
<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>ATİK &#124; Avrupa Türkiyeli İşçiler Konfederasyonu &#124; &#187; Temel Demirer</title>
	<atom:link href="http://www.atik-online.net/category/kose_yazilari/temel-demirer/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.atik-online.net</link>
	<description>Birlik-Mücadele-Zafer!</description>
	<lastBuildDate>Sat, 25 Feb 2012 11:11:23 +0000</lastBuildDate>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>http://wordpress.org/?v=3.3.1</generator>
		<item>
		<title>“Merhaba” -Dostlar- Derken…[*]</title>
		<link>http://www.atik-online.net/2012/02/merhaba-dostlar-derken/</link>
		<comments>http://www.atik-online.net/2012/02/merhaba-dostlar-derken/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 05 Feb 2012 09:33:30 +0000</pubDate>
		<dc:creator>AHM</dc:creator>
				<category><![CDATA[Köşe Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[Temel Demirer]]></category>
		<category><![CDATA[derken]]></category>
		<category><![CDATA[dostlar]]></category>
		<category><![CDATA[merhaba]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.atik-online.net/?p=12225</guid>
		<description><![CDATA[TEMEL DEMİRER &#124; 05 – 02 &#8211; 2012 &#124; “Neysen ‘o’ ol!”[1] Söze önem veririm; verilmiş sözler(im)e bağlanmış ve yaşadıklarına asla pişman olmamışlığımla… Çünkü bilirim: Sözün açtığı yara kılıç yarasından derindir; söz onurdur ve bir kez çıkar ağızdan… Söz deyip geçmeyin; bir düşünce alanını sözcüklerin duvarı çevirirken; buna “tanımlama” denir ki, her tanımlama da bir [...]<div class="addthis_toolbox addthis_default_style addthis_32x32_style" addthis:url='http://www.atik-online.net/2012/02/merhaba-dostlar-derken/' addthis:title='“Merhaba” -Dostlar- Derken…[*] ' ><a class="addthis_button_preferred_1"></a><a class="addthis_button_preferred_2"></a><a class="addthis_button_preferred_3"></a><a class="addthis_button_preferred_4"></a><a class="addthis_button_compact"></a></div>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.atik-online.net/wp-content/uploads/2011/11/temel_demirer-300x300.jpg" rel="lightbox[12225]" title="temel_demirer"><img class="alignleft size-thumbnail wp-image-10442" title="temel_demirer" src="http://www.atik-online.net/wp-content/uploads/2011/11/temel_demirer-300x300-100x100.jpg" alt="" width="100" height="100" /></a>TEMEL DEMİRER | 05 – 02 &#8211; 2012 |</p>
<p>“Neysen ‘o’ ol!”<strong><em>[1]</em></strong></p>
<p>Söze önem veririm; verilmiş sözler(im)e bağlanmış ve yaşadıklarına asla pişman olmamışlığımla…</p>
<p>Çünkü bilirim: Sözün açtığı yara kılıç yarasından derindir; söz onurdur ve bir kez çıkar ağızdan…</p>
<p><span id="more-12225"></span>Söz deyip geçmeyin; bir düşünce alanını sözcüklerin duvarı çevirirken; buna “tanımlama” denir ki, her tanımlama da bir tanımlanmadır!</p>
<p>İş bu nedenle Mark Twain’in, “Söyleyecek bir şeyin yoksa hiçbir şey söyleme”; Çehov’un, “Doğru sözü kimse sevmez”; Aristoteles’in, “Söz dinlemeyi bilmeyen, söz dinletmeyi de bilmez,” sözlerini hiç unutmam ve unutturmam: Düşüncesiz sözün, söz olmadığı bilinciyle…</p>
<p align="center">* * * * *</p>
<p>Nihai kertede davranışın, eylemin ürünü olan “düşünce” deyince; insanların gerçekte ne düşündüklerini anlamak için, ne söylediklerine değil, ne yaptıklarına bakanlardanımdır…</p>
<p>Algısız düşünceler, iddialar ile arama hep mesafeli koyarım.</p>
<p>Çok “tartışmalı” bulunsa da büyük düşüncelerin, hep yürekle/ yüreklilikle ilintili olduğunu düşünürüm.</p>
<p>İnsan(lık)ı kölelikten kurtarıp, özgürlüğe yönelten ileri bir adım olan düşüncenin, zamanı geldiğinde, önünde hiçbir şeyin duramayacağı kanaatiyle; insan(lık) tarihinin, nihai kertede ve özünde, sınıflar mücadelesine denk düşen düşüncelerle bitişik olduğunun altını, özenle ve defalarca çizerim…</p>
<p>Ancak George Santayana’nın, “Bir düşüncenin moda olması o düşünce için çok tehlikelidir, çünkü bir süre sonra mutlaka modası geçecektir,” sözüne büyük önem veren birisi olarak da, “moda” ilan edilen “post” takılı düşünce(sizlik)lere aldırmam…</p>
<p>Düşünce dediğin, bir eylem tarihinin hülasası olarak meydan okuyan bir başkaldırı ve özgürleşme çağrısıdır; böyle de olmalıdır!</p>
<p>Eğer “düşünce” dediğiniz buysa ve böyleyse; Albert Einstein’ın, “Düşünce, ilk başta saçma gelmiyorsa, umutsuz demektir”; Arnold Wesker’in, “Düşünürü öldürmek, düşünceyi öldürmez”; Andre Breton ile Paul Eluard’un, “Düşüncenin ve coşkunun da çıplağı güçlüdür; onları da soymak gerekir,” saptamalarındaki kadar yetkin ve dal budak salmış eski düşüncelere meydan okuyabilmelidir düşünceleriniz…</p>
<p align="center">* * * * *</p>
<p>Eylemin, düşüncenin, dünyayı değiştirmekten yana olan bilgi ve bilgeliğin tartışmaya açıldığı “post-modern çaresizlikler dünyası”nda; “Tuhaftır hâl-i âlem bilmeyen söyler,” betimlemesindeki kargaşa yaşanırken; dört yanı Pinokyo varî liberal gevezeler kuşatmıştır…</p>
<p>Artık devrimci praksis değil; gevezelik, çığırtkanlık önemli ilan edilmiştir; az bilenler çok bildiğini sanmaktadır…</p>
<p>Nihayet Sokrates’in, “Ben kimseye bir şey öğretemem, yalnızca düşünmeye yöneltebilirim”; Horatius’un, “Bir insan, her şeyi bilemez”; Goethe’nin, “İnsanın bilgisi arttıkça huzursuzluğu da artar”; Umberto Eco’nun, “Bilgelik putları yıkmak değil, hiç yaratmamaktır”; Solon’un, “Öğrendikçe yaşlanıyorum”; Friedrich Wilhelm Nietzsche’nin, “Uçmayı uçarak öğrenemezsin. Önce yürümeyi, koşmayı, tırmanmayı, dans etmeyi öğrenmelisin”; bir Afrika Atasözü’nün, “Yüzmeyi ancak derin sularda öğrenebilirsin,” haklı uyarılarının “es” geçildiği “post-modern lafazanlıklar” dünyasında öğrenmek ve öğretmek, yalnızca ne yapmamız gerektiğini ya da ne yapabileceğimizi bilmek değildir, aynı zamanda ne yapabilirdik ve ne yapmamamız gerekirdi, onu bilmek ve bilgisizliğe/ akılsızlığa başkaldırmaktır…</p>
<p align="center">* * * * *</p>
<p>“Akıl” deyip geçmeyin…</p>
<p>“Oduncuyu oduncu yapan aklıdır, gücü değil. Fırtına şarap rengi denizi birbirine kattığında, dümenci aklıyla yön verir gemisine. Sürücü de aklıyla alt edip geçer öteki sürücüleri,” der Homeros haklı olarak…</p>
<p>Bilmediğini bilmenin de muhtaç olduğumuz bir akıl olduğunu defalarca anımsayıp/ anımsatmamız gereken dünyada akılsızlık, hiçbir ilkeye dayanmazken; “Akıllı olmakta buyurucu bir şey var ki istemesek de ona uyarız”!<strong><em>[2]</em></strong></p>
<p>Akıllı bir insan gibi düşüp, sıradan insanlar gibi dile getirilmesi gereken güzergâhta Platon, “Bizi nereye götürürse götürsün, aklın yolundan ayrılmamak gerekir,” derken ekler Euripides de: “Cesur kişiler, akıllı değilseler, çaresizdirler…”</p>
<p>Çünkü insan(lık), gerçeği akıl yoluyla, dünyayı değiştiren cüretin kolektif eylemiyle keşfeder, inançla değil…</p>
<p align="center">* * * * *</p>
<p>Ve başkaldırarak, isyanlarla, dünyayı değiştirerek insanlaşan ve John Webster’in, “Tarçına benzer, dövülüp ezildikçe değerlenir,” diye betimlediği insan…</p>
<p>Hiçbir yalanın, yanılgının, estetiğin gizleyemediği yaşamda çok zordur, “insan” gibi insan olmak!</p>
<p>Bir ucunda Nizami’nin, “Kimsesiz insan kafiyesizdir”; diğer ucunda da Seneca’nın, “İnsan, toplumsal hayvandır,” saptaması arasında salınan insan olmak ve kalmak eylemindeki varoluş yeryüzünde olan şeyleri görmezlikten ve bilmezlikten gelme hakkına sahip değildir.</p>
<p>Tam da bu nedenle çoğunluk insanlığı değiştirmeyi düşünüp; buna kendinden başlamayı düşünmezken; insan ya düşündüğü gibi yaşamalı ya da nasıl yaşadığını düşünmeyi bırakmalıdır…</p>
<p>Evet, evet değişim isteyen, değişime önce kendinden başlamalıdır. Bu böyle değilse ve insan gideceği yeri bilmiyorsa, ulaştığı yerin de, yaptığının da önemi yoktur ve olamaz da…</p>
<p align="center">* * * * *</p>
<p>Tüm bunlardan neden mi söz ediyorum?</p>
<p>Şimdi “Yeni Dünya Düzen(sizlik)”inin “Tarihin Sonu” palavrasının nihayetine erişilmişken; “Dünyanın her yerinde insanlar bundan sonra ne yapacağını soruyor. Sözcüğün gerçek anlamıyla cidden bir krizde ve bir dönüm noktasında bulunuyoruz. Karar verme zamanı geldi,” diyen Nancy Fraser’a ve Ergin Yıldızoğlu’nun, “Bugün, insanlığın, melankoliyi kapitalist sınıfa bırakarak, yeni başlangıçları düşünmeye başlamaktan başka bir seçeneği yoktur,” saptamalarına her zamankinden daha fazla önem atfetmeliyiz…</p>
<p>Evet, evet “eski dünya” sarsılarak, savruluyor…</p>
<p>İnsan(lık)a, “Sabahın altı buçuğunda bir çalar saatin sesine uyanıp yataktan fırla, giyin, zorla birşeyler atıştır, işe, sıç, diş fırçala, saç tara, başka birine büyük paralar kazandırmak ve sana tanınan fırsat için müteşekkir olmak için berbat bir trafiğin içine dal. Nasıl razı olunur böyle bir yaşama?” diyen Charles Bukowski’nin mahkûm ettiği bir yabancılaşma ve devasa bir açlıkla, eşitsizliği dayanan sürdürülemez kapitalizmin söyleyecek yalanı kalmadı!</p>
<p>Kolay mı kapitalist cehennemde bir şarkıcının iki saatte kazandığını, asgari ücretle çalışan biri nasıl olup da tam 11 yılda kazanabiliyor? Bir şirket patronunun veya yöneticisinin [CEO’su densin] bir saatte kazandığı 2783 dolar neden sorun edilmiyor? Bu “yetenekli”, “akıllı”, “becerikli”, “işbitirici” kişi, saatte 2783 dolar kazanırken, çalıştırdığı işçiler de saate 28 cent kazanıyor!</p>
<p>ABD’de çalışma yaşındaki nüfusun en zengin yüzde 10’unun ortalama geliri en yoksul yüzde 10’un 15 misli olmuş 2008’de; oysa bu oran 1985’te 10 misli imiş. Diğer ülkelerde de durum az veya çok aynı yönde evrilmiş durumda!</p>
<p>OECD’nin raporuna göre, dünyanın en zenginlerinin oluşturduğu yüzde 10’luk kesim ile en yoksul yüzde 10 arasındaki gelir uçurumu ortalama dokuz kata çıkarken, Türkiye’de zenginlerle yoksullar arasındaki gelir farkı 14 katı buluyor.</p>
<p>Olabildiğince adil ülkeler olarak bilinen Almanya, Danimarka ve İsveç’te 1980’lerde 5 kat olan gelir farkı şimdi 6 kata çıktı. İtalya, Japonya, Kore ve İngiltere’de zengin-yoksul farkı 10 kata ulaşırken Türkiye, İsrail ve ABD’de 14 kat olarak belirlendi.</p>
<p>OECD ülkeleri arasında gelir dağılımı eşitsizliğinde birinci sırada bulunan Meksika’da ise geliri en yüksek yüzde 10’luk kesim, geliri en düşük yüzde 10’luk kesimden 25 kat daha zengin.</p>
<p>Rapora göre OECD bölgesi dışındaki bazı önemli gelişmekte olan ekonomilerdeki gelir eşitsizliği, OECD’dekinden de beter görünüyor. Örneğin Brezilya’da 10 yılda önemli ölçüde düşüş olmasına rağmen en zengin ve en yoksul yüzde 10 arasındaki gelir farkı bire 50’yi buluyor!</p>
<p>İngiltere’de kamu harcamalarını denetleyen kurumun yıllık raporuna göre, zenginlerle yoksullar arasındaki yaşam süresi farkı artıyor. Yoksullar, zenginlerden 10 yıl daha az yaşıyor!<strong><em>[3]</em></strong></p>
<p align="center">* * * * *</p>
<p>Değiştirilmesi gereken, değiştirilmeye şiddetle muhtaç bu dünyada; “11 Tez”in mantığına yaslanmış sözün, düşüncenin, aklın, meydan okumanın, cüretin insan(lık)ına her zamankinden daha da fazla muhtacız…</p>
<p>Çünkü “Yeni bir insan yaratmak her zaman için eski insanın yok olmasını istemek demektir.”<strong><em>[4]</em></strong></p>
<p>Şimdi Halil Cibran’ın, “Hakikât parçalanamaz… Her tohumda bir tutku gizlidir… Arzu hayatın yarısıdır. Kayıtsızlıksa ölümün… İnsanın değeri ulaşmak istediğiyle ölçülür, ulaştığıyla değil… Hakikâte kulak veren, hakikâti dillendirenden daha basit değildir… İnsanın hayali ile elde edişi arasında yalnızca tutkusunun aşabileceği bir mesafe bulunur,” uyarılarını göz ardı etmeden ısrarla mücadele zamanıdır.</p>
<p>Bir de “Bir tek mücadelede kaybedilir, o da terk edilen mücadele,” diyen bir Arjantin deyişini…</p>
<p>Nâzım Hikmet’in, “Don Kişot kuvvetli bir adamdır, çünkü aksiyon adamıdır. Mücadele adamıdır. İnandığı şey için dövüşen adamdır. Bundan dolayı da aklı, mantığı, burjuva aklını ve mantığını temsil eden Şanso’yla kıyas edildiği zaman Don Kişot değil, Şanso gülünçtür,” saptamasını…</p>
<p>Franz Kafka’nın, “Kendinle dünya arasındaki mücadelede dünyadan yana ol”; Friedrich Nietzsche’nin, “Kendi alevlerinizde yanmaya hazır olmalısınız: önce kül olmadan kendinizi nasıl yenileyebilirsiniz?” uyarısını… asla unutmamak ve unutturmamak gerekiyor…</p>
<p>Yani “Onlar ki toprakta karınca,/ suda balık,/ havada kuş kadar/ çokturlar;/ korkak,/ cesur,/cahil/hâkim/ ve çocukturlar/ ve kahreden/ yaratan ki onlardır,/ destanımızda yalnız onların maceraları vardır,” vurgusuyla ekleyen Nâzım Hikmet’in dizelerindeki kararlılıkla:</p>
<p>“&#8230;kederli nehir yollarının,/ sürülmüş toprağın ve şehirlerin bahtı/ bir şafak vakti değişmiş olur,/ bir şafak vakti karanlığın kenarından/ onlar ağır ellerini toprağa basıp/ doğruldukları zaman&#8230;”</p>
<p>Ya da “Mevsim dönüp de yeniden yeşermeğe başlayınca rüzgâr/ Çıplağında o atın yine onlar koşacaklar/ O çocuklar/ O yapraklar/ O şarabi eşkıyalar/ Onlar da olmasa benim gayrı kimim var?” diye haykıran Can Baba’nın…</p>
<p>Veya “O sözler ki kalbimizin üstünde/ dolu bir tabanca gibi/ ölüp ölesiye taşırız/ o sözler ki bir kere çıkmıştır ağzımızdan/ uğrunda asılırız,” dizelerinde Attilâ İlhan’ın…</p>
<p>Yani Ahmed Arif’in, “Terketmedi sevdan beni,/ Aç kaldım, susuz kaldım,/ Hayın, karanlıktı gece,/ Can garip, can suskun,/ Can paramparça&#8230;/ Ve ellerim, kelepçede,/ Tütünsüz, uykusuz kaldım,/ Terketmedi sevdan beni&#8230;” dizelerindeki vazgeçmeyen ısrarla…</p>
<p>MERHABA bugün, yarın, gelmekte olan ve gelecek…</p>
<p>“Açılsın artık kilitlenmiş ağzınız/dünya halkları bağırın sesiniz birer/ alev gibi yansın boşlukta/ kopsun damarları gökyüzünün/ bağırın dünya halkları/ bağırın bağırın bağırın daha/ bağırdıkça siz/ devrimin atları kalkıyor şaha!” Muammer Hacıoğlu’nun dizelerindeki gibi olması için her şeyin…</p>
<p>MERHABA dostlar, MERHABA hayat…</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>11 Ocak 2012 12:40:20, Ankara.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong><em>N O T L A R</em></strong></p>
<p><strong><em>[*] </em></strong>Gelecek Gazetesi (Kıbrıs), No:30, 28 Ocak 2012…<strong><em></em></strong></p>
<p><strong><em>[1]</em></strong> Friedrich Nietzsche.</p>
<p><strong><em>[2]</em></strong> W. Goethe, Goethe Der ki, çev: Gürsel Aytaç, Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları: 534, 2’inci baskı, 1986, s.41.</p>
<p><strong><em>[3]</em></strong> G. D., “Yoksullar Zenginlerden 10 Yıl Daha Az Yaşıyor”, Marksist Tutum, No:65, Ağustos 2010.</p>
<p><strong><em>[4]</em></strong> Alain Badiou, Yüzyıl, Çev:Işık Ergüden, Sel Yay., 2011.</p>
<p>&nbsp;</p>
<div class="addthis_toolbox addthis_default_style addthis_32x32_style" addthis:url='http://www.atik-online.net/2012/02/merhaba-dostlar-derken/' addthis:title='“Merhaba” -Dostlar- Derken…[*] ' ><a class="addthis_button_preferred_1"></a><a class="addthis_button_preferred_2"></a><a class="addthis_button_preferred_3"></a><a class="addthis_button_preferred_4"></a><a class="addthis_button_compact"></a></div>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.atik-online.net/2012/02/merhaba-dostlar-derken/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>“ANAYASA” Söylencelerinin Aslı Astarı[*]</title>
		<link>http://www.atik-online.net/2012/01/anayasa-soylencelerinin-asli-astari/</link>
		<comments>http://www.atik-online.net/2012/01/anayasa-soylencelerinin-asli-astari/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 17 Jan 2012 21:18:43 +0000</pubDate>
		<dc:creator>AHM</dc:creator>
				<category><![CDATA[Köşe Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[Temel Demirer]]></category>
		<category><![CDATA[anayasa]]></category>
		<category><![CDATA[aslı]]></category>
		<category><![CDATA[astarı]]></category>
		<category><![CDATA[söylencelerinin]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.atik-online.net/?p=11956</guid>
		<description><![CDATA[TEMEL DEMİRER &#124; 17 &#8211; 01 &#8211; 2012 &#124; “Sadece en kötüyü / soğukkanlılıkla değerlendirdiğimizde / daha iyiye gidebiliriz.”[1] “Politik bilgeliğin bütün / kökleri gerçekçiliktedir.”[2] T.“C” (Polis) Devleti’ndeki “anayasa tartışmaları”, bana her zaman, “dönülmez akşamın ufkundayız,/ vakit çok geç;/ bu son fasıldır ey ömrüm,/ nasıl geçersen geç” diye haykıran Segâh şarkıyı anımsatır… Nasıl anımsatmasın ki! [...]<div class="addthis_toolbox addthis_default_style addthis_32x32_style" addthis:url='http://www.atik-online.net/2012/01/anayasa-soylencelerinin-asli-astari/' addthis:title='“ANAYASA” Söylencelerinin Aslı Astarı[*] ' ><a class="addthis_button_preferred_1"></a><a class="addthis_button_preferred_2"></a><a class="addthis_button_preferred_3"></a><a class="addthis_button_preferred_4"></a><a class="addthis_button_compact"></a></div>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.atik-online.net/wp-content/uploads/2011/11/temel-demirer.jpg" rel="lightbox[11956]" title="temel-demirer"><img class="alignleft size-thumbnail wp-image-11011" title="temel-demirer" src="http://www.atik-online.net/wp-content/uploads/2011/11/temel-demirer-100x100.jpg" alt="" width="100" height="100" /></a>TEMEL DEMİRER | 17 &#8211; 01 &#8211; 2012 | <em>“Sadece en kötüyü / soğukkanlılıkla değerlendirdiğimizde / daha iyiye gidebiliriz.”[1]</em><span id="more-11956"></span></p>
<p><em>“Politik bilgeliğin bütün / kökleri gerçekçiliktedir.”[2]</em></p>
<p>T.“C” (Polis) Devleti’ndeki “anayasa tartışmaları”, bana her zaman, “dönülmez akşamın ufkundayız,/ vakit çok geç;/ bu son fasıldır ey ömrüm,/ nasıl geçersen geç” diye haykıran Segâh şarkıyı anımsatır…<br />
Nasıl anımsatmasın ki! “Anayasa tartışmaları” gürültülerinin arasında duymamış olamazsınız!<br />
Ankara’da bir grubun dağıttığı “Halk Anayasası Taslağı” yargıdan “veto yedi”. Taslağın üç maddesini “sakıncalı” bulan mahkeme, 9 sanığı “terör örgütü propagandası” yapmak suçundan 2 yıl 6’şar ay, kitabı basan bir sanığı ise 3 yıl hapisle cezalandırdı.<br />
Gördünüz mü?<br />
“İleri demokrasi”nin “yeni anayasa”sını “tartışırken”(?!) neler oluyor, neler!</p>
<p>SORU(N), “KAYGI” VE PARANOYASIYLA ANAYASA KOMEDİSİ</p>
<p>Mümtaz Soysal’ın, “Anayasalar ve baba sorunlar”ın altını çizdiği koordinatlarda Utku Çakırözer, “Yeni anayasa kolay çıkmaz,” derken; Yurdagül Şimşek de ekliyor: “Yeni anayasayı oluşturmak kadar, izlenecek usul, yöntem ve ortak karar alma mekanizmasını belirlemek de hayli zorlu bir süreç…”<br />
Bu giriftlik yanında anayasa tartışmalarının çok çaplı soru(n)ları var…<br />
İlki “yeni” anayasa hazırlığı gündemdeyken; öne çıka(rtıla)n anayasayı halkın yapacağı söylencesi…<br />
İyi de halk yapacak ise nasıl yapacak? Halkın katılımı nerede ve nasıl olacak?<br />
Bu soru yanıtsızken; demokratik bir anayasa ihtiyacına dikkat çeken hukukçu Prof. Dr. Yücel Sayman da, halkın taleplerini dile getirmesi için uygun yolların bulunması vurgusuyla, anayasa hazırlamanın bir “uzman” ya da “siyasetçi işi”ne indirgenmemesi gerektiğinin altını çiziyor, çizmesine de; bunun da önünde hukuki engeller, yasaklar var…<br />
Evet, mevcut TCK ile anayasayı özgürce tartışamazsınız!<br />
Bu çok nettir; meydandadır!<br />
Tartışmayı engelleyen, hâkim sınıf(lar)ın egemenlik kaygıları yani oligarşinin tunç yasalarıdır…<br />
Örneğin Taha Akyol’un bile, “Anayasa yapmak zordur” kaydını düştüğü tabloda Başbakan Erdoğan yeni anayasanın 2012 Temmuz’una dek çıkmasını istiyor, ama bu Komisyon yapısı ve yaklaşım farkıyla iş kolay görünmüyorken; Murat Yetkin, “AKP yeni anayasa için bütün kapıları çalmalı, ama MHP ve BDP ile bir zemin bulunamıyorsa en azından CHP şansı kaçırılmamalı,” diyen bir toptancılığı “çözüm”müş gibi öneriyor…<br />
Kaygıların öteki ucunda ise, tüm diriliğiyle egemen paranoya(lar) duruyor…<br />
Mesela Devlet Bahçeli, “Türkiye’yi bölünmeye götürecek yeni anayasa yapılmak istendiğini” belirtirken; “ulusal sol”cu refleks de MHP’den farksız…<br />
Örneğin Aydın Aybay’ın, “Pek çok kez ortaya konduğu gibi bu girişimdeki ‘gizli amaç’, Cumhuriyetin kuruluşuna ait ‘temel değerleri ortadan kaldırma hedefidir’. Bunu anlamak için anlı şanlı anayasa uzmanı profesör olmak değil, sıradan uyanık bir yurttaş olmak bile yeter,” hezeyanlarındaki üzere…<br />
Evet “anayasa tartışmaları”ndan söz edildiğinde, nihayetinde, elitist beklenti, yanılgı ve abartıların çok boyutlu traji-komik tulûatıyla yüz yüze kalmaktan kaçınamıyoruz…</p>
<p>ELİTİST BEKLENTİ, YANILGI VE ABARTILAR</p>
<p>“Yanılgı” dedim…<br />
“Her yeni Anayasa yeni bir Cumhuriyet demektir. Bu durumda Türkiye Cumhuriyeti 1921, 1924, 1961 ve 1982 tarihli Anayasalarından sonra beşinci Anayasa’ya sahip olacaktır ki, bu da V. Cumhuriyet demektir,” diyor Hilmi Yavuz…<br />
Cehalete güler misiniz ağlar mısınız?<br />
Demek V. Cumhuriyet…<br />
Hayır ortada bir tane (sürdürülemez) kapitalist “cumhuriyet” var; kaç tane anayasa yapmış olursa olsun…<br />
Öyle bir “cumhuriyet”tir ki bu, onu var eden, el sürdürtmediği, tartıştırmadığı “raison d’état/ hikmet-i hükümeti”dir…<br />
Bu bağlamda, “TBMM’nin, tali kurucu iktidar yetkisini kullanarak 1982 Anayasası’nın değiştirilemeyen, değiştirilmesi teklif dahi edilemeyen ilk üç maddesi dışındaki maddelerini değiştirebilme yetkisine sahip olduğu”ndan söz edilse de, bu sınırlandırılmış bir yetki(sizlik)den başka bir şey değildir; nihayetinde de “hiç”tir!<br />
Öyleyse “yeni anayasa yapma iddiaları” da bu çerçevede bir komedi değilse nedir ki?<br />
Hayır, “anayasa tartışmaları”nı, “ulusal sol”cuların elitist kaygılarıyla ele alıyor değilim, sözünü ettiğim, altını çizdiğim kapitalist devlet gerçeği…<br />
Yeri gelmişken, halka nizam (ya da ayar) vermekten büyük bir haz alan “ulusal sol”cu tarz-ı siyaset(sizlik) ile aramıza kalın bir çizgi çekmenin gerekliliğini ifade etmeliyim…<br />
Örneğin, “Halkımızın geniş bir bölümü vatandaşlık bilincine ve sorumluluğuna varamamıştır. Bağımsızlık ve özgürlük tutkusunu bilincinde ve vicdanında yakıcı bir şekilde duymamaktadır. ‘Bir ben mi kaldım’, ‘Adam sen de’, ‘Bana dokunmayan yılan bin yaşasın’, ‘Böyle gelmiş böyle gider’ anlayışı yaygındır. Bu anlayış, bir de kişilerin nitelik düzeyi ile birleştiğinde, ülkede tersine ayrım, menfi seleksiyon kısırdöngü yaratıyor, iyiler, kişilikli olanlar dışlanıyor…” “Vatandaşa mikrofon tutsanız, ‘anayasa nedir?’ diye sorsanız, bakalım ne yanıtlar alacaksınız. ‘Cumhur’un anlamını dahi bilmeyen geniş vatandaş topluluğu, anayasayı tanımlayabilirse cidden umut verici bir gelişme olur. Kendimizi, çevremizi aldatmayalım. Yüzde demiyorum binde kaçımız anayasayı şöyle yüzeysel de olsa okudu?” diyen Öztin Akgüc gibi…<br />
“Yeni anayasa tartışmaları” konusunda ne karşılıksız beklentilerim ne de abartılarım olmasa da; elitizmden uzak durmamız gerektiğini düşünüyorum…<br />
Elitizm gibi, karşılıksız beklentiler de bize ait değildir, olmamalıdır…<br />
Mesela “Siyasi hava tahmini doğru çıkarsa bugünkünden daha özgürlükçü bir anayasa ihtimali bulunuyor.” “Türkiye’nin yeni anayasası, yalnızca iç barış bakımından değil, bölgedeki yeni dengelerin kurulması bakımından da önem taşıyor,” diyen Murat Yetkin’in zırvasındaki üzere…<br />
Ya da Orhan Kemal Cengiz’in, “Eğer biz bugün sıfırdan bir anayasa tartışmaya başlayacaksak, hiçbir tabunun arkasına sığınmadan, bu ülkenin bütün yapıtaşlarını tartışabilmeliyiz. Bunlardan yanlış işleyenleri bir kenara bırakabilmeliyiz… İlla bir ulus devlet olacaksak, Yunanlılar, Bulgarlar gibi değil, Amerika gibi bir ulus devlet olmalıyız,” imkânsızlığı ve Mehmet Kamış’ın, “Yeni anayasa, yeni Türkiye” vaazı gibi…<br />
Anayasa(lar), dilek ve temennilerin değil, sınıf mücadelesinin ürünü olan belgelerdir…<br />
“… ‘Fena hâlde liberal’ kardeşlerimizin umutlarını ‘yeni anayasaya’ bağladıkları”[3] ve uzlaşma vurgusunun göklere çıkarıldığı tabloda yeri geldi; altını çizerek aktarayım:<br />
Birincisi: “Dikkat: Anayasa da bir kitaptır.”[4] “Kutsal metinler değildir.”[5]<br />
İkincisi: “Demokrasi, anayasayla kurulmaz.”[6]<br />
Üçüncüsü: Anayasal reformculuğun, ezilenlere kapitalizmin ihyasından başka, aslî katkısı söz konusu olamaz!</p>
<p>ANAYASA NE?</p>
<p>Hayır, hayır anayasayı küçümsüyor falan değilim…<br />
Anayasa ne ise, neye yarıyorsa ondan söz ediyorum; hepsi o kadar!<br />
İşin aslına dair Karl Marx, ‘Louis Bonapart’ın 18 Brumaire’inde bakın neler der:<br />
“Kişisel özgürlüğün, basın özgürlüğünün, düşünce özgürlüğünün, örgütlenme özgürlüğünün, toplanma özgürlüğünün, öğretim ve din özgürlüklerinin vb. üzerine bir anayasa giysisi geçirildi. Böylece özgürlükler her çeşit tehlikeden de korunmuş oldular. Bu özgürlüklerin herbiri Fransız yurttaşının mutlak hakkı ilan ediliyordu. Ama hep şu çekince ile: Bu hak kural olarak, kısıtlanamamakla birlikte, ‘başkalarının eşit hakları ve kamu güvenliği’ ile ya da öteki bireysel özgürlükler ile uyumu sağlayacak yasalar eliyle sınırlanabilir. (…)<br />
Demek ki anayasa, işi, hep ileride anayasayı uygulamak için çıkarılacak organik yasalara bırakmaktadır. Bu yasalar, söz konusu çekinceleri somutlaştırıp, bu sınırsız özgürlüklerin birbirleriyle ve kamu güvenliği ile çatışmasını sağlayacak biçimde düzenleyeceklerdir. Ve sonradan bu yasalar düzenseverlerce öyle bir düzenlenmiştir ki bugün burjuvazi onlardan yararlanırken öteki sınıfların eşit haklarını hiç mi hiç umursamamaktadır.”<br />
Evet, “anayasa ne?” sorusunun en net tanımı bu ve bu kadar!<br />
Ne yalan söyleyeyim: Türkiye’de herkesin dilinde ‘yeni anayasa’ var. İnsanı bunaltan, hummalı ve bir o kadar coşkuyla dile getirilen bir kavram hâlini aldı anayasa.<br />
Anayasal sistem, yalnızca anayasa metninden ibaret olmayan hayli karmaşık bir yapı; metni ise mücadelenin vardığı aşamanın belgesidir; işte o kadar.<br />
Anayasa metinleri, siyasal ve anayasal sorunların ancak bir ayağıdır.<br />
O, bir toplum projesidir; ve sınıf mücadelesinin doğrudan ürünüdür. Yani toplumların çeşitlenen ihtiyaçlarının, sürekli dönüşüm hâlindeki siyasal yapıların ve nihayet yerküredeki sorunların özetidir…</p>
<p>ANAYASA(’NIN COĞRAFYAMIZDAKİ) TARİHİ</p>
<p>Her şey gibi coğrafyamızda anayasanın da bir tarihi var; tıpkı Stefan Zweig’ın, “Tarih tekrarlanmaz, o sadece başarılı bir sanatçı gibi benzerliklerle oynar, hiçbir zaman eskileri tekrarlamaz, hep yeni şeyler yaratır,”[7] saptamasındaki üzere…<br />
İbrahim Özden Kaboğlu’nun, “Cumhuriyet anayasaları, liberal (1924), sosyal (1961) ve neo-liberal (1982) şeklinde ayrımlara tabi tutulabilir,” vurgusunun altını çizerek coğrafyamızda Osmanlıdan bugünlere beş anayasa oluşturulduğunu belirtelim:<br />
i) Kanun-u Esas-i (23 Aralık 1876). 119 Maddeden oluşmuştur. 7 kez değiştirilmiştir (1909-1918).<br />
ii) Teşkilât-ı Esasiye (20 Ocak 1921) 23 maddeden oluşmuştur. 1 Kez değiştirilmiştir.<br />
iii) 24 Anayasası (20 Nisan 1924) 105 Maddeden oluşmuştur. 5 Kez değiştirilmiştir (1928-1937).<br />
iv) 61 Anayasası (Referandumda kabulü 9 Temmuz 1961) 157 Madde ve 22 geçici maddeden oluşmuştur. 7 Kez değiştirilmiştir (1969-1974).<br />
v) 82 Anayasası (“Halk oylaması”yla 7 Kasım 1982) 177 maddeden oluşmuştur. 16 kez değiştirilmiştir.” (1987-2008).<br />
XIX. yüzyılın son çeyreğinde 1876 yılında başlayan anayasa geleneğimize baktığımızda adeta bir anayasa enflasyonu yaşıyoruz. 1876, 1921, 1924, 1961 ve 1982 anayasaları bizlere bir anayasa enflasyonu yaşadığımızı ifade ederken bu anayasaların hiçbirisi sivil toplumun ortak iradesi ve amacına dayalı olarak yapılmış anayasalar değildir&#8230;<br />
Özetle 200 yılı aşan anayasa tartışmalarında, yeni sorunlar yaratma olasılığını da barındıran bir evrenin içinde bulunuyoruz.</p>
<p>AKP REORGANİZASYONU</p>
<p>İyi de verili “anayasa tartışmaları” konusunda ne mi diyeceğiz?<br />
Verili durumda “anayasa tartışmaları”nın öncelikli olarak, asla bir demokratikleşme değil, AKP hattında bir reorganizasyon olarak görmek gerek.<br />
Evet Başbakan Tayyip Erdoğan, 30 Temmuz 2011 tarihli ‘Ulusa Sesleniş’ konuşmasında Türkiye’nin, demokrasinin askıya alındığı bir dönemin olağanüstü şartlarında hazırlanan bir anayasa ile yoluna devam edemeyeceği vurgusuyla, “Demokratik ayıplardan arındırılmış, ayrıştırıcı değil bütünleştirici bir anayasa” mesajını verdi!<br />
TBMM Başkanı Cemil Çiçek, antidemokratik yol ve yöntemlerle hazırlanmış bir anayasa ile Türkiye’nin yoluna devam etmesinin imkânsız olduğunu belirterek, “Anayasa değişikliği, Türkiye’nin en acil, en önemli konusudur” dedi!<br />
Vb’leri, vd’leri…<br />
İyi de bunlar “Niye” mi?<br />
Bu tabloda anımsanması/ anımsatılması gereken Rönesans dönemi yazarlarından François Rabelais’nin ‘Panurge’ün Koyunları’ başlıklı öyküdür.<br />
Milan Kundera, ‘Saptırılmış Vasiyetler’de[8] mizahi durumu açıklarken bu ibretlik öyküyü ele alır:<br />
“Pantagruel’in gemisi açık denizde koyun yüklü bir şileple karşılaşır; gözlüğü başlığına takılı Panurge’ü gören bir celep zıpırlık edip ona boynuzlu muamelesi yapabileceğini sanır. Panurge hemen öcünü alır: Heriften bir koyun satın alıp denize atar; bunu gören öteki koyunlar koyunluk edip hepsi birden denize atlarlar. Tüccarlar şaşırırlar, kimini postundan kimini boynuzlarından yakalayayım derken kendileri de cumburlop denizi boylarlar.”<br />
AKP hattındaki -‘Taraf’lı neo-liberal- anayasal reorganizasyonun öyküsü, ‘Panurge’ün Koyunları’ndan farksızdır…</p>
<p>“DEMOKRAT TÜSİAD” YALANI!</p>
<p>İyi de bunlar böyleyken; “anayasa şampiyonu” kesilen Türk Sanayicileri ve İşadamları Derneği’nin (TÜSİAD), “demokrat” ilan edilmesine ne demeli?<br />
Bunda da şaşırtıcı bir şey yok; bu da ‘Panurge’ün Koyunları’ oyununun bir parçası; hepsi bu kadar…<br />
Aslı Aydın’ın işaret ettiği üzere, “Son yıllarda TÜSİAD’ın dilinde hiç olmadığı kadar özgürlükçü ve barışçıl söylemler dolaşır oldu. Birliği çoğunlukla AKP hükümeti ile işbirliği içinde görsek de, bazen aralarındaki gerilimlere de tanık oluyoruz. Peki nedir TÜSİAD’ın özgürlükçü anlayışı? Nerede başlar nerede biter? Bu konuda en iyi cevap birliğin kendi tarihinde saklıdır.<br />
80’li yıllardan bugünlere gelirken yeniden kurgulanan bir dünya düzeninde emeğin giderek daha da değersizleştirilmek istendiğine ve sermaye patronları tarafından sadece bir maliyet unsuru olarak yeniden tanımlandığına şahit olmaktayız. Bu kapsamda 1980 sonrası dünyada hızla gelişen kapitalizmin yeni liberalizasyon rüzgârı da kapımızı 12 Eylül süreci ile çalmış, darbe ile yıkıp geçmiştir. Sermayenin özellikle 90’lı yıllarda finansallaşması ve ulusal kimliğini kaybetmesi ile bu süreçte örgütlü işçi hareketinin önlenmesi ve sendikasızlaştırılması desteklenmiş, toplusözleşme hakkı elinden alınmıştır. Bu sayede bugünlere geldiğimizde, gelirinin ve haklarının çoğu elinden alınmış, sınıf bilinci yerine etnik ve dini bir kimliğe hapsedilmiş bir işçi kesimi karşımıza çıkmaktadır. Dış dünya ile bağları kopmuş, gelir dağılımında hak ettiği payını kaybetmiş ve hatta onurlu bir yaşamın temeli olan sosyal haklarının çoğundan yoksun bırakılmıştır. Neo-liberal düzenle beraber işçi ve emekçi kesimin örgütlü yapısı zayıflarken, diğer taraftan patronların ve sermaye sahibi muktedir kesimin örgütlülük yapısı güçlenmiş, sınıfsal birliktelikleri sağlamlaştırılmıştır. Terazinin dengesi gün geçtikçe işçiler aleyhine bozulmuş, güç tek bir yerde toplanmıştır. Bu noktada Türkiye’de bu gücün birliği olarak nitelendirebileceğimiz TÜSİAD da, 1971 yılından bu yana arkasına neo-liberalizmin rüzgârını da alarak, Türkiye’de başta ABD ve AB desteği ile kurgulanan küresel kapitalizmin aracılığını yapmıştır. Güçlendikçe ekonomik programın belirlenmesinde söz sahibi olurken, bunun yanında siyasi ve toplumsal dinamiklerin şekillenmesinde de rol oynamıştır. TÜSİAD kuruluşundan bu yana sahip olduğu ideolojiyi, konjoktüre göre her dönem gerek yeni kılıflarla gerek de yeni destekçileri ile bugünlere taşımayı başarabilmiş, güçlenerek her daim gündemde her konuda söz sahibi olma gücüne erişmiştir.<br />
TÜSİAD’ın şöyle bir tarihçesine bakacak olursak günümüze de ayna tutacak duruşuna ve çizgisine tanık olabilmekteyiz. Yıl 1980, 12 Eylül darbe süreci&#8230; TÜSİAD, ilk başkanı Vehbi Koç önderliğinde darbe çığırtkanlığı yapması ve Kenan Evren’e yazılan ‘emrinize amadeyim’ mektubu ile kayıtsız şartsız desteği ile cunta tarafından ‘kamu yararına çalışan örgüt’ unvanına layık görülmüştü. Bu yıllardaki özgürlükçü anlayışı, siyasi ve ekonomik istikrarın sağlanması adına kurulacak bir cunta rejiminden yana olan bu sınıfsal birlik o yıllarda Türkiye burjuvazisinin güçlenmesi adına faşizmin tam ve açık destekçisi olmuştu.”<br />
Bunları unutmak mümkün değil; bir de TÜSİAD’ın “kararsız kasım”lığını!<br />
“O da ne” mi?<br />
TÜSİAD, düşündüğü yeni anayasanın “5 ilkesini”, siparişi verdiği akademisyenlerle açıkladı! Hemen ardından da, başkanları, önerilere tepkiler karşısında geri adım attı.<br />
Özetle TÜSİAD için anayasa dahil her şey piyasa ekonomisine endeksliyken; pazarlığa da tabidir…<br />
Mesela TÜSİAD Yönetim Kurulu Başkanı Ümit Boyner, BDP olmadan anayasa yapım sürecinin sekteye uğrayacağını söylerken; “Kürt Sorunu” da pazarlık konusu ilan ediliyordu!</p>
<p>“İDEOLOJİSİZ” Mİ?</p>
<p>Gelelim: “İdeolojisizlik” yaygarasının koca yalanına…<br />
Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, TBMM açılışında “İdeolojisiz anayasa” vurgusuyla, “Yeni anayasa hiçbir özel fikrin, partinin, ideolojinin ve doktrinin mührünü taşımamalıdır,” derken; Mümtaz’er Türköne de ekliyor: “İdeolojisi olmayan bir anayasa yapacağız… İlk adım: İdeolojilerden arınmak…”<br />
Öncelikle hatırlatalım: “İdeolojisizlik” yaygarası, başlı başına bir “ideoloji”dir!<br />
“Anayasanın ideolojisi olmaz” görüşünün tam tersine, ideolojisiz bir anayasa olmaz…<br />
İdeolojisiz bir anayasa olabilir mi? Eğer gerçekleri retoriğe kurban etmeyeceksek, hayır, yeryüzünde ideolojisiz tek bir kelime, tek bir cümle, tek bir eylem yoktur. İdeolojisizliğin başlı başına bir ideoloji olduğunun örnekleri ise çok fazladır. En çarpıcı örnek Avrupa Birliği’nin güç bela, pek çok ülkede halk onayından kaçırılarak kabul edilen anayasasıdır. Bu anayasaya itirazların nedeni “serbest piyasa ekonomisini” anayasa hükmü hâline getirmesi, yani anti-demokratik bir ideolojiyi sahiplenmesiydi.<br />
Bunların altını çizip ekleyelim: Anayasa meselesinde Latince deyimle, “tabula rasa” ya da “boş levha” yaklaşımlarının bir karşılığı yoktur, olamaz da!</p>
<p>“DEĞİŞ(E)MEZ” TÜRKÇÜLÜK!</p>
<p>Onlar, “İdeolojisi olmayan bir anayasa yapacağız,” derken; İbrahim El Beyumi Ganim’nin, “Kutsal değişmezler”[9] diye betimlediği el sürülemezlerden, “kırmızı çizgiler”den de söz etmeyi ihmal etmiyorlar…<br />
Özetle mesele şu: Anayasa’nın 4. maddesi “Anayasanın 1. maddesindeki Devletin şeklinin Cumhuriyet olduğu hakkındaki hüküm ile, 2. maddesindeki Cumhuriyetin nitelikleri ve 3. maddesi hükümleri değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif edilemez” der.<br />
Bu böyle olunca “tartışma” nafile oluyor!<br />
Örneğin MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, “Yeni anayasada etnik kimlikler tanımlanacak mıdır? Mahalli dillerin anayasaya sokulması için bir niyet ve çaba gösterilecek mi? Eğitim ve öğretim dili olması yönünde tavır alınacak mı? Türk kimliği esnetilecek mi? Anayasa’nın 66. maddesindeki ‘Türk devletine vatandaşlık bağıyla bağlı olan herkes Türk’tür’ ifadesinden ödün verilecek mi? Üniter yapı sulandırılacak mı? Anayasanın başlangıç maddeleri değiştirilecek mi? İlk 3 maddenin kilidi olan 4. madde hakkındaki plan nedir?” diye haykırması bundandır…<br />
Sadece bu mu? Hayır “ulusal sol”cu Ataol Behramoğlu da Devlet Bahçeli’den farksız:<br />
“Yeni anayasa tartışmalarının odağında, 82 Anayasası’nın (‘değişmezliği’ dördüncü madde ile hükme bağlanmış) ilk üç maddesinin yer alacağı görülüyor&#8230;<br />
Bu maddelerin birincisi ve üçüncüsü, 61 Anayasası’ndaki ‘Devletin dili Türkçedir’ ifadesinin, yapılan bir ekle 82 Anayasası’nda ‘Devletin resmi dili Türkçedir’ biçimini almış olması dışında birbirinin aynıdır.<br />
Her iki anayasanın, (82 Anayasası’nda daha uzun yazılmış olan) ikinci maddeleri arasında içeriğe ilişkin tek fark, 82 Anayasası’nda ‘Atatürk milliyetçiliği’ tanımının yer alması&#8230;<br />
Türkiye’nin, farklı etnik kimliklerin yüzyıllar içinde kaynaşarak oluşturduğu bir ulus devlet olduğu, tarihsel, sosyal, hukuksal bir gerçektir&#8230;<br />
‘Türklük’ kavramı da, anayasada yer alsa da almasa da, yurttaşlık kavramına indirgenemeyecek önemdedir ve herhangi bir etnik kimliğin adı değil, ulusu birleştiren bir üst kavramdır&#8230;”<br />
Nedir bu “Atatürk Milliyetçiliği”?<br />
“Sormakta yarar var: Bu ülkede herkes Atatürk milliyetçisi olmak zorunda mı?<br />
Hayır değil.<br />
Eğer bu rejime demokrasi diyorsak, herkesin ‘Atatürk milliyetçiliği’ni benimsemesi söz konusu olamaz.<br />
Ayrıca Atatürk milliyetçiliği nedir ki? Tarifinde anlaşmak mümkün mü?<br />
Hiç sanmıyorum.<br />
Bu memlekette herkes kendi meşrebine göre bir tarif yapar, yapmıştır, Atatürk ve milliyetçilik konusunda.<br />
12 Eylül darbesinin ürünü olan bu anayasanın ikinci maddesinde, ‘Atatürk milliyetçiliğine bağlı devlet’ diye yazar.<br />
Üstelik bu bir ‘kırmızı çizgi’dir.<br />
Anayasa der ki:<br />
‘Değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif edilemez.’<br />
Olacak şey mi?<br />
Herkes bu memlekette Atatürk milliyetçisi olacaksa, herkes Atatürk milliyetçiliğini benimseyecekse, o zaman buna demokrasi denebilir mi?”[10]<br />
“Yeni Anayasa” derken; Kemalizm’den, Türkleştirmeden vazgeçmeyen ve “ideolojisiz” diye sunulan bir dayatmadan söz ediyoruz!<br />
Böyle bir şey olabilir mi? Kabullenilebilir mi? Elbette “Hayır”!</p>
<p>ÖZETLE İŞİN ASLI ASTARI!</p>
<p>“İyi de ne yapmalı” mı?<br />
Bakın bu konuda “Yeni Anayasa veya ‘Hiç Bir Şeyi Değiştirmemek İçin Her Şeyi Değiştirmek’…” başlıklı yazısında Fikret Başkaya nelere dikkat çekiyor…<br />
“Kimse ‘sivil anayasa’ ne menem bir şeydir, sivil anayasa diye bir şey olur mu, ya da neden anayasa kelimesinin önüne bir niteleme sıfatı ekleme gereği duyuluyor, neden böyle bir ideolojik manipülasyona baş vuruluyor sorusunu sormayı akıl etmiyor. Söylenmek istenen her hâlde şu: mevcut anayasa askerler tarafından yapıldı, militer bir anayasadır, dolayısıyla sivil ve tabii demokratik değildir. Bu sefer anayasa siviller tarafından yapılacak ve ‘sivil’ ve ‘demokratik’ olacak&#8230; Sivil olmak veya olmamak, kıyafet farklılığına indirgenecek bir şey midir? Tipik bir ‘disiplin yönetmeliğine’ benzeyen 1982 anayasasının arkasında, bir NATO ordusu olan TSK olsa da, anayasayı hazırlayanlar üniformalı değildi&#8230; Akademinin anlı-şanlı anayasa profesörleri ve cunta tarafından tayın edilmiş sivil giyimli Danışma Meclisi’nin ‘seçkin’ üyeleriydi&#8230; Üstelik referanduma sunulup, halkın ‘onayı’ da alınmıştı&#8230; Sanırsınız ki, anayasayı askerler kendileri için yaptı!<br />
Diyelim ki, 1982 anayasasını üniformalı unsurlar yaptı ama ondan sonra defalarca TBMM’ye seçilen üniformasızlar 30 yıl boyunca bu anayasayı neden sorun etmedi? Neden anayasanın askerî üniformasını çıkarmak için kılını kıpırdatmadı? Neden anayasayı ‘sivilleştirme’, ‘demokratikleştirme’ gereği duymadılar? Bir şey daha, cunta anayasasının yürürlüğe girdiği 1982’den bu yana 17 defa anayasa değişikliği yapıldı ve geçiçi hükümler dahil 177 maddelik anayasanın tam 119 maddesi değiştirildi&#8230; Demek ki, geçen zamanda anayasanın yaklaşık yüzde70’i ‘yenilenmiş’&#8230; Eğer değişiklik ve ‘yenilik’ olumlu bir anlam taşıyorsa, bu, yüzde70 oranında bir ‘sivilleşme’, ‘demokratikleşme’, velhasıl ‘iyileşme’ anlamına gelmez miydi? Eğer yapılan değişiklikler [yenilikler!] demokratikleşme demeye geliyorduysa, o zaman yeni anayasa yapmak yerine geri kalan 58 madde de gözden geçirilerek Türkiye ‘sivil’ ve ‘demokratik’ bir anayasaya kavuşmaz mıydı&#8230;<br />
O hâlde üç şey: Birincisi, bir rejimin anayasal olması, anayasasının olması, onun demokratikliğinin güvencesi değildir. Esasen anayasalar demokrasiyle değil, nasıl yönetebiliriz, nasıl aldatıp-oyalayabiliriz, sorusuyla, velhasıl ‘Teşkilât-ı Esâsiye ile ilgilidir… Kaldı ki, Kadir Cangızbay’ın isabetli tespitindeki gibi: ‘Demokratikleşme, bir süreçtir; doğrudan yasa ve anayasayla gerçekleşmez; başka bir ifadeyle, yolu önceden çizilmez; karşılaştığı engeller kaldırılarak yolu açılır’.[11]<br />
Bir maddenin anayasada yer alması yeterli değildir. Anyasanın varlık nedeni egemen sınıfların nasıl yönetebiliriz, haklar alanını nasıl daraltabiliriz, nasıl aldatıp-oyalayabiliriz&#8230; sorusuyla ilgili olduğu sürece, istediğiniz kadar anayasada ‘demokrasiyle uyumlu’ maddeler bulunsun, pratikte bunların hiç bir kıymet-i harbiyesi yoktur. Bilindiği gibi, anayasalar birer üst metindirler. Uygulama alanına kanunlar yoluyla inerler ve anayasada tanınan veya formüle edilen hakların kanunlarla geri alınması yaygın bir gelenektir…<br />
Aslında kapitalizm dahilinde anayasaların demokrasinin önkoşulu olduğu tartışmalıdır ama demokrasinin önünü kesmek için gerekçe oluşturdukları kesindir. Böylece, demokratik talepler, hak talepleri ‘anayasa’ gerekçe gösterilerek geri çevrilebiliyor veya savsaklanabiliyor. Tabii anayasada değişiklik yapmak da zorlaştırılır ki, egemen sınıfların işine gelmeyen muhtemel bir değişikliğin önü kesilsin&#8230; Oysa, istenirse, anayasaya dokunmadan da, kanunlarda yapılacak değişikliklerle kısmî bir demokratikleşme pekâlâ mümkündür.<br />
O hâlde sadede gelebiliriz. Egemen sınıfların çıkarı, demokratik haklar alanının, genel olarak da haklar alanının olabildiğince daraltılmasını gerektirir. Egemen sınıflar hiçbir şeyden eşitlik, özgürlük ve demokrasiden korktukları kadar korkmazlar ama söylem farklıdır&#8230;<br />
Anti-demokratik bir şekilde oluşmuş bir parlamento demokratik bir anayasa yapabilir mi? Herşey tepeden tırnağa anti-demokratik iken, hangi mucizenin sonucu demokratik bir anayasa ortaya çıkacak. Söz konusu siyasi partilerin kendilerinin demokratik bir yapısı ve işleyişi söz konusu mu? Bu partiler esasen parti başkanlarının birer şirketine benzemiyor mu?<br />
Gerçekten demokratik bir anayasa, ancak anayasa yapma sürecine demokrasiye ihtiyacı olan toplum sınıflarının etkili ve kalıcı katılımı ve müdahalesiyle mümkün olabilir. Bunun için de her kesimin ağırlıyla orantılı bir kurucu meclisin oluşturulması gerekir. Bu da kitle hareketinin yükselmesini ve politikleşmiş bir tartışma ortamını varsayar. Bu önkoşulların oluşmadığı koşullarda yapılan ve yapılacak hiçbir anayasanın demokratikliğinden söz edilemez. Aksi hâlde mevcut parlamentodan demokratik bir anayasa beklentisi içine girmek olsa olsa liberal medyatik aydınların bir kuruntusu olabilir&#8230;<br />
Son bir soru da şu olabilir: Yeni anayasa neden şimdilerde gündeme getiriliyor? Rejimin yeni bir yapılanmaya ve yeni bir meşruluk zeminine, tabi zaman kazanmaya ihtiyacı olduğu için&#8230; Böylece eski şarabı yeni şişede sunma imkânını kavuşmayı umuyorlar&#8230; Eğer öyleyse, yapılacak ‘yenilik’, hiçbir şeyi değiştirmemek için her şeyi değiştirmenin ötesinde bir anlam ifade etmeyecektir&#8230;”<br />
Evet, işin aslı astarı budur…</p>
<p>NİHAYET</p>
<p>Nihayet diyeceklerimi noktalamak gerekirse; “Cumhuriyeti cumhuriyet yapan yurttaşlardır,” diyen Mark Twain, anayasa konusunda da bize olması gerekeni bir kez daha anımsatır…<br />
Halkın doğrudan katılımı olmadan anayasa olmaz…<br />
Onun için de halkın doğrudan katılımı engelleyen, dıştalayıcı otoriter burjuva birikim rejimlerinin sürdürülemezliği kapsamında anayasalar nafile bir oyundur…<br />
Örneğin “Macaristan artık bir demokrasi değildir!” diyen Tamas Miklos, bu tespiti -özetle- şöyle gerekçelendiriyor:<br />
“Yeni anayasanın iki temel vasfı var. Birincisi neo-muhafazakâr yapı. Bu yapı itibarıyla, sosyal haklar askıya alınıyor. Sosyal adalet kavramı yok ediliyor, eşitsizlik pompalanıyor. Neo-muhafazakâr çatı, ‘otoriter yapı’ ile tamamlanıyor. ‘Otoriter yapı’, bütün gücü yürütmede topluyor. Kontrol ve denge mekanizmaları budanıyor, ifade özgürlükleri sınırlandırılıyor. Sosyal devlet anlamında devletin rolü küçültülürken baskı/düzen bağlamında devletin rolü büyüyor&#8230; Ve ileride anayasanın değiştirilmesi imkânsız kılınıyor. Anayasanın belirlediği seçim yasası, siyasi partilere bundan böyle parlamentoda (anayasayı değiştirmek için gerekli olan) üçte ikiye erişmeyi olanaksız kılıyor&#8230; Evrensel insan hakları beyannamesinde ‘doğuştan kazanılmış’ sayılan haklar üstelik, yeni anayasa itibarıyla -toplum yararı koşulu gözetilmek suretiyle- ‘devletin takdirine’ bırakılıyor. Doğal hakların yerini ‘devletin bahşettiği haklar’ alıyor.<br />
Sınır ötesi Macarlara ‘yurttaşlık hakkı’ tanınırken, Macar azınlıklarının ‘anadili’ gibi haklarına referans yapılmıyor. Vatandaşlık, ‘etnik köken’ üzerinden tanımlanıyor&#8230;”[12]<br />
Tablo net değil mi?<br />
Sürdürülemez kapitalist düzenin ötesindeki imkânları harekete geçirmek, yani “imkânsız” denilene yönelmek gerek…<br />
Bunun için, “İlerlemek varlığı biriktirmektir,”[13] diyen Jose Ortega Y Gasset’nin…<br />
“Günümüzde politik değişimin önündeki engel, ironik bir biçimde insanlık tarihinin berbatlığının getirdiği kötümserlik değil, akılsız bir biçimde gelişme düşkünlüğüdür”[14] gerçeğini hepimize anımsatan Terry Eagleton’ın…<br />
Nihayet “İlerleme, mantıksız insanların eseridir,” diye haykıran George Bernard Shaw’un haykırışına kulak vermek gerek…</p>
<p>2 Kasım 2011 09:40:33, Ankara.</p>
<p>N O T L A R<br />
[*] Kaldıraç, No:128, Ocak 2012…<br />
[1] Thomas Hardy.<br />
[2] T. Adorno.<br />
[3] Güray Öz, “O Segâh Şarkı”, Cumhuriyet, 31 Ağustos 2011, s.6.<br />
[4] Kürşat Başar, “Dikkat: Anayasa da Bir Kitaptır”, Cumhuriyet, 29 Mart 2011, s.9.<br />
[5] Seyfettin Gürsel, “Anayasalar Kutsal Metinler Değildir”, Radikal, 29 Mart 2011, s.25.<br />
[6] Kadir Cangızbay, “AKP’nin ‘Az Sonra’sı: Yeni Anayasa”, Birgün, 27 Ağustos 2011, s.9.<br />
[7] Stefan Zweig, Geleceğe Güven: Denemeler 1909-1941, Çev: Ahmet Arpad, Everest Yay., 2011.<br />
[8] Milan Kundera, Saptırılmış Vasiyetler, Çev: Özdemir İnce, Can Yay.<br />
[9] İbrahim El Beyumi Ganim, “Türkiye Anayasası Bize Örnek mi?”, El Ehram, 24 Temmuz 2011.<br />
[10] Hasan Cemal, “Herkes ‘Atatürk Milliyetçisi’ Olmak Zorunda mı?”, Milliyet, 18 Ekim 2011, s.17.<br />
[11] Kadir Cangızbay, ‘… ‘Sivil Anayasa’ İşportacıları’, Birgun, 9 Nisan 2011.<br />
[12] Nilgün Cerrahoğlu, “Avrupa’da Hortlayan ‘Faşizm Dalgası’…”, Cumhuriyet, 23 Nisan 2011, s.15.<br />
[13] Jose Ortega Y Gasset, Sistem Olarak Tarih, çev: Neyyire Gül Işık, İş Bankası Kültür Yay., 2011.<br />
[14] Terry Eagleton, Kötülük Üzerine Bir Deneme, İletişim Yayınevi.</p>
<div class="addthis_toolbox addthis_default_style addthis_32x32_style" addthis:url='http://www.atik-online.net/2012/01/anayasa-soylencelerinin-asli-astari/' addthis:title='“ANAYASA” Söylencelerinin Aslı Astarı[*] ' ><a class="addthis_button_preferred_1"></a><a class="addthis_button_preferred_2"></a><a class="addthis_button_preferred_3"></a><a class="addthis_button_preferred_4"></a><a class="addthis_button_compact"></a></div>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.atik-online.net/2012/01/anayasa-soylencelerinin-asli-astari/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Satıl(amay)ıp Alına(maya)n Sanat (ile Sanatçı)(*)</title>
		<link>http://www.atik-online.net/2012/01/satilamayip-alinamayan-sanat-ile-sanatci/</link>
		<comments>http://www.atik-online.net/2012/01/satilamayip-alinamayan-sanat-ile-sanatci/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 12 Jan 2012 22:47:12 +0000</pubDate>
		<dc:creator>AHM</dc:creator>
				<category><![CDATA[Köşe Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[Temel Demirer]]></category>
		<category><![CDATA[otomatik]]></category>
		<category><![CDATA[taslak]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.atik-online.net/?p=11876</guid>
		<description><![CDATA[TEMEL DEMİRER &#124;  &#124; “Ey insan!/Sanat yalnız senindir.”[1] Adına “sanat” denen çok şey ile bu alışveriş konusunun “sanatçı”larının üzerinde bir fiyat etiketi var… Alıp, satabilirsiniz; paranız kadar “özgür”sünüz! Ya alınıp-satılanlar! Fiyat etiketlerinden ne kadar “bağımsız”lar? Sanat, bu/ ve böyle olabilir mi? Eğer Bertolt Brecht gibi, “İnsanlık yara almışsa sanat yoktur artık. Güzel sözcükleri biraraya getirmek [...]<div class="addthis_toolbox addthis_default_style addthis_32x32_style" addthis:url='http://www.atik-online.net/2012/01/satilamayip-alinamayan-sanat-ile-sanatci/' addthis:title='Satıl(amay)ıp Alına(maya)n Sanat (ile Sanatçı)(*) ' ><a class="addthis_button_preferred_1"></a><a class="addthis_button_preferred_2"></a><a class="addthis_button_preferred_3"></a><a class="addthis_button_preferred_4"></a><a class="addthis_button_compact"></a></div>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: left;" align="right"><a href="http://www.atik-online.net/wp-content/uploads/2011/11/temel-demirer.jpg" rel="lightbox[11876]" title="temel-demirer"><img class="alignleft size-thumbnail wp-image-11011" title="temel-demirer" src="http://www.atik-online.net/wp-content/uploads/2011/11/temel-demirer-100x100.jpg" alt="" width="100" height="100" /></a>TEMEL DEMİRER |  | <em>“Ey insan!/Sanat yalnız senindir.”<strong>[1]</strong></em><span id="more-11876"></span></p>
<p>Adına “sanat” denen çok şey ile bu alışveriş konusunun “sanatçı”larının üzerinde bir fiyat etiketi var…</p>
<p>Alıp, satabilirsiniz; paranız kadar “özgür”sünüz!</p>
<p>Ya alınıp-satılanlar! Fiyat etiketlerinden ne kadar “bağımsız”lar?</p>
<p>Sanat, bu/ ve böyle olabilir mi?</p>
<p>Eğer Bertolt Brecht gibi, “İnsanlık yara almışsa sanat yoktur artık. Güzel sözcükleri biraraya getirmek sanat değildir. İnsanların kara yazgılarından etkilenmezse, insanları nasıl etkileyebilir sanat?” “Tüm sanatlar, sanatların en büyüğü olan yaşam sanatına katkıda bulunur,” diyorsanız…</p>
<p>Karl Marx’ın işaret ettiği üzere, “İnsanı insan olarak, dünyayla ilişkilerini de insani ilişkiler olarak kabul ederseniz, sevgiyi yalnız sevgiyle, güveni yalnız güvenle, vb, değiş tokuş edebilirsiniz. Sanatın tadına varmak istiyorsanız, sanat kültürü almış biri olmalısınız. Başkalarını etkilemek istiyorsanız, gerçekten başkalarını canlandıran ve yüreklendiren biri olmalısınız, insanla ve doğayla ilişkilerinizin her biri gerçek bireysel hayatınızın belirli bir şekilde dışavurumu olmalı, iradenizin nesnesine uygun olmalıdır. Karşılığında sevgi uyandırmadan seviyorsanız, yani sevgi olarak sevginiz karşılıklı sevgi yaratmıyorsa, seven bir kişi olarak dışa vurumunuzla kendinizi sevilen bir kişi yapamıyorsanız, sevginiz güçsüzdür, bir talihsizliktir,” diye düşünüyorsanız…</p>
<p>Sanat, bu/ ve böyle olamaz!</p>
<p>Birkaç şey daha eklenmeli:</p>
<p>W. Goethe, “Sanat bağımsız olmaktır; ne dindarlık, ne de vatanseverlik burada yardımcı olabilir”;<strong><em>[2]</em></strong> Schiller, “Sanat, özgürlüğün çocuğudur”; Paul Valéry, “Sanatta en rahatsız edici şey özgürlüktür,” derler…</p>
<p>Sanatın düşmanı, üzerine iliştirilen etiketin bağlılığı, biatıdır!</p>
<p>Kim buna “Hayır” diyebilir!</p>
<p>Dese de “İnanmamızı” isteyebilir?</p>
<p>“İnsan bir şeyin güzelliğini göremiyorsa, aslında hiçbir şey göremiyor”<strong><em>[3]</em></strong> saptaması doğruysaeğer, sanatçı olmak ve kalmak için “olmazsa olmaz,” satınalınamayan özgürlüktür.</p>
<p>Çünkü sanat, yaşama eklenen insanın, insanlaşarak, toplumsallaştırılmasıdır; malum “Sanatı kendine hayat edinenler için hayat büyük bir sanattır,” Brachvogel’in dediği gibi…</p>
<p>“Görünmezi” görünür kılan sanat, insan(lık)a özgü olan her şeyin bütünleyicisi ve kendisidir;</p>
<p>Paul Klee’nin, “Sanatçı, görünmeyeni görünür kılandır”; Özdemir Asaf’ın, “Sanatçı ıslık yaratandır dillerde ezgisi kalır. Adını aratandır,” saptamalarındaki üzere…</p>
<p>Evet, yaratıcılığın gücü ve sorumluluğunun bilincinde olması gereken sanat, doğası gereği insanî bir vicdanın sesidir, soluğu, haykırışı olmakla da mükelleftir…</p>
<p>Sanatın hakikâti insan(lık) hakikâtinden muaf olamazken sanat hayat içindir; bağrındaki “Birey” ile…</p>
<p>Ve sanatın dilini savunmak, “sponsorluk”a, “Pop kültür(süzlük)ün, pop-art saçmalığı” veya “Bienal” ticaretine indirgenemezken!</p>
<p align="center">* * * * *</p>
<p>İlk kez 1895’te Venedik Bienali’nde kullanılan -İtalyanca’daki- “Bienal” sözcüğünün Türkçe karşılığı “yılaşırı” olsa da bu bana, sadece ve sadece “ticaret”i anlatıyor; kanımca burada durup bir parantez açmak gerekiyor.</p>
<p>“Dünya sanatının yıldız isimleri”nden diye sunulan Sarah Morris, “Sanat marjinal bir faaliyet değil,” diyor; doğrudur…</p>
<p>Ancak bu doğruyu; en büyük doğrudan soyutlamamak gerekir: O da ne mi?</p>
<p>Gayet basit: Marjinal bir faaliyet olmaması gereken sanat ve onun hiçbir dalı ticari de olamaz, olmamalıdır da…</p>
<p>Ancak bu kapitalizmin meta fetişizmi koşullarında böyle değil, olamıyor …</p>
<p>Örneğin ‘Fransız Anadolu Araştırmaları Enstitüsü’nün Başkanı Nora Şeni, “İstanbul Kültür Mirası ve Kültür Ekonomisi Envanteri” kapsamında yazıp, İstanbul 2010 Ajansı’nın katkılarıyla yayınladığı ‘İstanbul’da Özel Kültür Politikası ve Kentsel Alan’ kitabında özel kültür girişimleri ve sanat-kültür sponsorlukları konusunda “derinleşiyor”!</p>
