
<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>ATİK &#124; Avrupa Türkiyeli İşçiler Konfederasyonu &#124; &#187; Sibel Özbudun</title>
	<atom:link href="http://www.atik-online.net/category/kose_yazilari/sibel-ozbudun/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.atik-online.net</link>
	<description>Birlik-Mücadele-Zafer!</description>
	<lastBuildDate>Sat, 25 Feb 2012 11:11:23 +0000</lastBuildDate>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>http://wordpress.org/?v=3.3.1</generator>
		<item>
		<title>Yugoslavya Ne Kadar Uzak?[*]</title>
		<link>http://www.atik-online.net/2012/01/yugoslavya-ne-kadar-uzak/</link>
		<comments>http://www.atik-online.net/2012/01/yugoslavya-ne-kadar-uzak/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 17 Jan 2012 21:13:58 +0000</pubDate>
		<dc:creator>AHM</dc:creator>
				<category><![CDATA[Köşe Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[Sibel Özbudun]]></category>
		<category><![CDATA[kadar]]></category>
		<category><![CDATA[ne]]></category>
		<category><![CDATA[uzak]]></category>
		<category><![CDATA[yugoslavya]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.atik-online.net/?p=11954</guid>
		<description><![CDATA[SİBEL ÖZBUDUN &#124; 17 &#8211; 01 &#8211; 2012 &#124; “Ziman derîyê dil e.”[1] / “Gava hîv hiltê her tişt dertê rastê.”[2] “Kol kırılır yen içinde,” “İyilik yap, denize at, balık bilmezse Halik bilir,” “Hayır dile komşuna, hayır gele başına”, “Alma mazlumun ahını, çıkar aheste aheste” toplumundan ne zaman “Ilahi adalet diye bisey var dimi? Bu [...]<div class="addthis_toolbox addthis_default_style addthis_32x32_style" addthis:url='http://www.atik-online.net/2012/01/yugoslavya-ne-kadar-uzak/' addthis:title='Yugoslavya Ne Kadar Uzak?[*] ' ><a class="addthis_button_preferred_1"></a><a class="addthis_button_preferred_2"></a><a class="addthis_button_preferred_3"></a><a class="addthis_button_preferred_4"></a><a class="addthis_button_compact"></a></div>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.atik-online.net/wp-content/uploads/2011/12/sibelozbudun.jpg" rel="lightbox[11954]" title="sibelozbudun"><img class="alignleft size-thumbnail wp-image-11181" title="sibelozbudun" src="http://www.atik-online.net/wp-content/uploads/2011/12/sibelozbudun-100x100.jpg" alt="" width="100" height="100" /></a>SİBEL ÖZBUDUN | 17 &#8211; 01 &#8211; 2012 | <em>“Ziman derîyê dil e.”[1] / “Gava hîv hiltê her tişt dertê rastê.”[2]</em><span id="more-11954"></span></p>
<p>“Kol kırılır yen içinde,” “İyilik yap, denize at, balık bilmezse Halik bilir,” “Hayır dile komşuna, hayır gele başına”, “Alma mazlumun ahını, çıkar aheste aheste” toplumundan ne zaman “Ilahi adalet diye bisey var dimi? Bu ibneler aylardir bizim evlatlarimiz sehit oldukca sevinmediler mi? vatan topragi ama uzulmedim hic [@ugurakyay]”, “Depreme hiç üzülmedim işim yokta ölen kürtleremi üzülücem. Şehit hakkı bu ee etme bulma dünyası şekerim <img src='http://www.atik-online.net/wp-includes/images/smilies/icon_smile.gif' alt=':)' class='wp-smiley' />  [@BetuulOzkan]” “Ilahi adalet… Biz veremiyoruz cezalarini ama ALLAH veriyor..! Beter olsunlar hic üzülmedim [@selentox]; “vanda deprem kürtlere ölüm amk cocukları geberin amk size su veren devlet su işleri başkanının da amk [@JeLiBoNss]”[3] toplumuna dönüştük?<br />
Van’ın bebelerinin, ihtiyarlarının, kadınlarının iskambil kuleler gibi çöken binaların tozu dumanı altında can pazarı yaşadığını, enkaz altında kalmaktan bir şekilde kurtulanların eksi beşe varan ısıda çadırlarda sabahladığını televizyon ekranlarında izleyip de yardım kolilerine bayrak, taş, sopa, jartiyer, pullu, payetli abiye giysi, parmak arası terlik, mini etek koymak[4] için hangi milliyetçilik okulundan mezun olmak lazım?<br />
Her dem haklı, her dem mağrur, her dem mağdur, hep hakkı yenilmiş bu nobranlık, Tanrı’yı kendi partizanlığının tetikçisine indirgeyen bu hodbinlik, anaakım medyanın önüne her koyduğunu sorgusuz sualsiz yiyip de, tavizsiz bir külyutmaz edasıyla “hazırgiyim” fikirlerin yaygaracılığına soyunan bu “cinfikirlilik”… ne zaman damgaladı bu toplumun insan(cık)larını?<br />
“Devlet aklı” nicedir piyasa ekonomisi ile elele verdi, bu toplumda akl-ı selim, empati, insancıllık, serinkanlılık adına ne varsa çürütüyor…<br />
[“Piyasa ekonomisi mi, o da nereden çıktı?” dediğinizi duyar gibiyim. Sade, mütevekkil, gösterişten uzak durmaya itinalı, iddiasız, “ensesine vur, lokmasını al”, “hak/kadirbilir” ortalama T.C. yurttaşından, önündekini çiğneyerek yükselmeyi marifet bellemiş, tekbenci, medya arsızı, açgözlü, önüne gelene efelenmeyi tek yordam bilen, doymak bilmez hilkat garibelerini çıkarmak için az mı Özalizm gerekti?]<br />
1990’larda Kürt dağlarında PKK’ye karşı savaşanların oğulları bugün askerliklerini Çukurca’da, Gediktepe’de, Şemdinli’de ateş hattında yapıyorlarsa, “kanı kanla yuğmazlar” bilincine erişmek için daha kaç kuşak askeri “Şehitler ölmez vatan bölünmez” fatihalarıyla toprağa vermek gerekecek?<br />
Erdal İnönü ile Süleyman Demirel’in el ele Diyarbakır’da sahneye çıkıp âlayişli “Kürt realitesini tanıyoruz” deklarasyonlarından, geçtiğimiz yılın şarkıcılı-türkücülü “Kürt açılımı”na; Mehmet Ağar’ın “Bin Operasyon”undan Tayyip Erdoğan’ın “Kürt sorunu bitmiştir”ine, bilekleri kelepçeli, gözlerimizin önüne sıra sıra dizilen KCK sanıklarına, öfori ile nefret arasında gidip gelen duygusal salınımlar öyle görünüyor ki, bir süredir “millî hassasiyet” düzeyi yüksek yurttaşların sinirlerini laçka etmiş durumda.<br />
Manşetlerinden, ekranlarından nefret söylemini üzerimize boca eden “anaakım medya” bu yangına körükle gitmekten sapkın bir zevk alıyor, adeta:<br />
[Belki biliyorsunuz; Hrant Dink Vakfı’nın hazırladığı “Medyada Nefret Söylemi İzleme Raporu”nun yedincisi geçtiğimiz günlerde yayınlandı. Mayıs-Ağustos 2011 döneminde ulusal ve yerel medyada yayınlanan nefret söylemi içeren haberlerin analizi yapılan raporda, etnik ve dini grupları hedef alan 41 köşe yazısı ve haber içeriği yer alıyor. Etnik grupları hedef alan haberlerin büyük çoğunluğu Ermeni ve Kürtleri hedef alırken, dini gruplarda ise ilk sırada Hıristiyanlar ve Yahudilere yönelik nefret söylemleri yer alıyor. Raporda, geçtiğimiz dört aylık dönemde en fazla hedef alınan grup Hıristiyanlarken, bu dönemde en çok Kürtler ve Ermenilerin hedef alındığı belirtilmekte.[5]]<br />
Sokaklarda Kürtçe konuşan gençlere saldıran, şehit cenazelerinin ardından BDP binalarına polis eliyle Türk bayrağı asan,[6] sahnedeki solistten Kürtçe türkü isteyen seyirciye kurşun yağdıran, Facebook hesabında “PKK piçlerin ölü leşleri” videolarını paylaşıma sokan, sosyal medyada depremzedelere “Beter olun inşallah! / Şehitlerin kanı yerde mi kalacaktı? / İnşallah daha büyük şiddetle olur taş üstünde taş kalmaz! / Allah’ım sen çok büyüksün bu daha uyarı. / Orda yaşayan herkes ölmeyi zaten hak ediyor. / Allah Diyarbakır’a da nasip eder inşallah / Valla yerle bir olsa beş kuruş vermem. Van’lıya para göndereceğime sokak köpeklerine mama alır yediririm. Hiç olmazsa ihanet etmez”[7] talkını veren saldırgan aymazlık, “Kürt sorunu”nu bir iç boğuşma zemine çekmekte olduğunun ne denli farkındadır, kestirmek zor.<br />
Veya Kürt siyasetinin “ya PKK terörünü lanetle, ya da köteğe, tutuklanmalara, yasaklara, cezaevlerine, bastırılmaya razı ol” çıkışsızlığına mahkûm kılınmasının, dağları bombalanmış, ormanları yakılmış, evlatları tecavüze uğramış, köyleri sürgün, her ailesinde birkaç ölü, birkaç cezaevi bulunan, dili tutsak Kürt düşkırıklığı nezdinde Kandil yolunu giderek daha meşru, özgürleştirici ve haklı kıldığını Fırat’ın batısı ne kadar görebilmektedir?<br />
TV ekranlarından, gazete sayfalarından, internet sitelerinden taşan sivil, yaygın, derin öfke, toplum psikolojisinin “nihaî bir hesaplaşma” mantığına kilitlenmekte olduğunu gösteriyor.<br />
Klavye başında nefret söylemini yeniden ve yeniden üretmek, kolay ve ucuz kahramanlıktır, en hafif tanımıyla. Ama sokaklarında Kürtlerle Türklerin boğazlaştığı, dükkânlara bir gece önceden çarpı işareti konulan, kadınların toplu tecavüzlere maruz kaldığı, işkenceye uğramış bedenlerin dere boylarından toplandığı, yollarında çetelerin kimlik denetimi yaptığı, evlerin kundaklandığı bir ülkede yaşamak zorunda kalmak, dayanılmayacak kadar ağır…<br />
Tam da bunun için Stefan Zweig’ın şu uyarılarını anımsamalı, anımsatmalıyız:<br />
“Ülkemizde vatanseverlik, Kayseri sevmek demektir. Bu güzel, fakat tuhaf oyunun acıklı bir yanı vardır. O da, birlikteliğin özlemini çeken insanların yaşamın anlamını hep geçmişte aramasıdır. Geleceği kimse düşünmez. Öteki toplumlar ileriye bakarken bizler coşkuyu, arkamıza dönüp geçmişte arıyoruz. Ve bu tehlikeli bir imgedir…<br />
“Ülkü uğruna milyonları ölüme yollamak, yığınları şehit etmek ve onun bir alınyazısı olduğunu sanmaksa, sadece canice bir yanılgıdır&#8230;<br />
