karakolla jeostratejik noktaları ve enerji kaynakları, yollarını kontrol etmeyi amaçladı. Böylece bir yandan askeri mobilizasyonunu arttırmayı, diğer yandan ise Ortadoğu&#8217;da sıkışmışlığını aşmayı hesapladı.</p>
<p>Arap devrimleri ve bu devrimlerin dalgasal etkisi, BOP&#8217;un yeni evresini işaretledi. Aşağıdan devrimin önünü kesmek, bölgede kapitalist stabilizasyonu sağlamak için bir anlamda BOP&#8217;un “yaratıcı kaos” ve akıllı güç” evreleri sentezlendi.<br />
Libya&#8217;ya NATO&#8217;nun askeri müdahalesi bu pratiklerden biri olarak öne çıktı. Kolektif emperyalist bir operasyonla Libya&#8217;ya müdahale edildi. Açık işgalin gündemde olduğu Libya&#8217;da Balkanlaştırma taktiklerinin devreye sokulması büyük bir olasılık.<br />
Ayrıca Libya müdahalesi Arap devrimlerinin önünü kesmeye yönelik emperyal bir atağı ifade etti. Bunu Bahreyn ve Yemen&#8217;in Suudi Arabistan tarafından açık işgali izledi.<br />
Açık işgalle toplumsal muhalefet şiddetle bastırıldı. Suudi Arabistan Ortadoğu&#8217;da ve özellikle Arap Yarımadası&#8217;nda bölgesel bir güç ve emperyalizm lejyoneri olarak konumlandı.<br />
Mısır ve Tunus&#8217;ta, devrimin yarattığı olağanüstü dinamizmin ve yıkıcı gücün etkisizleştirilmesi için daha rafine adımlar atıldı. Kapitalist stabilizasyon yönünde bir dizi restorasyon politikaları devreye sokuldu. Bu çok vektörlü karşıdevrimci taktiklerle Arap devrimlerinin bertaraf edilmesi amaçlandı. Hatta devrimler mutasyona tabi tutulmaya çalışıldı. (1) Böylece kitle mobilizasyonunun yarattığı etkiyle “renkli devrimlere” uygun bir şekilde sistemin rektifikasyonu için hamleler yapıldı. Bu durum, kapitalist entegrasyonun derinleşmesinin önünde engel teşkil eden çeşitli despotik ve otoriter Arap rejimlerinin devre dışı kalmasını kolaylaştırdı. Bu adımlarla İslam&#8217;ın ve İslam coğrafyasının kapitalist sisteme daha yoğun ve derin bir şekilde entegre olması hedeflendi. Bölgenin topyekün stabilizasyonuyla pazarın derinleştirilmesi amaçlandı. Ayrıca petrole bağlı kapitalist gelişmenin taşıdığı riskin giderek artmasıyla, petropolitik bir hamle olarak, petrol kaynaklarının daha doğrudan kontrolü hesaplandı. Bu “dönüşüm” süreci ABD&#8217;nin bölgede hakimiyetini kalıcılaştırma ve tahkim etme uğraşı olarak değerlendirilebilir.<strong><br />
</strong>İslam coğrafyasının finans kapitalin somut ve güncel ihtiyaçları açısından pürüzsüz bir coğrafyaya dönüştürülmesi için bir dizi “çok boyutlu” politika hayata geçirildi.<br />
BOP&#8217;un genişletilmiş versiyonu olan GOP, bu politikaların konsantrasyonunu ifade ediyor. Kuzey Afrika, Arap Yarımadası, Ortadoğu, Balkanlar, Kafkaslar ve Orta Asya&#8217;yı kapsayan GOP coğrafyası, emperyalist nüfuz ve ekonomik alan savaşlarına sahne oluyor. Dünya enerji kaynaklarının 3/4&#8242;ünün çıktığı, dünya zenginliğinin yüzde 60&#8242;ının üretildiği, dünya nüfusunun yüzde 75&#8242;inin yaşadığı bu topraklar büyük altüst oluşlara gebe. GOP&#8217;un kapsadığı alanlar, kaynak savaşlarının cereyan edeceği coğrafya olarak dikkat çekiyor ve öne çıkıyor.</p>
<p><strong>TC&#8217;nin bölgesel güç olma hamleleri<br />
</strong>TC, BOP ya da GOP içindeki en stratejik ülkelerden biri. TC, büyük altüst oluşların yaşanacağı, talan ve yağma anlamına gelen kaynak savaşlarının kaçınılmaz olduğu bu coğrafyada bölgesel güç olmaya çalışıyor. Aynı süreçte finans kapital küresel sermayeyle (Özal dönemi ve Kemal Derviş  operasyonlarıyla sıçramalar kaydeden) içiçeliğini daha fazla pekiştiren ve derinleştiren adımlar atıyor. Bu adımlar sadece finans kapitalin değil onunla son derece derin entegrasyon yaşayan, hatta onun görünüşüne bürünmüş küresel sermayenin acil, güncel hedeflerine uygun biçimleniyor.<br />
Daha sürecin başında olunmasına rağmen bölgesel açılım mahiyetinde ciddi adımlar atıldı. Ortadoğu pazarındaki payın arttırılması için birçok sektörde yatırımlar yapıldı. Başta bankacılık, tekstil ve inşaat sektöründe önemli sermaye transferleri gerçekleşti.<br />
Bölgenin yoğun bir ucuz emek pazarına sahip olması, Arap monarşilerinde petro-doların yarattığı olanaklarla geniş tüketim zeminlerinin bulunması, finans kapitalin iştahını kabarttı ve agresyonunu arttırdı. Bu ülkelerin iç pazarlarında hegemonya kurma çabaları yoğunlaştı.<br />
TC bu sürecin ihtiyaçlarına göre transforme oluyor. En başta finans kapitalin büyük yatırımlarının ve yatırım hamlelerinin korunması için askeri ve siyasi bir dizi yapı değişikliği içine girdi.<br />
AKP iktidarı döneminde bu yönde son derece önemli hamleler gerçekleştirildi. Hatta AKP&#8217;nin iktidara gelişi  ve işlevi ancak bu süreç kavrandığında anlaşılabilir. Çünkü bu süreç küresel sermayenin yönelimleri ve emperyalizmin yeni jeopolitiğiyle bağlantılı olarak şekillendi.<br />
TC&#8217;nin Neo-Osmanlıcılık politikalarında ifadesini bulan bu gelişmelerle, finans kapitalin yönelimi bir dizi stratejik ve politik hamleyle desteklendi. NATO&#8217;nun yeni konseptine bağlı bir şekilde ordunun profesyonelleşmesi, mobilizasyon gücünün ve savaş yeteneğinin arttırılması, operasyonal niteliğinin yükseltilmesi ve modernizasyonu, yeni silah alımı ve silah sanayinin geliştirilmesi yönündeki hamleler finans kapitalin yeni açılımına uygun düzenlemeler olarak dikkat çekiyor.<br />
Bu yönelimin diğer bir adımı “ılımlı İslam” modelinin bölgenin yeni dizaynında temel bir ideolojik zemin olarak devreye sokulması oldu. Yeşil kuşak doktriniyle ve Afganistan&#8217;ın Sovyet işgali sonrası müdahalelerle İslam emperyalizmin Ortadoğu politikalarında önemli bir politik enstruman haline geldi. İslam&#8217;ın, ABD&#8217;deki cemaatlere ya da Endonezya&#8217;da son derece etkin olan cemaat örgütlerine benzer bir dönüşüme uğratılarak antikomünist ve kapitalizme içkin ve uygun hale getirilmesi hedeflendi. İslamın ve İslam coğrafyasını emperyalist-kapitalist sisteme daha yoğun, derin ve kompleks bir şekilde içselleştirilmesine yönelik bu adımlar titizlikle hayata geçirildi, geçirilmeye devam ediyor.<br />
İslam&#8217;ın kapitalizm ruhuna uygun hale getirilmesi ve kapitalist rasyonalizasyonu ve rıza mekanizmaları üreten bir ideooljik politik zemine oturtulması yönünde AKP ve Fethullah Gülen cemaati önemli bir rol oynadı. İslam&#8217;ın bu “özgün” biçiminin ya da yorumunun etkinlik alanının geliştirilmesi yönünde uygulamalar (Ortadoğu, Kafkasya, Orta Asya, Balkanlar ve Afrika&#8217;ya kadar) yaygınlaştı. Böylece İslam coğrafyasının küresel sermayenin güncel, somut ve tarihsel hareketi için pürüzsüz ve sorunsuz coğrafyaya dönüştürülmesi hedeflendi. Sermayenin ihtiyaç ve yönelimlerine yönelik bu “mekan” düzenleme hareketlerinde “ılımlı islam” son derece belirleyici işlev gördü. Bu sürecin bütünü, devlet, toplum, birey ilişkilerinde muazzam altüst oluşlar yarattı.<br />
Ekonomik, kültürel, askeri, siyasi ve sosyo-politik yönleri olan bu gelişmeler egemen klikler arasında sert çatışmalara ve gerilimlere yol açtı. Referandum ve seçim süreci AKP&#8217;ye muazzam bir kitle desteği kazandırdı. Atacağı adımların daha radikalize olmasının önünü açtı.</p>
<p><strong>GOP bataklığındaki TC</strong><br />
TC&#8217;nin üçüncü dönem yeni jeo-politik konumlanışı Neo-Osmanlıcılık üzerinden şekillendi. Neo-Osmanlıcılık ılımlı İslam artı BOP/GOP angajmanı <em>(2) </em>ve Vietnam-Çin çalışma rejimi olarak biçimlendi. Vietnam-Çin çalışma rejimi AB angajmanın- sürecinin dışavurumu oldu. BOP/GOP&#8217;a angajman, emperyalizm lejyonerliği ve aktif taşeronluk olmak üzere iki ayakta yürütülüyor. Bunu şöyle formüle edebiliriz. TC pantürkizm ya da Neo-Enverizmle, Neo/pan İslamizmi kaynaştıran bir yönelimi devlet politikası haline getirdi. Neo-Osmanlıcılık&#8217;ta konsantrasyonu bulan bu yönelim TC&#8217;nin bölgesel güç olma arzusunu yansıttı. Osmanlı&#8217;ya gönderme BOP/GOP uygun bir düzenlemeydi. Aynı coğrafyanın ABD ve AB tarafından yeniden dizaynının gündemde olması TC&#8217;nin yönelimleriyle aktüel ve reel politika olarak çakıştı. Arkasını iki emperyal güce dayayarak TC ataklar yapmaya çalıştı. Ayrıca Neo-Osmanlıcılık ülke içinde neoliberal politikalarla açlık, yoksulluk, sefalete itilmiş, sosyal enkaza çevrilmiş kitlelerin komplekslerine hitap etmesi yanında, faşizm kitle ruhunu tetikleyecek milliyetçi/şoven/ırkçı ve islamcı yönelimleri içinde barındırıyordu. AKP politik çizgisini İslamcı/muhafazakar/milliyetçi eksenlerde kurdu. Bütün bu süreç dış politikada agresyon politikaları izlemeye, içerde ise şiddetli gericilik ve militarizasyon sürecine girilmesine yol açtı. Bu dönemde bazı gelişmeler TC&#8217;ye kısmi de olsa “bağımsız” davranma olanakları sağladı.<br />
ABD 11 Eylül sonrası imparatorluk projesiyle hareket etti. Bu emperyal hamlenin başarısızlığı ve kapitalizmin yapısal krizinin yarattığı zaaflar, TC&#8217;nin tırnak içinde bazı bağımsız hamle girişimlerine yol açtı. TC&#8217;nin Ortadoğu&#8217;ya yönelik “derin” stratejileri, bölgesel hegemonya girişimleri hızla etkisizleşti. Bunun bir nedeni tırnak içindeki bağımsız hamlelerin sınırlılığıydı. Diğer nedeni ise Arap dünyasının TC&#8217;ye yaklaşımı, özellikle Kürt federe devletine yönelik çeşitli düzeylerde diplomatik, ekonomik, askeri operasyon girişimlerinin bizzat ABD tarafından bloke edilmesi ve Talabani ve Barzani&#8217;nin TC&#8217;ye mesafeli yaklaşımları oldu. Ayrıca bir dizi Arap ülkesi bütün iddialı ve diplomatik girişimlere rağmen TC&#8217;yi muhatap kabul etmedi. Kısaca süreç bağımsız davranma girişimlerini boşa çıkardı ve kısa bir süre içinde TC ABD&#8217;yle bütünüyle uyumlu hale getirildi.</p>
<p>Bölgenin yeni dizaynının ABD açısından taşıdığı stratejik öneme paralel olarak, TC&#8217;nin iç politik sürecine ABD daha direk ve derin müdahalelerde bulunmaya başladı. Ayrıca iç politik süreçteki her türlü gelişme ABD&#8217;yi dünkünden daha çok ilgilendirmeye başladı. ABD BOP&#8217;u aksatacak her iç politik salınıma müdahale edecek noktaya geldi. ABD-TC ilişkilerinin tarihsel arka planı yeni sömürgecilik ilişkilerinin yarattığı olanak ve zeminler ABD&#8217;nin hamle gücünü arttırıcı faktörler oldu.<br />