<p>“Ülker’e kadar genişleyen bu derinlik”, burjuvazinin dipsiz çukurudur!</p>
<p>Örnekleri çoğaltmakta yarar var!</p>
<p>İstanbul Kültür Sanat Vakfı’nca Koç Holding sponsorluğunda düzenlenen “İsimsiz” başlıklı XII. İstanbul Bienali’nde Koç Holding Yönetim Kurulu Başkanı Mustafa V. Koç, “Biz Koç Holding olarak ülkemizdeki en büyük güncel sanat platformunu, bienali destekliyoruz. Çağdaş sanatı herkese sevdiren bu platforma sahip çıkıyoruz” vurgusuyla ekliyor: “Bizim amacımız, güncel sanatın ülkemizde gelişmesi, daha geniş kitlelere ulaşması ve özellikle genç ziyaretçilerin sayısının artması sayesinde özgür düşünme altyapısının oluşturulmasıdır. Madem özgür bir dünyada yaşıyoruz ve madem buna çağdaş sanat diyoruz, herkes özgür olarak kendini ifade edebilmeli…”</p>
<p>Dikkat edin! Bunları söyleyen Koç Holding İmparatoru Mustafa V. Koç’un selefi, Koç Holding’in Kurucusu Vehbi Koç’tu…</p>
<p>Ve O, 3 Ekim 1980’de Kenan Evren’e yolladığı mektupta aynen şunları diyordu: “Yakalanan anarşistlerin ve suçluların mahkemeleri uzatılmamalı ve cezaları süratle verilmelidir. Polis teşkilâtı teçhiz edecek ve onu kuvvetlendirecek imkânlar genişletilmeli, gerekli kanunlar bir an önce çıkarılmalıdır. İşçi-işveren ilişkilerini düzenleyecek olan kanunlar asgari hata ile çıkarılmalıdır. Bazı sendikaların Türk Devleti’ni ve ekonomisini yıkmak için bugüne kadar yaptıkları aşırı hareketler, göz önünde bulundurulmalıdır. DİSK’in kapatılmış olmasından dolayı bir kısım işçiler sendikal münasebetler yönünden bekleyiş içindedirler. Militan sendikacılar bu işçileri tahrik etmek ve faaliyeti devam eden sendikaların yönetim kadrolarına sızarak davalarını devam ettirmek niyetindedirler. Bu durum bilinerek hazırlanacak kanunlarda gerekli tedbirler alınmalıdır. Komünist Parti’nin, solcu örgütlerin, Kürtlerin, Ermenilerin, birtakım politikacıların kötü niyetli teşebbüslerini devam ettirecekleri muhakkaktır, bunlara karşı uyanık olunmalı ve teşebbüsleri mutlaka engellenmelidir. Zatıalilerine ve arkadaşlarınıza muvaffakiyetler temenni ediyorum. Emrinize amadeyim.”</p>
<p>Ne kadar özgürlükçü ve de sanatsal değil mi?</p>
<p>Koç’ların “Binenal”leride yer alanlar; adına “sanat” denen alışverişin “sanatçı”ları utanmıyor musunuz? Sizin suratınız kızarmaz mı hiç?</p>
<p>Bakın “Kamusal Sanat laboratuarı”, “Emrinize Amadeyim Paşam” başlığıyla kaleme aldıkları basın açıklamaları ne diye haykırırlar?</p>
<p>“Uluslararası İstanbul Bienali 2007 yılından beri Koç Holdingin sponsorluğunda gerçekleştiriliyor. Bu durum önümüzdeki on beş yıl boyunca da böyle devam edecek. Hatırlayacağınız gibi geçen seneki XI. İstanbul Bienali Bertolt Brecht’in “Üç Kuruşluk Opera”adlı eserinden yola çıkmış ve Koç hanedanlığı, Türkiye’de yaşayan sanatçılara, ‘İnsan Neyle Yaşar?’ sorusunu sorarak bir çağrıda bulunmuştu. Sermayenin Brecht’i şefkatle bağrına basması tartışmalara neden olmuş hatta ‘İstanbul Beğenal, Direnal ve Alternatif Platform’ yaratıcı eylemlerle de protesto etmişlerdi.</p>
<p>Şimdi bir kez daha, küresel kültür başkenti İstanbul’da 12 Eylülün hemen ertesinde aynı sahne yeniden kurulacak. Herkes yerlerini alsın! Sermaye yaldızlı sanat maskesini takacak. Silah sanayi ve kültür endüstrisinin, finans kenti ve kültür başkentinin tek ve aynı sistemin iki farklı yüzü olduğunu ispat edercesine Koç Holding gururla sunacak: ‘İsimsiz.’</p>
<p>Açıkçası bu kez de başlık bize biraz korkakça geldi; utanmış da saklanmış gibi, muhbir gibi, itirafçı gibi. Bienalin başlığı faili meçhul isimsiz mektupları düşündürdü. Biz de imzası belli, ismi üzerinde sahici bir mektup bulalım dedik. Adı konsun bu işin artık. Okunsun ve hatırlansın. Kültür sanat hamisi babacan sermaye Türkiye’nin ekonomik düzenini kurarken elleri titremeden imzaladı bu mektubu…</p>
<p>Bu mektup sömürü düzeninin kuruluş sözleşmesi, faşist iktidarın protokolü, işçiler, öğrenciler, sanatçılar ve ülkenin tüm ilerici güçleri için idam fermanıdır.</p>
<p>On yıl boyunca bir dize şiiri, bir paragraf romanı, bir muhalif resmi işkencelerde, cezaevlerinde sanatçıların burunlarından fitil fitil getiren bir güç hangi sanata destek çıkar? Sosyal devlet anlayışı gereği sanata, eğitime, sağlığa harcanması gereken paralar, şişirme operasyonlarla dağları taşları bombalayarak harcanırken devletin savunma ihalelerini alan bir firma neden biz sanatçılara sponsor olur? ‘90’lı yıllarda yapılan bir araştırmaya göre devletle iş birliği içinde olan büyük sermaye gruplarına borcu olmayan insan yokken, hatta bu holdinglere borçlu çocuklar doğmuşken, Koç hanedanlığı bu dikensiz gül bahçesinde neden sanat ve sanatçıya sponsor olur?</p>
<p>Unutturmak iktidarın en büyük silahıdır. Ama biz o isimleri hiç unutmadık. Ne insanca yaşamak için bedel ödeyenleri ne de yaşamı pazarlamak için can alanları. Gerçekleri gün yüzüne çıkarmak için, üzerindeki yaldızı çekinmeden KAZIYINIZ. Göreceğiniz bu ülkenin geçmişi, bugünü ve geleceğidir.”<strong><em>[4]</em></strong></p>
<p align="center">* * * * *</p>
<p>Durum bu denli vahim ve utanç vericiyken, görülmesi gerek: “Günümüz sanat sahnesi, tüm aktörleri ve ilişki ağlarıyla bir bütün olarak, kitle kültürünün tüketim kalıplarına angaje olmuş durumda. Bu düzlemde dolaşıma giren, ‘tasarlanan’ sanat da, piyasa normlarıyla anlam kazanmakta artık. Sanatın, özerkliğini yitirmesinin üzerinden çok zaman geçti tabii, ama sanat üretimi hiçbir tarihsel dönemde, 2000’li yıllarda olduğu gibi, değerini gösterge ekonomisine tabi bir skala üzerinden belirleyecek kadar tekdüzeleşmedi.</p>
<p>Çağdaş sanat adıyla kodlanan popüler sanat akımlarının dünyevi saltanatı, kendi etik ve estetik anlayışı kadar dağıtım-pazarlama-finansmana öncelik veren bir kurumlaşmaya dayanıyor ve bu bağlamda kendi sözünü, medyasını da yaratıyor.</p>
<p>Küresel çapta egemenliğini ilan etmiş olan çağdaş sanatın geçerli kodlarını sorgulama, çağdaş sanat dünyasının arkeolojik temellerine dair derinlikli, kökten analizler ortaya koyma çabalarına da son yıllarda pek sık rastlanmaz oldu.”<strong><em>[5]</em></strong></p>
<p>Çünkü nihayetinde alınır/satılır metaya tahvil edilmişti onların “sanat” dediği!</p>
<p>“Sermayenin kuralı -teknik ve teknoloji aracılığıyla- bedenleri bölmek ve parçalamaktır. Bu bedenler orta malı hâline getirilmiş, makineleştirilmiş metalardır. Meta fetişizminin şeyleştirme işlemi aracılığıyla sermayenin düzenlenmesi, yaşamı ölüm saçarak tüketir,”<strong><em>[6]</em></strong> formülasyonundaki üzere Esther Leslie’nin…</p>
<p>Kolay mı? “Bugün, kültür endüstrisi, bilinçli-bilinçsiz yürütücüleriyle epistemolojik herhangi bir yükü sırtına almayan yeni bir kültür tanımı yarattı. Düşünsel süreçlerle birlikte arzuların yönlendirilmesiyle de şekillenen bu yeni süreçte sanat tarihçisine olduğu gibi küratöre de yer yok. Akla karşı olduklarını dilinden düşürmeyen postmodern cihanda ‘araçsallaşan akıl’ piyasanın manipüle edici gücünün bir parçası olmakla kalmadı, distopik bir sonsuz karnaval içinde özneye dair bütün anlatıları da kocaman gövdesinde sindirdi.</p>
<p>1920’lerin avangardının, 60’ların özgürlük söyleminin ya da 80’lerin estetik karşıtlığının yokluğunda, sanata dair her türlü belirti bugün git gide daha da teatralleşerek var oluyor. Bugünün sanatından geriye kocaman bir ‘kitsch’ kalırsa şaşırmamak gerek.”<strong><em>[7]</em></strong></p>
<p>Gerçekten de Denizhan Özer’in işaret ettiği gibi, “Türkiye’de parayı elinde tutan sermaye sahipleri sanatı keşfetti. Keşfetti derken, sanatın nasıl bir değere dönüştüğünü, sahip olan kişiye nasıl bir repütasyon kazandırdığını gördü ve büyük alımlara başlayıp müzeler vs kurmaya başladı.”</p>
<p>Sonrası da izah ettiğimiz gibi… Hatta bunun da ötesindeki bir gülünçlük…</p>
<p>“Nasıl” mı?!</p>
<p>Bakın neler diyor Kanat Atkaya: “2011’de billboard’larda, elektrik direklerinde, üstgeçitlerde ‘I. Uluslararası Boğaziçi Sanat Bienali’ ilanları görmeye başlayınca kafam karıştı.</p>
<p>İlanlarda bir hanımefendi, tablosunun önünde gülümseyerek poz veriyordu. ‘Sanat ulusları yüceltir’ şeklinde gayet derin bir vecizesiyle ön plana çıkan hanımefendinin ‘Neşe Banu’ olduğunu, aynı ilandaki www.nesebanu.com adresini kafama not edip hayatımı sürdürdüm…</p>
<p>‘Tamam da kim bu Neşe Banu?’ diye düşünmeye başladım.</p>
<p>Çare belli, web sayfasına bakılacak&#8230;</p>
<p>‘I. Uluslararası Boğaziçi Sanat Bienali’nin… sponsorları sağlam; devlet, hükümet bu sanatsal organizasyonun kaya gibi arkasında.</p>
<p>Başbakanlık Tanıtım Fonu, Kültür ve Turizm Bakanlığı, İstanbul Büyükşehir Belediyesi ‘hep destek, tam destek’ demiş.</p>
<p>Yaman bir sanatçı olmalı Neşe Banu (‘Sanatçı adı’ olarak Aden Goldenberg’i kullanıyor).</p>
<p>Daha önce Viyana’daki bir karma sergide sanat görüşünü şöyle özetlemiş: ‘Spontanizm tekniğinde tümüyle kendime mahsus geliştirdiğim eserlerimde romantizm çok ağır basarken, modernizmin, ebru tekniğinin özelliklerini, modern oryantalizmi, yer yer sürrealizmin etkisi, Asya ve Anadolu sanatlarının, kubizmin etkilerinin tümünü hayalden zihinsel anlamlı bir bütün içinde eserlerime yansıtmaktayım&#8230;’</p>
<p>Anlamış gibi davranmak için ‘spontanizm akımı’ nedir diye Eczacıbaşı Sanat Ansiklopedisi’nden girdim internetten çıktım.</p>
<p>Hiçbir yerde bulamadığıma göre ‘spontanizm’ gerçekten Neşe Banu hanımefendinin özgün yoludur.</p>
<p>Tanıştığıma memnun oldum spontanizm; biraz spontane oldu ama olsun&#8230;</p>
<p>Neşe Banu (nam-ı diğer Aden Goldenberg), bienal fikrinin nasıl oluştuğunu, geliştiğini, serpildiğini ve hayata geçtiğini web sayfasında anlatıyor.</p>
<p>Neşe Banu, sohbetleri sırasında birçok sanatçının bienallerde yer almak istediğini ancak değişik nedenlerle bunun gerçekleşemediğini fark etmiş.</p>
<p>‘Sanat hiçbir zümreye ait değildir’ diyerek kolları sıvamış, ‘Neden benim ülkemin sanatçılarının eserleri on milyon dolardan, yüz milyon dolardan satılmamaktadır?’ sorusunu kendine sormuş ve ‘sanatçı seçiminde daha hoşgörülü davranarak’ bu bienal’e niyet etmiş.</p>
<p>Temayı ‘XXI. Yüzyıl Sanatçıları ve Hz. Mevlânâ’ olarak belirleyip hoşgörü kavramını da ön plana çıkarınca&#8230;</p>
<p>Neşe Banu sanatı ‘vatanın milli menfaati’ olarak görüyor, ‘kabuğunu kıran yeni Türkiye devletinin kalkınmasına destek olacağını’ düşünüyor.</p>
<p>Bu girişimi küçük göreceklere de ‘şırank!’ şeklinde bir tokat çağrışımı yapan şu hatırlatmayı yapıyor:</p>
<p>‘Sivas Kongresi akabinde Amerikalı bir general Atatürk’e muvaffak olabileceğinize inanıyor musunuz diye bir soru yöneltti. Aldığı cevap aynen şöyle idi: Ben ve arkadaşlarım inandığımız bir gaye uğruna yola çıktık, başaramayacağımızı düşünenler sükûtuhayale uğrayacaktır&#8230;’</p>
<p>Okuyunca coştum, bendime sığmadım ve Boğaziçi Bienali’ne yan gözle bakacak olanlara şöyle seslenmek istedim:</p>
<p>‘Hz. Mevlana, Atatürk, Başbakanlık Tanıtım Fonu, Kültür ve Turizm Bakanlığı, İstanbul Büyükşehir Belediye&#8230; Behey gafiller, behey gafiller!’</p>
<p>Çok yönlü ve sansasyonel bir sanatçı Neşe Banu.</p>
<p>İnternette haberler arasında gezerken müzisyen yönünü öğrendim mesela: ‘Sanatçı Banu daha sonra da önceden anons edilen piyanistin gelememesi üzerine kendi bestesi olan ‘Göz yaşların inci tanesi’ adlı şarkıyı konukları için enstrümansız olarak seslendirdi.’</p>
<p>Boğaziçi Bienali 5-10 Ekim tarihleri arasında gerçekleşti…”<strong><em>[8]</em></strong></p>
<p>‘I. İstanbul Boğaziçi Sanat Bienali’nin posterlerinde kendi resmini kullanan Neşe Banu Argadal, “Neden sorusu”na, “Posterlerde resmimin olması çok doğal, çünkü Boğaziçi Bienali benim eserim. İlk defa bir kadın böyle bir şey yapıyor&#8230; Albüm kapaklarında müzisyenlerin resmi yer almıyor mu? Bienali Batı’da yapmış olsam resmimin afişlerde olmasını kimse yadırgamazdı&#8230; Bundan sonra ben yapacağım bütün bienallerde yüzümü kullanacağım, insanlar kıskançlığı bir yere bırakmalılar,” yanıtını verirken her şeyin ticarileştiği oranda ne kadar da teşhirci olduğunun altını çiziyordu farkında olmadan…</p>
<p align="center">* * * * *</p>
<p>Burada durup, bir daha sıralamak gerekir ise; sanat, satılmaktan ısrarla uzak olmaktan başka bir seçeneği olmayan, olmaması gerekendir.</p>
<p>Faturası, özgürlükleri (ile bağımsızlığımızı) ciro eden ve sanatı da sanat olmaktan çıkaran meta fetişizmine teslimiyet, kendini kendi olmaktan çıkartmaktır.</p>
<p>Unutulmasın bağımsız olmak bir seçimdir; o neye mal olursa olsun ve nelere yol açarsa açsın…</p>
<p>Çünkü W. Goethe’nin, “Hiç kimse özgür olmaksızın kendini özgür sayan kimseden daha çok köle değildir,” uyarısını göz etmeyen bağımsızlık insanın kendine, ilkelerine sadakatidir; bu da çoğu zaman çoğunluğun tapındığı put ve fetişlere sadakatsizlik ve isyandır.</p>
<p>Ludwig Feuerbach’ın, “Çağımız&#8230; İşaret edilenden çok işareti, hakikisinden çok sahtesini, gerçeklikten çok hayali, özden çok görünüşü yeğliyor&#8230; Çünkü bugünlerde yanılsama kutsal sayılıyor, gerçek ise küfür,” diye betimlediği; çok şeyin göründü gibi olmadığı saçmalığın ortasında; nasılsa, öyle olan, görünen, yapan bağımsızlık; gerçeklerden çok görünüşe; doğrudan çok yalana bağlanılan iklimin, biliyormuş gibi görünen manipülasyonlarına meydan okumanın “olmazsa olmaz”ıdır…</p>
<p>İnsan(lık)ın, meydan okuma yeteneğinin, satın alınamayan bağımsız/ özgür sanat ile güçlenip, artırılabileceğini unutmadan; böylesinin de, hayatı yaşamaya değer kılan şey olarak tanımlandığı göz ardı edilmemelidir…</p>
<p>Bu bağlamda başkaldıran sanat: İnsan(lar)a dayatılarak, hayata dair her şeyi imajların denetimiyle yalanın boyunduruğu altına alan egemenlik karşısındaki bir çığlıktan başka bir şey değildir…</p>
<p>Söz konusu egemenliğin bir elinde sopa, öbür elinde de havuç (para) vardır&#8230;</p>
<p>“Sopa” herkesin malumu; para, büyük bir iğfal vasıtasıdır; “İnsanlığın hiçbir icadı para kadar fesat verici değildir,” Sophokles’in deyişindeki üzere…</p>
<p>Çünkü para ve insanî ahlâk ters orantılıdır. Biri azaldıkça diğeri artar.</p>
<p>Honore de Balzac’ın, “Para denen şey, kimseyi tanımaz; kulakları, kalbi yoktur ki paranın,” diye betimlediği ilişkinin egemenliği insanı insan olmaktan çıkarırken insafsızlaştırır; ruhunu sattırır…</p>
<p>“Herkesin bir fiyatı vardır,” diye haykıran, bunun bir “kural” olduğunu vaz’eden meta fetişizmi, hava güneşliyken şemsiyesini size ödünç veren, ama yağmur yağmaya başlar başlamaz geri isteyen ilişkidir.</p>
<p>Yeri gelmişken Tom Stoppard’ın, “Parayı hep zamanı satın alan bir şey olarak gördüm,” uyarısı eşliğinde altını özenle çizmeliyim: Para, insanî yoksulluğun karşılıksız kredi kartından başka bir şey değildir…</p>
<p>Sanatın, böylesi bir yoksulluğa yani “pazar ilişkileri”nin ağına teslim edilmesi; doğası gereği Anakharsis’in,“Pazaryeri, insanların birbirlerini aldatmaları ve üçkâğıda getirmelerine ayrılmış bir yerdir”; Oliver Goldsmith’in, “Ticaretin uzun süre hüküm sürdüğü yerde onur kalmaz”; Charles Dickens’in, “İşte pazarlığın kuralı: ‘Ya sen onların canına okursun ya da onlar senin canına okur.’ İş hayatının ahlâk ilkesi budur”; Charles Baudelaire’in, “Tüccar, dürüstlüğü bile para getirsin diye kullanır,” sözlerini anımsatır…</p>
<p>Sanatsal faaliyetle aynı kapsamda ele alınması mümkün olmayan “pazar ilişkisi”, nihayetinde iyilikbilmez bir açgözlülükle betimlenir.</p>
<p>Her zaman yoksul olan açgözlülük, aynı zamanda yoksullaştırıcı bir düşkünlüktür.</p>
<p>Şimdi sanat açısından soru(n), hayata ve insan(lık)a karşı sorumluluklarını, örneğin bienal denen ve benzeri düşkünlüğe ciro edip, edemeyeceğindedir.</p>
<p>Kolay mı? Yerküredeki sürdürülemez kapitalist çürümenin verili safhasında, büyük sergiler/ bienaller “Yeni Dünya Düzen(sizliğ)i”nin pazarlaması, kitleleri denetim altına almaya çalışan manipülasyon ve pasifleştirme taktiğidir.</p>
<p>Bienallerin, yığınlar üzerinde afyon etkisi yapan futboldan farkı yoktur.</p>
<p>Pasif katılımcılar, sürüleştirilmişlerdir. Amaç, insanlarda algılama bozukluğu, anlam kargaşası yaratarak uyuşturma ve sindirmedir; yani “gergedanlaşma süreci”dir.</p>
<p>Bienallerle başlayan “gergedanlaşma süreci” hızla çevreyi/ benlikleri sar(s)arken; insanlar, insanlıktan gergedanlığa ya da sürülüğe dönüştürülmektedir.</p>
<p>“Gergedanlaşma süreci” dedim: Eugene Ionesco, ‘Gergedan’ başlıklı oyununda şunları der: “Bilmem hiç dikkatinizi çekti mi, insanlar sizin düşüncelerinizi artık paylaşmıyorsa, sanki canavarlarla karşı karşıyaymışsınız duygusu uyandırıyorsunuz. Gergedanların saflığı, aynı zamanda acımasızlığı var onlarda. Onlar gibi düşünmüyorsanız göz kırpmadan öldürebilirler sizleri… Modern dünyada, totaliterleşme süreci, gündelik hayattaki pratiklerin deşifre edilmesiyle değil, totaliter toplum düşüncesini canlı biçimde çağrıştıran ‘gergedan’ imgesinin sürekli ‘taraflar’ca kullanılmasıyla sağlanmaktadır. Kahraman Bêrenger, etrafındaki tüm kişilerin aşama aşama ‘gergedanlaştığı’ bir dünyada, ayakta kalmaya çalışan bir ‘insan’dır. Öyle ki, Bêrenger’nin ‘gergedanlaşmaması’, bir noktada ona acı veren bir olgu olur. Bêrenger büyük bir kahraman olduğu için değil, bir türlü gergedanlaşamadığı için ‘insan’ kalmayı seçer, dolayısıyla da oyunun sonunda boyun eğmeyip insan kalmayı seçmesi, ironik bir etki yaratır. Kendi kurtuluşunu örgütleyemeyen ‘birey’ toplumun sorunlarına çare olamamıştır…”</p>
<p>Sanatın metalaştırıldığı güzergâhta, Bêrenger gibi insan olmak/ kalmak, daha bir zorlaşıyor.</p>
<p>Yani sponsorların, tekelci himayeciliğin tacir ilişkileriyle oluşturulan “çağdaş endüstriyel sanat”ın bienal denen “şizofrenik karnaval”larla pazarlanması, insan(lık)ın yabancılaştırılmasını güçlendirmektedir.</p>
<p>Söz konusu pazarlama da insan(lık)ın tüketilişinin zeminidir (hayattır).</p>
<p>Şimdi bir kez daha soralım: Benlikleri, aklı tutsak eden azami kâr/kazanç hırsıyla “sanat” mümkün müdür, olabilir mi?</p>
<p>Elbette ve kesinlikle “Hayır”!</p>
<p>İnsan(lar)ı, yabancılaştırıp/öteleyerek insanî/ sanatsal mecraların/ mekânların dışına iten sanat tacirlerinin manipülasyonu küratörlerin cinayeti değilse nedir ki?</p>
<p>İktidar küratörleri, sanat kavramının üzerine tül örtüp, ortamı karartıp/efsunlayarak, her şeyi metalaştırır…</p>
<p>Anlaşılmaz olanı anlaşılır kılma yönündeki eleştirel faaliyeti sabote eder; boyun eğmeyi, egemene biatı, kirliliği körükler.</p>
<p>Tüm bunları yapanlar ise pazar oligarşisinin soytarılarıdır.</p>
<p>Kapitalist kültür endüstrisi totaliter bir sektördür. Kocaman bir ağzı, nokta kadar aklı ve hassasiyeti, bodyguardları, hizmetkârları, parası mukabilinde rol kesen figüranlarıyla herkesin üstüne düşen rolü oynadığı bir orta oyunudur.</p>
<p>“Akıl tutulması”dır!</p>
<p>Şimdi bu devasa “akıl tutulması” karşısında eğer, “Var olmak bir ödevdir; isterse bir dakikalık olsun,” diyebiliyorsak W. Goethe gibi; sonsuza kadar yaşayacakmışız gibi -insanca- yaşamalıyız, zamanımızın az olduğunu hiç unutmadan…</p>
<p>Ki bu da, başkasının keyfine göre, satılan, alınan bir yaşamakla mümkün değildir. Çünkü insanın hayatı, sevmek yaşamaktır/ başkaldırmaktır içtenliğiyle sanatı var eden hayalidir.</p>
<p>“Sanat, sanatçı mı?” dediniz!</p>
<p>O hâlde Rod Steiger’in, “En önemli şey utanç duymadan kendin olmaktır”; Kazancakis’in, “İnsan uçurumun kenarına varmadan kanatlanmaz”; Karl Marx’ın, “Bir kimsenin özgür olarak gelişmesi, herkesin özgür olarak gelişmesinin şartıdır”; I. Kant’ın, “Böcek olmayı kabul edenler, ayaklar altında kalmaktan ve ezilmekten yakınmamalıdırlar,” uyarılarını unutamazsınız/ unutturamazsınız!</p>
<p>13 Kasım 2011 22:21:28, Ankara.</p>
<p><strong><em>N O T L A R</em></strong></p>
<p><strong><em>[*] </em></strong>Patika Dergisi, No:76, Ocak-Şubat-Mart 2012…</p>
<p><strong><em>[1]</em></strong> Schiller.</p>
<p><strong><em>[2]</em></strong> W. Goethe, Goethe Der ki, çev: Gürsel Aytaç, Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları: 534, 2’inci baskı, 1986, s.473.</p>
<p><strong><em>[3]</em></strong> Oscar Wilde, Sanatçı: Eleştirmen, Yalancı, Katil- Estetik ve Etik Üzerine, çev: <a href="http://www.iletisim.com.tr/ki%C5%9Fi/esin-so%C4%9Fanc%C4%B1lar-2416.aspx">Esin Soğancılar</a>, <a href="http://www.iletisim.com.tr/ki%C5%9Fi/kaya-gen%C3%A7-11105.aspx">Kaya Genç</a>, <a href="http://www.iletisim.com.tr/ki%C5%9Fi/fatih-%C3%B6zg%C3%BCven-32.aspx">Fatih Özgüven</a>, <a href="http://www.iletisim.com.tr/ki%C5%9Fi/t%C3%BCrker-armaner-1661.aspx">Türker Armaner</a>, İletişim Yay., 2008.</p>
<p><strong><em>[4]</em></strong> Özcan Yaman, “Sanat AŞ”, Evrensel, 18 Eylül 2011, s.16.</p>
<p><strong><em>[5]</em></strong> Gökhan Gençay, “Akıntıya Karşı Sanat”, Radikal Kitap, Yıl: 10, No:551, 7 Ekim 2011, s.33.</p>
<p><strong><em>[6]</em></strong> Esther Leslie, Walter Benjamin &#8211; Konformizmi Alt Etmek, Çev: Eda Çaça, Habitus Kitap, 2011.</p>
<p><strong><em>[7]</em></strong> Barış Acar, “… ‘Küratör’e Dönüşümden ‘Küratörün Dönüşümü’ne”, Birgün Pazar, 18 Eylül 2011, s.7.</p>
<p><strong><em>[8]</em></strong> Kanat Atkaya, “Milli Menfaat Olarak Bienal”, Hürriyet, 6 Ekim 2011, s.7.</p>
<div class="addthis_toolbox addthis_default_style addthis_32x32_style" addthis:url='http://www.atik-online.net/2012/01/satilamayip-alinamayan-sanat-ile-sanatci/' addthis:title='Satıl(amay)ıp Alına(maya)n Sanat (ile Sanatçı)(*) ' ><a class="addthis_button_preferred_1"></a><a class="addthis_button_preferred_2"></a><a class="addthis_button_preferred_3"></a><a class="addthis_button_preferred_4"></a><a class="addthis_button_compact"></a></div>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.atik-online.net/2012/01/satilamayip-alinamayan-sanat-ile-sanatci/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>2001’den bugüne Afganistan: nereden nereye?</title>
		<link>http://www.atik-online.net/2011/12/2001den-bugune-afganistan-nereden-nereye/</link>
		<comments>http://www.atik-online.net/2011/12/2001den-bugune-afganistan-nereden-nereye/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 31 Dec 2011 07:56:58 +0000</pubDate>
		<dc:creator>AHM</dc:creator>
				<category><![CDATA[Köşe Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[Temel Demirer]]></category>
		<category><![CDATA[2001den]]></category>
		<category><![CDATA[afganistan]]></category>
		<category><![CDATA[bugüne]]></category>
		<category><![CDATA[nereden]]></category>
		<category><![CDATA[nereye]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.atik-online.net/?p=11651</guid>
		<description><![CDATA[TEMEL DEMİRER &#124; 31 – 12 -2011 &#124; “Pişman olmakta geç kalanın vay hâline.”[1] Aslı sorulursa, Afganistan diye bir “soru(n)” yok, işgalcilerin Afganistan ile sorunu var ki, bu da eski(meyen) bir sömürgecilik meselesinden başka bir şey değildir… Güçlü direnişlerle işgalciler için hep bir mezarlık olan Afganistan’da, Büyük İskender’den beri hikayenin sonu daima, işgalcilerin pılısını pırtısını [...]<div class="addthis_toolbox addthis_default_style addthis_32x32_style" addthis:url='http://www.atik-online.net/2011/12/2001den-bugune-afganistan-nereden-nereye/' addthis:title='2001’den bugüne Afganistan: nereden nereye? ' ><a class="addthis_button_preferred_1"></a><a class="addthis_button_preferred_2"></a><a class="addthis_button_preferred_3"></a><a class="addthis_button_preferred_4"></a><a class="addthis_button_compact"></a></div>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.atik-online.net/wp-content/uploads/2011/11/temel-demirer.jpg" rel="lightbox[11651]" title="temel-demirer"><img class="alignleft size-thumbnail wp-image-11011" title="temel-demirer" src="http://www.atik-online.net/wp-content/uploads/2011/11/temel-demirer-100x100.jpg" alt="" width="100" height="100" /></a>TEMEL DEMİRER | 31 – 12 -2011 |</p>
<p>“Pişman olmakta</p>
<p>geç kalanın</p>
<p>vay hâline.”[1]</p>
<p>Aslı sorulursa, Afganistan diye bir “soru(n)” yok, işgalcilerin Afganistan ile sorunu var ki, bu da eski(meyen) bir sömürgecilik meselesinden başka bir şey değildir…<span id="more-11651"></span></p>
<p>Güçlü direnişlerle işgalciler için hep bir mezarlık olan Afganistan’da, Büyük İskender’den beri hikayenin sonu daima, işgalcilerin pılısını pırtısını dahi toplamadan, arkasına bakmadan kaçtığı bozgunlarla noktalanmıştır…</p>
<p>Bu kez de, ABD (ve NATO) için böyle olmaktadır.</p>
<p>Örneğin “Afganistan’ın aynadaki yansıması çirkinse, bu Afganistan çirkin olduğu için değildir, modern ve post-modern dünyanın tüm çirkinliklerini yansıttığı içindir. Eski bir Fars şiirinde denildiği gibi ‘Aynadaki görüntünü sevmiyorsan, aynayı değil, kendi yüzünü kır,” der Barnett Rubin, ‘Afganistan’ın Parçalanması’ başlıklı kitabında&#8230;</p>
<p>Rubin’in temel tezi, tarih boyunca Afganistan’a birçok dış gücün müdahale ettiği, bunu yaparken ülkenin kendi dinamiklerini hiçe saydığı, her gücün işine gelen siyasal grubu ya da etnik yapıyı desteklediği; bu süreçte Afganları her geçen gün daha bağımlı kılıp sonunda içinden çıkılmaz ve insanlarına her türlü acıyı tattıran bir yapıya dönüştürdüğü yolundadır.</p>
<p>Zaten bunun için Afganistan’a, modern ve post-modern dünyanın çirkin yüzü der yazar!</p>
<p>Evet, Afganistan’da yeni bir şey yok. Üstelik her geçen gün parçalı yapısı daha da derinleşiyor, halkları da şu dünyada bir gün huzur göreceklerine dair inanç taşımıyor. Adına seçim denilen ama seçimden başka her şeye benzeyen süreç de Afgan dinamiklerini gözardı ederek, bazı kurumlarını kendilerini rahatlatma adına uygulamaya koyan yabancı güçlerin işleri nasıl da içinden çıkılmaz kıldığının bir başka örneğidir…</p>
<p>Afganistan işgalinin ABD (ve NATO) için içinden çıkılmaz bir soru(n) olduğu kuşku götürmez.</p>
<p>Çünkü “Başkan Obama’nın en büyük dış politika sorunu nedir?” sorusuna Patrick Seale’in verdiği yanıt şudur: “Afganistan’da ne yapılacak? Amerika’nın Afgan savaşı 10 senedir devam etmekte. Savaşın sonu ya da nasıl makul bir şekilde oradan çıkılacağı hâlâ belli değil. NATO buraya 140 bin personel gönderdi, bunların da 100 bini Amerikalı. Şu ana kadar Afganistan’da bin 500 Amerikalı asker hayatını kaybetti, 11 bin 500’ü de yaralandı.</p>
<p>Bu savaş ABD’ye tam 420 milyar dolara mal oldu (Irak’taki felaket durumdaki savaşın maliyetinin yarısı kadar). Mali yıl içerisinde Afganistan’ın faturasının 113 milyar dolar olması bekleniyor. 2012 yılında ise 107 milyar olabilir. Bunlar muazzam rakamlar…”[2]</p>
<p>Giderek ağırlaşan ve maliyeti yükselen Afganistan işgali artık ABD (ve NATO) için sürdürülemez özellikler kazanırken; ABD Başkanı Barack Obama, 2011 Temmuz’unda Afganistan’dan ABD güçlerini geri çekmeye ve savaşı bitirmeye başlayacaklarını açıkladı.</p>
<p>Obama’nın, çekilme planına göre 2011 yılı sonuna kadar 10 bin, 2012 yazı sonuna kadar da toplam 33 bin ABD askeri geri çekilmiş olacak.</p>
<p>İlk hamlenin ardından düzenli olarak süreceğini söyleyen Obama, 2014’te geçiş döneminin tamamlanacağını ve Afgan halkının ülkelerinin güvenliğinden sorumlu olacağını ifade edip, Taliban ile görüşmelere yönelik koşullarını “Görüşmeler Afgan hükümeti tarafından yönetilmeli, barışçıl bir Afganistan isteyenler El Kaide’den ayrılmalı, şiddeti bırakmalı ve Afgan anayasasına uymalı” şeklinde sıraladı.</p>
<p>Ayrıca “Çok fazla savaş görmüş bir toprağa, siyasi çözüm olmadan barışın gelemeyeceğine” dikkati çeken Obama, “Dolayısıyla ABD, Afgan hükümetini ve güvenlik güçlerini kuvvetlendirirken, Taliban da dahil olmak üzere Afgan halkı arasında uzlaşı yaratmaya dönük girişimlere de katılacak,” diyerek ekledi:</p>
<p>“Afganistan’ı mükemmel bir yer yapmaya çalışmayacağız. Sokaklarında polis görevi yapmayacağız ya da dağlarında sonsuza kadar devriye gezmeyeceğiz. Bu, halkını koruyabilme yeteneğini artırması ve savaşın şekillendirdiği bir ekonomiyi, kalıcı barışı sürdürebilecek bir şekle büründürmesi gereken Afgan hükümetinin sorumluluğu!”</p>
<p>Evet, işgalci ABD (ve NATO) Afganistan’a “demokrasi götürmek”ten(?!) vazgeçip, şeriatçı Taliban ile pazarlığa fit oldu…</p>
<p>ABD’nin Taliban ile görüştüğü ilk kez üst düzey resmi bir ağızdan doğrulandı.</p>
<p>Afganistan’da Devlet Başkanı Hamid Karzai, Kâbil’de 18 Haziran 2011’de düzenlediği basın toplantısında “Afganistan’da yaklaşık 10 yıldır süren savaşa çözüm bulunması amacıyla hükümetimiz ve ABD, Taliban’la ön görüşmelere başladı. Görüşmeler iyi gidiyor. Yabancı güçler, özellikle de ABD, görüşmeleri kendileri yürütüyor” dedi.</p>
<p>Afgan liderin açıklamasıyla birkaç aydan bu yana Taliban’la masaya oturulduğuna dair gelen haberler ilk kez yetkili biri tarafından böylece teyit edilmiş oldu. 18 Haziran 2011’de Kâbil’de basına bilgi veren Karzai, görüşmelere başta ABD’li olmak üzere yabancı askeri temsilcilerin katıldığını belirterek, geniş katılımlı toplantıların henüz gerçekleşmediğini söyledi.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>İŞGAL NEDENİ: JEO-STRATEJİK KONUM + DOĞAL ZENGİNLİK</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Afganistan işgalinin nedeni çok açıktır: Jeo-stratejik konumu + narko-ekonominin de dahil olduğu zenginliği…</p>
<p>Öncelikle Muhammed Hakinehad’ın, “Afganistan ABD için bulunmaz Hint kumaşı… Çünkü Çin, İran, Hindistan ve Rusya gibi Amerika’yla sallantılı ilişkilere sahip ülkelere komşu olan Afganistan fazlasıyla stratejik,”[3] kaydını düştüğü coğrafya için Serpil Yılmaz da -haklı olarak- soruyor: “Afganistan mı Nabucco mu?”</p>
<p>Murat Çakır’ın, “Neden Afganistan?” başlıklı yazısında işaret ettiği gibi, “ABD bu sonucu belirsiz kanlı ve pahalı savaşı neden sürdürüyor? Neden bu savaş, neden Afganistan? Bu yazının amacı, bu sorulara bir yanıt getirmeye çalışmak ve sayılarla Afganistan savaşı hakkında bilgi vermektir. O nedenle önce jeo-stratejik nedenlere bir bakalım:</p>
<p>Bir hukukçu ve 1990’a kadar CDU federal milletvekili olan (aynı zamanda ABD ordusunun fahrî albayı olduğunu söyleyen) Jürgen Tödenhöfer’in dediği gibi, Afganistan ‘Batı karşıtı bir ayaklanmaya karşı mücadele ettiğimiz ve jeo-stratejik açıdan önemli olan bir ülke. Çünkü oradan Rusya, Hindistan, Pakistan ve Çin’i kontrol edebiliriz. Hammaddeler açısından da son derece iyi bir mevkii.’</p>
<p>Tödenhöfer haklı, ne de olsa Afganistan küresel petrol ve doğal gaz kaynaklarının yaklaşık üçte birinin bulunduğu bölgelere yakın bir ülkedir.”</p>
<p>Birincisi bu; ikinciye gelince, o da Afganistan’ın doğal zenginlikleridir…</p>
<p>Örneğin Pentagon’un bir iç yazışmasında Afganistan’ın “Lityumun Suudi Arabistan’ı” olabileceği ifadesi yer alıyor. ABD’li yetkililere göre demir ve bakır yatakları da bu alanda Afganistan’ı lider konumuna getirebilir.</p>
<p>ABD’nin araştırmasına göre Afganistan yaklaşık 1 trilyon dolar değerinde, henüz gün ışığına çıkarılmamış zengin maden yataklarına sahip.</p>
<p>Jeologlar, elektronik sektörünün vazgeçilmezi lityumun yanı sıra kobalt, altın, demir bulunan ülkeye “Lityum’un Suudi Arabistan”ı lakabı takmışlar.</p>
<p>‘The New York Times’ın 14 Haziran 2010 tarihli haberi, söz konusu rezervlerin Afganistan’ı dünyanın en kârlı madencilik merkezi hâline getirebileceğini ortaya koydu.</p>
<p>Evet demir, bakır, lityum, petrol, doğal gaz ve kıymetli taş gibi zengin maden kaynaklarına sahip olan Afganistan’da, 1.8 milyar varil rezerve sahip olduğu tahmin edilen petrol sahası da keşfedildi.</p>
<p>Afganistan’da iştah kabartıcı olan bir diğer unsur da, böylelikle, Kafkaçı havzasında 110 ila 243 milyar varile ulaşan petrol ve gaz rezervleridir. 1998’de yapılan hesaplara göre sözü edilen rezervlerin değeri 4000 milyar dolar gibi devasa düzeylerdedir.</p>
<p>Madencilik Bakanlığı sözcüsü ön araştırmalara göre kuzeydeki yeni rezervde 1.8 milyar varil petrol bulunduğunu bu rakamın daha fazla olabileceğini belirtti.</p>
<p>Ülkenin en büyük petrol rezervi, Özbek ve Tacik sınırındaki Amu Derya nehri yatağında bulunuyor. Batı’da Herat, güneyde Helmand ve doğuda Paktia’da da petrol bulunmuştu. Afgan hükümeti petrol ve diğer madenlerin çıkarılması için uluslararası şirketlere teklifler hazırlıyor.</p>
<p>Karzai yönetimi de Batılı şirketlere işletme hakkı verirken, 13 Aralık 2010’da varılan anlaşmaya göre çoğunluğu İngiliz ve ABD’li patronlardan oluşan grup, ülkenin kuzeyindeki Baglan’da altın çıkaracak…</p>
<p>Nihayet uyuşturucu ya da narko-ekonomi…</p>
<p>ABD elçisi Richard Holbrook’a göre, Afganistan’ın dünya eroin üretimindeki payı yüzde 90’dır.</p>
<p>Ayrıca ‘BM Uyuşturucu Suçlarına Karşı Savaş Ofisi’ne (ONUDC) göre, dünya eroin üretiminde kullanılan afyonun yüzde 90’ı Taliban’ın yoğun olduğu Kandahar ve Helmand bölgesinden gelmektedir.</p>
<p>Bu rakam Afganistan’ın gayri safi iç hasılasının yüzde 60’ı düzeyindedir. Ülke ekonomisinin yüzde 20’si de keza uyuşturucu parasına dayanmaktadır.</p>
<p>Tam da bu noktada “Dünyanın eroin kaynağı Afganistan’da Batılı ülkelerin 2002’den bu yana kurmaya çalıştıkları demokratik idare tarzının ve değerlerin, halkın geleneksel yaşam tarzına uyduğu ve halk tarafından benimsendiği de söylenemez,” vurgusuyla Sumru Noyan ekliyor:</p>
<p>“ONUDC’un tahminlerine göre, Afganistan’da 2009’da haşhaş ekilen alan 123 bin hektar. Kaçak haşhaş ekim alanlarında 2008 yılında ekilen 157 bin hektar alana nazaran yüzde 22’lik bir azalma var. Bu düşüşe rağmen Afganistan yine kaçak haşhaş ekimi ve afyon üretimi konusunda dünya rekortmeni unvanını koruyor!</p>
<p>Afganistan’da 1980’de 200 ton olan afyon üretimi, l985’te 450 tona, 1989’da Sovyet işgali sona erdiğinde ise, 1.200 tona ulaşmış bulunuyordu. Sovyet işgalinin sona ermesini kutlayan dünya devletleri, Afganistan’daki bu kaçak afyon üretimindeki büyük artışın, esasen Sovyetler’e karşı mücadele veren Afgan savaşçılarına kaynak sağladığı hususunu görmezden geliyorlardı. Bu zaman içinde, uyuşturucudan sağlanan gelir, ülke ekonomisinde önemli yerini almış ve çiftçiler için de varolma ve kazanç sağlamanın temel stratejisi haline gelmişti. 1990-94 arasında mücahitler ve diğerleri arasındaki iç savaş, Taliban’ın zaferi ile sonuçlanmış ve 1995 yılında ülkenin yüzde 95’i ve haşhaş ekilen bölgelerin hemen hemen tamamı Taliban güçlerinin kontrolü altına geçmişti. 1990-1999 arasında üretilen yıllık afyon miktarı ortalama 2.500 ton civarında idi. 1999’da 3.400 tona ulaşan afyon üretimini, Taliban lideri Molla Ömer 2000 yılında, haşhaş ekimini ve afyon üretimini yasaklamak suretiyle durdurmuş ve bu yasağı ülke çapında uygulamıştı. Afyon ve eroin ticareti, kaçakçılığı, yasak kapsamı dışında kalmıştı.</p>
<p>Ekim yasağı sonucunu gösterdi, 2001 yılında afyon üretimi 185 tona düştü. Bu, tarihi ve emsali görülmemiş bir yasak uygulaması olarak görülmekle birlikte, Taliban’ın yasaklama kararının gerisinde afyon fiyatlarının çok düşük olması, afyon stoklarının çokluğu gibi unsurlar üzerinde durulması lazım. Nitekim, ekim yasağından birkaç ay sonra afyon fiyatları kilogram başına 30 ABD dolarından 300 ABD dolarına fırladı. Bu fiyat artışı en çok, stokları ellerinde tutan Taliban’a yaradı.</p>
<p>11 Eylül 2001’den sonra, Taliban devrinin sona ermesi sonucu ortaya çıkan yönetim boşluğu, afyon üretiminin 18 kat artarak 3.400 tona ulaşmasına yol açtı. Bu miktar, 2004’te 4.200 tona, 2007’de yılında ise 193 bin hektara ulaştı, 8.200 ton afyon üretimiyle sonuçlandı. Bu üretimden 800 ton civarında eroin imal edilebiliyor. Bu rekolteden, dünyadaki eroin imalatının yüzde 93’üne tekabül ediyor.</p>
<p>Değerlendirmelere göre, Afganistan’da kaçak uyuşturucu satışından elde edilen gelirin Taliban’ın eline geçtiği anlaşılan miktarı 1 milyar ABD dolarına ulaşıyor.</p>
<p>Nihayet dünya uyuşturucu üretiminin merkezlerinden olan ve en az 1 milyon kişinin bağımlı olduğu Afganistan’da, 26 Haziran 2010’da “Dünya Uyuşturucuyla Mücadele Günü” kapsamında düzenlenen etkinlikte konuşan Karzai, kendisi dahil tüm yetkilerin para kaynaklarının araştırılması gerektiğini söyledi.</p>
<p>Kardeşi uyuşturucu üretim ağının merkezinde yer alan Karzai, afyon ekiminin artmasına karşı ellerinden geleni yapacaklarını söyledi. BM’nin eski Afganistan temsilciliği yardımcısı Peter Galbraith, Karzai’nin “uyuşturucu bağımlısı” olabileceğini ifade etmişti!</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>SOSYO-EKONOMİK DURUM VE YOLSUZLUK</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Abdul Malik Mujahid’in işaret ettiği gibi, “CIA verilerine göre bir Afgan’ın ortalama yaşamı 44 yıl. Ki bu, komşu Pakistan ve diğer sınır ülkelerden 20-30 yıl daha az. Bu, ülkede devam eden yıkımın sonuçlarından sadece biridir.</p>
<p>Afganistan’daki savaş 2001’deki ABD işgali ile başlamadı. Bu savaş, 30 yıl önce 1979 Aralık ayında Sovyetler Birliği’nin ülkeye saldırısıyla başladı. Savaşın insan bilançosu şaşırtıcı: Bir milyondan fazla Afgan öldürüldü ve üç milyonu yaralandı. Beş milyon Afgan, ülkesini terk edip mülteci durumuna düşmeye zorlandı. Bugün hâlâ 3.1 milyon Afgan mülteci durumunda ve bu, dünyadaki mültecilerin yüzde 27’sini oluşturuyor. Bunlardan çoğu Pakistan’da yaşıyor. Geri kalan iki milyon Afgan, ülkedeki yerinden ayrılmış durumda. 1980’lerde dünyadaki iki milyon mülteciden bir milyonu Afgan’dı.</p>
<p>Bugün hayatta olan Afganların çoğu hiçbir şey görmese de savaş gördü. Afganistan’daki günlük yaşam, perişan hâlde. Kışın Chicago kadar soğuk olan ülkenin sadece yüzde 6’sı elektriğe sahip…</p>
<p>Kâbil’de bile elektrik günde birkaç saat kullanılabiliyor. 30 yıllık savaştan ve ağaçlandırılmanın yok edilmesinden sonra ülkede fazla ağaç bırakılmadığından, geleneksel odunla ısınmak bile çok zor. Geçen yıl bin kişi soğuktan öldü. UNICEF verilerine göre ‘2 milyon devlet okulu öğrencisi temiz içme suyuna sahip değil ve Afganistan’daki okulların yüzde 75’i sağlık imkânlarından yararlanamıyor’.</p>
<p>Ülkenin çoğu yerinde kanun ve nizam yok. Hükümet ancak Kâbil’de var olabiliyor. Diktatörler lider durumunda. ‘Afganistan’ın yüzde 93’le dünyadaki haşhaşın en çok yetiştirildiği ve temin edildiği yer olması’ gerçeği bunu ispatlıyor. Bir İngiliz gazetesi, ‘Eroin işinde 4 büyük oyuncu Afgan hükümetindeki en üst düzey yönetici’ haberini yaptı.</p>
<p>Kadınlar, ülkedeki 30 yıllık savaşın bir numaralı kurbanları olmaya devam ediyor. Afgan parlamentosunun seçilmiş bir üyesi ve hükümetteki savaş efendilerinin ve savaş suçlularının açık sözlü eleştirmeni Malalai Joya’ya göre, ‘Afganistan’ın ve kadınların özgürlüğü ve ‘terörizme’ karşı savaş üzerine dünyaya yapılan propagandalar yalandır’.</p>
<p>Londra’da insan hakları ödülü aldığında yaptığı konuşmada, ‘Ülkemiz hâlâ savaşın, suçun ve köktencilerin yıkıcılığının gölgesinde yaşıyor ve kadınlar, bu durumun başta gelen ve sessiz kurbanları. Afganistan’da adalet yok. Bugün ülkedeki yaşamın her alanı bir trajedidir: Kadın haklarının güvenliği, kanun ve düzen bir uyuşturucu mafyasının hâkimiyetinde. Neredeyse iki nesildir Afgan çocukları, savaştan, bombardımandan, evsizlikten ve açlıktan başka hiçbir şey görmeden yetişti. Ülkede silah, uyuşturucu ve para için savaşanların her biri için onlar kolay hedefler’ dedi.”[4]</p>
<p>Afganistan’da üretilen afyonun, dünya çapındaki afyon üretimi arasındaki oran 2002’de yüzde 41; 2003’de yüzde 47; 2004’de yüzde 67; 2005’de yüzde 69; 2006’de yüzde 82; 2007’de yüzde 82; 2008’de yüzde 79’du…[5]</p>
<p>Öte yandan BM Kalkınma Programı’nın ‘İnsani Gelişme İndeksi’nde, Afganistan 179 ülke arasında 172. sırada. Okuma yazma oranı yüzde 28, bu rakam kadın ve kızlarda ise yüzde 14’lere düşüyor.</p>
<p>Ayrıca ‘Oxfam’, Afganistan halkının üçte birinin kıtlık tehdidi altında olduğunu açıklarken; her 30 dakikada, 1 Afgan kadınının hamilelik veya doğum nedeniyle hayatını kaybettiğine dikkat çekti.</p>
<p>Toparlarsak işgalin sonucu, neo-liberal reformların dikte edilmesiyken, Federal Dış Ticaret Dairesi, Afganistan’ı “dünyadaki en açık ekonomi” olarak değerlendiriyordu.</p>
<p>Liberalleştirmeler sonucunda Afganistan’da (2008’de 6.5 milyar doları aşan) müthiş bir ticaret bilançosu açığı ortaya çıktı. Bu sürede sadece Almanya, Afganistan’a 268 milyon Avro değerinde ürün ihraç etti (Afganistan’dan yapılan ithalatlar ise sadece 2.7 milyon Avro düzeyinde kaldı). Özelleştirmeler ise kitlesel işten çıkartmalara ve işsizlik oranının tavan yapmasına neden oldu.</p>
<p>Bu tabloda 2008 yılında halkın yüzde 40’ı işsizdi (bu veriler CIA’ye ait); halkın yüzde 61’i kronik açlık çekmekteydi: ortalama yaşam beklentisi 43.1 yıla düştü; yetişkinler arasındaki okuma yazma oranı yüzde 28.7’den yüzde 23.5’e geriledi; halkın sadece yüzde 13’ü içme suyuna ulaşabilirken, sadece yüzde 6’lık bir kesim elektriğe sahipti&#8230;</p>
<p>Yani işgal, Afganistan’da sömürgesini yaratıyordu…</p>
<p>Hem de işbirlikçi yolsuzluk gerçeğiyle!</p>
<p>Karzai yönetiminin yolsuzluklarından sıtkı sıyrılan halk, Amerikan müdahalesiyle 2001’de devrilen Taliban dönemine rahmet okur hale geldi.</p>
<p>‘BM Uyuşturucu ve Suçla Mücadele Dairesi’nin 12 vilayette 2010 Ağustos’undan Ekim’ine dek 7 bin 600 kişiyle görüşerek hazırladığı rapora göre yetişkin Afganların yarısı yılda en az bir kere rüşvet vermek zorunda kalıyor.</p>
<p>2009 yılında ödenen rüşvetin miktarı 2.5 milyar dolar hesaplandı. Bu, ülke gayrisafi milli hasılasının yüzde 23’üne denk geliyor. Kişi başına milli gelirin 500 dolar olduğu ülkede Afganların ödediği rüşvetin ortalaması 160 dolar civarında. Bir iş yeri açmak için yerel yetkililere ödenen rüşvet 100 bin doları bulurken doğum sertifikası almanın bedeli 10 dolardı.</p>
<p>Konuya ilişkin olarak ABD’nin, Karzai’nin yakın çevresindekileri CIA tarafından maaşa bağladığı açıklandı.</p>
<p>‘The Washington Post’, CIA’nin çok sayıda yetkiliye içerden bilgi sızdırmaları için para ödediğini yazarken; ‘The New York Times’ bunlardan birinin Ulusal Güvenlik Konseyi Başkanı Muhammed Ziya Salihi olduğunu öne sürdü.</p>
<p>Salihi, 2010 Temmuz’un da bir yolsuzluk dosyasını kapattırması karşılığında rüşvet olarak otomobil aldığı ithamıyla tutuklanmış, ardından bırakılmıştı.</p>
<p>‘The New York Times’a göre, Salihi’nin CIA’ya ne gibi hizmetlerde bulunduğu tam olarak bilinmiyor, ancak CIA’ya bilgi verdiği ve ABD politikalarını Afgan yönetimi içinde savunduğu tahmin ediliyor.</p>
<p>Bunlara ek olarak Fransa Dışişleri Bakanı Bernard Kouchner de ‘The New York Times’a, Karzai’nin “yolsuzluğa” karıştığını, ancak NATO’nun kendisini “adamı” olarak gördüğü vurgusuyla; Batılı ülkelerin, “Taliban’a karşı savaşı yürütebilmek ve kendi vatandaşlarını koruyabilen bir ülke inşa edebilmek için Karzai’den başkasıyla çalışma şansı olmadığını” belirtti.</p>
<p>Balığın baştan koktuğu Afganistan için ‘The Washington Post’ da, CIA’nın yanı sıra Türkiye ve Suudi Arabistan’ın, Afganistan hükümetini etkilemek amacıyla ödemeler yapan ülkeler arasında bulunduğunu açıkladı.</p>
<p>“Rüşvet” başta olmak üzere her türlü yolsuzluğun yaygınlaştığı Afganistan’da, CIA’dan sonra Tahran’ın da yetkililere rüşvet verdiği ortaya çıktı…</p>
<p>‘The New York Times’, İran’ın, Afganistan Devlet Başkanlığı Genel Sekreteri Ömer Daudzai’ye milyonlarca doları bulan ödeme yaptığını yazdı. Habere göre, paralar Karzai ve Daudzai’nin kullandığı gizli bir fona aktarılıyor.</p>
<p>Haberde, Karzai İran’ı ziyaret ettiğinde, Maliki’nin devlet başkanlığı uçağına içi para dolu büyük bir plastik çanta götürerek Daudzai’ye teslim ettiği de öne sürülürken, bir Afgan yetkili de para dolu çantanın birçok kişinin dikkatini çektiğini söyledi.</p>
<p>Evet Kâbil’de tuz da kokmuştur!</p>
<p>Yani çarpıcı bir örnekle, ‘Afganistan Devletini ve Toplumunu Saran Yolsuzluklarla Mücadele’ konulu konferansta, Aralık 3009’da rüşvetten 4 yıl hapse mahkûm olan Kâbil Belediye Başkanı Sahibi ön sıraya otururken, Karzai, zimmetine para geçirmekle suçlanan Sayibi’yi işaret ederek “O temiz bir kişidir. Onu tanıyorum” diyebilmektedir!</p>
<p>Bu çerçevede Afganistan’da süregelen yolsuzluklar, ülkeyi çökmenin eşiğine getirdi. ABD’nin önde gelen gazeteleri, hükümetin, ülkenin en büyük bankası Kâbil Bankası’nı değerini aşan kayıpları nedeniyle kurtarmak zorunda kaldığını öne sürdü. Gazetelere göre bankanın en üst düzey iki idarecisinin işlerine de yolsuzluk nedeniyle son verildi.</p>
<p>Karzai’nin kardeşinin ortağı olduğu bankanın değerinin iki katından fazla, toplam 300 milyon dolar borcu bulunduğu belirtildi. Bankanın 2009 yılında Karzai’nin devlet başkanlığı seçim kampanyasına milyonlar akıttığı da kaydediliyor. Kâbil Bankası’nın Afgan politikacılara, uyuşturucu kaçakçılarına ve isyancılara ait milyarlarca doları bir havale şirketi aracılığıyla ülke dışına çıkardığı da iddialar arasında. Bankanın genel müdürü Sherkhan Farnud’un, bankanın parasıyla kendisi ve yakın çevresi için Dubai’de 140 milyon dolarlık lüks gayrimenkul aldığı da belirtiliyor.</p>
<p>Bu arada yolsuzluğa karışan Afganistan Merkez Bankası Başkanı Abdülkadir Fitrat, ABD’ye kaçarak görevinden istifa ettiğini açıkladı.</p>
<p>Afganistan Merkez Bankası, 2010 yılında özel Kâbil Bankası’na kredi desteği sağlamıştı. Afganistan basını, Fitrat’ın bu sayede zimmetine 630 milyon Avro geçirdiğini öne sürmüştü.</p>
<p>Skandala karışan Kâbil Bankası’nın hissedarları arasında Karzai’nin kardeşi Mahmud Karzai de bulunuyordu.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>GENEL GÖRÜNÜM</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Bilmeyen, görmeyen yok: ABD’nin Afganistan müdahalesi tam anlamıyla bir fiyasko oldu. Yıllardır, doğru dürüst tanımlanamadan, amaçları saptanamadan süregelen savaşın bilançosunda ne var?</p>
<p>Her hücresine kadar yolsuzluklara batmış, Kâbil dışında bir otoritesi olmayan, bir genel seçimleri bile doğru dürüst gerçekleştirmekten aciz Karzai hükümeti&#8230; Büyük çoğunluğu okuma yazma bilmeyen, yerel halkın başına bela olmanın ötesinde kayda değer bir savaş gücüne, profesyonelliğe ulaşmaktan hâlâ çok uzak, kasım başında beş İngiliz askerinin öldürülmesi olayında olduğu gibi ilk fırsatta silahlarını kendilerini eğitenlere çeviren, Tacik-Paştun çekişmesinin arenası Afgan polis gücü, ordusu&#8230; Üstelik eğitilen her dört askerden biri silahlarını alıp kayıplara karışıyormuş.[6]</p>
<p>Durumu çok yakından bilenlerden CIA’nın eski Kâbil Bürosu Şefi, eski İstihbarat Konseyi ortak başkanı Graham Fuller, Afganistan’daki savaşın kazanılamayacağına inanıyor.[7]</p>
<p>Savaş yıllar önce, El Kaide’yi Afganistan’dan sökmek için başlamıştı. Uzadıkça, bir “ulus kurma”, modernleşme, demokratikleşme, uyuşturucu kaçakçılığını engelleme vb. projesine dönüş(türül)tü.</p>
<p>Daha sonrada Obama’nın konuşmasından, Afganistan’da bulunmanın gerekçesinin, ABD’nin ve dünyanın güvenliği gibi belirsiz bir amaca bağlandığını; modernleştirme, ulus kurma vb. gibi hedeflerin yerini, yönetimi feodal savaş ağalarına, “ılımlı” Taliban’a bırakma projesinin aldığını anlıyoruz.</p>
<p>Afganistan’da NATO’nun başta ABD, İngiltere ve Fransa olmak üzere uçaklar, uydular, helikopterler, zırhlı araçlar, uzun menzilli toplarla donatılmış yüz bine yakın askeri bulunmaktadır. Buna ayrıca Pakistan’ın askeri gücü ile Afganistan’ın 134 bin kişilik askeri ve sayıları 80 bini aşan polisi eklendiğinde, Taliban ve El Kaide’nin silahlı varlığı hiç mertebesindedir. Bu yüzden yine de direnip, saldırmayı sürdürmeleri ciddi olarak sorgulanmak zorundadır. Çok sayıda yorumcu için bunun nedeni sır değildir.</p>
<p>Ülkeyi sarıp sarmalayan ve yönetimin en üst düzeylerine kadar tırmanan yolsuzluklar, yoksul halkın iş, aş ve adaleti her şeye karşın yine Taliban çetelerinden bekleme durumuna getirilmesi, uyuşturucu kaçakçılığından silah ticaretine uzanan ve milyarlarca dolar getiren yolsuzlukları için en iyi ortamın savaş ortamı olduğunun bilincinde olan ‘savaş baronları’nın varlıklarını sürdürmeleri, NATO güçlerinin ikide bir ‘yanlışlıkla’ sivil halkı bombalaması savaşın sona ermesinin önünde dün olduğu gibi bugün de mutlaka aşılması gereken engeller arasındadır. Bizzat Amerikan Sayıştayı’nın 2009 Şubat’ın da yayımladığı raporundan birkaç örnek, yolsuzlukların çapı hakkında fikir vermektedir.</p>
<p>Rapora göre ABD ve NATO’nun üç yılda 220 bin silahı kayıplara karışmıştır, Afgan polisine sağlanan 135 bin silahın akıbeti de farklı olmamıştır. 2006 yılında uluslararası Paris toplantısında bu ülkeye sağlanan 21 milyar doların 14 milyarı daha ülkeye varmadan sırra kadem basmıştır.</p>
<p>Melali Cuya’nın ifadesiyle, “Batı Afganistan’a ‘demokrasi getirdiğini savunsa’ da(!) ülkeyi hâlâ dinciler yönetiyor. Kadın vekillerin tehdit edilmesi veya kadınlara taciz ve tecavüzün suç kapsamından çıkarılması bunun en açık örneği. Seçimlere de hile karışıyor”ken;[8] durum -çoğu zaman olduğu gibi- karışıktır…</p>
<p>Taliban, NATO ve ABD’nin güçlü armadasına karşın direnmeyi sürdürüyor. Başkent Kâbil’in dışında, ülkenin neredeyse tümüne hâkim. ABD ve NATO’nun strateji üstüne strateji değiştirip durmalarına bakılırsa, onların da kafalarının bir hayli karışık olduğu anlaşılmaktadır. Ama bu arada Tanrının hemen her günü iki asker Taliban kurşunlarına hedef olmaktadır…</p>
<p>Olup bitenlere bakıldığında durumun çok daha içinden çıkılmaz boyutlara ulaşacağını tahmin etmek için kâhin olmaya gerek yok…</p>
<p>2010 Eylül’ünde -tüm bu karmaşa içinde- yapılan “demokratik”(?!) seçimlerde, 2005’deki seçimlerde yüzde 50’ye ulaşan düşük katılımın benzeri yaşanmıştır. Katılımın rekor düzeylerde düşük olmasının yanısıra, seçimlerin dürüst yapıldığını söylemek de, kuşkusuz olanaksızdır. Seçimlerde her türlü hile hurdaya başvurmak, uzun süredir Afgan gelenekleri arasında yer almaktadır. Böylece bu ülkede seçimin de bir işe yaramadığı açık ve net bir biçimde ortaya çıkmıştır.</p>
<p>28 Ocak 2010’da Londra’da toplanan uluslararası konferansta “pişman olan” Taliban gruplarının ülkenin siyasal yaşamına katılmalarıyla ilgili görüşmelerin hızlandırılması kararı alınmıştır.</p>
<p>Afganistan’ın güvenliği için gözden çıkarılan milyarlarca dolardan en çok Karzai’ye yakın savaş baronlarıyla Taliban’ın nemalandığı, bizzat ABD ordu hizmetleri senato komitesinin raporlarıyla ortaya çıkmış bulunmaktadır. Ama ABD ve NATO, buna karşın Karzai yönetiminin Taliban’la uzlaşmaya yönelik girişimlerini desteklemekten geri kalmamaktadır. Obama’nın sözcüsü Robert Gibbs, durumu kurtarmak için ABD’nin görüşmelere resmen katılmadığını belirtmiş olsa da ABD’nin Karzai’nin bu yöndeki girişimlerini el altından desteklediği kimse için sır değildir.</p>
<p>Afgan savaşı dokuz yılında 345 milyar dolara malolmuştur. Yönetimin en yüksek katlarına kadar tırmanan yolsuzluk, ülkenin adeta gelenekleri arasına girmiş durumdadır. O kadar ki NATO’ya lojistik sağlayan şirketler kamyonlarının güvenliğini sağlamak için Taliban yolun tehlikesine göre kamyon başına haraç olmaktadır. Taliban bundan yılda 2.16 milyar dolar gelir sağlamaktadır.</p>
<p>Bu tabloda “Kaybedilmiş bir savaşı sonlandırmayı bilmek gerek,” demektedir felsefeci Tahar Ben Jailoun, ‘Le Monde’daki yazısında…[9] Ardından da devamla şunların altını çizerek:</p>
<p>“Yüz binlerce asker gönderen Sovyetler bu açık seçik gerçeği gördü ve çekilerek sorunları Batılılara bıraktılar. Bu muhteşem ne ki ulaşılması zor ve karmaşık ülkede, barbarlık sığınacak bir yer, bir mağara, bir kaynak bulmuş ve tüm dünyaya benzerine rastlanmayan bir sertlikle karşı çıkmaktadır. Bu barbarlara isterseniz Taliban, isterseniz uyuşturucu kaçakçıları ya da yasa tanımayan maceracılar diyebilirsiniz. Ne var ki hiçbir Amerikalının çözmeyi başaramayacağı bir mizaca sahip olan bu insanlar, ülkede dolaşmakta, yakıp yıkmaktadır…”</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>TALİBAN GERÇEĞİ</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>İngiliz ordusunun Anglikan Piskoposu Stephen Venner’in, “İnanç, iman ve birbirlerine sadakat bakımından takdire şayan olabileceğini” belirtirken; Taliban’ı şeytanlaştırmayı yanlış bulduğu ve “Birçok insan onların etkisinde” dediği örgütlenme, tasvip edin-etmeyin önemli bir güç odağı ve yapılanmasıdır…</p>
<p>Afganistan, 1945’ten bu yana ABD ile Sovyetler Birliği arasında soruna yol açıyordu. Sovyetler’in desteğiyle 1973’te Afganistan’da askeri darbe düzenlendi. 1979’da ülkeyi işgal eden Sovyetler Birliği 1989’da Afganistan’dan çekildi. Bu uzun kavga hem Taliban’ı hem de El Kaide’yi yarattı. Ülke bir anda aşiretler ve mücahit gruplar arasındaki çatışmanın ortasında kaldı. Ancak katı şeriat rejimi uygulamak isteyen Taliban, Afganistan’daki Peştunlar içinde büyüdü ve bölgede neredeyse tek hâkim güç hâline geldi.</p>
<p>Taliban, doğum yeri Kandahar’daki etkinliğini kısa sürede çevreye de yaydı ve İran sınırı yakınlarındaki Herat’ı 1995’te ele geçirdi. Örgüt, bir yıl sonra ise Devlet Başkanı Burhaneddin Rabbani ile Savunma Bakanı Ahmed Şah Mesud’un rejimini yıkarak Kâbil’de kontrolü tamamen ele geçirdi. Pakistan’daki medreselerde eğitim görmüş Peştun mültecilerden oluşan Talibanların hâkimiyetinde Afgan merkezi hükümetinin otorite boşluğu da büyük etken oldu.</p>
<p>Örgüt yalnızca Afganistan için değil, çevre ülkeler için de “tehdit” olmaya başladı. 11 Eylül saldırılarının ardından ABD Taliban’ı da hedefe oturttu.</p>