Şu günlerde insanlık bir çelişki içinde&#8230; Peşinden gidilen bir ideal mi, yoksa insan yaşamı mı daha değerli? Her insanın yaşam hakkı vardır, en önemli olan da budur. İnsan bu hakkını istediğinde koruyabilir ve istediğinde inancı uğruna feda edebilir&#8230;<br />
Şu günlerde sürekli bir ülküler ticareti, ülküler ve insan yaşamı vurgunculuğu yaşıyoruz. Bu arada da politize olan duygular insancıllıklarını yitiriyor, iflas ediyorlar.”[8]<br />
Unutmamalı; Yugoslavya hiç de uzağımızda değil…</p>
<p>3 Kasım 2011 11:02:21, Ankara.</p>
<p>N O T L A R<br />
[*] Kaldıraç, No:128, Ocak 2012…<br />
[1] “Dil yüreğin kapısıdır.” (Laz (Megrel) Atasözü.)<br />
[2] “Ay doğunca her şey ortaya çıkar.” (Süryani Atasözü.)<br />
[3] Aktaran: Baskın Oran, “Van Depremi ‘Türk’e Ayna Tuttu”, Radikal İki, 29 Ekim 2011.<br />
[4] Pınar Öğünç, “Ne Faşizm ne de Şuursuzluk Doğal Afettir”, Radikal, 28 Ekim 2011, s.6.<br />
[5] “Medyada Nefret Kürtleri ve Ermenileri Hedef Aldı”, Bianet, 31 Ekim 2011<br />
[6] “Osmaniye’de 2 polis memurunun şehit edilmesinin ardından BDP binası önünde toplanan bir grup vatandaş tepki gösterirken polis de çatıya çıkarak dev Türk bayrağı astı.” (Mehmet Okur, “Polis BDP Binasına Türk Bayrağı Astı”, Hürriyet, 29 Ekim 2011.)<br />
[7] Aktaran: Onur Aksoy, “Faşizme ‘Van’ Minüt!”, Birgün, 27 Ekim 2011.<br />
[8] Stefan Zweig, Geleceğe Güven: Denemeler 1909-1941, Çev: Ahmet Arpad, Everest Yay., 2011.</p>
<div class="addthis_toolbox addthis_default_style addthis_32x32_style" addthis:url='http://www.atik-online.net/2012/01/yugoslavya-ne-kadar-uzak/' addthis:title='Yugoslavya Ne Kadar Uzak?[*] ' ><a class="addthis_button_preferred_1"></a><a class="addthis_button_preferred_2"></a><a class="addthis_button_preferred_3"></a><a class="addthis_button_preferred_4"></a><a class="addthis_button_compact"></a></div>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.atik-online.net/2012/01/yugoslavya-ne-kadar-uzak/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Van İzlenimleri; (Ya da Devletin Çok İş Yapıyormuş Gözüküp Hiçbirşey Şey Yapmama Mahareti)[1]</title>
		<link>http://www.atik-online.net/2012/01/van-izlenimleri-ya-da-devletin-cok-is-yapiyormus-gozukup-hicbirsey-sey-yapmama-mahareti1/</link>
		<comments>http://www.atik-online.net/2012/01/van-izlenimleri-ya-da-devletin-cok-is-yapiyormus-gozukup-hicbirsey-sey-yapmama-mahareti1/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 05 Jan 2012 20:02:59 +0000</pubDate>
		<dc:creator>AHM</dc:creator>
				<category><![CDATA[Köşe Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[Sibel Özbudun]]></category>
		<category><![CDATA[Çok]]></category>
		<category><![CDATA[da]]></category>
		<category><![CDATA[devletin]]></category>
		<category><![CDATA[gözüküp]]></category>
		<category><![CDATA[hiçbirşey]]></category>
		<category><![CDATA[İş]]></category>
		<category><![CDATA[İzlenimleri]]></category>
		<category><![CDATA[mahareti1]]></category>
		<category><![CDATA[Şey]]></category>
		<category><![CDATA[van]]></category>
		<category><![CDATA[ya]]></category>
		<category><![CDATA[yapıyormuş]]></category>
		<category><![CDATA[yapmama]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.atik-online.net/?p=11753</guid>
		<description><![CDATA[SİBEL ÖZBUDUN &#124; 05 &#8211; 01 &#8211; 2012 &#124; “Cehennem boş/çünkü bütün/şeytanlar burada.”[2] Van’dan geliyoruz. Ayağımızın çamuru kurumadan, soluğumuz dinelmeden gördüklerimizi, yaşadıklarımızı aktarmak, orada canları dişinde, yıkılmış, kabuğuna büzüşmüş bir halkı yeniden ayakları üzerine doğrultmak için didinen o gencecik, özverili insanlara karşı boynumuzun borcu… Van’dan geliyoruz… Önce bir itirafla başlayayım. Bu güngörmüş, acıları yüreğinde kenti, [...]<div class="addthis_toolbox addthis_default_style addthis_32x32_style" addthis:url='http://www.atik-online.net/2012/01/van-izlenimleri-ya-da-devletin-cok-is-yapiyormus-gozukup-hicbirsey-sey-yapmama-mahareti1/' addthis:title='Van İzlenimleri; (Ya da Devletin Çok İş Yapıyormuş Gözüküp Hiçbirşey Şey Yapmama Mahareti)[1] ' ><a class="addthis_button_preferred_1"></a><a class="addthis_button_preferred_2"></a><a class="addthis_button_preferred_3"></a><a class="addthis_button_preferred_4"></a><a class="addthis_button_compact"></a></div>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: left;" align="right"><a href="http://www.atik-online.net/wp-content/uploads/2011/12/sibelozbudun.jpg" rel="lightbox[11753]" title="sibelozbudun"><img class="alignleft size-thumbnail wp-image-11181" title="sibelozbudun" src="http://www.atik-online.net/wp-content/uploads/2011/12/sibelozbudun-100x100.jpg" alt="" width="100" height="100" /></a>SİBEL ÖZBUDUN | 05 &#8211; 01 &#8211; 2012 |<em> “Cehennem boş/çünkü bütün/şeytanlar burada.”</em><strong><em>[2]</em></strong><em></em><span id="more-11753"></span></p>
<p>Van’dan geliyoruz. Ayağımızın çamuru kurumadan, soluğumuz dinelmeden gördüklerimizi, yaşadıklarımızı aktarmak, orada canları dişinde, yıkılmış, kabuğuna büzüşmüş bir halkı yeniden ayakları üzerine doğrultmak için didinen o gencecik, özverili insanlara karşı boynumuzun borcu…</p>
<p>Van’dan geliyoruz…</p>
<p>Önce bir itirafla başlayayım. Bu güngörmüş, acıları yüreğinde kenti, -ne yalan söyleyeyim!- Sevgili Pınar Sağ’ın telefonuyla anımsadım… Olayların görüntülerinin deprem hızıyla birbiri ardı sıra devrildiği şu “iletişim çağı”nda, insan öğrendiği kadar hızlı unutuyor: Hele ki söz konusu, öldürmelerin, baskıların, katliamların, tutuklamaların soluk almamıza fırsat bırakmaksızın üstümüze yıkıldığı Kürt coğrafyası olduğunda…</p>
<p>Evet, TV ekranlarına yansıyan, “Vanlıların yaraları sarılıyor; konutu kullanılmayacak durumdakilerin konteynırlara yerleştirilmesi işlemi çok yakında tamamlanıyor; çadırlar toplanmaya başladı bile…” tesellileri yüreğimize su serpmiş, ardından sökün eden olayların akışına kendimizi kaptırmıştık: KCK, Karargâh adı altında Kürtlerin, devrimcilerin derdest edilmeleri, gazeteci tutuklamaları, Hopa davası duruşmaları, tutuklu öğrenciler… özetle “İleri demokrasi”nin “olağan gündem”i… Ve elbette “devletlûların” Kürtlere “yılbaşı ikramiyesi”: Roboski’nin bedenleri “kaza süsü” verilerek parça parça edilmiş küçük kaçakçıları… Yani gündemden düşmese de, arka sıralara atılmıştı Van ve depremzedeleri…</p>
<p>Pınar’ın daveti, ne demeli, biraz da bu nedenle şevklendirdi bizi. Bir grup sanatçı (Pınar Sağ, Tolga Sağ, İlkay Akkaya, Erdal ve Mercan Erzincan, Muharrem Temiz, Mazlum Çimen, İsmail İlknur, Yasemin Göksu…) ile Munzur Çevre Derneği üyeleri ve gazeteciler, acılarını paylaşmak, belki de bir ağızdan türküler söylemek için Van’a gidiyorlardı &#8211; biz de katılır mıydık? Katılmaz olur muyuz hiç?</p>
<p>Derken Uludere katliamı patlak verdi; lâl olduk! Ama türküler sussa da, değil mi ki acıları paylaşmak için yola çıkıyorduk, geri dönmek olmazdı.</p>
<p>Temel katliam gecesi apar topar Şırnak’a hareket etti: Otuzüç Kurşun”un 2011 versiyonu, Uludere’nin parçalanmış çocuklarına ilişkin tarihe kayıt düşürülmesine katılmak üzere…</p>
<p>Öğlene yakın Van’a indiğimizde bir “Hayalet kent” karşıladı bizi. Delik deşik caddelerinde tek tük arabalar, çoğunun kepenkleri örtülü dükkânlar, el ayak çekilmiş kaldırımlar.</p>
<p>Van belediyesi binaları ağır hasarlı. Bu nedenle ellerinde kalan tek sağlam bina, Park ve Bahçeler Genel Müdürlüğü’ne sığınmış bütün belediye.</p>
<p>Bekir Kaya genç, mütevazı ve belli ki çok çalışkan bir başkan. Çevresindeki gencecik ve gayretli ekiple birlikte canlarını dişlerine takmışlar, kenti, daha doğrusu kentten geriye kalanları ayakta tutmaya çabalıyorlar…</p>
<p>Kentten geriye kalanlar, diyorum: üçte ikisi göçmüş Van’ın. Geriye göçemeyenler kalmış; göçecek maddî gücü olmayanlar ya da memurlar.</p>
<p>Geri kalanların neredeyse hepsi, çadırlarda, ya da az sayıdaki konteynırlarda yaşıyor &#8211; buna yaşamak denirse.</p>
<p>Van depremi, kentin toplumsal fay hatlarını açığa çıkartmış. Üç tip çadır yerleşimi oluşmuş Van’da: ilki devlet kurumlarının (ve bir devlet kurumu gibi davranan Kızılay’ın oluşturduğu) çadırkentler; BDP’li belediyenin çadır mahâlleleri ve yurttaşların kendi olanaklarıyla kurdukları derme çatma çadırlar.</p>
<p>“Resmî” çadırkentleri iyi kötü biliyoruz; medyada en çok yer alanlar onlar: askerî nizam dizili çadırları, duş kabinleri, tuvaletleri, aşevleri, zaman zaman çıkan yangınlarıyla. Yandaş TV kanallarındaki sunumları 2000’in başlarındaki F Tipi hücrelerin reklamlarını anımsatan: Her şey pırıl pırıl, lekesiz, konforlu, muntazam…</p>