ABD TC&#8217;nin yaşadığı transformasyon sürecinin yönlendiricisi ve şekillendiricisi olarak rol oynuyor. Bugün AKP&#8217;nin hegemonik atakları ve performansıyla yürütülen sürecin realizasyonunu engelleyecek tüm faktörler, ABD&#8217;nin farklı operasyonlarıyla devredışı bırakıldı. Bir anlamda AKP, ABD&#8217;nin her düzeydeki desteğiyle “yol alıyor”. AKP&#8217;nin varlık zemini bir boyutuyla bu desteğe bağlı. Fethullah Gülen Cemaati, AKP (bir cemaatler koalisyonu olarak) ilişkisinin ve rezonansının zeminleri Washington&#8217;da örüldü. Çok kısa bir zamanda ılımlı İslamın ekonomik, politik, ideolojik ataklarına muazzam olanaklar yeni bu merkezlerde hazırlandı. Ordunun istenen hizaya sokulması, Soğuk Savaş devlet yapılanmasının bazı aparat ve oluşumlarının etkisizleştirilmesinde Pentagon fiilen rol oynadı. Ayrıca ordunun AKP iktidarı dönemindeki darbe girişimlerine ABD tarafından onay verilmedi. Tabiki bu operasyon ve hamlelerin bir başka yönünü ise kapitalist entegrasyonun derinleşmesi ve rasyonalizasyon ihtiyacı oluşturdu.<br />
Tüm bu adımlar ABD-TC ilişkilerinde pürüzlü noktaların temizlenmesini, ordu gibi Weberyan bir ifadeyle statü gruplarının yarattığı problemlerin aşılması ya da hizaya sokulmasını, TC&#8217;yle ilişkilerin daha doğrudan ve derinden yürütülmesini içeriyor.<br />
Bu gelişmelerin başka bir yansıması ise Anadolu coğrafyasının küresel sermayenin yeni üssüne dönüştürülmesi oldu. Bu durum GOP için gerekli hamlelerin son derece kompleks ve çok boyutlu (diplomatik, ekonomik, politik, askeri) yürütülmesi anlamına geliyor. İzmir&#8217;in NATO&#8217;nun yeni operasyonel üslerinden biri haline dönüştürülmesini bu bağlamda ele almak gerekir.</p>
<p>TC&#8217;nin transformasyon sürecini etkileyen faktörlerden biri de AB-TC ilişkileridir. Kapitalizmin yapısal krizinin yansımalarından biri emperyalist özneler arasında çelişki ve çatışkıların artması oldu. Emperyalist özneler arasında hegemonya savaşları, hamleleri şiddetlendi. GOP bu anlamıyla da şiddetli gerilim alanı ya da coğrafyası olarak öne çıktı. Kapitalizm yapısal krizi kıta Avrupası&#8217;nda kendini devletlerin mali/borç krizi olarak dışavurdu. Özellikle 2009 itibariyle Yunanistan&#8217;da başlayan bu süreç senkronize bir şekilde Avrupa&#8217;nın Akdeniz havzasını sardı. İrlanda Avrupa&#8217;nın toksik bankacılık/zombi bankacılık merkezi olarak çöktü. İrlanda iflasın eşiğinden döndü. Portekiz borç krizi dalgasıyla sarsılmaya başladı. İspanya&#8217;nın toksik bankacılık merkezi olan Portekiz&#8217;in krizi İspanya&#8217;da borç krizi hatta iflasın önünü açtı. Borç krizi senkronunun şiddetlenmesi İtalya&#8217;yı mali kriz sarmalına soktu. İtalya&#8217;nın ardından Belçika&#8217;nın da krize girmesi bekleniyor. İtalya Avrupa&#8217;nın üçüncü İspanya Avrupa&#8217;nın beşinci büyük ekonomisi olarak kıtadaki tüm dengeleri sarsabilir. Bu gelişme finans sisteminin büyük sarsıntılar geçirmesi demektir. Süreç sadece kıta Avrupasını değil dünya finans sistemini etkileyecek boyuttadır. Devletlerin mali krizinin küreselleşmesi finans sisteminin çöküşünü ifade edebilir.<br />
Bugün burjuva iktisatçıları tarafından bile küresel stagflasyondan hatta küresel depresyondan bahsedilmesi boşuna değildir. Kıta Avrupa&#8217;sında emek cephesinde büyük ayağa kalkışlara da neden olan bu gelişmeler, AB&#8217;nin yeniden yapılanma zemini olarak değerlendirildi. Özellikle Almanya borç krizi senkronizasyonundan yararlanıp hegemonyasını pekiştirmeye, AB&#8217;yi kendi güdümünde daha homojenleştirmeye ve AB bölgesini bütünüyle periferisine dönüştürmeyi hesaplıyor. Avrupa&#8217;nın “Almanlaştırılması” diye tanımlanan bu süreç, AB&#8217;nin birinci periferisinin Çinleştirilmesi ve yeniden sömürgeleştirilmesi şeklinde biçimleniyor.<br />
Yunanistan bu politikaların en acımasızca uygulandığı coğrafya olarak öne çıkıyor. Benzer politikaların borç krizindeki her ülkeye uygulanması kaçınılmazdır. Kısaca, kıta Avrupası&#8217;nı saran borç krizi AB&#8217;nin Almanya&#8217;nın öncülüğünde yeniden yapılanması ve daha homojenleştirilmesine yol açıyor. Bu yön bir başka anlamda Almanya&#8217;nın hegemonya savaşlarına hazırlığını ve iddiasını ortaya koyuyor. Almanya ile Fransa arasındaki gerilim ayrıca Fransa&#8217;nın Libya&#8217;ya yönelik (NATO kanalıyla) izlediği agresyon politikaları, anglosaksonlarla Sarkozy&#8217;nin ilişki düzeyinin artması, hegemonya mücadelesinin AB içi yansımaları olarak dikkat çekti. <span style="text-decoration: underline;"><br />
</span>Almanya AB&#8217;yi, çekirdek emperyalist ülkelerin dışında, iç periferi halkalarına bölerek hem nüfuz hem de ekonomik alanlarını geliştirmeyi arzuluyor. Alman emperyalizminin tarihsel politikası olan &#8216;Doğu politikası&#8217;, doğuya yayılma stratejisi, içinde TC&#8217;nin önemli bir yeri var. AB, TC&#8217;yi hem Kafkasya hem Ortadoğu hem Arap coğrafyasına sıçramada bir zemin olarak görüyor. Öte yandan TC, AB&#8217;nin tedarikçisi ve ucuz emek pazarı olarak konumlanıyor. Avrupa&#8217;nın Çin&#8217;i olarak öne çıkıyor. AB içinde TC&#8217;nin üyeliği (farklı vurgulara rağmen) bu eksende tartışılıyor ve TC&#8217;ye AB&#8217;nin periferisinde bir yer veriliyor.<br />
TC AB&#8217;yle ilişkilerinde yeni adımlar atarken, Çin gibi farklı emperyalist öznelerle de ilişkiler kuruyor. Yeni küresel dengeler içinde önemli bir yer tutmaya ve rol almaya uğraşan TC&#8217;nin, son yıllarda Çin ile girdiği ilişkiler dikkat çekiyor. TC-Çin ilişkileri 90&#8242;lı yılların ikinci yarısında, küresel düzeyde Çin&#8217;in etkisinin artmasına paralel olarak derinleşmeye başladı. Çin emperyalist bir güç olarak 90&#8242;lı yılların ortalarından itibaren, özellikle 2000&#8242;li yıllarda son derece ciddi ataklar yapmaya başladı. Yeni yükselen hegemon güç olarak uluslararası düzeyde etkisi hızla arttı. ABD&#8217;nin yaşadığı hegemonya krizi “meşruiyet” yitimi ve kapitalist krizin yarattığı tahribat <em>(3)</em> ve eşitsiz, birleşik gelişim yasasının yıkıcı kuralları Çin&#8217;i sadece Doğu&#8217;nun değil dünyanın yükselen yıldızı haline getirdi.<br />
Çin bürokratik kapitalizm ve bir işçi cehennemi olan çalışma rejiminin olanaklarıyla dünyanın atölyeliğinden yeni küresel bir güç haline dönüştü.<br />
Çin bugün yeni jeo-politiğe uygun ve kendi emperyal ihtiyaçları doğrultusunda enerji ve doğal kaynaklar üzerinde denetim sağlamaya, sanayi yapısında değişiklikler yapmaya (özellikle teknolojik gelişmeye, teknolojiye dayalı malların üretimine geçmeye) <em>(4) </em>ve izlediği ekonomik politikaları ısrarla sürdürmeye çalışıyor.<br />
Çin 1979-2009 arasında yılda ortalama 9.8 oranında büyüme gösterdi. Kriz koşullarında ABD ve AB sıfır büyüme bandındayken Çin yüzde 8&#8242;lik büyümeyle büyük bir atak yaptı. Yıllık dış ticaret fazlası (2009 yılında) 160 milyar doları buldu. Toplam döviz rezervleri 2,5 trilyon dolara ulaştı. Çeyrek asırda dünyanın en büyük ihracat kapasitesine sahip ülke olarak öne çıktı. 2009 yılında, 2008 yılına göre üretimini yüzde 48 oranında arttırdı. Çin 2012&#8242;de ihracat ve sanayi üretiminde dünyada ilk sırayı alacak.<br />
Dünyanın 500 çokuluslu şirketinin içinde Çin şirketlerinin sayısı 38&#8242;e çıktı. Japonya&#8217;nın ilk 500 sıralamasında 10 şirketi olduğu düşünülürse Çin&#8217;in atağı daha iyi anlaşılır. Yine çokuluslu şirketlerin ilk beş şirketi ABD&#8217;nin elindeyken bu ilk beşe Çin yerleşti.<br />
Şanghay İşbirliği Örgütü, Çin&#8217;in Asya üzerindeki hakimiyetini sağlayan önemli bir gelişme oldu. Ayrıca ŞİÖ&#8217;nün kendi askeri paktını kurma yönündeki adımlar da atmaya başladı. Bu gelişmeleri Çin&#8217;in askeri gücünü yetkinleştirme olarak değerlendirmek gerekir. ŞİÖ ayrıca Rusya&#8217;nın liderliğindeki Bağımsız Devletler Topluluğu ve Kolektif Güvenlik Anlaşması ve ASEAN ile resmi ilişkiler geliştirdi. Böylece ŞİÖ&#8217;nün etki gücü arttı.<br />
Bir hegemon güç olarak Çin&#8217;in özellikle enerji, hammadde, gıda ve su ihtiyaçları artıyor. Bu durum, diğer emperyalist öznelerle Çin&#8217;in yeni pazarlar ve yeni kaynaklar üzerindeki rekabetini ve çelişkilerini şiddetlendiriyor.<br />
Çin küresel düzeyde hamle üzerine hamle gerçekleştiriyor. Özellikle ABD&#8217;nin tartışılmaz nüfuz alanlarında etkisini arttırıyor. Latin Amerika&#8217;da Çin&#8217;in girişimleri bunun somut göstergelerinden biridir. Bu hamleler ekonomik, siyasi, diplomatik ve askeri içerikte kompleks bir karakterde gerçekleşiyor. Çin&#8217;in TC&#8217;yle ilişkilerini de bu paralelde değerlendirmek gerekir.<br />
AB&#8217;nin içine düştüğü borç krizi sarmalı Çin&#8217;i harekete geçirdi. Çin hükümetinin son AB ülkeleri ziyaretinde izlediği politika; gösterdiği manevra kabiliyeti ve politik esnekliği  “soft” hegemonya inşaa etme taktikleri açısından önem taşıdı.<br />
Çin AB bölgesine yaptığı 64 milyar doları bulan toplam yatırımının büyük kısmını 2010 yılında gerçekleştirdi. İflas içindeki Yunanistan&#8217;ın devlet borçlanma kağıtlarını satın alma isteği, Macaristan ve Norveç&#8217;te yaptığı yeni yatırımlar, İngiltere ile imzaladığı yatırım ve ticaret anlaşması ve özellikle Almanya ile flörtü dikkat çekti. Çin hükümeti Merkel hükümeti ile 15 milyar dolarlık yatırım anlaşması imzaladı. İki ülkenin ticaret hacminin 2020&#8242;de 200 milyar dolara çıkarılması kararlaştırıldı.<br />
Çin&#8217;in, Almanya merkezli AB&#8217;yle kurduğu ilişki bir başka yönüyle, ABD karşısında konumunu dengeleyici, güçlendirici kutup arayışının ifadesi oldu.<br />
TC-Çin arasındaki ilişkiler ağırlıkla askeri ve ekonomik boyutlarda gelişti. TC küresel  dengelerden yararlanma ve bölgesel güç olarak konumlanma çabalarının bir yansıması olarak Çin&#8217;le son yıllarda iddialı ilişkiler geliştirdi.</p>