<p>Örgüt lideri Molla Ömer’in El Kaide lideri Usame bin Ladin ile işbirliğine gitmesi ise ABD’nin iyice öfkesini çekmişti. ABD, 7 Ekim 2001’de Afganistan’ı işgal ederek Taliban rejimini devirdi. 22 Aralık 2001’de Hamid Karzai, Afgan Geçici Yönetimi’nin başkanı olarak atandı. 2004’te Afganistan, başkanlık sistemiyle yönetilen İslâm cumhuriyeti hâline geldi.</p>
<p>Bu durum Taliban’ın yeniden ve daha güçlü doğmasına yol açacaktı.</p>
<p>Afgan grupları kabaca ‘Taliban’ adı altında birleştiriliyor ama sayıları çok fazla. Çıkarlarına uygun olduğu dönemlerde, bilhassa doğuda işbirliği yapıyorlar. Güneyde daha ziyade Taliban’ın eski rejimine mensup bir şura hâlinde sürgündeki hükümet olarak, Pakistan’ın Balucistan eyaletinden kalkışma yönetiliyor.</p>
<p>Doğuda aşırı gruplardan ‘Laşkar-ı Tayyibe’, ‘Hizb-i İslâmi Gulbiddin’ ve ‘Tahrik-i Nefiz-i el Şeriat-i Muhammed’, ‘El Kaide’, ‘Tahrik-i Taliban Pakistan’ grupları var.</p>
<p>Afganistan’daki direniş hareketleri konusunda uzmanlaşmış kimselere göre, bu ülke içinde her zaman faaliyette bulunan 30 ile 40 bin arasında, direnişçi var.</p>
<p>Bunların 8-10 bini (yüzde 25’i) tam zamanlı savaşan Taliban unsuru. Vilayetler çapında 200 ile 450’lik gruplar hâlinde faaliyet gösteriyorlar. Geriye kalanlar ise zaman zaman görev üstleniyorlar. Bunlara ilaveten binlerce kişi, yeraltı gizli köy örgütü mensubu olarak, Afganistan ve Pakistan topraklarında yaşıyorlar.</p>
<p>Öte yandan Taliban’ın gücüne ilişkin olarak Saad Muhyu’nun izahı önemlidir:</p>
<p>“Afgan Talibanı Müslüman Kardeşler gibi uluslararası bir hareket hâline gelmiş gibi görünüyor. Şimdi Afganistan ve 2004’te kurulan Nijerya Talibanı’nın yanı sıra, Pakistan Talibanı, Keşmir Talibanı, Endonezya Talibanı ve iddialara göre Arap Talibanı var.</p>
<p>Ortaçağ ilkelerine tutunması, kadınları haklarından mahrum bırakması ve aşırılığıyla tanınan Afgan Talibanı azınsanmayacak derecede modernleştiği düşünülen ülkelerde nasıl yayılabilir? Taliban’ın Afganistan’da varlık gerekçesi olması garip değil: Özellikle de Halliburton şirketiyle ‘müşteri’ geçmişinin ve CIA’le ilişkisi göz önünde bulundurulursa&#8230; Taliban, köklü bir tarihe sahip Peştunların geniş bir kesimini temsil ediyor. Peştun Afganların özgürlüklerine tutunmasını açıklayan ulusal hissiyatını Kâbil hükümeti değil, Taliban temsil ediyor. Bu savaşçıların çoğu, Taliban’a liderlerini sevdikleri için değil NATO’dan nefret ettikleri için katıldıklarını belirtiyor. Yani Afgan Talibanı’nın meşruiyeti ideolojisinden değil, yabancı işgalle karşılaştırılmasından geliyor.”[10]</p>
<p>11 Eylül saldırıları sonrası ABD’nin 2001’de başlayan Afganistan işgaliyle devirdiği Taliban’ın lideri Molla Ömer’in, Batı’nın ülkesindeki savaşı kaybettiğini söyleyip Afganları “işgalci gavurları” kovmaya çağırdığı; yabancı güçleri çıkarmaya yakın oldukları vurgusuyla Obama’dan ABD askerlerini “mümkün olduğunca çabuk ve koşulsuz” çekmesi isteyip, “Bu cihat direnişinin başarısı artık yaklaşmıştır. Sizi temin ederim ki, çektiğimiz çileler ve zorluklar daha fazla devam etmeyecek. Allah’ın izniyle yakında, işgalci düşman kovulunca kederli kalplerimiz teselli bulacak” dediği düzlemde Taliban etkinliği devasa boyutlar kazanmıştır!</p>
<p>Bunlarla birlikte ABD ordusuna bağlı düşünce kuruluşu ‘Terörle Mücadele Merkezi’nin raporunda, Taliban ve diğer örgütlerin Pakistan’daki nükleer tesislere saldırılar düzenlediği ve militanların nükleer silah ve malzemeleri ele geçirme olasılığının yüksek olduğu öne sürüldü…</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>BASKI VE KADIN(LAR)IN DURUMU</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Taliban bir güç ve Lucius Accius’un “Bırakın nefret etsinler, yeter ki korksunlar,” sözündeki üzere sınırsız (ve yer yer toplumsal motifleri kullanan) büyük bir baskıdır…</p>
<p>Aslında “En büyük kötülükler, iyi ya da kötü olmaya bir türlü karar veremeyen kimseler tarafından yapılır,” diyen Hannah Arendt’i doğrulayan Taliban, özgürlüğünü yitireceğini bile bile güç peşinde koşan dinsel bir fanatizmdir.</p>
<p>Gücünü, büyüklüğü oranında kötüye kullanan Taliban, kötülük edip, baskı altına aldığı kimi toplumsal katmanlarında desteğini alırken, “Stockholm Sendromu” tezini doğrular sanki…</p>
<p>İnsanların her türlü kötülüğü yapabilecek kadar becerikli olduğunu kanıtlayan pratikleriyle, baskının her zaman kestirmeden gidip, sonuç almaya yöneldiğini ortaya koyan Taliban bir yerde (ABD işgali gibi) Jorge Luis Borges’in şu tespitini doğrulamaktadır:</p>
<p>“Bana öyle geliyor ki, insan kendini her gün yeni kötülüklere teslim edecek ve çok geçmeden geriye yalnızca haydutlar ve askerler kalacak…”</p>
<p>Ya kadın(lar)ın durumu?! O tam bir felaket…</p>
<p>“Afgan ebe Azfar, ‘Kadınlar tedavi edemediğimiz hastalıklar yüzünden ölmüyorlar. Toplumlarımız hâlâ onların hayatlarının kurtarılmaya değer olup olmadığına karar veremediği için ölüyorlar,’ diyor…</p>
<p>Dünyada hamilelik ve doğum sırasında ölümlerin en fazla yaşandığı ikinci ülke olan Afganistan’da her yüz bin doğumda 1.600 anne hayatını kaybediyor. Zengin ülkelerde bu rakam 1-12 arasında değişiyor.”[11]</p>
<p>‘Thomson Reuters Vakfı’nın araştırmasına göre, dünyada kadınlar açısından aile içi şiddet, ekonomik ayrımcılık, kadın sünneti, tecavüz gibi kriterler dikkate alındığında kadınlar açısından en tehlikeli 2. ülke Afganistan…</p>
<p>Ayrıca “Afganistan’da kadınların yaklaşık yarısı 15 yaşına gelmeden evlendiriliyor. Evliliklerin tahminen yüzde 70 ila 80’i zorla gerçekleşiyor.”[12]</p>
<p>Toparlarsak: Savaş ağalarını destekleyen Karzai’nin “timsah gözyaşları” döktüğünü belirten ve ‘Sesimi Yükseltmek’ başlıklı kitabı yazan Afganistan’ın kadın milletvekili Malalay Joya, “konuşmaya cesaret eden bir Afgan kadınının sıradışı hikâyesini” anlatır.</p>
<p>2007’de bir Amerikan kanalına verdiği röportajda “Parlamentonun hayvanat bahçesine döndüğünü” söyleyen Joya, meclis sandalyesinden olmuştu.</p>
<p>Malalay Joya, ülkesinde hem ABD destekli iktidarın, hem de Taliban’ın kâbusu. Beş suikast girişiminden kurtulan Joya, ‘The Times’ için kaleme aldığı makalede şunların altını çiziyor:</p>
<p>“Şimdi ülkemdeki kadınların sözde benim gibi seçme ve seçilme hakları var. Gerçekte tüm bunlar birer yalandan ibaret. Çünkü Afganistan’da kadın öldürmek, kuş öldürmek gibi bir şey. Kadınlar tutsak hayatı yaşıyor. Bizden nefret edenler tarafından yönetiliyoruz. Onlara göre kadınlar ya evlerinde oturacak ya da mezarlarında yatacak. Karzai hükümeti yüzünden sürekli şiddet, cinayet, adam kaçırma ve tecavüz olayları yaşanıyor. Şimdi de yabancı güçlerin ve hükümet destekli savaş ağalarının işgali altındayız. Bunlar da en az Taliban kadar kötü. Hepsi uluslararası mahkemede yargılanmalılar.”</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>POLİTİK TABLO</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Abdullah İskender’in, “Kâbil konferansında çizilen pembe tablonun aksine, BM Genel Sekreteri bile ülkeye rahat giremiyor. Taliban Karzai’ye güvenmeyecektir,”[13] derken; Robert Fisk’in, “Afganistan çöküyor,”[14] diye eklediği tabloda Afganistan’ın politik durumu kelimenin tam anlamıyla vahimdir…</p>
<p>Evet, Afganistan’da iç ve dış etkenlerin birlikte oluşturduğu “durum”, ABD ve NATO açısından çok olumsuz. ABD’de Temsilciler Meclisi’nde, Washington koridorlarında, hem Cumhuriyetçiler hem de Demokratlar arasında bu savaşın kazanılabileceğine ilişkin inanç hızla kayboluyor. General McChristal’in de “Bu savaşı kaybedebiliriz” sözleri havayı daha da ağırlaştırıyordu…</p>
<p>İskender, Cengiz Han, İngiliz ve Rus imparatorlukları Afganistan’da boylarının ölçüsünü aldılar. Bu yüzden oraya “imparatorlukların mezarlığı” da deniyorken; Afganistan’daki NATO kuvvetlerine (ISAF) 2004 yılının Şubat-Ağustos ayları arasında komutanlık eden General Hillier, “Afganistan batağı, NATO’nun çürüyen ceset olduğunu gözler önüne serdi,” diyordu.</p>
<p>Özel güvenlik şirketlerinin Afganistan’ında iş bunlarla da sınırlı değildi!</p>
<p>Afganistan’ın Zebul vilayetindeki ABD Dışişleri Bakanlığı yetkilisi (ve daha önce Irak’ta savaşan) Matthew Hoh istifa etti.</p>
<p>Hoh, “ABD ve NATO askerlerinin Peştun topraklarında direnişi haklı çıkaran bir işgal gücü meydana getirdiğini” vurguladığı istifa mektubunda, “ABD’nin Afganistan’daki varlığının stratejik amaçlarıyla ilgili anlayış ve inancımı kaybettim” dedi ve ekledi: “İstifam bu savaşı nasıl sürdürdüğümüz ile değil, niye ve nereye kadar sürdürmekte olduğumuzla ilgili”!</p>
<p>Özetle Gassan Şerbel’in, “Afganistan’ın coğrafyası ve bileşenleri nedeniyle net ve ezici bir zafer imkânsız,”[15] notunu düşerken; İngiltere Savunma Bakanı Liam Fox’un, ‘The Times’a demecinde, “Bir XIII. yüzyıl ülkesinin eğitim politikasıyla ilgilenmek için değil, İngiliz halkının ve küresel çıkarların tehdit altına girmesini engellemek üzere” Afganistan’da olduklarını belirtip, “Biz dünyanın jandarması değiliz” dediği siyasal tabloda her şey karmaşık bir özellik arzetmektedir…</p>
<p>Örneğin ABD ve NATO birliklerine komuta eden Amerikalı General David Petraeus, Obama’dan güvenliği Afgan ulusal güvenlik güçlerine devretme kararını gözden geçirmesini isteyeceğini ve çekilmek için erken olduğunu söylerken; Mayıs 2010’da Afganistan’a giderek Alman askerlerini ziyaret eden Almanya Cumhurbaşkanı Horst Köhler, bir radyoya verdiği demeçte, Afganistan’ın emperyalist amaçlar için işgal edildiğini dobra dobra belirtti.</p>
<p>Afganistan’ın “terörle mücadele” adı altında işgal edilmesinin asıl amacının emperyalizmin ekonomik çıkarları olduğu gerçeğini ifade etmede bir tabuyu kıran Köhler, verdiği demeçte aynen şunları söyledi: “Bana göre toplumun geniş kesimi tarafından da anlayışla karşılanabilecek şekilde, bizim gibi dış ticarete yönelmiş bir ülkenin çıkarlarını korumak amacıyla gerekli durumda askerî müdahaleler yapması gerekiyor. Örneğin ticaret yollarının korunması, örneğin bütün bir bölgenin istikrarsızlaştırılmasının engellenmesi gerekiyor. Bununla güvenliğin korunması ve ticaret ve gelirimize olumsuz etkide bulunmasının önüne geçmek gerekiyor. Bütün bunların tartışılması gerekiyor ve inanıyorum ki bu konuda kötü bir yolda değiliz.”</p>
<p>Evet, evet “Cumhurbaşkanı Horst Köhler’e göre, Afganistan savaşı, bir ihracat ulusu olan ülkesinin ticaret yollarının güvenceye alınması hizmetinde de bulunmakta ve böylece yurtiçindeki işyerlerinin korunmasını sağlamaktadır,”[16] Holger Schmale’in de altını çizdiği gibi…</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>ABD POLİTİKASI</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>General McChristal’in, General Hillier’in, ABD Dışişleri Bakanlığı yetkilisi Matthew Hoh’un, Liam Fox’un, Horst Köhler’in itirafları ile somut verilerin ortaya koyduğu üzere ABD politikası iflas etmiştir!</p>
<p>“Obama, Afganistan politikasının değişmeyeceğinde ısrar etti. Ancak söylemediği şey savaşın kötü gittiği idi.”[17]</p>
<p>Ama bu kadar değil; Michael Moore, “Bob Woodward’un ‘Obama’nın Savaşı’ adlı yeni kitabı, Obama’nın Afganistan’da orduya boyun eğişini ortaya koyuyor. ABD’de ‘başkomutan’ sıfatı, Burger King’in ‘ayın elemanı’ kadar sembolik. Amerikan ordusu üzerinde sivil kontrol falan yok,”[18] derken; West Point Askeri Akademisi’nde yeni Afganistan stratejisini açıklayan Obama, Afganistan’a 30 bin asker daha göndereceklerini söyledi.</p>
<p>Obama’nın Afganistan için açıkladığı askeri plan, 68 bin mevcut ABD askerine 30 binlik bir güç daha eklenmesiydi!</p>
<p>“Yeni Afganistan politikası”nı değerlendiren emekli Tuğgeneral Nejat Eslen, ABD’nin kazanma şansı olmamasına rağmen Afganistan’da direneceğini belirtip, “Bu strateji çalışmayacak. ABD Afganistan’daki savaşı, daha önce Büyük İskender’in, İngiliz İmparatorluğu’nun ve Sovyetler Birliği’nin kaybettiği gibi kaybedecek,” dedi.</p>
<p>ABD’nin ve Obama’nın, “bu savaşın kaybedilecek bir savaş olduğunu bildiklerini” savunan Eslen, “Afganistan’a giren ABD’nin asıl amacı, Orta Asya’yı kontrol ederek Hazar havzasındaki enerjiyi Hint Okyanusu’na indirmekti. Bunu gerçekleştirmek şimdilik çok zor” değerlendirmesi yaptı.</p>
<p>Özetle “Afganistan, milliyetçi tepki riskini hafife alan Obama’nın asker artırma kararını endişeyle izliyor”ken[19] “ABD sırf kendisi öyle istiyor diye Afganistan’da ulus inşa edemez&#8230; ABD ne kadar çabalasa da ilerleme kaydedemez,”[20] diyordu Thomas L. Friedman…</p>
<p>Nihayet Yasir El Zeatire’nin, “Obama’nın Müslüman dünyayla yeni bir sayfa açtığına inananlar yanılıyor. Zira Pakistan ve Afganistan’daki savaşlar Batı’yla İslâm dünyası arasındaki ilişkinin emperyalist yapısının devam ettiğinin en önemli göstergesi”;[21] ya da ‘The New York Times’ın, “Obama’nın Afganistan’a 30 bin asker daha gönderip Taliban’ı hızla geri püskürtme stratejisi askeri açıdan mantıklı görünüyor. Zira ABD Afganistan’ı şu an bırakıp gidemez. Fakat Karzai’nin yolsuzluğu engellenmez ve Afgan yönetimi daha etkin hale getirilmezse, yeni strateji sonuç vermez,”[22] eleştirileri eşliğinde ABD, “Af-Pak” saldırganlığına sarıldı…</p>
<p>Obama’nın dış politikada ilk sıraya yerleştirdiği ve Af-Pak projesi olarak adlandırdığı Afganistan-Pakistan’da şiddet hız kesmeyip; kan dökülürken; ‘Ahbar El Arap’ın belirttiği üzere, “ABD’nin Irak, Afganistan ve Pakistan’a getirmeye çalıştığı ‘demokrasi’, toplumsal denklemleri değiştirdiği için şiddete yol açıyor”du.[23]</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>NATO’LU -EMPERYALİST- SALDIRI</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>‘Pew Araştırma’sının ortaya koyduğu, emperyalist ABD saldırganlığının başarısızlığı ya da denizin tükendiğidir!</p>
<p>Aslında bu iflas, NATO’lu -emperyalist- politikaya da ciro edilmelidir.</p>
<p>Hatırlanacağı üzere Soğuk Savaş’ın ardından NATO’nun, artık bir anlamının kalmadığı ileri sürüldü. Halbuki NATO, yalnızca “Sosyalist Blok”a karşı bir ittifak değil, aynı zamanda Batı merkezli dünya ekonomisinin hegemonya ilişkilerini, Avrupa’yı, ABD’ye bağlayarak korumaya hizmet eden bir siyasi-askerî platformdu. Bu yüzden NATO’nun görev alanı, stratejik konsepti, ilk fırsatta, Kosova savaşı sırasında fiilen, sonra da 1999’da resmen “bölge dışında etkinlik göstermek” üzere yeniden tanımlandı.</p>
<p>Ardından da Afganistan geldi…</p>
<p>Afganistan, Batı’nın NATO’su için tam bir bataklık oldu.</p>
<p>Hem de Joschka Fischer, “Batı, Taliban güçlenirken Afganistan’dan çekilmenin sonuçlarını kaldıramaz. Şu an çekilmek hem bölgenin hem de Batı’nın güvenliği açısından daha da kaotik bir geleceğe yol açar,” derken ve NATO’nun eski Afganistan Sivil Temsilcisi Hikmet Çetin’e göre de, “Başarısızlık teröre karşı dünyanın yenilgisi anlamına gelir”ken!</p>
<p>Ancak tüm kaygılar boşunaydı; nafileydi; Batı’nın NATO’su Afganistan bataklığına gömülmüştü!</p>
<p>Buna karşın Kâbil Konferansı’nda, Karzai’nin 2014’te güvenliğin tümüyle Afganlara devri planı kabul edilse de, NATO Genel Sekreteri Anders Fogh Rasmussen uluslararası güçlerin ülkede kalmaya devam edeceğini açıklayıp, “Geçiş sürecimiz takvimlere değil koşullara bağlıdır” dedi.</p>
<p>Ancak bunlar ABD ve NATO kuvvetlerinin komutanı (ve bir söyleşide Obama ve ekibiyle dalga geçen!) General Stanley McChrystal’ın, Afganistan’da ilerleme kaydetmelerine rağmen savaşı “Henüz kimsenin kazanmadığını” söylediği gerçeğini gölgeleyemiyordu…</p>
<p>‘The Independent’ de, NATO savunma bakanlarına brifinginde karamsar tablo çizen McChrystal’ı, Obama’nın görevden almak için ‘Rolling Stone’ dergisindeki sözlerini gerekçe yaptığını yazıp; Taliban sözcüsü Yusuf Ahmedi, “Koalisyon güçlerine kimin komuta edeceğini umursamıyoruz. Ülkeyi terk edinceye kadar işgalcilerle savaşacağız” derken; NATO, Afgan bataklığından çıkmak için Rusya’dan ricacı oldu. Rusya’nın, Afganları eğitip NATO’ya helikopter vermesi için kapı aralandı.</p>
<p>NATO Genel Sekreteri Anders Fogh Rasmussen, “Afganistan teröristler için güvenli bir yer olursa, bunun kurbanlarından biri de Rusya olur” derken; Rusya, Afganistan’daki savaşta NATO’ya yardım etme kararı aldı.</p>
<p>Robert Fisk’in, “ABD Sovyetler’in izinden gidiyor,”[24] diye betimlediği tablodaki veriler, iflası ve işgalin açmazını teyit ediyordu…</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>İŞGAL GERÇEĞİ: ÖLÜMLER…</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Afganistan’daki işgal gerçeğini Kerim Farsi, “Ölen siviller, bataklığa saplanan ABD’nin umurunda değil. Obama prestijini korumak ve paçayı yırtmanın yollarını arıyor,”[25] sözleriyle özetlerken; Patrick Cockburn da ekliyor: “WikiLeaks’in yayımladığı belgeler Afganistan’da hayatın dehşet verici gerçekleri hakkında hiç olmadığı kadar ayrıntılı bir resim çiziyor…”[26]</p>
<p>Afganistan’a bir ABD askeri göndermenin yıllık maliyetinin ortalama bir milyon doları geçerken; 9 yıllık savaşta 2 bini aşkın NATO askeri öldü.</p>
<p>7 Ekim 2001’de Kâbil’in havadan bombalanmasıyla başlayan savaşta hâlâ “hedeflere ulaşılamaması”, Afganistan Savaşı’nın, 20 yıl süren ve 58 bin Amerikan askerinin öldüğü Vietnam Savaşı’na benzetilmesine neden oldu.</p>
<p>Evet, evet ABD’nin Afganistan serüveni Vietnam savaşını geçerek “ABD’nin en uzun süreli savaşı”na dönüşürken; hemen her şey, Abdulvehhab Bedirhan’ın formüle ettiği gibiydi: “WikiLeaks’in Afganistan belgelerini yayımladığı gün, Helmand’daki bir saldırıda 52 kişinin öldüğüne dair bir haberin yayımlanması ironikti. ABD yaklaşık 10 yıldır zaferin yanına yaklaşamazken savaşın yükünü siviller çekiyor.”[27]</p>
<p>Gerçekten de en fazla sivil ölümlerinin 2010 yılında yaşandığı açıklandığı Afganistan’da BM’nin hazırladığı rapora göre, sivil ölümleri 2010 yılında 2009’a göre yüzde 15 daha arttı.</p>
<p>Bu çerçevede ülkede sürekli artan sivil ölümlerinin sayısı 2010’da 2.777 olurken bu kayıpların arasında çok sayıda çocuğun da bulunduğuna dikkat çekildi.</p>
<p>BM’ye bağlı ‘Afganistan Yardım Misyonu’nun raporuna göre, 2010 yılının ilk 6 ayında 1.271 Afgan öldü, 1997’si yaralandı.</p>
<p>Yine BM raporuna göre, 2009 yılında saldırılarda ölenlerin sayısının 2008’e kıyasla yüzde 14 daha fazla olduğu belirtildi.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>SİVİL KATLİAM(LAR)I</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Karl von Clausewitz’ın, “Savaş, politikanın başka yollardan sürdürülmesinden başka bir şey değildir,” diye tanımladığı “realite”nin diğer aslî yüzünü, “Savaşlara yoksullar gönderilir. Yoksul ülkelerin yoksulları birbirine kırdırılır,” diye Yıldırım Türker tanımlarken; üzerinde durulması gereken de sivil katliam(lar)ıdır!</p>
<p>‘The Telegraph’a konuşan NATO’ya bağlı Uluslararası Güvenlik Destek Gücü’nün (ISAF) Komutan Yardımcısı Korgeneral Sir Nick Parker, Afganistan’daki birliklerin ellerindeki tüm araçları kullanabilmeleri gerektiği vurgusuyla, askerlerden ateş açılmasına yönelik kısıtlamaların yaşamlarını tehlikeye soktuğu yönünde şikâyet aldıklarını söylerken; George Bush döneminde başlayıp, Obama’nın sürdürdüğü Afganistan’daki işgal vahşetiyle, “Binlerce masum köylü öldürüldü,”[28] diyor David Model…</p>
<p>Örneğin Afganistan’ın doğusundaki Paktiya vilayetinde 12 Şubat 2010’da ABD ve Afgan askerlerinin gece operasyonunda ikisi hamile üç kadını öldürdüğü, ancak NATO’nun katliamı örtbas ettiği açıklandı…</p>
<p>Durum buyken; “Afgan halkı yabancı askerlerin militanlar kadar tehlikeli olduğunu söylüyor”[29] ki, bunda da sonuna dek haklılar…</p>
<p>Kaldı ki General Stanley McChrystal NATO harekâtında sivil ölümleri azaltma sözü verse de, rakamlar tam tersini gösteriyor ve Afganistan’daki sivil kayıpların “sorumlusu” olarak gösterilen Taliban’ın, “Komisyon kuralım, kayıpları soruşturalım,” teklifine NATO, “Lüzumu yok!” yanıtını veriyor!</p>
<p>Bu yanıt da sivil katliamından kimin sorumlu olduğunu da ortaya koyuyor…</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>YALAN İLE GERÇEK: ÇOCUK KIYIMI</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Tam burada Gideon Rachman’ın, “Batı, Afganistan’daki hedefinin Kaide’yi yok etmek mi yoksa ülkeye evrensel değerler mi getirmek olduğu konusunda kafa karışıklığı yaşıyor. Diğer yandan, Batı’nın kadın haklarına dair görüşleri gerçekten ‘evrensel’ olsaydı, ABD destekli Karzai bu hakları ayak altına alan yasayı onaylamazdı,”[30] diyerek altını çizdiği yalan ile gerçeğe ilişkin bir parantez açmak gerek…</p>
<p>Emperyalist işgal, sadece bir yıkım değil, aynı zamanda bu yıkımı “estetize” ederek, gerçeği gölgeleyen bir yalan aygıtıdır da!</p>
<p>Örneğin NATO’nun sivil işlerden sorumlu Afganistan Temsilcisi İngiliz diplomat Mark Sedwill’in, Kâbil’in çocuklar için New York, Londra ve Glasgow’dan daha güvenli olduğunu iddia etmesi gibi…</p>
<p>2001’den beri işgal altında olan ve nerdeyse her gün ölüm haberlerinin geldiği, 3 milyondan fazla kişinin mülteci durumuna düştüğü bir ülkenin başkentinin çocuklar için Batılı ülkelerin başkentinden daha güvenli olduğu iddiasına tepki ‘Save The Children’ adlı çocuklara yardım örgütünden geldi…</p>
<p>NATO temsilcisinin sözlerinin “yanlış ve yanıltıcı” olduğunu belirten ‘Save The Children’ Başkanı Justin Forsyth, “Afganistan, dünyada çocuklar için en kötü yer. Her dört çocuktan biri beş yaşına gelmeden ölüyor” dedi.</p>
<p>Kim ne derse desin, işgal altındaki Afganistan, çocuk katliam(lar)ıyla maruf bir coğrafyadır…</p>
<p>BM’ye göre Eylül 2008’den Ağustos 2010’a kadar Afganistan’daki savaşta 1.795 çocuk öldü ya da yaralandı. UNICEF de Kasım 2009’daki raporunda Afganistan’ı “dünyaya gelinecek en tehlikeli ülke” olarak nitelemişti.</p>
<p>‘BM Çocuklara Yardım Fonu’nun (UNICEF) raporuna göre, şiddet ve yoksulluk sarmalındaki ülkede çocukların doğumlarından başlayarak sağlık, beslenme, barınma, eğitim, hak ve özgürlükler açısından tehdit altındaki Afganistan çocuklar için en tehlikeli ülkelerdendir.</p>
<p>“Dünya Çocuklarının Durumu” başlıklı rapora göre, Afganistan dünyada bebek ölümleri oranlarının en yüksek olduğu ülke. Afganistan’da doğan her 1000 bebekten 257’si hayatını kaybediyor…</p>
<p>Bu Afganistan işgalci yalanın eseridir; tıpkı işgalcilerin marifetleri gibi…</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>WIKILEAKS BELGELERİ: İŞGALİN “MARİFET”LERİ</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Fuad Hüseyin’in, “WikiLeaks, Vietnam’ın uluslararası sessizlik içinde Afganistan’da tekrarlandığını gözler önüne serdi. ABD’nin demokrasi söyleminin nafile olduğu ortada,”[31] tespitini doğrulayan Wikileaks belgeleri, ABD işgalinin ne olduğunu cümle âleme net olarak anlattı…</p>
<p>Afgan savaşıyla ilgili 92 bin 201 belgeyi yayımlayan Wikileaks sitesi, NATO’nun sakladığı yüzlerce sivil katliamı ve emir komuta zincirinden bağımsız ABD’nin gizli birliğini ortaya çıkardı.</p>
<p>Afganistan savaşının 6 yıllık dönemini kapsayan Amerikan ordusu belgeleri, 2001’de askeri müdahaleyle devrilen Taliban hareketi karşısındaki çaresizliğini, sivil ölümlerinin sanılandan daha fazla olduğunu, ABD ile müttefiki Pakistan arasındaki güvensizliğin iyice derinleştiğini gösterirken; Pentagon, Afganistan savaşındaki rezaletlere dair binlerce belgeyi ifşa eden Wikileaks’i tehdit etti!</p>
<p>Bu tehdidin ardında işgalcilerin “Vahşet” alt başlıklı marifetleri var…</p>
<p>Örneğin ABD Savunma Bakanlığı (Pentagon) 8 Temmuz 2010 günü, ülkenin Irak ve Afganistan’daki operasyonlarını yöneten ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı (Centcom) için “Bazı insanları vurmak eğlenceli bir şey” diyen bir generali aday gösterdi.</p>
<p>Daha önce her iki ülkede de komutanlık yapmış olan General James Mattis, 2005 yılında California eyaletinde bir konferans sırasında “Afganistan’a gidiyorsunuz, örtünmediği için bir kadını döven erkeklerle karşılaşıyorsunuz. Biliyor musunuz, bu tür erkeklerde zaten mertlikten eser kalmamış. Bu yüzden onları öldürmek çok eğlenceli” demişti…</p>
<p>Ayrıca bu tehdidin ardında işgalcilerin “hastalıklı” marifetleri var…</p>
<p>* Afganistan’daki çokuluslu güçte yer alan Çek birliklerinde görevli iki askerin Nazilerin SS tugayına ait işaretleri miğferlerine taktıkları söyleniyor. Çek basını, birlik komutanının, iki askerin Nazi sembolleri kullandığını bildiğini ancak korumak için olayın üstünü örttüğünü yazdı. Açığa alınan iki asker daha önce bizzat Çek Savunma Bakanı tarafından ödüllendirilmişti…</p>
<p>* Amerikalı askerlerin İncil dağıtarak misyonerlik yapmayı tartıştığı görüntüler ortaya çıktı… ‘El Cezire’de yayımlanan görüntülerde Amerikalı askerler, Peştun ve Dari dillerinde basılmış İncilleri nasıl dağıtacaklarını konuşuyor. Aynı görüntülerde, askeri rahiplerin komutanı, “Özel kuvvetler insan avlıyor. Biz de Hz. İsa için halkı avlıyoruz” diyor ve Afganistan’daki askeri rahiplerin komutanı Yarbay Gary Hensley, askerlere Hz. İsa’nın takipçileri olarak dini sorumlulukları olduğunu ve insanları Hıristiyan yapmanın görevleri olduğunu hatırlatıp, “Özel kuvvetler esas olarak insan avlıyor. Biz de Hıristiyanlar olarak aynı şeyi yapıyor, Hz. İsa için halkı avlıyoruz” diyordu…</p>
<p>* ABD’nin Kâbil’deki büyükelçiliğini emanet ettiği korumaların “alemci ve disiplinsiz” olduğu ortaya çıktı… ‘Hükümet Gözetim Projesi’ adlı bağımsız bir izleme grubu tarafından hazırlanan rapora göre, korumalar ikamet ettikleri elçilik yakınındaki Camp Sullivan’daki müştemilatta fahişelerle beraber olurken aynı zamanda birbirlerinin üzerine işiyor, açıktaki popolarına votka döküyorlardı. Bütün bunları bir de kameraya alan korumaların birbirlerini öpüp okşadığı da raporda anlatıldı…</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>RESMİ İTİRAF VE “İŞGAL”İN ACZİ</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Bunca bozgun ve hayal kırıklığı ardından Almanya Savunma Bakanı Karl-Theodor zu Guttenberg, “Afganistan’ın, tarihi ve yapısı itibarıyla bizim ölçülerimize göre bir demokrasiye uygun olmadığına inanıyorum,” dedi…</p>
<p>Yorumcu, D. Ignatius da McChrystal’a yakın bir askeri görevlinin, mükemmel bir demokrasi değil “Somali’nin üstünde, Bangladeş’in altında bir hedef için savaşıyoruz,”[32] dediğini aktarıyordu…</p>
<p>Ardında Obama, ABD ordusunun Afganistan’da düzenlediği operasyonlarda meydana gelen sivil kayıplardan sorumlu olduğunu açıkladı…</p>
<p>Sonra da Karzai, ABD ve NATO güçlerinin ülkede 8 yıldır sürdürdüğü terörle savaşın “Afgan köylerinde sivillerin ölümüne yol açmaktan başka bir şeye yaramadığını” söyledi…</p>
<p>İngiltere Genelkurmay Başkanı General David Richards, ‘The Sunday Telegraph’a demecinde, “Batı’nın El Kaide’yi yenemeyeceğini” ifade etti…</p>
<p>‘The Washington Post’ta aktarılan, General Stanley McChrystal tarafından kaleme alınarak 30 Ağustos 2009’da Savunma Bakanı Robert M. Gates’e sunulan 66 sayfalık gizli Afganistan’ı değerlendirme raporuna göre:</p>
<p>i) Afgan devlet kurumları zayıf, yöneticiler yolsuz ve yetkiyi kötüye kullanıyor, Uluslararası Güvenlik Destek Gücü de (ISAF) pek çok yanlış yapıyor.</p>
<p>ii) Korumak istediğimiz halktan kendimizi fiziksel ve psikolojik olarak uzaklaştırıyoruz. Direnişçiler bizi askeri olarak yenemiyor, ama biz kendimizi yenilgiye uğratabiliriz.</p>
<p>iii) Afganistan çok karmaşık, ISAF toplumu anlayamıyor, personel yerel dilleri öğrenmeli.</p>
<p>iv) Hapishaneler militan devşirilen üsler. 14 bin 500 maphustan 2 bin 500’ü Taliban’ı temsilen diğerlerini örgütlüyor. Hapistekilerin yasal suçlama olmadan tutulmaları radikalleşmelerine yol açıyor.</p>
<p>Tüm bunlar resmi itiraflardır; Afganistan’daki işgalin aczinin kanıtıdır…</p>
<p>“Acz” dedim… “Acz” içindeki “işgal”den söz ediyorum… Ama biraz da Karzai’den söz etmek gerekir…</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>KARZAİ’NİN KİMLİĞİ</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Afganistan’daki ABD ordusunun eski komutanlarından, Büyükelçi Karl Eikenberry’un Afganistan hükümetinin yolsuzluğa bulaştığını ve Karzai liderliğinin yönetme kapasitesinden tereddütleri bulunduğunu söylediği;</p>
<p>Büyükelçilikleri ve askerî üsleri koruyan özel güvenlik şirketlerinin yeniden ülkede faaliyet gösterebileceğinin açıkladığı;</p>
<p>Karzai’nin, kadınların kocaları tarafından tecavüzünü de meşru sayan ve bütün dünyada çok tepki çeken yasayı tam olarak okumadan imzaladığını ve “Yasayı imzaladığımda maddelerin farkında değildim. Daha sonra bazı maddelerin kabul edilemez olduğunu anladım,” dediği;</p>
<p>Dünyanın önde gelen afyon üreticilerinden olan Afganistan’da yıllık ortalama 7 bin ton afyon üretiliyorken; bu rakam ülkenin gayrisafi milli hasılasının yarısını oluşturduğu; Afyon ticaretine Karzai’nin ailesinin de karıştığı ve Karzai’nin üvey kardeşi Kandahar Eyaleti Meclis Başkanı Ahmed Veli Karzai’nin, büyük miktardaki eroini geri çevirmeleri için polise emir vermekle suçlanıyordu…</p>
<p>‘The New York Times’da çıkan “İran’dan para aldığı” yolundaki iddialara yanıt veren Karzai’nin, Tahran’dan para aldığını kabul ederek, ancak bunun şeffaf bir şekilde gerçekleştiğini öne sürdüğü;</p>
<p>BM’nin eski Afganistan temsilci yardımcısı Peter Galbraith’ın, Karzai’nin uyuşturucu sorunu olabileceğini iddia ettiği eğik düzlemdeki bir kukladır o…</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>SEÇİM (Mİ?)!</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Gülünç ama “gerçek”: Bu kukla “seçim”le, daha doğrusu seçim tulûatıyla iş başına geldi; buna da “demokrasi” dendi!</p>
<p>Ali Rahil’in, “Meclisi bulunan ve seçimler düzenleyen Afganistan’da demokratik altyapı var olsa da, iş icraata gelince her şey duruyor. Garip bir ‘demokrasi’ye sahibiz,”[33] derken; “Yolsuzluk ve seçim hilesi iddiaları nedeniyle, Afganların gözünde ‘demokrasi’ iktidarın suiistimal edilmesi ve laikliğin dayatılması anlamına geliyor,”[34] çözümlemesiyle Paul Fishstein’in altını çizdiği gerçek nafile Afgan “seçimi”nin de “manası(zlığı)”nı yeterince net sergiliyordu…</p>
<p>Afganistan, Taliban saldırıları ve hile alâmetlerinin gölgesinde 20 Ağustos 2009 tarihinde ikinci kez başkanlık seçimine giderken; seçimlerde Taliban tehdidine seçmen kartı karaborsası eklenince adillikten bahseden kalmadı…</p>
<p>BBC, bir Afgan çalışanını Kâbil’de tebdilen araştırmaya çıkarıp seçimde hile ve yolsuzluk kanıtlarını buldu, binlerce seçmen kartının satılığa çıkarıldığını ve binlerce dolarlık rüşvet döndüğünü duyurdu. Satılık seçmen kartlarıyla görüntüleri yayımlanan BBC çalışanı, tanesi 10 dolardan 1000 seçmen kartı için teklif aldığını belirtti. Pek çok bölgesi gözlemcilerin ulaşamayacağı kadar ücra olan Afganistan çapında kaç seçmen kartının satılığa çıktığını bilmek mümkün değil.</p>
<p>Kadınların sandığa gitmesi zor görünen en muhafazakâr bölgelerde erkeklerden çok sayıda kadına seçmen kartı çıkarılması da şüphe yarattı. Kuzeydeki önde gelen bir aşiret lideri, bazı kampanya ekiplerinden çok sayıda oy sağlaması karşılığı binlerce dolar rüşvet teklifi aldığını söyledi. Bir gözlemci grubu, seçim yetkililerine yolsuzluk kanıtları gösterdiklerini, ama kimsenin ilgilenmediğini belirtti.</p>
<p>ABD ve NATO’lu müttefiklerinin yüz bini aşan silahlı gücü, sayıları yüz otuz binin üzerindeki Afgan askerine karşın, Kâbil dışından başlayarak ülkenin neredeyse üçte birinde at oynatan Taliban arasında seçim günü dahil şiddetli çatışmaların sürdüğü bir ortamda gerçekleşen ‘demokratik seçimler’in sadece Batılı işgal güçlerinin mutemet adamı Karzai’nin iktidarını bir dönem daha uzatmaktan öte anlam taşımadığı ise ortadaydı.</p>
<p>Tepeden tırnağa dek yolsuzluğa batmış bir yönetimin yerine, çok daha güvenilir bir yönetimin işbaşına gelme şansının sıfır olduğu düşünüldüğünde, “demokratik” olarak adlandırılan bu kaba farsın “eski hamam eski tas”tan öte sonuç vermeyeceğinin bilinmesine karşın, hangi akla hizmet sahnelendiğini anlamak kolay değildi!</p>
<p>Öncelikle seçim tulûatına tüm netliğiyle Taliban engeli damgasını vurdu.</p>
<p>Seçimleri boykot çağrısı yapan Taliban, halkı “oy kullandıklarını gösteren mürekkebe batırılmış parmakları kesecekleri” yönünde tehdit ederken; Afganistan’da seçimleri gözlemleyen en büyük kurum olan ‘Özgür ve Adil Seçim Vakfı’ndan Nadir Nadiri, Taliban militanlarının güçlü oldukları Kandahar’da, seçim merkezinden çıkan iki Afgan kadına saldırdığını ve kadınların işaret parmaklarını kestiğini söyledi.</p>
<p>Aslı sorulursa başkanlık seçiminde sandığa hile karıştırılacağı önkabuldü. Seçim komisyonu yetkilileri, “Hile yüzde 10’da kalsa iyi” diyordu.</p>
<p>‘Uluslararası Saydamlık Listesi’nde yolsuzluğun yaygın olduğu ülke sıralamasında 176. olan Afganistan’da, mahkeme dosyalarından oy pusulalarına kadar satın alınamayacak şey olmadığına dikkat çekiliyorken; seçimde oy pusulalarının tanesine, istenen seçmene oy verilmesi koşuluyla 20 dolar ödendiğinden söz ediliyordu.</p>
<p>Yani Karzai için her şey mübahdı…</p>
<p>Böylesi bir ortamda, Taliban’ın saldırı dalgası altında yapılan “seçim”de(?!)katılım dört yıl öncesine göre çok düşük kaldı. Karzai, seçimi “başarı” saysa da, seçmen kartlarıyla ilgili binbir şaibeye, oy atanların parmaklarına sürülen mürekkebin deterjanla hemen çıkması tüy dikerken; Ali Rahil, “Afgan seçimi karikatür gibi” vurgusuyla, “Cumhurbaşkanlığı seçimine tam 41 kişinin aday olması Afganistan’daki kutuplaşmanın kanıtı. Kimse bu seçime ‘demokrasi şöleni’ diyemez,”[35] diye ekliyordu…</p>
<p>Seçimleri izleyen, ‘Ulusal Demokratik Kurum’un açıklamasında, ‘Seçim Soruşturma Komisyonu’na, seçimlerde sahte oy kullanıldığı yönünde çok sayıda şikayetin gelmesinden “derin kaygı duyulduğu” kaydedilip, “Sahte oy kullanımıyla ilgili şikayetlerin derinlemesine soruşturulmaması durumunda, Afgan halkının iradesinin ne olduğunu belirlemek imkânsız olacaktır” dese de Afgan yönetimi ve Batı ülkeleri, seçimlerin “başarısından” dolayı Afgan halkını kutladı!</p>
<p>Obama seçimin bir başarı olduğunu belirtirken, BM Güvenlik Konseyi de Afgan halkını seçimlere katılıp oy verdiği için kutladı.</p>
<p>ABD’nin Afganistan ve Pakistan özel temsilcisi Richard Holbrooke, oy verme işleminin açık ve adil bir şekilde yapıldığını söyledi.</p>
<p>Oysa ‘Reuters’in seçmenlerle mülakatları, Afganların demokrasiyi algılayış biçiminin de farklılığını ortaya serdi. Kâbil’deki kıyafet satıcısı Ahmed Firdevs, başkentin hemen dışındaki köyünde sandığa gittiğinde Karzai için tam üç kez oy kullandığını söyleyip ekledi: “Köyümde 10 kez oy atan insanlar gördüm. Niye sadece bir kez oy kullanayım ki!”</p>
<p>Bu tür “demokratik komedi”ler ve karmaşayla ikinci tura gidilecekti ki, olmadı!</p>
<p>Tek rakibi de seçimlerin adil yapılamayacağı gerekçesiyle yarıştan çekilen Karzai, yeniden Afganistan Devlet Başkanı ilan edildi. Hileli olduğu kabul edilen ilk turda adayların yüzde 50’yi geçememesi nedeniyle yapılacağı açıklanan 2. tur seçimleri iptal edildi.</p>
<p>Yaygın sahtekârlık olayları yaşanan ilk turda birinci olan Karzai’ye yakınlığıyla bilinen seçim komisyonu başkanı Azizullah Lodin 2 Kasım 2009’da düzenlediği basın toplantısında, ilk turda yüzde 30 civarında oy aldığı bildirilen Abdullah’ın seçimden çekildiğini açıkladı.</p>
<p>Seçim oyunu ABD için bu işgalci ekonomi-politiği pekiştirmek için oynanmıştı…</p>
<p>Nihayet Simon Tisdall’ın, “Afganlar seçimin lafını duymak istemiyor”;[36] Halil El Enani’nin de, “Seçilmeden önce sahiplendiği Afganistan savaşında bataklığa saplanan Obama’nın iki seçeneği var: Ya Karzai’nin yerine daha güvenilir birini bulacak, ya da sonsuza dek askerî güç kullanarak Taliban’ı iyice güçlendirecek,”[37] vurguları eşliğinde devlet başkanlığı seçimi parodisinde son perde indi. Seçimde Karzai’nin yüzde 50’nin üzerinde oyla kazandığı açıklamasının hile şikayetleri sebebiyle geri çekilip, Karzai’yi galip ilan edilmesinin ardından, başlanılan yere dönüldü.</p>
<p>Karzai, müttefiklerden tebrikler eşliğinde uyarılar alırken, ilk mesajında Taliban’a “kardeşlerim” diyerek zeytin dalı uzattı. Ancak Taliban kendisini “kukla” diye niteledi!</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>TALİBAN’I ÇÖZME TAKTİĞİ: MÜZAKERE</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Emperyalistlerin yenemediği Taliban’la müzakereye yönelmesi; nihayetinde Hüseyin Baş’ın, “Taliban’la uzlaşmak, onların zaferini kabullenmek anlamına gelecektir!”[38] saptamasının doğrulanmasından başka bir anlam taşımaz; İngiltere Savunma Bakanı Liam Fox, “Afganistan’da uzun süreli istikrar için askerî müdahâlenin yeterli olmadığını, Taliban ile görüşülebileceğini” söylerken de bunu itiraf ediyordu.</p>
<p>İngiltere Başbakanı Gordon Brown da yeni Afganistan stratejisine göre, “Taliban’ın ılımlı kanatlarıyla görüşülecek ve Afgan ordusu, NATO askerlerinin yerini almak için hızlı bir biçimde eğitilecek,” demekte…</p>
<p>İngiliz tümgeneral Nick Carter ise BBC’ye açıklamasında, zamanın NATO askerlerinin aleyhine işlediğini ve mümkün olduğunca çabuk sonuç verecek önlemler alınması gerektiği vurgusuyla, “İnsanlarla konuşmak, onları vurmaktan daha etkili sonuçlar verebilir” diye ekliyor.</p>
<p>Bunlarla birlikte Almanya Savunma Bakanı’nın “ılımlı Taliban unsurlarıyla da pazarlık yapılabilir” sözleri eşliğinde BM Güvenlik Konseyi Ekim 1999’da hazırladığı yaptırım listesinden beş eski Taliban yetkilisini çıkardı. Böylece beşlinin üzerindeki silah ambargosu, uluslararası seyahat yasağı ve maddi varlıklarının dondurulması kararı kaldırıldı. ABD’nin 2001’de devirdiği Taliban rejiminde görev almış, aktif direnişçi olmayan beş kişi şunlar: Eski dışişleri bakanı Abdülvekil Mütevekkil, eski ticaret bakan yardımcısı Fazıl Muhammed Feyzan, eski dışişleri basın sözcüsü Şemsi Sefa, eski planlama bakan yardımcısı Muhammed Musa, eski sınır işleri bakan yardımcısı Abdül Hâkim. Beşliye Karzai’nin diyalog başlatabileceği “ılımlı Taliban” gözüyle bakılıyor.</p>
<p>Böylesi bir zeminde Richard Holbrooke’un, Afganistan’daki en güçlü direniş örgütlerinden Hizb-i İslâm’ın lideri, eski Başbakan Gülbeddin Hikmetyar’ın yardımcısıyla görüştüğü açıklandı. ‘The Daily Telegraph’, Afgan medyasında yer alan haberlere dayanarak Holbrooke’un Davud Abedi’yle yaptığı görüşmede, Afganistan’daki ihtilafın sona erdirilmesinde Hizb-i İslâm’ın üstlenebileceği rolün ele alındığını bildirdi.</p>
<p>Yani “Afganistan’daki karmaşayı sadece silahla çözemeyeceğini idrak eden ABD, Karzai’yi Taliban’la uzlaşı planı hazırlamaya zorluyordu,”[39] Said Lütfullah Necefzade’nin, dediği üzere…</p>
<p>‘The Washington Post’, Karzai liderliğindeki hükümet ile Taliban örgütünün üst düzey temsilcilerinin yıllardır süren savaşı sona erdirme hedefiyle gizli görüşmelere başladığını yazdı.</p>
<p>Bu bağlamda CNN’de Larry King’in konuğu olan Karzai, Taliban ile görüştüklerini itiraf etti. Bunların gayrıresmî olduğunu söyleyip, Taliban’ı “ailelerinden kaçan çocuklara” benzetti.</p>
<p>Karzai, Taliban’la uzlaşmanın yollarını ararken, ulema ülkede barış için direksiyonu topyekûn şeriata doğru kırdı. Kâbil’de toplanan 350 kadar din adamı, Karzai hükümetine, barış için 10 maddelik bir tavsiye paketi sundu. Ahlâksızlık ve yolsuzluğa parmak basan ulema, “Şeri hükümlerin uygulanmaması barış sürecini olumsuz etkiliyor,” derken önerilerin başında recm, idam ve kırbaç cezalarını da içeren şeriat ilanı geliyordu.</p>
<p>Ardında da Londra Konferansı’nda Karzai, “Barış jirgası toplayacağını”, sözcüsü de “Taliban’ı davet edeceklerini” duyururken; Ahmed Mufik Zeydan da ekliyordu:</p>
<p>“Süpergüçlerin ve etkin ülkelerin de aralarında bulunduğu 70 ülkenin Taliban’ın ‘ılımlı’ unsurlarına diyalog ve müzakere çağrısı yapmak için Londra’da masaya oturması, özetle Batı’nın Afganistan’daki askeri seçeneğinin başarısız olduğunun ve hâlâ suskunluğunu koruyan Taliban’ın zaferinin ilan edilmesi anlamına geliyor”du![40]</p>
<p>İşte bunun için emperyalist saldırganlık yenemediği Taliban’a karşı “çözme taktiği”ni devreye soktu…</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>GELECEK(SİZLİK)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Gabriel Garcia Marquez’in “Yüzyıllık Yalnızlık”ındaki “Zaman sanki ortasından bir bıçakla ikiye ayrılmıştı&#8230;” ibaresiyle betimlenmesi mümkün olan Afganistan işgalinin, “iddia” ettiği türden bir geleceği yok ve olmayacak da!</p>
<p>Çünkü Marshal Foch’un, “Dünya üzerinde en güçlü silah, ateşlenmiş insan ruhudur,” sözünü anımsatan Taliban gerçeği, emperyalist işgalin hesaplarını yerle bir etmiştir…</p>
<p>Afganistan işgalciler için gittikçe cehenneme dönerken; Obama yönetiminin Afganistan ve Pakistan’da Taliban’ın bileğini bükme umutları azalırken, 1979’da Afganistan’ı işgal edip arkasına bakmadan kaçmak zorunda kalmış Rusya’dan kaygılı açıklamalar geliyor.</p>
<p>Rusya’nın NATO’daki daimi temsilcisi Dimitri Rogozin, ittifakın planlarının fiyaskoyla sonuçlanma ihtimaline karşı sınırlarının dibindeki gelişmeleri yakından izlediklerini söylerken, “Eğer orayı Vietnam’daki gibi bırakıp kaçarlarsa; Rusya ve Orta Asya ülkelerini parçalanmış bir Çin ve çomak sokulmuş bir arı kovanıyla baş başa bırakıp gitmiş olurlar” dedi.</p>
<p>Afganistan’da istikrarı sağlayamamaları hâlinde Batı için çok büyük tehlike doğacağı vurgusuyla İngiltere Genelkurmay Başkanı General David Richards’ın da, “Afganistan’da yenilmemiz korkunç olur” dediği tabloda işgalcilerin Taliban militanlarına karşı yaşadığı başarısızlıklar, ABD’nin 1979’da aynı ülkeye askeri müdahalede bulunan Sovyet Birliği’yle aynı kaderi paylaşacağı yorumlarına yol açıyor.</p>
<p>Amerikalı muhalif yönetmen Michael Moore, Afganistan’ın “İmparatorlukların Mezarlığı” olarak bilindiğini hatırlatıp, Obama’ya Gorbaçov’u aramasını tavsiye ederek, “Eminim sana yapmak üzere olduğun tarihi hatayla ilgili önemli şeyler söyleyecektir” diyordu…</p>
<p>Afganistan işgaliyle direnişi kıramayan ABD (ve NATO) askeri zaferin imkânsızlığı karşısında Taliban’ın kısmen iktidarda yer almasını kabul edebileceğini dillendirdi.</p>
<p>Üst düzey bir yetkili, “Taliban köklü bir siyasi hareket… Örgütün tamamen ortadan kaldırılamayacak kadar Afgan kültüründe kökleşmiş olması gerçeğini kabul eden Amerikan yönetimi, Afganistan’ın bazı kesimlerinde Taliban’ın rol üstlenmesine razı” derken; ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton da, Afganistan’da Taliban hareketinin bazı unsurlarının müstakbel hükümette yer almasını ihtimal dahilinde gördüğünü açıkladı.</p>
<p>Ancak bunlar da nafile!</p>
<p>ABD (ile NATO) emperyalizmi açmazla yüz yüzedir…</p>
<p>Çünkü tarihi boyunca sürekli işgale uğrayan, hiçbir süper gücün uzun süre elinde tutamadığı Afganistan’da ABD önderliğindeki Batılı koalisyon da havlu atıyor. ABD Başkanı Obama, 10 bin askerin 2011 yılı sonuna kadar, 33 bin askerin de 2012 yılı Temmuz ayına kadar çekileceğini bildirdi. ABD’yi 4 bin askerle Fransa takip ederken Almanya, İngiltere ve İtalya da güçlerini çekmeye hazırlanıyor.</p>
<p>Obama, “Misyonumuz artık, muharebeden desteğe dönüşecek. 2014 yılına kadar, bu dönüşüm süreci tamamlanacak ve Afgan halkı kendi güvenliğinden kendisi sorumlu olacak” dedi.</p>
<p>Fransa Afganistan’daki 4 bin Fransız askerini kademeli olarak çekeceklerini açıkladı. İngiltere’nin de bu yıl 450 askerini, Almanya, İtalya ve Avustralya’nın da tüm güçlerini 2014’e kadar çekmesi bekleniyor.</p>
<p>Kararı “temkinli” karşılayan Afganistan Devlet Başkanı Karzai, “Afgan halkı kendi yurdunu savunacak” dedi. Taliban ise, bunun sembolik ve yetersiz bir eylem olduğunu savundu.</p>
<p>Afganistan’ın 10 yılda ABD’ye maddi külfeti resmi rakamlara göre 440 milyar doları geçti. 2011 yılın 5 ayında yapılan harcama 120 milyar doları buldu. Sadece 2010 yılında 2.777 sivil öldü. Afganistan’da 1.500 Amerikan askeri öldü, 12 bini yaralandı.</p>
<p>Söz konusu yıkım şahsında ABD’nin 2001’den beri dahil olduğu savaşlarda en az 225 bin kişinin öldüğü, 365 bin kişinin yaralandığı ortaya çıktı. Neta Crawford ve Catherine Lutz önderliğinde yapılan ve Brown Üniversitesi tarafından yayımlanan araştırma, bu savaşların binlerce can kaybının yanı sıra binlerce milyar dolara mal olduğunu da ortaya koydu.</p>
<p>Araştırmacıların özellikle Irak ve Afganistan’daki savaşlar ve Pakistan’da terörle mücadele kampanyası üzerinde yoğunlaştığı belirtilirken, bu savaşların doğrudan 365 bin dolayında kişinin yaralanmasına neden olduğu da ifade edildi.</p>
<p>Bu savaşlarda yaklaşık 6 bini Amerikalı 31 bin 741 asker öldüğü, diğer ölen askerlerin de bin 200’ünün müttefik, 9 bin 900’ünün Iraklı, 8 bin 800’ünün Afgan, 3 bin 500’ünün Pakistanlı, 2 bin 300 kadarının da özel askeri şirketlerden olduğu ifade edildi.</p>
<p>Sivil kayıpların da 125 bin Iraklı, 56 bin Pakistanlı ve 12 bin Afgan olmak üzere 172 bin olarak hesaplandığı belirtilen araştırmada, 20 bin ila 51 bin arasında militanın da öldürüldüğü kaydedildi.</p>
<p>Araştırmada, 168 gazeteci ile 266 insani yardım kuruluşu üyesinin öldürüldüğü belirtilirken bu savaşlar yüzünden başta Irak ve Afganistan’da olmak üzere 78.8 milyondan fazla insanın yerlerinden olduğu ortaya koyuldu.</p>
<p>Bu iktisadi olduğu kadar, beşeri olarak da sürdürülemez bir durumdur…</p>
<p>ABD’deki ‘Brown Üniversitesi Watson Uluslararası Araştırmalar Enstitüsü’nün 29 Haziran 2011’de açıklanan “Savaşın Bedelleri” konulu araştırmasına göre Irak, Afganistan ve Pakistan’ı “özgürlüklerine kavuşturan”(?!) ABD’de savaşın maliyeti 4 trilyon dolara doğru gidiyor. ABD, savaşa yapılan harcamalarda yüzde 81 artışla ülkeler arasında birinciliği kazandı.</p>
<p>Enstitünün hesaplamalarına göre ABD’nin, 11 Eylül terör saldırılarını planlayan El Kaide örgütü liderlerini ele geçirmek amacıyla yaklaşık 10 yıl önce Afganistan’da başlattığı, daha sonra Irak ve Pakistan’a kadar genişleyen savaşın ABD’ye bugüne kadarki maliyeti 2.3 ila 2.7 trilyon doları buldu.</p>
<p>Bu öyle bir maliyetti ki ABD, Irak ve Afganistan’da devam eden iki savaşın maliyetini ve geleceğini tartışırken en büyük masrafın klimalar olduğu ortaya çıktı.</p>
<p>Raporlara göre ABD ordusunun Irak ve Afganistan’da klima sistemlerine ayırdığı yıllık bütçe 20.2 milyar dolar. Bu rakam NASA’nın 18.7 milyar dolarlık bütçesini bile geride bırakıyor. Savunma Bakanlığı’nın iç harcamalarında da klimaların masrafı temel saldırı ve savunma programlarını ikiye katlıyor. Pentagon, F-35 savaş jetlerine 11.4 milyar dolar, Balistik Füze Savunma Sistemlerine 9.9 milyar dolar ayırıyor.</p>
<p>ABD Savunma Bakanlığı’na göre Irak ve Afganistan savaşlarının toplam maliyetinin 2011’in sonunda 1.29 trilyon doları bulması bekleniyor. ABD Savunma Bakanlığı’nın 2011 yılı toplam bütçesi 708 milyar dolar’dı.</p>
<p>Nihayet bu sürdürülemezliğin yıkım dışında bir geleceği yoktur!</p>
<p>Tıpkı Cihad Elhazin’in satırlarındaki üzere:</p>
<p>“ABD, Afganistan’daki yenilgisini ilan etmese de savaşı kaybetti. Karzai hükümeti, 150 bin Amerikan askeri ve müttefiklerinin varlığına rağmen ülkede nüfuzunu yayamadı. Hükümet, bu askerlerin yokluğunda düşecek ve Taliban’ın adamları, ülkeyi kontrol altına almak için dönecek…</p>
<p>Obama’nın konuşmasından sonra, Washington’daki şifre sözcüğün ‘siyasi çözüm’, anlamının da ‘askeri yenilgi’ olduğunu gördük. ABD, Taliban’dan bir müzakereci arıyor; Taliban da Amerikan macerasının sonunu görerek müzakere istemiyor…</p>
<p>Afganistan ve Irak savaşları yenilgiyle son buldu&#8230;”[41]</p>
<p>Görüldüğü üzere ABD emperyalizminin dünyaya “yeni (bir) düzen” verme iddialarıyla kalkıştığı Irak ve ardından Afganistan hamleleri, Vietnam’ı andıran bir bataklığa dönüşmüş durumda…</p>
<p>“BOP” gibi iddialı neo-con projelerin sessiz sedasız gömülmekte olduğu bir bataklık…</p>
<p>Ufuktaki Irak ve Afganistan bozgunları, ABD (ve NATO) şahsında Kuzey’in tarihsel emperyal iddialarının kendi karikatürüne dönüştüğü sahneyi oluşturmakta…</p>
<p>Yüzbinlerin canını ve yaşam güvenliğini yitirmesine, yerinden yurdundan edilmesine, açlığa, yoksulluğa, yoksunluğa mahkûm olmasına yol açan, mizahsız bir karikatürdür ABD’nin Afganistan işgali…</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>6 Temmuz 2011 21:11:48, Çeşme Köyü.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>N O T L A R</p>
<p>[*] Sosyal Araştırmalar Vakfı’nın Almanak 2010 Analizleri, SAV Yay., 2011… içinde…</p>
<p>[1] William Shakespeare.</p>
<p>[2] Patrick Seale, “ABD, Afganistan’daki Seçenekleri Değerlendiriyor”, Gulf News, 10 Haziran 2011.</p>
<p>[3] Muhammed Hakinehad, “Afganistan ABD İçin Bulunmaz Hint Kumaşı”, Peyame Mücahet, 6 Ekim 2009.</p>
<p>[4] Abdul Malik Mujahid, “Afganistan’da 30 Yıllık Trajedi”, Evrensel, 20 Mayıs 2009, s.10.</p>
<p>[5] http://www.unodc.org</p>
<p>[6] The Asia Times 26 Kasım 2009.</p>
<p>[7] The New York Times, 4 Aralık 2009.</p>
<p>[8] Melali Cuya, “Batı’nın Afganistan Savaşı Sadece ABD’nin İşine Yaradı”, Ortadoğu merkezli internet sitesi haberonline, 25 Temmuz 2009.</p>
<p>[9] Le Monde, 26 Şubat 2010.</p>
<p>[10] Saad Muhyu, “Taliban ABD’nin Frankenstein’ı”, Haliç, 30 Temmuz 2009.</p>
<p>[11] Denise Grady, “Afganistan’da Hayat Kurtarmaya Çalışan Bir Ebenin Mücadelesi”, International Herald Tribune, 30 Temmuz 2009.</p>
<p>[12] Ivan Simonovic, “O Hapiste, Suç İse İstismar Edilmek”, Radikal, 26 Mart 2011, s.43.</p>
<p>[13] Abdullah İskender, “Kâbil’de Umutlar Nafile”, Hayat, 21 Temmuz 2010.</p>
<p>[14] Robert Fisk, “Liderler ‘Oyuncak’, Halk Can Derdinde”, The Independent, 16 Ocak 2010.</p>
<p>[15] Gassan Şerbel, “Afganistan, Yemen ve Pakistan Patlama Noktasına Yaklaşıyor”, Hayat, 19 Ekim 2009.</p>
<p>[16] Holger Schmale, “Köhler Meramını Anlatmak Zorunda”, Frankfurter Rundschau, 28 Mayıs 2010.</p>
<p>[17] “McChrystal’dan Sonra Afganistan”, The New York Times, 23 Haziran 2010.</p>
<p>[18] Michael Moore, “… ‘Başkomutan’, ‘Ayın Elemanı’ndan Farksız”, CommonDreams.org, , 30 Eylül 2010.</p>
<p>[19] Nicholas D. Kristof, “30 Bin Asker Yerine 30 Bin Okul”, The New York Times, 3 Aralık 2009.</p>
<p>[20] Thomas L. Friedman, “Afganistan’ı Değiştirmek İmkânsız”, The New York Times, 28 Ekim 2009.</p>
<p>[21] Yasir El Zeatire, “Obama’ya Doğu’dan Bakınca ‘Değişim’i Görmek Zor”, Düstur, 25 Temmuz 2009.</p>
<p>[22] “Afgan Stratejisi Karzai’ye Endeksli”, The New York Times, 2 Aralık 2009.</p>
<p>[23] “Demokrasi Terör Getirdi”, Ahbar El Arap, 6 Nisan 2010.</p>
<p>[24] Robert Fisk, “ABD Sovyetler’in İzinden Gidiyor”, The Independent, 3 Kasım 2009.</p>
<p>[25] Kerim Farsi, “ABD Prestij Derdine Düştü”, İran, 28 Eylül 2009.</p>
<p>[26] Patrick Cockburn, “WikiLeaks Hayal Kırıklığını Belgeledi”, The Independent, 27 Temmuz 2010.</p>
<p>[27] Abdulvehhab Bedirhan, “Afganistan Savaşının Tek Gerçek Kaybedeni Siviller”, Şark, 2 Ağustos 2010.</p>
<p>[28] David Model, “Afganistan’daki Hayali Düşman”, Evrensel, 18 Kasım 2009, s.8.</p>
<p>[29] “NATO Taliban’ı Aratmıyor”, Cumhuriyet, 8 Eylül 2009, s.10.</p>
<p>[30] Gideon Rachman, “Afganistan Savaşı Raydan Çıktı”, Financial Times, 13 Nisan 2009.</p>
<p>[31] Fuad Hüseyin, “WikiLeaks ABD’nin Foyasını Ortaya Çıkardı”, Rey, 28 Temmuz 2010.</p>
<p>[32] The Washington Post, 2 Eylül 2009.</p>
<p>[33] Ali Rahil, “Afganistan’da Demokratik Görüntü Hoş Ama İçi Boş”, Peyami Mücahit, 12 Ağustos 2009.</p>
<p>[34] Paul Fishstein, “Batı’nın Demokrasi Dayatması Afganları Mutsuz Ediyor”, Financial Times, 27 Ekim 2009.</p>
<p>[35] Ali Rahil, “Afgan Seçimi Karikatür Gibi”, Peyame Mücahit, 14 Temmuz 2009.</p>
<p>[36] Simon Tisdall, “Afganlar Seçimin Lafını Duymak İstemiyor”, The Guardian, 20 Ekim 2009.</p>
<p>[37] Halil El Enani, “Obama Karzai’yle Devam Ederse Afgan Bataklığından Çıkamaz”, Vatan, 4 Ağustos 2010.</p>
<p>[38] Hüseyin Baş, “Afganistan, ‘Müşterek Harekât’ ve Yeni ‘Barış Planı’ Üzerine&#8230;”, Cumhuriyet, 22 Şubat 2010, s.12.</p>
<p>[39] Said Lütfullah Necefzade, “Taliban’la Uzlaşının Bedeli Fazla Ağır”, Radikal, 25 Ocak 2010, s.12.</p>
<p>[40] Ahmed Mufik Zeydan, “Taliban’ın Anlaşmaya İhtiyacı Yok”, Mısriyun, 3 Şubat 2010.</p>
<p>[41] Cihad Elhazin, “Afganistan’da Şifre ‘Siyasi Çözüm’de”, El Hayat, 1 Temmuz 2011.</p>
<div class="addthis_toolbox addthis_default_style addthis_32x32_style" addthis:url='http://www.atik-online.net/2011/12/2001den-bugune-afganistan-nereden-nereye/' addthis:title='2001’den bugüne Afganistan: nereden nereye? ' ><a class="addthis_button_preferred_1"></a><a class="addthis_button_preferred_2"></a><a class="addthis_button_preferred_3"></a><a class="addthis_button_preferred_4"></a><a class="addthis_button_compact"></a></div>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.atik-online.net/2011/12/2001den-bugune-afganistan-nereden-nereye/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Kolombiya (Santos’la) Ölmedi, (Cano’nun Farc’ıyla) Yaşıyor![*]</title>
		<link>http://www.atik-online.net/2011/12/kolombiya-santosla-olmedi-canonun-farciyla-yasiyor/</link>
		<comments>http://www.atik-online.net/2011/12/kolombiya-santosla-olmedi-canonun-farciyla-yasiyor/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 18 Dec 2011 15:28:22 +0000</pubDate>
		<dc:creator>AHM</dc:creator>
				<category><![CDATA[Köşe Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[Temel Demirer]]></category>
		<category><![CDATA[canonun]]></category>
		<category><![CDATA[farcıyla]]></category>
		<category><![CDATA[kolombiya]]></category>
		<category><![CDATA[Ölmedi]]></category>
		<category><![CDATA[santosla]]></category>