<p>Belediyenin çadır mahâlleleri ise bir alternatif soluk mekânı: TTB ve SES’e bağlı doktorların halka sağlık taraması ve psikolojik destek verdiği konteynırlar, Eğitim-Sen’li öğretmenler gözetiminde çocukların çeşitli etkinliklere katıldığı çadırlar, Barış Anneleri çadırı, depremle birlikte abonelerinin onda dokuzunu yitiren günlük yerel gazete İpek Yolu’nun yayınını tüm olumsuzluklara karşın -bunlar arasında en hafifi, sık sık yaşanan elektrik kesintileri- birkaç gözüpek muhabirin ısrarlı çabalarıyla sürdürdüğü basın çadırı, hemen bitişiğindeki DİHA konteynırı; ve belki de en ilginci, ülkenin -hatta dünyanın: bir çadır ziyaretimiz sırasında Koreli bir grup genç gördük- dört bucağından gelen gönüllü genç insanların kaldığı “Halkların Kardeşliği” çadırları… Duvarlarda Che posterleri, Ahmet Kaya, Yılmaz Güney resimleri, CD çalarlarda hafiften yükselen Kürtçe ezgiler… Yeni yıl gecesini, dumanı üzerinde bir Uludere katliamı belgeseli izleyerek karşılayacağız hep birlikte…</p>
<p>Ve üçüncüler: “En alttakiler”in kendi olanaklarıyla -artık ellerine ne geçtiyse: naylon, mukavva parçaları, teneke…- yaptıkları derme çatma barınaklar. Balçığın ortasına kurulu, içerisinde sac sobaların yandığı, dışarıda sıfırın altındaki ısıda kadınların leğen içinde çamaşır yıkadığı, yemek pişirdiği, tek göz odada 7-8 kişilik ailelerin barındığı çadırlar. Tüm ihtiyaçların açık alanda karşılandığı… Mahâllelerine uğradığınızda üzerinize yönelen hem umutsuzluk hem de beklenti dolu bakışlar… ne muazzam bir çaresizliktir o öyle…</p>
<p><em>Bir an kapatın gözlerinizi… Kapatın ve tahayyül edin: en sıradan, en insanî ihtiyaçlarınızın karşılanmasının çözümü neredeyse olanaksız, dev bir soruna dönüştüğü bir yaşama süresi belirsizce mahkûm olduğunuzu: elinizi yüzünüzü yıkamanın, diş fırçalamanın, hacet gidermenin, yemek pişirmenin, bulaşık yıkamanın, çamaşır kurutmanın, sevişmenin, banyo yapmanın, dinlenmenin, çalışmanın… her birinin ayrı ayrı baş edilmesi gereken amansız sıkıntılara kapı açtığı bir yaşam…</em></p>
<p><em>Düşünün ucu bucağı belirsiz bir “evsizliğe” mahkûm kılındığınızı. Yardımlarla yaşar hâle geldiğinizi, aş için, yakacak için, başınızı sokacağınız bir parça branda için copların gölgesi altında saatlerce sıra beklemek zorunda kaldığınızı… Geceleri uyuduğunuz soğuk ve rutubetli uykulardan uyanır uyanmaz kendinizi çadır ya da konteynırınızın dışına atmaya ve gün boyu &#8211; cebinizde bir kahvehanede vakit öldürecek paranız olmadığından- sokaklarda aylak aylak gezinmeye mahkûm kaldığınızı. Ve düşünün bunun sonunun ne zaman geleceğine dair en ufak bir fikriniz olmadığını, “fırsat” kokusu almış müteahhitlerin leş kargaları gibi tepesinde fır döndüğü kentinizin ne zaman ve nasıl yeniden imar edileceğini, ne zaman ve nasıl bir iş bulabileceğinizi kestiremeden, bir gecede yuvarlandığınız bir yıkım çukuru içerisinde biteviye dolanıp durduğunuzu… Düşünün… ve üşüyün…</em></p>
<p>Evet, Van’da yaralar kabuk bağlamak bir yana, soğudukça acıtıyor. Gündüzleri ıssız sokaklarında dolaştıkça, gece çadırlarını ya da metruk evlerini hırsızlardan korumak için saydırılan silah sesleri kulaklarınızı çınlattıkça, başbakanın, bakanların, hükümet yetkililerinin, resmî görevlilerin açıklamalarının ve TV ekranlarımızdan oturma odalarımıza ulaşan cilalı imgelerin yalanları daha bir açığa çıkıyor. Hele ki depremzedelerin dertlerini az da olsa hafifletebilmek için didinip duran, kendileri de depremzede öğretmenlere, sağlık emekçilerine kulak verdikçe…</p>
<p>“<em>Sözüm ona seminer verdiler bize,” diyor genç bir öğretmen. “Ankara’dan üniversite hocalarını konuşturup videoya çekmişler. Onu izlettiler. Çocukların travmayı atlatmasına nasıl yardımcı olabileceğimizi filan anlatıyorlar. Aklımızda bir sürü soru, videoya ne soracaksın ki?&#8230;</em></p>
<p><em>Dersler pazartesiye başlıyor, okullardaki hasardan vazgeçtim, bize ‘hâliniz nicedir?’ diye soran yok. Tuvaleti, banyosu olmayan konteynırlara 12’şer kişi tıkıştırdılar, adı ‘öğretmenlerin barınma sorununu çözdük’ oldu…”</em></p>
<p align="center"><em>* * *</em></p>
<p>Diyeceksiniz ki “Van’a dünya kadar nakdî ve aynî yardım yapıldı, bunlar ne oldu?”</p>
<p><em>Bence de Van’da yanıtını bekleyen en önemli soru bu… Hepimizin, hep bir ağızdan, yılmadan, yorulmadan, gırtlağımız patlayana dek bağıra çağıra sormamız gereken…</em></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>2 Ocak 2012 19:07:15, Ankara.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong><em>N O T L A R</em></strong></p>
<p><strong><em>[1] </em></strong>İpek Yolu Haber (Van), 4 Ocak 2012.<strong><em> </em></strong></p>
<p><strong><em>[2] </em></strong>Aldous Huxley.</p>
<div class="addthis_toolbox addthis_default_style addthis_32x32_style" addthis:url='http://www.atik-online.net/2012/01/van-izlenimleri-ya-da-devletin-cok-is-yapiyormus-gozukup-hicbirsey-sey-yapmama-mahareti1/' addthis:title='Van İzlenimleri; (Ya da Devletin Çok İş Yapıyormuş Gözüküp Hiçbirşey Şey Yapmama Mahareti)[1] ' ><a class="addthis_button_preferred_1"></a><a class="addthis_button_preferred_2"></a><a class="addthis_button_preferred_3"></a><a class="addthis_button_preferred_4"></a><a class="addthis_button_compact"></a></div>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.atik-online.net/2012/01/van-izlenimleri-ya-da-devletin-cok-is-yapiyormus-gozukup-hicbirsey-sey-yapmama-mahareti1/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Müştak Baba&#8217;ya, TÜBA&#8217;ya, Akıl Sağlığına, AKP&#8217;ye, Postmodernite&#8217;ye vs. Dair*</title>
		<link>http://www.atik-online.net/2011/12/mustak-babaya-tubaya-akil-sagligina-akpye-postmoderniteye-vs-dair/</link>
		<comments>http://www.atik-online.net/2011/12/mustak-babaya-tubaya-akil-sagligina-akpye-postmoderniteye-vs-dair/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 29 Dec 2011 20:26:54 +0000</pubDate>
		<dc:creator>AHM</dc:creator>
				<category><![CDATA[Köşe Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[Sibel Özbudun]]></category>
		<category><![CDATA[akıl]]></category>
		<category><![CDATA[akpye]]></category>
		<category><![CDATA[babaya]]></category>
		<category><![CDATA[dair]]></category>
		<category><![CDATA[müştak]]></category>
		<category><![CDATA[postmoderniteye]]></category>
		<category><![CDATA[sağlığına]]></category>
		<category><![CDATA[tÜbaya]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.atik-online.net/?p=11618</guid>
		<description><![CDATA[SİBEL ÖZBUDUN &#124; 29 &#8211; 12 &#8211; 2011 &#124; “Sıradan insanların/ kendilerine yapılan haksızlığa karşı/ yerini şaşırmış aşkı,/ otoritelerin kurnazlığından/ daha büyük bir kuvvettir.”[1] “Müştak Baba”dan söz edildiğini duydunuz mu? Kimsenin merak etmediklerini merak edip, herkesin bildiklerinden bihaber olanlardan biri olmakla, itiraf etmeliyim ki ben ilk defa dün duydum. O da yükseköğrenimli, entelektüel düzeyi vasatın [...]<div class="addthis_toolbox addthis_default_style addthis_32x32_style" addthis:url='http://www.atik-online.net/2011/12/mustak-babaya-tubaya-akil-sagligina-akpye-postmoderniteye-vs-dair/' addthis:title='Müştak Baba&#8217;ya, TÜBA&#8217;ya, Akıl Sağlığına, AKP&#8217;ye, Postmodernite&#8217;ye vs. Dair* ' ><a class="addthis_button_preferred_1"></a><a class="addthis_button_preferred_2"></a><a class="addthis_button_preferred_3"></a><a class="addthis_button_preferred_4"></a><a class="addthis_button_compact"></a></div>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p align="LEFT"><a href="http://www.atik-online.net/wp-content/uploads/2011/12/sibelozbudun.jpg" rel="lightbox[11618]" title="sibelozbudun"><img class="alignleft size-thumbnail wp-image-11181" title="sibelozbudun" src="http://www.atik-online.net/wp-content/uploads/2011/12/sibelozbudun-100x100.jpg" alt="" width="100" height="100" /></a>SİBEL ÖZBUDUN | 29 &#8211; 12 &#8211; 2011<em> | “<span style="font-size: small;"><span style="font-family: Times New Roman,serif;">Sıradan insanların/ kendilerine yapılan haksızlığa karşı/ yerini şaşırmış aşkı,/ otoritelerin kurnazlığından/ daha büyük bir kuvvettir.”</span><span style="font-family: Times New Roman,serif;"><strong>[1]</strong></span></span></em><span id="more-11618"></span></p>
<p align="JUSTIFY">“<span style="font-size: small;"><span style="font-family: Times New Roman,serif;">Müştak Baba”dan söz edildiğini duydunuz mu? Kimsenin merak etmediklerini merak edip, herkesin bildiklerinden bihaber olanlardan biri olmakla, itiraf etmeliyim ki ben ilk defa dün duydum. O da yükseköğrenimli, entelektüel düzeyi vasatın çok üstü, bilgisayar teknolojisine hâkim genç bir dostumuz sayesinde.</span></span></p>
<p align="JUSTIFY"><span style="font-family: Times New Roman,serif;"><span style="font-size: small;">Google sağolsun, hakkında kısa sürede fena olmayan miktarda malûmat da edindim. Benim gibi kayıtsız/ilgisizleriniz için özetleyeyim:</span></span></p>
<p align="JUSTIFY"><span style="font-size: small;"><span style="font-family: Times New Roman,serif;">Müştak Baba, 1759-1832 arasında yaşamış, Bitlis’li (yani Kürt) bir sûfî şair imiş. Soyu Abdülkadir Geylanî vasıtasıyla Hz. Ali’ye dayandırılırmış. Avrupa’dan Hindistan’a çok yer gezen Müştak Baba bir süre İstanbul’da Eyüp Selâmi Efendi dergâhında kalmış ve II.Mahmud’un has nedimi olmuş. Müştak Baba bir ara Kadirîye tarikatında postnişinlik de yapmış… Bitlis ziyareti sırasında konakladığı Muş’ta öldürülmüş.</span></span></p>