<p>Çin ilk defa bir NATO ülkesiyle askeri tatbikat gerçekleştirdi. Anadolu Kartal&#8217;ı adıyla  ABD ve İsrail ile düzenli bir şekilde yapılan tatbikata (2010 yılında) Türkiye İsrail&#8217;in katılmasını istemedi. ABD İsrail&#8217;in katılmamasından dolayı tatbikata iştirak etmeyeceğini açıkladı.<br />
2010 yılında Anadolu Kartalı tatbikatı Çin&#8217;le birlikte yapıldı. Tatbikatın gerçekleşmesi Çin&#8217;le girilen ilişkilerin boyutunu gösterdi. Ayrıca Çin, Türkiye ile stratejik ortaklık kurmayı istediğini açıkladı. İki ülkenin arasında ticaret hacminin hızla yükselmesi için çeşitli anlaşmalar imzalandı. Ekonomik ilişkilerin yuan ve lira üzerinden yürütülmesine karar verildi. Demiryolu, köprü ve enerji alanlarında Çin&#8217;in Türkiye&#8217;de önemli yatırımlar yapacağı açıklandı. Özellikle nükleer, termik ve hidroelektrik santrallerinin yapımında Çin devrede olacak. Sık sık gündeme getirilen Sincan sorunu (Doğu Türkistan) görüşmelerde esgeçildi.<br />
ABD&#8217;nin kendi içpazarında da etkili olan Çin, TC gibi ABD&#8217;nin nüfuz alanındaki bölgelere de aktif müdahalelerde bulunuyor. Geliştirdiği hukukla da hegemonyasına çekim alanı oluşturuyor. Daha önce Çin ŞİÖ&#8217;ye, Türkiye ve Japonya&#8217;nın başvurusunu ABD&#8217;nin truva atı misyonuyla hareket edeceklerini düşündüğünden dolayı reddetmişti.<br />
Fakat Çin son yıllardaki atağı ve kapitalist krizin yarattığı olanaklarla ve ABD&#8217;nin içine düştüğü ekonomik sorunlardan dolayı yalnızca TC&#8217;yle değil, ABD hegemonyasındaki birçok ülkeyle ilişkiler kurmaya başladı.<br />
Çin TC ile hızlı, derin ve çok boyutlu ilişkiler geliştiriyor. Yarattığı “cazibeyle”, izlediği esnek politikalarla TC&#8217;nin sınırlı, “bağımsız” davranma eğilimlerini tetikliyor.<br />
Bütün bunların yanında TC Rusya ile de özel ilişkiler kurdu. 1991&#8242;deki &#8216;Büyük Çöküş&#8217;ten sonra, Sovyet coğrafyası şiddetli bir altüst oluş içerisine girdi. Kapitalist restorasyon sürecinin bir parçası olan kriminal kapitalizm coğrafyaya hakim oldu. Geçmişin nomenklaturası kapitalist entegrasyonun mimarı olarak hareket etti. Rusya bu dönemde nüfuzunu ve etki gücünü yitirdi. Çöküşün ve “vahşi kapitalizmin” yıkıcı etkileri mafyatik bir kapitalizmin palazlanmasına yol açtı. Geçmişin parti kodamanları, gizli servis şefleri, generalleri ve bürokratları kriminal kapitalizmin aktörleri olarak rol oynadı. Özellikle Yeltsin döneminde etkisiz bir konumda olan Rusya, Putin iktidarında hızla toparlandı. Putin, Rus milliyetçiliğini körükleyen, tarihsel köklere sahip Rus şovenizmini tetikleyen politikaları hayata geçirdi. Rusya hızla eski Sovyet coğrafyasında nüfuzunu yeniden kurmaya başladı. Özellikle küresel enerji tedarikçisi ve şebekesi konumunda hızla ekonomik toparlanma süreci içine girdi. Kriminal kapitalizmin yarattığı yağma ve radikal özelleştirmeler “özel” bir sermaye birikim tarzı olarak işlev gördü. Oligarklar arasında rekabet savaşları son derece sert geçti. Putin içerde tam bir polis devleti kurdu. Dışarda ise Çeçenistan&#8217;da olduğu gibi agresyon politikaları izledi. İşgal, tehdit ve stabilizasyon taktikleriyle nüfuz alanlarını yeniden genişletti. Bağımsız Devletler Topluluğu (BDT) bu yönde atılmış bir adımdı. Başta Kafkasya bölgesinde nüfuz alanı savaşları sürdürdü. Çünkü aynı alanlarda ABD ve AB&#8217;nin hegemonya atakları yaşanıyordu. Bu bakir alanlar küresel sermayenin yağmasına ve talanına açıldı.<br />
Putin&#8217;in devlet başkanlığı ve başbakanlığı döneminde Rusya hızla (geçmişin altyapısının sunduğu olanaklarla) toparlandı ve şekillendi. 20 yıllık bir süreç içinde emperyalist bir özne olarak küresel düzeyde ağırlığını koymaya başladı. Önce Eski Sovyet coğrafyasında hegemonyasını yeniden inşaa eden Rusya, giderek diğer coğrafyalara yöneldi.<br />
Orta Asya&#8217;da Çin&#8217;in bölgedeki etkinliğini kırmak için önlemler aldı. Ama aynı zamanda ŞİÖ kapsamında Çin&#8217;le flört etti. Son olarak Avrasya Ekonomik Topluluğu&#8217;yla etki alanını yeniden şekillendirmeye çalıştı. Kökleri 1994&#8242;lere dayanan bu oluşum bir dizi evreden geçti. BDT pratiğinin yarattığı negatif sonuçlardan da yararlanan Rusya, Beyaz Rusya, Kazakistan, Kırgızistan, Özbekistan&#8217;ı ekonomik topluluğun içine aldı. Topluluğa Ermenistan, Ukrayna ve Moldova gözlemci statüsüyle katıldı.<br />
Rusya bu hamlelerle kendine bir nevi koruma duvarı ve etkin ekonomik ve nüfuz alanı yaratırken, TC ile özel ilişkiler geliştirdi. Finans kapitale başta inşaat sektörü olmak üzere birçok sektörde yeni olanaklar sundu. Rusya&#8217;nın enerji tedarik tekeli olması, TC ile özel ilişki zeminlerini yarattı. TC ile Rusya&#8217;nın ticaret hacmi hızla arttı. Son anlaşmalarla, 2015 yılında ticaret hacminin 100 milyar dolara yükselmesi hesaplanıyor. TC Rusya ile kuracağı özel ve yoğun ilişkiyle, bölgede inisiyatif arttırmaya çalışıyor.<br />
<strong>Arap devrimlerinin etkileri, TC&#8217;nin yeni denge ve pozisyon arayışları<br />
</strong>Kapitalist kriz, yıkıcı etkilerini 2009 ve 2010&#8242;da kıta Avrupasında gösterdi. Kıtanın Akdeniz havzası borç kriziyle sarsılmaya başladı. AB&#8217;nin birinci periferisini saran mali/borç krizi senkronizasyonu devam ederken 2011 yılının başında bu sefer kıtanın karşı kıyısı, Kuzey Afrika ayağa kalktı. Tunus ve Mısır&#8217;da isyan ve ayaklanma, Arap devrimlerini ateşledi. Arap halklarının mücadele birikimi ve deneyimleriyle beslenen Arap devrimleri kapitalist krizin yarattığı olağanüstü koşullarda kendini dalgasal olarak hissettirdi. Arap halkları son 30 yıllık süreçte bir karşıdevrim programı olarak uygulanan neoliberal politikalarla açlık, işsizlik ve geleceksizliğe mahkum edilmişti. Yapısal krizin sınıfsal antagonizmayı keskinleştirmesi, Arap halklarını yeniden bir diriliş sürecine soktu. Mısır&#8217;da ve Tunus&#8217;ta isyan ve ayaklanmanın başından beri içinde yer alan işçi sınıfı asürecin bir aşamasında toplumsal bir aktör olarak devreye girdi. İşçi sınıfının bu hamlesi diktatörleri hızla alaşağı etti ve tüm coğrafyayı ihtilalin ruhu sardı. Birçok Arap ülkesinde statükolar sarsıldı, hükümetler değişti. Ortadoğu&#8217;nun en temel dinamiklerinden biri olan Filistin sorunu yeni boyut kazandı. İsyan ve ayaklanmaları yaygın kitle gösterileri izledi. Halen daha Arap devrimlerinin yarattığı aura ve anafor coğrafyaya hakim. 21. yüzyılın ilk devrimleri olarak dikkat çeken bu gelişmeler, bugün devrimci süreçlerin doğasına uygun biçim alışlar yaşıyor. Devrim ve restorasyon süreci veya diyalektiği kendini Arap coğrafyasında bütün çıplaklığı ile gösteriyor. Aslında bugün daha Arap devrimlerinin birinci aşamasındayız. Devrimci süreç devam ediyor. Arap halkları devrim deneyimleri ile, isyan ve ayaklanmanın yarattığı katarsisle sürece müdahale ediyor. Önümüzdeki yıllar Arap devrimlerinin derinleşmesine ve yeni Arap devrimlerine gebedir. “Sıradan insanların” tarih yazımı ve yapımı devam ediyor.<br />
Öte yandan emperyalist-kapitalist sistem hem bu devrimci dalgayı kırmak, hem de kitle mobilizasyonunu mutasyona tabi tutmak için önlemler alıyor. Kapitalist stabilizasyonu sağlama yönünde farklı taktikler izliyor.<br />
Coğrafyanın bütününde kapitalist stabilizasyonu sağlayacak ve kapitalist entegrasyonu derinleştirecek adımlar atılmaya başlandı. Küresel sermayenin hareket serbestliğine olanaklar sunacak “mekan” düzenlemeleri yapılarak, bölge yeniden dizayn ediliyor. Obama&#8217;nın Ortadoğu&#8217;da sivil toplumun inşaası ve geliştirilmesinden ve bölgeye yönelik yeni Marshall yardımından bahsetmesi boşuna değildir. Bu program kapitalist yeniden yapılanmayı ve hegemonyanın yeniden tahsisini içeriyor. Bundan dolayı bölgede bugüne kadar ABD uşaklığı yapan ve ABD sayesinde iktidarda kalan Arap monarşilerinin ve despotik Arap rejimlerinin tasfiyesi gündemdedir. Bu yönde kapitalist entegrasyonu derinleştirecek hem altyapı hem de üstyapı düzenlemeleri gerçekleşmektedir.<br />
Süreç, bütün bu yönleriyle devrim diyalektiği içinde devrim ve restorasyon süreçleriyle bağlantılı gelişmektedir.</p>
<p>Arap halklarına yönelik oryantalist ve kültüralist yaklaşımlar Arap devrimleri ile birlikte iflas etti. Arap devrimlerinin yıkıcı sarsıntıları dünya jeo-politiğinin bir düğüm noktası olan Ortadoğu&#8217;da II. Paylaşım Savaşı sonrası belirlenen statükoları altüst etti. Bu gelişmeler, emperyalist-kapitalist sistemi acil önlemler almaya itti. Yukarı dabahsettiğimiz restorasyon ve karşıdevrimci taktikler bu bağlamda değerlendirilmelidir.<br />
Arap devrimleri ve yarattığı dalga TC&#8217;yi tahmin edilenden daha fazla etkiledi. Arap devrimleri TC&#8217;nin küresel ve bölgesel düzeyde konumlanma arayışlarını sarstı. TC oluşan yeni dengelere ve izlenen yeni emperyal politikalara uygun bir konumlanış içine girmeye zorlandı. TC&#8217;nin çok yakın döneme kadar Ortadoğu ve Arap dünyası için geliştirdiği politikalar hızla etkisizleşti. Birkaç ay içerisinde yaşanan bu altüst oluş TC&#8217;yi tam anlamıyla kontrpiyede bıraktı.<br />
Bölgedeki dengelerin altüst oluşu özellikle Kürt sorununun yeni bir evreye girmesine <em>(5) </em>neden oldu. Suriye&#8217;de içsavaş sürecinin ateşi TC&#8217;yi sarmaya başladı. İran ile ilişkiler şiddetle gerildi.<br />
ABD kitle mobilizasyonunu manipüle ederek ve içeriğini boşaltarak Arap dünyasındaki eski işbirlikçilerini tasfiye için kullanmaya çalışıyor. Bu mutasyon operasyonları rafine bir şekilde toplum mühendisliğine uygun adımlarla birlikte yürütülüyor. Gerçekleştirilen emperyal varyasyonların bile TC&#8217;yi bloke edici etkisi oldu.<br />
Yeni pozisyon alma uğraşında olan TC, ABD&#8217;yle daha dolayımsız angajmanlara girdi. ABD&#8217;nin bölge politikalarında yeni dayanak araması ya da aktif taşeron ihtiyacı TC&#8217;yi öne çıkardı. TC&#8217;nin hem bir yerel güç hem de Müslüman bir ülke olması ve taşıdığı kapasite bu öne çıkışı sağlayan temel faktördü. Böylece TC&#8217;nin bir güç merkezi olarak yönelimleri ABD&#8217;nin bölgeye ilişkin politikalarıyla bütünüyle uyumlulaştırıldı.<br />