		<category><![CDATA[yaşıyor]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.atik-online.net/?p=11467</guid>
		<description><![CDATA[TEMEL DEMİRER &#124; 18 – 12 &#8211; 2011 &#124; “Dün nasılsa bugün de öyle, Öldürülür taşıyanlar ışığı, Başkaları alır onların yerini, Işığa dokunamaz ama hiç kimse.”[1] Dikkatinizden kaçmış olabilir. Bir gazete sayfasının aşağılarına sıkıştırılıp, iliştirilmiş bir haber, “Kolombiya Cumhurbaşkanı Juan Manuel Santos, 18 Kasım 2011’de Abdullah Gül ile bir araya geldi. Kolombiya ile vizeler karşılıklı [...]<div class="addthis_toolbox addthis_default_style addthis_32x32_style" addthis:url='http://www.atik-online.net/2011/12/kolombiya-santosla-olmedi-canonun-farciyla-yasiyor/' addthis:title='Kolombiya (Santos’la) Ölmedi, (Cano’nun Farc’ıyla) Yaşıyor![*] ' ><a class="addthis_button_preferred_1"></a><a class="addthis_button_preferred_2"></a><a class="addthis_button_preferred_3"></a><a class="addthis_button_preferred_4"></a><a class="addthis_button_compact"></a></div>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.atik-online.net/wp-content/uploads/2011/11/temel-demirer.jpg" rel="lightbox[11467]" title="temel-demirer"><img class="alignleft size-thumbnail wp-image-11011" title="temel-demirer" src="http://www.atik-online.net/wp-content/uploads/2011/11/temel-demirer-100x100.jpg" alt="" width="100" height="100" /></a>TEMEL DEMİRER | 18 – 12 &#8211; 2011 |</p>
<p>“Dün nasılsa bugün de öyle,</p>
<p>Öldürülür taşıyanlar ışığı,</p>
<p>Başkaları alır onların yerini,</p>
<p>Işığa dokunamaz ama hiç kimse.”[1]</p>
<p>Dikkatinizden kaçmış olabilir. Bir gazete sayfasının aşağılarına sıkıştırılıp, iliştirilmiş bir haber, “Kolombiya Cumhurbaşkanı Juan Manuel Santos, 18 Kasım 2011’de Abdullah Gül ile bir araya geldi. Kolombiya ile vizeler karşılıklı kalktı. Askeri ve savunma işbirliği anlaşması da en kısa sürede tamamlanacak,”[2] diyordu…<span id="more-11467"></span></p>
<p>Coğrafyamızdan, maktûl Cano’nun Santos isimli katili geçti…</p>
<p>Bu haberden onbir gün önce de bir gazete haberinde, “5 milyon dolarlık CANO’yu öldürdüler”[3] deniyordu…</p>
<p>Sakın Cano’nun “5 milyon doları” olduğunu zannetmeyin, “5 milyon dolar” kelle avcısı Santos ve şürekasının Ona biçtiği “ödül”dü…</p>
<p>Elbette “değeri”nin bunlarla ölçülmesi mümkün olmayan Cano, FARC’ın 20 yıllık ideolojik önderiydi; Kolombiya polisi ve ordusu dışında Interpol de 179 ülkede Onun izini sürüyordu!</p>
<p>Cano yoldaş(ım)ın “suçu”, aşkı ve hayatı savunmaktır…</p>
<p>Kelle avcıları bunun için peşindeydi Onun…</p>
<p>1964’den beri Kolombiya’da silahlı mücadele veren FARC’ın lideri Alfonso Cano geçtiğimiz günlerde, ordunun harekâtıyla katledildi.</p>
<p>Devlet Başkanı Juan Manuel Santos, Cano’nun ölümünü “Gerilla grubunun tarihindeki en büyük darbe” olarak niteleyip, “Silahlarınızı bırakmazsanız sonunuz ya hapishanede ya da mezarda gelecek” tehdidini savurarak, örgütü teslim olmaya çağırdı.</p>
<p>Eski Kolombiya Devlet Başkanı Andres Pastrana da, yaşananları “Tarihi bir an” olarak değerlendirip, geride kalan lider kadrosunun “Bütün Kolombiyalıların yararı için bu savaşı bitirecek barış müzakerelerine oturmayı çok ciddi bir şekilde düşünmeye başlamaları gerektiği”nin altını çizdi.</p>
<p>ABD işbirlikçisi Bogota’nın “zafer sarhoşluğu”yla, FARC lideri Cano’nun katledilmesini kutlaması, “zafer” naraları…</p>
<p>“Bir kez daha FARC’ın sonunun geldiğinin ilan edilmesi.</p>
<p>Uluslararası haber ajansları ve onların yerli uzantıları adeta düğmelerine basılmışçasına ‘sonları geldi’, ‘bir daha toparlanamazlar’, ‘belini kırdılar’, ‘büyük darbe’ gibi manşetler savurdu.</p>
<p>Oysa bu kaçıncı ilan! Üç yıl önce de efsanevi lider Manuel Marulanda öldüğünde de, 2010 yılında bir diğer efsane Raúl Reyes beraberindeki onlarca gerilla ile birlikte katledildiğinde de benzer zafer naralarıyla birlikte FARC’ın sonunu getirdiklerini ilan etmişlerdi. Her bitti dediklerinde, bu sefer kökünü kazıdık dediklerinde FARC küllerinden bir kez daha doğarak mutluluklarını yarıda bıraktı…</p>
<p>Kuşkusuz Cano’nun ölümü örgütü sarssa da katliamı zafer olarak sunan Devlet Başkanı Juan Manuel Santos’un sevinci yarıda kaldı.</p>
<p>Santos’un Cano’nun öldürülmesini ‘ülke tarihinde örgüte vurulmuş en büyük darbe’ olarak tanımlayıp, FARC gerillalarını silah bırakmaya davet etse de sevinci yarıda kaldı. Marksist gerilla örgütü anında yayınladığı bir bildiri ile mücadeleye devam edeceğini açıkladı.”[4]</p>
<p>Kolombiya’nın yaklaşık 1/5’inde paralel yönetim oluşturan FARC’ın, Marulanda sonrasında liderliğe gelen, hukuk ve antropoloji eğitimli entelektüel, sempatik Cano yoldaş(ım)ın katli, her devrimci için kuşkusuz bir “keder” ve öfke kaynağıdır.</p>
<p>Ancak D. H. Lawrence’ın, “Ortaya dökülen bir kederden daha kötü ne olabilir; daha çirkin, daha yapmacık? Eğer kederimizi gizli tutup kendimize saklayamayacaksak başka neyimizi gizli tutabiliriz ki?”[5] uyarısını göz ardı etmeden; Cemal Süreya’nın, ‘Ün ve Efsane’ başlıklı makalesinde işaret ettiklerini unutmayıp/ unutturmayacağız:</p>
<p>“Ün, türlü koşullar içinde koşuyu kazanan bir attır. Efsane, koşuyu kaybetse de, ‘kaybettikten sonra da’, koşuyu sürdüren bir at. Zapata’nın atı gibi. ‘Vurulduktan sonra da’ bir süre uçan bir kuş. Halk onu, alır, can kafesinin içine sokar, orda besleyip durur can yongasıyla. Budur efsane. Ünümüz bizden çıkar, ama başkalarının elindedir. Efsanemiz ise başkalarının yazgısında…”</p>
<p>Evet, FARC’la yaşayacak olan Cano efsanesi “Zapata’nın atı gibi”, “Che gibi”, “Pir Sultan gibi” hep yaşayacak… Yaşatılacak…</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>EFSANELER KATLEDİLEMEZ!</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Kolombiya Silahlı Devrimci Güçleri’nin (FARC) lideri Alfonso Cano’nun 4 Kasım 2011 akşamı, ordunun Suarez ile Lopez de Mikay bölgelerine düzenlediği harekâtta katledildiği açıklandı.</p>
<p>Yaklaşık 1000 askerin katıldığı harekâtta Cano’nun yanında kadın yoldaşı da vardı.</p>
<p>Gerçek ismi Guillermo Leon Saenz Vargas olan Cano, Mart 2008’de kalp krizi sonucu ölen örgütün kurucusu Manuel Marulanda’nın yerine geçmişti.</p>
<p>Cano (63), FARC’ın fikir babası olarak görülüyordu. Ancak Kolombiya hükümetinin propagandası ne olursa olsun, kimi uzmanlar, 9 bin üyeli örgütün lideri Cano’nun ölümünün FARC’ın bittiği anlamına gelmeyeceğine dikkat çekiyordu.</p>
<p>Haksız da değillerdi…</p>
<p>Evet, Mehmet Süha Aslan’ın ifadesiyle, “Kolombiya egemenleri ve ordu çevrelerinde büyük bir coşku ile kutlanan saldırı sonrası Alfonso Cano’nun cansız bedeni ile beraber televizyonda programa çıkan Kolombiya devlet Başkanı Juan Manuel Santos Cano’yu göstererek ‘Bu FARC’ın tarihinde aldığı en büyük darbedir’ dedi.</p>
<p>Santos ayrıca televizyonda FARC gerillalarına ‘ya cezaevi, ya mezar’ diyerek barışı sağlayacağını iddia etti ve teslim olmalarını istedi.</p>
<p>‘Ya cezaevi, ya mezar’: Kolombiya’da slogan şimdi bu… Arkadan gelen ikinci slogan ise, ‘Barış’! Cezaevi, mezar, barış…</p>
<p>Bu üç kelime, yan yana geldiğinde sonuç, üç kelime daha üretiyor: Kan, işkence ve sömürü…”</p>
<p>Bunu gör(e)meyen, bil(e)meyen, kavra(ya)mayan “ekşi sözlük” sıradan “kalemşörleri” Cano yoldaş(ım)a ilişkin şunları kusabiliyorlardı!</p>
<p>i) “Hakkında şimdiye kadar devrimci ergenlerin methiyeler düzmediğini görünce şaşırdığım adam. İsmini buraya yazınca en azından birkaç sayfa entry ve sayfanın sonlarında ‘büyük devrimci öldü’ minvalli yorumlar bekliyordum. şaşırdım doğrusu.” (bynewyorker, 05.11.2011 21:43)</p>
<p>ii) “Gebertilmiş. Tüm terör örgütü liderlerinin sonu böyle olsun.” (0 5 ucu olan adam, 06.11.2011 12:38 ~ 12:51)</p>
<p>iii) “İdeolojik olarak ‘solcu’ görününce ‘bölücü’ olduğu unutulan, kendini Marksist-Leninist devrimci gerilla örgütü olarak tanımlayan Kolombiya terör ve uyuşturucu şebekesi FARC’ın 2 gün önce öldürülen lideridir. Ve aynı zamanda -bazen haklılık payı olmakla birlikte- her taşın altında ABD’yi arayarak terörizme meşruiyet kazandırma ceht ve gayreti içerisinde olan bazı soysuz cibilliyetsizlerin bir ağıt yakmadıkları kaldığı eroin, kokain kaçakçısı bir bölücü teröristbaşı’dır.” (ekinoksday80, 07.11.2011 01:31)</p>
<p>Bu alçak satırları, bu alçaklıklar kayıt altına alınıp, unutulmasın diye aktarıyorum buraya midem bulansa da!</p>
<p>Sözü Kolombiya Devrimci Silahlı Güçleri-Halk Ordusu’nun (FARC-EP), komutan Cano’nun kaybının ardından yaptığı açıklamaya (“FARC-EP Merkez Komutanlığı/ Kolombiya dağları &#8211; 5 Kasım 2011”) bırakıyorum:</p>
<p>“Kolombiya oligarşisi ve onun komutanlarının, yoldaşımız komutan Alfonso Cano’nun ölümüne dair yaptığı açıklamanın haberini aldık. Bununla birlikte, ölümün coşkusuyla attıkları neşeli kahkahaları çınlıyor. Egemen çevrelerin bütün sesleri, bunun Kolombiya’da gerilla mücadelesinin sonu olduğu konusunda hemfikir.</p>
<p>Alfonso Cano yoldaşın kavgada can vermesinin temsil ettiği tek gerçeklik, dizlerinin üstünde yalvarmaktansa ölmeyi tercih edecek olan Kolombiya halkının ölümsüz gücüdür. Bu ülkenin mücadeleler tarihi, eşitlik ve adalet arayışında bileği asla bükülmeyen kadın ve erkek şehitlerle doludur.</p>
<p>Bu, Kolombiya’da ezilenlerin ve sömürülenlerin en büyük önderlerinden birinin yasını tuttuğu ilk sefer değil. Onların yerini, cesaret ve zafere olan mutlak inanç ile doldurması da ilk değil. Kolombiya’da barış, bir gerilla teslim oluşuyla gerçekleşmeyecek, ancak ayaklanmayı doğuran nedenlerin ortaya kaldırılmasıyla gerçekleşecek. Bu, devam edecek olan politik bir hattır.”</p>
<p>“Ekşi sözlük’ün kalemşörleri” bu açıklamadan ne anlarlar bilmiyorum; ancak anlamamakta “ısrar” etseler de, Kolombiya’da da neyin ne ve nasıl olduğunu yaşayarak göreceklerdir!</p>
<p>İnsan olmak ve kalmakta ısrarını yitirmeyen kimsenin bundan şüphesi yok!</p>
<p>Örneğin Cano’nun katline ilişkin olarak Avustralya Komünist Partisi (CPA) açıklamasında “Avustralya Komünist Partisi, FARC lideri Alfonso Cano’nun ve diğer gerillaların, ülkenin güneyindeki bir kampa yönelik bombalı saldırı sırasında katlinden dolayı büyük üzüntü ve öfkesini ifade eder” dedi…</p>
<p>İspanya Komünist Halk Partisi (PCPE) ise Cano’nun, “Plan Kolombiya” ile Yurtsever Birlik üyelerinin öldürülmesiyle eş biçimde, CIA’in “paha biçilemez” yardımları ile katledildiği vurgulayıp, “FARC-EP’nin ayaklanması, devlet terörünü ABD Güney Komutanlığı ve MOSSAD’ın askeri teknoloji ile temin eden emperyalizmin kukla hükümetinden kurtuluş umudunu diri tutmaktadır. Komutan Cano, Kolombiya halkının adalet ve sosyalizm hakkı için savaşırken ölmüştür. Komünistler, yenilmez olan halkların ve ulusların kurtuluş tarihinin şimdiden bir parçası olan Alfonso Cano’nun ölümünün matemini tutuyor. Bir devrimciye, zaferin mutlaklığı ile şükranlarımızı sunuyoruz” denildi.</p>
<p>Meksika Komünist Partisi de, “Burjuvazinin ihtirasını ilke edinen halk düşmanları, oligarklar; halkın mücadelesine giren fevkâlâde insanların gücüne dair gerçekliği ve halkın, tarihteki cesur ve inançlı özgürleştirici devrimci rolünü üstlenmesi hâlinde yenilemeyeceği gerçekliğini reddediyor görünüyor,” diyerek, Cano’nun “örnek bir devrimci” olduğunun vurgulandığı açıklamada, “Yıllarını, ordu destekli paramiliter katillere ve dünyanın en büyük teröristine, ABD ordusuna karşı eşsiz bir cesaret ve gözüpeklik ile savaşmaya harcayan bir kahraman olan Cano, FARC’ı yaratmadı, savaşı yaratmadı, devrimci mücadeleyi yaratmadı, ona katıldı ve örgüt içinde biçimlendi… Devrimci mücadele ölümsüzdür; burjuvazi her şeyi yapmış, ancak onu öldürememiştir.”</p>
<p>Brezilya Komünist Partisi’nin açıklamasında da “CIA desteği ve Güney Amerika hükümetlerinin sessiz suç ortaklığındaki Santos grubunca temsil edilen Kolombiya narko-terörist devletinin Alfonso Cano’yu katletmesi, sosyal ve ekonomik adaletin eşlik ettiği bir demokratik barış sürecine öncülük edebilecek müzakere süreci olasılığını öldürecektir” denildi.</p>
<p>Kolombiya’nın ikinci büyük gerilla hareketi olan Ulusal Kurtuluş Ordusu (ELN), Cano’nun katli ardından yayımladığı dayanışma mesajında, “Kardeş örgütümüz FARC’a ve Cano’nun ailesine, Cano’nun 4 Kasım 2011 günü eşitsiz bir kavgada düşmesi nedeniyle derin dayanışma duygularımızı ifade ederiz” denildi. Mücadelede düşmenin veya fiziksel varlığın sona ermesinin “görülmemiş bir şey” olmadığının belirtildiği açıklamada, “Hiçbir şey bizim barış, halkımızın refah ve mutluluğu ve ülkemizin bağımsızlığı idealleriyle mücadelemizi durdurmayacaktır” ifadeleri kullanıldı. Ulusal Kurtuluş Ordusu Merkez Komutanlığı imzası ile yayımlanan açıklama şu şekilde devam etti:</p>
<p>“Halkın devrimci mücadelesinin akıntısı, protestolar, mücadele ve isyancıların politik-askeri kavgası her gün büyüyor. Sonucu göremeyen tüm diğer savaşçılar için görevimiz, devrimci davanın zaferi için mücadeleye devam etmektir. Komutan Alfonso Cano; örneğini ileri taşıyacağız.”</p>
<p>Hayatında defalarca kanıtladığı üzere, efsaneler katledilemez; yok edilemez; Cano gibi!</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>FARC’IN ÖZELLİĞİ</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>FARC, bu tür darbeleri birçok kez yedi; “Jojoy” kod adlı Jorge Briceno, vd’leri gibi… Ancak direniş, mücadele hep sürdürüldü!</p>
<p>Bunda FARC’ın özelliği hep belirleyici oldu; Volkan Yaraşır’ın işaret ettiği üzere:</p>
<p>“Kolombiya’da Marulanda önderliğindeki… FARC, varlığını ve gücünü korudu. FARC özgün özelliklere sahip bir hareket olageldi. Hareketin yaygın ve etkili bir kırsal temele sahip oluşu önderliğin bütün diğer hareketlerden farklı olarak köylü mücadelesi içinden çıkması ve bu özelliklerini koruması hareketin itinayla bağımsız çizgisine sadık kalması, barış görüşmelerinde iradi gücünü kaybetmemesi, önderlikle kitle bağının güçlülüğü, kariyerizm ve konformizm yerine dağlarda olmayı seçmeleri, Marulanda’nın ölümüne kadar 50 yıldan fazla dağlarda kalmayı tercih etmesi ve benzeri faktörler FARC’ın ayakta kalmasını ve hâlen de güçlü bir gerilla hareketi olarak varlığını sürdürmesini sağladı.”</p>
<p>FARC’a hangi “karalar” çalınmak istenmedi ki?</p>
<p>Mesela “FARC ile Kaide’nin uyuşturucu kaçakçılığı konusunda güçlerini birleştirdiği iddia edildi. ABD’nin Uyuşturucuyla Mücadele Müdürlüğü’nün And bölgesi yöneticisi Jay Bergman, solcu gerillaların Kaide yardımıyla Afrika üzerinden Avrupa uyuşturucu pazarına girdiğini öne sürdü”!</p>
<p>Bu noktada sözü Metin Yeğin’e bırakıyorum:</p>
<p>“Yeni Kolombiya başkanı açıklama yaptı. ‘Barış yanlısı bir başkan’. Nobel ödüllü başkan Obama bile onun kadar barışçı değildir herhâlde! Bir önceki hükümette savunma bakanıyken bunu pratikte göstermişti. Daha önce yazmıştım. Onun zamanında yirmi bin kişi, yanlışlıkla gerilla sanılıp öldürüldü. İki milyon kişi köylerinden göç ettirildi. Vietnam savaşından beri kullanılan askeri terimle bölge temizlendi, süpürüldüler. İki binden fazla gazeteci, insan hakları aktivisti, örgütlenmeye çalışan sendikacı, işçi önderi ve parlamenterler öldürüldü.</p>
<p>Kolombiya’nın yeni başkanı Santos, ‘barışçı bir kişi’. Tam anlamıyla sükûneti savunuyor. Sükûnete gömülmek denilebilir buna. Şimdi bir ‘barış’ çağırısıyla başta Peru, Şili ve Meksika başkanları olmak üzere birçok dünya liderini hoşnut kıldı. ‘Öncelikle silahların bırakılmasını; FARC-ELN’nin elinde bulunan bütün tutukluların derhâl bırakılmasını ve uyuşturucu kaçakçılığından vazgeçilmesini’ istedi. Tam bir tribün şov…</p>
<p>Önce yanlış bilinenden başlayayım. FARC-ELN’nin uyuşturucu kaçakçılığı yaptığına dair bugüne kadar hiçbir bağımsız kuruluşun tespiti yok. Bu kanaat gerillanın egemen olduğu bölgelerde koka ekiminin yapılmasından geliyor.</p>
<p>Güney Amerika da Evo Moreles’in de BM de söylediği bir söz vardır. ‘Kokadan iki kötü şey yapılır; Coca Cola ve kokain. İkisini de biz yapmıyoruz. ABD yapıyor.’ Düşünsenize bir gün sabah akşam içtiğini çaydan uyuşturucu yapıldığını ve bu yüzden de vazgeçmenizi emrediyorlar.</p>
<p>‘Plan Kolombiya’ diye yazdığım bir yazı vardı. ‘Gündem’ gazetesinde yazmıştım ve tarihine bakınca şaşırdım. 2005’de yazmışım. O günden bugüne sözde uyuşturucu ile mücadele eden ABD milyar dolarlar harcamasına rağmen uyuşturucu kaçakçılığı kat kat arttı!”</p>
<p>Devam ediyorum: “İnsan kaçırır” denen FARC, henüz 19 yaşında bir onbaşıyken dağlık kesimde bulunan bir karakola 21 Aralık 1997’de yapılan baskında ele geçirilen ve 12 yılı aşan süredir ormanda rehin tutulan Pablo Emilio Moncayo adlı kişiyi serbest bıraktı.</p>
<p>Baba Gustavo Moncayo (58), oğlunun durumuna dikkat çekmek için boynu ve kolları zincirlenmiş şekilde önce tüm Kolombiya’yı, ardından kimi Latin Amerika ve Avrupa ülkelerini yürüyerek dolaşmıştı.</p>
<p>Moncayo, daha sonra kendisi için yürüttüğü kampanyadan ötürü “Barış Yürüyüşçüsü” olarak bilinen babasının yıllardır taşımakta olduğu zincirleri çözdü. FARC gerillaları, yaklaşık bir yıldır rehin tutulan Josue Daniel Calvo adlı askeri de, bölgeye gelen Kızılhaç heyetine teslim etmişti.</p>
<p>Bu gelişmeler, cezaevlerindeki gerillaların, FARC’ın elindeki rehinelerle takas edilmesini içerecek daha geniş bir anlaşmayı da gündeme getirse de, devlet buna mesafe koydu.</p>
<p>FARC, devrimci bir örgüttür; devrimciliğin ve halkın davasının gereklerini yerine getirir; buna Kolombiya’daki isyan tarihi tanık ve taraftır!</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>DİRENİŞ VE İSYAN: MÜCADELE(NİN) TARİHİ</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Kolombiya önemli bir coğrafyadır…</p>
<p>Latin Amerika’nın bağımsızlık savaşlarının birçok önemli olayı da, Simón Bolívar’ın İspanyol sömürgecilere karşı kazandığı zaferler de Kolombiya topraklarında geçmişti…</p>
<p>Ancak hiçbir olumsuzluk Yanki’lerin Kolombiya’ya olan ilgisini azaltmamıştı…</p>
<p>ABD Başkanlarından Roosevelt’in, ofisindeki bir toplantıda haritayı göstererek Kolombiya’yı “Güney Amerika kemerinin kilit taşı” olarak tanımlamış olması tesadüfî veya boşuna değildi.</p>
<p>Ayrıca John Perkins de, ‘Bir Ekonomik Tetikçinin İtirafları’[6] başlıklı yapıtında ABD’nin Kolombiya’da Roosevelt’den bu yana iştahını kabartan zenginlikleri ve bu zenginlikleri nasıl Washington’a kanalize ettiklerini anlatırken; “Ülkeyi yüklü miktarda borç altına sokacak projeler üretip sonra da bu projelerden elde edilen geliri ve kendi doğal kaynaklarını kullanarak bu borcu ödeme kapasitesi olduğunu göstermek kolaydı. Dolayısı ile enerji dağıtım ağları, otoyollar ve iletişim sistemlerine yapılacak büyük yatırımlar Kolombiya’nın engin gaz ve petrol kaynaklarını barındıran ama gelişmemiş Amazon bölgelerini açmasını sağlayacak; bu projelerde borcun ve faizinn geri ödenmesi için gerekli geliri yaratacaktı. Teori buydu. Ama dünya çapındaki gerçek emellerimizle tutarlı olan gerçek ise Küresel imparatorluğun çıkarları için Bogota’yı boyunduruk altına almaktı,” diyordu…</p>
<p>ABD İmparatorluğu için kilit öneme sahip bu coğrafyanın mücadele tarihine gelince, bunu -yazı kaleme alınırken Sincan zindanında olan- Soner Torlak şöyle özetler:</p>
<p>“1819’da Simón Bolívar ile bağımsızlığına kavuşan Kolombiya, bu tarihten sonra iki büyük partinin siyasi rekabeti çerçevesinde gerilimli bir siyasi hayat sürdü. Muhafazakâr Parti ve Liberal Parti arasındaki rekabet sadece iktidarı alarak belirli bir süre ülkeyi yönetmek üzerine değildi, iki büyük cephe devletin niteliğinden yönetim tarzına, toprak dağılımından ekonomik açılımlara kadar birçok temel başlık üzerinde ciddi bir çatışma içindeydi. 1850’lere gelindiğinde iki parti, kamu yönetiminin güçlü bir merkeze dayanan merkezi yönetime mi yoksa görece özerk eyaletlere dayanan federal yönetime mi dayanacağı konusunda uzlaşamadı ve çatışmalar başladı, yüzyılın sonuna kadar düşük yoğunluklu olarak geçen çatışmalar 1899’a gelindiğinde topyekûn bir iç savaş hâlini aldı.</p>
<p>1903’e kadar süren ve ‘Bin Gün Savaşı’ diye adlandırılan şiddet döneminde 300 binden fazla kişi hayatını kaybetti. Liberal kanadı ezerek iktidarı alan Muhafazakâr Parti, ülkeyi 1948’e kadar ağır bir baskı rejimiyle yönetti. Özellikle 1920’li yıllarda muz plantasyonlarının işletim hakkını elinde toplayan ABD’li tarım tekeli United Fruit Company, Márquez’in ‘Yüzyıllık Yalnızlık’ romanında anlattığı gibi, görüşme delegasyonunu bekleyen muz işçilerinin grevinde yüzlerce işçiyi katletti. Bu dönem dahilinde (1930 yılında) Kolombiya Komünist Partisi kurulduysa da, bütün toplumsal muhalefet muhafazakârlara karşı iktidarı alma gücüne sahip olabilecek tek alternatif olan Liberal Parti içinde birikti. Bu birikim Liberal Parti yönetiminde de yansımasını buluyordu. Partinin geleneksel çizgisine göre daha halkçı bir politikayı izleyen ve 1948 seçimlerinde kazanacağına kesin gözüyle bakılan Liberal Parti adayı Jorge Eliecer Gaitan suikast sonucu öldürüldü. Bu cinayet bardağı taşıran son damla oldu ve 14 yıl sürecek ve daha sonra ‘Violencia’ adıyla anılacak yeni bir iç savaş dalgası başladı.</p>
<p>Geleneksel iktidar mekanizmalarının zafiyete uğradığı ve güvenlik güçlerinin müdahale edemediği kurtarılmış bölgelerin oluşmaya başladığı 1948 sonrasında, 1930’da kurulan Komünist Parti’nin de etkinlik göstermeye başlaması, iki geleneksel partinin 1957’de anlaşarak seçim sonuçları nasıl olursa olsun sırayla hükümeti kuracakları bir ‘tahterevalli siyaseti’ kuruldu. ‘Ulusal cephe’ adıyla kodlanan bu örtülü antlaşma sonrasında, iki geleneksel parti, iç savaş sürecinde bağımsız silahlı cumhuriyetçikler kuran köylüleri silahsızlandırarak tasfiye etmek ve ulusal sınırlar içinde tek bir pazarın yeniden tesisini sağlayabilmek amacıyla harekete geçti. 1960’a gelindiğinde, bir yıl önce Küba’da diktatörlüğü köylü gerillalar yardımıyla deviren sosyalist yönetim, Kolombiya’da da büyük bir sempati uyandırmayı başarmıştı. 1961’de Ulusal Cephe’ye karşı devrimci papaz Camillo Torez önderliğinde ‘Halkın Birliği Cephesi’ kuruldu. Yüz binlerce köylünün tabanını oluşturduğu bu yasal örgütü, silahlı ve bağımsız köylü cumhuriyetleri destekliyordu.</p>
<p>Bu bağımsız köylü cumhuriyetlerinden en güçlüsü ve en iyi örgütlenmişi olan Marquetalia Köylü Cumhuriyeti, 1964’de ordu tarafından dağıtıldı. Öte yandan Kolombiya ekonomisi iç savaşın yarattığı tahribattan ve tarım ürünlerinin bağımsız cumhuriyetlerin elinde bulunmasından kaynaklı olarak ağır bir krize girdi. Hükümetin silahlı müdahaleleri ve uyguladığı baskı rejimi ile ekonomik kriz sonucunda, rejime karşı hoşnutsuzluk, halkın büyük kısmının ve özellikle köylülerin, o sıralarda Marquetalia Köylü Cumhuriyeti’ne yönelik terör ve katliama yanıt vermek amacıyla kurulan Kolombiya Devrimci Silahlı Güçleri-Halk Ordusu (FARC-EP) ve Ulusal Kurtuluş Ordusu (ELN)’na sempatiyle yaklaşmasını sağlıyordu.</p>
<p>Manuel Marulanda tarafından kurulan FARC-EP, iktidar perspektifine sahip, silahlı mücadelenin yanında halka dönük propagandaya da önem veren Marksist-Leninist bir örgütken, Fabio Vasquez Castano ve devrimci papaz Camillo Torez’in kurduğu ELN ise daha çok ‘foko’ kuramı çerçevesinde çekirdek bir silahlı grupla öncü savaşını savunmaktaydı. Bu dönemden sonra da çoğu Maocu doktrini savunan yirmiden fazla gerilla örgütünün kurulduğu sanılıyor. Ancak bugün hâlen varlığını sürdüren gerilla örgütleri FARC-EP ve sınırlı olarak da ELN’dir.</p>
<p>1980’lerin ortasında FARC-EP’ın çok sayıda lideri seçim sürecine katılarak, bir siyasi parti (Yurtsever Birlik) kurdu. Başarılı bir biçimde seçilen çok sayıda yerel ve ulusal yönetici ve liderleri, kongre üyeleri ve üç başkan adayları da dâhil 5.000 üyeleri katledildi. FARC-EP kırsala ve gerilla mücadelesine geri döndü. On yıl sonra FARC-EP zamanın başkanı Pastrana ile askerden arındırılmış bir bölgede müzakere etmekte uzlaştı. FARC-EP açık forumlar topladı, devleti demokratikleştirecek toplumsal ve siyasi reformlar için politika alternatiflerini ele aldı ve özel mülkiyete karşı stratejik ekonomik sektörlerin ‘sivil toplum’daki muhtelif sektörlerle birlikte kamusal mülkiyete alınmasını tartıştı. Başkan Pastrana, ABD Başkanı Clinton ve daha sonra Bush’un baskısı altında, aniden müzakereleri sona erdirdi ve silahlı kuvvetleri FARC-EP’ın üst düzey müzakere takımını ele geçirmeleri için yolladı.</p>
<p>ABD tarafından fonlanan ve akıl verilen Kolombiya ordusu FARC-EP liderlerini ele geçirmeyi başaramadı ancak paramiliter Başkan Uribe tarafından izlenen ‘kavruk toprak’ (yani: isyancılarla çatışmada, bulundukları bölge ve çevresindeki tüm yaşam ve geçim araçlarını yok etmeye yönelik kirli savaş politikası, balığı yakalamak için denizi kurutma) politikalarını sahneye koydu. FARC-EP 2007-2008’de siyasi mahkûmların Kolombiya’da askerden arındırılmış bir bölgede karşılıklı serbest bırakılmasını görüşmeyi önerdi. Uribe reddetti. Başkan Chávez müzakerelere bir arabulucu olarak dâhil oldu.</p>
<p>Fransız hükümeti ve diğerleri Chávez’i FARC-EP rehinelerinin hayatta olduklarına ‘kanıt’ istemeye davet etti. FARC-EP Chávez’in isteğine riayet etti. FARC-EP, üç elçi yolladı ki, bunlar Kolombiya ordusu tarafından yakalandı ve canavarca koşullar altında hapiste tutuldu. FARC-EP Chávez’in teklifine uymayı sürdürdü ve Kızıl Haç ve Venezüellalı yetkililere teslim edilmek üzere ilk mahkûm grubunu yeniden yerleştirme girişiminde bulundu; ancak Uribe’nin silahlı kuvvetleri tarafından hava saldırısına uğradılar ve böylece tahliyeyi iptal ettiler. Daha sonra, yükselen risk altında, ilk parti rehineyi serbest bırakabildiler. Fransız Dışişleri Bakanı Kouchner ve Chávez, Fransız Kolombiyalı eski başkan adayı Ingrid Betancourt’un serbest bırakılması için yeni teklifler getirdiler. Bu da, Uribe üst düzey bir ABD teknik asistanıyla birlikte ülkenin her yerinde kapsamlı bir denetimi, Reyes, Chávez, Kouchner, Larrea ve Kızıl Haç arasındaki iletişimi izlemeyi de içeren büyük bir askerî saldırı başlattığı zaman sabote edildi. Nihayet, FARC-EP’in ön ayak olduğu bütün müzakere girişimleri, dönemin Kolombiya hükümetleri tarafından açıkça suiistimal edilirken, Kolombiya hükümeti FARC-EP’e yardım ve yataklık yaptıkları bahanesiyle yüz binlerce köylüyü daha yerlerinden etti ve toplumsal muhalefetin meşruiyetinin altını oymaya çalıştı.</p>
<p>Her şeyden önce FARC-EP’in verdiği silahlı mücadelenin meşruiyeti, Kolombiya’daki rejimin askerleri, polisleri ve kontrgerillalarıyla daha güzel bir dünya için mücadele veren insanları sokak ortasında ya da evlerini basarak çocuklarının gözlerinin önünde katletmesiyle her gün yeniden tazelenmektedir.”[7]</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>KATLİAM(CILAR)IN İKTİDARI</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Juan Cendales’in deyişiyle, “Álvaro Uribe İsrail’in Latin Amerika’daki en sıkı askerî ve politik müttefikidir. İsrail Kolombiya’daki paramiliter güçlerin oluşumu ile yakından ilişkilidir. Uribe hükümeti ve pek çok yandaşı hakkında insanlık suçu işledikleri iddiasıyla Kolombiya’da sürdürülmekte olan soruşturma ve davalar vardı.”[8]</p>
<p>Özellikle de Kolombiya ordusunun FARC’a karşı yürüttüğü kirli savaşta tarihi itiraf, bir albayın sivil halkı öldürüp bu kişilere gerilla üniforması giydirdiklerini dillendirmesiyle ortaya çıktı. Uribe’nin 2002-2010 yılları arasındaki iktidarı döneminde işlenen sivil katliamlarını aydınlatan Luis Fernando Borja adındaki albayın, 57 sivili öldürdüklerini sonrada bu kişilere gerilla üniforması giydirdiklerini itirafı bir bomba etkisi yarattı.</p>
<p>Kolombiya insan hakları örgütleri ve Birleşmiş Milletler yetkilisi Philip Alston, “Gerilla süsü verilerek sivillerin öldürülmesi olayı (falsos positivos) orduda sistematik bir uygulamadır” derken; “Kolombiya’da dünya ve Kolombiya medya tekelleri tarafından neredeyse yokmuş gibi gösterilen, Amerika modern tarihinin en büyük ve korkunç toplu mezarlarından biri ortaya çıkarıldı. Meta eyaletine bağlı La Macarena bölgesinde ortaya çıkarılan bu toplu mezarda en az 2 bin kişinin cesedi bulunuyor. 2005 yılından bu yana bölgede operasyonlarını yoğunlaştıran Kolombiya ordusu binlerce kişiyi isimsiz bir şekilde gömdü.”[9]</p>
<p>Özetle İnsan Hakları İzleme Örgütü (HRW), Kolombiya’da insan hakları örgütleri ve vatandaşlara yönelik devlet destekli paramiliter güçlerin saldırılarının sürdüğünü belirterek, binlerce insanın zorla yerlerinden edildiği, tecavüz, zorla kaçırma ve öldürme gibi baskı ve katliamların devam ettiğinin altını çizip, ABD’nin, ülkede paramiliter güçlere verdiği desteği çekmesini istedi.</p>
<p>HRW, 122 sayfalık raporunda, binlerce insanın zorla yerlerinden edilmesi, tecavüz, kaçırma, öldürme gibi yöntemlerle, devlete karşı mücadele eden ve aralarında kadın örgütlerinin de bulunduğu birçok sivil toplum örgütünün lider ve üyelerine, sendika yöneticisi ve üyelerine insanlık dışı muameleler uygulandığı belirtilerek, Kolombiya’da en fazla baskının uygulandığı kesimin ise sendikacılar olduğu vurgulandı.</p>
<p>Raporda, tüm bu katliam ve binlerce insanı ülke içi göçe zorlayan sınırsız baskıdan sorumlu görülen Kolombiya devletinin insan hakları savunucularını korumak için bir an önce harekete geçmesi gerektiği belirtildi. HRW’nin Kolombiya raporunda, baskıya uğrayanların çoğunlukla doktor, öğretmen, mühendis gibi eğitimli kesimden olduğu vurgulanırken, bunlar raporda ayrıntılı bir şekilde yer aldı.</p>
<p>Kolombiya Savunma Güçleri (AUC) adı altında kurulan ve bir süre önce Álvaro Uribe tarafından tasfiye edildiği iddia edilen paramiliter güçlerin yerine geçen grubun, AUC ile aynı yöntemleri kullandığı ve düzenli olarak kitlesel katliamlar, siyasi cinayetler, muhalif kesimleri zorla göç ettirmeler ve tecavüzlerle toplumu tehdit eden bir atmosfer yaratarak, kontrolü kolaylaştırma gibi sınırsız baskıların hayata geçirdiği belirtilen raporda, “Adalet arayan ve onların kurallarına uymayan herkes bu terörün hedefidir,” denildi.</p>
<p>Video ve fotoğraflarla desteklenen raporun açıklaması sırasında konuşan HRW Amerika direktörü Jose Miguel Vivanco; “Bu grupları hangi isimle anarsanız anın, tıpkı kendilerinden öncekiler gibi, korkunç bir zalimliğin yürütücüleridir ve durdurulması gerekir,” derken rapordaki verilere göre; 2008’de 39, 2009 yılında ise Aralık ayına kadar 36 sendikacı, (Kolombiya’da sendikacıların Ocak ayının sonuna kadarki süreyi kapsayan rakamlarına göre ise 40 sendikacı) ve 195 öğretmen katledildi. Böylece 1986’dan buyana katledilen sendikacı sayısı 2 bin 721’e çıkarken, katliamların tamamına yakını cezasız kaldı.</p>
<p>4 binden fazla üyesi olan paramiliter gruplar, 32 devlet departmanının 24’ünde aktif olarak bulunuyor. Yine bu gruplar hâlen aktif bir şekilde yeni üye yapıyor ve operasyonlarının uzandığı alanları her geçen gün daha da genişletiyor. Bu nedenle de Kolombiya insan hakları savunucuları için büyüyen bir tehlike olduğu belirtilen grupların en bilineni ise ‘Black Eagle/ Kara Kartal’… Bu örgütün muhalif aktivistlerin evlerine zorla girip, kadınlara tecavüz ettiği ve çalışmalarını durdurmaları için kadınları uyardıkları ve süren tehditler sonucunda kadınların kenti terk etmek zorunda kaldıkları, kimilerinin ise öldürüldüğü biliniyor.</p>
<p>Chávez, Kolombiya’yı, FARC gerillalarıyla savaş adı altında ülkesine saldırmaya hazırlanmakla suçlayarak, Güney Amerika’nın İsrail’i olarak tanımlamıştı. Bu arada ABD; Álvaro Uribe yönetimindeki ülkeye ‘Kolombiya Planı’ çerçevesinde ödediği miktardan 55.5 milyon dolarlık kesintiye gitmiş, Uribe ise, yapılan tüm yardımın yüzde 10’una denk gelen bu kesintinin, ABD’nin Kolombiya’yı terk edeceği manasına gelmediğini bir basın açıklamasıyla duyurmak zorunda kalmıştı. ABD Kolombiya yönetimine yardımda bulunurken, Kolombiya’ya 7 üs daha kuruldu.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>SANTOS “SEÇİMİ”?!</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>ABD İmparatorluğu için Álvaro Uribe’nin ardından Santos “seçimi” devreye sokuldu.</p>
<p>Kolombiya’da 20 Haziran 2010’daki devlet başkanlığı seçiminin ikinci turunu, oyların yüzde 69’unu alan eski Savunma Bakanı Juan-Manuel Santos kazandı. Yeşil Parti’nin adayı ve eski Bogota Belediye Başkanı Antanas Mockus ise oyların yüzde 27.5’ini toplayabildi. (Ancak, söz konusu seçimin şaibeli olduğunun altını da çizmeden geçmeyelim!)</p>
<p>“Saygın bir entelektüel” olarak anılan Yeşiller’in adayı Mockus, belediye başkanıyken Bogota’yı şiddetin pençelerinden kurtarması ve dürüstlüğüyle nam salıp, sakalları nedeniyle, ‘Abraham Lincoln’ diye anılırken, seçim kampanyalarında sık sık Kant ve Kierkegaard’dan alıntılar yapıp, faili meçhulleri, yolsuzlukları bitirmeyi vaat etmişti. Uribe’nin izinden giden Santos da, seçim sonrası icraatı için FARC’ı bitirme sözü vermişti!</p>
<p>Nihayet Erkan Çınar’ın, “Kolombiya’nın katliamcısı koltuğa oturdu”;[10] James Petras’ın da, “Kolombiya seçimlerini ölüm timlerinin lideri kazandı,” diye nitelediği durum şöyle betimleniyordu:</p>
<p>“Kolombiya’da 2010’un Haziran’ında gerçekleştirilen başkanlık seçimlerini görev süresi biten Álvaro Uribe’nin rejiminin kötü şöhretli ve açıkça insanlığa karşı büyük suçlar işlediği kanıtlanmış olan Savunma Bakanı Juan Manuel Santos ‘kazandı’…</p>
<p>Görev süresinin sonuna gelen devlet başkanı Uribe’nin ve Savunma Bakanı Santos’un yönetiminin geçen sekiz yılı süresince, çoğu köylü yoksullar olan 2 milyon kişi köklerinden zorla koparıldı, evlerinden ve topraklarından sürüldü ve komşu ülkelerin sınır bölgelerine ya da kentteki gecekondulara sığınmalarına sebep olundu.</p>
<p>Uribe-Santos rejimi, milyonlarca kentli ve köylü yoksulu etkileyecek biçimde, silahlı isyana ‘sempati duydukları’ düşünülen bütün yaşam merkezlerinde katliamlar yapmak ve buraları terörize etmek üzere, hem orduya hem de 30 bin üyesi olan kontrgerilla ölüm timlerine dayandı. Büyük bir Kolombiyalı insan hakları örgütüne göre 20 binden fazla insan gerilla sanılarak ‘yanlışlıkla’ katledildi…</p>
<p>Ele geçirilen en önemli ölüm timi liderlerinin birçoğu Uribe-Santos’u destekleyen kongrenin yüzde 60’nın kendilerinden maaş aldığını ve denetimleri altındaki bölgelerin oylarını ‘emniyete aldıklarını’ itiraf ediyorlardı…</p>
<p>Uribe-Santos’u eleştiren ikibinden fazla sendikacı, insan hakları aktivisti, gazeteci ve milletvekili ejime hizmet eden ölüm timi tetikçilerince katledildi. Dünyanın en büyük sendikal konfederasyonları heyetler yolladılar ve Kolombiya’yı işçi temsilcileri için en tehlikeli ülke olması nedeniyle kınayan raporlar yayınladılar…</p>
<p>Medyanın Kolombiya’nın seçimi ve siyasi liderleri hakkındaki yalanları ve sahtekârlıkları arkasında yatan kimi temel düşünceler şunlardır:</p>
<p>1) Uribe-Santos, kendi ölüm tarlaları nedeniyle ABD Kongresi’nde bekletilen serbest ticaret anlaşmasının peşine düşmüş ateşli birer serbest piyasa savunucusudur.</p>
<p>2) Uribe-Santos, Pentagon’un Venezüella, Ekvador ve Obama rejiminin ABD egemenliğine düşman olarak gördüğü herhangi başka bir ülkeyi tehdit etmek üzere ABD’den 6 milyar dolar para alan ve 7 askerî üssü ABD yargı yetkisi altına veren kayıtsız şartsız müşterileridir.</p>
<p>3) Uribe-Santos, 2009 ortasında ABD destekli bir askerî darbenin ürünü olan Honduras rejimini, Latin Amerika’nın geri kalanının aksine resmen tanımıştır.”[11]</p>
<p>Özetle binlerce insanın katledilmesinden sorumlu Kolombiya Devlet Başkanı Álvaro Uribe, görevini en az kendisi kadar kirli bir isme bıraktı. Álvaro’nun koltuğuna FARC gerillalarına karşı mücadele adı altında binlerce sivilin katledilmesinden sorumlu, dönemin Savunma Bakanı Juan Manuel Santos oturdu.</p>
<p>Yoksulların, sendikacıların, insan hakları savunucularının, gazetecilerin, milletvekillerinin katliamından sorumlu olan Álvaro Uribe’nin aday olamaması nedeniyle aday yapıp desteklediği Juan Manuel Santos, Kolombiya’nın 59. Devlet Başkanı olarak yemin ederek görevine başlarken; 14 Latin Amerika ülkesinin devlet başkanlarının katıldığı törende yaptığı konuşmada, Venezüella ve Ekvador’la ilişkilerin düzeltilmesinin, öncelikleri arasında yer alacağını söyledi.</p>
<p>Törene katılmayan Chávez de Santos’un verdiği mesajın ardından, Kolombiya’nın yeni devlet başkanı ile yüz yüze görüşmeye hazır olduğunu söyledi. Santos, Chávez’in, selefi Álvaro Uribe’nin Venezüella’ya saldırma hazırlığı olduğu yönündeki suçlamasına yanıt olarak da komşularıyla ilişkilerde “savaş” kelimesinin lûgatında yer almadığını ifade etti.</p>
<p>Törene Dışişleri Bakanını yollayan Chávez, “Kolombiya ile ilişkilerde yeni bir sayfa açmaya hazır olduğunu” söyledi.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>SAVAŞA DEVAM!</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>CIA destekli paramiliter kontra örgütlerin av sahasına dönüştürülen Kolombiya’da beraberindeki gerillalar ile birlikte katledilen Cano’nun kaybı, elbette ki FARC ile devrim mücadelesi açısından büyük kayıptır.</p>
<p>Bunu inkâr etmek mümkün değildir…</p>
<p>Pentagon’dan alınan istihbarat ile bin kişilik özel kuvvetler tarafından ülkenin güneybatı eyaletlerinden Cauca’da düzenlenen harekâtla katledilen Cano, düşmanlarını dahi kıskandıracak bir eğitim ve bilgi birikimine sahipti.</p>
<p>Antopoloji ve hukuk eğitimi alan Cano’nun, yetkin bir teorisyen ve eylem anında dahi kitap okuyan bir kitap kurdu olduğu anlatılır.</p>
<p>Bogota’da üniversitedeyken FARC ile tanışan O, bir ömrün özgürlük davasına nasıl adanacağının da en somut kanıtıdır.</p>
<p>Washington’un her türlü lojistik desteğini arkasına alan Bogota’daki yeni sağcı Santos yönetiminin FARC’a yönelik Tamil benzeri bir imha politikasına başvuracağının sinyalleri bu katliamla bir kez daha verilmişken; görünen o ki, hem “büyük birader” ABD’nin “arka bahçe”si ilan ettiği Latin Amerika’da daha uzun süre sular durulmayacaktır.</p>
<p>Direnen ve teslim olmayan her şeyin imhasına dayanan ABD planı karşısında FARC, her şeye karşın Cano’nun kararlılığıyla “Savaşa Devam” demektedir.</p>
<p>1964’den beri sosyalizm mücadelesi veren FARC’ın yeni lideri, gerçek ismi Rodrigo Londoňo Echeverri olan, askeri eğitimini Orta Avrupa ülkelerinde tamamlamış “Timochenko” kod adlı Jiménez olurken; Cano’nun katli ardından Kolombiya’da hükümetin eylemsizlik çağrısını reddeden FARC da, konuya ilişkin açıklamasında, “Kolombiya’da barış gerillanın eylemsizliğiyle değil, ayaklanmanın nedenlerinin ortadan kaldırılmasıyla gelir. Siyaset çizildi ve sürecek. Yaşasın Alfonso Cano’nun hatırası,” diye haykırmaktadır!</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>SONUÇ: CANO DERSLERİ!</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Bizden biri, hepimiz olan Komutan Cano, sonuçta hepimize şu ders(ler)i vermektedir:</p>
<p>i) Nâzım Hikmet’in, “İnsanın yüreği ve kafası var…/ İnsanın elleri…/ İnsan?/ Ne zaman ki,/ nerde ki,/ hangi sınıftan?/ Onların insanları/ bizim insanlarımız,” dizelerinde sorduğu sorunun yanıtı, yani bizim insan(lık)ımızdır, Komutan Cano!</p>
<p>Akıtılan da bizim kanımızdır!</p>
<p>ii) Platon’un, ‘Devlet’te (359a-c) işaret ettiği üzere, eski Yunan’da Thrasymakhos, adaletin gücü elinde bulunduranların bir icadı olduğunu; iktidardakilerin yasaları kendi çıkarlarına göre koyduklarını, sonra da bizden adalet adına bu yasalara boyun eğmemizi beklediklerini dile getirirdi.[12]</p>
<p>Bu doğrudur; devletin adalet(sizliğ)i, kendi çıkarları için terör uygulamaktır.</p>
<p>Komutan Cano da buna “Hayır” dediği için, devlet terörüne kurban edildi…</p>
<p>iii) Hiç kimse, ama hiç kimse, Komutan Cano’dan söz ederken; Paul Eluard’ın şu dizelerini anımsamadan fikir beyan etmesin:</p>
<p>“Bir insan öldü başka silah bilmeden/ hayata açılmış kollarından gayrı/ bir insan öldü başka yol bilmeden/ mavzerlerin kıpraştığı yollardan gayrı/ bir insan öldü vazgeçmez hâlâ dövüşten/ ölüme karşı/ o karanlığa karşı…”</p>
<p>iv) Dövüşerek düşenler ölmez; yok olmaz!</p>
<p>‘Şeyh Bedreddin Destanı’nda Nâzım Hikmet, bir ağızdan aktarır: “İsa Peygamber’in ölüsü; etiyle, kemiğiyle, sakalıyla dirilecekmiş… Bu yalandır… Bedreddin’in ölüsü; etsiz, kemiksiz, sakalsız, bıyıksız, gözün bakışı, dilin sözü, göğsün soluğu gibi dirilecek… Bunu bilirim işte… Biz Bedreddin’in kuluyuz, ahrete, kıyamete inanmayız ki, dağılan, fena bulan bedenin yine bir araya toplanıp dirileceğine inanalım. Bedreddin yine gelecek diyorsak, sözü, bakışı, soluğu bizim aramızdan çıkıp gelecektir, diyoruz…”</p>
<p>Cano yine gelecek; sözü, bakışı, soluğu bizim aramızdan çıkıp gelecektir…</p>
<p>v) Liberaller karşı çıka dursun; ölümsüzlük vardır!</p>
<p>Tıpkı Nâzım Hikmet’in, “Asıl yaşayanlar, bir amaç uğruna ölebilen bahtiyarlardır. Yaşamak yalnız budur. İnsanla ot arasındaki fark buradadır. Ve asıl manasızlık bunu bilememektir,” sözünde özetlendiği üzere…</p>
<p>vi) Evet Cano, bizlere, militan/ mücadeleci bir hayal gücünün, soyut malumatfuruşluğun “bilgi(sizliğin)”den çok daha önemli olduğunu öğretir.</p>
<p>Ölürken yanımızda götüreceğimiz tek şeyin, ardımızda bırakacağımız mücadele olduğunu… “Ölmek”in, yok olmak olmadığını… Ölümün, doğumun işareti de olduğunu… Ölümü istemeden, ölümden asla korkmamanın ne anlam taşıdığını… Ölümden korkmamanın, ebedî var oluşun ilk adımı olduğunu hatırlatır…</p>
<p>Kıyıyı gözden kaybetmeye cesaret edemeyen insan(lık)ın, yeni okyanusları keşfedemeyeceğini; her insanın, yapmadığı tüm iyiliklerden ötürü suçlu olduğunu; çözümde görev almayanların sorunun bir parçası olduklarını; hepimize ülkülere, idealistçe bağlanmış özgüvenin ne ve nasıl olduğunu anlatır/ öğretir…</p>
<p>Unutulmasın: “İdealistlerini unutan, gömmek isteyen, anımsamaya yanaşmayan insan topluluklarının yaşadığı diyarlara sis çöker… ‘İdealist’ sıfatını ancak alay etmek için kullanan, her tür idealizmi ‘enayi’likle eş tutan, demode bulan toplulukların üstüne karanlık kapaklanır.</p>
<p>Türkiye’de (ve dünyada-b.n) ‘ülkü’ kavramı birden fazla düzlemde bozuşturmaya uğratıldı, son yarım yüzyıl içinde. Türev tanımları asıl tanımından öylesine uzaklaştırdı ki onu, ‘ülkü sahibi kişi’ diyecek olsak birinden söz ederken, ne anlama geldiğini çıkaramayacak karşımızdaki. Köhne bir değer kategorisi sanki, dilimizin ucundaki: Onu geçmişe terk etmek, ‘ülkü’ye yer kalmadığını kesin bir ifadeyle dile getirmek, sanırsınız yeni ve ışıltılı bir çağın ülküsel tavrıdır…”[13]</p>
<p>vii) Komutan Cano bir yapma edimi; özgürlük eylemidir!</p>
<p>Tıpkı Karl Marx’ın, ‘Feuerbach Üzerine 2. Tezi’ndeki ifadeyle, “Nesnel hakikâtin insan düşüncesine atfedilip atfedilemeyeceği sorunu bir teori sorunu değil, pratik bir sorundur. İnsan, hakikâti, yani düşüncesinin gerçekliğini ve gücünü, bu dünyaya aitliğini pratikte kanıtlamalıdır. Pratikten yalıtılmış düşüncenin gerçekliği ya da gerçeksizliği konusundaki tartışma, tamamıyla skolastik bir sorundur,” diye haykıran…</p>
<p>Bilinir her hareket, sonuç getir(e)mez; ama her sonucun arkasında bir hareket vardır.</p>
<p>Yeter ki hareketlerin, söylediklerinle uyumlu olsun.</p>
<p>Düşünce ve davranışların birbirini tekzip etmesin.</p>
<p>Nihayetinde tarihi yapan, amaçları uğruna dövüşen insanlardır.</p>
<p>viii) Amaçları uğruna dövüşen insan(lık)ın, mücadele biçimlerinden birisi olan silahlı mücadele, elbette egemen şiddete karşı bir yol ve yöntemdir. Bu yol ve yöntemin, ilkesel reddi, liberallerin, pasifistlerin hezeyanlarından başka bir anlam taşımaz.</p>
<p>Tıpkı “Silahlı mücadelenin, şiddet yöntemlerinin devrime giden yolda ve devrim sonrasındaki yeri” konusunda kestiği ahkâmla, “Silahlı mücadele ve siyasal şiddet yöntemleri meşru mudur?” Veya “Var olan topluma içkin olan şiddet, buna karşı mücadele ederken de şiddete başvurmayı gerekli ve meşru kılar mı?” sorularını dillendirip, “Silahlı mücadelenin, geri gelmesi mümkün olmayan bir altın çağ beklentisi”[14] olarak mahkûm etmeye kalkışan ‘Birikim’ şürekası gibi…</p>
<p>AKP’li Erdoğan’ın “demokrat dinamiği” üzerine “teori kotaranlar”ın bu tutumunda şaşırtıcı bir şey yok!</p>
<p>“Ama ne yazık ki, tüm bekleyişlerinde olduğu gibi ‘altın çağ’ geri gelmeyecektir. Çünkü ‘devir’ tamamlanmış”[15] diyen Ömer Laçiner gibi!</p>
<p>İyi de bu “kehanetinizin kerameti” ne?</p>
<p>Aynı ekipten Emin Alper’in, “Silahlı mücadelelerin ortaya çıkışı, yükselişi ve bitişi üzerine” yazıp/ çizdiklerinde “Silahlı mücadelede nihai başarı mümkün mü?”[16] ucuz sorusunu dillendirmesi…</p>
<p>Veya Kıvanç Koçak’ın, RAF’a dair “Yanlış yol, doğru rota”[17] demogojisi mi?</p>
<p>Yeri geldi söyleyeyim: Türk Dil Kurumu’nun “Büyük Türkçe Sözlük”ünde[18] “Yol” sözcüğü, “1. Karada, havada, suda bir yerden bir yere gitmek için aşılan uzaklık, tarik. 2. Karada insanların ve hayvanların geçmesi için açılan veya kendi kendine oluşmuş, yürümeye uygun yer. 3. Genellikle yerleşim alanlarını birbirine bağlamak için düzeltilerek açılmış ulaşım şeridi. 4. İçinden veya üstünden bir sıvının geçtiği, aktığı yer. 5. Yolculuk. 6. Gidiş çabukluğu, hız. 7. Davranış, tutum, gidiş veya davranış biçimi. 8. Uyulan ilke, sistem, usul, tarz, tarik. 9. Kumaşta bulunan çizgi. 10. Kez, defa. 11. mec. Gaye, uğur, maksat. 12. mec. Bir amaca ulaşmak için başvurulması gereken çare, yöntem,” olarak tanımlanır</p>
<p>İtalyanca “rotta”dan gelen “yol, güzergâh” anlamındaki “Rota” ise, “1. Bir gemi veya uçağın gidiş yönü, izleyeceği yol. 2. mec. Görüş veya tutuma göre gidilen, izlenen yol”dur!</p>
<p>Burada durup soralım? “Yol yanlış”, “rota doğru” demogojileriyle sarıldığınız saçmalık nedir?</p>
<p>Yine, bir kez daha “silahlı mücadele”yi, “silah/ la mücadele”ye indirgeyip, rafa kaldırmak muradındaki liberal belkemiksizliğin vaazlarıyla yüz yüzeyiz.</p>
<p>Bakın bunlardan biri, hayatı internet üzerinden “biçimlendiren(lerden)” Yaprak Zihnioğlu ne “buyuruyor”:</p>
<p>Şiddet içermeyen muhalefet, şiddetsiz eylem, şiddetsiz toplantı, şiddetsiz örgütlenme süreçlerini ve yöntemlerini düşünmeye, tartışmaya ihtiyacımız var. Şiddetsizlik bir yaşam tarzı/felsefesini uygulama çabası. Şiddetsiz düşünüşü/edimi yaygınlaştırmamızın ilk adımı bu anlayışı/düşünce biçimini bir yaşam tarzı olarak benimsemek…</p>
<p>Toplumsal değişimde şiddet içermeyen yöntemleri kullanabiliriz. Bu alanda belki hiçbir zaman mükemmel olamayız ama şiddetsizliği yaşama geçirmeyi bıkmadan, yılmadan denemeyi sürdürebiliriz. Yaşam içinde/eylemlilik pratiğimizde tökezlediğimiz yerlerde, hatalarımızı farkederek, özeleştiri yaparak, özür dileyerek yanlışlarımızı düzeltebiliriz…</p>
<p>Şiddetsizlik pasifliği savunmak değil. Tam tersine şiddetsiz eylem etkinlik demektir. Bu hareket elbette pasifistleri de içerebilir ve birlikte eylem de mümkündür, ama şiddet içermeyen toplumsal muhalefet, katılımcıların tam mutabakatıyla eylem yapmak ve geniş kitlesel katılımla daha çok eyleme demektir.”[19]</p>
<p>Zihnioğlu istediğinden “özür” dileyebilir; ancak devrimciler, sınıflar mücadelesindeki, cellatlarından, işkencecilerinden, zalimlerden, bir baskı/şiddet ve terör aygıtı olan kapitalist devletin zulmünden asla özür dilemeyeceklerdir!</p>
<p>Hem de “Solun şiddetle ‘helalleşmesi’ artık şart” deyip, “Karl Marx’ın, dünyadaki değişimi yorumlarken söylediği şu sözler, sol içi tartışmalarda en çok kullanılan cümleler arasındadır: ‘Zor, yeni topluma gebe her eski toplumun ebesidir’&#8230;</p>
<p>Deniz Gezmiş’ler, Mahir Çayan’lar ve İbrahim Kaypakkaya’ların -1970’li yıllarda silaha sarılması, Türkiye’deki sol hareketin önemli bir bölümünün bu çizgiyi sürdürme çabasına zemin oluşturdu. Onlarca genç, başarı şansı olmayan eylemlerde yaşamını yitirdi…</p>
<p>Şiddetin geleneksel toplum içindeki yaygınlığını da göz önünde bulundurursak şiddeti kaçınılmaz bir araç sayan yaklaşımın ‘geriliğe teslim olan’ bir yaklaşım olduğunu görebiliriz. Daha ileri, daha eşitlikçi, daha özgürlükçü, daha çok renkli, daha keyifli bir dünyayı, ancak şiddeti her alanda dışlayan bir kültür ile var edebiliriz,” vurgusuyla ekleyen liberal Oral Çalışlar gibi…</p>
<p>Liberallere öncelikle kapitalist devletin ne olduğunu, gerçeğini Marx gibi olmasa da, en azından sosyolog Max Weber kadar anlamalarını önerip, bu karşılığı olmayan vaazlara en iyi yanıtlardan birisinin, FARC-EP’nin ‘Operación Odiseo’nun ardından yayınladığı 6 Kasım 2011 tarihli bildiride “Yoldaşın kavgada can vermesinin temsil ettiği tek gerçeklik, dizlerinin üstünde yalvarmaktansa ölmeyi tercih edecek olan Kolombiya halkının ölümsüz gücüdür,”[20] diye betimlenen Cano yoldaş(ımız) olduğunu vurgulayayım!</p>
<p>Çünkü “Latin Amerika’daki devrimci mücadeleyi anlamak, belki de ‘conquista’ya kadar geri giden beş yüzyıllık bir mücadele tarihini ve kültürünü anlamayı gerektirir. Güney Amerika’nın İspanyol sömürgeciliği tarafından XV. yüzyıldan itibaren kolonileştirilmesi ile başlayan ve kapitalizmin tarihinde bir dönüm noktası olarak, uygar Batı’da bilimden sanata, siyasetten felsefeye, hatta gündelik yaşam kültürüne kadar toplumsal yaşamın birçok alanına kapsamlı ve geri dönülmez olarak etki etmiş olan kölecilik ve buna karşı gelişen, siyasi düzlemde Simón Bolívar’dan Che Guevara’ya ve bugün FARC-EP’ye uzanan isyan ve devrim hareketleri, Latin Amerika’nın bugününe damgasını vuran mücadelelere karakter kazandıran temel unsurlardır.</p>
<p>Bugün özellikle Kolombiya’da tüm şiddeti ile sürmekte olan, Tupamaros’tan ELN’ye, Zapatistalar’dan FARC-EP’ye uzanan özgürlük hareketlerinin emperyalizme ve faşizme karşı sarsılmaz bir kararlılıkla sürdürdükleri savaş, Güney Amerika’da sömürgeciliğin başlangıç çağında 100 yıl içerisinde 70 milyon yerlinin öldürüldüğü, gümüş madenlerinin çevrelerinin köle cesetleri ile sarmalandığı topraklarda geçmesi bakımından, özelleşmiş bir tarihsel bakış açısı ile ele alınmak ve değerlendirilmek durumundadır. Başka bir deyişle, Latin Amerika’da köleciliğin ve sömürgeciliğin kanlı tarihi anlaşılmadan, kölelikten proleterliğe geçmiş halkların bugünkü anti-emperyalist mücadelesini anlamak mümkün olmayacaktır.”[21]</p>
<p>ix) Devam ediyorum: Semih Gümüş gibi, “Tarihin bilgisini, yani ne olup bittiğini nesnel -ideolojik olmayan- biçimde geçmişin içinden çekip almak gerekir,” diyenlerden değilim.</p>
<p>F. Engels’in ifadesiyle, “Tarih öyle bir yolda ilerler ki, son sonuç, her zaman, bireysel birçok istenç arasındaki çatışmalardan doğar”…</p>
<p>“Tarihçinin söylemi, tarihin sözcüklerini, hakikâtleriyle ilişkilendiren bir ölçme söylemidir,”[22] diyen Jacques Rancière gibi düşünürüm…</p>
<p>Çünkü “Tarih biliminin amacı ve işini oluşturan ‘geçmişin anlaşılması’, bugünün ve geleceğin de daha iyi anlaşılmasını sağlar. Tarihsel süreç süreklidir; bugünün geleceğe nasıl yansıyabileceğini bilmezsek, geçmişin bugüne nasıl dönüştüğünü hiç anlamayız,” der E. H. Carr…</p>
<p>“De facto” bir şey olmayan tarihin, toplumsal mücadeleler ekseninde ve bireyin tarihte rolünü oynama cüretiyle yaratıldığının altını çizip, hiç kuşkusuzca ekliyorum: Komutan Cano tarih yaratanlardandır…</p>
<p>x) Tarihe sadece “tanık” değil, aktif taraf olmanın cesurca ve cüretkâr bir eylem olduğu yerkürede, gerçeklerin ve gerekliliklerinin uzağında ahkâm kesmek kolay ve yaygın bir ucuzluktur…</p>
<p>Ancak “ucuz” olan hiçbir şey umut etmeyi hak etmediği gibi, umudu da yaratamaz!</p>
<p>Umut, başkaldıranların rüyalarını tetikleyen; umutsuzluk karşısında bile umudu besleyen; bütün umudun kendinde, mücadeleciliğinde olduğunu hatırlatan insanî, insana özgü bir cürettir…</p>
<p>Hayata tutkuyla bağlanma biçimi olan umut; sürdürülemez kapitalist cinnetin orta yerinde insan olmak ve kalmak Komutan Cano’nun ısrarıdır!</p>
<p>Böylelikledir ki O, insan(lık) onurunu hatırlatır herkese…</p>
<p>“Bazılarının zannettiği gibi, ‘onur’ gibi kavramlar tarihsel gelişimin kolaylıkla mahkûm edip çöpe atabileceği kavramlar, ‘değerler’ değildir…</p>
<p>‘Onur’ gibi kavramların modern dünyada yeri olmasa idi, modern tarih Huxley’in, ‘Cesur Yeni Dünya’ adlı ünlü fütürist romanında çizdiği, sorun ettiği tablo ile nihayetlenirdi.”[23]</p>
<p>Ama öyle olmadı, olmayacak da; Cano’nun kanıtladığı gibi…</p>
<p>Evet, Cano hepimize insan olmanın erdem ve sorumluluklarını anımsatır.</p>
<p>“Gerçek erdem nedir, bilir misiniz?” sorusuyla Plautus’un, Kendini beğenmemek, yaptıklarını yeter bulmamaktır,” diye tanımladığı insanî erdem, postmodern vazgeçiş dünyasında akıntıya karşı yüzmek gibidir, ilerleyemezsek, gerileriz…</p>
<p>Özellikle F. Dostoyevski’nin, “Bu dünyadaki en zor şey, kendi kendine sadık kalmaktır”; W. Goethe’nin, “Her şeyi kaybetmek mümkün… Yeter ki insan ne ise o kalmış olsun,”[24] gerekliliğinin altını çizdiği yabancılaşmanın orta yerinde insan olma erdemine ilave edilecek yegâne şey, Cano’vari devrimci bir tevazudur.</p>
<p>xi) Devrim ve sosyalizm idealleri için yeryüzünün dört bir yanına tohum gibi saçılmış ölülerimiz, en sevdiğimiz memleket yeryüzünün kurtuluşu için düşmüşlerdir…</p>
<p>Onları yitirmek kolay olmadığı gibi, müthiş hüzünlüdür.</p>
<p>Ancak “felaket” olarak nitelenebilecek acılar karşısında dayanıklı olmak, diz çökmemek, boyun eğmemek “olmazsa olmaz”dır.</p>
<p>Çünkü, hiçbir şey, liberal beklentilerin umduğu kadar basit değildir.</p>
<p>Hayır! Tek yanlı “Barış” haykırışları insan(lık)a bir şey getirmeyecektir!</p>