<p align="JUSTIFY">“<span style="font-size: small;"><span style="font-family: Times New Roman,serif;">İyi de bunlardan bize ne?” dediğinizi duyar gibiyim. Tabii Müştak Baba’yı apansız bir “popüler kültür kahramanı” hâline getiren, bu özelliklerinden hiçbiri değil. </span></span></p>
<p align="JUSTIFY"><span style="font-size: small;"><span style="font-family: Times New Roman,serif;">Onu “internetin en çok tıklanan adlarından biri” hâline getiren, Murat Bardakçı’nın bundan birkaç ay önce Müştak Baba hakkında kaleme aldıkları. Rivayet odur ki Müştak Baba yazdığı bir şiirinde Ankara’nın başkent olacağını kehanet edesiymiş. Daha doğrusu ebcet üstatları “Baba”nın şiirlerinin şifrelerini kırdıklarında, ortaya böyle bir kehanet çıkıyor imiş…</span></span></p>
<p align="JUSTIFY"><span style="font-size: small;"><span style="font-family: Times New Roman,serif;">Bardakçı’nın bu müthiş keşfi, milliyetçi-maneviyatçılıkla damgalı bir “zeitgeist”a denk düşmüş olmalı ki, “Nostradamus da kimmiş, esas bizim bir Müştak Baba’mız var ki, her şeyi tarihiyle, yeriyle bildiriyor” geyiği ortalığı o günlerden sarıp sarmalamış. Yani kehanetlere, bir başka deyişle birilerinin yüzlerce yıl sonra olacakları bilebileceğine tartışmasız inanıyoruz inanmasına amma.. bu kâhinin “gavur” değil de “Müslüman” ve de Türk (erişebildiğim internet muhabbetlerinin çoğunda “Baba”nın Bitlisli olduğu olgusunun üzerinden atlanıyordu…) olması daha işimize geliyor. Herneyse…</span></span></p>
<p align="JUSTIFY"><span style="font-size: small;"><span style="font-family: Times New Roman,serif;">Ne ki, iş bununla da kalmamış. Belki rastlamışsınızdır; Habertürk kanalında Serdar Turgut ile Pelin Çift’in birlikte sundukları bir program vardır: “Öteki Gündem”. Bu programa çıkan “araştırmacı yazar” Serhat Ahmet Tan (meraklısı için: bu “araştırmacı”nın “</span><span style="font-family: Times New Roman,serif;">Kayıp </span><span style="font-family: Times New Roman,serif;">Kitap 397”, “İsrail’in Planlar”ı, “Zeitgeist Kuantum Kur’an” ve yeni çıkacak “İstanbul Yeniden Başkent Olacak” gibi başka kitapları da varmış) konuk olmuş geçenlerde. Konu, yine Müştak Baba’nın kehanetleri.</span></span></p>
<p align="JUSTIFY"><span style="font-size: small;"><span style="font-family: Times New Roman,serif;">Galiba Tan Bardakçı’dan daha iddialı bir ebced üstadı. Müştak Baba’nın Divan’ında gizli öteki kehanetleri de açığa çıkarmış bir bir: Müştak Baba İsrail’in kuruluşunu ilan eden Siyonist kongreyi tarihiyle bilmiş, örneğin. Ama dahası var: Hazır olun, İstanbul “Doğu’dan gelen bir tehlike sonucu 2011’de başkent oluyor, Ankara ise bir “sınır şehrine” dönüşüyor(muş)! Bu “tehlike” olasılıkla İsrail imiş, 2029 yılı ise gerek Türkiye, gerekse dünya için bir kırılma noktasıymış vs. vs.</span><span style="font-family: Times New Roman,serif;"><em><strong>[2]</strong></em></span></span></p>
<p align="JUSTIFY"><span style="font-size: small;"><span style="font-family: Times New Roman,serif;">Daha da güzeli Müştak Baba, AKP iktidarını da bilmiş! Ya da Serdar Tan’a göre şiirlerinde yöneticilere “Ya Ak!” diye seslenirken AKP’yi kastediyor ve AKP’nin “2028’a kadar otobanda araba kullanacağını ve çok dikkatli olması gerektiğini, daha sonra da çukurlu, virajlı derin bir vadi göründüğünü” bildiriyormuş!!!</span><span style="font-family: Times New Roman,serif;"><em><strong>[3]</strong></em></span></span></p>
<p align="JUSTIFY"><span style="font-family: Times New Roman,serif;"><span style="font-size: small;">Müştak Baba ve kehanetlerini az ileride dönmek üzere şimdilik bir yana bırakıp, gelin bir başka haberi anımsayalım.</span></span></p>
<p align="CENTER"><span style="font-size: small;"><span style="font-family: Times New Roman,serif;">* * *</span></span></p>
<p align="JUSTIFY"><span style="font-size: small;"><span style="font-family: Times New Roman,serif;">Bildiğiniz gibi AKP iktidarı, 21 Ağustos 2011 tarihinde Türkiye Bilimler Akademisi’nin (olabildiği kadarıyla!) özerkliğini lağveden bir KHK’yı yürürlüğe soktu. Daha doğrusu aynı kalemde Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı’nın Teşkilât ve Görevleri hakkında Kanun’u, gayrımüslim vakıf mallarının iade koşullarını ve TÜBİTAK ile Türkiye Bilimler Akademisi’nin Kurulması hakkındaki KHK’de kimi değişiklikler yapan bir hükmü içeren bir kararname yayınladı. Kararname’nin, Akademi’ye atanacak üyelerin üçte birinin hükümet, üçte birinin ise YÖK tarafından atanmasını öngören, başkanın seçiminde yürütme organına ağırlık tanıyan maddeleri TÜBA üyesi bilimciler dahil ilgili kamuoyu tarafından, haklı olarak, “Akademik özerkliğe müdahale” olarak okundu ve tepkiyle karşılandı. “Müştak Baba kehanetleri”ne kafayı takmış geniş yığınların ise umurunda olmadı bu gelişme, doğal olarak…</span></span></p>
<p align="JUSTIFY"><span style="font-size: small;"><span style="font-family: Times New Roman,serif;">Oysa TÜBA olayı, bilimsel yaşamın adım adım yürütmenin denetimine geçişinde yeni bir merhaleyi oluşturmaktaydı. Tıpkı YÖK eliyle üniversitelere çekilen “ayar” ve bu sayede Türk üniversitelerinde yaşanan hızlı cemaatçi kadrolaşma, ya da 2008’de yapılan yasa değişikliğiyle TÜBİTAK’a operasyon düzenlenip kurum üyelerinin çoğunun (17 üyeden 10’u) atama yetkisinin hükümete devredilmesinde olduğu gibi. </span></span></p>
<p align="JUSTIFY"><span style="font-size: small;"><span style="font-family: Times New Roman,serif;">Bunu da not edip, devam edelim…</span></span></p>
<p align="CENTER"><span style="font-size: small;"><span style="font-family: Times New Roman,serif;">* * *</span></span></p>
<p align="JUSTIFY"><span style="font-size: small;"><span style="font-family: Times New Roman,serif;">Şunu duymamış olamazsınız; son günlerde kaç gazeteye manşet oldu: Psikiyatrist Prof. Dr. Erol Göka, “Hastanelerin psikiyatri klinikleri, dolup taşıyor. Hastadan başımızı alamıyoruz,” diyor. Profesör Göka’nın gözlemleri Sağlık Bakanlığı’nın yaptırdığı bir araştırmayla da doğrulanıyor. Türkiye’nin psikoloji haritası’nın çıkartıldığı çalışmaya göre, bu ülkede “Beş Türk’ten biri hasta…” Bir başka deyişle “5 kişiden birinin ruhsal sorunu var. 6 hastadan 1’i yardım alıyor.” Devamla, </span></span></p>
<p align="JUSTIFY"><span style="font-size: small;"><span style="font-family: Times New Roman,serif;">- Türkiye’de nüfusun yüzde 18’i yaşam boyu bir ruhsal hastalık geçiriyor. Çocuk ve ergenlerde klinik düzeyde sorunlu davranış oranı yüzde 11.</span></span></p>
<p align="JUSTIFY"><span style="font-size: small;"><span style="font-family: Times New Roman,serif;">- Ruhsal hastalığı olan 6 kişiden sadece 1’i yardım arıyor.</span></span></p>
<p align="JUSTIFY"><span style="font-family: Times New Roman,serif;"><span style="font-size: small;">- Kardiyovasküler hastalıklardan sonra yüzde 19 ile ikinci sırada psikiyatrik hastalıkların bulunuyor.</span></span></p>
<p align="JUSTIFY"><span style="font-size: small;"><span style="font-family: Times New Roman,serif;">- Hastalara ayrılan yatak sayısı toplam 7 bin 356. Avrupa’da her 100 bin kişiye 8 akut psikiyatri yatağı düşen İtalya’dan sonra 100 bin kişiye 10 psikiyatri yatağı ile Türkiye ikinci en az yatak sayısına sahip ülke. (…)</span></span></p>
<p align="JUSTIFY"><span style="font-size: small;"><span style="font-family: Times New Roman,serif;">- Avrupa ülkelerinde şizofreni hastalarının yaklaşık yüzde 50’si aileleri ile yaşarken Türkiye’de bu oranın yüzde 95’ten fazla olduğu tahmin ediliyor.” </span></span></p>
<p align="JUSTIFY"><span style="font-size: small;"><span style="font-family: Times New Roman,serif;">Aslına bakarsanız, ruhsal bozukluklar açısından ülkemiz dünya “trend”ini takip ediyor gibi gözükmekte. Çünkü “Almanya’da Dresden Üniversitesi’nde yapılan bir araştırmada Avrupa nüfusunun yüzde 40’ının ruhsal ve nörolojik hastalıklarla mücadele ettiği açıklandı. Araştırmaya göre kıtada yaşayan 165 milyon kişi depresyon, anksiyete, uykusuzluk, şizofreni ve bağımlılık gibi rahatsızlıklardan mustarip. Bu hastalıklara yakalananların sadece üçte birinin tedavi veya terapi görme şansına sahip olduğunu ortaya çıkaran araştırmaya göre ruhsal hastalıklar her yıl yüzlerce milyar euro’yla ölçülen ekonomik ve sosyal bir yük getiriyor. (…) </span></span></p>
<p align="JUSTIFY"><span style="font-size: small;"><span style="font-family: Times New Roman,serif;">Bu alanda yapılan en son çalışmanın 2005’te gerçekleştiğini belirten biliminsanları, son altı yıl içinde ruhsal bozukluk yaşayan insanlarda yüzde 50’ye varan bir artış olduğunu ortaya koyuyor.” </span></span></p>