İsrail&#8217;in, hem kapasitesi hem de Arap dünyasındaki imajı ve pratikleriyle yeni süreçte TC&#8217;den daha atıl bir pozisyona girmesi muhtemeldir.<br />
TC&#8217;nin NATO&#8217;nun müdahalesine aktif katılımı, Arap dünyasındaki gelişmeleri ABD eksenli okumaları, Suriye ve İran&#8217;la ilişkilerin gerginliği ABD&#8217;nin istediği ve belirlediği rotadadır. TC hızla GOP bataklığı içine giriyor.<br />
Ortadoğu&#8217;daki dengelerin tarih boyunca kaygan bir zeminde kurulması ve her zaman bu dengelerin hızla altüst olma potansiyeli taşıması ve yine bu coğrafyanın büyük, küresel anaforlar yaratması TC&#8217;de büyük kırılmalara ve altüst oluşlara yol açabilir.<br />
TC bu jeo-politik bataklığın içine finans kapitalin yönelimlerine bağlı olarak giriyor. Her şeyden önce Arap devrimlerinin gelişim seyri ve hiç beklenilmeyen devrimci sonuçlar yaratma ihtimali Ortadoğu coğrafyasında yeni bir tarihin yazılması anlamını taşıyabilir. Bugün Ortadoğu birçok paradoksi gelişmenin yaşandığı, birbirini iten, tetikleyen ve dıştalayan karmaşık ve kaotik sürecin içindedir.<br />
TC finans kapitalin stratejik yönelimine bağlı olarak transformasyon yaşıyor. Arap devrimlerinin gelişim dinamiği ve özellikle Kürt özgürlük hareketinin ulaştığı evre ve işçi sınıfının nesnel ve öznel şekillenme süreci bir karşıdevrim niteliğinde gelişen TC&#8217;nin transformasyon sürecini bertaraf edebilir. Coğrafyada muazzam devrimci imkanların önünü açabilir.</p>
<p><strong><span style="text-decoration: underline;">Dipnotlar&#8230;</span></strong></p>
<p><strong><span style="text-decoration: underline;"><br />
</span></strong>(1) Arap coğrafyasında devrim ve karşıdevrim sarmalının tipik dışavurumu olan bu gelişmeler; Arap devrimlerinin yeni bir evreye girmesiyle boyut kazanacaktır. Özellikle işçi sınıfının (başta Mısır ve Tunus&#8217;ta) yaratacağı dinamizm bundan sonra Arap devrimlerinin yönelimini ortaya koyacaktır. Ama her şeyden önce muktedir olma duygusunu hisseden ve bir devrim tecrübesi yaşayan Arap halkları, kazanımlarını kolayca terketmeyecektir. Uzun vadede Arap devrimleri daha yeni başlıyor ya da başka bir ifadeyle birikiyor. 21. yüzyılın ilk devrimleri olarak şekilleniyor. Fransız İhtilali&#8217;nin 5 yıl, Alman Devrimi&#8217;nin yine 5 yıl, İspanya İç Savaşı&#8217;nın 3 yıl sürdüğü unutulmamalıdır. Arap coğrafyasındaki devrimci süreç salınımlı bir şekilde sürmektedir. Ve asıl olarak bu birikimlerin patlamalarını görmek ve beklemek gerekir. İşçi sınıfı tarihsel rolünü daha yeni kavrıyor ve bu role uygun donanıma giriyor. Tunus&#8217;ta 28 gün, Mısır&#8217;da 18 gün süren devrim günleri sınıfa birçok şey öğretti. Mısır&#8217;da Nil Vadisi, Mahalla bölgesi, Tunus&#8217;ta maden bölgesi ve büyük şehirler Arap coğrafyasının yeni Petrogradları olarak öne çıkıyor. İsyan ve ayaklanmalar ve Arap devrimleri buralarda mayalanıyor. Karşıdevrim ise aşağıdan devrimi restorasyon taktikleriyle engellemeye çalışıyor. Kısaca her şey, devrimin doğasına ve ruhuna uygun gelişiyor. Asıl bundan sonra büyük devrim dalgası gelecektir.<br />
<em>(2) </em>TC kuruluş süreciyle birlikte üç jeo-politik evre geçirdi. TC&#8217;nin birinci jeo-politiği petro-politiğe bağlı biçimlendi. TC&#8217;nin kuruluşunda emperyalizmle Bolşevizm arasında bir tampon bölge olarak konumlandı. TC&#8217;nin ikinci jeo-politik dönemi 1945-1990 arasında yaşandı. İki kutuplu dünyadaki makro dengelere bağlı olarak biçimlendi. Soğuk Savaş döneminde ABD&#8217;nin Ortadoğu&#8217;daki ileri karakolu olarak işlev gördü. Kürt sorunun varlığı TC&#8217;nin soğuk savaş devlet yapılanmasını ve reflekslerini bir müddet daha sürdürmesine yol açtı. TC&#8217;nin üçüncü jeo-politik konumlanışı 11 Eylül konseptine bağlı ve ABD&#8217;nin imparatorluk projesine uygun biçimlendi. TC&#8217;nin BOP angajmanı yeni jeo-politiğin yönelimini belirledi.</p>
<p><em>(3) </em>Çin bir nevi sosyal piyasa uygulamalarıyla, finanslaşmaya getirdiği önlemlerle, sanayi üretimi ve ihracatı güçlendiren hamleler ve öncelikle kendi kaynaklarına dayanmasıyla kapitalist krizin yarattığı tahrifattan en az etkilendi. Hatta krizi farklı düzeylerde olanağa çevirmeyi başardı.</p>
<p><em>(4)</em> 1970&#8242;lerde, sermaye birikim rejiminde yaşanan krizle birlikte, kapitalizm yeniden yapılanma sürecine girdi. Bu sürecin bir yansıması olarak Uzak Asya dünyanın yeni üretim merkezine dönüştü. Çin bu merkezde yer alan en önemli ülkelerden biri olarak öne çıktı. Ucuz ve boyunduruk altına alınmış işgücü deposu olması, başta ABD ve AB kökenli çokuluslu şirketleri Çin&#8217;e yöneltti. Finans kapital hızla ve yıkıcı bir tarzda kapitalistleşen ve derin bir iç pazarı olan Uzak Asya&#8217;da üslendi. Özellikle yeni sermaye birikim rejiminin yönelimine bağlı olarak, artık kar oranları istenen seviyede olmayan, sabit sermaye yatırımlarını yükselten demir-çelik, petrokimya ve madencilik gibi sektörler ya da ağır sanayiler Uzak Asya&#8217;ya ve Çin&#8217;e kaydırıldı. Bunun yanında yine ucuz işgücünün cazibesiyle bilişim sektörü ve bazı hizmet alanları bu ülkelerde odaklandı. Çin 2000&#8242;li yılların içinde giderek teknolojiye dayalı malların üretimine önem vermeye başladı.</p>
<p><em>(5) </em>TC&#8217;nin transformasyonu ve bir siyasal analiz olarak devlet biçimindeki değişiklikler başka bir makalenin konusu olduğundan Kürt sorunu burada bir vurgu olarak belirtilmiştir. Kürt sorununun gelişimi ve etkisi diğer makalede irdelenecektir.</p>
<div class="addthis_toolbox addthis_default_style addthis_32x32_style" addthis:url='http://www.atik-online.net/2011/08/tcnin-transformasyonu-gop-ve-hegemonya-savaslari/' addthis:title='TC&#8217;nin transformasyonu, GOP ve hegemonya savaşları ' ><a class="addthis_button_preferred_1"></a><a class="addthis_button_preferred_2"></a><a class="addthis_button_preferred_3"></a><a class="addthis_button_preferred_4"></a><a class="addthis_button_compact"></a></div>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.atik-online.net/2011/08/tcnin-transformasyonu-gop-ve-hegemonya-savaslari/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Latin Amerika&#8217;da “Yeni Sol”: Popülist-Parlamenterist çizginin yükselişi</title>
		<link>http://www.atik-online.net/2011/08/latin-amerikada-%e2%80%9cyeni-sol%e2%80%9d-populist-parlamenterist-cizginin-yukselisi/</link>
		<comments>http://www.atik-online.net/2011/08/latin-amerikada-%e2%80%9cyeni-sol%e2%80%9d-populist-parlamenterist-cizginin-yukselisi/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 01 Aug 2011 13:15:41 +0000</pubDate>
		<dc:creator>AHM</dc:creator>
				<category><![CDATA[Köşe Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[Volkan Yaraşır]]></category>
		<category><![CDATA[amerikada]]></category>
		<category><![CDATA[çizginin]]></category>
		<category><![CDATA[latin]]></category>
		<category><![CDATA[popülistparlamenterist]]></category>
		<category><![CDATA[sol]]></category>
		<category><![CDATA[yeni]]></category>
		<category><![CDATA[yükselişi]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.atik-online.net/?p=9102</guid>
		<description><![CDATA[VOLKAN YARAŞIR &#124; 01 &#8211; 08 &#8211; 2011 &#124; Latin Amerika&#8217;da 1998&#8242;de Chavez&#8217;in iktidara gelişi, sol popülist bir dalganın yükselişini işaretledi. Bu popülist-parlamenterist çizginin kökleri 1980&#8242;lerin ortalarına dayanıyor. ABD, Nikaragua Devrimi sonrası ve Filipinler&#8217;de aşağıdan devrim tehlikesine karşı yeni bir emperyal konsepte geçti. Filipinler&#8217;de aşağıdan devrimin önü Akino&#8217;nun 1986&#8242;da iktidara taşınmasıyla kesildi. Akino iktidarı Düşük [...]<div class="addthis_toolbox addthis_default_style addthis_32x32_style" addthis:url='http://www.atik-online.net/2011/08/latin-amerikada-%e2%80%9cyeni-sol%e2%80%9d-populist-parlamenterist-cizginin-yukselisi/' addthis:title='Latin Amerika&#8217;da “Yeni Sol”: Popülist-Parlamenterist çizginin yükselişi ' ><a class="addthis_button_preferred_1"></a><a class="addthis_button_preferred_2"></a><a class="addthis_button_preferred_3"></a><a class="addthis_button_preferred_4"></a><a class="addthis_button_compact"></a></div>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.atik-online.net/wp-content/uploads/2009/03/volkanyarasir.jpg" rel="lightbox[9102]" title="volkanyarasir"><img class="alignleft size-thumbnail wp-image-1267" title="volkanyarasir" src="http://www.atik-online.net/wp-content/uploads/2009/03/volkanyarasir-100x100.jpg" alt="" width="100" height="100" /></a>VOLKAN YARAŞIR | 01 &#8211; 08 &#8211; 2011 | Latin Amerika&#8217;da 1998&#8242;de Chavez&#8217;in iktidara gelişi, sol popülist bir dalganın yükselişini işaretledi. Bu popülist-parlamenterist çizginin kökleri 1980&#8242;lerin ortalarına dayanıyor. ABD, Nikaragua Devrimi sonrası ve Filipinler&#8217;de aşağıdan devrim tehlikesine karşı yeni bir emperyal konsepte geçti. Filipinler&#8217;de aşağıdan devrimin önü Akino&#8217;nun 1986&#8242;da iktidara taşınmasıyla kesildi. Akino iktidarı Düşük Yoğunluklu Demokrasi adı verilen konseptin ilk pratiği oldu.<span id="more-9102"></span></p>
<p>1964&#8242;te Brezilya&#8217;da askeri darbeyle gündeme getirilen “Ulusal Güvenlik Doktrini”, iç düşman olarak komünizmi görüyordu. Bu iç düşmanı tasfiye etmek için her türlü yöntem geçerliydi. Ordu, askeri faşist diktatörlükleri gerçekleştiren bir yapı olarak devletin tüm fonksiyonlarını üstlendi. Buna halkların cevabı Küba ve Cezayir devrimleri ve Che&#8217;nin pratiği oldu. Yeni sömürge ülkelerde gerilla (şehir ve kır) hareketleri gelişti.<br />
ABD bu gelişme karşısında karşıdevrimci Ulusal Güvenlik Doktrini&#8217;ni ek unsurlarla genişletti. Ayaklanmaya Karşı Mücadele Konsepti adı verilen taktikler gündeme getirildi. Kontrgerilla cumhuriyetleri kuruldu. 1964 Brezilya&#8217;daki askeri darbenin devamı olarak 1971&#8242;de Bolivya&#8217;da, 1972&#8242;de Uruguay ve Honduras&#8217;ta, 1973&#8242;te Şili&#8217;de, 1975&#8242;te Peru&#8217;da, 1976&#8242;da Arjantin&#8217;de, 1980&#8242;de Türkiye, Pakistan ve Güney Kore&#8217;de askeri faşist darbeler yapıldı.<br />