<p>John Lennon’un, “Hiç kimse barışa tam olarak bir şans vermedi. Gandhi denedi, Martin Luther King denedi ama ikisi de vuruldu,” diye haykırdığı bir yerkürede; “Barıştan söz etmek, ancak savaş kazanmış bir devrimci hareketin hakkıydı. Neden derseniz, kamuoyu ve onların barış istekleri seferber edilebilir. Bunun olanak kazanması için, ilk önce istibdat ve sömürünün bozguna uğratılması gereklidir. Ama savaşın yenilgiye yüz tuttuğu anda barıştan söz etmek, barış adına bozguna boyun eğmek demektir,”[25] diye haykırır Fidel Castro…</p>
<p>xii) Cano’nun katliyle hiçbir şey nihayete ermedi, erdirilemez de!</p>
<p>Yarınlar yerli yerinde duruyor; hatta Cano’nun mücadelesiyle daha da yakınlaştı!</p>
<p>“Yarın” dedim; evet, evet; “Şu ‘yarın’ sözü ne tuhaf şeydir, her zaman ‘ertesi günü’ ifade etmez, bazen ‘yarın’ sekiz yıl da uzayabilir. On yıl da, ama ne de olsa yarın yarındır,” diyen Nâzım Hikmet’in uyarısının altını çizerek…</p>
<p>xiii) Toparlarsak…</p>
<p>Johann Wolfgang von Goethe’nin, “Gezegenimiz evrenin tımarhanesidir”; Aldous Huxley’in, “Bu dünya başka bir gezegenin cehennemi olabilir,” cümleleriyle betimlenmesi mümkün olan yerkürenin bugününde; örneğin “Bazıları mideleri için yiyecek, diğerleri de yiyecekleri için mide ararlar,” Bernard Shaw’ın altını çizdiği gibi…</p>
<p>Ya da T. S. Eliot gibi, “Televizyonla ilgili çarpıcı olan şey, bir kaç milyon insanın aynı anda, aynı espriye gülüp, kendilerini yalnız hissetmeleridir,” saptamasını dillendirirler…</p>
<p>Veya William Somerset’ın, “Ernest Hemingway, ‘Dünya güzel bir yer ve de uğruna savaşmaya değer,’ demiş. Ben cümlenin ikinci yarısına katılıyorum,” sözlerindeki gibi tashih gerekliliklerinin altını çizerler…</p>
<p>Böylesi bir düzlemde hayat ancak geriye doğru baktığında anlaşılabilir, ancak hep ileriye doğru yaşanırken; hayatın, ne kadar uzun olduğu değil, ne kadar iyi yaşandığı önemlidir.</p>
<p>Hayata ilişkin sorumluluklarımız açısından en büyük kötülük de direnme yoksunluğundan, biat ve itaatten gelirken; gerçek başarı, insanî itirazlarımıza dair başarısız ve yalnız olduğumuz korkusunu yenebilmek; “Yapacağım” demek yerine “Yaptım” diyebilmektir…</p>
<p>O hâlde ne kadar yürürsek yürüyelim; arkamızda bıraktığımız yol kadar güçlü ve henüz yürümediğimiz yol kadar zayıf olduğumuzu unutmadan; Geoffrey Gaberino gibi, “Pêşbazîya rastîn, di navbera tiştên we kiribe û tiştên ku hûn karibin bikin de ye/ Gerçek yarışma, yaptıklarınızla yapabilecekleriniz arasındadır,” demek gerekiyor…</p>
<p>Çünkü eşitliğin, adaletin olmadığı yerde başkaldırı her daim var olacaktır; kaçınılmazdır…</p>
<p>İnsan, eğer insan kalacaksa, eşitsizlik/ adaletsizlik karşısında taraf tutmak zorundadır.</p>
<p>Bu mücadelede de devrimci hayalgücü, sürdürülemez kapitalist vahşete karşı verilen savaştaki biricik silahtır.</p>
<p>Nihayetinde bu silahı kullanırken; Dostoyevski’nin, “Başkaları için kendinizi unutun, o zaman sizi de hatırlayacaklardır”; Ovidius’un, “Her şeyin değeri zorluğundadır”; Malcolm X’in, “Gelecek, bugünden ona hazırlananlara aittir,” sözleri Cano’nun hayatı pahasına doğruladığı gibi hep hatırlanmalıdır…</p>
<p>xiv) Dosta da, düşmana da hatırlatıyorum(z):</p>
<p>Oscar Wilde’ın, “İnsanların yüzde doksanı yaşamazlar, sadece vardırlar”!</p>
<p>Gabriel García Márquez’in, “Bir şey bitti diye üzülme, yaşandı diye sevin”!</p>
<p>Frank Zappa’nın, “Sizinle dünya arasındaki savaşta, dünyanın tarafını tutun”!</p>
<p>Joan Baez’ın, “Nerede nasıl öleceğine karar veremezsin; sadece nasıl yaşayacağına karar verebilirsin!”</p>
<p>John Lothrop Motley’in, “Taşlar değil, yapılan işler anıtları oluşturur”! sözleri ile; sanki hepimize hatırlatır Cano…</p>
<p>xv) Sonra da -sanki- Onun haykırışını hatırlatır Arif Damar’ın dizeleri:</p>
<p>“Karşı koymazsak eğer/ tehlikededir günlük ekmeğimiz/ bacamızın tütmesi tehlikededir/ evimiz, aşkımız, çocuğumuz/ pencerede saksı/ kitap sevgisi, insan sevgisi/ tehlikededir”…</p>
<p>“Öyle seveceksin ki,/ koskocaman dünyada/ tek başına kalınca/ sevdiklerin seni yalnız bırakmasın”…</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>21 Kasım 2011 17:19:25, Ankara.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>N O T L A R</p>
<p>[*] 25 Kasım 2011 tarihinde Ankara Özgür Üniversite verilen derste yapılan konuşma… Kaldıraç, No:127, Aralık 2011…</p>
<p>[1] Louis Aragon.</p>
<p>[2] “Kolombiya ile Vizeler Karşılıklı Kalktı”, Radikal, 19 Kasım 2011, s.27.</p>
<p>[3] “FARC’a Büyük Darbe: 5 Milyon Dolarlık CANO’yu Öldürdüler”, Hürriyet, 6 Kasım 2011, s.19.</p>
<p>[4] İbrahim Varlı, “Cano; Devrime Adanan Bir Ömür”, Birgün, 8 Kasım 2011, s.11.</p>
<p>[5] D. H. Lawrence, Âşık Kadınlar, Çev: Nihal Yeğinobalı, Can Yay., 2011, s.223.</p>
<p>[6] John Perkins, Bir Ekonomik Tetikçinin İtirafları, çev: Murat Kayı, April Yay., 13’üncü basım, 2011.</p>
<p>[7] Soner Torlak, “Barışmayan Gerilla: Kolombiya Devrimci Ordu Güçleri-Halk Ordusu”, Birgün, 17 Ekim 2010, s.9.</p>
<p>[8] Juan Cendales, “Sakıncalı Araştırmacı Uribe&#8230;”, Rebelion, 4 Ağustos 2010.</p>
<p>[9] Azalea Robles, “Kolombiya’da Amerika Modern Tarihinin En Büyük Toplu Mezarı Bulundu”, Günlük, 1 Mart 2010, s.13.</p>
<p>[10] Erkan Çınar, “Kolombiya’nın Katliamcısı Koltuğa Oturdu”, Sosyalist Demokrasi, No:96, 27 Ağustos 2010, s.18.</p>
<p>[11] James Petras, “Bir ‘Özel Ordu’ Örneği: Kolombiya”, Sendika.org, 17 Temmuz 2010.</p>
<p>[12] A. Baki Güçlü-Erkan Uzun-Serkan Uzun-Ü. Hüsrev Yoksal, Felsefe Sözlüğü, Bilim ve Sanat Yay.</p>
<p>[13] Enis Batur, “Ülküler Öldü(yse), Yaşasın Çıkarlar(mı?)!”, Cumhuriyet Kitap, No:1135, 17 Kasım 2011, s.3.</p>
<p>[14] “Silah/ la Mücadele”, Birikim, No:271, Kasım 2011, s.9.</p>
<p>[15] Ömer Laçiner, “Modern/Reel Sosyalizmin Élan Vital’i”, Birikim, No:271, Kasım 2011, s.17.</p>
<p>[16] Emin Alper, “Silahlı Mücadelelerin Ortaya Çıkışı, Yükselişi ve Bitişi Üzerine”, Birikim, No:271, Kasım 2011, s.27-38.</p>
<p>[17] Kıvanç Koçak, “RAF: Yanlış Yol, Doğru Rota”, Birikim, No:271, Kasım 2011, s.39-47.</p>
<p>[18] http://tdkterim.gov.tr/bts/.</p>
<p>[19] Yaprak Zihnioğlu, “Şiddet İçermeyen Toplumsal Muhalefet&#8230;”, Sesonline.net, 2 Kasım 2011.</p>
<p>[20] http://gercegingunlugu.blogspot.com/2011/11/farc-epden-canonun-kaybna-dair-acklama.html</p>
<p>[21] Ekrem Ekinci, “Yoldaş Cano’nun Ardından”, Birgün, 20 Kasım 2011, s.3.</p>
<p>[22] Jacques Rancière, Tarihin Adları, Çev: Cemal Yardımcı, Metis Yay., 2011</p>
<p>[23] Nuray Mert, “İlericiliğin Onursuzluğu”, Milliyet, 15 Kasım 2011, s.6.</p>
<p>[24] W. Goethe, Goethe Der ki, çev: Gürsel Aytaç, Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları: 534, 2’inci baskı, 1986, s.392.</p>
<p>[25] Fidel Castro, Devrim İçin Savaşmayana Komünist Denemez, Yar Yay., s.246.</p>
<div class="addthis_toolbox addthis_default_style addthis_32x32_style" addthis:url='http://www.atik-online.net/2011/12/kolombiya-santosla-olmedi-canonun-farciyla-yasiyor/' addthis:title='Kolombiya (Santos’la) Ölmedi, (Cano’nun Farc’ıyla) Yaşıyor![*] ' ><a class="addthis_button_preferred_1"></a><a class="addthis_button_preferred_2"></a><a class="addthis_button_preferred_3"></a><a class="addthis_button_preferred_4"></a><a class="addthis_button_compact"></a></div>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.atik-online.net/2011/12/kolombiya-santosla-olmedi-canonun-farciyla-yasiyor/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>“VESAYET REJİMİ” ÖLDÜ, YAŞASIN “İLERİ DEMOKRASİ”![*]</title>
		<link>http://www.atik-online.net/2011/12/%e2%80%9cvesayet-rejimi%e2%80%9d-oldu-yasasin-%e2%80%9cileri-demokrasi%e2%80%9d/</link>
		<comments>http://www.atik-online.net/2011/12/%e2%80%9cvesayet-rejimi%e2%80%9d-oldu-yasasin-%e2%80%9cileri-demokrasi%e2%80%9d/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 01 Dec 2011 21:33:00 +0000</pubDate>
		<dc:creator>AHM</dc:creator>
				<category><![CDATA[Köşe Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[Temel Demirer]]></category>
		<category><![CDATA[demokrasi]]></category>
		<category><![CDATA[ileri]]></category>
		<category><![CDATA[oldu]]></category>
		<category><![CDATA[rejimi]]></category>
		<category><![CDATA[vesayet]]></category>
		<category><![CDATA[yaşasın]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.atik-online.net/?p=11180</guid>
		<description><![CDATA[SİBEL ÖZBUDUN &#124; 01 – 12 – 2011 &#124; “Tüm yanıtları bilmektense bazı soruları bilmek yeğdir.”[1] İlk gençlik yıllarımda Beyoğlu’nda İstiklal Caddesi’nde yürürken SSCB konsolosluğunun önünden geçerken sağa-sola bakmadan adımlarımızı hızlandırırdık. Yaygın bir şehir efsanesine göre konsolosluk önündeki camekân panoda yer alan Lenin, orak-çekiçli bayrak, işçi, miting vb. resimlerine bakanların fotoğrafları, karşı kaldırımdaki boyacı (ya [...]<div class="addthis_toolbox addthis_default_style addthis_32x32_style" addthis:url='http://www.atik-online.net/2011/12/%e2%80%9cvesayet-rejimi%e2%80%9d-oldu-yasasin-%e2%80%9cileri-demokrasi%e2%80%9d/' addthis:title='“VESAYET REJİMİ” ÖLDÜ, YAŞASIN “İLERİ DEMOKRASİ”![*] ' ><a class="addthis_button_preferred_1"></a><a class="addthis_button_preferred_2"></a><a class="addthis_button_preferred_3"></a><a class="addthis_button_preferred_4"></a><a class="addthis_button_compact"></a></div>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.atik-online.net/2011/12/%e2%80%9cvesayet-rejimi%e2%80%9d-oldu-yasasin-%e2%80%9cileri-demokrasi%e2%80%9d/sibelozbudun-4/" rel="attachment wp-att-11181"><img src="http://www.atik-online.net/wp-content/uploads/2011/12/sibelozbudun-100x100.jpg" alt="" title="sibelozbudun" width="100" height="100" class="alignleft size-thumbnail wp-image-11181" /></a>SİBEL ÖZBUDUN | 01 – 12 – 2011 | <em>“Tüm yanıtları bilmektense bazı soruları bilmek yeğdir.”<strong>[1]</strong></em><span id="more-11180"></span></p>
<p>İlk gençlik yıllarımda Beyoğlu’nda İstiklal Caddesi’nde yürürken SSCB konsolosluğunun önünden geçerken sağa-sola bakmadan adımlarımızı hızlandırırdık. Yaygın bir şehir efsanesine göre konsolosluk önündeki camekân panoda yer alan Lenin, orak-çekiçli bayrak, işçi, miting vb. resimlerine bakanların fotoğrafları, karşı kaldırımdaki boyacı (ya da simitçi, gazete bayi vb.) kılığındaki siviller tarafından çekiliyor, bu kişiler “fişleniyordu”, çünkü…</p>
<p>Doğru muydu, değil miydi bilmiyorum. Ama bu ülkede Boğaz’dan geçen Sovyet gemileriyle “haberleştikleri”, Galata köprüsünde, güneşe tutulduğu zaman “orak-çekiç” sureti çıkan eşarp sattıkları, Deniz Gezmiş’in mezarına çiçek koydukları, evlerinde Ho Şi Minh fotoğrafı bulunduğu için gözaltına alınanlar, işkencelerden geçirilenler, tutuklananlar, az-buz değildir. Mantıksal(?) uçlarına dek taşınmış bir “Soğuk Savaş doktrini”, buz gibi bir McCarthy’cilik, anti-komünizmin ileri karakolunda tüm haşmetiyle hüküm sürüyordu o yıllar… Durumdan vazife çıkartan “küçük dağların yaratıcıları”, kraldan çok kralcı bir işgüzarlıkla 13-14 yaşındaki çocukları karakollarda falakadan geçiriyor, ev baskınlarında kütüphanesinden George Politzer’in kitabı çıkanlar “devletin müesses nizamını yıkmaya teşebbüs”ten yıllarca ceza yiyor, eş-dost toplantılarında Nâzım’ın şiirlerini okuyanlar “hıyanet-i vataniye” sanığı pozisyonuna düşürülüyordu.</p>
<p><em>Sonra yıllar geçti, Sovyet sistemi göçtü, “Soğuk Savaş doktrini” yerini “liberal doktrinin yenilmezliği, ezeliliği, ebedîliği” yolundaki yanılsamalarına bıraktı. Bir takım yenilgi yılgını solcu eskisi “yeni-liberal” aydınların apolojistliği eşliğinde…</em></p>
<p><em> Gerçi bu dönüşüm “Aziz Nesin’in ülkesi”nde biraz daha zor, biraz daha sancılı olacaktı:</em> Soğuk Savaş doktrini, 1980’lerin Kürt ayaklanmasıyla kimi uyarlanmalarla yeniden tezgâhlanıyor, “devletin milletiyle bölünmez bütünlüğü” heyulası her türlü eleştiri ya da eleştiri ihtimalini yekpare bir “bölücülük” darağacında imhaya mahkûm kılıyordu.</p>
<p>Bu sürecin kanlı örnekleri, anımsatmayı gerektirmeyecek kadar yakın ve diri…<br />
Kürtler canları dişlerinde direnirken, toplu kıyımlar, faili meçhuller, kaybedilenler, “Hizbül kontra” operasyonları, köy boşaltmalar vb. karşısında ses-sedaları pek çıkmayan “bizim” liberal aydınlar, 1990’lı yılların sonlarında, olasılıkladır ki Abdullah Öcalan’ın yakalanmasının ardından Kürt savaşının yeni bir mecraya dökülmesiyle birlikte, birden sahnenin önüne fırladılar.</p>
<p>“Liberal” aydınların sahneye girişi, yakın tarihimizin “yeni” bir yorumunun kotarılarak önümüze konulmasına denk düşüyordu. Uluslar arası “Soğuk Savaş”tan yerel “Kirli Savaş”a evrilen ölümcül doktrin, el çabukluğuyla kapitalist sistem ile tüm nedensel bağıntı ve ilişkilerinden yalıtlanarak soyut bir “devlet vesayeti”ne indirgendi, bu vesayetin izale edilerek “liberal demokrasi”nin tesisi, “her derde deva” sihirli formül olarak kutsandı. Bu sürecin “askerî vesayet rejimini dize getiren” AKP iktidarına denk düşmesi ise, Taraf gazetesi başta olmak üzere liberal cenah kalemşörlerinin ve siyasetçilerinin ısıtıp ısıtıp önümüze koyacakları o berbat yemeğin, “Ya liberal (AKP) demokrasisinden yanasın ya da Ergenekoncu”<strong>[2]</strong><em> “kırk katır kırk satır”ının tuzu-biberi olacaktı.<br />
Bir müddet bu terane tuttu da… En azından, AKP iktidarı döneminde kârları katlanmış Marmara sermayesinin “ılıman-sol” medyasında, AKP’nin “ileri demokrasi”sini göklere çıkartmak, son derece “in” bir tutumdu. [Çıkartmayan yazar ve programcıların üstünün bir kalemde çizilmesi ise fazla sorunsallaştırılmıyordu - Banu Güven, Can Dündar, Mirgün Cabas’ın bir-iki telefonla bir gecede NTV’den uzaklaştırılmalarında olduğu üzere…] İş, Murat Belge’nin, Mümtaz’er Türköne’nin alkışları altında,<strong>[3]</strong></em> Türkiye’nin bugün vardığı noktayı, “Toplumda kendini öyle ya da böyle solda ilan edenlerin hiçbir payı olmadığı, önemli bir ‘demokratikleşme’ dozu içeren bir ‘ilerleme’ ve ‘rasyonelleşme’ ilan etmesi”ne dek vardı.<strong>[4]</strong><em></p>
<p>Ancak AKP’nin iktidara ısındıkça onu elde tutmanın araçları olarak atadan kalma baskı yöntemlerini yeniden temellük etmesi -Ahmet Şık’ın basılmamış kitabının bilgisayar ekranlarından “toplatılması” sanırım bu duruma, en vahim olmasa da, en Aziz Nesin’lik bir örnek…- üstelik de bunu bu günlerde fazlasıyla gözümüze sokarak yapması, “liberal demokrasi” apolojetizmine pek sığdırılamayacak bir durum oluşturdu, “AKP demokrasisi” havarileri indinde… Tam da “Yetmez ama evet” in az ertesinde…</p>
<p>[Bir parantez açalım mı? Son Anayasa değişikliği ile bilindiği üzere “yetmez ama…”cıların da alkışlarıyla HSYK üyelerinin belirleme yetkisi parlamento (dolayısıyla da iktidar partisi) ve Cumhurbaşkanı eline bırakıldı. Değişikliğin ardından da tutuklama, tutuklu yargılama ve mahkûmiyet kararları zincirinden boşandı… Ekmekleri iktidarın kaleminin ucuna bağlanan savcı ve yargıçların gözü de hükümet üyelerinden gelecek işmarlarda olur, kuşkusuz. Bugün AKP iktidarını “şımarık bir hoyratlık” içinde bulan Ufuk Uras’ın “Referandumda kabul edilen hiçbir madde bugün yaşanan olayların önünü açmış değil. Bu değişiklikler olmasaydı da Türkiye güllük gülistanlık olmayacaktı”<strong>[5]</strong></em> sözleri ise bu koşullarda içi kof bir te’vilden ibaret kalır…]</p>
<p>Liberal cephede tereddütler baş göstermişti; özellikle Radikal gazetesi konuşlu aydınlar, Ragıp Zarakolu ve Büşra Ersanlı’nın tutuklanmasıyla tavan yapan AKP ceberutluğunun, karşı çıkanları “Egenekonculuk, derin devletçilik, İttihatçılık, Kemalistlik” ile suçlayarak örtbas edilemeyeceğine aymış, ve de hafif şaşkın, itirazlarını dile getirmeye başlamışlardı[6]…ki “cemaat”in sopası kalktı: “Bazı liberal arkadaşlar”, “sadece KCK tutuklamalarını eleştir”iyor, “PKK terörünün artan şiddetini görmezden gel”iyorlardı. “Tıpkı BDP milletvekillerinin sadece teröristlerin evine taziyeye gitmesi gibi rahatsız eden bir görüntü var”dı. “Belli isimler söz konusu olunca, yargının yanlış yaptığını ilan etmek, terörle mücadeleyi zaafa uğratmaz mı”ydı?</p>
<p>Üstelik, “Liberal demokrat bazı aydınlar, KCK’nın bir siyasi yapı olduğunu savunuyorlar, sadece siyaset yapan KCK’lıların tutuklanmasına, fikir ve ifade hürriyeti açısından karşı çıkıyorlar”dı. “Fakat inandırıcı değiller”di, “çünkü karşımızda şiddeti ve ırkçılığı savunan bir yapı var”dı.“Karşımızda, Doğu ve Güneydoğu’da 24 vilayetimizde, sözde parlamentolarla, fakat aslında parti komiserlerince kontrol edecekleri ve kendi keyiflerince yönetecekleri, adı ‘özerk Kürdistan’ özü dikta, bir rejim hayaline saplanmış adamlar var”dı. “Terör ve şiddeti, korkutmak, sindirmek için kullanan ve Türkiye’nin güçlenmesinden rahatsız olanlardan destek alan bu yapıya müsamaha göstermek anlaşılacak bir şey değil”di. “KCK davasına insafla bir daha bakılmalı”ydı.<strong>[7]</strong><em></p>
<p>Böylelikle Tayyip Erdoğan’ın “Kürt sorununu”nun TRT Şeş’in yayına başlamasıyla sona erdiğini ilan etmesinin ardından AKP entelijensiyası, mütereddit “liberal müttefikler”e tersten pres uygulamaya koyuldu: Konu “terörle mücadele” olunca demokratikleşme “teferruat” idi; PKK (ama aynı zamanda Devrimci Karargâh, savcıların Hopa olaylarından sonra “keşfettiği” THKP-C, Ergenekon vb. vb.) bir “terör örgütü”ydü, tabii onun Maoist-Leninist bir komplo uyarınca oluşturduğu “paralel devlet”<strong>[8]</strong></em> KCK da öyle. Dolayısıyla KCK’nın kapısının -ya da KCK’nın kapısı olmadığına göre onun legal çıktısı olan BDP örgütlerinin önünden geçenler gerçek ya da potansiyel “terörist” idiler, “itirafçılar”ın yerini alan gizli tanıkların ifadeleriyle bir an önce tutuklanmaları, F tipi hücrelere kapatılmaları, DGM’lerin yerini alan özel yetkili mahkemelerde her seferinde üçer-dörder ay ileri atılan sonu gelmez duruşmalarla yargılanmaları gerekiyordu. Buna karşı çıkmak, terör destekçiliğiydi. Hem canım, zaten bu uygulamaları eleştirenler bir kez olsun PKK terörünü lanetlemişler miydi? Yatıp kalkıp askerî vesayeti bir tekmede yıkan, generalleri sindiren, İsrail’e posta koyan, ABD’ye kafa tutan, Türkiye’yi “Arap Baharı”na model kılan AKP’nin “ileri demokrasisi”ne dua edeceklerine, Büşra Ersanlı’ya, Ragıp Zarakolu’na ağıt yakmak da ne demek oluyordu?</p>
<p>Cemaat kalemlerinin bu yeni salvosu karşısında “hizaya gelen”ler olmadı değil. Halil Berktay, örneğin, Zarakolu ve Ersanlı’nın tutuklanmasının ardından başlatılan “BDP’nin Siyaset Akademileri’nde ders vermeye hazırız” kampanyasına katılanlara esti, gürledi: “BDP Siyaset Akademisi öğrencilerine, Öcalan etrafındaki ‘kişiye tapma kültü’nün sakatlığını anlatabilir misiniz örneğin? Anayasa referandumundaki boykotunda, Meclis’e girmemenin de felâket olduğunu ve savaşın yeniden başlaması stratejisine eşlik ettiğini; KCK&#8217;nın Kürt halkının kaderi üzerine tekel ilân etmesinin, demokrasiye sığdırılamayacağını, çıkıp BDP parti okulunda dobra dobra söyleyebilir miyiz? Söyletirler mi size? Ya da, söyletmeyeceklerini, pekâlâ biliyoruz da, aslında her türlü şiddete çok da karşı olmadığımız; ‘devrimcilik’ ve/veya her zaman (sırf) devlete karşı olmak uğruna bazı biçimlerine içten içe sempati duymaya devam ettiğimiz için mi, BDP Siyaset Akademisi&#8217;nde ders veririz, diye ortaya atlayabiliyoruz?”</p>
<p>Ve tabii Gülerce’de hak ettiği kocaman “Aferin”i almakta gecikmedi.<strong>[9]</strong><em> (Yine bir parantez açalım, ve Halil Berktay Hoca’dan AKP’nin siyaset Akademisi’nde Fethullah Gülen Cemaatinin devlet içerisindeki kadrolaşma çalışmalarını eleştiren bir seminer vermesini rica edelim. Bu konuda kaynak sıkıntısı çekmeyeceğini, Ahmet Şık’ın kitabı üzerindeki yasağın eleştirdiğine benzer bir kampanya sonucu fiilen işlemez hâle getirildiğini de anımsatalım…)<br />
Cemaat entelijensiyasının “bırakın ikide bir devleti eleştirmeyi, PKK’yi eleştirin” basıncı, Ahmet Altan’ın Taraf’taki köşesinde “devleti de eleştiririm, PKK’yı da”<strong>[10]</strong><em> ya da Murat Belge’nin “AKP’yi baş düşman ilan etmişler. Boykot falan anlamlı çıkışlar değil! İmralı ile görüşüldüğü gün Silvan’da bilmem kaç adamı öldürülüyor. Sloganlarına bakıyorum. ‘Türkiye’ye demokrasi Kürdistan’a özerklik’ diyorlar. Yani Türkler demokrat olacak ama Kürtler ne yaparsa yapsın mı denecek?”<strong>[11]</strong></em> tutumunda da buluyor rezonansını…</p>
<p><em>Bu pres, diğer liberal yazar-çizerleri nasıl etkileyecek, yakında göreceğiz…</p>
<p>Bunlar bir yana, dönüp dolaşıp geldik mi başa?</p>
<p>Neydi o “baş”? “Düşünce ve ifade özgürlüğü”nün, iktidar yanlısı ya da sade suya tirit görüşlerin değil de iktidarlar tarafından sakıncalı bulunan fikirlerin özgürce ifade edilmesi anlamına geldiği… İktidarların aykırı fikirleri genellikle “ben düşünce özgürlüğüne karşıyım” gibi vulger bir argümanla değil de, ifade edilen fikirlerin “zararlı, yıkıcı, bölücü vb. olduğu, “teröre hizmet ettiği” vb. gerekçelerle kovuşturduğu… İktidarların kendi konumlarını sürdürebilmek amacıyla “devletin baskı araçları”na (bu terim Murat Belge’ye bir şeyler çağrıştırır mı acaba?) müracaat etmesine karşı durmanın aydın olmanın ABC’si olduğu… Bu baskı aygıtını devreye sokma bakımından “askerî vesayet rejimi” ile AKP’nin “ileri demokrasisi” arasında pek bir fark olmadığı…</p>
<p>Ve de en önemlisi, aba altından sopayla her (yükselen) hegemonyanın kendi apolojistlerini (ya da “organik aydınları” mı demeli?) yarattığı…</em></p>
<p>18 Kasım 2011 08:47:10</p>
<p><em><strong>N O T L A R</strong></em><br />
<em><strong>[*]</strong></em> Evrensel Kültür, No:248, Aralık 2011…<br />
<em><strong>[1]</strong></em> James Thurber.<br />
<em><strong>[2]</strong></em> “Demokratikleşme sürecinin tıkanışına ilişkin değerlendirmelerin, bir kısım sol, liberal, demokrat çevrede ‘gizli darbeciliğe’, ‘vesayet rejimine çanak tutmaya’ yorulması sineye çekilecek, üzerinden geçilecek şey değildir. Üzerinden geçersek, yeni vesayet rejimine ‘demokratik meşruiyet kılıfı biçme’ çabası güçlenecek. Üzerinden geçersek, Kürt meselesinde büyük faturanın Kürt siyasi hareketine kesilip, tasfiye edilmesi siyaseti güçlenecek. Türk Kemalizmi ile mücadele etmek adına, muhafazakâr otoriterliğe serbest alan sağlamanın bir diğer ucu, Kürt siyasi hareketini ‘Kürt Kemalizmi’ diye yaftalayıp siyaset alanının dışına itme çabası olarak ön alacak, alıyor. Bunu görmek, anlamak bu kadar zor mu?” diyor örneğin, Nuray Mert (Nuray Mert, “Bir Büyük Tartışmaya Davet”, Milliyet, 10 Temmuz 2011, s. 6.)<br />
<em><strong>[3]</strong></em> Mümtazer Türköne, Belge’yi şöyle “şerh” ediyor: “(…) mesele Murat Belge değil, verdiği hüküm. Bu hüküm doğru mu, değil mi? Uzun bir demokrasi ve özgürlükler mücadelesi ile Türkiye ileri bir aşamaya geldi. İleri aşamalar somut olaylarla sembolleşir. Dört generalin istifasıyla, asker siyaset savaşında teslim bayrağını çekmiş oldu. (…) ‘İşkenceye sıfır tolerans’ın sonuçları ile on yıl öncesini mukayese edelim: ‘Hayata dönüş operasyonu’nu tekrarlayacak cesaret(!) bugün hangi üniformalıda var? Hrant Dink yaşasaydı, bugün hayatı tehlikede olur muydu? ‘Faili meçhul cinayet’ endişesi kaldı mı? ‘Zorunlu asimilasyon politikası’ devlet televizyonunda Kürtçe yayınla gerçekten bitmedi mi? Elbette eksik ve eleştirilecek çok şey var; ama insaf ölçülerinde Türkiye on yıl öncesinin fersah fersah ilerisinde değil mi? Peki bunca ilerlemede solun gerçekten iğne ucu kadar katkısı oldu mu?<br />
(…) Türkiye on yıl öncesine göre kendi bölgesinde bilhassa ABD’ye karşı daha özerk politikalar izlemiyor mu? Sadece Türkiye için değil, Ortadoğu halkları için de bağımsızlık ve özgürlük modeline dönüşen bir Türkiye’de yaşamıyor muyuz?<br />
Evet, Türkiye ilerledi. Uzun, sancılı bir yol kat etti. İlerici muhafazakârlar sayesinde gerici solcularımız daha özgür ve demokratik bir ülkede yaşıyorlar.” (Mümtazer Türköne, “Gerici Solcular, İlerici Muhafazakârlar”, Zaman, 7 Ağustos 2011, s.19.)<br />
<em><strong>[4]</strong></em> Murat Belge, “Devlet ve Devrim”, Taraf, 5 Ağustos 2011.<br />
<em><strong>[5]</strong></em> Aktaran: Utku Çakırözer, “Ufuk Uras: AKP, Hoyrat Şımarıklık İçinde”, Cumhuriyet, 27 Mart 2011, s. 8.<br />
<em><strong>[6]</strong></em> İşte bunlardan bazıları: “Son KCK dalgası&#8230; hükümete ve AKP’ye uzun süredir entelektüel meşruiyet sağlamış liberal-demokrat ve kimi sol çevreleri son derece rahatsız etti&#8230;” (C. Çandar); “Eğer hükümet baskı ve şiddeti arttırarak o bir öldürüyorsa ben beş öldürürüm politikasıyla, yani eskiye dönerek, PKK’yi bitiremezse, marjinalleştirebileceğini düşünüyorsa, fena hâlde yanılıyor” (Ş. Alpay); “KCK’lilerin tutuklanmasıyla KCK’nin bitmeyeceği apaçık. PKK Silvan’da bir hamlede intihar etmişti&#8230; Devlet de KCK operasyonlarının gizliliği sayesinde kendisini her gün zehirliyor&#8230;” (E. Mahcupyan); “Büşra Ersanlı’nın, Deniz Zarakolu’nun, Ragıp Zarakolu’nun gözaltına alınmalarını kınıyorum. Ve KCK operasyonlarıyla davasının baştan beri demokrasiye, barışa engel oluşturduğunu düşünüyorum&#8230;” (H. Cemal); “Haziran ayında, ramazanın ardından büyük sivil tutuklamalarının geleceği, listelerin hazırlandığı, otoriter bir dalga eseceği iddia ediliyordu. O günlerde her vesileyle bunun gerçek olamayacağını, Tayyip Erdoğan ve AKP’nin kendi varlığıyla iç içe geçmiş ‘demokratikleşme ve reform politikaları’ndan geri düşemeyeceğini söylemiştim. Yanılıyor muyum, Sayın Başbakan?” (A. Bayramoğlu)… (Aktaran: Mustafa Sönmez, “Yol Ayrımında Kırık Hayaller”, Cumhuriyet, 4 Kasım 2011, s. 9.)<br />
<em><strong>[7]</strong></em> Hüseyin Gülerce, “KCK, Liberaller ve Yol Ayrımı&#8230;”, Zaman, 2 Kasım 2011, s.25.<br />
<em><strong>[8]</strong></em> Bkz. Murat Yetkin, “Erdoğan KCK Operasyonu İle Ne Yapmak İstiyor?”, Radikal, 8 Kasım 2011.<br />
<em><strong>[9]</strong></em> Hüseyin Gülerce, “Halil Berktay’a Cevap Vermelisiniz”, Zaman, 16 Kasım 2011, s.23.<br />
<em><strong>[10]</strong></em> Ahmet Altan, “Eleştiri”, Taraf, 15 Kasım 2011.<br />
<em><strong>[11]</strong></em> Murat Belge, “AKP Burjuvazisi O Kadar da İlerici Değil”, Akşam, 21 Ağustos 2011, s.11.</p>
<div class="addthis_toolbox addthis_default_style addthis_32x32_style" addthis:url='http://www.atik-online.net/2011/12/%e2%80%9cvesayet-rejimi%e2%80%9d-oldu-yasasin-%e2%80%9cileri-demokrasi%e2%80%9d/' addthis:title='“VESAYET REJİMİ” ÖLDÜ, YAŞASIN “İLERİ DEMOKRASİ”![*] ' ><a class="addthis_button_preferred_1"></a><a class="addthis_button_preferred_2"></a><a class="addthis_button_preferred_3"></a><a class="addthis_button_preferred_4"></a><a class="addthis_button_compact"></a></div>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.atik-online.net/2011/12/%e2%80%9cvesayet-rejimi%e2%80%9d-oldu-yasasin-%e2%80%9cileri-demokrasi%e2%80%9d/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>KAMUOYUNUN DİKKATİNE! YETMEDİ Mİ?</title>
		<link>http://www.atik-online.net/2011/11/kamuoyunun-dikkatine-yetmedi-mi/</link>
		<comments>http://www.atik-online.net/2011/11/kamuoyunun-dikkatine-yetmedi-mi/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 23 Nov 2011 23:31:19 +0000</pubDate>
		<dc:creator>AHM</dc:creator>
				<category><![CDATA[Diğer Köşe Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[Köşe Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[Temel Demirer]]></category>
		<category><![CDATA[dİkkatİne]]></category>
		<category><![CDATA[kamuoyunun]]></category>
		<category><![CDATA[mi]]></category>
		<category><![CDATA[yetmedİ]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.atik-online.net/?p=11010</guid>
		<description><![CDATA[ANKARA DÜŞÜNCEYE ÖZGÜRLÜK GİRİŞİMİ &#124; 24 – 11 – 2011 &#124; Önce 1400 kişililik listelerden söz edip; sonra da dalga dalga yükseltilerek, “sürek avı”nı andıran tutuklamaların keyfiliği; tipik Türk(iye) hukuk(suzluğ)udur! Bu pratikte, tamı tamına eski Yunan’da Thrasymakhos’un, “adaletin gücü elinde bulunduranların icadı olduğu”; “iktidardakilerin yasaları kendi çıkarlarına göre koydukları”nı ve bu keyfiliğe boyun eğmelerini bekledikleri saptamasını (Platon, Devlet, 359a-c.) [...]<div class="addthis_toolbox addthis_default_style addthis_32x32_style" addthis:url='http://www.atik-online.net/2011/11/kamuoyunun-dikkatine-yetmedi-mi/' addthis:title='KAMUOYUNUN DİKKATİNE! YETMEDİ Mİ? ' ><a class="addthis_button_preferred_1"></a><a class="addthis_button_preferred_2"></a><a class="addthis_button_preferred_3"></a><a class="addthis_button_preferred_4"></a><a class="addthis_button_compact"></a></div>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.atik-online.net/2011/11/kamuoyunun-dikkatine-yetmedi-mi/temel-demirer/" rel="attachment wp-att-11011"><img class="alignleft size-thumbnail wp-image-11011" title="temel-demirer" src="http://www.atik-online.net/wp-content/uploads/2011/11/temel-demirer-100x100.jpg" alt="" width="100" height="100" /></a>ANKARA DÜŞÜNCEYE ÖZGÜRLÜK GİRİŞİMİ | 24 – 11 – 2011 | Önce 1400 kişililik listelerden söz edip; sonra da dalga dalga yükseltilerek, “sürek avı”nı andıran tutuklamaların keyfiliği; tipik Türk(iye) hukuk(suzluğ)udur!<span id="more-11010"></span></p>
<p>Bu pratikte, tamı tamına eski Yunan’da Thrasymakhos’un, “adaletin gücü elinde bulunduranların icadı olduğu”; “iktidardakilerin yasaları kendi çıkarlarına göre koydukları”nı ve bu keyfiliğe boyun eğmelerini bekledikleri saptamasını (Platon, Devlet, 359a-c.) doğrular ki; bizde de olan budur!</p>
<p>Savunmaya saldırıp, avukatları bile içeri alanlar; KCK harekâtları şahsında coğrafyamızda artık hukuk yoktur; yaşatılanlar hukukun sonudur, nihayetidir!</p>
<p>Bunu dosta da, düşmana da bir kez daha ilan ederek; hukukun, eğer hukuk olacaksa, insan haklarına dayalı olması gerektiğinin altını çiziyoruz&#8230;</p>
<p>Eğer hukuk doğrudan bir şiddet aygıtına dönüştürülmüşse; bir balyoz işlevinden malûlse; adalet etiğinin alt başlığı değilse; hukuktan değil devlet teröründen söz edilmesi gerekir.</p>
<p>Artık sınıfsal gerçeğini perdeleyen, “biçimsel iddiaları”nı bile çiğneyen, kural/sınır tanımayan fütursuzlukla karşı karşıyayız… Mevcut hukuk(suzluk)ta “beyyine külfeti”, yani ispat yükü iddia edene ait değildir artık…</p>
<p><em>Goethe’nin, “Saldırganca aptallık kadar kötü bir şey yoktur,” sözünü anımsatan adaletten yoksun AKP zorbalığı suçsuz insanlara, hem suçlu hem de “güçlü” pervasızlığın yalanlarıyla saldırırken; önce devrimcileri, yurtseverleri içeri aldılar…</em></p>
<p><em>Sonra da Ragıp Zarakolu kardeşimiz gibi aydınlar(ımız)ı…</em></p>
<p><em>Şimdi de Ayşe Batumlu gibi (karnı burnunda hamile) avukatlar(ımız)ı…</em></p>
<p><em>Savunmanın da saldırı altında olduğu vaziyet-i umumiyeyi despotizmin çılgınlık hâli olarak nitelemekte hiçbir sakınca ve abartı yoktur…</em></p>
<p>Bundan sonrası, insan olmanın onur ve ahlâkını yitirmeden nefes alanların; yani AKP zulmünden yana olmayanların; yani farklı olanların zincirlenmesidir…</p>
<p>Ötekiler, farklılar sıra size geliyor…</p>
<p>Sesinizi yükseltin; itirazımıza omuz verin; sesimize ses; gücümüze güç katın!</p>
<p>“Bölücülükle… terörle mücadele”, diyerek, coğrafyamızda askıya alınan özgürlükler, insan haklarıdır!</p>
<p>Ayaklar altında çiğnen hepimizin onuru ve geleceğidir.</p>
<p>Farklılık, farklı olma, itiraz etme özgürlük ve demokrasinin olmazsa olmazıdır.</p>
<p>Kimse bizden, keyfi devlet terörünün dayatma ve hikâyelerine boyun eğmemizi beklemesin, istemesin, ummasın!</p>
<p>İfade özgürlüğünün, farklılığın, itirazın “kolunu kanadı” kırarak, “ileri demokrasi”lerinin terörist egemenliğini kurabileceklerini zannedenler müthiş bir yanılgı içindedirler…</p>
<p>AKP terörü, “özel yetkili mahkemeleri”yle hayatı ölü olarak ele geçiremeyecektir…</p>
<p>Coğrafyamızda demokrasi, özgürlük, adaleti, kardeşlik mücadelesi hiç bitmedi, bitmeyecek de.</p>
<p>Terörle Mücadele Kanun(suzluğu)u terörü, coğrafyamızın aydınlık geleceğini karartamayacaktır…</p>
<p>Hammurabi Yasaları’ndan bile geri olan, Roma Hukuku yerine Hopa Hukuk(suzluğu)unu ikame eden uygulamalar devlet şiddetin ta kendisidir!</p>
<p>Eğer “adalet”, diye bir şey varsa ve hâlâ ondan söz ediyorsanız; göz altıları durdurun!</p>
<p>Yoksa tüm meşruiyeti yitirmiş despotluğunuzun gereğini yerine getirip, bizi de içeri alın!</p>
<p>Size itiraz etmek bizim yurttaş sorumluluğumuzun vazgeçilemezidir!</p>
<p><em>Onun için buradayız ve haykırıyoruz: </em></p>
<p><strong><em>BUGUNKÜ HAREKÂTINIZ İLE GÖZALTINA ALDIĞINIZ KARDEŞLERİMİZE HANGİ “SUÇU” İSNAT EDİYORSANIZ; BİZ DE AYNI SUÇU ONURLA SAHİPLENİYORUZ…</em></strong></p>
<p><strong><em>ÇÜNKÜ BİZ, ONLARIN YOLDAŞLARIYIZ!</em></strong></p>
<p><strong><em>BUNDAN DA ONUR DUYUYORUZ!</em></strong></p>
<p><strong><em>BİZ BURADAYIZ! TESLİM OLMAYACAĞIZ! DİZ ÇÖKMEYECEĞİZ!</em></strong></p>
<p><em>(ANKARA DÜŞÜNCEYE ÖZGÜRLÜK GİRİŞİMİ - Ankara, 22 Kasım 2011)</em></p>
<div class="addthis_toolbox addthis_default_style addthis_32x32_style" addthis:url='http://www.atik-online.net/2011/11/kamuoyunun-dikkatine-yetmedi-mi/' addthis:title='KAMUOYUNUN DİKKATİNE! YETMEDİ Mİ? ' ><a class="addthis_button_preferred_1"></a><a class="addthis_button_preferred_2"></a><a class="addthis_button_preferred_3"></a><a class="addthis_button_preferred_4"></a><a class="addthis_button_compact"></a></div>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.atik-online.net/2011/11/kamuoyunun-dikkatine-yetmedi-mi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Prenses “İskender” ile Pamuk Prens TÜLÛATI[*]</title>
		<link>http://www.atik-online.net/2011/11/prenses-%e2%80%9ciskender%e2%80%9d-ile-pamuk-prens-tuluati/</link>
		<comments>http://www.atik-online.net/2011/11/prenses-%e2%80%9ciskender%e2%80%9d-ile-pamuk-prens-tuluati/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 16 Nov 2011 19:39:38 +0000</pubDate>
		<dc:creator>AHM</dc:creator>
				<category><![CDATA[ATİK]]></category>
		<category><![CDATA[Köşe Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[Temel Demirer]]></category>
		<category><![CDATA[ile]]></category>
		<category><![CDATA[İskender]]></category>
		<category><![CDATA[pamuk]]></category>
		<category><![CDATA[prens]]></category>
		<category><![CDATA[prenses]]></category>
		<category><![CDATA[tÜlÛati]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.atik-online.net/?p=10751</guid>
		<description><![CDATA[TEMEL DEMİRER &#124; 16 – 11 – 2011 &#124; “Şimdi şöyle bir zamandır, Yol gösterir körler bize.”[1] Artık her şeyin, piyasanın meta fetişizmine endekslendiği kâbusun kollarındayız… Piyasaya endekslenmiş sanatın “hâl-i pür melali” orta yerdeyken; “sanat” deyince, kim Albert Camus’nün, “Dünya aydınlık olsaydı, sanat olmazdı”… André Malraux’nun, “Her sanat, insanın kaderine karşı bir isyandır… Ölüme karşı tek [...]<div class="addthis_toolbox addthis_default_style addthis_32x32_style" addthis:url='http://www.atik-online.net/2011/11/prenses-%e2%80%9ciskender%e2%80%9d-ile-pamuk-prens-tuluati/' addthis:title='Prenses “İskender” ile Pamuk Prens TÜLÛATI[*] ' ><a class="addthis_button_preferred_1"></a><a class="addthis_button_preferred_2"></a><a class="addthis_button_preferred_3"></a><a class="addthis_button_preferred_4"></a><a class="addthis_button_compact"></a></div>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: left;" align="right"><a href="http://www.atik-online.net/2011/11/prenses-%e2%80%9ciskender%e2%80%9d-ile-pamuk-prens-tuluati/temel_demirer-300x3002/" rel="attachment wp-att-10752"><img class="alignleft size-thumbnail wp-image-10752" title="temel_demirer-300x3002" src="http://www.atik-online.net/wp-content/uploads/2011/11/temel_demirer-300x30021-100x100.jpg" alt="" width="100" height="100" /></a>TEMEL DEMİRER | 16 – 11 – 2011 | “Şimdi şöyle bir zamandır, Yol gösterir körler bize.”<strong><em>[1]</em></strong><span id="more-10751"></span></p>
<p align="right">
<p>Artık her şeyin, piyasanın meta fetişizmine endekslendiği kâbusun kollarındayız…</p>
<p>Piyasaya endekslenmiş sanatın “hâl-i pür melali” orta yerdeyken; “sanat” deyince, kim Albert Camus’nün, “Dünya aydınlık olsaydı, sanat olmazdı”… André Malraux’nun, “Her sanat, insanın kaderine karşı bir isyandır… Ölüme karşı tek yanıt sanattır”… Dostoyevski’nin, “Ismarlama, sanatı öldürür”… Edmond Goblot’nun, “Sanat çoğu kez yenilik getiricidir ve çoğu kez devrimcidir”… Paul Klee’nin, “Sanat görüneni yinelemek değil, görünebilirlik sağlamaktır,” sözlerini telaffuz edebilir ki?</p>
<p>Metalaşmaya dayalı kültür endüstrisi geldiği nokta itibariyle derinlikli bir kültür yerine sığ bir kültürün yaygınlaşmasına hizmet ediyorken; her şeyin piyasaya sürülüp fiyatlandırılmak istendiği bir çağda kültür de tanrılaştırılmış piyasada alınır-satılır hâle geldi. Çok satanlar listesi, rating, prime-time, gişe rekoru, tiraj, tıklanma sayısı kültür-sanat eserlerine değer biçmede kabul gören ölçüler olarak öne çıkarken kitlelerin beğeni ve tercihi ağırlık kazanıyor&#8230;</p>
<p>Tam da bu noktada Başbakan Erdoğan’ın, “makam aracında okuduğu kitap” olarak lanse edilen ‘Kültür Endüstrisi, Üç Yanlış Bir Doğru’nun yazarı Doç. Dr. Abdurrahman Çelik’e göre, “Türkiye’de sanat üreten sistemin yenilenmesi gerekiyor.” Çünkü, “İngiltere’nin kültür endüstrisinden yıllık 180 milyar euro civarında geliri var. Biz de ise bu rakam 18-20 milyar TL. civarında. Eğlence ve sanat sektörünü daha profesyonelce yapılması lazım”dır!</p>
<p>Evet, artık her şeyin bir fiyatı vardır; her şey satılıktır…</p>
<p>Tam da bu güzergâhta, sanattan edebiyata, beşeri olan her şey: “Textikê rizî bizmar nagire/ Çürük tahta çivi tutmaz,” diyen Roman; “Qantir na zê, xwê şîn nayê/ Katır doğurmaz, tuz yeşermez,” “Av bi bêjingê nayê civandin/ Elekle su toplanmaz,” diyen Kürt; “Rovî nabe şêr/ Tilki aslan olmaz,” diyen Ezidi; “Boş çuval dik durmaz,” diyen Özbek; “Bizmarê xwar ji nû ve rast nabe/ Eğrilmiş çivi yeniden düzelmez!” diyen Ladino Atasözü’nün betimlediği üzeredir…</p>
<p align="center">* * * * *</p>
<p>Şimdilerin “postmodern zamanları”nda artık Stendhal’dan, Kafka’dan, Dostoyevski’den, Charles Dickens’den söz etmenin bir “anlamı kalmamıştır”!</p>
<p>Oysa Stendhal’ın ‘Parma Manastrı’nda anlattığı Alpler, İtalya, entrikalar sizi alıp romanın içine çeker. İçinizde anlamlandıramadığınız bir sevinç dalgası yaratır.</p>
<p>Kafka’nın ‘Dönüşüm’ü ruhu titretir. Benliğinize değişimle gelen korkuyu aşılır.</p>
<p>Dostoyevski’nin ‘Beyaz Geceleri’ aşkın hâllerini sorgulatır kendinize.</p>
<p>Charles Dickens’ın ‘Oliver Twist’i bir çocuğun trajedi dolu hayatının insanı nasıl acıttığını imgeletir.</p>
<p>Sonra ‘İnce Memed’, vd’leri.</p>
<p>Yani böylesi roman(lar) insanı kalbinin/ beyninin tam ortasından vurur. Hayatın dehlizlerinde yol açan pusula olur.</p>
<p>Ancak şimdilerin “postmodern zamanları”nın bunlara gereksinimi yoktur…</p>
<p>O hâlde gelsin Fethullah Hocacı Cüneyt Özdemir’in, “Bugüne kadar Elif Şafak’ın da başını çektiği, Orhan Pamuk gibi pek çok popüler romancıya, basına verdikleri röportajların çokluğu nedeniyle ağır eleştiriler getirilmişti. Elif Şafak bu eleştirilere aldırmadığı gibi çıtayı bambaşka bir yere taşımış durumda,” diye ambalajladığı medyatik prens (Orhan Pamuk) ile prenses (Elif Şafak)…</p>
<p>Her şey medyatik bir ambalaj, kof bir görüntü ve onu tezgâhlayan reklamdır artık…</p>
<p>Yani Amy Winehouse’un, 2003’te piyasaya çıkan ilk albümü ‘Fuck Me Pumps/ Beni Becer Ayakkabıları’ şarkısında, “When you walk in the bar and you’re dressed like a star/ Rockin’ your F me pumps/ And the men notice you with your Gucci bag crew/ Can’t tell who he’s looking to/ ‘Cause you all look the same, everyone knows your name/ And that’s your whole claim to fame/ Never miss a night ‘cause your dream in life/ Is to be a footballer’s wife,” dediği gibi!</p>
<p>Türkçesini söylersek: “Bir yıldız gibi giyinmişsin, bara giriyorsun/ Ayağında Beni Becer Ayakkabıların salınıyor/ Gucci çantalı tayfanla fark ediyor erkekler seni/ Kime baktıklarını anlayamıyorsun bile/ Çünkü hepiniz aynısınız ve herkes adını biliyor/ Bu senin meşhurlukta tek iddian/ Hiçbir geceyi kaçırmıyorsun, çünkü hayattaki hayalin/ Bir futbolcunun karısı olmak.”</p>
<p align="center">* * * * *</p>
<p>H.G. Wells’in, “Reklamlar, meşrulaştırılmış yalanlardır”; Marshall McLuhan’ın, “Reklamlar, XX. yüzyılın mağara sanatıdır; Sinclair Lewis’in, “Reklam ekonomide değerli bir etkendir, çünkü malı satmanın en ucuz yoludur, özellikle de mal beş para etmiyorsa”; Zelda Fitzgerald’ın, “Bizler, Amerikan reklamcılığının sonsuz vaatleri üstüne düşler kurarak yetiştik. Örneğin, ben hâlâ insanın mektupla piyano çalmayı öğrenebileceğine ve yüzüne çamur sürerek güzelleşebileceğine inanırım”; Daniel J. Boorstin’in, “Reklamlarla ilgili temel sorunlar, bizi ‘aldatanların’ ilke tanımazlığından çok bizim aldatılmaktan zevk almamızdan, ayartma isteğinden çok bizim ayartılma isteğimizden kaynaklanıyor,” çözümlemeleriyle betimlenen reklam modanın tezgâhlanmasından başka bir şey değildir…</p>
<p>Ancak reklamla devreye sokulan modanın piyasa edebiyatındaki rolü, prens (Pamuk) ile prenses (Elif)’in marifetleri kişiliğinde karşımızdadır!</p>
<p>“Aslına bakarsanız edebiyat ve moda yanyana gelmemesi gereken iki kelime. Aynen bilim ve moda, tıp ve moda, din ve moda gibi. Ama neylersiniz ki, o kadim edebiyat gelenekleri de bu çağın moda akımlarının saldırılarına maruz kalıyor.”<strong><em>[2]</em></strong></p>
<p>Reklam ürünü “bestseller”, edebiyatın “ölçütü” kılınmaya başlıyor…</p>
<p>Tam bu noktada sözü Selim İleri’ye bırakıyorum:</p>
<p>“Tuhaf insanlar var, ‘Kitabınız kaç adet basıldı?’ diye soruyorlar.</p>
<p>Yazarların tutumları da ilginç&#8230; Yazarlarımızın, bazı yazarlarımızın konuşmalarını, söyleşilerini, yanıtlarını çoğu kez şaşırarak okuyorum. ‘Çok satmak suç mu?’ diye soruyorlar. ‘Suç’ olmadığını, suç olamayacağını elbette biliyorlar. Fakat bir yandan da öteki ‘üç beş bin okur’a gözlerini dikmişler. Onlardan niye ses çıkmadığına küskünler herhâlde.</p>
<p>Edip Cansever ‘Sonrası Kalır’ diyordu:</p>
<p>‘Ne kalır ne kalır/ Tuz gibi susayan, nane gibi yayılan/ Dokuzu unutulmuş on yüz mü kalır/ Onu da unutulmuş bir şiir belki kalır’&#8230;</p>
<p>Belki bu dizeleri yazdığı için Edip Cansever şiiri bugün de yaşıyor…</p>
<p>Edip Cansever’in şiirine dönüyorum:</p>
<p>‘Ne kalır benden geriye, benden sonrası kalır/ Asıl bu kalır.’ Evet, ‘asıl bu’&#8230;”</p>
<p>İyi de Elif Şafak’ın -bol reklamlı- ‘İskender’den ne kalır, sizce?</p>
<p>Bugün başlasanız iki güne bitirirsiniz ‘İskender’i… Aklınızda ne kalır? Hiçbir şey. Tıpkı ‘Aşk’ gibi! Ama tam da halkın istediği şey bu! Kafasını yormaya gerek yok!</p>
<p>‘İskender’ hatırlanmayacaktır; unutulup gidecektir!</p>
<p>Durum, tamı tamına buyken; reklam ürünü “bestseller”in, “asıl mesele”yi anlamasının mümkün olmadığı piyasa edebiyat(sızlık)ının “hâl-i pür melali”, dilin de “dil” olmaktan çıkarıldığı bir momente denk düşer…</p>
<p>Oysa “Dil, bir alıntılar toplamıdır,” J. L. Borges’in ifadesiyle…</p>
<p>Dilsiz düşünce olabilir mi?</p>
<p>Olamaz demiş, dilbilimci Whorf. Hipotezine göre “Dil düşünceyi belirler.”</p>
<p>Ya da “Dille dünyalar kurulur. Edebiyat dediğimiz şey de budur aslında: Dil ile yeni, bilinmedik bir dünya kurmak”…<strong><em>[3]</em></strong></p>
<p>Ancak paranın edebiyat üzerinde kurduğu egemenlik, olması gerekenleri “olanaksız” kılarak, medyatik prensesi öne çıkarır!</p>
<p align="center">* * * * *</p>
<p>Bilmiyor olamazsınız!</p>
<p>1998’de yazdığı ‘Pinhan’, 2000’de ‘Mahrem’, 2002’de ‘Pit Palas’, 2004’de ‘Araf’, 2006’da ‘Baba ve Piç’…</p>
<p>‘Baba ve Piç’te değindiği Ermeni meselesiyle ismini daha da duyurdu.</p>
<p>Elif Şafak tamamen popülerliğe ve ticari yazarlığa soyundu. Aslında bunun sinyallerini ‘Baba ve Piç’le vermeye başlamıştı. Gündem neyse, piyasa ne gerektiriyorsa o konuları gündeme aldı.</p>
<p>Örneğin ‘Siyah Süt’ ve peşinden ‘Kâğıt Helva’, ‘Aşk’ gibi…</p>
<p>Piyasa neyi istiyorsa onu yazmaya başladı…</p>
<p>“Son” mamûlat ‘İskender’ de bunlardan biri…</p>
<p>Siz bakmayın, “medya gülü” Nagehan Alçı’nın, “Sarsan ve düşündürten bir kitap ‘İskender’. Elif Şafak’la ilgili onca magazinsel dedikodunun gölgelemesine izin vermeyin,” demesine… Malum; bozacının şahidi daima şıracı(lar)dır!</p>
<p>Her neyse…</p>
<p>‘İskender’ kitabının özeti kısaca şu:</p>
<p>1970 sonlarında, İskender ve annesi Pembe’nin çevresinde geçen hikâye İstanbul, Londra, Abu Dabi gibi farklı şehirlerde geçiyor.</p>
<p>Romanın hikâyesi, bir Kürt köyünde yaşayan Pembe’nin evlenip önce İstanbul’a sonra Londra’ya göç etmesine dayanıyor. Pembe üç çocuklu ailesiyle, İstanbul’da ve Londra’daki göçmenlerin hayatını gözlemleme fırsatını buluyor.</p>
<p>Kitabı özetleyen cümle, “En çok en sevdiklerimizi incitiriz” olarak lanse edilirken; Gamze Demir’e göre de ‘İskender’de “En sık sorgulanan cinsiyetçi ideoloji ve onun fallus merkezciliği…”</p>
<p>Öncelikle ‘İskender’deki kurgu yine okuru zorluyor&#8230; Çünkü zamanlar ve mekânlar arasında inanılmaz yoğun bir trafik var:</p>
<p>Bir bakıyorsunuz 1992’de Londra’dasınız; aniden 1946’da Fırat Nehri yakınlarındaki bir köyde buluyorsunuz kendinizi&#8230; Ama okumaya fazla ara vermezseniz, bu kurguya da alışıyor ve olayları izlemekte zorlanmıyorsunuz.</p>
<p>İskender; daha önce belki binlerce kitaba, filme, oyuna konu olmuş “töre cinayetleri”nden birini anlatıyor&#8230;</p>
<p>Hepsi elbette bu değil; bir şey daha var ve onu da Çağdaş Günerbüyük şöyle ifade ediyor:</p>
<p>“Her şeyin adını doğru koymak gerek. İskender’e tutup Alexander demek olmazsa, bu da öyle.</p>
<p>Elimde tuttuğum kitabın kapağında ‘Türk Edebiyatı’ yazıyor. Bu ifadenin normal koşullarda, yazarının uyruğu ya da bahsettiği konuyla değil, kitabın yazıldığı dille ilgili olduğunu herkes bilir. Ama kaç kitaptır Elif Shafak’ın yayıncıları öğrenemedi. Yazar, Türkçe yazmıyorsa Türkiyeli olması, olayların bazen Türkiye’de geçmesi bunu değiştirir mi?</p>
<p>İngilizce yazılıp da Türkçeye çevrilmiş bir kitabın yazarının adının doğrusu bu: Elif Shafak. Türkçe’den bildiğimiz isimlere benziyor diye, Shafak’ın göçmen edebiyatı kulübünden Afganistanlı arkadaşı Khalid Hosseini’nin adını Halit Hüseyni diye çevirmek ne kadar yanlışsa, o da öyle. Kitabın orijinal dilinde yazarın adı olarak ne yazıyorsa, bizim alfabemizdeki yazılışını korumaktır doğru olan. Elif Shafak’sa, Shafak.</p>
<p>Kitabı orijinal dilinden okumadığımıza göre, çeviri yazar tarafından onaylansa, hatta kendi ifadesiyle ‘yeniden yazılsa’ bile (Öyleyse neden çeviri ve çevirmenin adı var?), kitabın diliyle uğraşıp çevirmen Omca A. Korugan’ı eleştiriye tutmaya insanın gönlü razı olmuyor. Hani, nasıl diyordu köyünden çıkmamış Türkçesi zayıf Kürt kadını; ‘Korkarım herkes gibi insanım ben de’.<strong><em>[4]</em></strong></p>
<p>Kitabın ‘Türk Edebiyatı’ kategorisinin çelişkileri bir yana, Batılı okuru cezbetmek için yazılmış satırların arasında kaybolan Türkiyeli okurun kendisini enayi gibi hissetmesi daha fena. Çünkü çok belli, bu kitap bize yazılmamış. Ama öyleymiş gibi tantana yapılıyor.”<strong><em>[5]</em></strong></p>
<p align="center">* * * * *</p>
<p>Elif Şafak’ın, intihal suçlamasıyla karşı karşıya kalan ‘İskender’i, bir türlü ısınamadığım, okurken üzerime bir ağırlık çöken kitaplardan…</p>
<p>Adı ünlüye çıkartılan, yurtdışında “ödül”lendirilen kimi yazarların anlatımı bana, daima bir çevirmenin kaleminden çıkmış izlenimi verirken; okumadan bir “zevk” alınamıyorsa, bundan sonrasının eleştirisine dair daha fazla ne denilebilir ki?</p>
<p>Bu konuda “Elif Şafak’ın son kitabı ‘İskender’i okumaya başladım, sıkıldım,” diyen Burak Kara ekliyor:</p>
<p>“Sonra okudum ki, ‘İskender’de ‘intihal’ varmış!</p>
<p>‘İntihal’, Türkçe deyişle, ‘aşırma’, ‘çalıntı’&#8230;</p>
<p>‘İskender’, İngiliz yazar Zadie Smith’in, ‘İnci Gibi Dişler’ başlığıyla 2001’deTürkçe yayımlanan ‘White Teeth’ ile benzerliği, esinlenmenin ötesinde.</p>
<p>Karşılaştırmaların saptadığı ‘benzerlik’ler, sizi ‘intihal’e götürüyor.</p>
<p>Meraklısı bir göz atsın yeter…</p>
<p>‘İnci Gibi Dişler’in çevirmeni Mefkure Bayatlı da, Elif Şafak’ın, Zadie’nin kitabının şablon alan bir kitap yazdığı iddiasında. Ayrıca, Elif Şafak’ın ‘esinlenme’nin ötesine geçtiğini, ‘uyarlama’ yaptığını söylüyor:</p>
<p>‘Hiç şaşırmadım. dünya edebiyatını bir tek onlar takip ediyor, kimse bilmiyor diye düşünüyorlar. Ama Türkiye’de edebiyattaki başka kitaplardan etkilenmeleri, yapılan intihâlleri araştıran ve bilen insanlar var.”</p>
<p>İyi de Elif Şafak ne (mi) diyor bu işe?</p>
<p>“Türkiye’de örtük bir elitizm var,” diyen Elif Şafak, yapıt(lar)ına yönelik “kültürel elitin saldırıları”ndan da şikayetçi oluyor!</p>
<p>İstanbul Modern’deki ‘Sözünü Sakınmadan’da Elif Şafak, ‘İskender’ hakkındaki intihal iddiasına, “Bu benim sekizinci romanım ve 11. kitabım. Bu işi yeni yapmaya başlamadım… Edebiyat eleştirisinden ziyade magazinel şeyler çıkıyor ortaya. Bir polemik yaratma çabası var,” yanıtını veriyor!</p>
<p>Ardından da “Katı laik bir aileden tasavvufa yürüdüm,” vurgusuyla Elif Şafak “Suçlamaları ciddiye almıyorum. Bu kitapta alın terim ve hayal gücüm var, okurum beni bilir…”</p>
<p>“Eleştiri kötü bir şey değil ki, yeter ki iyi niyetle, saf bir enerjiyle yapılsın. Basında pek çok şey yazılıp çiziliyor, kimi olumlu kimi hırçın, bu da gayet doğal. Madem ki çeşit çeşit insan var, çeşit çeşit fikir olacak elbette. Ben iyi niyetli eleştiriye her zaman kıymet veririm…”</p>
<p>“Hakiki edebiyat okurundan gelen her türlü eleştiriyi, önemserim, ciddiye alırım. Onun dışındaki klişe eleştirileri dinlemem…”</p>
<p>“Kapağa sürahi de koysam eleştirilirdim…” “İntihal yok kıskançlık var…” diyor mesela…</p>
<p>Meselaları bir yana bırakırsak: “Telif ajansları Elif Şafak ve Zadie’yi inceleyecek”!<strong><em>[6]</em></strong></p>
<p>Hem de Erdoğan’ın basın danışmanlığını yapan Akif Beki, “… ‘İlham almak başka, intihal başka şey. Elif Şafak aşırma yapmaz, fikren etkilenmiştir canım’ demek dahi, bu gayriciddi gevezeliklere bir tartışma havası, bir ciddiyet süsü katmak olur.</p>
<p>“Çekememezlik, kıskançlık ve haset! Türkiye’de Elif Şafak değil, İngiltere’de Shakespeare olsanız da yakanızı bırakmıyor bu lanet duygular,” dese de!</p>
<p>Şafak (ve taraftarların)ın tepkileri; Susan Sontag’ın, “Eleştirinin işlevi yapıtın ne anlama geldiğini göstermek değil, nasıl o şey olduğunu, hatta onun o şey olduğunu, göstermek olmalıdır,” gerçeğine yabancı olması yanında; Mutlu Tönbekici’nin, “Profesyonel bir yazarın 12. kitabı gibi değil de amatör bir yazarın birinci kitabı gibi. Bu kitapla Doğan Yayınlarına Elif Şafak değil de Fatma Falanca gelseydi yine basarlar mıydı acaba derin şüpheler içindeyim”; Cem Küçük’ün, “Kimse ondan Ulysses, Kırmızı Pazartesi, Savaş ve Barış, Karamazov Kardeşler yazmasını beklemiyor. Ama böyle de olmamalıydı,” eleştirilerinin de muhatabıdır…</p>
<p align="center">* * * * *</p>
<p>Reklamcılarla, reklam mamûlatı “ürünlerin” ve “üretenlerin” yani piyasa edebiyatçılarının, “bestseller”cilerin bunları anlaması, elbette mümkün değildir…</p>
<p>Oysa Tomris Uyar, “Derdiniz iyi edebiyat yapmaksa okurun beğenip beğenmemesi sizi çok ilgilendirmez. Best-seller’ı herkes beğenir. Herkesi altına alan, bütün eğilimleri kapsayan bir şemsiye nasıl olmazsa, bütün eğilimlere cevap veren roman da olmaz,” diye uyarırdı…</p>
<p>Andre Gide, ‘Tohum Ölmezse’ başlıklı özyaşam öyküsünde şöyle derdi: “Kendimi olduğundan daha erdemli göstermek istemiyorum.</p>
<p>Şöhret kazanmayı tutkuyla arzu ettim, ama genelde sunulduğu şekliyle popüler başarının hileli bir taklitten başka bir şey olmadığını çok çabuk gördüm.</p>
<p>Ben hak ederek sevilmek istiyorum ve yanlış yere bahşedildiğini hissettiğim övgüler canımı sıkıyor. Kurgulanmış lütuflar da beni memnun edemez. Size sipariş üzerine sunulan ya da çıkar ilişkilerinin dayattığı şeylerden nasıl zevk alabilirsiniz?</p>
<p>Minnettarlık yüzünden, yapacağım eleştirinin önünü kesmeye ya da iyi niyetimi harekete geçirme amacıyla övüldüğümü düşünmek bile övgünün tüm değerini bir anda yok eder; artık istemiyorum bunu.. Çünkü benim için en önemli şey, yaptığım çalışmanın gerçek değerinin ne olduğunun bilinmemesidir ve kısa süre sonra solup gitme tehlikesi taşıyan defne dalından bir taçla hiç işim olmaz…”</p>
<p>Yine B. Shaw da, “Dürüst olursam, yoksul bir insan kalırım. Kimse saygı göstermez, kimse hayranlık duymaz, kimse selam bile vermez bana. Ama atılgan, açgözlü, acımasız ve varlıklı olursam, herkes saygılı davranır, değer verir, yakınlık gösterir, önümde eğilir.. Ancak o zaman, dürüst olma lüksünü göze alabilirim işte!” diye eklerdi…</p>
<p>‘Sosyalizm ve İnsan Ruhu’nda Oscar Wilde, “Aslında geniş okur kitlesinin sağlıklı dediği popüler roman, her zaman, tamamen sağlıksız bir üründür; okur kitlesinin sağlıksız dediği ise her zaman güzel ve sağlıklıdır…” notunu düşerken; F. Nietzsche de uyarmıştı: “Uygarlık tarafından yokedilme tehlikesiyle karşı karşıya olan bir uygarlık çağını yaşıyoruz”!</p>
<p>Elif Şafak ile Orhan Pamuk bunlardan haberdar mıdırlar?</p>
<p>Ya da “Sanatçı sözü üstün nitelikten çok yaratıcılıkla ilgili. Bir yapıt yaratıp ortaya koyuyorsanız, sanatçısınız…</p>
<p>Aslında ‘sanat’ı ‘ulvi’likten çok, ‘sorumluluk’la bağdaştırıyorum.</p>
<p>Sanat dallarında her yaratıcının ‘sanatçı’ sayılmasını da pek içime sindiremiyorum. Söz gelimi, Yaşar Kemal gibi has bir sanatçının, uyduruk ‘best-seller’ler karalayan, anlattığının değil, kullandığı dilin bile sorumluluğunu önemsemeyen herhangi bir gençle aynı sıfatı taşımasını benimseyemiyorum,” diye haykıran Ülkü Tamer’in satırlarından…</p>