<p align="JUSTIFY"><span style="font-size: small;"><span style="font-family: Times New Roman,serif;">Ruhsal bozukluklardan mustarip olan yalnızca Avrupa mı? Whitaker’in 2010’de yayınlanan ‘Anatomy of an Epidemic’ başlıklı yapıtında yer alan istatistiklere göre, 2007’de her 76 ABD’liden biri, ruhsal hastalıklardan malûl olduğu gerekçesiyle kamu fonlarından yardım alır hâle gelmiş. Bu oran 1987’dekinin iki, 1955’tekinin ise altına denk düşmekte. Öte yandan, benzer araştırmalar, kriz döneminde (2007-2010) Avrupa’da intiharların artarken, antidepresan kullanımında yüzde kırk civarında bir patlama yaşandığını da ortaya koyuyor. </span></span></p>
<p align="JUSTIFY"><span style="font-size: small;"><span style="font-family: Times New Roman,serif;">Dünya Sağlık Örgütü’ne bağlı uzmanlarının Avrupa’daki 10 ülke verilerine dayanarak yaptıkları araştırmaya göre Avrupa’da 10 ülkeden 9’unda 2007 ve 2009 tarihleri arasında çalışma yaşında olan insanlar arasında intihar etme oranı ise yükselmiş.</span></span></p>
<p align="JUSTIFY">“<span style="font-size: small;"><span style="font-family: Times New Roman,serif;">Peki ya Türkiye?” diyeceksiniz.</span></span></p>
<p align="JUSTIFY"><span style="font-size: small;"><span style="font-family: Times New Roman,serif;">Son 6 yıl içerisinde Türkiye’de antidepresan ilaç satışlarında yüzde 70 oranında bir artış yaşandığı kaydediliyor. Metin Münir’e göre, 2005-2010 yılları arasında antidepresan satışları 20 küsûr milyon kutudan 34 milyon kutuya yükseldi. Münir, bunun, aynı dönemde toplam ilaç satışlarında meydana gelen artışın iki misli olduğuna dikkat çekiyor.</span></span></p>
<p align="JUSTIFY"><span style="font-size: small;"><span style="font-family: Times New Roman,serif;">Ama “Türkiye’nin “hâlet-i ruhiyesi”ni, tıbbî istatistiklere başvurmaya gerek kalmaksızın, günlük gazeteleri ya da anaakım kanalların haber bültenlerini izleyerek de çıkarsamak mümkün.</span></span></p>
<p align="JUSTIFY"><span style="font-family: Times New Roman,serif;"><span style="font-size: small;">Buyurun bakalım:</span></span></p>
<p align="JUSTIFY">“<span style="font-size: small;"><span style="font-family: Times New Roman,serif;">Antalya’nın Gazipaşa ilçesinde 14 yaşındaki S.B’ye cinsel istismarda bulunduğu öne sürülen 2 kişinin tutuklanması ardından, aralarında CHP’li Gazipaşa Belediye Başkan Yardımcısı R.S’nin de bulunduğu 7 kişi daha gözaltına alındı. </span></span></p>
<p align="JUSTIFY"><span style="font-size: small;"><span style="font-family: Times New Roman,serif;">12 şüpheliden, emlakçı S.C., banka müdürü C.G., yerel gazete sahibi Y.K., işadamı A.B. ve H.S. tutuklama istemiyle mahkemeye sevk edilmişti. Banka müdürü C.G ve emlakçı S.C. tutuklandı.”</span><span style="font-family: Times New Roman,serif;"><em><strong>[4]</strong></em></span></span></p>
<p align="JUSTIFY">“<span style="font-size: small;"><span style="font-family: Times New Roman,serif;">Evli olan ve eşinden ayrı yaşayan E.T. 5 yaşındaki kızı S.T’yi de alarak, sevgilisi A.A’nın Tekirdağ’daki evine yerleşti. İddiaya göre A.A. bir süre sonra sevgilisinin kızı S.T’ye kötü davranıp dövmeye başladı. Çocuğa darp olayı, ağlama ve bağırma seslerini duyan apartman sakinlerinin polise haber vermesiyle ortaya çıktı. </span></span></p>
<p align="JUSTIFY"><span style="font-size: small;"><span style="font-family: Times New Roman,serif;">Eve gelen polis ekipleri, vücudunun çeşitli yerlerinde yaralar oluşan çocuğu hastaneye kaldırdı. Küçük kızın doktor kontrolünde vücudunun çeşitli yerlerinde aldığı darbeler nedeniyle izler ve morluklar ile cinsel organında ve kalçasında diş izleri tespit edildi.”</span><span style="font-family: Times New Roman,serif;"><em><strong>[5]</strong></em></span></span></p>
<p align="JUSTIFY">“<span style="font-size: small;"><span style="font-family: Times New Roman,serif;">* Samsun’un İlkadım ilçesinde, özel bir şirkette güvenlik görevlisi olan Cem Şen (35) kredi kartı borcu yüzünden tartıştığı 9 yıllık karısı Feride Şen’i (34) 12 yerinden bıçaklayarak öldürdü!</span></span></p>
<p align="JUSTIFY"><span style="font-size: small;"><span style="font-family: Times New Roman,serif;">* İzmir’in Konak ilçesinde evinde yanmış olarak bulunan 67 yaşındaki Bayram Özyıldırım’ı, erkek arkadaşıyla buluşabilmek için, içeceğine uyku ilacı koyup evde yangın çıkartarak öldürmekle suçlanan kızı G.Ö. hakkında ömür boyu hapis cezası istemiyle dava açıldı!</span></span></p>
<p align="JUSTIFY"><span style="font-size: small;"><span style="font-family: Times New Roman,serif;">* Antalya’da laf atma yüzünden çıkan kavgada Eda ve Sudenaz adlarını kullanan iki travesti, esnaf tarafından linç edilmek istendi!</span></span></p>
<p align="JUSTIFY"><span style="font-size: small;"><span style="font-family: Times New Roman,serif;">* Adana’da 32 yaşındaki Muhammed Ş. karısı 21 yaşındaki Dudu Ş’yi evlerinin balkonundan aşağı itip öldürdüğü iddiası ile gözaltına alındı. Tartışmanın eve geç kalma nedeniyle çıktığı anlaşıldı!</span></span></p>
<p align="JUSTIFY"><span style="font-size: small;"><span style="font-family: Times New Roman,serif;">* Kütahya’da bar sahibi 41 yaşındaki Alpaslan Kiper ile üniversite öğrencisi 20 yaşındaki Volkan Ruhi İçen, içinde bulundukları araçta silahlı saldırıya uğradı. Şüpheliler Kiper’in aracını adres sorma bahanesiyle durdurdu, “Sen beni tanıyor musun?” diyerek belinden çıkardığı tabancayla ateş etti!”</span><span style="font-family: Times New Roman,serif;"><em><strong>[6]</strong></em></span></span></p>
<p align="JUSTIFY">“<span style="font-size: small;"><span style="font-family: Times New Roman,serif;">Aydın Emniyet Müdürlüğü’ne başvuran kız kardeşler A.A. (19) ve A.A. (17), üvey babaları B.A’nın kendilerine yıllardır tecavüz ettiğini öne sürdü. Gözaltına alınan B.A, adliyeye sevk edildi. Mahkemede, hakkındaki “tecavüz suçlamasını” kabul eden B.A, tutuklandı. Kız kardeşlerden 19 yaşındaki A.A’nın, B.A’nın önceki evliliğinden dünyaya gelen oğluyla evli olması nedeniyle aynı zamanda gelini olduğu belirtildi.”</span><span style="font-family: Times New Roman,serif;"><em><strong>[7]</strong></em></span></span></p>
<p align="JUSTIFY">“<span style="font-size: small;"><span style="font-family: Times New Roman,serif;">Uşak’ta dört gündür kayıp olan Zekiye (12) ve Arzu Çoban’ı (17) öldürdükleri iddiasıyla gözaltına alınan iki zanlının, cinayeti işlediklerini itiraf ettikleri öğrenildi.</span></span></p>
<p align="JUSTIFY"><span style="font-size: small;"><span style="font-family: Times New Roman,serif;">Alınan bilgiye göre, soruşturmayı sürdüren jandarma ve polis ekipleri, Çoban kardeşlerin en son birlikte görüldüğü M.A.G (14) ve H.G’yi (14), kent merkezinde saklandıkları yakınlarını ait iki ayrı evde yakaladı. Zanlılardan M.A.G’nin hırsızlık ve yankesicilik suçlarından yaklaşık 30, H.G’nin ise aynı suçlardan yaklaşık 20 ayrı suç kaydının bulunduğu tespit edildi.</span></span></p>
<p align="JUSTIFY"><span style="font-size: small;"><span style="font-family: Times New Roman,serif;">Çoban kardeşlerin bıçaklanarak öldürüldüğü ve cesetlerinin yakılmaya çalışıldığı tespit edilmişti.”</span><span style="font-family: Times New Roman,serif;"><em><strong>[8]</strong></em></span></span></p>
<p align="JUSTIFY"><span style="font-size: small;"><span style="font-family: Times New Roman,serif;">Bu rasgele dizilmiş veriler dahi bu ülke “anadamarı”nın (yetişkin, Baskın Oran’ın deyişiyle “Lahasümüt” ve de erkek) “öteki”ne (“farklı” ve/veya “güçsüz” addedilene, “tabi” konumdakine, kadına, çocuğa, Kürt’e, eşcinsele, gayrımüslime) yönelik kuşku, nefret ve şiddet duygularının, her an patlamaya hazır bir bomba olduğunu gösteriyor. “Türkiye’nin hızla sağa kaydığı”nı ortaya koyan “2011 Türkiye Değerler Araştırması” da bu durumu doğruluyor: “Komşu olarak hangi grubu istemezsiniz?” sorusuna yüzde 84 oranında “eşcinseller” yanıtı veriliyor, örneğin…</span></span></p>
<p align="JUSTIFY"><span style="font-size: small;"><span style="font-family: Times New Roman,serif;">Ve aynı ankete göre, yüzde 77’si “Kendini mutlu hisseden” Türklerin yüzde 68’i “İşini kaybedip yeni iş bulamamaktan endişe duyuyor”; yüzde 76’sı “Çocuklarına iyi bir eğitim sağlayamayacağı” kaygısında; yüzde 77’si “Bilim ile din çatışırsa her zaman din doğrudur” diyor; yüzde 52’si “Telefonlarının dinlenip e-postalarının okunması” endişesini taşıyor; ve yüzde 97’si “Cehenneme inanıyor”! …</span></span></p>
<p align="JUSTIFY"><span style="font-size: small;"><span style="font-family: Times New Roman,serif;">Bu tam anlamıyla bir yabancılaş(tırıl)ma tablosudur… Dünya borsalarında bir lahzada trilyonların el değiştirdiği, her karışı dev şirketlerin tasallutu altındaki yeryüzünde, yaşamının denetimi elinden alınmış, ne zaman işinden, ne zaman aşından olacağını, ne zaman tasını tarağını toplayıp yaşamını geçirdiği topraklardan göç etmek zorunda kalacağını kestiremeyen, her türlü güvencesi ve sabitesi berhava edilmiş, aklı bir yandan ekranlardan üzerine boşaltılan malumat bombardımanı, bir yandan da tüketim mallarının cazibesiyle karışmış insancıkların son sığınağı: tanımlanamayan öfkelerin, korkuların, kaygıların fantazmagorik dünyası…</span></span></p>