Amaç, toplumsal muhalefetin ezilmesi, işçi sınıfının her düzeydeki örgütlülüğünün dağıtılması ve korkunun kitleselleşmesiydi. Diktatörlükler bir korku dinamosu gibi çalıştı.<br />
Gerilla hareketleri ve toplumsal muhalefet marjinalize edildi. Mücadele, aparatla aparat arasında “savaşa” indirgendi. Askeri zoru ekonomik zor takip etti. Neoliberal karşıdevrim stratejisi acımasızca hayata geçirildi.<br />
<strong>Parlamentonun öldüren cazibesi</strong><br />
Bu konseptle asıl amaç gerilla hareketlerinin (ulusal kurtuluş mücadelelerinin) hızla marjinalize edilmesi, kriminal bir vakaya çevrilerek halkla ya da kitleyle bağının koparılması amaçlandı. Açık zorla  irade kırılması ve ihtilalci ruhun kadavra haline getirilmesi yönünde adımlar atıldı.<br />
Hızla marjinalize olan gerilla hareketlerinin önüne bir seçenek ve bir ehlileştirme taktiği olarak iktidarsız ve etkisiz parlamentolar sunuldu.<br />
Geçmişin görkemli gerilla hareketleri hızla çöküş ve çözülme içine girdi. Gerilla hareketlerinin ideolojik-politik çizgileri ve özellikle önderliklerin küçük burjuva karakterleri bu likidasyon sürecinin sarsıcı ve yıkıcı yaşanmasına yol açtı. Kolombiya&#8217;da Marulanda önderliğinde FARC bu sürecin dışında kaldı. FARC, varlığını ve gücünü korudu. FARC özgün özelliklere sahip bir hareket olageldi. Hareketin yaygın ve etkili bir kırsal temele sahip oluşu önderliğin bütün diğer hareketlerden farklı olarak köylü mücadelesi içinden çıkması ve bu özelliklerini koruması hareketin itinayla bağımsız çizgisine sadık kalması, barış görüşmelerinde iradi gücünü kaybetmemesi, önderlikle kitle bağının güçlülüğü, kariyerizm ve konformizm yerine dağlarda olmayı seçmeleri, Marulanda&#8217;nın ölümüne kadar 50 yıldan fazla dağlarda kalmayı tercih etmesi ve benzeri faktörler FARC&#8217;ın ayakta kalmasını ve halen de güçlü bir gerilla hareketi olarak varlığını sürdürmesini sağladı.<br />
El Salvador&#8217;da FMLN, Guetamala&#8217;da URNG, Uruguay&#8217;da Tupamarolar, Nikaragua&#8217;da FSLN hızla legalist ve parlamenterist çizgiye kaydı. Önce hızlı bir atomize oluş ve fraksiyonelleşme sürecine giren bu yapılar, daha sonra sosyal reformist bir çizgiye kaydı.<br />
Bu hareketler 1990&#8242;lı yıllarda Uruguay&#8217;da olduğu gibi hükümetlerin içinde yer almaya başladı. Özellikle 90&#8242;lı yılların sonlarında birçok ülkenin siyasal gündeminde öne çıktılar. 1998&#8242;de Chavez&#8217;in iktidara gelişi Latin Amerika&#8217;da sol popülist rüzgarın önünü açtı. ABD&#8217;nin Ortadoğu&#8217;daki sıkışmışlığı, geçmişin “arka bahçesindeki” gelişmeleri hızlandırıcı etki yarattı. Radikal neoliberal yıkım programları ve kapitalizmin yapısal krizinin yarattığı sonuçlar, kitlelerin öfke ve arayışlarını tetikledi. Ağırlıkta sosyal piyasa ya da sosyal kapitalizm vurguları içeren programlarıyla Latin Amerika solu yükselişe geçti. Her ülkenin farklı özgünlüklerine karşın özünde sosyal kapitalizmin çeşitli versiyonları hareketlerin politik yönelimlerini belirledi.</p>
<p><strong>“Sosyal kapitalizm” kurtuluş mu?</strong><br />
Chavez&#8217;den sonra Brezilya&#8217;da, İşçi Partisi&#8217;nin iktidara gelişi yeni bir eşik oldu. Lula yüzde 61&#8242;lik bir oyla iki dönem devlet başkanlığı yaptı. 2011 yılında eski gerilla komutanı Dilma Rousseff, Lula&#8217;dan sonra devlet başkanlığına seçildi. Köklü mücadele geleneğine sahip olan bağımsız sendikalar, CUT (Merkezi İşçi Birliği) ve ilk dönem Brezilya İşçi Partisi (BİP) birikimleriyle iktidara taşınan Lula, neoliberal politikalara bazı “sosyal aşılar” yaptı. Israrla neoliberal politikaları hayata geçirdi. Lula uzun dönem kitlelerde kolektif bir halüsinasyon yarattı. Bu arada CUT hızla korporatist bir yapıya dönüştü. BİP ve CUT metamorfoza uğradı. Özellikle BİP tipik bir burjuva partisi konumuna geldi.<br />
Bolviya&#8217;da 2005 yılında MAS (Sosyalizme Doğru Hareket) lideri Morales sokaklardan iktidara taşındı. COB&#8217;nin (İşçi Sendikaları Merkezi) tarihsel ve aktüel mücadele birikimleri ve yerli hareketin yükselişi Morales iktidarının önünü açtı. Morales sol popülist bir çizgide hareket etti. Neoliberal politikaları uygulamaya başladı. COB bunun üzerine Morales karşıtı bir dizi grev ve genel grevler örgütledi.<br />
Arjantin&#8217;de 2001 yılında devrimci durum yaşandı. İşçi hareketi muaazzam gelişmeler gösterdi. Sınıf hareketi sistemin bir dizi manevrasını boşa çıkardı. Kitlelerin reaksiyonlarını sönümlendirmek için yapılan birçok politik manevra (sık yapılan devlet başkanlığı değişikliği gibi) devre dışı kaldı. Ne var ki; sol Peronist Kirchner önce sınıf hareketinin yükselen dalgasını kırdı. Belli sübvansiyonlarla İşsiz İşçiler Hareketi gibi olağanüstü dinamikleri içinde barındıran örgütlenmeleri çözmeyi başardı. Bütün bu adımlar finans kapitalin ihtiyaçlarına göre biçimlendi. Böylece devrim tehdidi bertaraf edildi.<br />
Bugün iktidarda yine sol-Peronist çizgide olan eşi Christine Kirchner bulunuyor. Popülist vurgularına karşın Arjantin&#8217;de neoliberal politikalar hayata geçiriliyor.<br />
Nikaragua Devrimi 20. Yüzyıl&#8217;ın sonlarındaki en güzel devrimlerden biriydi. Nikaragua Devrimi bir cephe örgütlenmesi olan FSLN önderliğinde gerçekleşti. 1990&#8242;ların başında iktidara devrimle gelen FSLN seçimlerle iktidarını kaybetti. FSLN içinde hızlı bir atomizasyon süreci yaşandı. Politik çizgisinin etkisiyle FSLN iktidarı döneminde hareketin içinde ciddi sarsıntılar ve çürümeler yaşanmaya başlanmıştı. FSLN giderek sistem içi bir örgüte döndü. Devrimin önderi Ortega Kardeşler Nikaragua&#8217;nın en zenginlerinden biri oldu. FSLN bürokratik bir yapıya dönüştü. Yolsuzluk, rüşvet skandalları hareketi sardı. Devrimin önderlerinin büyük bir kısmı kariyerizm, konformizm ve bürokrasinin bataklığında çürüdü. Daniel Ortega liderliğindeki FSLN 5 Kasım 2006&#8242;da seçimleri kazandı, yeniden iktidara geldi. Ortega, sosyal piyasa uygulamalarını gündeme getirdi ve ülkeyi uluslararası sermayeye açtı.<br />
Bir zamanlar şehir gerilla hareketinin simge örgütü Tupamarolar uzun cezaevi döneminden sonra serbest bırakıldı. 1980&#8242;lerin sonlarında Tupamaro Hareketi açık alana çıktı. Geniş Cephe içinde yer aldı. Daha sonra birçok Tupamaro önderi hükümet içinde bakanlık ve valilik yapmaya başladı. Tupamarolar sol-popülist bir çizgide hareket etmeye başladı. Geniş Cephe hükümetinin neoliberal politikalarına aktif destek verdi. MLN-Tupamaros kurucusu olan, 15 yıl tek başına hücrede kalan eski gerilla lideri Jose Mujice Geniş Cephe desteğiyle 29 Kasım 2009&#8242;da devlet başkanı seçildi.</p>
<p>El Salvador&#8217;da 50 yıllık mücadele deneyimine sahip FMLN gerilla örgütü, 1980&#8242;lerin sonlarında hızla parlamenterist bir yapıya dönüştü. İçinde önemli sarsıntılar geçiren FMLN sosyal-reformist bir çizgide hareket etmeye başladı. 18 Ocak 2009 seçimlerinde devlet başkanlığını FMLN kazandı. FMLN&#8217;nin aktif gerillalarının içinden gelmeyen, aydın ve şehir kadrosunda yer alan Mauricio Fures devlet başkanı olmasının ardından, sosyal kapitalist bir programla hareket edeceğini açıkladı.</p>
<p>Ekvador&#8217;da 2006 yılında Rafael Correa, ABD ve piyasa ekonomisi karşıtlığıyla devlet başkanlığına seçildi. Correa, sosyal piyasa uygulamalarına başladı.</p>
<p>Paraguay&#8217;da Hristiyan devrimci, Kurtuluş Teolojisi taraftarı Rahip Fernando Lugo 2008&#8242;de devlet başkanlığına seçildi. Böylece Paraguay&#8217;daki 60 yıllık düzen çöktü. Ülkeyi tek parti olan Colorado Partisi yönetiyordu. “Yoksulların piskoposu” diye anılan Lugo, işsizlik ve geçim sıkıntısı sorunlarını çözeceğini ileri sürdü. Lugo, Gerçek Liberal Radikal Partisi desteğiyle seçildi.</p>
<p>Guetamala&#8217;nın en önemli gerilla hareketlerinden biri olan URNG 1980&#8242;lerin sonlarına doğru legal alana geçti ve partileşti. Alvaro Colom, URNG&#8217;nin desteğiyle 15 Ocak 2008&#8242;de devlet başkanlığına seçildi. Colom&#8217;un seçilmesi, birçok Latin Amerika ülkesinde yaşanan yerlilerin kolektif arayışının ifadesi oldu. Neoliberal karşıdevrim stratejisi Latin Amerika&#8217;da yerli halkları tam bir katastrof içine soktu. Yerliler yalnızca yoksulluğa mahkum olmadı. Yaşam alanları; su ve topraklarını küresel sermaye gasp etti. Kültürleri ve gelenekleri yok edilmeye çalışıldı. Neoliberal saldırı yerli halklar için ontolojik bir saldırıya dönüştü.<br />
Bundan dolayı Latin Amerika&#8217;daki sol dalganın ana damarlarından biri de yerli hareketinin dinamizmi oldu. (Bunu, Meksika&#8217;da EZLN&#8217;nin, Bolivya&#8217;da MAS&#8217;ın gelişmesinde ve Peru&#8217;da Humala&#8217;nın iktidara gelmesinde daha somut görürüz) Colom, Maya kökenli ve yerlilerin taleplerini savunuyor. Ayrıca, ekonomide stratejik sektörleri kamulaştırmayı hedefliyor.<br />
Son olarak Peru&#8217;da Ollanta Humala&#8217;nın iktidara gelişi bu sürecin parçası olarak dikkat çekti. Humala 5 Haziran 2011&#8242;de devlet başkanlığına seçildi. Antikapitalist ve antiemperyalist söyleme sahip olan Humala yerli kökenli bir subay.<br />
Kısaca, Latin Amerika&#8217;daki “sol dalga” sürüyor.<br />
Ne var ki; “dalga” sınırlı bir ufka sahip. Politik programlarının ekseni sosyalkapitalizm içinde şekilleniyor. İçinde büyük potansiyeller taşıyan bu dalga, antikapitalist bir çizgide gelişmiyor. Her ne kadar “21. Yüzyıl&#8217;ın sosyalizmi” gibi tanımlamalar yapılsa da bu tanımlamalarda mülkiyet ilişkilerine ve devlet yapılanmasına dokunulmuyor. Sistem içi sınırlarda kalmaya özen gösteriliyor. Melez kavram ve tanımlamalarla süreç açımlanıyor.<br />
<strong>Felsefenin sefaleti: Devlet sosyalizmi/küçük burjuva sosyalizminin eleştirisi</strong><br />
Latin Amerika&#8217;da sol, sosyalist, yerli iktidarları ve iktidarların politik adımları &#8216;küçük burjuva sosyalizmi&#8217; tanımlaması içinde ele alınabilir. Sosyal eşitsizliğin giderilmesi, yaşam standartlarının yükseltilmesi, çeşitli kamulaştırmalar ve doğal kaynakların “ulusallaştırılması” gibi politikalar bu iktidarların hedeflerini belirliyor.<br />