<p>Veya İtalya’nın önemli yönetmenlerinden Ettore Scola’nın, “Artık üretim ve dağıtım süreçleri benim mantığımla uyuşmuyor” diyerek sinemayı bıraktığından… Ve Gerard Depardieu ile beraber bir film hazırlığında olan Scola’nın, “Artık üretim ve dağıtım süreçleri benim mantığımla uyuşmuyor. Benim için, seçme ve vazgeçme özgürlüğü en temel şey. Kendimi yavaş yavaş piyasanın kurallarına uymak zorunda hissettim ve özgürlüğümü kaybetmeye başladım” demesinden!</p>
<p>Evet, evet Elif Şafak ile Orhan Pamuk bunlardan haberdar mıdırlar?</p>
<p>“Türkiye’de azıcık farklı, yenilikçi işler yapan herkese uluorta saldırılmasından bıktım, bıktık. Bizde ne yazık ki insan karalamak, başkalarını küçüksemek çok kolaydır,” diye “dert yanan”(!) Elif Şafak’ın kitap kapağındaki “erkek pozu” ile piyasacı pazarlama görselliğiyle edebiyata müdahalesi, edebiyatı “edebiyat” olmaktan çıkarıp, hızla tüketilen bir reklam nesnesine tahvil etmektedir…<strong><em>[7]</em></strong></p>
<p>Fatoş Karahasan’ın, “Elif Şafak’ın yeni romanı “İskender” 200 bin rekor baskısıyla çıktı. Bazı eleştirmenler, pazarlama-edebiyat ilişkisinde kantarın topuzunun kaçtığını, yazarın tanıtım çabalarının kitabın önüne geçtiğini ve edebi değerini düşürdüğünü dile getiriyorlar. Oysa, Elif Şafak geniş kitleler için üretim yapan bir yazar. Belli ki çok okunan kitapları olsun istiyor. Bunun için marka yönetimini bizzat kendisi üstleniyor,” türünden “sirkatine” karşın; Sibel Asna bu “durumu”(?), “Önce, çok okunan bir gazeteciye hafif provokatif bir röportaj verilecek, ardından bir-iki televizyon kanalı, bütçe varsa billboard kampanyası veya tam sayfa reklam, ardından kitap piyasaya” diye özetleyip, soruyor: “Pazarlama taktikleri her alana egemen olmadı mı? Adı en çok duyulanın peşinde değil mi bu toplum?”</p>
<p>Soru(n) buradayken; Semih Gümüş, “Popüler kültür ikonu olmak bir seçim… Bugün, bir edebiyat yapıtı, özellikle roman, artık aynı zamanda bir ticaret ürünü”; Ömer Türkeş de, “Bunlar satış tekniği edebiyatla ilgisi yok,” diye özetliyorlar bu hâli!</p>
<p align="center">* * * * *</p>
<p>Aslında buraya dek prenses (Elif)’e dair dediklerim, “Ödüller hayatımıza renk veriyor,” diyen prens (Pamuk) için de geçerlidir…</p>
<p>Kolay mı? Her ikisi de piyasa edebiyatının en yetenekli pazarlama ve reklamcılarındandır…</p>
<p>Örneğin, “Artık her şeyi hoşgören ihtiyarlar gibi, kurmaca ile gerçeği birbirine karıştırmamıza olgunlukla gülümsedik. Bu yanılsamaya, romanların gerçeklik kadar hayal gücüne de dayandığını unuttuğumuz için değil, romanlar okura bu yanılsamayı yaptırdığı için kapıldığımızı seziyorduk. Romanları aslında tam da bunun için, gerçeklikle hayal gücünü birbirine karıştırmak için okuduğumuzu da anlıyorduk şimdi. O sırada hissettiğimiz şeye, aynı anda hem saf hem düşünceli olma isteği diyebilirim. Roman okumak, tıpkı roman yazmak gibi bu ruh hâllerinin birinden diğerine sürekli gidip gelmektir,” diyen Orhan Pamuk’un, Harvard Üniversitesi’nde verdiği “Norton Dersleri” notlarından oluşan ‘Saf ve Düşünceli Romancı’ daha piyasaya çıkmadan kimilerinin ayakta alkışladığı reklam teknikleriyle biçimlendiriliyor…</p>
<p>Mesela Asuman Kafaoğlu-Büke, “… ‘Saf ve Düşünceli Romancı’, edebiyat üzerine okuduğum belki de en kışkırtıcı ve çekici metinlerden biri. Kışkırtıcı, çünkü daha önce düşünmediği şeyleri düşünmeye itiyor okuru; çekici çünkü Orhan Pamuk’un kendini sakınmayan stili ve açıklığı, okuru büyülüyor,”<strong><em>[8]</em></strong> derken; Kaya Genç de ekliyor:</p>
<p>“Harvard Üniversitesi’nde verdiği konferansları kitaplaştıran Orhan Pamuk, ‘Naif ve Duygusal Romancı’ başlıklı yeni çalışmasında roman sanatının resimle bağlantılarını tartışıyor, kendi roman anlayışının ipuçlarını veriyor ve romanların ‘merkez’inde ne olduğu sorusunu soruyor.”<strong><em>[9]</em></strong></p>
<p>Dikkat edin! Okunmamış bir kitap hakkında yazılıyor bunlar!</p>
<p align="center">* * * * *</p>
<p>Kapitalist kültür endüstrisi sanatta star sistemini biçimlendirip, sürdürürken; prens (Pamuk) ile prenses (Elif) postmodern zamanların ihtiyaç duyduğu türden -üretilmiş!- “kahramanlar”dır!</p>
<p>Mesela ‘The Guardian’dan Jonathan Jones’in, “… ‘Benim Adım Kırmızı’ romanının sanat tarihi üzerine yazılmış en etkileyici eserlerden biri” olduğunu belirttiği Nobel ödüllü yazar Orhan Pamuk, Türkiye’de gazetecilerin tutuklanmasını kabul edilemez bulduğunu; hükümet yanlısı gazetelerin bile bu tutuklamaları eleştirdiğini söyledi.</p>
<p>Amerikan PBS televizyonunda ünlü sunucu Charlie Rose’un sorularını yanıtlayan Pamuk, bir soru üzerine, Türkiye’de laikliğin gerilediğini düşünmediğini söyledi.</p>
<p>Ayrıca da, “Türkiye’nin bir başrol oyuncusu olduğunu, çevresindeki Arap ülkelerinde yaşananların ise kendisini ağlatacak kadar hüzünlendirdiği” vurgusuyla Pamuk, 12 Haziran 2011 seçimlerinde oy kullanmak üzere Türkiye’ye dönmeden önce İtalyan ‘La Repubblica’ gazetesinden Marco Ansaldo’ya verdiği demeçte, “Türkiye, her zaman bir başrol oyuncusu. Bunu kültürüyle, sanatıyla, filmleriyle ve politikasıyla görüyoruz. Buna bir örnek; son dönemde ülkemin çevresinde yaşanan olaylar” diye ekledi…</p>
<p>Hayır, hayır bunlar muhalif siyaset falan değil, olsa olsa AKP yanlısı liberal maruzatlardır!</p>
<p>Bu noktada yine Çağdaş Günerbüyük’ün kimi tespitlerine müracaat edelim:</p>
<p>“Orhan Pamuk bir röportajında demiş ki; ‘Türkiye’de kitaplarımdan çok röportajlarım yüzünden saldırıya uğradım. Türkiye’de siyasi polemikçiler ve köşe yazarları roman okumazlar bile.’<strong><em>[10]</em></strong></p>
<p>Bu pek yadırganacak bir şey değil tabii. İnsan fikirlerini röportajlarında, yazılarında romanlarından daha net açık ediyor, hâliyle. Sadece saldırı ya da polemik merakında olsunlar olmasınlar, okurların artık Nobel Ödüllü yazarın yazılarını, röportajlarını, denemelerini, konuşmalarını, kitaplarının çıkarılan kısımlarını bir arada okuma şansları var. Manzaradan Parçalar, ‘Hayat, Sokaklar, Edebiyat’ alt başlıklı bu son Orhan Pamuk kitabının adı.</p>
<p>Kapağında, Pamuk’un Kar romanı için Kars’ta bir kahvede vatandaşlarla görüşürken çekilmiş bir fotoğrafı var. Kapağın vadettiği gibi, kitapta Orhan Pamuk’un romanlarına nasıl hazırlandığına dair epey yazı bulmak mümkün. Romancıyı böylelikle daha yakından tanırken, onun edebiyata ve hayata ilişkin düşüncelerinin de ifadeleri kitapta bolca yer alıyor.</p>
<p>Kiminin ilgisini Pamuk’un babası çekiyorsa, onunla ilişkisi de var, gezilerinden notlar da var, tabii ki Nişantaşı’ndaki çocukluğu da, kitaplığı hakkında bilgiler de. Buna epey politik yazılar da dahil.</p>
<p>Kışkırtıcı başlıklı bir tanesi; ‘Ezilenlerin Siyaseti’. 2001’de, 11 Eylülün üstünden çok vakit geçmemişken Almanya, İngiltere ve ABD gazetelerinde yayınlanan bu yazıda, Batının ‘anlayışsızlığı’na verip veriştiriyor yazar. 11 Eylül sonrasında İstanbul’da tanık olduğu tepkilerin nasıl anlaşılabileceğinden yola çıkıyor: ‘(&#8230;) Dünyanın fakir milletlerinin, kenarda köşede kalmış ve kendi tarihleri konusunda bile karar veremeyen uluslara mensup milyonlarca insanının, körü körüne de olsa, Amerika’ya neden böyle öfkeli olduklarını anlamak işimiz olmalı.’<strong><em>[11]</em></strong></p>
<p>Orhan Pamuk romanlarının dünyada bu topraklara dair yaşamları, fikirleri, tarihleri daha çok Batılı okura anlatmak gibi bir işlevi oldu bugüne kadar. Bu nedenle romancının öfkeyi anlamak üzerine söyledikleri, zaten bize değil, batıya dönerek söyledikleri anlamlı. Ama sanki emperyalizmin hem farkında olup hem de ona karşı biraz fazla ‘anlayışlı’ bir üslubu olduğunu açık açık yazdığı bir yazı olmuş, Ezilenlerin Siyaseti. Ezilen ülkelerin yoksulluğunu, halklarının ‘Babasının ve dedesinin kabahati ve akılsızlığı’<strong><em>[12]</em></strong> ile açıklayacak kadar ezilenlerden yana olmayan bir bakış açısı olduğunu itiraf bile ediyor…”<strong><em>[13]</em></strong></p>
<p>Evet, “üç aşağı, beş yukarı” prens (Pamuk) bu…</p>
<p>Bu da ister istemez Onun hakkında dillendirilen şu soru(n)lara haklılık kazandırıyor!</p>
<p>“Acaba Dostoyevski’nin, siyasal görüşleri ve duruşu nedeniyle, yirmili yaşlarında idama mahkûm edilip çarın bağışlamasıyla infazdan son anda kurtulduğunu; yaklaşık on yıl Sibirya sürgününde kaldığını biliyor mu?</p>
<p>Aynı Dostoyevski’nin tüm yaşamı boyunca ülkesi Rusya’da yaşanmakta olanların tam içinde yer aldığından, her zaman siyasal bir duruşu olduğundan ve ‘Rusya’nın dışındayken sanki kafam çalışmıyor, düşünemiyorum&#8230;’ dediğinden haberli mi?</p>
<p>Orhan Pamuk yayına hazırladığı yazarlardan Tolstoy’un monarşiye, orduya, kiliseye, kurulu düzenin baskıcı bütün kurumlarına karşı savaşımından, bu nedenle başına gelenlerden ne ölçüde haberli?</p>
<p>Örneğin Çehov’un, verem hastası iken, gözlem yapmak ve gördüklerini yazmak amacı ile, Rusya’da ağır cezalı mahkûmların gönderildiği Sahalin Adası’na gittiğini, dönüşünden sonra da ‘Sahalin Adası’ adlı ürpertici kitabını yazdığını biliyor mu?”<strong><em>[14]</em></strong></p>
<p align="center">* * * * *</p>
<p>Burada duruyor ve Rudyard Kipling’in ‘If/ Eğer’ başlıklı dizelerinden, “If yo can keep your head when all about you/ Are loosing theirs and blaming on you&#8230;” yani Türkçesiyle “Eğer çevrendeki herkes aklını yitirip,/ Bunun nedenini de senden bildiklerinde başını dik tutup sağduyunu kaybetmezsen&#8230;” satırlarının altını çizerek; ancak ve ancak o zaman, sizi “prens/ prenses” tülûatıyla ya da “jingle” massedemeyeceğini bir kez daha vurguluyorum!</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>10 Eylül 2011 09:34:30, Ankara.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong><em>N O T L A R</em></strong></p>
<p><strong><em>[*] </em></strong>İnsancıl, No:256, Kasım 2011…</p>
<p><strong><em>[1]</em></strong> Teslim Abdal.</p>
<p><strong><em>[2]</em></strong> Zülfü Livaneli, “Edebiyat Modaları”, Vatan, 4 Eylül 2011, s.5.</p>
<p><strong><em>[3]</em></strong> Turgay Fişekçi, “Dil Bir Dünyadır”, Cumhuriyet, 18 Mayıs 2011, s.16.</p>
<p><strong><em>[4]</em></strong> Elif Şafak, İskender, Çev: Omca A. Korugan, Doğan Kitap, 2011, s.261.</p>
<p><strong><em>[5]</em></strong> Çağdaş Günerbüyük, “Elif Shafak”, Evrensel Hayat, 28 Ağustos 2011, s.8.</p>
<p><strong><em>[6]</em></strong> Burak Kara, “Telif Ajansları Elif Şafak ve Zadie’yi İnceleyecek”, Vatan, 5 Ağustos 2011.</p>
<p><strong><em>[7]</em></strong> “Elif Şafak’ın ‘İskender’ adlı kitabının kapağını hazırlayan Alametifarika Reklam Ajansı’ndan Uğurcan Ataoğlu, çekimlerin perde arkasında yaşananları Habertürk’le paylaştı.</p>
<p>Şafak’ın ‘İskender ‘ romanının kapağının ‘Genius Within: The Inner Life of Gleen Gould’ belgeselinin afişine çok benzediği öne sürülmüştü.</p>
<p>Elif Şafak, o dönemde Londra’da kitabını bitirmeye yoğunlaştığı için fotoğraf çekimleri Londra’da yapıldı. Sabah 09.00’da başlayan çekimler, akşam 21.00’e kadar tam 12 saat sürdü.</p>
<p>Ekip, çekimin yapılacağı günün sabahı erken saatte bir araya geldi ve önce Elif Şafak ‘a erkek makyajı yapıldı. Sonra 70’li yıllara göre önceden hazırlanan erkek peruğu takıldı. Ense uzun bulununca Elif Şafak sandalyeye oturdu ve gazetesini okurken bir güzel erkek tıraşı oldu. Ardından bitpazarından seçilen kıyafet kombinasyonlarını tek tek giyinerek denedi.</p>
<p>Elif Şafak şekil olarak ‘erkek’ olunca, ‘beden dili’nin de erkek olması için prova yapıldı. Erkek gibi nasıl yürünür, oturup kalkılır, uzun uzun prova edildi.</p>
<p>Şafak’ın erkek gibi olabilmesi için, kaşlarını çatması, içinden küfür etmesi istendi. Boks eldiveni giyip karşılıklı boks maçı yaptı. Çünkü romandaki İskender karakteri de boks yapıyor. Üç dört farklı kıyafetle ayakta, sandalyede, yolda yürürken, erkekler gibi çömelirken fotoğrafları çekildi.” (Ümran Avcı, “İşte Elif Şafak’ın ‘Erkek’ Hâlleri”, HaberTürk, 8 Ağustos 2011.)</p>
<p><strong><em>[8]</em></strong> Asuman Kafaoğlu-Büke, “Orhan Pamuk Sırlarını Açıklıyor”, Radikal Kitap, Yıl:10, No:547, 9 Eylül 2011, s.13.</p>
<p><strong><em>[9]</em></strong> Kaya Genç, “Romanın Merkezine Seyahat”, Radikal, 30 Ocak 2011, s.33.</p>
<p><strong><em>[10]</em></strong> Orhan Pamuk, Manzaradan Parçalar, İletişim Yay., s.519.</p>
<p><strong><em>[11]</em></strong> yage, s.485.</p>
<p><strong><em>[12]</em></strong> yage, s.486.</p>
<p><strong><em>[13]</em></strong> Çağdaş Günerbüyük, “Pamuk’un Manzarası”, Evrensel, 7 Ekim 2010, s.10.</p>
<p><strong><em>[14]</em></strong> Ataol Behramoğlu, “Orhan Pamuk Bey Şimdi Nerede?”, Cumhuriyet, 14 Mayıs 2011, s.6.</p>
<div class="addthis_toolbox addthis_default_style addthis_32x32_style" addthis:url='http://www.atik-online.net/2011/11/prenses-%e2%80%9ciskender%e2%80%9d-ile-pamuk-prens-tuluati/' addthis:title='Prenses “İskender” ile Pamuk Prens TÜLÛATI[*] ' ><a class="addthis_button_preferred_1"></a><a class="addthis_button_preferred_2"></a><a class="addthis_button_preferred_3"></a><a class="addthis_button_preferred_4"></a><a class="addthis_button_compact"></a></div>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.atik-online.net/2011/11/prenses-%e2%80%9ciskender%e2%80%9d-ile-pamuk-prens-tuluati/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>İSYAN(LAR) SÜRÜYOR, SÜRECEK![1]</title>
		<link>http://www.atik-online.net/2011/11/isyanlar-suruyor-surecek1/</link>
		<comments>http://www.atik-online.net/2011/11/isyanlar-suruyor-surecek1/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 11 Nov 2011 18:20:17 +0000</pubDate>
		<dc:creator>AHM</dc:creator>
				<category><![CDATA[Köşe Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[Temel Demirer]]></category>
		<category><![CDATA[İsyanlar]]></category>
		<category><![CDATA[sÜrecek1]]></category>
		<category><![CDATA[sürüyor]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.atik-online.net/?p=10635</guid>
		<description><![CDATA[TEMEL DEMİRER &#124; 11 – 11 – 2011 &#124; “Gülü çiğdemi filan bırak Sardunyayı karidesi filan bırak Acıyı ve ölümleri bırak Oy pusulalarını ve seçimleri bırak Evet Seçimleri özellikle bırak Çünkü açlık çoğunluktadır// Ve ezecektir gücüyle dünyayı Diriliğe eşitliğe tokluğa Artık ayıp olan tokluğa Çünkü açlık çoğunluktadır Açlık.”[2] 2011 bir “öfke yılı” olarak hatırlanacak. Baharda [...]<div class="addthis_toolbox addthis_default_style addthis_32x32_style" addthis:url='http://www.atik-online.net/2011/11/isyanlar-suruyor-surecek1/' addthis:title='İSYAN(LAR) SÜRÜYOR, SÜRECEK![1] ' ><a class="addthis_button_preferred_1"></a><a class="addthis_button_preferred_2"></a><a class="addthis_button_preferred_3"></a><a class="addthis_button_preferred_4"></a><a class="addthis_button_compact"></a></div>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.atik-online.net/2011/11/isyanlar-suruyor-surecek1/temel_demirer-300x300-3/" rel="attachment wp-att-10636"><img src="http://www.atik-online.net/wp-content/uploads/2011/11/temel_demirer-300x3002-100x100.jpg" alt="" title="temel_demirer-300x300" width="100" height="100" class="alignleft size-thumbnail wp-image-10636" /></a>TEMEL DEMİRER | 11 – 11 – 2011 | “Gülü çiğdemi filan bırak<br />
Sardunyayı karidesi filan bırak<br />
Acıyı ve ölümleri bırak<br />
Oy pusulalarını ve seçimleri bırak<br />
Evet Seçimleri özellikle bırak<br />
Çünkü açlık çoğunluktadır//<br />
Ve ezecektir gücüyle dünyayı<br />
Diriliğe eşitliğe tokluğa<br />
Artık ayıp olan tokluğa<br />
Çünkü açlık çoğunluktadır<br />
Açlık.”[2]<span id="more-10635"></span></p>
<p>2011 bir “öfke yılı” olarak hatırlanacak.<br />
Baharda Tahrir’den Akdeniz’i geçerek Madrid’e ulaşan, oradan Atina’ya sıçrayan, yaz aylarında Tel Aviv’i kapsama alanına alan “öfke seli”; bu defa okyanusu kat ederek New York’a erişti… Salgının başlangıç noktası&#8230; “Arap Baharı” ve Tahrir&#8230;<br />
İsyan(lar) sürüyor; sürecek de…<br />
Buna kuşku yok…<br />
Stefan Zweig’ın, ‘Geleceğe Güven’indeki, “Yıldızlarla güneşin tepemizde olduğu andan bu yana dünya hiç böylesine çılgınlaşmamış, insanlara böyle kıyılmamıştır,” satırlarla betimlenmesi gereken “durum”, bunu “olmazsa olmaz” kılarken; sosyal eşkıyalar ve eşkıyalık -başkaldırılarla- Londra/ Tottenham örneklerindeki gibi yeniden tarihin gündem maddesi olmaktadır.[3]<br />
Verili gidişatta soru(n), bununla sınırlı kalmayıp, toplumsallaşacak ve yeni çatışmaların yarı-çapını genişletecektir…<br />
Demokrasi ile kapitalizmin sanal ilişkilerinin de iptal edildiği güzergâhta, “Demokrasi, iki kurtla bir kuzunun öğle yemeğinde ne yiyeceklerini oylamalarıdır. Özgürlük ise silahlanan kuzunun oylama sonucunu tartışmaya açmasıdır,” diyen Bülent Somay’ın yaygaraları da komikleşirken; insan(lık) bir kez daha umutla(rıyla) silahlanarak, başkaldırıyor…<br />
Tanık ve taraf olduğumuz şey budur!<br />
Umut (ve umutsuzluğa bürünmüş formu) isyanın en büyük silahıdır.<br />
İnsan(lık)a, ütopyalarını gerçekleştirmek için başkaldırmayı öğreten, başkaldırtan umut: “Uyanın! Ayaklanın!” diye haykıran harekete geçmiş değişimdir.<br />
“Başkaldırmayı unutanlar” için fazla bir şey ifade etmeyen umut; aynı zamanda “Hayır” deme iradesidir!<br />
Yaşar Kemal’in, “İnsanlar böyle uyudukça, insanlar böyle zulüm altında inlemeyi kabul ettikçe insanlığın bir sinekten ne farkı olur. İnsanlar, eğer en küçük bir haksızlığa, bir zulme başkaldırmayı akıl etmezlerse, insanlık bundan böyle daha da beter hâle düşecektir,”[4] uyarısını dillendirdiği tabloda; A. Camus, yaşanılan dünyanın “absürd” bir dünya olduğunu söylerken çok haklıydı.<br />
Verili dizanyda dünya gibi, insan da “absürd” bir varlığa tahvil edilmişken; “absürd”den ve “absürd”lükten kurtulmanın tek yolu isyandır/ başkaldırıdır.<br />
Yıkarken, yaratmaya denk düşen başkaldırma, insan(lık)ın temelini oluşturan yaşam hakkını savunur.<br />
Bunun içindir ki başkaldırı, özgür insan(lık)ın varlık nedenidir.<br />
Kurulu, “olağan” diye sunulan adaletsiz düzene karşı olan “başkaldırı”, akıntıya karşı yüzmektir; akıntının insana hükmetmesi değil, insanın akıntıya hükmetmesidir ki, tam da bu noktada sözü A. Çehov’un satırlarına bırakmakta yarar vardır:<br />
“İnsanlara dürüstçe söylemek istediğim tek şey: ‘Şöyle bir kendinize bakın ve hayatlarınızın ne kadar kötü ve yavan olduğunu görün.’ Asıl önemli olan insanların bunu fark etmesi, çünkü fark ettiklerinde, büyük olasılıkla kendileri için başka ve daha iyi bir hayat yaratacaklar. Bunu görecek kadar yaşamayacağım ama, biliyorum ki çok daha farklı olacak, şu anki hayatlarımızdan daha farklı. Bu farklı hayat gerçekleşmediği sürece ben de insanlara söylemeye devam edeceğim: ‘Lütfen, hayatlarınızın ne kadar kötü ve yavan olduğunu anlayın!’&#8230;”<br />
Çünkü, tam da böyle yani hayatlarımızın kötü ve yavan olduğu için isyan etmektedir insan(lık) yeniden…<br />
Evet tarih, H. L. Mencken’in, “İsyan için ille de çoğunluk olmak gerekmez, birkaç kararlı önder ve haklı bir dava yeterlidir,” sözlerinin altını bir kez daha çizerken, isyan yeniden gündem maddesidir…</p>
<p>I) MİLİTAN İYİMSERLİK: DEVRİMİ İNSAN(LAR) YAPAR!</p>
<p>Hem de “Devrimden başka bir hayat yoktur&#8230;<br />
“Devrimcinin görevi devrim yapmaktır&#8230;<br />
“Zor olduğu için cesaret edemediğimiz şeyler, Aslında biz cesaret edemediğimiz için zordur&#8230;<br />
“Birşeyi yapmak için, onu çok sevmelisiniz. Birşeyi sevmek için, ona delicesine inanmalısınız&#8230;<br />
“En önemlisi, kabiliyetinizi koruyabilmeniz, dünyanın neresinde olursa olsun her haksızlığı kendinize karşı yapılmış gibi hissetme kabiliyetinizi. Bu bir devrimcinin en önemli özelliğidir&#8230;<br />
“Dizlerimin üstünde yaşamaktansa, ayaklarımın üstünde ölmeyi tercih ederim&#8230;<br />
“Savaşan, kaybedebilir. Savaşmayan, çoktan kaybetmiştir&#8230;<br />
“Ölüm nereden ve nasıl gelirse gelsin&#8230; Savaş sloganlarımız kulaktan kulağa yayılacaksa ve silahlarımız elden ele geçecekse ve başkaları mitralyöz sesleriyle, savaş ve zafer naralarıyla cenazelerimize ağıt yakacaklarsa ölüm hoş geldi, safa geldi,” diyen ve dediklerini yapan Ernesto Che Guevara’yı ve devrimi insan(lar)ın yaptığını anımsatarak…<br />
Devrimi insan(lık)ın yapması ile doğrudan bağıntılı olan güncelliği ile -asla vazgeçmeyen- “militan iyimserlik”, evet isyan diyenlerin “olmazsa olmazı”dır.<br />
Ernst Bloch’nun “militan iyimserlik” kavramı, “hayatın militanı olmak”tır; veya bir başka deyişle, “Dünyanın (toplumun, bireyin, somut koşulların) doğru bilgisine sahip olma çabası içinde ve Bloch’un tanımıyla ‘gerçekçi olabilirlik’ gerçekleşmesi için eylemde bulunan ‘militan iyimserlik’ şu anda yaşanmakta olan dünyada ve ülkemizde insana, ‘hiçbir sonda bitmek istemeyen umuda’ en çok yaraşan, onu ve toplumu geleceğe en doğru biçimde taşıyacak olan, yol gösterici insani özellik ve bir erdemdir.”[5]<br />
Söz konusu çerçevede de Bloch’a göre, “insan olmak” bir “süreç hâli”; “bir imkândır”; “hiçbir sonda bitmek istemeyen umut”tur…<br />
Yani umudun mücadelesi ve isyanıdır…<br />
Evet devrimi, sadece ve sadece, onun güncelliğini asla “es” geçmeyen insan(lık) yapar; yoksa “internet”, “sosyal ağlar” veya teknoloji değil…<br />
Bu noktada “Araplar ‘bahar’ı internetten mi indirdi? Tarihin akışını bir klavye ve bir fare mi değiştirdi? İnternetsiz devrim mümkün mü?” sorularını ‘Yasemin Devrimi’ adını taktığı sürecin bayraktarlığını yapan Kalima Radyosu’nun yayın yönetmeni Sihem Bensedrine, “Devrimi biz yaptık” vurgusuyla şöyle yanıtlıyor:<br />
“2008 yılında muhalefet hareketleri ciddi bir ivme kazanmaya başlamıştı. Sokaklar, üniversiteler hareketlenmişti. Baskıcı rejimi protesto etmek için son 10 yılda 12 kişi kendini yakarak feda etti. Ama devrimi getiren 13’üncüsü oldu. 2011’in ocak ayında Sidi Buzid kentinde seyyar satıcılık yapan Muhammed Buazizi’nin, arabasına polis tarafından el konulması üzerine bir devlet dairesi önünde kendisini yakıp can vermesiyle devrim geldi. Neden? Gazeteler yazmasa da, devlet televizyonu yayımlamasa da bu olayı kimse örtemedi, internetten dalga dalga yayılınca homurdanmalar eyleme, eylem de devrime dönüştü. Devrimi biz yaptık, ama bunu internet mümkün kıldı.”</p>
<p>I.1) LİBERAL PALAVRA</p>
<p>Şimdi burada durup, “Bütün devrimlere karşıyım çünkü bütün devrimler devrime karşı,” diyen Gündüz Vassaf’ın (ve benzerlerinin) -nihai kertede- liberalizme kapı açan zırvalarına değinelim:<br />
“İktidar ve sol kavramları bağdaşmıyor. Sermaye destekli sağın tek amacı iktidar. Solun amacı çeşitli düşüncelerden oluşan bir pratiği hayata geçirme çabası…<br />
Yeni sol hareketler parti istemiyor. Sol düşünce partilerle binbir parçaya bölünüyor. Yeni sol hareketler lider istemiyor. (Milyonları ayaklandıran ‘Arap Baharı’nda tek bir lider yok.) Yeni sol hareketler dikey değil yatay ilişkiler üzerine örgütleniyor. Yeni sol, boksör Muhammed Ali’nin kendisini tanımlarken kullandığı deyimle, ‘Kelebek gibi uçup, arı gibi sokuyor.’ Bu hareketlerin küreselleştiğini, bir anda dünyada tek bir soruna odaklandığını, sorunların üstüne dalga dalga geldiğini düşünün. Olacak.<br />
Yeni sol hareketler, miadını doldurmuş solun Che Guevara gibi kahramanların da romantikleştirdiği, nice gencin kurban olduğu şiddete karşı. Marşlarla değil şarkılarla, silahla değil sözle hatta mizahla seferber oluyorlar. Kral çıplak.<br />
Yeni sol hareket sınıf odaklı değil sorun odaklı. Kitap odaklı değil eylem odaklı. İdeolojilerin katı formülleriyle değil eylemlerin esnek pratiğiyle bilinçleniyor. Sömürünün her türlü iktidarına karşı,” diyor Vassaf…<br />
Burada kapitalist devletin nasıl bir zor aygıtı olduğu hasır altı edilip, kendiliğinden hareket göklere çıkarılırken; kendisi için -politize, örgütlü- hareket “es” geçiliyor…<br />
Liberal palavra burada da durmayıp; “XX. yüzyıl, başarısızlıkla sonuçlanmış, birçoğunun izi kalmamış devrimler, hayalkırıklığına yol açmış ütopyalar tarihidir ‘sol’ için,” diyen Ahmet İnsel’le şöyle sürdürüyor maruzatını:<br />
“Walter Benjamin, 1940’ta Nazilerden kaçarken Fransa-İspanya sınırında intihar etti. İntiharından kısa bir süre önce Tarih Kavramı Üzerine Tezler’i yazmıştı. Sol melankoli, bu kitapta işlediği temalardan biridir. Benjamin, sol melankoliyi, güncel toplumun gerçeğiyle yüzleşme ve bunun ışığında bugünü değiştirmeye çalışmaktan ziyade, ‘sol’ tutkular ve temalara, ‘sol’ çözümlemeler, yargılar ve eleştirilere bağlı olmayı tercih etme eğilimi olarak tanımlar. Sol melankoli, kendi geçmiş nostaljisinden beslenen, geleceği de bu geçmiş nostaljisinin sınırladığı çerçeve içinde tasarlayan bir ruh hâlidir.<br />
Benjamin bunu konformizm olarak tanımlar. Sol geleneğin merkezini işgal eden bu konformizm, toplumdaki kurumlara, kalıplara, değerlere eleştirel bir değerlendirme yapmadan uymak anlamına gelen genel bir konformizm değildir.<br />
Geçmişten bugüne sol olarak aktarılan tutkular ve temalara, solun geleneksel mücadele konu ve yöntemlerine, geçmişte yaptıklarına sadık kalmayı tercih etmek anlamındadır bu konformizm. Yani solun konformizmidir. Solun kendi gelenek, değer, davranış ve düşünce kalıplarını eleştirel bir mesafeyle değerlendirmeden, bunları kabul etmek ve bunlara uymayı sürdürmektir. ‘Her dönemde’ der Benjamin, ‘geleneği, ona boyun eğdirmeye çalışan konformizmden kurtarmaya çalışmak gerekir’. Solu da, sol melankolinin etkisi altında, kendi gelenekleri içine hapsolmaktan kurtulmaya çağırır…<br />
Elbette XX. yüzyıl tarihi, sol melankoliyi bir cephesiyle kaçınılmaz kılan yenilgiler tarihidir de…”[6]<br />
Burada yeri gelmişken “postmodern nihilizm”e anımsatalım: XX. yüzyıl tarihinde yenilen bir uygulamaydı; devrim değil…<br />
Kaldı ki “devrim fikrine” ve mücadele geleneklerine bağlanmak (örneğin Che gibi); “sol melankoli” falan değildir!<br />
Tam tersi “melankolik” olan, “Hepsi bitti,” diye haykıran “postmodern nihilizm”in reddiyesidir!<br />
Tıpkı “felsefenin süperstarı” diye sunulan Slavoj Zizek’in saptamalarındaki gibi:<br />
“Devrim denildiği zaman hemen şu soruyu sorarım, devrim ne demektir? Bir şeylerin değişmesi anlamında, evet, bir devrim olacak. Ancak sürekli olarak vurguladığım gibi, ben XX. yüzyıldaki hâliyle Komünist Parti’nin geri dönüp bizi kurtaracağı yanılsamasını paylaşmıyorum. XX. yüzyıl sona erdi. Solun XX. yüzyılda aldığı biçimler, Stalinci komünizm ve hatta Batı’daki sosyal demokrasiler ve yine hatta, Porto Alegre, Seattle rüyaları da sona erdi. Seattle’da, Porto Alegre’de cemaatlerin doğrudan demokrasi yoluyla kendilerini yönettiği bir sistem fikrine inanmıştık oysa. Aradığımız cevaplar bunlar değil. Devrim mi? Evet, devrim! Ama bazı temel, basit koordinatları değiştirmek anlamında bir devrim&#8230; Bunlar nasıl olacak?<br />
Bilmiyorum. Ama kesin olarak bildiğim bir şey var, XX. yüzyıl bitti ve ben ona karşı içimde hiçbir nostalji duygusu taşımıyorum. Solcuların sahip olduğu, eski kavgaların sürdüğü yönündeki inancı da paylaşmıyorum, hayır diyorum, bunların hepsi bitti…”[7]<br />
Hayır, hiçbir şey bitmedi…<br />
Başarısızlık(lar)a karşın, devrimci gelenek(ler)den öğrenerek hayat devam ediyor, isyan(lar) sürüyor…<br />
Devrimci gelenek tarihsel bir birikim ve hafızadır. Ondan ders çıkartan bağlılık, taşıyıcı/ takipçilerini hiçbir zaman zayıf düşürmez, tam tersine, daha da güçlü kılıp, yeni ufuklar açarak, ilerletir…<br />
Kaldı ki devrimci gelenek bir miras değil; daha büyük bir çaba harcayarak çoğaltılıp, zenginleştirilen yaratıcı bir mücadele hattıdır…<br />
Çünkü devrimci gelenek, sadece “gelenek” ya da el sürülmez bir “doğma” olarak kabul edilirse, ölmüş demektir. Nihayetinde devrimci gelenek, yaşayanları “ölülerin yönetmesi” değildir; olmamıştır da…<br />
Unutulmasın Paulo Coelho’un deyişiyle, “Hayatta acı çekmek ve yenilgiye uğramak da vardır. Bundan kimse kaçınamaz. Ama düşleriniz uğrunda verdiğiniz mücadelelerde kimi çarpışmaları kaybetmek, ne uğrunda savaştığınızı hiç bilmeden yenilgiye uğramaktan iyidir.”<br />
Kaldı ki Campbell’ın, “Arkada bıraktıklarımızın yüreklerinde yaşamak, ölmemektir”; Arsene Houssaye’nin, “Eski anılarımız, yeni umutlarımız olmalıdır,” sözlerindeki üzere yenilgi(ler)de dahil, hiçbir şey boşuna değildi ve değildir de!<br />
Çünkü başarısızlık da öğreticidir. Aklı başında bir insan başarılarından olduğu kadar başarısızlıklarından da ders alır.<br />
Kaldı ki denemekten vazgeçmekten başka bir başarısızlık yoktur.<br />
Ayrıca da zaferlerden daha muzaffer yenilgiler vardır (Şeyh Bedreddin ve Kızıldere gibi)…<br />
Başarısızlık, başarının tuzu biberiyken; en büyük başarı ise, hiç yere düşmemek değil, her düşüşten sonra ayağa kalkmaktır. Devrimcilerin daha da “iyi” olmaları, başarısızlıklardan öğrenen bilgelikleridir.<br />
Bunun yanında bir yenilgiyi hiçbir zaman kesin bir yenilgiyle karıştırmamak gerekirken; başarısızlık için söylenecek şey: Başarıdan çok daha ilginç bir deney olmasıdır…<br />
Liberal palavranın “postmodern nihilizm”inin anlayamadığı, anlamak istemediği de tamı tamına bunlardır. Ancak, tarih onlara rağmen “bildiğini” okumaktadır…<br />
Çünkü eski, eskimeyendir!</p>
<p>II) “NE”, “NEDEN” OLUYOR? </p>
<p>İyi de “ne”, “neden” oluyor mu?<br />
Gayet basit: “Ezilen sınıfın özgürlüğüne kavuşması için, eldeki üretim yetkileri ile var olan sosyal ilişkilerin artık varlıklarını birlikte sürdüremez olmaları gerekir. Ezilen sınıf böylece de devrimci hâle gelir,”[8] dediği şey oluyor Karl Marx’ın…<br />
Bunu devreye sokan Ovidius’un, “Bolluk beni yoksul bıraktı,” sözüyle betimlenmesi mümkün olan ve “Zenginlerin zevkleri, fakirlerin gözyaşları ile satın alınır,” diyen Thomas Fuller’in altını özenle çizdiği kapitalist-emperyalizm tahribatının yarattığı tablodur!<br />
Söz konusu tahribat tablosunu ‘Sosyalizm ve İnsan Ruhu’ başlıklı çalışmasında Oscar Wilde şöyle tarif eder:<br />
“Toplumda zenginlerden daha çok para düşünen tek bir sınıf vardır, o da yoksullar. Yoksullar paradan başka bir şey düşünemez. Yoksul olmanın sefaleti budur…<br />
“Sefalet ve yoksulluk o kadar aşağılayıcı şeylerdir, insan doğası üzerine öyle felç etkisi yaratmaktadırlar ki, hiçbir sınıf kendi çektiği ıstırabın gerçekten bilincine varamamaktadır. Bunu onlara başkasının anlatması gerekir, çoğunlukla da bunu söyleyenlere kesinlikle inanmazlar. Amerika’da kölelik, köleler tarafından girişilen bir hareket sonucu, hatta onların özgür olmak yolunda açıkça bir istek belirtmeleri dolayısıyla ortadan kaldırılmış değildir. Kölelik, kendileri köle sahibi ya da köle olmayan, hatta konuyla hiçbir ilgileri olmayan birtakım provakatörlerin ağır biçimde yasadışı davranışları sonucu kaldırılmıştır…<br />
“Yoksulluk sorununu, yoksulların hayatta kalmalarını sağlayarak çözmeye çalışıyorlar -tıpkı en kötü köle sahiplerinin kölelere iyi davrananlar olması ve bunların kölecilik yüzünden acı çekenlerin, köleciliğin gerçek yüzünü görmelerini ve köleciliğin düşünenler tarafından anlaşılmasını engellemeleri gibi- ; ya da çok daha ileri bir ekolün yaptığı gibi, yoksulları oyalayarak. Gerçek çözüm, yoksulluğu ortadan kaldıracak bir toplum düzeni kurmak, buna çalışmaktır…<br />
“Hayırseverlik, çok sayıda günahın anasıdır. Sık sık yoksulların hayırseverlik karşısında gönül borcu duydukları söylenir. Bazıları öyledir ama, yoksulun kalitelisi hiçbir zaman gönül borcu duymaz. Onlar nankör, hoşnutsuz, dikbaşlı ve asi olurlar. Böyle olmakta da son derece haklıdırlar. Hayırseverliğin, gülünç derecede yetersiz bir kısmi borç ödeme yolu ya da duygusal sadaka olduğunu düşünürler. Zenginlerin sofrasından dökülen bir-iki kırıntı için neden gönül borcu duysunlar ki &#8211; onlar da sofraya oturmalıdır…<br />
“Bazen yoksullar tutumlu oldukları için övülürler. Oysa yoksullara tutumluluk önermek hem kaba bir şaka, hem de hakarettir. Açlıktan ölen bir adama daha az yemesini öğütlemektir. İnsan kötü beslenen bir hayvan gibi yaşamaya dünyada razı olmamalıdır. Öyle yaşamayı reddetmelidir, ya çalmalı ya da öfkesini dile getirmelidir, k, bazıları bunun hırsızlığın-uğursuzluğun bir biçimi olduğunu düşünürler. Dilenmeye gelince, o elini uzatıp almaktan daha güvenlidir ama uzanıp almak, dilenmekten daha şıktır. Erdemli yoksullara gelince, insan onlara acıyabilir elbette, ama hayranlık duyması olacak şey değildir. Onlar düşmanla özel koşullarda bir anlaşma yapmışlardır ve doğuştan hakları olan şeyi pek sefil bir kap yemeğe satmışlardır…”<br />
Yani H. de Balzac’ın, “Yoksulluğun hüküm sürdüğü yerde ne utanma kalır, ne suç, ne namus, ne de ruh”; John Florio’nin, “Fakirliğin tahrip etmeyeceği erdem yoktur”; Murathan Mungan’ın, “Yoksulun kitabında sevincin ömrü kısadır,” diye tarif ettiği çürüme ile yoksulluğun damgası vuruluyor dünyaya; kaçınılmazı olan itiraz ve isyanları da devreye sokarak…</p>
<p>II.1) VAHŞETİN BOYUTLARI </p>
<p>Herkesin bilgisi dahilinde: Kapitalist-emperyalist “YDD” bir vahşettir!<br />
Tıpkı Nâzım Hikmet’in Etiyopyalı Taranta-Babu’ya yazdığı destansı şiirde anlattığı gibi: “Bir öyle şaşılası/ dünya ki burası,/ balıklar kahve içerken/ çocuklar süt bulamıyor./ İnsanları sözle besliyorlar,/ domuzları patatesle…”<br />
Bu işin bir yanı…<br />
Ötekine gelince, onu da Slavoj Zizek şöyle tarif ediyor: “Dünyada ekolojiden biyogenetiğe pek çok konuda bir tür ‘kritik nokta’ya ulaştığımızı anlatmaya çalışıyorum. Ekolojiye bakarsanız, çevresel durumumuzun bu hâliyle sonsuza kadar devam edemeyeceği çok açık. Biyogenetiğe bakarsanız, bir şeylerin değişmekte olduğunu görürsünüz. Yakında psikolojik özelliklerimizi değiştirebilecek hâle geleceğiz. Yeni siyasi yönelimlere baktığınızdaysa, yavaş yavaş bir apartheid toplumuna doğru evrildiğimizi görürsünüz.<br />
Apartheid ile bazı insanları kapsayan, bazılarını dışlayan bir sistemden bahsediyorum. Aslında çok mütevazı bir önermede bulunuyorum. 1990’larda Francis Fukuyama’nın ‘tarihin sonu’ hayalini hep birlikte yaşadık. Bir biçimde liberal demokrasinin tarihin nihai formu olduğuna inandık. Belki onu biraz daha iyileştirebilir, daha hoşgörülü hâle getirebilirdik ama sonuçta elimizdeki sistem liberal demokrasiydi. Ancak şimdi şu çok açık: Bugünün ütopyacı düşüncesi, şeylerin şimdi oldukları şekliyle yaşayacaklarını söylemektir! Tarihin nihai biçiminin bu olamayacağını gördük. Eğer bu hayati önemdeki sorunlarla yüzleşmezsek, durum gitgide daha kötü bir hâl alacak”tır…[9]<br />
Çünkü miadı dolmuş sürdürülemez “Kapitalizm, emperyalizmdir. Emperyalizm kapitalizme içkindir yani onda mündemiçtir…<br />
Kapitalizm emperyalizmdir. Dolayısıyla emperyalizmi sorun etmeyenin anti-kapitalistliğinin bir kıymet-i harbiyesi olması mümkün değildir.”[10]<br />
Böylece “Krizler, emek cephesinin çökmesi, yoksulluğun yaygınlaşması ve küresel adaletin sarsılması gibi ekonomik ve sosyal krizler, kapitalizm küreselleşirken dünya ahvalinin de belirsizliğe sürüklendiğini açıkça gözlerimizin önüne sermektedir.”[11]<br />
Sürdürülemez kapitalizmin içine girdiği çıkmaz, 1929 Büyük Buhranı’nı andırırken; yaşan deprem(ler) ne ilkti ne de son olacak…<br />
Sistem, yıllardır kapitalizmin artık “kendisi” olan krizini, piyasaların yere çakılışıyla “şaşkınlık” ile seyrediyor.<br />
Serbest piyasa metafiziğinin çöktüğüne inanmayanlar hâlâ umutlu temennilerini iletseler de küreselleşme, kendi yarattığı Frankestein mali kriz tarafından can çekiştiriliyor.<br />
Ama asıl önemlisi devletlerin dünya kaynakları üzerindeki rekabetlerinin acımasızlaşmasıyla karşımıza çıkan uygarlık krizi görüntülerini kaçırmamak.<br />
Afrikalı açlıktan ölen Somalili çocuk fotoğraflarını görünce “küreselleşmenin” ne olduğuna dair zihin egzersizi yapmak gerekiyor.<br />
Gerekiyor çünkü, Nouriel Roubini, “Karl Marx haklıysa bir noktadan sonra kapitalizm kendini yok edebilir. Piyasalar bu aşamada çalışmıyor” dedi.<br />
Aslı sorulursa: 7 milyar insanı barındıran yaşlı gezegene şöyle tepeden bakmaya çalıştığımızda ise, temel sorunun “paylaşım” sorunu olduğunu görmemek mümkün değil. Bir yanda kapitalist yaşam tarzının getirdiği tüketim çılgınlığı, öte yanda Afrika Boynuzu’nda onlarca yıldır bir nebze olsun azaltılamayan açlık&#8230; Savaşlar, yükselen gıda fiyatları ve kuraklığın korkunç bileşimi çaresizlik içindeki 11 milyondan fazla insanı kıskaca almış bulunuyor. Öte yandan BM Gıda ve Tarım Örgütü’nün yaptırdığı araştırmaya göre, dünyada her yıl 1 milyar tondan fazla gıda çöpe gidiyor.<br />
Sadece zengin ülkelerin 222 milyon ton olan atık miktarının Sahra Altı Afrika bölgesinin yıllık gıda üretimiyle aynı olduğuna dikkat çekiliyor. Araştırmaya göre dünyada üretilen gıdanın 3’te biri çöpe gidiyor. Afrika’nın en yoksul ülkelerinden biri olan Etiyopya’nın bir bölümünde halk açlıktan ve hastalıktan ölürken bir diğer bölümünde devasa tarım alanları yabancı yatırımcılar tarafından uzun vadeli olarak kiralanarak “endüstriyel tarım” için kullanılıyor. “Tarım emperyalizmi” olarak da adlandırılan bu durum son yıllarda iyice arttı. Yabancı şirketler biyoyakıt elde etmek veya kendi ülkelerindeki gıda ihtiyacını karşılamak üzere ekim yapıyorlar. İhracata teşvik veriliyor olması, iç pazara dönük satışları bitiriyor. İç pazara satış yapanlar da küçük çiftçilerle rekabet ediyor.<br />
Yoksul ülkeler böyle. Gelişmiş ülkelerdeki “paylaşım krizi” ise hem gelir dağılımındaki eşitsizliğin giderek artıyor olması hem de insanların bugüne kadar “en tabii hak” olarak bildikleri sosyal hakların sürekli olarak kesintiye uğraması. Deutsche Welle’nin 23 Ağustos 2011’de yayına aldığı küçük bir haber:<br />
“Almanya’da emekli olduktan sonra geçimini sağlayabilmek için çalışmaya devam etmek zorunda kalanların sayısı giderek artıyor. Sol Parti’nin meclise verdiği soru önergesini yanıtlayan Alman hükümeti, 65 yaşın üzerinde olup ek iş arayanların sayısının 2000 yılında 417 bin iken, 2010 yılında 661 bine yükseldiğini bildirdi. Resmi verilere göre, Almanya’daki yaklaşık 21 milyon emeklinin yüzde 10 kadarı yoksulluktan mustarip. Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Teşkilâtı (OECD), emekli yoksulların oranının daha da artacağı görüşünde.”<br />
Evet, evet nasıl bir dünyada yaşadığımızı anımsayalım: Dünya nüfusunun aç sayılan bölümü 1980’de 800 milyonmuş. 30 yılda 125 milyon artmış. Petrol tüccarı birkaç şeyhlik ve Suudi Arabistan dışında 1.5 milyarlık İslâm dünyası, 2.6 milyarlık Çin ve Hindistan’ın adam başına ulusal gelirleri Batılı kapitalistlerin gelirlerinin 1/8-1/10’u arasında. Gerçi 1/40 olan da var. Yani 925 milyonu aç ve 4 milyarı fakir olan dünyada kapitalist dünya düzeninin sürmesi için ellerinden geleni artlarına koymuyorlar.<br />
Amerika’da işsizlere ve fakirlere yılda 60 milyar tutarında yemek karnesi veriliyor. Bunların sayısı 45 milyon kişi, yani nüfusun 1/7’si. (2010). Bu işe bakan Tarım Bakanlığı muhtaç olanların 2/3’ünün daha başvurmadığını saptamış. Amerikalılar giderek daha çok aç kalıyorlar! Biz Amerika’nın dünyanın en zengin ülkesi olduğunu biliriz de, 45 milyonun fakirlik ya da açlık sınırında olduğunu bilmeyiz.<br />
G20, 5 yılda bütün dünyadaki gıda fiyatlarının iki katına çıkmasını, on binlerce insanın açlıktan ölmesini ve yaşanan ayaklanmaları, fiyat dalgalanmasına bağlıyorken; FAO’nun rakamlarına göre, 1990-2003 yılları arasında oldukça durağan seyreden reel gıda fiyat endeksi, 2003’ten itibaren istikrarlı bir tırmanışa geçiyor. 2003’ten 2011 Mayıs ayına kadar reel bazda gıdada yüzde 110, hububatta yüzde 130, şekerde yüzde 228 fiyat artışı gerçekleşmiş. Volatilite savına temel oluşturan tek düzensizlik 2008’de yaşanan ani yükseliş. Ancak 2008 yılı bir dalgalanmadan ziyade, tekil bir aykırılık olarak görünüyor. 2008’i tablodan çıkartacak olursak ortaya, son derece düzenli ivmelenen bir fiyat eğrisi çıkıyor. Bunun adı volatilite değil, krizdir.<br />
Tam da burada “Tokluk, ayıptır artık&#8230;” vurgusuyla ekliyor Mustafa Kara:<br />
“Net, kesin bir haber: Somali’de 29 bin çocuk ve bebek öldü. Beş yaşını göremedi hiçbiri. Sadece son 90 gün içinde&#8230; Açlıktan&#8230; “Ölüm Allah’ın emri” değildir artık. Sözün tükendiği bir yer varsa, orasıdır.<br />
Yıl 2011; küçücük evlatlarını doyurmaktan bile aciz bir insanlık; daha doğrusu bir insanlık sistemi. İnsanlıkdışı bir insanlık sistemi. Reva mıdır? “SMS at; 5 lira gönder” kampanyaları yeter mi, bu utancı örtmeye?<br />
Somali halkı açlığa karşı yürüyor. Yiyecek bulma umuduyla. Cehennem sıcağı altında&#8230; Önce çocuklar ölüyor; açlıktan, sıcaktan, hastalıktan&#8230; Vahşi hayvanlar tarafından parçalanıyor küçücük bedenleri. Ölüm korkusu yok gözlerinde; açlık tüm korkuları yıkıyor; çaresizce bir yürüyüş içinde açlar ordusu&#8230; BM, 650 bini küçük çocuk; 4 milyona yakın insanın açlıktan ölüm tehlikesi ile karşı karşıya olduğunu duyuruyor.”</p>
<p>II.2) “BARIŞ” (YANİ SAVAŞ) MI? DEDİNİZ!</p>
<p>Buna “barış” (yani savaş) diyorlar!<br />
“Yeni Dünya Düzen(sizliğ)i” (“YDD”) efendileri “barış”tan söz etse de, doğaları gereği varlıkları ve yöntemleri barışçıl olamıyor, olamaz da…<br />
Ortalık barış harekâtlarından, özgürlük operasyonlarından geçilmiyor. Bolca kan dökülüyor, şiddet yeni nesil silahlarla ölüm kusuyor. Çünkü barışı korumak için olmasa da ekonomileri büyütmek, kârı arttırmak için silahlanmak şart. İşte o yüzden dünya silah piyasasındaki rakamlar dudak uçuklatıyor.<br />
Stockholm Uluslararası Barış Araştırmaları Enstitüsü’nün (SIPRI), silah satışındaki küresel artışın son yıllardaki ivmesinden endişe duyduğunu, özellikle gerginliklerin bulunduğu bölgelerdeki silahlanma yarışıyla ilgili kaygılarının arttığını bildirmesi kulak ardı edildi. Biz de bu enstitünün verilerinden yararlanarak duruma şöyle bir baktık. Şu anki verilere göre silah ihracatının yüzde 30’unu yapan ABD en büyük silah tedarikçisi, Çin ve Hindistan ise en büyük konvansiyonel silah ithalatçıları. İran da Çin’in silah sanayinin en büyük ikinci alıcısı. Yine SIPRI verilerine göre son beş yıllık süreçte Ortadoğu, Kuzey Afrika, Güney Amerika, Güney Asya ve Güneydoğu Asya’da silahlanma hızla artıyor.<br />
En büyük silah şirketlerine gelince. Boeing listenin başında. Hollanda menşeli EADS ikinci. Ardından Sikorsky helikopterlerinin üreticisi United Technologiles geliyor. ABD’nin bir diğer gözde şirketi Lockheed Martin yeni nesil savaş uçaklarıyla listenin üst sıralarını zorluyor. Honeywell International, Northrop Grumman, General Dynamics, Finmeccanica ve Bombardier da ilk onda. Verilere göre Amerikan ve İngiliz şirketler ağırlıkta. Ne de olsa “barıştan” en çok söz eden onlar.<br />
Listeyi biraz daha derinden kurcalayalım. Listenin tepesindeki şirketlerin yıllık kârları ortalama üç milyar doların üzerinde. Ülkeler bazında silah üretimine baktığımızdaysa ilginç isimleri görüyoruz. Kanada 2009 ve 2010’da içlerinde Türkiye’nin de bulunduğu tam 22 farklı ülkeye silah satışı yapmış. Bu silahların çoğunluğu hava saldırı ve hava savunma teknolojilerine ait. Silah sanayinin bir diğer yükselen yıldızı Çin ise ihracatının büyük bölümünü Asya ve Afrika’da iç karışıklık yaşanan ülkelerde gerçekleştirmiş. Silah sektörüne yaptığı yatırımları Libya harekâtında görücüye çıkarma fırsatı bulan Fransa da iki yılın ihracat sıralamasında öne çıkıyor. İşin çirkin ve komik yanı Fransa’dan silah satın alanlar arasında Libya’nın liste başı olması. Yani hem silahını sat, sonra ona karşı savaş. Ne de olsa bu büyük bir oyun&#8230;<br />
Özetle dünyada askeri harcamalara 1 trilyon 630 milyar dolar ayrıldı. SIPRI’nin 2010 yılı kapsayan raporuna göre dünya genelinde eğitime yıllık 1.1 trilyon dolar harcanırken askeri harcamaların miktarı 1 trilyon 630 milyar doları bularak yeni bir dünya rekoru kırdı.<br />
Emperyalist devletler ve onların tekelleri arasında yeni pazarlar ve kâr için başlayan rekabet giderek sertleşiyor ve bu nedenle daha büyük, bölgesel savaşlar uzak bir olasılık olarak görünmüyor.</p>
<p>III) DÜNYANIN DÖRT BUCAĞI </p>
<p>Dünyanın dört bucağı da bu tehditlere kayıtsız kalmayıp, “YDD” dayatmalarına başkaldırıyor…<br />
Örneğin Londra’da borsa bir haftada yüzde 14 düştü, sokaklar yanıyor, dükkânlar yağmalanıyor.<br />
Londra’nın yoksul mahallelerinden Tottenham’da patlayan “toplumsal olaylar”, başka mahallelere, kentlere sıçradı.<br />
Tel Aviv’de gerçekleşen bir protesto yürüyüşüne 300.000’den fazla insan katıldı.<br />
“Aralarında binlerce kilometre, kültürleri arasında neredeyse aşılamaz dağlar var” denebilir ama bu iki olayın kökünde aynı ekonomik, demografik koşullar yatıyor.<br />
Tottenham’da 4 Ağustos 2011 akşamı polis, Mark Duggan isimli siyah bir genci öldürdü. Duggan’ın ailesi 6 Ağustos 2011 akşamı cesedi teşhis etmeye giderken, karakolun önünde yaklaşık 300-400 kişi toplanmıştı. Barışçı bir biçimde sürmekte olan protesto eylemi, polisin 16 yaşında bir genç kızı coplaması üzerine aniden bir ayaklanmaya dönüştü. Polisle gençler arasında sert çatışmalar yaşandı; polis arabaları, bir belediye otobüsü, tarihi bir bina, alt katındaki halıcı dükkânı, üst katlardaki apartman daireleri yandı. Büyük mağazaların yanı sıra yerel dükkânları da hedef alan yağma olayları yaşandı. Polis olayı kontrol altına aldığında, ana cadde adeta bir savaş alanına dönmüştü; tutuklananların sayısı 60’ı geçmişti.<br />
Twitter gibi sosyal ağlardaki haberleşmelerden, olayların başka mahallelere de sıçrayacağı anlaşılıyordu. Polisin bu kez çok yoğun olarak aldığı önlemlere karşın, Enfield, Edmonton, Waltham Cross, Brixton, Islington, Peckham ve hatta Oxford Meydanı’nda değişen boyutlarda, dükkânları yakma yağmalama, polisle çatışma olayları yaşandı. Pazartesi günü İçişleri Bakanı, salı günü Başbakan tatillerini yarıda keserek Londra’ya döndüler. TV kanalları yayılan olayları tartışıyordu, birçok gözlemci “polisin zamanında müdahale etmeyerek olayların yayılmasına seyirci kaldığını” savunuyordu.<br />
Belki de tüm maaşla çalışanlar gibi yoksullaşan, işini kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya kalan polis, basıncı kaldıramıyor ya da medyada oluşacak görüntülerle, hükümeti, yeni kaynakları ve önlemleri devreye sokmaya zorlamak istiyordu&#8230;<br />
Tel Aviv’de bir grup öğrenci genç, konut yetersizliği sorununu protesto etmek amacıyla, en zengin kesimin yaşadığı mahallede çadır kurmuştu. Bu eylem, toplumdaki pahalılık, yoksulluk sorunlarına karşı tepkileri harekete geçirerek hızla yayıldı; 31 Temmuz 2011 günü 150.000 kişinin katıldığı büyük bir protesto yürüyüşü, pazartesi günü 100.000’den fazla belediye çalışanının katıldığı “bir günlük” dayanışma “genel grevi” gerçekleşti. Eylemlere katılanların sayısında büyük bir artış gözleniyordu. Tel Aviv’de protesto yürüyüşüne bu kez 300.000’den fazla insan katıldı.<br />
Gideon Levy’nin ‘İsyanın Mucizesi’ başlıklı yazısında vurguladığı gibi, “markalarla, elektronik oyuncaklarla yetiştiğine, toplumsal sorunlarla ilgilenmediğine, alkole, uyuşturucu kullanmaya meraklı olduğuna inandığımız”, vurdumduymaz bir kuşaktı bu.[12] Ama bu kuşak şimdi, başını, önüne atılan haz parçacıklarından kaldırıyor, toplumsal sorunlara müdahale ediyor, ülkenin gündemini değiştiriyor…<br />
Yoksulluk günlerinde isyanlar artıyor&#8230;[13]<br />
Özetle İngiltere yoksul gençlerin isyanıyla çalkalanıyor. Londra’da başlayan isyan dünyanın dört bir yanında yaşananların sadece bir parçası. İsrail’de yüksek konut fiyatları, Şili’de eğitim sistemi, ABD’de sendikal haklar, Hindistan’da yolsuzluklar, Trinidad-Tobago’da yetersiz altyapı kitleleri sokaklara döktü…<br />
İngiltere’nin başkenti Londra’da başlayan gösteriler dalga dalga diğer metropollere de yayıldı. Manchester, Brimingham, Liverpool, Bristol, Newcastle, Leeds gibi metropol kentlerde farklı büyüklüklerde çatışma ve kundaklama olayları yaşandı. Göstericiler “Adalet yoksa barış da yok” sloganları attı.<br />
Şili’de eğitimde reform isteyen on binlerce öğrenci ülke genelinde sokaklara çıktı. Yollara barikatlar kurup ateşler yakan öğrencilere polis saldırdı. Çıkan olaylarda çok sayıda öğrenci yaralanırken yüzlercesi ise gözaltına alındı.<br />
Santiago’da 70 bini aşkın, ülkenin diğer bölgelerinde de binlerce kişi eğitim reformu için gösteri düzenledi.<br />
Şili’de yaşanan öğrenci isyanı Arjantin’e de sıçradı. Başkent Buenos Aires’de bir araya gelen öğrenciler, hükümetten ücretsiz eğitim taleplerini tekrarladı.<br />
İsrail’de yüksek konut fiyatlarına ve artan hayat pahalılığına yönelik bir tepki olarak başlayan eylemler büyüdü. Tel Aviv’de sokaklara çadır kurup direnen kitleler hükümeti protesto etti.<br />
California eyaletinin San Francisco kentinde, sendika işçileri toplu greve gitti. Verizon Wireless şirketinin 45 bin sendika üyesi çalışandan 1 milyar dolar imtiyaz talep etmesi üzerine ülke çapındaki binlerce gösterici sokaklara döküldü. Çalışanlar, şirkete karşı tepkilerini ortaya koyarken geri adım yok dedi.<br />
Hindistan’da halkın yolsuzluklara yönelik tepkisi sonunda sokaklara taştı. Parlamentoyu kuşatan göstericiler hükümetten yolsuzlukların hesabını sordu.<br />
Başkent Yeni Delhi’de BJP partisine bağlı eylemciler yolsuzlukları protesto amacıyla parlamentoyu kuşattı, polisle çatıştı.<br />
Karayip ülkesi Tirinidad Tobago’da, halk yetersiz altyapı nedeniyle ayaklandı. Yol ve kanalizasyonların yetersiz olduğundan şikayet eden ve altyapının geliştirilmesini isteyen halk, hükümetten yaşam standartlarının artırılması talebinde bulundu.<br />
Denilebilir ki “isyan”, son zamanlarda hem Arap dünyasının hem de Avrupa’nın en popüler gündelik terimlerinden. Yunanistan, İspanya, Portekiz, İtalya, Tunus, Mısır, Libya vs vs… Sokakların dünyanın dört yanında aynı dönemde böylesine hareketli olması tesadüf mü? Ekonomik krizin dalga dalga vurduğu ve en fazla yoksulları ve çalışan kesimleri etkilediği dünyada öyle olmasa gerek.<br />
Arap ülkelerinin ilaveten kendine has politik gündemleri olsa da Avrupa’da yaşananlar öyle benzer ki. Kıtanın hemen tümünde sağ iktidarlar kamu hizmetlerini piyasalaştırma ve özelleştirme, sosyal yardımları yok etme, büyük şirketlere ve bankalara kaynak akıtma gibi neo-liberal uygulamalarını ekonomik krizle birlikte derinleştirmiş durumdalar. İngiltere de bu ülkelerden biri. Bugünün isyanın kapitalizm temelinde ve bunu hayata geçiren neo-liberal politikaların yarattığı ekonomik, sosyal ve kültürel yıkım yatıyor…<br />
Mesela… Yunanistan’da iki günlük grevden sonra 30 Haziran 2011’de de İngiltere’de yaklaşık 750 bin memur 24 saatlik iş bıraktı.<br />
İngiltere’de 1926’dan bu yana yaşanan en geniş kapsamlı grev, üyeleri ülkedeki kamu çalışanlarının yaklaşık beşte birini temsil eden dört sendikanın çağrısıyla düzenlendi.<br />
Hükümetin uygulamaya geçirdiği emeklilik reformu ile birlikte, emeklilik primi ödemelerinde yüzde 3’e yakın bir artışın yaşanması bekleniyor. Sendikalar, çalışanların maaşlarından kesilen katkıdaki artışa rağmen, emeklilik maaşlarının düşeceğini söylüyor.<br />
Öte yandan borç sorunlarıyla boğuşan Avrupa’da derinleşen ekonomik krizin en trajik sonucu gençlerin işsizliği…<br />
Piyasalardaki kaosun odağında yer alan İspanya, Yunanistan, Portekiz ve İtalya’nın devreye koymaya çalıştıkları tasarruf tedbirleri ve sosyal güvenlik kesintileri işsizler ordusuna davetiye çıkarıyor. İngiltere’de gözlenen sosyal patlamalar bu ülkeler için tehlike çanlarını çalıyor.<br />
Avrupa, 20 yaşın altındaki ve geleceğe yönelik umutları yitirmiş kuşağın şiddete yönelmesinden korkuyor. Zengin ve yoksul kesimler arasındaki uçurumun giderek açıldığına tekrar dikkat çeken OECD ve ILO uzmanları, gelir dağılımındaki adaletsizliğin yeni boyutlar aldığını vurguladı. Buna göre kriz ve borç yükü gerekçesiyle kemerlerin sıkılması, iş bulma umudu kırılan genç kuşağı sokağa itiyor. OECD üyesi ülkelerde genç işsizliğin yüzde 18 olduğu, 2012’de ise en fazla bir puanlık bir gerileme yaşanabileceği vurgulandı. İşsizlik genel ortalamasının yüzde 8.6 olduğuna dikkat çeken OECD araştırmacılarına göre gençler arasındaki işsizlik bu rakamın iki katından fazla. Bu da Avrupa’nın geleceği açısından büyük bir olumsuzluk içeriyor.<br />
Sokağa iniyorlar…<br />
Yani bu bir zorunluluk, kaçınılmazlık hâline geliyor; Yunanistan gibi…</p>
<p>III.1) AYAKLANAN YUNANİSTAN</p>
<p>Ayaklanan Yunanistan, hepimiz ve herkes için bir müthiş öğretici örnektir…<br />
AB ve IMF kurtarma yardımının altıncı taksitini alabilmek için yeni kemer sıkma tedbirleri almaya hazırlanan Yunanistan’da protestolar şiddetini arttırıyor.<br />
Halk yediden yetmişe sokaklarda… Emekliler, emekli maaşı kesintilerini protesto ederken gençler eğitim alma hakları için eylemde…<br />
Sokaklardaki direnişin nedeni, emekçilerin sosyal kazanımların gaspı yani hayatlarına, ekmeklerine müdahale… Hem de sorumlusu olmadıkları bir kriz için… Krizin faturasının onlara “ciro” edilmesinden ötürü…<br />
Yunanistan bunun için ayaklanıyor.<br />
Bu durum, Mahir Adalı’nın vurgusuyla “Devrim ihtimali”ni içeriyorken; “Yunanistan kendi kaderine bırakılamayacak kadar ‘AB üyesi’. Ayrıca ülkenin içinde bulunduğu durum, Yunanistan’ı sadece AB değil, kapitalizm için de önemli hâle getiriyor. Manşete taşınabilecek sözü sonda söylemek belki yanlış ama şu açık: Yunanistan, devrim olma ihtimali en yüksek ülkedir. Daha güzel ifadeyle Yunanistan’da devrim olma ihtimali çok yakın.”<br />