<p align="CENTER"><span style="font-size: small;"><span style="font-family: Times New Roman,serif;">* * *</span></span></p>
<p align="JUSTIFY"><span style="font-family: Times New Roman,serif;"><span style="font-size: small;">Çok mu dağıldı konu? Toparlayalım o zaman…</span></span></p>
<p align="JUSTIFY"><span style="font-size: small;"><span style="font-family: Times New Roman,serif;">Postmodernistlere yöneltilen eleştirilerden biri de Modernite’nin “büyük anlatıları”nı acımasızca eleştirirken, “suyla birlikte bilim bebeğini de dışarı attıkları” yolundadır. Bir başka deyişle, Aydınlanma’ya ve onun “akıl”ına yöneltilen (pek çoğu haklı) eleştiriler, eski kesinliklerin yerine freni patlamış bir göreciliği ikame ederken, akılcılığı ve bilim yapma olanağını da ortadan kaldırmıştır.</span></span></p>
<p align="JUSTIFY"><span style="font-size: small;"><span style="font-family: Times New Roman,serif;">Neo-liberalizm ile postmodernist mantık arasında bir bitişiklik, bir örtüşme olduğu üzerine çokça yazıldı çizildi… Gerçekten de postmodern yazarların “büyük anlatıların/ideolojilerin vb. sonu”nu ilan eden nihilizmleri, neo-liberalizme “sosyal/kamusal”ın iktisadî ve toplumsal yaşam üzerindeki müdahalelerini tasfiye etmenin, hayatın tüm alanlarını piyasanın mantığına tabi kılmanın, kimlikleri çoğullaştırırken bir yandan piyasa ilişkilerini genleştirmenin bir yandan da muhalefet potansiyelini aşındırmanın vb. ideolojik araçlarını da sağlayageldi. </span></span></p>
<p align="JUSTIFY">“<span style="font-size: small;"><span style="font-family: Times New Roman,serif;">Vesayet rejimi”ni “yıkan” (??), “ezberleri bozan” AKP iktidarının da postmodernist söylemden çokça nasiplendiğini görmemek mümkün mü? </span></span></p>
<p align="JUSTIFY">“<span style="font-size: small;"><span style="font-family: Times New Roman,serif;">Vesayet rejimi”ni ortadan kaldırmak adına “Aydınlanma”nın Türk varyantını sonuçlarıyla birlikte izale etme yolundaki girişimlerinde AKP iktidarı, böylelikle seküler ve bilimsel bir tartışma olasılığını berhava ederken, iki sonucun birden önünü açmakta: Bunlardan ilki (kendi meşruiyetini destekleyecek) bir mitomaninin biçimlenişi… Günümüzden 100-150 yıl önce AKP iktidarını ve onun yöneleceği radikal değişimleri kehanet eden bir sufî “Baba” efsanesi örneğin, “habitus”ları itibariyle bu tür söylencelere yatkın kitlelerin partiye bağlılıklarını “iman” düzeyine taşımada etkin olmaz mı?</span></span></p>
<p align="JUSTIFY"><span style="font-size: small;"><span style="font-family: Times New Roman,serif;">İkinci sonuç ise, kanımca ilkinden daha da sakıncalı: iktidar partisi eliyle tüm şiddetiyle uygulanan neo-liberal politikalar ile siyasal serüvenlerin istikrarsızlaştırdığı toplumsal dokunun çürümeye bırakılması soncunu veriyor. </span></span></p>
<p align="JUSTIFY"><span style="font-size: small;"><span style="font-family: Times New Roman,serif;">Üniversiteleri, TÜBİTAK’ı, TÜBA’yı kıskaca alan, medyada misli görülmemiş bir tekelleşme yaratan AKP iktidarının bu çürümeye tepkisi ise, bilimsel, akılcı bir tartışmayı teşvik etmek bir yana, doktorların, psikiyatrların, sosyal bilimcilerin rolünü imamlara devretmenin ötesine geçmiyor…</span></span></p>
<p align="JUSTIFY">
<p align="JUSTIFY"><span style="font-family: Times New Roman,serif;"><span style="font-size: small;"><em><strong>N O T L A R</strong></em></span></span></p>
<p align="JUSTIFY"><span style="font-size: small;"><span style="font-family: Times New Roman,serif;"><em><strong>[*] </strong></em></span><span style="font-family: Times New Roman,serif;">Newroz, Yıl:5, No:197, 22 Aralık 2011…</span></span></p>
<p align="JUSTIFY"><span style="font-size: small;"><span style="font-family: Times New Roman,serif;"><em><strong>[1]</strong></em></span><span style="font-family: Times New Roman,serif;"> Adorno&amp;Horkhemer, Aydınlanmanın Diyalektiği.</span></span></p>
<p align="JUSTIFY"><span style="font-size: small;"><span style="font-family: Times New Roman,serif;"><em><strong>[2]</strong></em></span><span style="font-family: Times New Roman,serif;"> Meraklısı Serdar Turgut’un “Müştak Baba Kimdir? Müştak Baba’nın Kehanetleri Nedir?” başlıklı yazısına müracaat edebilir: http://www.haber50.com/mustak-baba-kimdir-mustak-babanin-kehanetleri-nedir-346479h.htm</span></span></p>
<p align="JUSTIFY"><span style="font-size: small;"><span style="font-family: Times New Roman,serif;"><em><strong>[3]</strong></em></span><span style="font-family: Times New Roman,serif;"> http://www.ankarasayfasi.com/haber-9518-Mustak-Babanin-AK-Parti-kehaneti.html</span></span></p>
<p align="JUSTIFY"><span style="font-size: small;"><span style="font-family: Times New Roman,serif;"><em><strong>[4]</strong></em></span><span style="font-family: Times New Roman,serif;"> Faruk Keskin, “Yedi Kişi Daha Gözaltında”, Cumhuriyet, 29 Haziran 2011, s.3.</span></span></p>
<p align="JUSTIFY"><span style="font-size: small;"><span style="font-family: Times New Roman,serif;"><em><strong>[5]</strong></em></span><span style="font-family: Times New Roman,serif;"> Erdal Özcan, “Korku Tüneli Gibi”, Cumhuriyet, 29 Haziran 2011, s.3</span></span></p>
<p align="JUSTIFY"><span style="font-size: small;"><span style="font-family: Times New Roman,serif;"><em><strong>[6]</strong></em></span><span style="font-family: Times New Roman,serif;"> Cemil Ciğerim, “Nefret ve Cinnet Toplumu”, Cumhuriyet, 10 Temmuz 2011, s.7.</span></span></p>
<p align="JUSTIFY"><span style="font-size: small;"><span style="font-family: Times New Roman,serif;"><em><strong>[7]</strong></em></span><span style="font-family: Times New Roman,serif;"> “Üvey Kızlarına Tecavüz”, Cumhuriyet, 3 Ağustos 2011, s.3.</span></span></p>
<p align="JUSTIFY"><span style="font-size: small;"><span style="font-family: Times New Roman,serif;"><em><strong>[8]</strong></em></span><span style="font-family: Times New Roman,serif;"> “Kayıp Kız Kardeşlerin Katilleri Yakalandı”, Milliyet, 30 Ağustos 2011, s.3.</span></span></p>
<div class="addthis_toolbox addthis_default_style addthis_32x32_style" addthis:url='http://www.atik-online.net/2011/12/mustak-babaya-tubaya-akil-sagligina-akpye-postmoderniteye-vs-dair/' addthis:title='Müştak Baba&#8217;ya, TÜBA&#8217;ya, Akıl Sağlığına, AKP&#8217;ye, Postmodernite&#8217;ye vs. Dair* ' ><a class="addthis_button_preferred_1"></a><a class="addthis_button_preferred_2"></a><a class="addthis_button_preferred_3"></a><a class="addthis_button_preferred_4"></a><a class="addthis_button_compact"></a></div>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.atik-online.net/2011/12/mustak-babaya-tubaya-akil-sagligina-akpye-postmoderniteye-vs-dair/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Kadın Cinayetleri Muhafazakarlık İkliminden Soyutlanabilir mi? [*]</title>
		<link>http://www.atik-online.net/2011/11/kadin-cinayetleri-muhafazakarlik-ikliminde-soyutlanabilir-mi/</link>
		<comments>http://www.atik-online.net/2011/11/kadin-cinayetleri-muhafazakarlik-ikliminde-soyutlanabilir-mi/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 30 Nov 2011 18:48:31 +0000</pubDate>
		<dc:creator>AHM</dc:creator>
				<category><![CDATA[Kadın]]></category>
		<category><![CDATA[Köşe Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[Sibel Özbudun]]></category>
		<category><![CDATA[cinayetleri]]></category>
		<category><![CDATA[İkliminde]]></category>
		<category><![CDATA[mi]]></category>
		<category><![CDATA[muhafazakarlık]]></category>
		<category><![CDATA[soyutlanabilir]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.atik-online.net/?p=11174</guid>
		<description><![CDATA[SİBEL ÖZBUDUN &#124; 30 &#8211; 11 &#8211; 2011 &#124; “Tek kitaplı insandan kork!”[1] “Yollar yürümekle aşınmaz,” demişti bir zamanlar devletimizin bir “büyüğü”. Bu “vecize”yi uyarlayalım mı? “Rakamları yayınlamakla, hatta hergün kocası, babası, sevgilisi, ağabeyi tarafından boğazlanan kadınların listesini yayınlamakla, kadına yönelik şiddet azalmaz.” Çünkü kadın cinayetlerinin 10 yılda yüzde 1400 oranında artış gösterdiğini… 2011’nin ilk [...]<div class="addthis_toolbox addthis_default_style addthis_32x32_style" addthis:url='http://www.atik-online.net/2011/11/kadin-cinayetleri-muhafazakarlik-ikliminde-soyutlanabilir-mi/' addthis:title='Kadın Cinayetleri Muhafazakarlık İkliminden Soyutlanabilir mi? [*] ' ><a class="addthis_button_preferred_1"></a><a class="addthis_button_preferred_2"></a><a class="addthis_button_preferred_3"></a><a class="addthis_button_preferred_4"></a><a class="addthis_button_compact"></a></div>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.atik-online.net/wp-content/uploads/2011/10/sibelozbudun.jpg" rel="lightbox[11174]" title="sibelozbudun"><img class="alignleft size-thumbnail wp-image-10262" title="sibelozbudun" src="http://www.atik-online.net/wp-content/uploads/2011/10/sibelozbudun-100x100.jpg" alt="" width="100" height="100" /></a>SİBEL ÖZBUDUN | 30 &#8211; 11 &#8211; 2011 | <em>“Tek kitaplı insandan kork!”<strong>[1]</strong></em><span id="more-11174"></span></p>