ABD güdümlü ALCA&#8217;ya karşı ALBA örgütlenmesi önemli bir hamle olsa da eksenini “sosyal” kapitalizm iddiaları belirliyor. Ayrıca “sol dalganın” kamulaştırma ve (Venezüella&#8217;da olduğu gibi) kooperatif mülkiyeti yönündeki adımları da önem taşıyor. Ama yine unutulmaması gereken, kapitalist sistemde devletleştirme ve kooperatif mülkiyetinin de burjuva mülkiyet biçimi olduğudur.<br />
Marx&#8217;ın &#8216;Felsefenin Sefaleti&#8217; adlı çalışması Latin Amerika&#8217;daki sol dalganın “sınırları” hakkında teorik bir metin olarak önümüzde durmaktadır. Marx, Proudhon&#8217;un &#8216;Sefaletin Felsefesi&#8217; adlı çalışmasına &#8216;Felsefenin Sefaleti&#8217;yle yanıt verdi. Marx bu çalışmasında bir yandan tarihsel materyalizmin temel ilkelerini koydu, öte yandan &#8216;Kapital&#8217; öncesi ilk iktisadi çözümlemelerini yaptı. Her ne kadar kitap felsefe başlığı taşısa da son derece önemli iktisadi bir metindir. &#8216;Felsefenin Sefaleti&#8217;, ekonomi politiğe ve burjuva üretim ilişkilerine ilk eleştilerin yapıldığı kitap olarak dikkat çekti. Marx, Proudhon&#8217;la polemiğe girse de gönderme yaptığı kişilerden biri Alman iktisatçı Rodbertus&#8217;tur. Marx, Rodbertus&#8217;un devlet sosyalizmi anlayışını başka bir bağlamda küçük burjuva sosyalizmini sert bir şekilde eleştirdi. Bunun yanında Proudhon&#8217;un kapitalizmin yıkımıyla uğraşmadığı hatta yıkımın teorik zeminini kavramadığını ve yalnızca meta üretiminin “kötü” yanlarıyla ilgilendiğini söyledi. Proudhon&#8217;un burjuva toplumsal sisteminin “kötü” yanlarının ortadan kaldırılmasıyla daha adil bir düzen oluşturulabileceği yönündeki düşüncelerini ya da tezlerini ütopik olmakla eleştirdi. Eleştirilerinde son derece sert ve alaysı ifadeler kullandı. Yine Proudhon&#8217;un kooperatiflere dayalı alternatif toplum anlayışını hayalcilik olarak değerlendirdi ve kooperatife dayalı mülkiyetin bir burjuva mülkiyet biçimi olduğunun altını çizdi. Ayrıca küçük burjuva sosyalizminin “ütopyasının” sınırlarını belirledi.<br />
Bugün Latin Amerika&#8217;da sol dalganın ideolojik-politik ufku &#8216;Felsefenin Sefaleti&#8217;nde belirlenen küçük burjuva sosyalizminin ya da devlet sosyalizminin ufku kadardır.<br />
Her şeye rağmen Latin dalgası tabiki emperyalist-kapitalist sistemi rahatsız ediyor. Ama Brezilya&#8217;daki Lula örneğini unutmamak gerekiyor. Lula&#8217;nın iktidarı finans kapitalin tercihi olarak öne çıkabildi. Bugün bazı ön devrimci durumların yaşandığı Latin Amerika&#8217;da sol, sosyal demokrat, sol popülist, popülist-parlamenterist çizginin sınırı kapitalizmdir.<br />
Bugünkü devrimci potansiyel Latin Amerika&#8217;da kapitalizmin rasyonalizasyon hamleleri ve absorbe etme gücüyle eriyebilir. Hatta dalganın kendisi paradoksi bir şekilde sistemin rektifikasyonuna, kapitalizmin rasyonalizasyonuna zemin açabilir.<br />
Başta işçi sınıfı ve yerli halklarının yürüyüşü, öfke ve umutları, isyanları antikapitalist bir hatta birleştiğinde ve kaynaştığında Latin Amerika&#8217;da asıl o zaman gerçek bir infilak yaşanacaktır. O dalganın kendisi infilakın habercisi olacaktır.</p>
<div class="addthis_toolbox addthis_default_style addthis_32x32_style" addthis:url='http://www.atik-online.net/2011/08/latin-amerikada-%e2%80%9cyeni-sol%e2%80%9d-populist-parlamenterist-cizginin-yukselisi/' addthis:title='Latin Amerika&#8217;da “Yeni Sol”: Popülist-Parlamenterist çizginin yükselişi ' ><a class="addthis_button_preferred_1"></a><a class="addthis_button_preferred_2"></a><a class="addthis_button_preferred_3"></a><a class="addthis_button_preferred_4"></a><a class="addthis_button_compact"></a></div>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.atik-online.net/2011/08/latin-amerikada-%e2%80%9cyeni-sol%e2%80%9d-populist-parlamenterist-cizginin-yukselisi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>İtalya ve İspanya mali kriz sarmalında&#8230;</title>
		<link>http://www.atik-online.net/2011/07/italya-ve-ispanya-mali-kriz-sarmalinda/</link>
		<comments>http://www.atik-online.net/2011/07/italya-ve-ispanya-mali-kriz-sarmalinda/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 02 Jul 2011 21:20:13 +0000</pubDate>
		<dc:creator>AHM</dc:creator>
				<category><![CDATA[Köşe Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[Volkan Yaraşır]]></category>
		<category><![CDATA[ispanya]]></category>
		<category><![CDATA[italya]]></category>
		<category><![CDATA[kriz]]></category>
		<category><![CDATA[mali]]></category>
		<category><![CDATA[sarmalında]]></category>
		<category><![CDATA[ve]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.atik-online.net/?p=9035</guid>
		<description><![CDATA[VOLKAN YARAŞIR &#124; 19 &#8211; 07 &#8211; 2011 &#124; Artık tek bir zayıf halka yok! AB bölgesinde devletlerin mali/borç krizi hızla yayılıyor. Kriz senkronize bir şekilde giderek daha yıkıcı ve sarsıcı olmaya başladı. Önce Yunanistan&#8217;ı saran ve iflasına yol açan kriz sarmalı bir müddet sonra etkisini Portekiz ve İrlanda&#8217;da gösterdi. Portekiz ve İrlanda toksik bankacılık [...]<div class="addthis_toolbox addthis_default_style addthis_32x32_style" addthis:url='http://www.atik-online.net/2011/07/italya-ve-ispanya-mali-kriz-sarmalinda/' addthis:title='İtalya ve İspanya mali kriz sarmalında&#8230; ' ><a class="addthis_button_preferred_1"></a><a class="addthis_button_preferred_2"></a><a class="addthis_button_preferred_3"></a><a class="addthis_button_preferred_4"></a><a class="addthis_button_compact"></a></div>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: left;" align="right"><a href="http://www.atik-online.net/wp-content/uploads/2009/03/volkanyarasir.jpg" rel="lightbox[9035]" title="volkanyarasir"><img class="alignleft size-thumbnail wp-image-1267" title="volkanyarasir" src="http://www.atik-online.net/wp-content/uploads/2009/03/volkanyarasir-100x100.jpg" alt="" width="100" height="100" /></a>VOLKAN YARAŞIR | 19 &#8211; 07 &#8211; 2011 | <em></em></p>
<p align="center"><strong>Artık tek bir zayıf halka yok!</strong></p>
<p>AB bölgesinde devletlerin mali/borç krizi hızla yayılıyor. Kriz senkronize bir şekilde giderek daha yıkıcı ve sarsıcı olmaya başladı. Önce Yunanistan&#8217;ı saran ve iflasına yol açan kriz sarmalı bir müddet sonra etkisini Portekiz ve İrlanda&#8217;da gösterdi. Portekiz ve İrlanda toksik bankacılık merkezi olarak hızla çöküş ve iflasın eşiğine geldi. <span id="more-9035"></span></p>
<p>AB, AB Merkez Bankası ve IMF, krizin kontrollü bir seyir izlemesi için adımlar attı. Emperyal müdahalelerini bu seyre uygun gerçekleştirmek istedi. Ne var ki “kontrol” giderek yitirildi. İtalya ve İspanya&#8217;daki gelişmeler bunun somut göstergeleri oldu. İtalya ve İspanya mali kriz içine girdi. İtalya Avrupa&#8217;nın üçüncü, İspanya ise beşinci büyük ekonomik gücü. Bir anlamda AB&#8217;nin iki kilit ve önemli ülkesi.</p>
<p>Finans kapitalin bugün ulaştığı entegrasyon ve hareket serbestliği küresel düzeyde lokalizasyonları hızla inceltiyor, bu da krizin bir yandan etki ve yayılma gücünü arttırıyor, diğer yandan yıkıcı sonuçlarını küreselleştiriyor.</p>
<p>Yunanistan, Portekiz ve İrlanda&#8217;da yaşanan devletlerin mali krizi, bir ölçüde AB bölgesinde sınırlı kalan sorunlara yol açmıştı. İtalya ve İspanya&#8217;nın ardından Belçika&#8217;nın da bu sarmala dahil olması, yalnızca AB bölgesinde değil, küresel düzeyde tahmin edilenden çok daha büyük sarsıntılara ve çöküşlere yol açabilir. Farklı senkronları tetikleyebilir.</p>
<p>Devletlerin mali krizi kapitalizmin yapısal krizinin yeni bir evresiydi. İtalya ve İspanya&#8217;nın içine girdiği süreç, ardından Obama&#8217;nın borç çevrimini sağlamak için borçlanma limitini yükseltmek istemesi, kredi kuruluşlarının ABD&#8217;nin kredi notunu düşürmesi dünya çapında devletlerin mali krizinin derinleştiğini gösteriyor. Krizin senkron gücünün arttığını işaretliyor. İtalya, İspanya ve ABD&#8217;deki mali krizler ve bu krizlerin derinleşmesi “büyük depresyonun” öncü sarsıntıları olarak değerlendirilebilir. Örneğin, ABD&#8217;de Obama iktidarını zorlayan mali kriz ve siyasi anlamdaki aktüel gelişmeler, ABD&#8217;nin devlet tahvillerinin hızla değer kaybetmesine yol açtı. Bu durum, ABD tahvillerine yatırım yapan, başta Çin&#8217;i (1.1 trilyon dolar) ve Japonya&#8217;yı (882 milyar dolar) etkiledi. Bu noktada sarsıntının derinleşmesi, küresel finansal çöküşleri tetikleyebilir.</p>
<p>İtalya&#8217;nın 1.9 trilyon euroluk kamu borcu var. İtalya borçlarını çeviremez ve ödeyemez bir noktaya geldi. İtalya&#8217;nın devlet tahvilleri, yani toksit kağıtları, 1.6 trilyon dolara ulaştı. Bu rakam, Yunanistan, İrlanda, Portekiz ve İspanya&#8217;nın devlet tahvillerinin toplamından daha fazla bir rakamı ifade ediyor. Bu durum her an İtalya&#8217;da banka sisteminin çöküşüne neden olabilir. Bu tahvilleri taşıyan diğer ülke bankalarının da büyük sorunlar yaşamasına yol açabilir. İtalya&#8217;nın devlet ve özel şirket tahvillerini elinde en çok bulunduran bankaların başında Fransız bankaları geliyor. 400 trilyon dolara yakın tahvil bulunduran bu bankalar büyük risklerle karşı karşıya. Devletlerin mali krizinin bu özelilkleri, krizin bulaşma, yayılma, sarsma potansiyellerini yoğunlaştırıyor.</p>
<p>AB borç krizinin “kontrolü” için 440 milyar euroluk bütçeye sahip Avrupa Finansal İstikrar Mekanizması&#8217;nı kurmuştu. Ama sadece İtalya&#8217;nın yaşayacağı çöküş, mekanizmanın iflası anlamına geliyor. Mekanizma bundan dolayı yetki ve esneklik kabiliyetini arttırmak ve finansal potansiyelini yükseltmek için acil tedbirler almaya başladı.</p>
<p><strong>Krizin iki yönü</strong></p>
<p>Kriz sürecinin bir yönü AB&#8217;nin emperyal çekirdeği olan Fransa ve özellikle Almanya&#8217;nın AB&#8217;yi yeniden yapılandırma hedefidir. Almanya bu amaçla, birinci periferiyi saran mali krizleri bir sıçrama noktası olarak değerlendiriyor. Krizin yarattığı yıkımın üzerinden birinci periferide ekonomik ve siyasi nüfuz alanını yayıyor ve birinci periferiyi yeniden sömürgeleştiriyor.</p>