Yani Yunanistan’da olan her şey AB ile kapitalist sistemin tümünü doğrudan etkileyecek!</p>
<p>III.2) PUERTA DEL SOL’UN İSPANYA’SI</p>
<p>Tıpkı Puerta del Sol’un İspanya’sı gibi…<br />
15 Mayıs 2011’de Madrid’in merkezindeki Puerta del Sol meydanında başlayan protestolar, polis Madrid ve Barselona kamplarına müdahalede bulunduktan sonra hızlıca tüm İspanya’ya yayıldı.<br />
Bu eylemler direkt olarak kapitalist sistemle yüzleşiyor; Puerta del Sol meydanında “barınma hakkı”, “İspanya ticari bir kuruluş değil, bizler köle değiliz”, “Biz mal değiliz,” yazılı pankartlarla…<br />
İspanyol protestocuların çoğu öğrencilerden, genç işsizlerden ve riskli işçilerden oluşuyordu.<br />
Bu işin bir yanıyken öteki yanı da Bask meselesiydi…<br />
Örneğin 2011 Mayıs’ındaki yerel seçimlerden sonra Bask ve Navarra bölgelerinde 100’den fazla belediyede yönetime gelen Bildu Koalisyonu, birçok belediye binasında İspanyol bayrağını ve San Sebastian kentinde Kral Juan Carlos’un fotoğrafını kaldırdı.<br />
Bunlar İspanya’daki mücadelenin çeşitlenip, zenginleştiğinin verileridir…</p>
<p>III.3) ALMANYA’DA DA!</p>
<p>Almanya’da da bir şeyler olmaya başladı; ağırdan ve yavaşça olsa da…<br />
“Burası Londra değil, Hamburg!” haykırışı eşliğinde “Almanlar’ın isyanı ‘şişkolar’a” yöneliyor…<br />
Örneğin Hamburg’un Sternschanze semtinde her yıl düzenlenen sokak festivalinde 20 Ağustos 2011 gecesi solcu gençlerle polis arasında çatışma çıktı. Alternatif kültür merkezi “Rote Flora” önünde toplanan gençlere polisin müdahale etmesinin ardından polis araçları ateşe verildi.<br />
Olaylarda 2 polis hafif yaralanırken 30 gösterici gözaltına alındı. Göstericilerin, İngiltere’deki ayaklanmadan esinlenerek duvarlara “Her yer Londra” yazmaları dikkati çekti.<br />
Bu arada ‘İngiltere’deki olayların benzeri yaşanır mı ve Türklerin rolü ne olur?’ sorusuna yanıt aranıyor. Baden-Württemberg Eyaleti Uyum Bakanı Öney, Fransa ve İngiltere’deki olayların, Almanya’da yaşanmayacağını savunarak “Bunun sosyal devletin kazanımlarıyla yakından ilgisi var.<br />
Toplumsal barış, sosyal güvenlik alanındaki kazanımların bir sonucudur” diyor. Almanya Türk Toplumu Başkanı Kolat ise koşulların farklı olduğunu kabul ederken “ama ortada bir altyapı olduğunu da görmezlikten gelemeyiz” görüşünde!</p>
<p>III.4) WALL STREET’İN YÜREĞİNDE </p>
<p>Başkaldırı, mevcut hâliyle ABD’ye de ulaşmış durumda; hem de “Wall Street Tahrir’e döndü!” betimlemeleri eşliğinde…<br />
Kolay mı?<br />
Bir grup aktivist “17 Eylül 2011’de, Wall Street‘te 20.000 kişi buluşuyoruz!” diyerek yeni bir sistem karşıtı protestonun ilk adımını attı. Dünyanın finans kalbi olan, New York borsası ve devasa finans şirketleriyle bankaların merkezlerinin bulunduğu Wall Street’te 17 Eylül 2011’de 20.000 kişi değil, bir kaç bin kişi bir araya geldi yalnızca…<br />
Ancak ardından…<br />
Anarşist gruplar ve internet dergisi Adbuster’ın çağrısıyla toplanan gençler, Wall Street’i, Mısır’daki halk isyanının merkezine atıfta bulunarak, “Amerika’nın Tahrir Meydanı” yapmak istediklerini belirttiler. 22 yaşındaki felsefe öğrencisi Julia River Hitt, “Bu patronların para hırsına karşı bir gösteri. Wall Street’e geldik, çünkü burası patronların çürümüşlüğünün sıfır noktası. Buraya artık canımıza tak ettiğini söylemeye geldik, artık buna tahammül etmeyeceğiz,” dedi.<br />
Sonrasında da dünya finansının Kâbe’si Wall Street, kapitalizm karşıtı eylemlerle sallanıyor. New York Borsası’na bir kilometre mesafede toplanan ve çoğu gençlerden oluşan yüzlerce gösterici “para hırsı, yolsuzluk ve sosyal harcamalardaki kesintileri” protesto etti.<br />
Göstericiler, “Yolsuzluk bitsin”, “Bütçe kesintisine son”, “New York, Wall Street’in para hırsına hayır diyor” pankartları taşıdı!<br />
Wall Street’i işgalle başlayan eylemler ülke geneline yayıldı. Bine yakın kişi göz altında!<br />
New York’taki Brooklyn ve çevre yollarında eylem yapan yaklaşık iki bin kadar gösterici, köprüye girmek isteyince polis barikatı ile karşılaştı. Göstericileri çember altına alan polis protestocuları gözaltına aldı. Göstericiler, “Bizim gerçekleştirdiğimiz protestolarla ABD’de ‘Amerikan Baharı’ yaşanacak, ekonomik varlıklar adil olarak paylaşılacak, sesimizi dünyaya duyurana kadar eylemlerimizi sürdüreceğiz,” dediler…<br />
New York’tan sonra Los Angeles’a da yayılan harekete, Anonymous adlı aktivist hacker grubunun da destek vermesinden korkuluyor. Göstericiler ise her fırsatta demokrasi geleneği ile övünen Amerikan yönetimine karşı “Süreçlerin ekonomik güçler tarafından belirlendiği bir ülkede gerçek demokrasi olamaz” diye sesleniyor.<br />
Özetle krizi tetikleyen ve acısını halktan çıkaran ekonomi politikalarına karşı çıkan milyonlar sokaklarda, eylemler radikalleşiyor. ABD’de işsizlik ve sosyal adaletsizliklere karşı başlatılan “Wall Street’in işgali” eylemi de büyüyerek sürüyor.<br />
Yani “ABD’de de bir şeyler oluyor. Manhattan’da Zuccotti Parkı’nda başlayan isyan ateşi yayılıyor. Chicago, Boston ve Los Angeles’tan da isyan sesleri yükseliyor. Bazı göstericiler ellerinde karton bardaklarla zenginlere destek olmak için para topluyorlar. Yakalarında ‘Zenginlere yardım edin’ kokartları taşıyorlar. Millet dalgasını geçiyor.”[14]<br />
Böylelikle ABD, karşı çıkanı olmayan bir protestoya şahit oluyor&#8230; Wall Street’i işgal etmek isteyen binlerce kişi sistemi değiştirmekte kararlı.<br />
Occupy Wall Street eylem grubu Şiddetten uzak durmak için Arap Baharı taktiğini kullanıyoruz diyerek dünyanın diğer ucunda yaşanan demokrasi mücadelesine de gönderme yapıyor…<br />
Wall Street’te 2011’in Eylül’ünde kamp kuran bir grup ‘Occupy Wall Street’ eylemcisi yerlerinden kıpırdamaya niyetli değil. (…)<br />
Eylemciler arasında yer alan 57 yaşındaki işçi emeklisi Bill Csapo, ne yapmak istediklerini anlatırken altını hassasiyetle çizdiği nokta sorunun yönetimde değil sistemde olduğu. “Burada bizim asıl sorunumuz mali sistemle. Öyle kötü bir durumda ki her şeyi yıkıp yeniden kurmak gerekiyor, artık yama yapmakla ayakta kalamaz” diyen Csapo’ya göre para ya şirketlerde ya da yabancı yatırımcılarda ve insanlar bu oyuna artık bir son vermeli.<br />
Occupy Wall Street grubuna destek verenlerin “Artık bu duruma katlanmak istemiyoruz ve oyunu bozmak istiyoruz” dediklerini belirten Csapo, toplumun ve sistemin yeniden yapılanması gerektiğine “Tekrar bu korkunç ve sadece kötü yönetimden kaynaklanan duruma düşmek istemiyoruz” sözleri ile vurgu yapıyor.<br />
Evet, “imparator” gerileme sürecine girerken oluyor bunlar!<br />
Noam Chomsky’nin, “ABD ‘daha birkaç sene önce eşi benzeri olmayan bir iktidar ve cazibesi olduğu söylenen ve dünyaya tepeden bakan Amerika’nın şu anda gerileme döneminde olduğu ve çöküş ihtimaliyle karşı karşıya kaldığı artık rastlanan bir iddia oldu’ diyor Giacoma Chiozza, Political Science Quarterly’deki yazısında.<br />
Gerçekten bu iddiaya yaygın bir şekilde inanılıyor. Bu iddia temelsiz de değil üstelik, fakat bazı sınırları netleştirmek gerektiriyor. Öncelikle bu gerileme dönemi Amerikan gücü İkinci Dünya Savaşı sonrasında en üst düzeye vardığından beri yaşanıyor,”[15] diye betimlediği koordinatlarda ABD Savunma Bakanı Robert Gates görevinden ayrılmadan önce Newsweek dergisine, ABD’nin dünya sahnesindeki hâkimiyetini kaybetmeye başladığını dile getirip ekliyor: “Tüm yetişkinlik hayatım süresince ABD bir süper güçtü. Ekonomisi çok güçlü olduğu için sırtı hep pekti. Artık farklı bir devredeyiz. Açıkçası emekli olmamın nedenlerinden biri de bu, çünkü dünyayla ilişkisini sürekli daha da azaltmak zorunda olan bir hükümetin parçası olmak istemiyorum”!</p>
<p>III.5) ALLENDE’DEN VALLEJO’YA: ŞİLİ </p>
<p>Yerkürenin sarsıntılarından Şili de nasibini aldı…<br />
“Şilili öğrenci lideri Camila Vallejo, memleketi sola kaydırıyor.<br />
‘The Guardian’ın… birkaç ay evvel adını kimsenin bilmediği öğrenci lideri Camila Vallejo’dan söz eden haberi, bu 23 yaşındaki genç kadını Zapatist Marcos’un karizmasıyla karşılaştıracak kadar coşkuyla yazılmıştı.”[16]<br />
Ancak mesele, öne çıkarılan Vallejo değil, Şili’deki hareketti…<br />
Geçmişte emekçi halka, devrimci güçlere karşı amansız saldırıların, darbelerin yapıldığı Şili’de aylardır öğrenciler, işçiler, memurlar, sağlık çalışanları, otobüs sürücüleri, öğretmenler ve üniversite çalışanları, devlet bütçesinden eğitim başta olmak üzere sosyal alanlara daha fazla bütçe ayrılması talebiyle sokaklarda.<br />
Şili Sendikalar Birliği’nin (CUT) çağrısıyla ve 80’den fazla örgütün de desteklediği 48 saatlik genel greve ülke genelinde yüz binlerce emekçi katıldı. Kamu Çalışanları Sendikası ANEF’in verdiği bilgiye göre greve katılım yüzde 80 oldu.<br />
Şili’de ücretsiz eğitim isteyen öğrenciler 4 aydır sokaklardayken; 2 öğrenci öldü, 900 kişi tutuklandı. Öğrenci ayaklanmalarının sembol ismi Camila Vallejo 30 Eylül 2011’de Milli Eğitim Bakanı Bulnes ile masaya oturup taleplerini iletti.<br />
Kolay mı?<br />
Şili eğitim sistemi sadece Latin Amerika bölgesinin değil, neredeyse tüm dünyanın en eşitsiz ve düzensiz eğitim programlarından birisi olarak anılıyor. Temelleri bundan otuz küsur sene önce General Pinochet liderliğindeki faşist diktatörlük tarafından şekillendirilen sistemde ilk ve ortaöğretimin mali yükümlülükleri yerel yönetimlerin ve mahalli idarelerin bütçelerine terk edilmiş durumda. Son derece kıt mali kaynaklarla desteklenen kamu eğitiminde büyük bir düzensizlik ve karmaşa sürmekte. Öte yandan ortaöğretim sonrasında eğitim harçları ortalama olarak 630 dolara ulaşmakta. Bu rakam, özellikle Şili orta sınıflarının geçim düzeyleri göz önüne alındığında, dünyadaki en pahalı kamu eğitim sistemlerinden birisi olarak göze çarpıyor.<br />
Diğer yandan sayıları giderek artan özel ilkokul ve ortaöğrenim kurumlarında yüksek gelirli ailelerin çocukları modern koşullarda göreceli olarak çok daha kaliteli bir eğitim olanağından yararlanmakta. Şili eğitim sistemindeki çarpıklık ve eşitsizlik, ülke çapında gelir dağılımındaki bozukluğun da ana yapısal nedenlerinden birisini oluşturuyor.<br />
Hesaplamalara göre, yerel kamu okullarında öğretim gören çocukların yüzde 83’ü, aylık ortalama geliri 330 doların altında olan yoksul emekçi ailelerden geliyor. Buna karşın, paralı özel okullarda okuyan öğrencilerin ailelerinin ortalama aylık gelirinin 2 bin 700 dolara ulaştığı gözlenmekte. Dahası, mahalli kamu ortaöğretim okullarından gelen öğrencilerin temel bilgiler eğitiminde çok geride olduğu anlaşılıyor. Bu okullardan mezun öğrencilerin yüzde 93’ünün, herhangi bir üniversite eğitimine kabul edilemeyecek düzeyde düşük bir eğitime sahip olduğu görülüyor.<br />
Eğitim sistemindeki çarpıklık ve eşitsizlik, gelir dağılımındaki uçurumun ve yoksulluğun yeniden üretilmesinde ana etken olarak bir kısırdöngü yaratıyor.<br />
Bütün bu sorunlar, 12 Mayıs 2011’de ortaöğretim ve üniversite öğrencilerinin başını çektiği bir protesto hareketine dönüştü. On binlerce öğrenci sokaklarda, “eğitimde ticarileşmeye son verilmesi”; “öğrenci borçlarının yeniden yapılandırılması” ve “eğitim sisteminin demokratikleştirilmesi” çağrılarını yineledi. Protesto hareketi güney yarımkürenin kış aylarında giderek kitleselleşti ve 24-25 Ağustos 2011 tarihinde bakır madeni işçilerinin başını çektiği genel grev ile doruk noktasına ulaştı. Protestolar artık öğrencileri, velileri ve öğretmenleri aşmış, ülke çapında bir toplumsal muhalefet hareketine dönüşmüştü.<br />
Genel grev süresince 1 milyona yakın Şilili taleplerini somutlaştırdı: Şili’nin doğal kaynaklarının uluslararası tekellerin elinden alınarak kamulaştırılması; vergi reformuyla desteklenen ulusalcı ve alternatif bir kalkınma modeline dayanan eşitlikçi ve katılımcı yeni bir eğitim sistemi&#8230;<br />
Bu doğrultuda verilen mücadelede Kültür Bakanı Tatiana Acuna’nın, “Protestoların bitişi Camila’nın ölümüne bağlı” dediği Şili’deki öğrenci hareketinin önderi Şili Komünist Partisi üyesi Camila Vallejo ile eylemlerin neden yapıldığına ilişkin ‘L’Humanite’deki röportajında, “Şili adaletsiz ve eşitlikten yoksun bir ülke olmaya devam ettikçe insanlar bunu protesto etmek için sokağa çıkacaktır. Bu, diktatörlüğün sonundan beri hep böyle olmuştur…” vurgusuyla ekliyordu: “Bugünün liderliği dünün militanlığından geliyor…”</p>
<p>III.6) İSRAİL’DE “ÇADIR İNTİFASI”</p>
<p>Küresel intifada ile “olmaz” denilen şeyler de oluyor; İsrail’deki “çadır intifası”nda olduğu üzere!<br />
İsrail tarihinin en büyük sosyal patlamasına sahne oluyor. Giderek küçülen orta sınıf, konut fiyatlarının patlamasıyla oluşan geçim sıkıntısı yüzünden sokaklara döküldü.<br />
İsrail’de ucuz konut talebiyle başlayan gösteriler tüm ülkeye yayıldı. Gösterilere katılan binlerce İsrailli “Diktatör Netanyahu” sloganları attı. Göstermelik reformlar yerine gerçek sosyal adalet için garanti istedi.<br />
“Çadır İntifadası” olarak başlayan konut protestosu, İsrail tarihinin en büyük kitle eylemine dönüştü. 7 buçuk milyon nüfusu olan ülkede yaklaşık 400 bin kişi protestolara katılırken, 300 binin üzerinde göstericinin biraraya geldiği Tel Aviv adeta Kahire’nin Tahrir Meydanı’nı anımsatan görüntülere sahne oldu. Hatta bazı katılımcılar Arap Baharı’na, “Burası Mısır”, “Mısırlı Gibi Yürü” yazılı pankartlarla göndermede bulunurken, söz alan protesto eyleminin organizatörlerinden öğrenci hareketi lideri İtzik Şmueli, “Bu, tüm ulusun protestosu. İsrail devleti bugüne kadar ülkenin geleceğini değiştirmek üzere, bu kadar insanın biraraya toplandığını görmedi” diye konuştu.<br />
Arap Baharı sonunda İsrail’e de sıçradı. Dafne adlı genç kızın kiralık evinden zorla çıkarılması sonrası başlayan isyan çığ gibi büyüdü. 11 kentte 150 bin kişi hayat pahalılığı ve konut krizini protesto ederek Netanyahu’nun istifasını istedi<br />
Tunus’ta başlayan Mısır, Libya ve Suriye’de kaos yaratan Arap Baharı devam ederken kimse bunun İsrailliler’e de ilham kaynağı olacağını düşünmemişti. Ancak Mısır’da Hüsnü Mübarek’in onlarca yıllık iktidarının devrildiği Tahrir Meydanı protestolarının bir benzeri şimdi İsrail’de yaşanıyor. “Sosyal adalet istiyoruz” sloganıyla hükümetin istifasını talep eden göstericilerin başta Tel Aviv, Kudüs, Hayfa, Ber Şeva, Aşdod, Nasıra olmak üzere 11 değişik kentte yaptıkları eylemler hükümeti sallamaya başladı.<br />
Özetle İsraillilerin yüksek konut kiraları ve fiyatlarına karşı başlattıkları çadır protestoları, kitlesel harekete dönüştü. Polise göre 250 bine, medyaya göre 300 bine yakın kişi, hayat pahalılığını protesto için 6 Ağustos 2011 akşamı ülkenin büyük kentlerinde sokaklara döküldü.<br />
Konuyla bağıntılı, ‘Çadır Kent Hareketi’ne ilişkin olarak “Neden sokaktalar?” sorusunu Rafael Sadi de şöyle yanıtlıyor:<br />
Doktor, mühendis vb. mesleklerde maaş 2.500 doları ancak buluyor Ev fiyatı bir yılda yüzde 40 arttı. 2007’den beri yüzde 63 yükseldi. Tel Aviv’de 2 odalı bir evin fiyatı 500 bin dolara kadar çıkabiliyor. En yoksul mahallede bile kiralar 1000 dolara kadar ulaşıyor. Dolaylı vergi geliri ilk kez dolaysız vergi gelirini geçti. Gelir adaletsizliği arttı. Orta sınıf İsrailliler yoksullaştı. Toprak Dağıtım Kurumu arazileri fahiş fiyatlara satıyor.<br />
İsrailli yazar Etgar Keret’in, ülkesindeki sokak gösterilerine ilişkin olarak, “Orta sınıf için zordur sokağa dökülmek,” saptamasındaki “Orta sınıf isyanı”na ilişkin olarak Uğur Gürses, “Halk yoksullaşıyor” vurgusuyla ekliyor:<br />
“İsrail’de bütçe harcamalarının yüzde 20’si savunma, güvenlik ve kamu düzeni alanlarına harcanıyor. Kabaca 100 milyar dolar seviyesindeki bütçenin 6 yıldaki ortalama açığı GSYH’nin yüzde 4’ü kadar. Bu bütçe açığı, ağır vergilerle ancak buraya kadar indirilebilmiş durumda. Şikâyet konusu olan vergilerin ulusal gelir içindeki payı, on yıl içinde kabaca yüzde 30 oranında gerçekleşti. Bu tabloda, on yıl içinde kamu borçlarının ulusal gelire oranı ortalama yüzde 94’ten 2010’da yüzde 74’e geriletildi. Bunda bu ağır vergilerin katkısı yadsınamaz. 10 yılda savaşçı bir devletin yükünü sırtlanan İsrail orta sınıfı, şimdi buna isyan ederek sokakları doldurdu.”</p>
<p>III.7) DÜNYANIN BALKONU NEPAL’DEN “KIZIL KORİDOR”’UN HİNDİSTAN’INA</p>
<p>Küresel intifada bir yanıyla dünyanın balkonu Nepal’deki devrimci çıkışın “imdadına koşar”ken; Nepal’in devrimci adımını “Kızıl Koridor”’un Hindistan’ı ile Malezya’daki mücadele tamamlamaktadır.<br />
Hindistan’da Naksalit Hareket adıyla bilinen gerilla hareketi, adını 1957’de Naxalbari ilçesindeki ilk gerilla eyleminden alıyor.<br />
Bu eylemi gerçekleştiren örgütten yıllar içerisinde sayısız kopuş ve bölünme yaşandı. Dolayısıyla Naksalitler adıyla anılan hareket 50’ye yakın irili ufaklı Maocu örgütü kapsadı. Bu örgütlerin her biri önemli vuruş gücüne sahip güçlü örgütlenmeler olsa da, her biri esasta sınırlı sayıda eyaletin dışına pek çıkamadı. 2004’te belli başlı Naksalit güçleri HKP(ML)-Halk Savaşı ve Maoist Komünist Merkez birleşerek HKP (Maoist) kuruldu. Bu süreçten sonra gerilla savaşı ciddi bir ivme kazandı.<br />
Kuruluşundan sonra hızla güçlenen HKP, özellikle 2008 ve 2009 yılında gerek askeri eylemlerini, gerekse de kitle bağlarını ciddi ölçüde büyüttü. Bu büyümenin temel nedeni, Hindistan merkez” hükümetinin, yoksul köylülerin ve yerli halkların topraklarının elinden alınması üzerinden, zengin yeraltı ve yerüstü kaynaklarının çokuluslu tekellere peşkeş çekilmesi, bu amaçla bir yandan devasa sanayi bölgeleri kurarken bir yandan da yoksul köylülere ve yerli halklara terör uygulaması.<br />
HKP, bugün itibariyle Hindistan’ın 600 yönetim bölgesinin 200’ünde etki sahibi. Daha da önemlisi, 9 eyalet devletinden oluşan etki alanıyla Hindistan’ın kuzeydoğusundan güneyine uzanan bir “Kızıl Koridor” oluşturmuş durumda. Bu koridorun merkez üssünü ise Chattisgarh, Orissa, Bihar, Jharkhand ve Batı Bengal eyaletleri oluşturuyor. Buralarda HKP (Maoist) kurtarılmış bölgeler de dâhil, yüksek bir etkiye sahip.<br />
Geçerken anımsatalım: Hindistanlı yazar Arundhati Roy, ülkesindeki Maoist gerilla hareketi ile ilgili üç araştırmasını topladığı ‘Broken Republic/ Bozuk Cumhuriyet’ başlıklı yapıtının, ‘Walking with the Comrades/ Yoldaşlarla Yürümek’ bölümünde, yoksul halkın hükümete karşı mücadele verirken gösterdiği azamet ve şiddetin de açıkça yanında yer aldığını belirtiyor.<br />
Arundhati Roy, “Yoldaşlarla Yürürken” makalesini yayınlanmasının ardından, Hindistan devletince Özel Kamu Güvenliği Yasası’nı ihlâlle suçlanmış ve kovuşturmaya uğramıştı.<br />
Açıkca Maoist gerillalara karşı sempati beslediğini ifade eden Roy, “Ben bir Maoist ideolog değilim… Ama şu andan itibaren saldırı başlatıldığı zaman ben onların benim desteklediğim direnişin bir parçası olduğunu hissediyorum” diyor.<br />
Roy gerillalara verdiği destekle yetinmeyip, “Mücadeleler değişik şekillerde verilir. Askeri yönü sadece bir tarafıdır. Benim yaptığım da bir diğer tarafı” vurgusuyla ekliyor: “Eğer polis gelip köyünüzü kuşatıp yakmaya başlıyorsa siz ne yaparsınız? Açlık grevine mi başlarsınız? Zaten aç olan biri açlık grevi yapabilir mi? İnsanların yıkıma karşı mücadele etme hakkı vardır…”</p>
<p>III.8) TAMİL KAPLANLARI</p>
<p>“Bunlar iyi de ya Sri Lanka” mı?!<br />
Evet, Sri Lanka’da Tamil Kaplanları, devlet terörü karşısında yenildi! Ancak bu hiçbir şeyi hâlletmedi… Soru(n) yerli yerinde duruyor!<br />
“BM’nin Sri Lanka’da Tamil gerillaları ile hükümet kuvvetleri arasında 25 yıl süren iç savaşta hükümetin savaş suçu işleyip işlemediği hakkında soruşturma başlatmasına protesto gösterileri büyüyor”ken; ‘The Economist’ de, “Sri Lanka yönetimi, Tamil Kaplanları’yla savaşın son döneminde yaşanan ihlâllerin adil ve şeffaf bir biçimde soruşturulmasına izin vermeli,”[17] diye uyarıyordu…<br />
Kolay mı?<br />
“Tamillilerin infaz edildiği kanıtlandı”; “Kaplanlar’a karşı savaş suçu işlenmiş”; “Sri Lanka Tamil azınlıkla uzlaşmaya muhtaçken, devlet başkanı kendi yetkilerini genişleten anayasa değişikliğiyle uğraşıyor. Başkana dokunulmazlık ve önemli atamalarda yetki veren bu değişiklik demokratik değil,” haberlerinin dört yanı kapladığı tabloda “Sri Lanka Devlet Başkanı Rajapaksa, iç savaşı sona erdirmesinin ardından diktatör gibi davranmaya başladı. Rejimi eleştiren gazeteciler tehdit edilirken, başkana görülmemiş bir yetki veren anayasa değişikliği alelacele kabul edildi. İktidar üzerindeki denetim mekanizmaları büyük ölçüde kaldırılıyor,”[18] notunu düşüyordu Savitri Hensman…<br />
Yani egemen terör, soru(n) çözmüyor; olsa olsa, daha da ağırlaştırıyor…</p>
<p>III.9) KUZEY AFRİKA’DAN ORTADOĞU: BAHARIN SONU (MU?)</p>
<p>“Bunlar iyi de ya Arap Baharı” mı?!<br />
“… ‘Arap Baharı’ başlayalı aylar geçti; Kuzey Afrika’dan Basra Körfezi’ne kadar uzanan geniş coğrafyada esen değişim rüzgârları, ilk haftadaki hızını yitirmiş görünüyor.<br />
Tunus’ta başlayan, ardından Mısır’a sıçrayan halk hareketleri bu iki ülkede çok süratli gelişti ve yıllanmış rejimlerin devrilmesiyle sonuçlandı.<br />
Buna karşılık Mısır’la hemen hemen eşzamanlı olarak Yemen’de ve Bahreyn’de gerçekleşen benzer halk hareketleri, beklenen sonucu vermedi. Bu iki ülkede mevcut rejimler sokak gösterilerini şiddete başvurarak bastırmaya çalıştı ve bunda başarılı da oldu. Nitekim hâlen -zaman zaman halkın sokaklara dökülmesine rağmen- statüko devam ediyor, eski rejimler yerinde duruyor…<br />
Bu tablo uluslararası dengeler açısından, bölgede şimdiye kadar fazla bir şey değişmediğini gösteriyor.<br />
Aslında ‘Arap Baharı’ bu geniş coğrafyada büyük bir sarsıntı yarattı. Birçok ülkede belirsizlikler sürüyor; ancak daha uzun vadede bugünkü yönetimlerin devrilmesi veya rejimlerin bir şekilde kabuk değiştirmesi kaçınılmaz&#8230;<br />
Bölge üzerinde etkili olan güçler de hesaplarını ona göre yapıyorlar.<br />
Bu tabloya bakıldığında Batı’nın ve özellikle ABD’nin kendi çıkarlarını ‘Arap Baharı’na göre ayarlamaya veya değişimi bu doğrultuda yönlendirmeye çalıştıkları açıkça görülüyor.<br />
Batılıların Tunus’ta ve Mısır’da gerçekleşen rejim değişikliğinden şikâyetçi olmaları için bir neden yok.<br />
Gerçi ABD Mısır’da Mübarek’i kaybetmek istemezdi; ama Washington kıvrak bir manevra ile Mübarek’ten vazgeçip, kendisine yakın olan bir askeri yönetimin işbaşına geçmesini sağladı. Yani rejim değişikliğine rağmen, hâlen ABD’nin ve Batı’nın Mısır’daki nüfuzu devam ediyor.<br />
Aynı şey, Yemen ve Bahreyn için de söz konusu. ABD’nin bu iki ülke ile sıkı stratejik bağları var. Açıkçası Washington, bu bölgenin İran nüfuzu altına girmesine izin vermeye hiç niyetli değil. Bu, halkın karşı çıktığı rejimleri desteklemeye devam etmek pahasına da olsa&#8230;<br />
Libya’nın siyasi geleceğinin belirleyicisi ise artık NATO’dur,”[19] işgalci NATO’nun elindedir…<br />
Bu durum “Kuzey Afrika’dan Ortadoğu’ya ‘Baharın Sonu’ mu?” dedirtiyor…<br />
Ancak Faik Bulut’un da işaret ettiği üzere, “Genel trend şu: Bir defa bu rüzgâr bir yerde durmayacak. Cezayir, Fas, Moritanya’yı alıp götürecek. İleride petrol şeyhliklerini büyük oranda etkileyeceğini söylüyorlar. Halk hareketlerinin her ülkede farklılık gösterdiğini dile getiriyorlar. Mağrip ülkeleri dediğimiz Libya, Fas, Tunus, Moritanya, Cezayir’in kendine özgü şartlarının olduğunu söylüyorlar. Arapların, Levantların (Doğu Akdeniz’deki) o devrimlerin ruhunu anlamadığı yolunda bir kanı var. Oradaki devrimlerin birebir Suriye, Mısır’a tatbik edilemeyeceği tespitini yapıyorlar. Mısır’ın daha özgün bir konumu olduğu vurgulanıyor. Suriye, Irak, Lübnan ve Filistin ayrı bir grup, Osmanlı’dan yola çıkarak Şam eyaleti diyorlar. Arabistan yarımadası, yani petrol şeyhlikleri denen bölge Kuveyt, Bahreyn, Katar, Suudi Arabistan ve Yemen’den oluşuyor.<br />
Yaşananlara dair çeşitli adlandırmalar var ama aslında genelde halk devrimi diyorlar. Arapçada devrim Tavra. Arapça kökeninde etimolojik olarak gazaba gelmek, kızmak, isyan etmek, hatta intikam almak anlamına geldiğinden, bizdeki devirmekten gelmiyor. Dolayısıyla çok kolay devrim kelimesini kullanabiliyorlar. Devrim deyip demedikleri konuşmanın içeriğinden anlaşılıyor.”<br />
Olanların ilk perdesi “Devrim” değil, kendiliğinden halk hareket(ler)inin isyan(lar)ıydı…<br />
Tunuslu seyyar satıcı Muhammed Buazizi’nin 17 Aralık 2010’da kendini yakmasıyla alevlenen Arap dünyasındaki isyan dalgasının üzerinden aylar geçmişken; “Bu isyanların önünü kesmek için ekonomik, siyasi ve güvenlik tedbirler alınıyor.”[20]<br />
Bu, Hüseyin Baş’ın, “Arap Baharı çiçek açmakta zorlanırken,… yakın geleceğin çetin geçeceği anlaşılmaktadır”; Hüsnü Mahalli’nin, “Bu coğrafya acısız yaşayamıyor. Bunca acıya rağmen de ders almıyor,” diye betimlediği “Bastırma”ya denk düşen “İkinci Perde” fazıdır.<br />
Ya da “Batı’nın iki seçeneği var: Ya yeni şartlara uyum sağlayacak ya da şartları kontrol altına alma yoluna gidecek,”[21] diyen Mişel Keylo’nun işaret ettiği ikinci seçeneğin hayata geçirilmesidir…<br />
Ergin Yıldızoğlu’nun, “Karşımızda şimdi yeni bir model var: Önce bir devrimci dalga; dalganın denetim altına alınarak, liderliği belirlenerek silahlı isyana dönüştürülmesi; bu liderliğin NATO’dan sivillerin koruması için yardım istemesi; Batı’nın etkisi altındaki bir uluslararası bölgesel örgütün (Arap Birliği) onayının arkasından ‘rejim değişikliği’; yeniden inşa bahanesiyle sömürgeleştirme&#8230;” diye formüle ettiği “Bastırma”ya rağmen; “Arap Baharı’ndan doğan büyük beklentilere rağmen barış, demokrasi ve ekonomik kalkınmanın Ortadoğu’ya çok yakın bir tarihte geleceğine dair fazla emare yok. Hatta zaman geçtikçe ve toplumsal karışıklık arttıkça bu olasılık daha da zayıflıyor, zira kanatlarda sahneye sıçramak için fırsat kollayan aşırı uçlar var,”[22] diyor Semih İdiz…<br />
Hayır… Halk hareketlerinin yol açtığı fırtına kolaylıkla dinmeyecek…<br />
Sarsıntı sürecek… Hem de ABD’nin İran beklentileriyle…<br />
ABD Savunma Bakanı Leon Panetta, İran’da bir değişimin ortaya çıkmasının kaçınılmaz olduğunu söyledi. Amerikan Merkezi Haberalma Teşkilâtı’nın (CIA) eski başkanı Panetta, İran’daki reform hareketinin Tunus, Mısır, Libya ve Suriye’deki ayaklanmalardan çok şey öğrendiğini belirtti. CIA koltuğundan Savunma Bakanlığı’na Temmuz 2011’de geçen Panetta, 6 Eylül 2011 gecesi katıldığı bir televizyon programında “Sizce Arap Baharı, Arap olmayan İran’a da yayılabilir mi? yönündeki soruyu “Kesinlikle” diye yanıtladı.<br />
Arap dünyasında yaşanan halk isyanlarına atıfta bulunan Panetta, İran’da geçen seçimlerde, başka yerlerdeki gibi benzer kaygıları dile getiren bir hareket olduğunun görüldüğünü düşündüğünü söyleyerek “Birçok açıdan bu yönde İran’da da bir değişim, reform ve devrimin kaçınılmaz olduğunu düşünüyorum” diye konuştu.<br />
Panetta İran’daki muhalif hareketlere işaret ederek “Onların attığı her adımı ve çabalarını desteklemeye çalışmalıyız. Ama aynı zamanda bir ters tepki ya da çabalarını baltalamamak için ortaya çıkacak her durumu analiz etmeliyiz” ifadesini kullandı.<br />
“Tunus ve Mısır’a baktığımızda konulardan biri de: Bunu yayan ne? Bütün olanlara ne sebep oldu?” diyen Panetta, bu çerçevede sosyal medya ve bu ülkelerdeki geleceğe yönelik umutlarını yitirmiş yoğun genç nüfusa işaret etti. Panetta, “Durum şu ki insanlar zamanın geldiğine karar verdiklerinde, muazzam değişikliklerin olması da eli kulağındadır” dedi.<br />
ABD Savunma Bakanı sözlerini şöyle sürdürdü: “Sanırım bu sadece Ortadoğu için doğru değil. İran’da da gerçekleşecek.”<br />
O hâlde yeni alt üst oluşlar eşiktedir; büyüyecektir…</p>
<p>III.10) BAŞKALDIRI İNGİLTERE’DE</p>
<p>İngiltere’nin de kapısını çalan başkaldırılar gibi…<br />
Dünyanın gündemine oturan Tottenham isyanı ilk değil. 1985 yılında da Tottenham bölgesinde yer alan Broad Farm semtinde de isyan yaşanmış ve olaylar sonucu bir polis ölmüştü.<br />
 “İlk” olmadığı gibi, “son”da olması mümkün olmayan başkaldırı konusunda Tottenhamlı Stuart Radose yaşadıklarını, “Bir sürü insan her şeyini kaybetti. Felaket bir durum. İkinci Dünya Savaşı gibi” diye ifade etti.<br />
Kapitalist cinnetin devreye soktuğu; “İşsizlik, yoksulluk, aidiyet sorunu ve geleceksizlik”le ilişkili başkaldırı için “… ‘Tarihin sonu filan derken Liberal demokrasi’nin sonuna gelmişiz demektir,’ diye düşünmeden edemiyoruz,” notunu düşüyor Ergin Yıldızoğlu…<br />
Ortada bir başkaldırı var…<br />
Bir isyancı, “Eğer isyan etmeseydik, şu an benimle konuşuyor olmazdınız, değil mi? İki ay önce iki bin kişi Scotland Yard’a yürüdük. Hepimiz siyahtık, barışçıl bir yürüyüştü sonra ne oldu? Basında hiçbir şey yer almadı. Dün gece biraz isyan ve yağma oldu, ve etrafınıza bir bakın,”[23] derken; bir kadın anlatıyor: “Hafta sonu mahallemde bir grup yağmacıyı durdurmaya çalıştım ama bana şöyle dediler: Her gece siz zenginlerin ama bu gece bizim”![24]<br />
Evet, beğenin-beğenmeyin, ortada bir isyan var…<br />
Bakın “beğenmeyenler”i nasıl yanıtlıyor Tufan Sertlek:<br />
“Nasıl bakıyoruz olan bitene… Biraz mesafeli miyiz? Böyle disiplinsiz, partisiz, çapulcu gibi sağa sola saldırarak bir şey olmaz mı diyoruz?<br />
Bazen işçi eylemlerinde veya mitinglerinde organizasyonu yapanlar etkinlik bittiğinde şöyle seslenirler kitleye: ‘Arkadaşlar şimdi işçi sınıfının disiplinine yakışan şekilde dağılıyoruz.’ Oysa işçi sınıfı disiplini denilen şey kapitalist üretimin onu soktuğu cenderenin disiplinidir. Bir bant ya da tezgâh başında saatlerce kıpırdamadan çalışan bir işçi&#8230; Terbiyesi emek sürecinde oluşan işçinin muhalefet eyleminde de parti ya da sendikasının komutlarına da aynı ‘disiplin’ içinde uyması beklenir… Bu terbiye de yere göğe sığdırılamaz… Niyeyse…<br />
İngiltere’deki yoksullar bu kez belki de düzenli çalışma döneminin bitip yerine esnek çalışma döneminin başlamasıyla birlikte kendilerine yeni bir eylem, mücadele yöntemi arıyorlardır. Niye olmasın… Öyle ya kabahat onların değil. Kapitalizm güvencesizleştirerek, yoksullaştırarak sözleşmeyi bozdu. O zaman biz niye işçi sınıfının disiplinine yakışan şekilde dağılalım!<br />
İngiltere’nin yoksulları disiplini reddetmişler anlaşılan ve tam anlamıyla ‘dağıtmışlar.’ Devlet plastik mermi kullanmaya karar vermiş. Sermayenin modern devletine gıptayla bakalım… Ya plastik mermi icat edilmeseydi? Londra sokakları XIX. yüzyıl Paris sokaklarına döner miydi, oluk oluk işçi kanının aktığı…<br />
Nasıl bakıyoruz olan bitene… Biraz mesafeli miyiz? Böyle disiplinsiz, partisiz, çapulcu gibi sağa sola saldırarak bir şey olmaz mı diyoruz? Haklı olabilirsiniz, gerçekten de bu toplumsal kalkışma hâli işçi sınıfının disiplinine uymuyor olabilir. Çapulculuktan bir şey çıkmaz da diyebiliriz. Belki öyledir… Ama birkaç yüz bin kişilik görkemli mitingler yapınca da bir şey olmuyor, yapıp evimize dönüyor ve ertesi gün bir şey olmamış gibi herkes işine gidiyor. Artık büyük mitingler, büyük grevler dönemi bitmiştir belki de&#8230; Şimdi irili ufaklı sokak isyanları ve işçi direnişleri zamanıdır, kim bilir…<br />
Kesin olan şu ki; kimse eski günlerin fotoğraflarına bakıp bugün yaşananlara dudak bükmesin. Kapitalizmin mağdurları kendilerine bir yol arıyor. Suyun kendi yolunu yaptığı gibi işçi sınıfı ve yoksul kitleler de kendi yollarını bulmaya çalışıyor. Zaten 200 sene önce o görkemli işçi gösterilerine başlamadan önce adımız ‘baldırı çıplak’ olarak geçerdi. Henüz işçi sınıfı olarak bile taltif edilmemiştik o zamanlar…<br />
Bugün İngiltere’de dün Fransa’da neo-liberal düzenin kuralsız saldırısına karşı kuralsız direnme hakkını kullanan ezilenlerin toplumsal refleksini izliyoruz. Sistemin büyük kütleler hâlinde yoksullaştırdığı, ezip bir kenara fırlattığı insanlardan kim ‘edepli’ ve ‘disiplinli’ bir tepki göstermesini bekleyebilir?<br />
Evet, kitlelerin devrim hareketi sadece ‘yıkıcı’ bir karakter taşımamalıdır. Aksine bugün en çok ihtiyaç duyulan şey tam da kapitalizmin krizden krize sürüklendiği günlerde ‘kurucu’ bir özne olmanın gereklerini yerine getirebilmektir esas olan. Ancak hareketin tarzının ‘yıkıcı’ olması da çok önemlidir. Çünkü kapitalizm restore edilecek bir düzen değildir, hiç olmadı. Kapitalizm O’nu adam etmeye çalışanları her zaman bir güzel ‘adam edip’ şefkatli kolları arasında uysal bir kediye çevirmiş ya da kullanıp bir kenara atmıştır. Devrim bu nedenle şarttır, gereklidir ve yeryüzünün en insani eylemidir.<br />
O nedenle İngiltere’de olan bitene önem vermek gerekir. Kitlelerin yıkıcı enerjisini açığa çıkardığı için değer verilmelidir. Bu, kitlelerin kendilerine izin verilen yer ve saatte ellerinde yazılı kağıtlarla caddelerden büyük bir uysallıkla yürüyüp geçmelerinden çok daha anlamlıdır…”[25]</p>
<p>III.10.1) “GÖRÜNÜM”, “DURUM” VE TANIKLIK(LAR)</p>
<p>İngiltere’nin başkenti Londra’nın kuzey banliyölerinden Tottenham 6 Ağustos 2011 akşamı polis ile çoğunluğunu göçmenlerin oluşturduğuna inanılan grup arasında çıkan çatışmalarda alevlere teslim oldu, 26 polis yaralandı, 48 kişi gözlatına alındı.<br />
Londra’nın çokkültürlülük açısından önde gelen banliyölerinden biri olan Tottenham’da, kimi uzmanlara göre 300 ayrı dil konuşulurken; daha önceleri Gana kökenlilerin yerleştiği semt, özellikle de 1980’den sonra Türk, Kürt, Arnavut, İrlanda ve Portekiz kökenli göçmenlerin uğrak yeri hâline geldi.<br />
Orta alt sınıf ve işçi sınıfının merkezi olarak bilinen Tottenham, Londra içinde işsizlik oranının açık ara en yüksek olduğu semt olarak tarif ediliyor.<br />
“Haksızlığa uğrama hissi”nin çok yaygın olduğu bölgedeki duruma ilişkin olarak, “Öldürmek artık cinayet değil temizlik ise, Londralılar da alsınlar fırçaları ellerine, süpürsünler isyanı,” diyor ironisiyle Berrin Karakaş…<br />
Gelin Londra’da 29 yaşındaki siyahi taksi şoförü Mark Duggan’ın polis tarafından öldürülmesiyle başlayan olayların isyana dönüşme sürecini kısaca özetleyelim:<br />
Dört çocuk babası Duggan, akşam saat 18.00 dolayında nişanlısını görmek üzere taksisine binmiş gidiyordu. Birden polis tarafından durdurulup araçtan indirildi ve vurularak öldürüldü. Polisler, Duggan’ın ateş ettiğini ve o nedenle kendilerini korumak için onu vurduklarını söylüyor. Görgü tanıkları ise, bunu reddediyor; Duggan’ın önce yere yatırılıp sonra ateş edildiğini söylüyor.<br />
Ardından içinde çeşitli etnik grupların yaşadığı, Londra’nın en büyük siyahi nüfusu barındıran semtte protesto düzenlendi; çevredeki dükkânlar, arabalar, evler yakılıp yıkıldı. Karakolun önünde gösteri yapan gruba polisin sert müdahalesiyle olaylar çığırından çıktı; semtten semte yayılarak kenti sardı ve yağmalamaya dönüştü.<br />
Bu aşamada ana akım İngiliz medyası ve onun etkisiyle çoğunluk, polisin uyguladığı ölçüsüz şiddeti bir yana bırakıp, yağmalamaya odaklandı. (…)<br />
Buradan hareketle tüm suçu isyancılara yıkmak, ancak sorunu göz ardı etmeye neden olur. Açıkçası İngiltere’de sonunda isyan çıkacağını tahmin etmek hiç zor değildi. Mark Duggan’ın öldürülmesi fitili ateşledi ama o fitil orada hâlihazırda duruyordu.<br />
İşçi Partisi, İngiltere’de 2010 yılında yapılan seçimlerden sonra, 13 yıldır tek başına elinde tuttuğu iktidarı kaybetmişti. Muhafazakâr Parti Başkanı David Cameron’ın koalisyon arayışlarının sürdüğü sırada, 16 Mayıs 2010 tarihinde Zülal Kalkandelen yazısının sonunda şunları demişti:<br />
“Hangi parti kurarsa kursun yeni hükümetin işi zor. Çünkü Danny Dorling’in de işaret ettiği gibi, ülkede bugün ortaya çıkan öfke, Marksist bir işçi sınıfının öfkesi değil; tam yolun ortasında duranların öfkesi. İlerlemek isteyenlerin önce o yolu açması gerek&#8230;”<br />
Adı geçen Danny Dorling, Sheffield Üniversitesi’nde beşeri coğrafya dalında yaptığı çalışmalarla tanınan bir profesör. 2010 yılında Britanya’da uzun süredir yaşanan sınıf mücadelesini ve eşitsizliği anlatan çok önemli bir kitap yazdı. ‘Injustice: Why Social Inequality Persists’ başlıklı kitapta şu bilgileri veriyor Dorling:<br />
“1990-2000 arasında Britanya’da toplumun en varlıklı yüzde 10’luk kesiminin paylaştığı servetin oranı, yüzde 47’den yüzde 54’e çıktı. En zengin yüzde 1’lik kesimin aldığı pay ise, yüzde 18’den yüzde 23’e yükseldi. Aynı kritere göre Londra, dünyada eşitsizliğin en fazla olduğu kent. En zengin yüzde 10’luk kesim, en yoksul durumdaki yüzde 10’luk kesimin 273 katı servete sahip.”<br />
Bu ne anlama geliyor? “Britanya’da gelir ve servet dağılımındaki eşitsizliğin bu derece arttığı dönemin, en son 1854’te, Charles Dickens’ın ‘Zor Zamanlar’ı yazdığı Victoria dönemi” olduğu anlamına geliyor.<br />
Ne yazık ki Rupert Murdoch’ın sağcı gazetesi ‘The Sun’ın seçim öncesinde kapaktan “Tek Umudumuz” diye duyurduğu Cameron, İngiltere için umutsuzluğun işaretiydi. Göreve geldiği günden bu yana kamu harcamalarında yaptığı bütün kesintiler, ezilen kesimi daha da çok ezdi, işsizliği artırdı. İngiltere’de bir kangren hâline gelen eşitsizlik daha da büyüdü.<br />
Bu duruma bir çare bulunmaz, neo-liberalizm bütün açgözlülüğüyle yoksul kitleleri ezmeye devam ederse bu tür isyanların olması kaçınılmazdır.”[26]<br />
Örneğin İngiltere’de Haziran 2011’e kadar olan üç aylık dönemde işsizlerin sayısı 38 bin kişi artarak, 2 milyon 490 bin kişiye ulaştı.<br />
Ülkenin Ulusal İstatistik Kurumundan (ONS) yapılan açıklamaya göre, işsizlik oranı bu dönemde yüzde 7,9’a çıktı. Bu oranın Şubat 2010’dan bu yana görülen en yüksek oran olduğuna dikkati çekilirken, devlet yardımı alan işsizlerin sayısı da 37 bin 100 kişi artarak, 1 milyon 560 bin kişiye ulaştı.<br />
İşsizlerin sayısındaki artış yavaşlayan ekonomik büyümeyle ilişkilendirilirken, gençler arasındaki işsizlik de Haziran 2011’e kadar olan üç aylık dönemde 15 bin kişi arttı. İngiltere’de 16-24 yaş arasında 949 bin işsiz bulunuyor.<br />
Burada durup, hatırlatalım: Olayları değerlendiren üst düzey bir polis yetkilisi, “bu gruplar herhangi bir toplum ya da fikir adına bu eylemleri yapmıyorlar. Bu, topluma, ticarete, mülkiyete ve konutlara karşı bireysel saldırı eylemleridir” derken; “Londra’nın Harringey, Hackney, Tottenham gibi yoksul merkezlerini bilenler için yaşananlar sürpriz olmadı,” vurgusuyla aktarıyor somut gözlemlerini Mahmut Hamsici:<br />
“Parçalanmış bir toplumsal doku içinde gençler arasında yüzde 20’yi geçen bir işsizlik oranı, son harç zamlarıyla üniversite kapılarının iyiden iyiye yüzlerine kapanması, ellerindeki az sayıdaki sosyal devlet yardımları ve hizmetlerinin de alınmaya çalışılması patlamaya hazır bir ruh hâli yaratmıştı. Onlar sokaklarda zaman öldürürken şehrin birkaç mil ötesinde birilerinin ultra lüks hayatlar yaşadığı sohbetlerinin hep bir parçasıydı.<br />
Bir gün iyi para kazanmanın hayallerini kuruyorlar ama bunun gitgide imkânsızlaştığını da görüyorlardı. Böyle bir ruh hâline denk gelen polis şiddeti bardağı taşıran son damla oldu. Muhafazakâr hükümet döneminde bu mahallelerde artan kimlik kontrolleri ve polisin başta siyahlar olmak üzere tüm gençlere potansiyel suçlu muamelesi yapması zaten tepki topluyordu. Ama bir gencin polis tarafından yargısız infaza maruz kalıp üstüne ailesine hiçbir açıklama yapılmaması ve bunu protesto edenlere polisin coplarını çekmesi ilk isyanı ateşledi. Sonrası malum&#8230;”<br />
Yine Hamsici’nin ifadesiyle, “İsyancılar ne istiyor” muydu?<br />
Veya ‘The New York Times’ ve ‘The Guardian’ın yazarlarının sordukları üzere: “İşsizliğe ve imkânsızlığa rağmen, İngiltere’deki isyancıların H&#038;M’lere, LCD televizyonlara saldırmış olması, mücadeleyi gayrimeşrulaştırıyor muydu?”<br />
Asla!<br />
‘The New York Times’, Londra’da yaşayan 19 yaşındaki bir isyancının portresini yayımladı. Louis James, kuzey Londra’da devlet yardımıyla yaşıyor. Okuma yazmayı üç yıl önce öğrenmiş. Birçok kere okul değiştirdikten sonra 15 yaşında eğitimine son vermiş. “Kimse bana bir şans tanımadı. Sistem bizim yanımızda değil” diyor. Hayatı boyunca düzgün bir iş sahibi olmadığını söyleyen James, iki haftada bir aldığı 125 dolarlık işsizlik maaşıyla geçiniyor. Eroin bağımlısı babası vefat etmiş, annesi, James ve kardeşlerini zar zor geçindiriyor. James, bir yerde satış elemanı olarak çalışmak istiyor ama artık ümidinin kalmadığını, iş aramayı bıraktığını söylüyor. Vaktinin çoğunu televizyon seyrederek geçiriyor. “Bunu onlar istiyor” diyor. “Bana yalnızca yemek yiyebilecek ve bütün gün televizyon seyredecek kadar para veriyorlar. Artık faturalarımı bile ödeyemez oldum.”<br />
James’in durumu, resmi rakamlara göre 16-24 yaş arasında bir milyon gencin işsiz olduğu ülkede son derece tipik. İşsizlik, 1980’lerde ülke ekonomisini dibe vurduran krizden beri ilk kez bu kadar yaygın.<br />
Yine ‘The New York Times’, analizinde “Yağmalanan bölge halkı, polis, sağ ve soldaki politikacılar neredeyse bir konuda anlaşıyor: Bu isyanlar diğer Avrupa ülkelerinde gördüğümüz devlet ve bütçe kesintilerine karşı çıkan gösterilerden çok farklı,” diyor…<br />
‘The Guardian’da yazan Aditya Chakrabortty ise meseleye, “Sağcılar olayları açıklamak için her zamanki gibi suçlama yoluna gidiyorlar. Ama başbakanın yaptığı gibi isyancıları mağdur değil de hasta ilan etmek, kolaya kaçmak,” vurgusuyla yaklaşıyor…</p>
<p>III.10.2) “YAĞMA” MI DEDİNİZ?!</p>
<p>“Yağmacı mı, isyancı mı?<br />
Olaylar hakkında kamuoyunda görüş ayrılığı bulunuyor. Toplumun bir kesimi eylemcileri yağmacı olarak nitelendiriyor. Diğer bir kesimi eylemlerin sebebinin hükümetin katı kemer sıkma politikaları sonucu sosyal hizmetlere ayrılan bütçenin azaltılması ve 2015’e kadar on binlerce insanın işsiz kalacak olması olduğunu söylüyor”ken[27] ayaklanmaya itirazın aslî argümanı “Yağma” motifiyle sunulan “özel mülkiyet”in ihlâlidir…<br />
Karl Marx ile Friedrich Engels’in, ‘Komünist Manifesto’da işaret ettikleri gibi, “Burjuva toplumunda nüfusun onda dokuzunun özel mülkiyeti ortadan kaldırılmış durumda”yken; açık açık ekler Friedrich Engels de: “Bizi, sizin mülkiyetinizi yok etme niyetimizden dolayı kınıyorsunuz. Kesinlikle öyle, niyetimiz tam olarak budur.”<br />
Bu tabloda en alttakilerin intifadasının, “özel mülkiyet”in ihlâli kadar anlaşılabilir bir şey yoktur…<br />
Kaldı ki, “Brezilya’dan Londra sokaklarına kadar durum aynı. Benimseyin ya da benimsemeyin, yağma ve kundaklama, XXI. yüzyılın politik eylem biçimidir,” vurgusuyla Metin Yeğin’in eklediği üzere:<br />
“Soygun ve yağma XXI. yüzyılın varoluşçu (!) anlatım biçimi. Şiir ya da romanın yerini aldı. Mark Duggan kim biliyor musunuz? İngiltere’de polisin öldürdüğü dört çocuk babası siyah. İngiltere sokaklarındaki yağmalar yapılmadan böyle birisinin polis tarafından öldürüldüğünü biliyor muydunuz? ‘İsyan etmek öznel bir ifadedir. Kişinin içinde bulunduğu nesnel koşulların tam olarak ilan edilmesidir’ diyordu Zizek.<br />
Yağmalanmış dükkânlar, yakılan arabalar dışında bunu bize duyuracak başka bir yol var mıydı? Bir Brezilya kanalında seyrettim. BBC’den almışlardı. 50 yıldır Liverpool’da yaşayan, yaşlı bir siyah konuşuyordu. ‘Bu bir halk hareketidir, Suriye’de de böyle, Liverpool’da da böyle.’ BBC bir daha hiç yayımlamadı bu röportajı, diyordu televizyon.<br />
Paris sokaklarında da bir gece de 60 araç yakıldı. Yanılmıyorsam Ulrike Meinhof’un yazılarında vardı. Alman Baader-Meinhof’un Ulrike’si. ‘Bir araba yakarsanız suç olur ama birden çok araba yakılırsa politik bir eylem.’ Benimseyin ya da benimsemeyin, yağma ve kundaklama, XXI. yüzyılın politik eylem biçimidir…”<br />
Unutulmasın: “İngiltere’de eylemcilerin gerçekten kaybedecekleri bir şey kalmadığı için şiddetin ve yağmanın dozu arttı…<br />
Tottenham’daki isyancılara, bir avuç çapulcu demek, gerçeği görmeyi engeller…<br />
İsyanlar, bir yılı biraz geçkin bir süredir koalisyon hükümetinin toplumun en güçsüzlerini hedef alan politikalarına karşı devam eden geniş tabanlı muhalefetin farklı bir biçimi olarak patlak verdi. Bu farklı biçim eylemlerin sınıfsal yapısıyla doğrudan bağlantılı”ydı![28]</p>
<p>III.10.4) EN ALTTAKİLERİN İNTİFADASI </p>
<p>Evet, bu en alttakilerin itirazı, intifadasıydı; “orta sınıf” hareketi falan değil…<br />
Örneğin “İsyanlara katılan eylemcilerle TV kanallarında yapılan kısa görüşmelerden kimi ipuçlarını yakalamak mümkün. Örneğin televizyoncuların ısrarla sordukları ‘Siz kendi geleceğinizi yok ettiğinizi görmüyor musunuz? Bundan sonra sizi okullara almayacaklar, buna ne diyorsunuz?’ benzeri sorulara eylemciler ‘Bizim zaten bir geleceğimiz yok ki! Bu ülkede eğitimin tamamen piyasa fiyatlarına endekslendiğini, artık sadece parası olanların eğitim alabildiğini siz bilmiyor musunuz?’şeklinde yanıtlıyor…<br />
İsyanları başlatan sebep ne olursa olsun eylemlerin yayılması, sürekliliği ve eylemciler tarafından dile getirilen tepkiler son derece politik ve sınıfsal. Sosyalist parti ve fraksiyonların en azından eylemcilerin tepkilerine sahip çıkma bu tepkileri siyasallaştırma noktasında hiç ortada görünmeyişi ise ayrıca analiz edilmesi gereken bir vakıa. Başka bir deyişle asıl sorgulamamız gereken eylemciler değil siyasal hareketlerin bizzat kendisi.”[29]<br />
Bunu asla unutmadan; “İngiltereli isyancıları, Marksist terimlere göre, devrimci bir öznenin doğuşu olarak düşünemeyiz; Hegelci ‘gürültücü kalabalık’ yani örgütlü bir toplumsal alanın dışında yer alıp hoşnutsuzluklarını ancak yıkıcı şiddetin ‘irrasyonel’ dışavurumları şeklinde gösterebilen ve Hegel’in ‘soyut olumsuzluk’ olarak tanımladığı kavrama çok daha yakınlar,” diyen Slavoj Zizek’in saptamasını da ciddiye almamak gerek…<br />
“Saf” bir sosyal hareket gibi, saf bir başkaldırı da söz konusu değildir; olmayacaktır da…<br />
Danny Kruger’in, “Londra’da bir alt sınıf (burada yaşayan insanlar için nefret edilesi bir kelime, fakat ‘yoksul’dan daha kötü değil ve daha isabetli) var,”[30] vurgusuyla anlattığı onlar yani en alttakiler, “Yeni Sağ’ın kurucularından Margaret Thatcher’in ‘Toplum diye bir şey yoktur’ veciz ifadesinden 30 yıl sonra İngiltere, çözülen toplumsallığının ne menem bir şey olduğunu tecrübe ediyordu&#8230;<br />
Neo-liberalizme bayraktarlık yaparken ‘gururlu’ demokrasi tarihini ve sosyal devletini dümdüz eden İngiltere’de, kent sokaklarını basan yangınlarda, ‘insan karşıtlığına’ dönüşen liberal paradigmanın uçuşan küllerini de gözden kaçırmamalıyız.<br />
Göçmen ve yoksul gençlerin ayaklanması, ‘işte çok kültürlülük projesinin başarısızlığı’ gibi bayat şablonlarla sıkıştırılarak geçiştirilemez ve bir toplumun kendine yabancılaşmasının dramatik sonuçlarını doğru gözlemlemek lazımdır.<br />
Açıktır ki Londra’daki olaylar, otuz yıllık acımasız neo-liberal politikalarla para misali bozdurulup harcanan toplumsal yapı ve global finans merkezi Londra’daki çöken kağıt kuleleriyle derinden ilişkilidir.<br />
Batan bankaların trilyonlarca dolar borcunu ‘devletleştiren’ İngiltere para, para-rant ilişkisine yerleştirdiği toplumsal zemininin geriye dönüşsüz nasıl paramparça olduğunun muhtemelen farkında bile değil&#8230;<br />
Doğa, insan ve toplum düşmanlığını akıl ve ahlâk dışı sınırları taşıyarak spekülatif köpüklerde beş yıldır can çekişen son kapitalist evre, yani neo-liberalizm vatanı Birleşik Krallık’tan gelen görüntüler tabii ki tarihin cilvesi değildir&#8230;”[31]</p>
<p>III.10.4.1) “ZIRVALAR”IN TASHİHİ!</p>
<p>“Sosyalizmin çökmesi, aynı zamanda kapitalist ülkelerin sosyal devleti terk etmeye başlamalarının miladıysa, İngiltere’de henüz adı konmamış Ağustos ayaklanmaları da kapitalist düzenin kendi bünyesinde yıllardır içten kaynayan, saldırgan, umutsuzlar ordusu yarattığının habercisi. Kapitalist âlemde yeni tür bir savaş başladı,” diyen Gündüz Vassaf’ın olageleni “yeni” bir şey gibi sunmasındaki “orijinalite” arayışının “umutsuzlar ordusu” tanımı; tam da bizim “işsizler ordusu” dediğimiz şeydir…<br />
Bu bağlamda “umutsuzluk” bir sosyolojik olgudan çok, sınıfsal bir reflekstir…<br />
Hayır; nihai kertede sınıfsal olan bu refleks, “Dünyanın her tarafında orta sınıfın bir derdi var. Böyle bakınca Şili Kışı, Arap Baharı’ndan pek farklı durmuyor… Galiba. Şili Kışı, Arap Baharı’ndan farklı değildir. Küresel orta sınıf hareketliliğinin parçasıdır. Orta sınıf, olup bitenin farkındadır ve payını istemektedir,” diyen Güven Sak veya “Londra’da isyan çıkartanlar, ekmek bulamayan aç kişiler değiller. Bunlar kusurlu ve niteliksiz tüketiciler. Yeterli parası olmayanlar,” biçiminde formüle edilen Zygmunt Baumann vari ya da “maneviyat” söylenceleriyle tarif edilemez!<br />
Hayır! Bin kere hayır! Yaşananları, “Ayaklananlar, parayı en yüksek değer gören kapitalist düzenin çocukları. Aynı zamanda kurbanları; evrensel değerlerden, adil bir dünya kurulabileceği umudundan yoksun, hem düzenin düşmanı hem düzenin markalarının müptelaları,” biçiminde tarife kalkışan Gündüz Vassaf, gerçeği deforme ediyor…<br />
Buraya kadar izah ettik: Yaşanan en alttakilerin intifası…<br />
Hem de, kapitalizmin krizinin, çözülüşüyle iç içe geçerek “yıkılış” dinamiklerini öne çıkardığı tarihsel evrede…<br />
Kapitalizmin krizi, insanlık krizi, insanlığın çözülüşünü devreye sokarken; bunları aşacak dinamikleri de mayalandırıyor…<br />
Çağın mazlumları, ötekileştirilenleri ayağa kalkıyor&#8230;<br />
Her isyan da biraz böyle değil midir? Evet, her çağın mazlumları, ötekileştirilenleri bıçak kemiğe dayandığında bir yolunu bulup isyan eder, yakıp yıkarlar.<br />
Sonra da örgütlü ve önderlik sorunu aşmışlarsa tarihin yolunu açarak ilerlerler; yoksa… Bastırılırlar!</p>
<p>III.10.5) KAPİTALİST DEVLET ŞİDDETİ YA DA GERÇEĞİ</p>
<p>“Bastırma…” dedik; o tamı tamına, kapitalist devletin şiddeti yani gerçeğidir…<br />
İngiltere’de de böyle oldu&#8230;<br />
Mesela İngiltere’deki olayları değerlendiren üst düzey bir polis yetkilisi, “Bu gruplar herhangi bir toplum ya da fikir adına bu eylemleri yapmıyorlar. Bu, topluma, ticarete, mülkiyete ve konutlara karşı bireysel saldırı eylemleridir,” derken; yaşanan ayaklanmalarla yeniden Anthony Burgess’in, ‘Otomatik Portakal’[32] başlıklı romanını anımsamamak mümkün değil. Çünkü hâlâ çok güçlü ve zihin açıcı ‘Otomatik Portakal’…<br />
Yapıt 1960’larda yazılmış olsa da 70’lerin sonundan itibaren İngiltere’yi yöneten Margaret Thatcher’ın ülkesini akla getirir. Polis yoğun bir biçimde işkence uygulamaktadır ve “Göze göz, dişe diş” diyordur. Kişisel mülkiyetin kutsallığı her şeyin üstünde tutuluyordur; görünüşte solcu olup devlet aygıtını reforma tabi tutmayı isteyenler, üzerleri ancak ince bir örtüyle kapatılmış siyasi liberallerdir.<br />
Tıpkı 2011 gibi…<br />
Örneğin, “… ‘Nihilist ve vahşi gençler” diyor ‘The Daily Mail’ onlara: Hayatın farklı alanlarından gelmiş, sokaklarda başıboş bir şekilde polise taş, tuğla ve şişe atan, bir dükkânı yağmalayıp diğerini yakan, twitterda belirlenmiş güncel hedeflerine doğru ilerlerken polisle köşe kapmaca oynayan gençler.<br />
‘The Daily Mail’daki ‘vahşi’ kelimesiydi beni çarpan. 1871’de Paris komününde yaşayan insanların vahşi hayvanlar, sırtlanlar olarak etiketlenmesi; aile, ahlâk, özel mülkiyet ve din adına öldürülmeyi hak ettiklerinin söylenmesi geldi aklıma,” vurgusuyla tepkisini dillendiriyor David Harvey…<br />
Haksız mı?<br />
Elbette değil!<br />
İngiltere’de beş gün süren yağma ve “şiddet” olaylarından sonra bir dizi olağanüstü uygulama gündeme geldi. Örneğin polis maskeli birini görürse durdurabilecek, sosyal iletişime müdahale edilebilecek, kapıları kırıp evlere girebilecek. Başbakan Cameron, “Polisin sayısı ve taktikleri yetersiz kaldı. Çeteleri ezmek ulusal öncelik,” dedi.<br />
Sokaklarda düzenin sağlanması için “Ne gerekiyorsa” yapılacağının altını çizen Cameron “Şimdilik gerek olmasa da polisi rahatlatmak için ordu bile göreve çağrılabilir,” diye ekledi.<br />
Beş gündür süren olaylarda gözaltına alınanların sayısı 1500’e yaklaşırken mahkemeler bütün gece mesai yaptı. 888 tutuklama yapıldı…<br />
Sadece bu kadar da değil!<br />
Cameron polisin isyancılara plastik mermi ile karşılık vermesine izin verdi.<br />
Cameron’un ofisinden yapılan açıklamada “Yaşananlar asla kabul edilemez” denilerek kınanan olayların haklı bir gerekçesi olamayacağı vurgulandı.<br />
Aşırı sağcı örgüt ‘İngiliz Savunma Ligi’nin lideri Stephen Lennon, örgütün bin kadar üyesinin, örgütün merkezi olan Luton’da ve Manchester dahil olmak üzere kargaşanın yaşandığı diğer bölgelerde sokaklara dökülmeyi planladığı vurgusuyla, “Ayaklanmaları durduracağız, polis bununla baş edemiyor,” dedi.<br />
Ayrıca isyan dalgası, çatışma ve yağmanın ardından hafta boyunca her gün yüz kişinin hapse atıldığı ve cezaevlerinin kapasite fazlası karşısında zorlandığı açıklandı.<br />
Cezaevleri müdürleri açıklamalarında İngiltere ve Galler bölgesinde hapse atılan 677 kişi ile birlikte toplam 86.608 kişinin cezaevinde olduğunu belirtti.<br />
2011’de Londra, Manchester, Birmingham ve diğer bazı kentlerdeki şiddet olayları ve protestolar nedeniyle tutuklamalarda ciddi bir yükseliş yaşandı. Özellikle Londra’daki hücrelerin doluluk oranı yüksek…<br />
Olaylar sonrasında 11 Ağustos 2011’de parlamentoda düzenlenen toplantıda twitter, facebook ve YouTube suçlandı. Sosyal paylaşım ağlarına denetim ve kısıtlama getirilebileceği sinyali verildi.<br />
Yaşanan isyan olaylarını organize etmede payı olan sosyal paylaşım siteleriyle ilgili olarak yaklaşık 2.5 milyon twitter mesajı incelendi.<br />