<p>“Yollar yürümekle aşınmaz,” demişti bir zamanlar devletimizin bir “büyüğü”.</p>
<p>Bu “vecize”yi uyarlayalım mı? “Rakamları yayınlamakla, hatta hergün kocası, babası, sevgilisi, ağabeyi tarafından boğazlanan kadınların listesini yayınlamakla, kadına yönelik şiddet azalmaz.” Çünkü kadın cinayetlerinin 10 yılda yüzde 1400 oranında artış gösterdiğini… 2011’nin ilk altı ayında yaklaşık 26 bin kadının cinayet, yaralama, saldırı, tehdit mağduru olduğunu, aynı dönemde 105 kadın, sekiz çocuk ve iki bebeğin çoğunlukla birinci derecede bir yakını tarafından öldürüldüğünü… koca-baba-erkek kardeş cinayetine kurban giden kadın sayısının dokuz yılda 4.410’u bulduğunu… 3 kadından birinin çocuk gelin olup ensestten şikayetçi olduğunu…</p>
<p>Kadının Statüsü Genel Müdürlüğü’nün yaptığı araştırma sonuçlarına göre, ülkemizde kadınların yüzde 42’sinin fiziksel ve cinsel şiddete uğradığını&#8230; Yoksul hanelerde yaşayan kadınların yarısının bu tür şiddet mağduru olduğunu… Yüksek gelir seviyesindeki hanelerde yaşayan kadınların da neredeyse üçte biri erkek şiddetinin hedefi olmaktan kurtulamadığını&#8230; Lise ve üzeri eğitim alan kadınlardan şiddet görenlerin oranının yüzde 28’i bulduğunu…</p>
<p>Türkiye’de şiddete maruz kalmış kadınların üçte birinin (yani Türkiye’de kadınların yüzde 15’i!) hayatına son vermeyi düşündüğünü… yani Türkiye’de takriben 5.5 milyon kadının yaşadığı şiddet nedeniyle intihar etmeyi düşündüğünü…</p>
<p>Kısacası, bu ülke kadınlarına cehennemi yaşatan koşulların yoğunlaşarak sürdüğünü gözümüze sokan rakamların hergün görüntülü/yazılı medyada yer alması, hayır, işe yaramıyor…</p>
<p>Tersine… Taciz, tecavüz, dayak, cinayet bütün hoyratlığıyla, artarak sürüyor…</p>
<p>Tersine, “muhafazakâr” kimlikleriyle tanınan iki “ünlü” (neleriyle ünlü olduklarını bilmiyorum) dört kadına otel odasında tecavüz edip ardından sağa-sola kostaklanabiliyorlar; tersine, Yargıtay 14. Ceza Dairesi’nin 13 yaşında bir kız çocuğa tecavüz eden 26 kişinin, “çocuğun rızası vardı” diye en hafif cezalara çarptırılmasını onaylayışını hâkim “kararımız kanunlara uygun ve vicdanîdir; esas bu haberler çocukta travmaya yol açıyor” pervasızlığıyla savunuyor; tersine…</p>
<p>O zaman… O zaman görüngüden nedenlere, eylemden motiflere inen bir teşrihe, tüm bunların olup bitebildiği bağlamı daha yakından kavramaya ihtiyacımız var.</p>
<p><em>Bu bağlamın adını hemen koyalım: Neo-liberal AKP iktidarının kültürel iklimde yol verdiği, giderek sponsorluğunu üstlendiği muhafazakârlaş(tır)madan söz ediyorum.</em></p>
<p>Bu “muhafazakârlaş(tır)ma” operasyonu, AKP’nin üçüncü (“ustalık”) iktidar döneminde daha bir pervasızlaştı. Nasıl mı?</p>
<p>Kaçırmış olamazsınız: kısa süre önce Kadın ve Aileden Sorumlu Devlet bakanlığı, üç karılı bir şeyhülislâmı danışmanlığa getiren<strong><em>[2]</em></strong> Tayyip Erdoğan’ın “Biz muhafazakâr demokrat bir partiyiz, öyleyse aile yapımızı güçlendirmemiz lazım,” sözleriyle lağvedilerek yerine “Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı” kuruldu.</p>
<p>Bu olayın kendisi, başlı başına bir zihniyet göstergesi: Kadının kendi başına görünür olmadığı, illâ ki aile bağlamına yerleştirilmesi ve bir “sosyal güvenlik” mevzuu olarak ele alınması gerektiğine değgin bir muhafazakâr bilinç. “Kadın” sözcüğünün dahi “tabii” bağıntılarından (koca-aile-çocuklar…) soyutlanmış olarak bir başına kamusal alanda tezahür ve terennümünden rahatsız olan bir müstehcen kafa… Tabiaten güçsüz ve iradesiz, nefsine yenik yaratıkları olarak kadınların “aile ve sosyal politikalar aguşunda koruma altına alınması” gereğine iman etmiş bir pederşahîlik… [Oysa kadın sözcüğünü aile ve sosyal politikalar sığınağında korumaya alan devletlûların, “aileleri” tarafından suistimal edilen -dayak yiyen, gözü patlatılan, burnu kesilen, bıçaklanan, silahla tehdit edilen…- kadınları “koruma altına alma” konusunda hiç de öyle acul davranmadığını biliyoruz. [Hatırlayın, en son kendisini sürekli tehdit eden kocası hakkında değişik adliyelere üç kez şikayette bulunup koruma isteyen Müzeyyen Yanık’a talep ettiği koruma, kocası tarafından öldürüldükten üç ay sonra tahsis edilmişti…<strong><em>[3]</em></strong>]</p>
<p>Peki -kadın örgütlerinin bakanı konusunda genellikle “hayırhah” konuştukları bu yeni bakanlığın ilk işlerinden biri ne oldu dersiniz? Kadın sığınma evlerinin sayısını arttırma konusunda kolları sıvamak? Kadın istihdamını arttırmak üzere Kalkınma Bakanlığıyla temasa geçmek? Kadın okuryazarlığıyla ilgili çalışmalara girişmek?</p>
<p>Bilemediniz… Bakan Fatma Şahin’in ilk işlerinden biri, Diyanet İşleri Başkanlığı ile, “aile ile ilgili problemleri tespit ederek bu problemlerin çözümü amacıyla ailelere yönelik eğitim, danışmanlık ve sosyal hizmet modelleri geliştirme, bu modellerin uygulanmasına yönelik öneriler ortaya koymak ve ailenin eğitimi ve danışmanlığının içeriğinin belirlenmesinde ortak çalışmalar yapma”yı öngören bir işbirliği protokolü imzalamak oldu!</p>
<p>Bu ülkede kadınların yaşadığı, vahşet boyutlarına ulaşmış şiddet başta olmak üzere istihdam, yoksulluk, eğitime erişimsizlik, siyasal temsilin düşüklüğü, sağlık, kreş gibi yüzlerce sorunu kadını aileye, aileyi de Diyanet’e havale ederek çözme gözboyayıcılığı. [Başkanı Van depreminin ardından “Yaratıcı kudret yok sayılarak depremlerin tesadüflere bağlanmaması” gerektiğini söyleyen, bu tür afetlerin sınanmak için olduğu”nu kaydeden bir Diyanet İşleri’nin, kadına yönelik şiddete çözümü de herhâlde “ey kadınlar, kocanızdan yediğiniz dayaklar, gördüğünüz işkenceler bu dünyadaki sınavınızdır; bunlara ne kadar metanetle sabrederseniz, cennetteki yerinizi de o kadar garanti altına almış olursunuz”, olur…<strong><em>[4]</em></strong></p>
<p>AKP iktidarının, üç çocuk doğurmakla (ve hiç kuşkusuz onların tüm bakım faaliyetleriyle) yükümlendirdiği kadınların çalışmasına da pek sıcak bakmadığı biliniyor. Bunu çeşitli istihdam verileriyle saptamak, olanaklı…</p>
<p>Türkiye’de çalışma yaşındaki kadın nüfusu 27 milyon civarındayken, istihdam edilen toplam kadın sayısı sadece 6.4 milyon, örneğin. Türkiye Kadın Girişimciler Derneği ve GFK’nin araştırmasına göre erkeklerin yüzde 58.7’si ‘çocuk büyütmeyi’ kadının temel görevi olarak görüyor&#8230;</p>
<p>Bunun ortaya çıkardığı tablo ise, şöyle betimlenmekte:</p>
<p>“2009 yılı itibariyle Türkiye’de kadınların iş gücüne katılım oranı yüzde 26 iken dünya ortalaması yüzde 51.6, Türkiye’de kadınların istihdam oranı yüzde 22.3 iken dünya ortalaması yüzde 48, Türkiye’de kadınların işsizlik oranı yüzde 14.3 iken dünya ortalaması yüzde 7’dir. Türkiye, kadınların iş gücüne katılım ve istihdam oranı açısından dünya ortalamasının ancak yarısı kadar bir oran yakalayabilirken, kadın işsizliğinde dünya ortalamasının iki katı bir orana ulaşmaktadır. 2009 yılı esas alınarak Türkiye dünyanın çeşitli bölgeleri ile kıyaslandığında ise Türkiye’de kadınların iş gücüne katılım ve istihdam oranının yalnızca Orta Asya ortalamasının biraz üstünde olduğu, diğer 8 bölgeden ise düşük olduğu görülmektedir. İşsizlik oranı açısından ise Türkiye’de kadın işsizliği Kuzey Afrika ve Orta Asya ortalamasının biraz altında olup, diğer 7 bölgeden yüksektir.”</p>
<p>Ya da, “2010’un Mart ayından 2011’in Mart ayına, büyümeyen tarımda yüksek istihdam artışı gösteren TÜİK’in uyduruk tarım istihdamını bir yana bırakıp tarım dışına göz atarsak, orada gerçekleşen 1 milyona yakın istihdam artışının yine erkek egemen bir özellikte olduğunu görüyoruz. Kriz sonrası yaratılan işler 3 kadına, 7 erkeğe biçiminde paylaştırılmış. Böylece, kadının toplam tarım dışı istihdamdaki payının yüzde 22-23’ü aşamadığı görülüyor…” Mustafa Sönmez’in saptamasıyla.</p>
<p>Evet, Türkiye’de kadınların tarımdışı sektörlerde çalışma oranları, son derece düşük. Yüzde 83 oranında kadın, atıl durumda… Daha da vahimi, çalışan kadınların ise, yüzde 97’si, kayıtdışı olarak çalışıyor… Okur-yazar olmayan yüzde 11’lik nüfusun büyük kısmını (yüzde 79) kadınların oluşturması, bu durumu katmerlendiriyor.</p>
<p>Hâl böyle olunca, kadın nüfusu, bu ülkedeki yoksulluktan da payını bolca alıyor: “Toplam işgücündeki her 10 erkekten yaklaşık 2’si, her 10 kadından da yaklaşık 6’sı gelir elde edememekte, örneğin. Bu oranların, gelir dağılımına yansıması ise; kadın işgücündeki her 10 kadından 9.3’ü ve erkek işgücündeki her 10 erkekten 5’inin en düşük iki gelir grubuna girmesidir.”<strong><em>[5]</em></strong></p>
<p>Eğitim düzeyi düşük, ana gövdesi ev kadını konumunda, çalıştığında kayıtdışına ya da sefalet ücretlerine talim etmek zorunda bırakılan yoksul kadınların, AKP’nin “muhafazakâr demokrat (!)” ikliminde kendilerine yönelen eril şiddete karşı çıkma olasılığı nedir, acaba? Yanıtı farklı üniversitelerden araştırmacıların farklı kentlerde, şiddet gören kadınlar arasında yürüttükleri araştırmanın sonucuna bırakalım:</p>