<p>Bugün açısından finans kapital Yunanistan, Portekiz ve İspanya&#8217;nın iflaslarına hazırlanmış durumda. Bu ülkelerde Fransız ve Alman bankaları risklerini hızla azaltan önlemler almaya başladı. Yine bu ülkelere yeni sömürgecilik politikaları dayatıldı. Örneğin Yunanistan&#8217;ın “seçici iflas” talebi özünde borçların yeniden yapılandırılması, yeni sömürgeleştirme politikalarının daha derinden ve doğrudan hayata geçirilmesi anlamı taşıyor. Benzer iflasları İrlanda ve Portekiz de yaşayabilir. Hatta bu dalganın İspanya ve İtalya&#8217;yı sarması da mümkündür. Finans kapital sermayenin yoğunlaşma ve merkezileşme yasalarına uygun olarak hareket ediyor. Mali krizin yarattığı yıkımlar üzerinden hegemonyasını yeniden tahsis ediyor. Bu süreç bir yanıyla da AB&#8217;nin daha homojenleşmesinin ifadesi olarak işliyor. AB, özellikle Almanya&#8217;nın güdümünde emperyal özneler arası rekabete/savaşlara hazır hale geliyor.</p>
<p>Bu sürecin bir başka yönü ise Avrupa işçi sınıfına yönelik yeni karşıdevrim stratejisidir. İtalya&#8217;da Berlusconi hükümetinin aldığı 40 milyar euroluk tasarruf tedbirleri bunun son halkasıdır. Yeni sosyal yıkım programları anlamına gelen bu gelişmeler Avrupa işçi sınıfına yönelik sistematik saldırıları içermektedir. Yunanistan&#8217;daki iflas süreci, İrlanda ve Portekiz&#8217;deki benzer gelişmeler, İtalya ve İspanya&#8217;daki mali krizler Avrupa&#8217;da sınıflar mücadelesini giderek şiddetlendirecek ve sınıfsal antagonizmayı keskinleştirecek gelişmelerdir.</p>
<p>Avrupa işçi sınıfı 2008 sonrasında muazzam pratikler gerçekleştirdi. Fransa&#8217;da senkronize genel grevler, Yunanistan&#8217;da genel grev dalgaları, İngiltere&#8217;de koordineli grevler, büyük kitle gösterileri ve meydan işgalleri gerçekleşti. Şimdi Avrupa&#8217;da sınıf mücadelesi yeni bir momente giriyor. Devletlerin mali krizinin derinleşmesiyle birlikte Avrupa işçi sınıfının dalgasal eylemlerinin zeminleri doğuyor. İtalya&#8217;dan İspanya&#8217;ya, Portekiz&#8217;den Yunanistan&#8217;a, İrlanda&#8217;dan İngiltere&#8217;ye kadar artık her coğrafya büyük sınıfsal gerilimlerin ve patlamaların coğrafyasına döndü.</p>
<p><strong>Artık tek zayıf halka yok</strong></p>
<p>Avrupa işçi sınıfı yarattığı yeni pratiklerle beslenerek kavgaya hazırlanıyor. Yunanistan işçi sınıfı Avrupa işçi sınıfının öncülüğünü yaparak genel grev dalgaları yarattı. Aynı zamanda sistemin en önemli simgesel odaklarından biri olan parlamentoyu kuşattı. Sokakların iktidarını eline geçirdi. Bu süreç, sınıfın siyasal öncü ihtiyacını bütün yakıcılığıyla hissettirdi. Yunanistan işçi sınıfının, Avrupa işçi sınıfının yeni pratiklerine ve desteğine ihtiyacı var. Aynı şekilde, Avrupa işçi sınıfı da Yunanistan işçi sınıfının yeni pratikleriyle beslenecek. Artık AB&#8217;nin tek bir zayıf halkası yok. Yunanistan&#8217;ın yanında Portekiz, İrlanda hatta İspanya ve İtalya AB&#8217;nin yeni zayıf halkalarıdır. Artık herhangi bir halkanın kırılması kıta düzeyinde olağanüstü gelişmelerin önünü açabilir. Bunun için üç temel şey gerekiyor: Sınıfın enerjisini yoğunlaştırıp kristalize edecek bir siyasal öncünün yaratılması, işçi hareketinin enternasyonal birliğinin sağlanması ve komünist hareketin enternasyonal birliğinin inşaası&#8230; İçine girilen moment ve sınıf hareketinin bugüne kadar yarattığı birikim bu sorunları aşabilecek potansiyelleri de içinde barındırıyor. Unutulmasın, zayıf halkaların artmasıyla birlikte sınıf hareketinin yükseliş olanakları da artmıştır.</p>
<div class="addthis_toolbox addthis_default_style addthis_32x32_style" addthis:url='http://www.atik-online.net/2011/07/italya-ve-ispanya-mali-kriz-sarmalinda/' addthis:title='İtalya ve İspanya mali kriz sarmalında&#8230; ' ><a class="addthis_button_preferred_1"></a><a class="addthis_button_preferred_2"></a><a class="addthis_button_preferred_3"></a><a class="addthis_button_preferred_4"></a><a class="addthis_button_compact"></a></div>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.atik-online.net/2011/07/italya-ve-ispanya-mali-kriz-sarmalinda/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Avrupa İşçi Sınıfı Ve Yunanistan’da Kitle Grevleri: Bir Adım Daha İleri&#8230;!</title>
		<link>http://www.atik-online.net/2011/05/avrupa-isci-sinifi-ve-yunanistan%e2%80%99da-kitle-grevleri-bir-adim-daha-ileri/</link>
		<comments>http://www.atik-online.net/2011/05/avrupa-isci-sinifi-ve-yunanistan%e2%80%99da-kitle-grevleri-bir-adim-daha-ileri/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 25 May 2011 09:53:44 +0000</pubDate>
		<dc:creator>AHM</dc:creator>
				<category><![CDATA[Köşe Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[Volkan Yaraşır]]></category>
		<category><![CDATA[adım]]></category>
		<category><![CDATA[Avrupa]]></category>
		<category><![CDATA[bir]]></category>
		<category><![CDATA[daha]]></category>
		<category><![CDATA[grevleri]]></category>
		<category><![CDATA[ileri]]></category>
		<category><![CDATA[isci]]></category>
		<category><![CDATA[kitle]]></category>
		<category><![CDATA[sınıfı]]></category>
		<category><![CDATA[ve]]></category>
		<category><![CDATA[yunanistanda]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.atik-online.net/?p=8332</guid>
		<description><![CDATA[VOLKAN YARAŞIR &#124; 25 &#8211; 05 &#8211; 2011 &#124; Yunanistan işçi sınıfı 2011 yılının ikinci genel grevini ve son 15 ayın 11. genel grevini gerçekleştirdi. Bu eylemler Fransa işçi sınıfının 1.5 ay gibi kısa bir zamanda yaptığı 6 genel grevler birlikte, Avrupa işçi sınıfı tarihinin en önemli pratikleri olarak dikkat çekti. Yunanistan işçi sınıfı kamu [...]<div class="addthis_toolbox addthis_default_style addthis_32x32_style" addthis:url='http://www.atik-online.net/2011/05/avrupa-isci-sinifi-ve-yunanistan%e2%80%99da-kitle-grevleri-bir-adim-daha-ileri/' addthis:title='Avrupa İşçi Sınıfı Ve Yunanistan’da Kitle Grevleri: Bir Adım Daha İleri&#8230;! ' ><a class="addthis_button_preferred_1"></a><a class="addthis_button_preferred_2"></a><a class="addthis_button_preferred_3"></a><a class="addthis_button_preferred_4"></a><a class="addthis_button_compact"></a></div>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong></strong><a href="http://www.atik-online.net/wp-content/uploads/2009/03/volkanyarasir.jpg" rel="lightbox[8332]" title="volkanyarasir"><img class="alignleft size-thumbnail wp-image-1267" title="volkanyarasir" src="http://www.atik-online.net/wp-content/uploads/2009/03/volkanyarasir-100x100.jpg" alt="" width="100" height="100" /></a>VOLKAN YARAŞIR | 25 &#8211; 05 &#8211; 2011 | Yunanistan işçi sınıfı 2011 yılının ikinci genel grevini ve son 15 ayın 11. genel grevini gerçekleştirdi. Bu eylemler Fransa işçi sınıfının 1.5 ay gibi kısa bir zamanda yaptığı 6 genel grevler birlikte, Avrupa işçi sınıfı tarihinin en önemli pratikleri olarak dikkat çekti.<span id="more-8332"></span></p>
<p>Yunanistan işçi sınıfı kamu harcamalarında yapılacak kısıtlamaları içeren yasanın, parlamentoda gündeme getirilmesi üzerine yeniden ayağa kalktı.</p>
<p>Genel greve öğretmenler, liman işçileri, deniz ulaşımı, hastane çalışanları ve devletin çeşitli kurumlarında çalışanlar etkin bir şekilde katıldı. 24 saat süren grev, Yunanistan’ı bütünüyle felç etti. Özellikle başta Atina’da ve diğer metropollerde hayat durdu.</p>
<p>Greve Yunanistan Kamu Çalışanları Konfederasyonu-ADEDY, Yunanistan İşçi Sendikaları Konfederasyonu-GSEE ve Yunanistan Komünist Partisi’nin etkisindeki Tüm İşçilerin Militan Cephesi-PAME katıldı.</p>
<p>Gerçekleşen genel grev Yunanistan’ın içinde ve AB bünyesinde önemli tartışmalara neden oldu. Almanya Başbakanı Merkel, Yunanistan’ın yardım alabilmesi için kendisine sunulan programı kesintisiz hayata geçirme zorunluluğundan bahsetti. Yani örtük bir şekilde Yunanistan egemenlerine “sosyal problem istemiyoruz” dedi.</p>
<p>IMF’in açıklamaları da ilginçti. IMF, Yunanistan’daki mali krizin AB’nin çekirdek (emperyalist çekirdek) ülkelerini etkileyebileceği uyarısında bulundu. Mali krizin periferiden, çekirdeğe sıçrama ihtimaline vurgu yaptı.</p>
<p>Bu gelişmeler üzerine Yunanistan ekonomi bakanı 6 milyar €’luk “kemer sıkma” paketi hazırladıklarını bildirdi. IMF denetçileri Yunanistan hükümetine 110 milyar €’luk “destek” paketinin üçüncü diliminin serbest bırakılması için bütçe açığı düzenlemelerinin ve özelleştirmelerin hızla yapılmasını gerektiğini söyledi. Yunanistan’ın AB, AB Merkez Bankası ve IMF direktiflerine uygun adımlar atabilmesi için geçen yıl GSYH’nin %10.5’i olan bütçe açığını, 2011 yılında GSYH’nin %7.6’sına indirmesi gerekiyor. IMF yetkilileri bunun başarılabilmesi için “yapısal reformların”, yani sosyal yıkım ve radikal özelleştirmelerin gerçekleştirilmesi zorunluluğu üzerinde durdu.</p>
<p>Yunanistan’ın borcu 340 milyar €’ya ulaşmış durumda. 2012 yılında borcunu çevirme riski bulunuyor. Borçlarını yeniden yapılandırma ve acilen 100 milyar €’luk finansal “desteğe” ihtiyacı var. Bu yöndeki herhangi bir tıkanma Yunanistan ekonomisini bütünüyle felç edebilir.</p>
<p>Bu yıkıcı süreç özellikle Almanya’nın emperyal iştahını kabartıyor. Almanya, Yunanistan’ın yeniden sömürgeleştirilmesi yönünde son derece pervasızca davranıyor. Merkel’in açıklamalarını da bu bağlamda okumak gerekiyor. Merkel, aslında diplomatik bir tehditte bulunuyor. Benzer bir tehdidi Portekiz mali krize girdiğinde yapmıştı. Alman kapitalizmi AB’nin yeniden dizaynı için giderek daha da agresifleşti. Birinci periferiyi saran mali krizi emperyal atakları için kullandı ve kullanıyor. Almanya’nın agresyon politikaları özünde hegemonyanın yeniden inşasına ve AB’nin daha homojenleştirilmesine hizmet ediyor.</p>