İki genç, İngiltere’deki en yüksek ceza mahkemesi tarafından yaşadıkları şehrin halkını Facebook aracılığı ile “isyana teşvik etmekten” dörder yıl hapis cezasına çarptırıldı. Jordan Blackshaw ve Perry Sutcliffe-Keenan adlı, 20 ve 22 yaşlarındaki iki gencin Facebook üzerinden yaptıkları isyan çağrısına yanıt veren olmadığı hâlde 4’er yıl hapis cezasına çarptırıldılar.<br />
İşte “uygar İngiliz demokrasi”si!</p>
<p>III.10.5.1) “ONLARIN DEMOKRASİSİ”</p>
<p>Langston Hughes’in, “Demokrasi gelmez/ Bu gün de gelmez, bu yıl da/ Böyle ödünler verildikçe ve bu kadar korkuldukça&#8230;” dizelerini unutmadan irdelenmesi gereken “demokrasi” konusunda Ariel Dorfman’ın, “Margaret Thatcher sizin en büyük komedyenlerinizden biri. Pinochet’nin Şili’ye demokrasi getirdiğini söylüyor. Kendisinin İngiltere’ye sosyalizmi getirdiğini söylemek gibi bir şey bu,” uyarısı ile yine “Demokrasi, sadece, halkı halk tarafından sopalanması demektir,” diyen Oscar Wilde’ın saptaması “es” geçilmeden Taner Yelkenci’nin satırları dikkatle okunmalıdır:<br />
“Demokrasiyi kesin olarak tanımlamak hiç şüphesiz zordur. Demokrasi, en genel hâliyle bakıldığında, yöneten-yönetilen özdeşliği olarak tanımlanabilir.[33] Bu özdeşliğin modern/ liberal biçimini, milletin bütün bireylerini eşit ölçüde kuşatan bir tür ‘halk egemenliği’ ya da ‘halk iktidarı’ olarak görmek mümkündür. O hâlde, demokratik bir düzen, halk iktidarını ya da egemenliğini mümkün hâle getiren kurumsal bir düzenlemeye işaret eder. Burada kurumsal düzenleme ile kast edilen şey, temsili bir hükümet (halkın temsili), özgür ve genel/ eşit oy hakkı, ifade-toplanma-örgütlenme ve basın-yayın özgürlüğüdür. Bütün bu hakların temeli itibarıyla ‘yasal eşitliğe’ ve ‘mülkiyet hakkına’ dayandığını ifade etmek yanlış olmaz. Yasal eşitliğin bir kurum olarak ve egemen bir anlayış (ideoloji) olarak yerleşmesi, yani birbiriyle hiç ilgisi bulunmayan farklı bireylerin evrensel insan kategorisi altında birer yurttaş hâline gelmeleri, sermaye ve pazar ile yakından bağlantılıdır. Pazar, birbiriyle hiç ilgisi bulunmayan, yani ortak paydadan yoksun nesneleri aynı ölçü birime sahip (dolayısıyla liberalizm ve demokrasi mübadele edilebilir) metalar hâline getirir. Piyasa, farklılıkları aşındırır ve farklı nitelikleri birbirine tercüme edilebilecek nicelik farkları hâline getirir. (…)<br />
Fakat bu durum, kapitalizm/liberalizm ile demokrasi arasında dolaysız bir ilişki kurmamıza olanak tanımaz. Demokrasinin kapitalizmden önce hiçbir yerde ortaya çıkmamış olması bizi yanıltmamalı. Demokrasiyi burjuvazinin (dolayısıyla sermayeye göre vaziyet almış liberal politik düzenin) dolaysız bir ürünü olarak kabul etmek mümkün değildir. Aksi hâlde Çin Halk Cumhuriyeti dünyanın en demokratik ülkesi olurdu. Şunu ifade etmek gerekir: Demokrasi, kapitalizmin çelişkilerinden doğmuştur. Başka bir deyişle, emek-sermaye çelişkisinin bir ürünüdür. Demokrasi, kapitalizme özgü, onun doğal ve olumlu bir sonucu değildir. Aksine, sermayenin diğer yüzüne, yani ücretli-emeğe ve onun sınıfsal eylemine dayanan bir üründür. Demokrasi, sermayeye/burjuvaziye karşı verilen sınıfsal mücadelenin bir sonucudur. Bu diyalektik süreç göz ardı edildiğinde, insanın özgürleşmesi için liberal demokrasinin daha da genişletilmesi gerektiği sonucuna ulaşılır ve hâliyle kapitalizm bu genişlemenin teminatı olarak görünür.[34] (…)<br />
Neo-liberal hükümetin önemli özelliği, liberal ideolojiye kaynak oluşturan devlet-toplum ayrımını sürekli gündemde tutması, Ellen Meiksins Wood’un deyişiyle, ‘yeni sivil toplum tarikatına’[35] can vermesidir. Sivil toplum tarikatı, toplumsal parçalanmanın, çeşitlenmenin, farklılığın ve çokluğun ayrılmaz bir parçasıdır. Toplumsal ilişkilerin, deneyimlerin, yaşam biçimlerinin ve kişisel kimliklerin çeşitlenmesi, farklılığı esas alan muhalefet biçimlerini teşvik etmektedir. Neo-liberal hükümete gösterilen bütün tepkileri aynı kapta eritmek şüphesiz imkânsız; yelpazeyi yeni toplumsal hareketlerden başlatıp mutlak olumsuzlamadan kuvvet alan radikal hareketlere kadar genişletmek mümkün. Ancak ortak noktalan, devletten uzak bir yerde mevzilenmeleri, bürokrasiye ve hiyerarşiye hiç bulaşmayan özerk bir politika yürütme amacı taşımalarıdır. Bu muhalefetle yeni özgürlük ve eşitlik biçimlerinin yaratıldığını inkâr etmek elbette mümkün değil. Nitekim, birçok politik düşünür, kavrama direnen, ele avuca sığmayan ve her türlü hesabı daha baştan başarısızlığa mahkûm eden bu çokluğu demokrasinin artı hanesine kaydedilecek bir kazanç olarak resmetmektedir. Ama bu dağınıklık, devlet-toplum ayrımının analitik bir ayrımdan başka bir şey olmadığı gerçeğini gizlemeye yardım etmektedir. Bu durumu göz önünde bulundurmak gerekir. Dağınıklık, sivil toplumun aslında devlet aygıtıyla biçimlendirilen bir alan olduğu gerçeğini unutturmaktadır. Aynı dağınıklık, neo-liberal idareye karşı yönelecek muhalefeti rastlantıya bağlı anlık buluşmalara mahkûm etmektedir. En önemlisi, farklılığı esas alan muhalefet biçimleri, demokrasinin temel olarak emek-sermaye çelişkisi üzerinde yükseldiği gerçeğini gizlemektedir.<br />
‘… ‘Siyasi’ ve ‘iktisadi’ alanları ya da devlet ile sivil toplumu ayıran kapitalist toplumda, baskıcı kamusal gücün daha önce olmadığı kadar merkezileştiği ve yoğunlaştığı bir gerçektir&#8230; [İ]leri kapitalist toplumlarda, eskiden kullanıldığı anlamda -devlet gücü, partiler ve bunlara muhalefet anlamında- ‘siyaset’ giderek artan ölçüde gözden düştükçe, bu tür baskılar mücadelenin ana odağı hâline geliyor. Ama bu baskılar, sivil toplumdan kaynaklanan şeyler olarak değil, sivil toplumdaki bozukluklar olarak değerlendirilmektedir. İlkesel olarak baskı devlete ait bir şeydir ve sivil toplum, özgürlüklerin köklerinin olduğu yerdir&#8230; [Hâlbuki] sömürü ve egemenliğin, sivil toplumun dışında, ona yabancı ve düzeltilebilir bir bozukluk değil, sivil toplumun özü olduğu gözlerden kaçırılmaktadır.’[36]<br />
Demokrasi, aslında burjuva devletin sınıfsal yapısını değiştirmek üzere harekete geçen bir politikanın ürünüdür.”[37]</p>
<p>IV) DEVRİM VE RADİKAL SOSYALİZM</p>
<p>Buraya kadar izaha gayret ettiğim bağlamda, “Sermayenin küresel çaptaki yağmacılığının daha şedit hâle geldiği bir dünyada Marksizmin demode olduğunu iddia etmek, kundakçılar daha kurnaz ve becerikli hâle geldi diye itfaiyeciliğin modasının geçmiş olduğunu söylemeye benzer,” diyen Terry Eagleton’un uyarısının asla unutulmamalıdır&#8230;<br />
Gerçekten de Eagleton, ‘Marx Neden Haklıydı?’ başlıklı yapıtında, “Marksizm kapitalizmin eleştirisi” olduğunun altını çizerek şimdide yaşanan ekonomik, sosyal, bireysel çıkmazların nedenlerine inip, “Sosyalizm yoksulluk koşullarında gerçekleşmez,” vurgusunun altını çizip ekler:<br />
“Kapitalizm sadece soykırım, açlık, emperyalizm ve köle ticaretinden ibaret değildir. Bu sistem büyük yoksunluklar yaratmadan, refah yaratmayı başaramamıştır. Aynı zamanda böyle bir eleştiri dünyanın büyük bölümünü dönüştürmüştür. Bundan da şu çıkar: Kapitalizm var oldukça Marksizm de var olmalıdır. Bu iddiayı daha ayrıntılı incelemeden önce, Marx’ın da, sorguladığı sistemin sürekli değişen doğasının farkında olduğuna işaret edelim. Sermayenin ticari, tarımsal, endüstriyel, tekelci, mali, emperyal gibi değişik tarihsel biçimlerine ilişkin kavramları Marx’a borçluyuz.<br />
Sermaye dünya çapında şimdiye kadar olduğundan daha çok tekelleşti ve yağmacı oldu; işçi sınıfı sayıca da gerçekte arttı. Mega-zenginler silahlı ve korumalı topluluklarda barınırken milyarlarca gecekondu sakininin pis kokulu harap kulübelerinin etrafının dikenli tel örgülerle ve gözetleme kuleleriyle çevrildiği yerlerde oturdukları bir gelecek tahayyül edebilmek artık mümkün.”[38]<br />
Evet kapitalizm bütünüyle sömürücü, talan edici, yok edici yanlarıyla dünya halklarını, işçi ve emekçi sınıflarını, mülksüzlerini, yoksullarını ve artık bu da eklenmeli açlığa, susuzluğa mahkûm edilenleri, ekolojik katliamlarla hem bütün insanlığı -kendisi de dahil- hem de dünyayı felaketlere sürüklemeye devam ediyor…<br />
Neo-liberal kapitalist düzenin her yanında açılan çatlaklar yavaş yavaş büyüyor. Gettolardaki isyan, yağma ve yangın şehrin merkezine yayılıyor. Tahrir Meydanı’nda başlayan özgürlük talepleri İspanya’da yankı buluyor. Bu adaletsiz sistemin bedelini ödemek istemeyen Yunan halkı parlamentonun kapısına dayanıyor.<br />
Milyonlarca insan kölelik koşullarında çalışıyorlar. Gayriinsani bir düzen olan, insan onuruyla bağdaşmayan kapitalizmin en trajik etkileri Somali’de görülüyor.<br />
Reagan’ların, Thatcher’ların Özal’ların ve toplumu, her türlü insani dayanışmayı, insani değerleri reddeden, yoksulluğa kayıtsız kalan diğer radikal sağcı politikacıların yeniden biçimlendirdikleri düzen şimdilerde ciddi bir kriz içinde. 2008 yılında şiddetlenen ekonomik kriz giderek siyasi boyut kazandı, siyasi krize dönüştü. Siyasi sistem(ler)in meşruluğu tartışılır hâle geldi. Paul Mattick kapitalizmin sürekli kriz çağına girdiğini ileri sürmüştü. Belki kesin bir hükme varmak için henüz erken ama, Mattick’in 1930’larda öne sürdüğü tezin ancak şimdi günümüzün gerçeği hâline geldiği söylenebilir.<br />
Oysa, çok değil, bundan yirmi iki yıl önce büyük bir kibir ve küstahlıkla tarihin sonunu duyurmuşlardı. Liberal düzenin insanlığın nihai hedefi olduğu ve tarihin de bunu doğruladığını iddia etmişlerdi. Kapitalizm toplumun tek mümkün örgütlenişiymiş gibi sunulmuştu.<br />
İyi ve kötü, olumlu ve olumsuz yönleriyle tarih devam ediyor. Tarih devam ederken insan onuruna yaraşır bir hayat için radikal siyasetlerin gerekliliğini de insanlığın önüne koyuyor. Tutucu bir dönem sona ermek üzere. Neo-liberal sömürü karşısında sistem karşıtı, radikal düşünce ve siyasetler, özgürleşme projeleri canlanıyor.<br />
Devrim ve radikal sosyalizm ile “yaratıcı yıkımın” kaçınılmazlığı bir kez daha tarihin gündem maddesi oluyor…</p>
<p>6 Ekim 2011 10:07:00, Ankara.</p>
<p><em>N O T L A R</p>
<p>[1] 8 Ekim 2011 tarihinde Ankara’da Dev-Lis’in düzenlediği “Adalı Anması”nda yapılan konuşma… 13 Ekim 2011 tarihinde Ankara Aka-Der’de Özgür-Lise’lilerin düzenlediği “Che Anması”nda yapılan konuşma… Kaldıraç, No:126, Kasım 2011…<br />
[2] Turgut Uyar.<br />
[3] Eric J. Hobsbawm, Eşkıyalar, Çev: Osman Akınhay, Agora Kitaplığı, 2011.<br />
[4] Yaşar Kemal, İnce Memed, Cilt:4, s.348.<br />
[5] Ataol Behramoğlu, “Militan İyimserlik (2)”, Cumhuriyet Pazar, No:1328, 4 Eylül 2011, s.4.<br />
[6] Ahmet İnsel, “Sol Melankoli”, Radikal, Radikal, 27 Eylül 2011, s.10.<br />
[7] Slavoj Zizek, “Dikkat, Ufukta Yeni Bir Apartheid Tehlikesi Var!”, Radikal Hayat, 1 Ekim 2011, s.40-41.<br />
[8] Karl Marx, Felsefenin Sefaleti, Sol Yay., s.99.<br />
[9] Slavoj Zizek, “Dikkat, Sefaleti Ufukta Yeni Bir Apartheid Tehlikesi Var!”, Radikal Hayat, 1 Ekim 2011, s.40-41.<br />
[10] Fikret Başkaya, “Kapitalizm Emperyalizmdir: Kolektif Emperyalizm”, Birgün, 11 Eylül 2011.<br />
[11] İzzettin Önder, “Dünya Ahvali”, Evrensel, 29 Ağustos 2011, s.5.<br />
[12] Gideon Levy, “İsyanın Mucizesi”, Ha’aretz, 8 Ağustos 2011.<br />
[13] Ergin Yıldızoğlu, “Yoksulluk Günlerinde İsyan”, Cumhuriyet, 10 Ağustos 2011, s.8.<br />
[14] Güven Sak, “Zenginlere Acıyın, Onlara Yardım Edin”, Radikal, 4 Ekim 2011, s.21.<br />
[15] Noam Chomsky, “ABD’nin Gerilemesi”, Z-Net 6 Ağustos 2011.<br />
[16] Pınar Öğünç, “Devrim İkoncanları Yaratmak”, Radikal, 29 Ağustos 2011, s.7.<br />
[17] “Tamillerle Uzlaşma Şart”, The Economist, 27 Mayıs 2010.<br />
[18] Savitri Hensman, “Sri Lanka Diktatörlüğe Doğru Kayıyor”, The Guardian, 26 Eylül 2010.<br />
[19] Sami Kohen, “Arap Baharı Kime Yarıyor?”, Milliyet, 15 Temmuz 2011, s.19.<br />
[20] Cumali Önal, “Altıncı Ayında Arap Baharı: Devrimi Yapan da Ümitsiz Yapamayan da”, Zaman, 19 Haziran 2011, s.21.<br />
[21] Mişel Keylo, “Arap Halk Devrimlerinin Hedefine Ulaşması İçin&#8230;”, Haliç, 29 Haziran 2011.<br />
[22] Semih İdiz, “Yeni Ortadoğu’nun Tatsız Gerçekleri”, Milliyet, 31 Ağustos 2011, s.14.<br />
[23] Mahmut Hamsici, “Bir Kıvılcım Yeter Ben Hazırım Bak”, Birgün, 15 Ağustos 2011.<br />
[24] Mahmut Hamsici, “Londra’da Bir Gece”, Cumhuriyet, 11 Ağustos 2011, s.11.<br />
[25] Tufan Sertlek, “Yoksullar Bazen Böyle Yapar!”, Sendika.Org, 17 Ağustos 2011.<br />
[26] Zülal Kalkandelen, “Londra’daki İsyan”, Cumhuriyet Pazar, No:1325, 14 Ağustos 2011, s.4.<br />
[27] Kadir Uysaloğlu, “Ada’da İsyan Ateşi Dinmiyor”, Zaman, 10 Ağustos 2011, s.16.<br />
[28] Kahraman Yadırgı, “Bir Maniniz Yoksa Sokağa Çıkacağız&#8230;”, Radikal İki, 14 Ağustos 2011, s.7.<br />
[29] Gaye Yılmaz, “Londra’dan İsyan Manzaraları”, Evrensel, 31 Ağustos 2011.<br />
[30] Danny Kruger, “Alt Sınıfın İntifadası”, The Financial Times, 9 Ağustos 2011.<br />
[31] Nihal Kemaloğlu, “Liberalizmin Küllerini Süpürürken&#8230;”, Akşam, 16 Ağustos 2011, s.12.<br />
[32] Anthony Burgess, Otomatik Portakal, Çev: Dost Körpe, İş Bankası Kültür Yay., 2011.<br />
[33] Carl Schmitt, Parlamenter Demokrasinin Krizi, çev: A. Emre Zeybekoğlu, Dost, 2006, s.31.<br />
[34] Göran Therborn, Sermaye Egemenliği ve Demokrasinin Doğuşu, çev: Şirin Tekeli, V Yay., 1989, 51 vd.<br />
[35] Ellen Meiksins Wood, Kapitalizm Demokrasiye Karşı: Tarihsel Maddeciliğin Yeniden Yorumlanması, çev: Şahin Artan, İletişim, 2003, s.285.<br />
[36] yage, s.301.<br />
[37] Taner Yelkenci, “Liberalizm ve Demokrasi”, Felsefelogos, No:41, 2011/1, s.203-207.<br />
[38] Terry Eagleton, Marx Neden Haklıydı?, Çev: Oya Köymen, Yordam Kitap, 2011.</em></p>
<div class="addthis_toolbox addthis_default_style addthis_32x32_style" addthis:url='http://www.atik-online.net/2011/11/isyanlar-suruyor-surecek1/' addthis:title='İSYAN(LAR) SÜRÜYOR, SÜRECEK![1] ' ><a class="addthis_button_preferred_1"></a><a class="addthis_button_preferred_2"></a><a class="addthis_button_preferred_3"></a><a class="addthis_button_preferred_4"></a><a class="addthis_button_compact"></a></div>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.atik-online.net/2011/11/isyanlar-suruyor-surecek1/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>“SORU(N) NE”? VEYA 11 NOKTA![*]</title>
		<link>http://www.atik-online.net/2011/11/%e2%80%9csorun-ne%e2%80%9d-veya-11-nokta/</link>
		<comments>http://www.atik-online.net/2011/11/%e2%80%9csorun-ne%e2%80%9d-veya-11-nokta/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 11 Nov 2011 18:17:07 +0000</pubDate>
		<dc:creator>AHM</dc:creator>
				<category><![CDATA[Köşe Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[Temel Demirer]]></category>
		<category><![CDATA[11]]></category>
		<category><![CDATA[ne]]></category>
		<category><![CDATA[nokta]]></category>
		<category><![CDATA[sorun]]></category>
		<category><![CDATA[veya]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.atik-online.net/?p=10633</guid>
		<description><![CDATA[TEMEL DEMİRER &#124; 11 – 11 – 2011 &#124; “Sen öyle san!”[1] &#124; “Dünyada söylenmemiş hiç bir söz yoktur.”[2] (BİR) Bilenler bilir: Anlam veremediğim “polemikler”den uzak dururum, durmaya gayret ederim. Tabii bir yere kadar. Belirteyim: Önce durdum, bekledim, yazmaktan başka “çare” kalmayınca da, bu satırları kaleme almak zorunda kaldım/ bırakıldım. Plutarkhos’un, “Delphoi kehanetinde iki söz [...]<div class="addthis_toolbox addthis_default_style addthis_32x32_style" addthis:url='http://www.atik-online.net/2011/11/%e2%80%9csorun-ne%e2%80%9d-veya-11-nokta/' addthis:title='“SORU(N) NE”? VEYA 11 NOKTA![*] ' ><a class="addthis_button_preferred_1"></a><a class="addthis_button_preferred_2"></a><a class="addthis_button_preferred_3"></a><a class="addthis_button_preferred_4"></a><a class="addthis_button_compact"></a></div>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.atik-online.net/2011/11/%e2%80%9csorun-ne%e2%80%9d-veya-11-nokta/temel_demirer-300x300-2/" rel="attachment wp-att-10634"><img src="http://www.atik-online.net/wp-content/uploads/2011/11/temel_demirer-300x3001-100x100.jpg" alt="" title="temel_demirer-300x300" width="100" height="100" class="alignright size-thumbnail wp-image-10634" /></a>TEMEL DEMİRER | 11 – 11 – 2011 | “Sen öyle san!”[1] | “Dünyada söylenmemiş hiç bir söz yoktur.”[2]<span id="more-10633"></span></p>
<p>(BİR) Bilenler bilir: Anlam veremediğim “polemikler”den uzak dururum, durmaya gayret ederim. Tabii bir yere kadar.<br />
Belirteyim: Önce durdum, bekledim, yazmaktan başka “çare” kalmayınca da, bu satırları kaleme almak zorunda kaldım/ bırakıldım.<br />
Plutarkhos’un, “Delphoi kehanetinde iki söz vardır ki insanlığın yaşamında çok işe yarar: ‘Kendini tanı’ ve ‘Hiçbir konuda aşırıya kaçma’. Kehanetteki tüm öteki buyruklar bu iki söze dayanır,” uyarısını asla göz ardı etmeyen birisi olarak, zinhar, kimseye “kem söz” edecek değilim.<br />
İlk adımda adını koyayım: “Polemik”ten yana değilim. Tartışmadan da, karşılıklı bilgi alış verişiyle, öğrenme/ kavramayı anlıyorum.<br />
Kimileri beğenmeyip, “gülümsese” de “tartışma” deyince: Epiktetos’un, “Doğa bize bir ağız, iki kulak vermiş: Bir söylersek iki dinleyelim diye”; Antoine de Saint-Exupéry’nin, “İşte benim sırrım, çok basit bir sır: İnsan ancak yüreğiyle doğru görebilir; öz, gözle görülmez”; W. H. Auden’in, “Burnunun dibinde olanı görmek için fazla yetenek gerekmez, ama burnunu ne tarafa çevireceğini bilmek için epeyce bir yetenek gerekir”; Cesare Pavese’nin, “Hızlı ve uzun yol almak istiyorsanız, üstünüzdekileri çıkarıp hafifleyin. Tüm hınçlarınızı, kıskançlıklarınızı, hoşgörüsüzlüklerinizi, bencilliklerinizi ve korkularınızı atın üstünüzden,” sözlerini anımsar ve anımsatırım…<br />
* * * * *<br />
(İKİ) “Tartışma” (asla “polemik” değil!) dediğim şey benim için öğretici, ilerleyici, yol açıcı ve en önemlisi de devrimci praksise mündemiçtir… Böyle de olmalıdır.<br />
Çünkü yöntemin “olmazsa olmaz”ı olan böylesi bir tavır için “Eleştirinin Eleştirisi”[3] kilit önemdedir.<br />
Bu bağlamda eleştirinin eleştirisi, somuttan soyuta doğrudur.<br />
Somutla bağı olmayan soyut da, olsa olsa “teorist” zorlamadır… Ya da “… ‘Nasıl da çaktım abi’ yazarlığı”dır!<br />
Bu güzel betimleme benim değil; “… İnternetin yeni gerekliliklerine fazlaca kapılıp teoriyi, analitik düşünmeyi bir yana bırakıp işi ‘ekspres laf sokuculuğuna’ getirirseniz o pek olmadı değil mi?”[4] uyarısını dillendiren Deniz Coşan’ın…<br />
Coşan’ı tanımam bilmem; ama, Peyami Sefa ucuzluğunun[5] yaygınlaştığı bir sanal sorumsuzluğun “ekspres laf sokuculuğu”nu bundan iyi betimleyeni duymadım…<br />
İyi de bunlar böyle diye “susacak” mıyız? Mümkün olduğunca “Evet”. Ancak “Evet”in imkânsızlaştığı yerde, zorunlu bırakıldığımıza sırt dönmeyeceğiz.<br />
Bu çerçevede, “Müsademe-i efkârdan barika-ı hakikât doğar,” diyen Namık Kemal haklı; ama her zaman değil!<br />
Örneğin tartışmada hakaretin, haksız olanın “gerekçesi” olduğunu unutmadan; bir de niyet sorgulayıp, başkasının ağzına laf koymadan…<br />
George Bernard Shaw’ın, “İletişimdeki tek ve en büyük sorun, iletişimin sağlandığını sanmamızdır,” uyarısı orta yerdeyken; “niyet sorgulayan, başkasının ağzına laf koyan” tartışma bir iletişim değil, “körler sağırları ağırlar” denilen bir iletişimsizliktir.<br />
Tartışmada iletişim için önce diyeceğinin ne anlama geldiğini bilmeli, somut hakkında fikir sahibi olmalı, ondan sonra da konuşmalıdır. Ancak, iletişimsizliği körükleyen soyut sözcüklerin, “Nasıl da çaktım abi’cilerin, kullandığı en güçlü uyuşturucuları olduğunu da “es” geçmeden!<br />
“Es” geçilirse ne olur mu?<br />
Bunun yanıtını, “Kuyu kurbağasına okyanustan söz etsen aklına sığmaz, yaz böceğine kardan söz açsan havsalası almaz,” diye verir Zhuangzi…<br />
* * * * *<br />
(ÜÇ) Bu saptamalar eşliğinde, Ahmet Kaplan’ın “… ‘İsmail Beşikçi ve Türkiye’de İfade Özgürlüğü’ Sempozyumu ve CIA Kuruluşları” başlıklı yazısının imal ettiği “mesele”ye “taraf” olacağım.<br />
Olacağım… Çünkü Fatma Ataseven arkadaş diyor ki:<br />
“Ahmet arkadaşın yazısını okudum; (…) sorulan sorulara yanıt verilmesi gerekir…”[6]<br />
Olacağım… Çünkü Ali Haydar arkadaş diyor ki:<br />
“Ahmet arkadaşımız kendi açısından takip ediyor ve bizimle fikirlerini düzenli bir şekilde paylaşıyor, üstelik somut dayanaklarını da bize sunuyor. Öyle işkembeden sallamadan, bakın bu grupta Gün Zileli de var. Fikret Baskaya da var. Temel Demirer de var. İsteyen soldan yana yüreği çarpan herkes katılabilir de. Yalnız benim anlamadığım Temel Demirer arkadaş kendine göre bir açıklama getirebilirdi veya bu işin başını çeken Fikret Başkaya açıklama yapabilirdi. Nedense taşeron misali Temel arkadaş bir başkasının yazısını buraya taşıdı. Kendisi cevap vermekten herhâlde aciz değildir. Hatta Gün Zileli de yazabilirdi. Neden böyle birşeye gerek duyulmadı? Bu konunun ayrı bir yanı…”[7]<br />
Başkalarını bilemem ama benim meseleye ilişkin yanıtlarım ve elbette tarafım var.<br />
Herkesin içi rahat olsun dostun da düşmanın da önünde yanıtını veremeyeceğimiz hiçbir soru(n) söz konusu olmamıştır, olmaz da…<br />
Ancak burada Doğan Subaşı’nın, “Sempozyum’a katılan ABD kaynaklı vakıflarla ilgili Ahmet’in ilk yazısını okuyunca, oldukça şaşırdım. Devrimcilerle bu emperyalist vakıfların ne gibi bir ilişkileri olabilirdi? İlk etapta şöyle düşündüm; bu olsa olsa, sempozyumu düzenleyen arkadaşların ‘özensizliği’ ile açıklanabilirdi. Doğrusu bunu düşündüm ve sempozyum düzenleyicilerinin açıklamalarını beklemeye başladım. (…)<br />
Elbette kimse, kimin kimle ne yapacağı hakkında karar (ya da fetva!) veremez. Dileyen emperyalist vakıflarla işbirliği de yapabilir, oralardan maaş da alabilir.<br />
Ama ortalıkta devrimciyim diye dolaşıyorsanız, yaptığınız etkinliği de devrimci bir eylem olarak tanımlıyorsanız, devrimcilerin de yanıt hakkı doğar.<br />
Ben bu sempozyuma katılıp da, kendisine devrimciyim, solcuyum diyen arkadaşlardan, Ahmet’in iddiaları konusunda doğru dürüst bir açıklama bekliyorum,”[8] satırlarından “Dileyen emperyalist vakıflarla işbirliği de yapabilir, oralardan maaş da alabilir,” ibaresini ona -“Bir daha asla olmasın” vurgusuyla- iade edip, sıralayalım:<br />
Bu toplantı İsmail Beşikçi’ye verilen hapis cezasına uluslararası kamuoyunun dikkatini çekmek için düzenlendi…<br />
Bunun için en uygun kanalın, uluslararası insan hakları kuruluşları olacağı, açıktı…<br />
Zira bu kuruluşlar, hem kendi devletleriyle hem de uluslararası kurumlarla girift ilişkiler içerisindedirler ve Türkiye üzerinde basınç uygulama olasılıkları yüksekti…<br />
Geçerken belirteyim: Yeryüzünde emperyal odaklarla şu ya da bu biçimde ilişkili olmayan uluslararası bir “İnsan Hakları” örgütü var mı?<br />
Bu kurumların temsilcileriyle Sempozyum’da, devrim stratejilerini vb. tartışma amacı söz konusu değildi…<br />
Amacımız, İsmail (Beşikçi) Hoca’mızın bir kez daha demir parmaklıklar ardına gönderilmesine dikkat çekip, bu konuyu uluslararası düzleme taşımaktı…<br />
Aksi, elbette mümkündü: Sadece kendimizin konuşup kendimizin dinleyeceği, çok “doktiriner” lafların edildiği bir toplantı&#8230;<br />
Ama bunu yankısı ne olurdu? Bakın burası tartışmalı…<br />
Oysa sempozyuma katılan uluslararası örgüt temsilcileri, kurumlarının Türkiye’deki ihlâller konusunda daha duyarlı olması yolunda çaba göstereceklerini beyan etmişlerdir. Ayrıca toplantıya katılanların kabul etmeyeceği tek bir kelime dahi etmemişlerdir…<br />
Kaldı ki toplantıya katılanların tanık olduğu üzere, İsmail (Beşikçi) Hoca’mızla dayanışma toplantısı anti-emperyalist, anti-kapitalist öğelerin öne çıktığı bir atmosfere tahvil oldu…<br />
Bu sonucun ne İsmail Beşikçi Hoca, ne de bu ülkedeki diğer “düşünce suçluları” ve “ihlâl mağdurları” için olumsuz olduğunu düşünmüyoruz. Toplantıya katılanların tümünün de kanısı bu yöndedir; toplantıya baştan sonuna katılıp da, aksini iddia edecek bir var ise susmayıp, benim diyerek konuşmalıdır…<br />
Bunun yanı sıra, Sempozyum kayıtları, çözümlendikçe http://www.adog.web.tr sitesinden yayınlanmaktadır. Dileyen, bu kayıtlara ulaşıp katılımcıların konuşmalarını dinleyerek, organizasyonun “Emperyalizme ne ölçüde, nasıl, ne şekilde hizmet ettiği” sorusunun yanıtını kendisi verip/ alabilir…<br />
* * * * *<br />
(DÖRT) Bu mesele Ahmet Kaplan’ın, www.sendika.org’da 19 Eylül 2011’de yayımlanan makalesiyle başlamadı.<br />
Maria Şatıroğlu’nun, Odatv.com’da 16 Eylül 2011 tarihinde yayımlanan “… ‘78’liler Federasyonu’ Bu Durumu Açıklamalı!” başlıklı yazısıyla başla(tıl)dı.<br />
Hakkında -özel durumundan ötürü- bir şey demeyeceğim; ancak liberaller kadar mesafeli olduğumun altını özenle çizeceğim bu (“ulusal sol”cu) odak bakın ne diyor:<br />
“… emperyalist merkezlerin ‘sivil’ görünümlü, ‘demokrasisever’ ama kazıyınca CIA’dan finanse edilen örgütler olduğu ortaya çıkan odakların fısıldayıp desteklediği… oturumlar, yalnızca örümcek ağlarınca kullanılanlarca değil bizzat örümceklerin katılım(lar!)ıyla sürüyor!”[9]<br />
Bu düşkün üslubun, aynıyla vaki olduğuna dikkat çekip, seviy(sizlikl)elerine düşmeden belirtelim: Sözü edilen toplantı ile “Devrimci 78’liler Federasyonu”nun hiçbir ilgisi/ ilişkisi yoktur.<br />
Üçü beşten atanlar, bilmeden konuşuyorlar, her zamanki gibi…<br />
Evet işaret fişeği Odatv’den geldi…<br />
Sadece, buna dikkat çekip devam ediyorum; Ahmet Kaplan’ın yazısı bunun üç gün ardından dolaşıma girdi.<br />
Burada kısa bir parantez açıp, sormam gerek: Herkese anti-emperyalizm “dersi verme”ye kalkanlar AİHM kapısında sıraya girerken, komik duruma düşmüyorlar mı?<br />
Nasıl mı?<br />
Haber şu: “Odatv davası, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne (AİHM) taşındı. AİHM, Türkiye’yi, ‘özgürlük ve güvenlik hakkı’, ‘adil yargılanma hakkı’, ‘hukuki korunma hakkı’, ‘özel hayatın gizliliği’ ve ‘savunma hakkı’nı ihlâl yönünden yargılayacak.<br />
Ergenekon soruşturması kapsamında tutuklanan Odatv internet sitesi muhabiri Müyesser Yıldız Uğur, soruşturmada Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (AİHS) 5, 6, 10 ve 13. maddelerine aykırı davranıldığını belirterek bunun tespiti talebiyle AİHM’ye başvurdu. Mahkeme, başvuruyu kabul etti.”[10]<br />
AİHM, emperyalist AB’nin “insan hakları” kurumu değil mi?<br />
İyi de Maria Şatıroğlu’nun, Odatv’si orada ne arıyor?<br />
Bu soruyu sormak hakkım. Çünkü “ceza aldığım” Malatya 2. Ağır Ceza Mahkemesi kararına ve Ankara 2. Asliye Ceza Mahkemesi’nde TCK 301 ve 216/1 maddelerinden yargılanmamın hâlâ sürdüğü davanın ilk celselerinde mahkemelere kararları ne olursa olsun, AB emperyalizminin AİHM’ine itirazda bulunmayacağımı yüksek sesle ifade etmiştim…<br />
Bunu yapan birisi olarak, bana Pablo Picasso’nun,  “Yüzün üzerinde olanı mı, içinde olanı mı, ya da ardında mı olanı çizelim?” sözünü anımsatanlardan neden anti-emperyalizm “dersi” alacakmışım ki?!<br />
* * * * *<br />
(BEŞ) Maria Şatıroğlu’nun mantık(sızlığ)ıyla malûl bir düzlemde, “12 Eylül için sosyalistler tarafından düzenlenen bir sempozyumda, bir sürü CIA ya da emperyalist vakıf kendilerini insan hakları savunucusu olarak sunuyorlar. Bu bir 12 Eylül hesaplaşması değil, emperyalist sistemin meşrulaştırılmasıdır ki 12 Eylül darbesinin en önemli amaçlarından birisi bu idi,” vurgusunu yapan Ahmet Kaplan özetle diyordu ki:<br />
“İnternet gazetelerinden öğrendiğime göre, 17 Eylül günü Ankara’da Çankaya Belediyesi Çağdaş Sanatlar Merkezinde Ankara Düşünceye Özgürlük Girişimi tarafından bir sempozyum düzenlenmiş. Adı ‘İsmail Beşikçi ve Türkiye’de ifade özgürlüğü’ olan sempozyumun amacı 12 Eylül faşist darbesini 31. yıldönümünde lanetlemek.<br />
Sempozyumun açılış konuşması Ankara’ya Düşünceye Özgürlük girişimi adına, kendisi de 12 Eylül darbesinden sonra mesleğinden uzaklaştırılan ve yıllarca içerde yatan Sayın Fikret Başkaya tarafından yapılmış. Toplantıda moderatör, konuşmacı vb olarak katılan diğer sol demokrat aydınların listesi ise bir hayli uzun. Sibel Özbudun, İsmail Beşikçi, Temel Demirer, Şanar Yurdatapan, Onur Hamzaoğlu, Mesut Yeğen, Banu Güven, Kemal Göktaş vb. liste uzayıp gidiyor.<br />
Bir de yabancı katılımcılar var. Mesela Freedom House’dan Eliza Young, İFEX’ten Annie Game, Article 19’dan Barbara Bukovska, Index on Censorship’ten Emily Butselaar, HRW’den Emma Sinclair-Webb de o gün panelist konuşmacı vb. olarak katılan insanlar. Paneli organize edenleri tebrik etmek lazım. Tek eksik Paul Henze, hani 12 Eylül Darbesi için ‘bizim çocuklar yaptı’ diyen Amerikalı faşist. Ama n’aparsın adam ölmüş, ölmese belki onu da çağırırlardı.<br />
Freedom House’ın web sayfasına bile baksanız bu kuruluşun CIA’nın yan kuruluşlarından birisi olduğunu görürdünüz. Hadi oraya bakmadınız bari Sevgili Chomsky’ye sorsaydınız. (…)<br />
Arkadaşlar Freedom House 12 Eylül darbesinin mimarlarının işlettiği bir psikolojik savaş vakfıdır. Bu kişilerin ne işi var bu sempozyumda? Sempozyuma katılan diğer vakıflar da farklı değil. Human Rights Watch da bir CIA kuruluşudur. Asıl Adı Helsinki Watch idi ve SSCB’ye karşı propaganda aracı olarak kurulmuştu. HRW da aynı Freedom House gibi ABD’li bürokratlarca yönetilir ve CIA’nın bir psikolojik savaş aygıtıdır. (…)<br />
Freedom House ya da HRW gibi örgütlerin başarılı şekilde faaliyet gösterebilmesi için kamuoyu nezdinde meşruiyet kazanması gerekir. Yoksa dediklerine kimse inanmaz. Bu yüzden bu vakıflar meşrulaşmak amacı ile dünyanın her tarafında milyarlarca dolar para harcarlar. 17 Eylül sempozyumu bu savaş örgütlerinin meşrulaştırılması açısından çok önemli bir olaydır, çünkü düzenleyenler solcudur. HRW’nin böyle bir toplantıya çağrılması NATO’nun Libya’nın ırzına geçmesini dolaylı olarak meşrulaştırmaktadır.<br />
Article 19, Ford vakfı vb vakıflar yanında, İngiltere devletinden ve Hollanda ve Norveç Dışişleri bakanlıklarından aldığı paralarla faaliyet yürütür. Doğal olarak parayı veren düdüğü çalar. Article 19 batılı emperyalist devletlerin bir dış politika aracıdır. (…)<br />
Bazen duygularımı ifade etmek için söyleyecek kelime bulamıyorum. 12 Eylül için sosyalistler tarafından düzenlenen bir sempozyumda, bir sürü CIA ya da emperyalist vakıf kendilerini insan hakları savunucusu olarak sunuyorlar. Bu bir 12 Eylül hesaplaşması değil, emperyalist sistemin meşrulaştırılmasıdır ki 12 Eylül darbesinin en önemli amaçlarından birisi bu idi.”[11]<br />
Dolaylı da olsa, nihayetinde “temel iddia”sı, “emperyalizm ile uzlaşma” olarak özetlenebilecek Ahmet Kaplan, bunları demesine diyor da, söz konusu kurumlara ilişkin bilgilere ulaşmanın imkânsız veya sadece kendi “inhisarı”nda mı olduğunu zannediyor?<br />
Öncelikle “şeytan”la işbirliğini lanetleyenler, “şeytana karşı” olması kaydıyla, aksinin de mümkün olacağını bilmeliler…<br />
Kaplan’ın “sayın” sıfatını layık gördüğü Fikret Başkaya ya da her nasıl lütfetmiş ise “diğer sol demokrat aydınlar listesi”ne dahil ettiği Sibel Özbudun, İsmail Beşikçi, Temel Demirer, Şanar Yurdatapan, Onur Hamzaoğlu vd’leri adı zikredilen kurumlar hakkında fikir sahibidirler; sadece fikir de değil; aynı zamanda diyetini ödedikleri bir kavganın da içindedirler…<br />
Hiçbir şey, Ahmet Kaplan’ın iki satır çiziktirmesindeki kadar kolay/ucuz değildir, olamaz da…Burada soru(n), bu kurumlarla katılınan toplantıda, “abdesinden emin olanların ne dediği”dir!<br />
Kaplan bu konuda (b)ilgi sahi midir?<br />
Gereken gerektiği biçimde ifade edilip, yüksek sesle mahkûm edilmiştir!<br />
Toplantıya katılanlar bunun tanığı ve tarafıdır!<br />
Ahmet Kaplan’ın bu konuda deyip eleştirebileceği, itiraz edebileceği zerrece bir şey yoktur; varsa somut olarak demeli, dillendirmeli, eleştirmelidir…<br />
O hâlde öze değil, ama biçime itiraz eden Ahmet Kaplan’ın tavrı sol pasifizm denilen şeyden malûlken; “sol çocukluk” bile değildir!<br />
Hatırlıyorum, tanığı ve tarafı olduğum benzer bir tartışma Chiapas’da da olmuştu: 1996 yılında La Realidad’taki Kıtalararası Buluşma’ya Alain Touraine’in katılımına itiraz gibi.<br />
“[Toplantıya] Touraine’in gelişi, 280 kişilik Fransız grup içinde tartışılmış. Üç Fransız, Marcos’a mektup yazıp, Touraine’in toplantıya katılmasının/ kabulünün doğru olmadığını, çünkü Touraine’in, Fransa’daki işçi eylemlerinde Juppé’nin, neo-liberal ‘reform paketi’ni desteklediğini ifade etmişler. Gerçekten de post-modern Touraine, Fransa’da Juppé-Chirac’a destek verirken, ne hikmet ise, Chipas’ta da neo-liberalizme karşı çıkarak, Zapatistalar’ı ‘destekliyor’… Tam bir post-modern paradoks…<br />
Bu sorun üzerine Marcos ile Fransız delegasyonu temsilcileri arasında iki saatlik bir tartışma toplantısı yapılmış. Marcos, ‘Bu buluşma Zapatistalar’ın toplantısı değil… Buraya neo-liberalizme karşıyım diyen herkes katılabilir… Toleranslı olmalıyız… Eğer Touraine, Fransa’daki işçilerin neo-liberalizme başkaldırısına karşı çıkıp, Chiapas’ta neo-liberalizme karşıyım diyen bir çelişkiyi yaşıyorsa, bize düşen, ona bu çelişkisini anımsatıp, sorunu çözmeyi kendisine bırakmaktır,’ demiş”ti…[12]<br />
Burada durup ekliyorum: Sözü edilen kişilere ilişkin bakışım budur. Komutan Yardımcısı Marcos’un ifade ettiği gibi…<br />
Lafı uzatmadan noktalayayım. Ahmet Kaplan’ın bakış açısıyla mühürlü Alman trenine binen V. İ. Lenin de sorunludur!<br />
* * * * *<br />
(ALTI) Ahmet Kaplan’ın “tashih” kadar, tarife de muhtaç olan tutumu, adım başında, somuta aşina olmamanın sıkıntısını çekip, tökezlemektedir.<br />
Temur Taşdemir’in uyarısındaki üzere: “Düşünceye Özgürlük Vakfı ile düzenlenen sempozyumla 78’liler vakfının veya 78’liler Girişiminin hiçbir ilgisi yoktur. Ahmet Arkadaş ilk yazısında 78’liler vakfı diye yazmış olmasına rağmen ikinci yazısında 78’liler vakfından özür dileyerek bu etkinliği Devrimci 78’liler Federasyonunun yaptığını açıklamıştır.<br />
Devrimci 78liler federasyonu da kendi açılarından açıklamalarını yapmışlardır. Durum böyleyken, bazı arkadaşların ısrarla 78’liler vakfını bu etkinliğe ortak etme çaba ve ısrarlarını nasıl yorumlamak gerekiyor? Bilmiyorum. Bu arkadaşlar en azından 78’liler vakfına bir özür borçlu değiller mi. Bilgi sahibi olmayabilirler ama en azından araştırmak gerekir.”[13]<br />
Siz bakmayın Ahmet Kaplan’ın, “Yazdığım her şey bilgilere dayalıdır. Beni oraya buraya davet etmenize gerek yok, istesem de gelemem zaten. Ancak bu forumlar ve sitelerde sizle istediğiniz gibi tartışabilirim, tabii eğer heybenizde küfürden başka bir şey varsa! (…)<br />
Eminim sol kamuoyu sadece Fikret Başkaya’nın değil mesela sen ve adı geçen diğer sol aydınlardan da niçin bu vakıflarla aynı platformda yer aldığınızı öğrenmek isteyecektir. Umarım o çok övündüğünüz entelektüel vicdanınız bunu açıklamaya engel değildir.<br />
Bu arada belirtmem lazım; Freedom House’ın ne olduğunu sizin bildiğinizi biliyorum. Sadece siz değil, Temel Demirer başta olmak üzere oradaki katılımcıların büyük çoğunluğu bu vakıfların ne olduğunu biliyordu.<br />
Sempozyumdan bir gün önce 78’liler Federasyonu’ndan arkadaşlar bu vakıf konusunda sizi uyardıklarını, ama sizin buna rağmen bu toplantıyı yaptığınızı belirttiler. Buradan çıkan sonuç, sizin bu vakıflarla çalışmanız bilgisizlikten değil, bilinçli bir tercih. Bu sadece sizin kişisel tercihiniz değil, görünüşe göre sizle beraber Ankara Düşünceye Özgürlük Girişimi’nde yer alan diğer ‘sol’cu aydınların da tercihi. Siz grubunuz adına mektup yayınlıyorsunuz, gruptaki diğer insanlar ise mesela Temel Demirer bu mektubu forumlara yayma işini yapıyor. Bu arada ‘10 saate yakın İsmail Beşikçi’nin yanında direnen’ hiç bir entelektüel çıkıp bu konuda bir şey söylemiyor,”[14] demesine…<br />
Öncelikle hiç kimse Ahmet Kaplan’ın standartlarıyla uyumlu olmak zorunda olmadığı gibi, bu türde beklentiler ise yalnızca sahibini bağlar.<br />
O, Sait Çetinoğlu’na “Hadi oradan, densiz!” diyen “densiz” bir vurguyla verdiği yanıtta “hariçten gazel” atıyor.<br />
Bu imkânsız değil, elbette mümkün. Ancak 11 yıl 8 ay 23 gün 8 saatlik sürgünlüğümde asla “hariçten gazel” atmadığım için bu tutum(suzluk) bana uymuyor, “Küfür, üslup mudur?” diye sormama yol açıyor…<br />
Hızla bir kez daha sıralayayım:<br />
Evet, bu vakıfların ne olduğunu biliyorum/z. Ancak, siz benim/bizim ne dediğimizi biliyor musunuz? Anlıyor musunuz?<br />
Şeytan ile işbirliğine asla karşı olmadım; şeytana ruhumu satıp, onun tarafından asla ve kat’a kullanılmadığım gibi… Yaşadıklarım bunun kanıtı! Aksini “iddia” edecek biri var ise bir adım ileri atsın…<br />
Bir kez daha sorayım: Beşikçi ile (kim dayanışmak isterse bu dayanışma çerçevesinde) dayanışma platformunda yer almak “suç” mu? Yanıtlayayım: Yer almamak “suç”tur!<br />
Evet, Sait Çetinoğlu’nun açıklamasını kimi gruplara, ben yaydım. Yaydığım yerlere erişimi olmadığı için. Bunda soru(n) ne?<br />
* * * * *<br />
(YEDİ) Soru(n) kimileri için “Bilgi” eksikliğinden malûl olduğumuz manipülasyonu!<br />
Hayır Diana Barahona’nın, “Freedom House Dosyaları”nı[15] önemsiz bulduğum yok; ama bunlar bunu bilenler değil, bilmeyenler için daha önemli…<br />
Wikipedi’den bilgilenenlerin “bilgileri”ne pek değer vermem!<br />
Tıpkı “Sefa Kübalı” rumuzlu zatın, “Freedom hakkında gerçekten Almanya Wikipedia’sında da geniş bilgiler var. Üstelik ABD Hükümeti yani yönetimi tarafından finanse edildiğini de açıklıyor. Neyin inkârını ediyor bu millet anlamadım. Hayret doğrusu, dünyada hangi ülkelerde nasıl ABD’nin sözde özgürlük özde ise tamamen işgal ve hegemonya tahakkümü politikalarının misyonerliğini yapan bir kurumun neyini savunurlar hayret doğrusu. Sayın İsmail Besikçi bari uyanık olsunda bu liboş tosuncukların tufasına gelmesin&#8230;”[16]<br />
“… bu liboş tosuncukların bu kurumları bize gerçek demokrasi ve insan haklarını savunma aracı veya kurumlarıymış gibi göstermeye ve yutturmaya çalışmaların…”[17]<br />
“… salon sosyalistliği elbette kolay sokaklara çık sen önce o bir yığın zulme maruz kalan insanların yanına, CIA ile yan yana kime karşı direniyorsun?”[18] türünden desteksiz atışlarına itibar edilemeyeceği gibi…<br />
“Freedom hakkında gerçekten Almanya Wikipedia’sında da geniş bilgiler var” diyen “Sefa Kübalı” rumuzlu zatı, Ahmet Kaplan dahi, “Sevgili Sefa, Wikipedia kullanılması gereken ama dikkatle kullanılması gereken bir bilgi kaynağı. Tüm makaleler doğal olarak makale yazarının politik görüşlerini, ideolojik eğilimlerini bilgi birikimini vb yansıtır. Bir de bunun ötesinde özellikle politik konularda ve sosyalizmin tarihine ilişkin konulardaki makalelerin bir çoğu dezenformasyon içeriyor. Genellikle bu tür makaleleri Anglo sakson dünyadan anti komünist akademisyenler yazıyor ve ne kadar soğuk savaş propagandası varsa kapımızın önüne yığıyorlar. Freedom House’un Türkce wiki maddesine bakmamıştım ama onun bağımsız olduğunu yazdıklarına bakılırsa sanırım o maddeyi Freedom House dan birisi yazmış,”[19] diye uyarıyor…<br />
Alın siz(ler)e uzaklardan “salon sosyalistliği” eleştirisi(?) ile “sokaklara çıkmak”tan söz ederek, “liboş tosuncuk”/ “tufaya gelmek” gibi “bilimsel argümanlar”la bilgi verenler!<br />
Hayır! Bu düzey(sizlik), benden/bizden uzak olup, ona sahip çıkanlara kalsın!<br />
* * * * *<br />
(SEKİZ) Benden/bizden uzak olması konusunda çok kararlı olduğumuz düzey(sizlik), sadece bunlarla sınırlı değil, bir de “ulusal sol zırvalar” var!<br />
Mesela “CIA’dan Medet Uman 78’li Olur mu?” vurgusuyla, “YAZIK YAZIK…<br />
Bugün geldiğimiz noktada görüyoruz ki bunlar bile CIA’nın faziletini keşfetmişler…<br />
Görüldüğü gibi Türkiye’nin bu sosyalistleri; kurtuluşu CIA’da ve onun sivil kullarında bulmuşlar.<br />
Bence bunlar isimlerini biraz değiştirerek kendilerine ‘Liberal 78’liler’ desinler. Zaten İsmail Beşikçi’nin ömrünü Kürt nasyonalizmini yaratmaya harcadığını bilirseniz bu ekipten başka bir davranış da bekleyemezsiniz. Darbeler böyledir: Darbede ezilenler; ya çek senet mafyası olur ya da liberal düzen övgücüsü,”[20] diyen Rıza Zelyut gibi…<br />
“78’liler’i liberal”, “İsmail Beşikçi’yi Kürt nasyonalisti” ilan etmeye cüret eden densizlik, olsa olsa Kemalist bir hezeyanın mevludundan başka bir şey olmaz…<br />
Yakup Özarslantürk’ün de, Rıza Zelyut’a haklı eleştirisinde hatırlattığı üzere:<br />
“İsmail Beşikçi’nin Kürt nasyonel Sosyalist yani Kürt faşisti olarak tanımlanması da kabul edilemez. Bu anlayış da şoven, ırkçı, faşizan bir söylemdir. İsmail Beşikçi araştırmacı yazardır. Resmi tarihe karşı gerçek tarih üzerinden Kürt kimliğini araştırmakta ve bedelini de ağır ödeyen yazardır.<br />
Kızılderililerin, Filistinlilerin, Basklıların vb. yoksayılanların kimliklerini araştırıp yazmak faşistlik değildir fakat bunları araştırdıkları için ağır bedel ödettirenler ve onlardan yana olanlar gerçek anlamda şoven ve faşisttir, hangi kimlik altında olursa olsun.<br />
İsmail Beşikçi’nin yazdıklarını çürütecek belgeler konacağına Türk olan birini Kürt nasyonal diye tarif etmek sol adına yapılıyorsa hele siyaseten iflas etmektir. Sol enternasyonal kimliğinden ulusalcı kimliğe bürünmüş ise o zaman o çakma sola, benim ‘Türk nasyonal sosyalisti’ deme hakkım doğar.”[21]<br />
Devamla yine Rıza Zelyut’a bir başka yanıtta Hüseyin Eslek’in de dikkat çektiği gibi:<br />
“Eminim ki orada Kürt yerine ‘Türk ulusallığı’ adı yer alsa sizin gibi Türk milliyetçisi yaftası taşıyan biri bu organizasyonu ayakta alkışlardı sayın Zelyut. Yapılan her etkinliği ve her düşünceyi Türk-İslâm sentezinde değerlendirmekten vazgeçmelisiniz artık.<br />
XXI. yüzyılda dahi ‘Düşünceye Özgürlük’ adına yapılan tartışma girişimlerini engellemeye çalışan, olumlu katkılar sunmaktansa emperyalizmle bağlantılı olduğunu iddia eden birinin kendini eğitimci, yazar yada aydın olarak tanımlaması utanç vericidir.<br />
Kişilerin ve toplumların özgür düşünebilme çabaları devam edecek ve bu ülkedeki ve bu dünyadaki devrimciler Özgür Düşünceye her zaman destek vereceklerdir.<br />
Katılımcıları CIA ile bağlantılı göstermek isteğiniz ne 78’lilerin tarihini değiştirecek ne de devrimci sosyalist kimliklerini.”[22]<br />
* * * * *<br />
(DOKUZ) Aklı selimini yitirmeyen sadece Hüseyin Eslek değil.<br />
“İsmail Beşikçi etkinliği ve süregiden tartışmalar üzerine” Fatin Kanat, “Sendika.Org’da ‘İsmail Beşikçi ve Türkiye’de ifade özgürlüğü sempozyumu ve katılımcıları’ kapsamında sürdürülen tartışmaya yönelik sitemize gönderilen aşağıdaki yazıyı yayımlıyoruz. Öncelikle belirtmeliyiz ki, İsmail Beşikçi bu ülkenin en önemli aydınlarından birisidir. Bu tartışmada adları anılmak zorunda kalınan İsmail Beşikçi, Devrimci 78’liler, Sinetopya ve başka dostlarımız bizim için değerlidir,” vurgusuyla aktarıyor:<br />
“Öncelikle İsmail Beşikçi etkinliğinin çok başarılı geçtiğini, katılımın baştan sona üst düzeyde olduğunu belirtmeliyim. İsmail Beşikçi, Kürt sorununa ilişkin yeniden cezalandırılmasına neden olan temel yaklaşımlarının altını çizdikten sonra, Eliza Young başta olmak üzere ‘CIA’ bağlantılı diğer katılımcıların huzurunda özetle şunları söyledi:<br />
‘Amerika’nın ve Avrupa’nın temiz kurumu yoktur. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi de dahil, en temiz görünen kurumları da aslında ikiyüzlüdür. Gerek Kürt sorununda gerek Türkiye’deki demokrasi sorununda bu kurumların riyakârlığının pek çok örneğini verebilirim. Kişiler iyi niyetli olabilir, samimi olabilir ama bu kurumların değişmeyen emperyalist, sömürgeci bir misyonları vardır ve bu asla unutulmamalıdır.’<br />
Görüşlerine katılırsınız katılmazsınız ama İsmail Beşikçi adı herhangi bir organizasyonda geçiyorsa eğer ve bu konuda bir saptamada bulunacaksanız, söylediklerinizin ne anlama geleceğini iyiden iyiye tartmanız gerekir…<br />
Gelelim Eliza Young ve diğerleri meselesine. Etkinliği düzenleyen arkadaşlara tekrar sordum… Freedom House’la kurumsal bir ilişki içine de girmediklerini ve yerli yabancı hiçbir vakıftan maddi destek almadıklarının altını çizmişlerdir…<br />
Üzerinde bunca gürültü kopan mevzu özetle budur. Freedom House kurum olarak muhatap alınmamış, katılımcıların dayanışma belirttikleri ön metinlerinde de düzenleyici arkadaşlar kendilerince bir sakınca bulmamışlardır. Üzerine töhmet düşebilecek olasılıklar konusunda daha dikkatli olunamaz mıydı, elbette olunabilirdi. Ama bu konularda çok hassas olan arkadaşların olayın bütününü görebilecek bir hassasiyete sahip olmaları da gerekirdi. En azından 72 yaşında olan bir düşün insanının tekrar hapse girmemesi adına kendilerinin ne yapabileceğini de tartışsalar iyi olurdu.”[23]<br />
* * * * *<br />
(ON) Her sözün önemi (ve önemsizliği) onun düşünülüp, tartılarak söylenmesine ve üslubuna mündemiçtir.<br />
Bir insan nasıl konuşuyorsa öyleyken; sözcükleri yerli yerinde kullanmak da, üslûbun gerçek tanımıdır.<br />
Söz, davranışın doğrudan akrabasıdır.<br />
Çünkü yüksek sesle söylenen her söz, bir şey, bir sorumluluktur.<br />
Ulu orta konuşmak, olsa olsa “hanek” iken; sözün nihai kertede dünyayı değiştirme (veya değiştirememe) eyleminin (veya eylemsizliğinin) gölgesi olduğu unutulmamalıdır…<br />
Söylenen her söz, bir sorumluluk ve yapma çağrısıdır.<br />
* * * * *<br />
(ONBİR) Tam da bunun için ve benin için bu “tartışma” nihayete ermiştir vurgusuyla sıralıyorum:<br />
i) “Ev yanarken, suyu getiren adamın saçının rengini tartışır mısınız?” der J. Krishnamurti…<br />
Önemserim bu sözü; tıpkı hayatın yeşil olduğunu unutmadığım gibi…<br />
ii) “Masa başında dünyayı kurtarmak ne kadar kolaydır,” der D. L. George de…<br />
“Teorisizm”e sarılıp, mangalda kül bırakmayan çırpınışların ne kadar da nafile olduğunu anımsatırcasına…<br />
“Teorisizm” hakkında da “Aziz dostum, bütün teoriler gridir,/ hayatın altın ağacı ise yeşil!”[24] notunu düşer W. Goethe…<br />
iii) “Teorisist”lerin “İşbirliği” söylenceleri mi? Ayıp!<br />
Ya yan yana olmak mı? Dayanışma toplantısını mı kast ediyorsunuz? Bakın ne der bir Kürt Atasözü: “Ba ji tehtê çi dibe?” Türkçesi şu: “Yel kayadan ne götürür?”<br />
Sempozyumun mimarları (en çok da “hamalları”) olan başta Sait Çetinoğlu’na (ve Mahmut Konuk ile Ramazan Gezgin’e) müthiş haksızlık ediliyor.<br />
Ne yani bir şey yapmasalar daha mı iyi olacaktı?<br />
Buradan bir şey yapmayanların “iyi bir şey” yaptığı sonucuna mı ulaşacağız?<br />
Hayır elbette…<br />
Ne yapılmışsa, ben de buna ortağım…<br />
Neden mi? “Bir şeyin haklı olduğunu bildiğin hâlde o şeyden yana çıkmazsan korkaksın demektir,” der Konfüçyüs…<br />
iv) Bu mesnetsiz saldırılar, “Çevrendekileri alçaltarak değil; kendini gerçekten yükselterek büyüyebilirsin,” diyen Montaigne’nin uyarısından bihaber apolitik aymazlıklardır…<br />
Söz konusu mesnetsiz saldırılar, Almanya’dan İngiltere’ye çok uzaktaki “kaygı(sızlık)lar”ken; onlar için “Girtina derî ji vekirinê hêsantire/ Kapıyı kapatmak açmaktan kolaydır”dır bir Boşnak Atasözü’ndeki üzere… (Unutulmasın: “Bir insan köprü kurar, bin insan geçer,” notunu düşer Özbeklerin atasözü.)<br />
v) Ne “güzeldir”, etrafına durmadan ders veren “keskinlik” kolaycılığı!<br />
Herkesi “ıslah” eder, “haddini” bildirirsiniz!<br />
Böylesinin unuttuğu Cemal Süreya’nın dizelerindeki, “Renkleri tek başına alırsan hepsi birer tarikat” uyarısıdır!<br />
Bize durmadan nelerin emperyalizmin kurumların olduğundan söz ediyorlar. Malumun ilamı bunlar; “sır” falanda değil… “Problem” de, tartışılan da bu değil! Ne güzel demiş William James, “Yanlış anlayanlar tarafından söylenen bir doğrudan daha kötü hiçbir yalan yoktur,” diye…<br />
vi) “Üslup” deyip geçmeyin sakın: Leo Alkman’ın ifadesiyle, “Bir insan hakkında, başkalarının onun için söylediklerinden çok, onun başkaları için söylediklerinden fikir edinilebilir.”<br />
“Aleyhistan’da yeni bir lehçe olmak”tan söz eden Can Yücel, iyi ve gerekli olanın altını çizerken ekler: “Dili bilmek ve dibi bilmek gerek” diye…<br />
Buradan ahkam kesmemenin, üslubuna dikkat etmenin yani Turgut Uyar’ın, “Her şey naylondandı o kadar” denilenlere benzememenin önemi ortaya çıkar…<br />
Çok bilmişlik yaygın bir yüzeyselliğe dönüşürken; “keskin sirkelik”le idare edenler: Konfüçyüs’ün, “İyi insan, güzel söz söyleyen değil, söylediğini yapan ve yapabileceklerini söyleyendir”; Muhammed İkbal’in, “Aynı gökte uçarlar ama, kuzgunun dünyası başka, şahinin dünyası başkadır”; Rus Atasözü’nün,“Bir kişi herşeyi öğrenemez”; Bergs’in, “Kişilik, düşmanını, kendi yuvasında barındırır”; François de la Rochefoucauld’un, “Akıllı görünme isteği, çoğu zaman akıllı olmamızı engeller,” uyarılarını kulaklarına küpe etmelidirler.<br />
vii) Dünyaya bağırıp, çağırarak nizamat “verenler”in; “Başka-kendilerimiz ile kendi-başkalarımız ve kendi-başkalarımız ile başka-kendilerimiz arasında”ki paradoksa dikkat çeken Özdemir Asaf’a kulak vermesi iyi olur…<br />
George Bernard Shaw, “Yapabilen, yapar. Yapamayan, öğretir”; Cesare Pavese, “Ders verilmez, alınır”; Publilius Syrus da, “Öğüt veren çoktur, işe yarayan pek yoktur,” der…<br />
Nihayetinde “Ez ezim, tu tuyî/ Ben benim, sen sensin,” bir Kürt atasözünün deyişiyle…<br />
viii) Sonra mı? Nâzım Hikmet’in ifadesiyle “Ben, iyimserim, dostlar, akarsu gibi…”<br />
Gerisi: Laf-ı güzaf ya da Antep’te çok kullanılan biçimiyle “Hanek”!<br />
 “O da neden” mi?<br />
“Vicdanımız yanılmaz bir yargıçtır, biz onu öldürmedikçe,” der H. de Balzac…<br />
Bir de bilenler için soru(n) yok; ama bilmeyenler de not etsinler: Dante, ‘İlahi Komedya’sında hepimize, “Segui il tuo corso, e lascia dir la genti/ Sen bildiğin yoldan şaşma, bırak ne derlerse desinler,” diye düşünüp/ davranmayı önerir…</p>
<p>21 Ekim 2011 22:22:02, Ankara.</p>
<p><em>N O T L A R<br />
[*] Kaldıraç, No:126, Kasım 2011…<br />
[1] Gözünü hayata yummadan önceki son sözünde “Sen öyle san!” der Henrik Ibsen…<br />
[2] Alfred de Musset.<br />
[3] Tzvetan Todorov, Eleştirinin Eleştirisi, çev: Mehmet Rifat-Sema Rifat, Türkiye İş Bankası Yay., 2011.<br />
[4] Deniz Coşan, “… ‘Nasıl da Çaktım Abi’ Yazarlığı…”, Birgün Pazar, 25 Eylül 2011, s.8.<br />
[5] “Peyami Sefa kavga edecek kimse bulamadığı zaman, takma bir isimle niza çıkaracak bir yazı yazar, gerçek ismiyle de kavga yazısı yazarmış.” (“Emin Karaca, “Ben Senin Cemaziyelevvelini… Ben de Senin…”, Birgün Pazar, 25 Eylül 2011, s.7.)<br />
[6] [yolculardevrimyolunda] devrimci kamuoyuna 2 Ekim 2011, “fatma ataseven” <f_ata1@...com><br />
[7] [yolculardevrimyolunda] devrimci kamuoyun,dan önce Halka hesap vermek gerekecek. 3 Ekim 2011. “El Comandante Marcos” <chemarcos62@...de><br />
[8] [yolculardevrimyolunda] devrimci kamuoyuna 1 Ekim 2011, “dogan subasi” <dogansubasi@...com><br />
[9] http://www.odatv.com/n.php?n=-78liler-federasyonu-bu-durumu-aciklamali-1609111200<br />
[10] “ODATV Davası AİHM’de”, Cumhuriyet, 20 Ekim 2011, s.14.<br />
[11] Ahmet Kaplan, “… ‘İsmail Beşikçi ve Türkiye’de İfade Özgürlüğü’ Sempozyumu ve CIA Kuruluşları”, www.sendika.org, 19 Eylül 2011.<br />
[12] Fikret Başkaya-Temel Demirer-Sibel Özbudun, Dünyanın Balkonundaki İsyancılar, Türkiye ve Ortadoğu Forumu Vakfı Kitaplığı, No:1, Öteki Yay., 1996, s.186-187.<br />
[13] [yolculardevrimyolunda] devrimci kamuoyuna &#8211; 3 Ekim 2011, “temur taşdemir” <temurtasdemir@...com><br />
[14] Ahmet Kaplan, “Sait Çetinoğlu’na Yanıt: O Konferansa CIA Uzantıları Katılmadı mı?”, www.sendika.org, 3 Ekim 2011.<br />
[15] Diana Barahona “Freedom House Dosyaları”, www.sendika.org, 11 Ekim 2011… Monthly Review Magazine’deki “The Freedom House Files” başlıklı makaleden http://mrzine.monthlyreview.org/2007/barahona030107.html sendika.org için çevrilmiştir.) hakkında bilgi veriliyor…<br />
[16] sefa kübali ([yolculardevrimyolunda] Freedom House &#8211; ile ilgili Almanca bilgiler isteyene tercüme edilir. 4 Ekim 2011, “Devrim Yolundaki Yolcu” <alisafo@...de><br />
[17] [yolculardevrimyolunda] Freedom House dosyalari -Diana Barahona (*) ( Libos tosuncuklarin yüzdügü mecralar). 12 Ekim 2011. “Devrim Yolundaki Yolcu” <alisafo@...de><br />
[18] [yolculardevrimyolunda] Sendika.Org neye çanak tutmus? 03 Ekim 2011, “Devrim Yolundaki Yolcu” <alisafo@...de><br />
[19] “Ahmet” <kahmet_@...com>, [yolculardevrimyolunda] Freedom House &#8211; ile ilgili Almanca bilgiler isteyene tercüme edilir. 7 Ekim 2011.<br />
[20] [yolculardevrimyolunda] devrimci kamuoyuna 1 Ekim 2011, Kimden: “Rıza Zelyut” <zelyut@...com><br />
[21] [yolculardevrimyolunda] devrimci kamuoyuna1 Ekim 2011, Kimden: “yakup özarslantürk” <yakup.oz@...com><br />
[22] [yolculardevrimyolunda] devrimci kamuoyuna 2 Ekim 2011, “Hüseyin ESLEK” <heslek@...com.tr><br />
[23] Fatin Kanat, “İsmail Beşikçi Etkinliği ve Süregiden Tartışmalar Üzerine”, www.sendika.org, 6 Ekim 2011.<br />
[24] W. Goethe, Goethe Der ki, çev: Gürsel Aytaç, Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları: 534, 2’inci baskı, 1986, s.193.<br />
</em></p>
<div class="addthis_toolbox addthis_default_style addthis_32x32_style" addthis:url='http://www.atik-online.net/2011/11/%e2%80%9csorun-ne%e2%80%9d-veya-11-nokta/' addthis:title='“SORU(N) NE”? VEYA 11 NOKTA![*] ' ><a class="addthis_button_preferred_1"></a><a class="addthis_button_preferred_2"></a><a class="addthis_button_preferred_3"></a><a class="addthis_button_preferred_4"></a><a class="addthis_button_compact"></a></div>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.atik-online.net/2011/11/%e2%80%9csorun-ne%e2%80%9d-veya-11-nokta/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>