<p>Finans-kapitalin karşı devrim mahiyetindeki atakları, en başta Yunanistan işçi sınıfı tarafından net bir karşılık buldu. İşçi sınıfı son derece güçlü bir mobilizasyonla sokakları işgal etti. Avrupa işçi sınıfının ön cephesi olarak konumlandı. Halen de bu konumunu sürdürüyor. Yunanistan işçi sınıfının önümüzdeki dönem eğilimleri ve yönelimleri önem taşıyacak. Finans kapital için Yunanistan barikatının aşılması, Avrupa işçi sınıfına yönelik daha yoğun ve daha rafine saldırıların önünü açacaktır.</p>
<p>Yunanistan işçi sınıfının mücadelesi kritik bir eşiğe girdi. Bu vurgu son genel grevden ve bu grevin özelliklerinden kaynaklanmıyor. Bugüne kadar gerçekleşen genel grevler ve yaygın sektörel grevler işçi sınıfının ruhunu silahlandırdı. Moral düzeyini yükseltti ve muazzam birikimler sağladı. Bu birikimler tarihsel deneyimlerle kaynaştı. Kapitalizmin yapısal krizinin Yunanistan özelinde son derece keskin ve sert yaşanması işçi sınıfının öfke ve kinini tetikledi.</p>
<p>İşçi sınıfı sendikal korporatizm ve bürokrasiyle kuşatılmasına rağmen bu çemberi tekrar tekrar kırabildi. Bürokrasi bu gelişmeyi engellemek için özel sektörde ve kamuda çalışan işçilerin birbirleriyle bağını koparmaya çalıştı. İzolasyon politikaları uyguladı. Bu taktikler eylemlerin başında sonuç alıcı oldu. Fakat son grevlerde blokajların kırıldığı görüldü. Sınıfın geniş kesimleri eylemlere yaygın olarak katıldı.</p>
<p>Bu arada karşı devrim niteliğindeki yasaların parlamentodan geçmesi, sınıfı demoralize etmedi. Sınıf diriliğini ve mücadele gücünü korudu. Hızla sokakla bütünleşti. Birbirini aşan radikal eylemler ortaya koydu.</p>
<p>Yunanistan işçi sınıfı bu yönleriyle finans-kapitalin Avrupa işçi sınıfına yönelik sistematik karşı devrim saldırılarına karşı, dalgakıran işlevi gördü. Yarattığı kolektif ruh haliyle ve direnciyle özellikle Avrupa’nın Akdeniz havzasını sarstı ve muazzam bir aura yarattı. Sınıf hareketinin dalgasal yükselişine yol açtı. Dalga, Avrupa kıtasında, özellikle Akdeniz havzasında zamanın ruhunu (pesimizmi, sinizmi) dağıttı. Sokağın gücü, rengi ve radikalliği ruhu yeniden şekillendirdi.</p>
<p>RİSKLER VE İMKANLAR</p>
<p>Yunanistan işçi hareketinin gösterdiği yüksek performans, önümüzdeki dönemde bir dizi risk ve imkanı içinde barındırıyor. Sınıf mücadelesinin muhteşem diyalektiği, bütün yönleriyle kavrandığında mana taşır.</p>
<p>Risk faktörlerinin başında, sınıfın genel grev yorgunluğu içine düşmesi gelmektedir. Yunanistan işçi sınıfı bugüne kadar sendikal bürokrasinin ablukasını kırdı. Ama somut bazı sonuçların elde edilememesi ve finans-kapitalin sistematik saldırıları, sınıfı demoralize edebilir ve başarısızlık duygusunu yaygınlaştırabilir. Sendikal bürokrasinin en önemli meziyetlerinden biri hoşnutsuzluğu yönetmesidir. Eylem yorgunluğu ve takatsizlik sendikal bürokrasiyi besleyebilir. Bürokrasi, hoşnutsuzluğu kontrol ettikçe ve reaksiyonları sönümlendirdiği oranda hegemonyasını yeniden inşa eder. Fransa’da sendikal bürokrasinin izlediği yöntemler Yunansitan’da da gündeme gelebilir. Senkronize genel grevlerden sonra Fransa’nın ikinci büyük sendikal örgütlenmesi olan CFDT, emeklilik yasasının parlamentodan geçmesi üzerine, yapılacak başka birşey yok manasında “bu mücadeleyi bırakıp, çalışmalarımızı başka alanlarda yürütmeliyiz” açıklamasını yapmıştı ve sınıfı alanlardan ve sokaklardan çekmeye çalıştı. Fransa’da sendikal bürokrasinin bu adımları sınıf içinde yarılmalara ve demoralizasyona neden oldu.</p>
<p>Sendikal bürokrasinin Yunanistan işçi sınıfı üzerine azımsanamayacak bir ağırlığı bulunuyor. Bugün açısından sokak sınıfa büyük birikimler sağlasa da, aynı sokak sendikal bürokrasinin güdümünde bir enerji boşaltma alanına da dönüşebilir.</p>
<p>Yunanistan işçi sınıfının içine düşebileceği bu ters dalga, hızlı bir geri çekilmeye ve suskunluğa yol açabilir. Finans-kapitalin ağır ve sistematik saldırıları geri çekilmeyi, yenilgiye kadar götürebilir.</p>
<p>Sınıfın açığa çıkmış devrimci enerjisini bir mecrada toplayacak ve onu kristalize edecek siyasal öncünün yokluğu, burjuvazinin hegemonyasını ve tahakkümünü kurmasını kolaylaştırıcı bir faktör olarak öne çıkabilir. Bu arada sendikal bürokrasinin gerçekleştireceği manevralar ve hamleler de bu süreci derinleştirecektir.</p>
<p>Bugüne kadar genel grevlerde sınıf, sektörel bölünmeleri yeterince aşamadı. Finans-kapitalin topyekun saldırısına karşı görkemli ve dalgasal genel grevler gerçekleştirse de, bu grevler uzun süreli ve sonuç alıcı pratiklere dönüşmedi veya dönüşemedi. Bizzat sendikal bürokrasi sınıfın uzun soluklu genel grev gerçekleştirmesinin önündeki temel engel oldu. Sendikal bürokrasi sistemi rahatsız edecek ve inisiyatifini kıracak gelişmeler karşısında başından itibaren blokajlı bir tavır sergiledi. Bürokrasinin esneme kabiliyeti, eylemlerin sistem dışına çıkmasını engelledi. Sınıf içinde sektörel çıkarlar tahrik edilerek, eylemler lokalize edilmeye çalışıldı.</p>
<p>Sendikal bürokrasi olağanüstü esneme ve manevra yapma kabiliyeti göstererek, Yunanistan’ı saran, devrimci atmosferi bozmaya çalıştı. Hareketin sistem dışı potansiyeli farklı taktiklerle eritildi ve ufku daraltıldı.</p>
<p>Sınıf hareketinin grev yorgunluğu içine girmesi ya da inisiyatif kırılmaları dalganın geri çekilmesine yol açabilir. Bu durum Avrupa işçi sınıfı mücadelesini kaçınılmaz olarak etkileyecektir. Finans-kapital, ön cephenin çökmesiyle saldırılarını daha da yoğunlaştıracaktır.</p>
<p>İMKANLAR</p>
<p>Bu negatif boyut, diyalektiğin bir yönüdür. Fakat diyalektik işçi hareketinin muhteşem zenginliğine ve yükselişine de yol açabilir.</p>
<p>Genel grev, kitle grevleri işçi sınıfının büyük ayağa kalkışlarını ve sınıfın siyasal şekillenişini simgeler. Kitle grevleri devrimin mayalandığı toplumsal pratiklerdir. İşçi sınıfının sistemden kopuşunun ve hızla şekillenmesinin önünü açar.</p>
<p>Yunanistan’daki genel grev dalgaları, içinde büyük bir yıkıcı güç barındırıyor. Bugün kontrollü gelişen bu süreç, gelecekte altüst edici sonuçlar yaratabilir. Sınıfsal öfke ve kin infilak edebilir. Beklenmedik ve inanılmaz gelişmeler yaşanabilir. Yunanistan’da 2008 yılından beri büyük toplumsal anaforlar yaşandı. Bazen 1.5-2 ay devlet, otoritesini yitirdi. Birçok kentte “iktidarsızlık” durumu yaşandı. Sokaklar özgürleşti. Kitleler özgürlüğü soludu. Kapitalist krizin sınıfsal antagonizmayı keskinleştirmesi öfke ve kini kolektifleştirdi. Bu süreç aynı zamanda kitlelerin yaratıcı gücünü ortaya çıkardı. Yunanistan işçi sınıfının 15 aylık bir dönemde, 10’un üzerinde genel grev gerçekleştirme kapasitesi muazzam bir pratik olarak dikkat çekti. Bu eylemler yarattığı yoğunlaşmayla, Mısır ve Tunus’ta olduğu gibi, hiç beklenilmeyen ve hesap edilmeyen gelişmelerin önünü açabilir. Bu yoğunlaşma en başta sınıfın devrimci enerjisini açığa çıkardığı gibi, sokakları fethetmeye yönelebilir. Sınıflar mücadelesinin giderek sertleşmesi ve yakıcı ihtiyaçları, Tunus benzeri özörgütlenme pratiklerine yol açabilir. Öte yandan olağanüstü devrimci ayağa kalkışların yaşanması olasıdır.</p>
<p>2010 yılının birikimleriyle, 2011 yılında yaşanan iki genel grev, Yunanistan işçi sınıfının bu potansiyelleri taşıdığını göstermektedir.</p>
<p>Bugün Portekiz’in mali kriz sarmalı içine girmesi, ardından İspanya’da, Belçika’da ve İtalya’da beklenen mali krizler, Avrupa’da sınıf mücadelesinin sertleşeceğine delalettir. Bu aynı zamanda sınıfsal antagonizmanın keskinleşmesi ve derinleşmesi anlamına gelmektedir.</p>
<p>AB’nin özellikleri ve sermayenin küreselleşmesinin ulaştığı boyut, her düzeyde lokalizasyonları inceltti. Yunanistan’da yaşanan bir genel grev artık, AB’nin bütününde ve özellikle Akdeniz havzasında sarsıcı sonuçlar yaratıyor. Havzada bulunan başka bir ülkede gerçekleşecek benzer gelişmeler de Yunanistan’ı sarsacak ve etkileyecektir.</p>
<p>Avrupa kıtasında ve özellikle Akdeniz havzasında (mali krizlerin yaygınlaşmasıyla birlikte) devrimci enerji birikmektedir.</p>
<p>Bu enerji büyük işçi hareketlerinin habercisidir ve içine girdiğimiz olağanüstü dönemin göstergesidir.</p>
<p>Yunanistan işçi sınıfının uzun soluklu genel grevler gerçekleştirebilmesi, sonuç alıcı noktalara ulaşması, finans kapitali dize getirmesi, bir boyutuyla da Akdeniz havzası ve AB bölgesindeki işçi mücalelerindeki gelişmelere bağlıdır. Birbirini etkileyen, tetikleyen ve sürükleyen bu süreç, Avrupa işçi hareketinde muazzam yükselişlere yol açabilir.</p>
<p>Bugün Yunanistan devrimci solu parçalı ve dağınık haline rağmen bu süreçte yeniden yapılanabilir, reorganize olabilir. Devrimci özne ihtiyacının yakıcılığı, Yunanistan işçi sınıfının önündeki en önemli problemdir. Bu soruna bağlı aynı derecede önemli bir ihtiyaç da sınıfın ve komünist hareketin enternasyonal boyuttaki zaafiyetleridir.</p>
<p>Kıtayı saran büyük işçi hareketleri, Kuzey Afrika’daki ihtilalci dalga, bu iki temel yakıcı ihtiyacın altını birkez daha çizdi.</p>
<p>Sınıf hareketi ve devrimci sol güçler buna cevap verdiği ölçüde ihtilalci bir karaktere bürünebilir.</p>
<p>Bölgesel ve kıtasal düzeyde ihtilalin ruhunun kendini hissettirdiği koşullarda Yunanistan işçi sınıfı, yaratıcı ve yıkıcı gücüyle yeni kitle grevleri gerçekleştiriyor.</p>
<p>Şimdi bir adım daha ileri gitme zamanı. Daha uzun soluklu, daha yıkıcı genel grevleri gerçekleştirme zamanı.</p>
<p>VOLKAN YARAŞIR</p>
<div class="addthis_toolbox addthis_default_style addthis_32x32_style" addthis:url='http://www.atik-online.net/2011/05/avrupa-isci-sinifi-ve-yunanistan%e2%80%99da-kitle-grevleri-bir-adim-daha-ileri/' addthis:title='Avrupa İşçi Sınıfı Ve Yunanistan’da Kitle Grevleri: Bir Adım Daha İleri&#8230;! ' ><a class="addthis_button_preferred_1"></a><a class="addthis_button_preferred_2"></a><a class="addthis_button_preferred_3"></a><a class="addthis_button_preferred_4"></a><a class="addthis_button_compact"></a></div>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.atik-online.net/2011/05/avrupa-isci-sinifi-ve-yunanistan%e2%80%99da-kitle-grevleri-bir-adim-daha-ileri/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>