<p>Örneğin Kayseri’de iki sağlık ocağına hizmet almak üzere başvuran 355 kadına uygulanan ankette kadınlardan, şiddeti haklı görmeyi gerektirebilecek herhangi bir nedene evet diyenlerin oranı yüzde 52.1. Bu araştırmada kadınlardan yüzde 38.6’sı yediği dayakta kendini suçlu görmekte… Fethiye’de Devlet Hastanesi’ne başvuran kadınlar arasında yapılan anket çalışması ise, kadınların yüzde 16.5’inin, kadın haksızsa dayak yemesini onayladıkları açığa çıkmış… İstanbul’da yapılan bir başka araştırmada ise, katılımcıların yüzde 42.5’i “çocuklarının bakımlarını ihmal etmeleri”, yüzde 41.8’i “kocalarına karşılık vermeleri” hâlinde, yüzde 37’si de “kadının parayı lüzumsuz yere harcaması” durumunda “kocanın şiddet uygulamakta haklı olduğu” görüşünü savunmuş.<strong><em>[6]</em></strong></p>
<p>Bir başka deyişle, <em>kadınların (umarsız) rızası, eril şiddetin yeniden üretildiği zemine katkıda bulunmakta. </em></p>
<p><em>O zaman şu saptamayı yüksek sesle vurgulamakta fayda var: Bu ülkede kadına yönelik (son yıllarda katlanan) şiddet, kadın cinayetleri, ne denli insanlıkdışı boyuta varmış olursa olsun; kadına ilişkin tüm göstergelerin (istihdam, eğitim, sağlık vb.) negatife doğru seyrettiği, iktisaden neoliberal, kültürel olarak ise neo-con (“muhafazakâr demokrat”!) iklimden soyutlanarak ele alınmamalı. </em></p>
<p><em>Aksi takdirde, kadını korumasız kaldığı bir şiddetin kurbanı biçare yaratıklar olarak gösterip, AKP iktidarının onu (ailenin kanatları arasında) koruma altına alma argümanlarına bir yenisini eklemekten öte bir şey yapmış olmuyoruz…</em></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>5 Kasım 2011 10:56:03, Ankara.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong><em>N O T L A R</em></strong></p>
<p><strong><em>[*]</em></strong> Halkın Günlüğü, Yıl:1, No:22, 20-30 Kasım 2011…</p>
<p><strong><em>[1]</em></strong> Aquinolu Tommaso.</p>
<p><strong><em>[2]</em></strong> “Avrupa Milli Görüş Teşkilâtı Genel Başkanlığı yapan, ‘Şeyhülislâm seçilen’, üç eşli Ali Yüksel, Başbakan Erdoğan’ın danışmanlığına atandı.” (Zülal Kalkandelen, “Ne İstiyorlar Kadınlardan?”, Cumhuriyet Pazar, No:1273, 13 Ağustos 2010, s.8.)</p>
<p><strong><em>[3]</em></strong> “Koruma İsteyen Kadına Öldükten Sonra Koruma”, http://www.parantezgazetesi.com/haber_detay.asp?haber=8547.</p>
<p><strong><em>[4]</em></strong> Zira, Muhammed Peygamber’in “Kocanın eşinin boynundaki hakkından birisi, kocası onun nefsini istediği zaman, o devenin sırtında ise dahi nefsini kocasından menetmemesidir. Yine kocanın hakkından birisi de kocanın izni olmadan onun evinden herhangi bir şeyi başkasına vermemektir&#8230;” dediğini aktarmaktadır İbn-i Ömer (Derleyen: Ali Arslan,<strong> </strong>Kadınlara Hitap. Hadis-i şerifler. İstanbul: Arslan Yay., 1975, s.193.</p>
<p><strong><em>[5]</em></strong> Yrd. Doç. Dr. Mustafa Öztürk, Araş.Gör. Başak Işıl Çetin, “Dünyada ve Türkiye’de Yoksulluk ve Kadınlar”, <em>Journal of Yaşar University,</em> http://joy.yasar.edu.tr/makale/no16_vol4/09-OZTURK-CETIN.pdf</p>
<p><strong><em>[6]</em></strong> http://yeni.haberler.com/kadinlar-siddete-maruz-kalmayi-onayliyor-haberi/</p>
<div class="addthis_toolbox addthis_default_style addthis_32x32_style" addthis:url='http://www.atik-online.net/2011/11/kadin-cinayetleri-muhafazakarlik-ikliminde-soyutlanabilir-mi/' addthis:title='Kadın Cinayetleri Muhafazakarlık İkliminden Soyutlanabilir mi? [*] ' ><a class="addthis_button_preferred_1"></a><a class="addthis_button_preferred_2"></a><a class="addthis_button_preferred_3"></a><a class="addthis_button_preferred_4"></a><a class="addthis_button_compact"></a></div>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.atik-online.net/2011/11/kadin-cinayetleri-muhafazakarlik-ikliminde-soyutlanabilir-mi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>12 Eylül Kime Karşıydı?[1]</title>
		<link>http://www.atik-online.net/2011/09/12-eylul-kime-karsiydi1/</link>
		<comments>http://www.atik-online.net/2011/09/12-eylul-kime-karsiydi1/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 27 Sep 2011 19:03:18 +0000</pubDate>
		<dc:creator>AHM</dc:creator>
				<category><![CDATA[Köşe Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[Sibel Özbudun]]></category>
		<category><![CDATA[12]]></category>
		<category><![CDATA[eylül]]></category>
		<category><![CDATA[karşıydı1]]></category>
		<category><![CDATA[kime]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.atik-online.net/?p=9486</guid>
		<description><![CDATA[SİBEL ÖZBUDUN &#124; 27 &#8211; 09 &#8211; 2011 &#124; “Gücün haklı çıktığı/yerde adalet bekleme.”[2] Yeniden Merhaba Dostlar! Yeniden merhaba, çünkü dün birçoğunuzla o yürüyüşte buluşmuştuk. Bu ülkenin en değerli evlatlarının yaşamını karartan, nice ocağı söndüren 12 Eylül darbesini bir kez daha lanetlemek için birlikte yürüdük. Çok kalabalıktık… Çünkü 12 Mart’ın, 12 Eylül’ün ve coğrafyamızın kirli savaşlarının gerisinde [...]<div class="addthis_toolbox addthis_default_style addthis_32x32_style" addthis:url='http://www.atik-online.net/2011/09/12-eylul-kime-karsiydi1/' addthis:title='12 Eylül Kime Karşıydı?[1] ' ><a class="addthis_button_preferred_1"></a><a class="addthis_button_preferred_2"></a><a class="addthis_button_preferred_3"></a><a class="addthis_button_preferred_4"></a><a class="addthis_button_compact"></a></div>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.atik-online.net/wp-content/uploads/2009/03/sibelozbudun.jpg" rel="lightbox[9486]" title="sibelozbudun"><img class="alignleft size-thumbnail wp-image-1192" title="sibelozbudun" src="http://www.atik-online.net/wp-content/uploads/2009/03/sibelozbudun-100x100.jpg" alt="" width="100" height="100" /></a>SİBEL ÖZBUDUN | 27 &#8211; 09 &#8211; 2011 |<em> “Gücün haklı çıktığı/yerde adalet bekleme.”<strong>[2]</strong></em><span id="more-9486"></span></p>
<p>Yeniden Merhaba Dostlar!</p>
<p>Yeniden merhaba, çünkü dün birçoğunuzla o yürüyüşte buluşmuştuk.</p>
<p>Bu ülkenin en değerli evlatlarının yaşamını karartan, nice ocağı söndüren 12 Eylül darbesini bir kez daha lanetlemek için birlikte yürüdük.</p>
<p>Çok kalabalıktık…</p>
<p>Çünkü 12 Mart’ın, 12 Eylül’ün ve coğrafyamızın kirli savaşlarının gerisinde bıraktığımız yoldaşlarımız da bizlerleydi.</p>
<p>O hiç yaşlanmayan çocuk yüzleriyle omuz başımızda, bizlerle birlikte yürüdüler.</p>
<p>Omuz başımızda bizlerle birlikte yürüyen yoldaşlarımız, bize bir şeyi anımsatıyorlardı; mutlaka duymuşsunuzdur onları…</p>
<p>Bizlere o Kara Eylül’ün katletmeye çabaladığı en önemli değerimizi, yoldaşlık bilincini fısıldıyorlardı.</p>
<p>Hayır, 12 Eylül darbesi o yıllarda 20’li yaşlarını süren, ve bugün bazıları ak saçlarıyla aramızda olan devrimci kuşağa karşı yapılmadı, dostlar…</p>
<p>12 Eylül darbesi, bugünün, 2010’lu yılların kadınlarına, erkeklerine, gençlerine, yaşlılarına, velhasıl ülkemiz insanlarının geleceğine karşı yapıldı.</p>
<p>12 Eylül darbesi, bu ülkede neo-liberal piyasa ekonomisinin önünü açmak, bunun karşısındaki örgütlü halk direncini, emekçilerin direnişini kırmak için yapıldı.</p>
<p>12 Eylül’de asker eşliğinde elini kolunu sallaya sallaya bu ülkeye giren piyasa ekonomisi, yani dizgininden boşalmış vahşi kapitalizm, hayatımızın her alanını hoyratça talana koyuldu.</p>
<p>Özelleştirmeler, kitlesel işten çıkartmalar, emekçi kitlelerin kazanılmış haklarının gaspı, toplumu “terbiye”ye yönelik baskıcı önlemler…</p>
<p>Sendikalar başta olmak üzere bütün gerçek emek örgütlerinin “yasadışı” ilan edilmesi ve aktivistlerin sınırsız bir zorbalığa maruz bırakılışı…</p>
<p>Millî gelir dağılımında emekçilerin payı hızla düşerken patronların yüzünü güldüren yeni  “paylaşım” düzeni…</p>
<p>Bütün ülke sathının uçsuz bucaksız bir cezaevine dönüştürülmesi…</p>
<p>Yasaklanan, toplanan, imha edilen kitaplar, dergiler, cezaevlerine yığılan, yurttaşlıktan atılan aydınlarla çoraklaştırılan bilim ve sanat yaşamı…</p>
<p>Azgın ve reaksiyoner bir milliyetçiliğin tek olası kimlik olarak topluma enjekte edilmesi…</p>
<p>Ve gerisileştirilen iklimde, insanları tek bir vasfa, “müşteri”ye indirgeyen tüketim toplumu kültürünün kılcal damarlarımıza dek pompalanması…</p>
<p>Yaşamımızın “ya kırk katır ya kırk satır” kıvamında, bir yandan “cezaevi/işkence tezgâhları”, bir yandan da ışıltılı sahte cennetlere, çok-renkli, çok-kanallı, çoğul gazinoları andıran TV’ler ve AVM’ler ikilemine mahkûm kılınması…</p>
<p><em>Hayır, hayır; bugün kimse “serbest piyasa ekonomisi”nden yana olup da, “askerî darbelere karşıyım,” diyemez. </em></p>
<p><em>Derse, kuyruklu bir yalan olur bu.</em></p>
<p>Çünkü 12 Eylül darbesi, emekçilerin talanını, devrimci gençlerin işkence tezgâhlarında, öğrencilerin YÖK tahakkümü altında zapt-u rapt altına alınması ve tüm toplumun tüketimcilik cazibesiyle kişiliksizleştirilmesi adına yapıldı.</p>
<p>Sermayenin dizginsiz sömürü ve sultasını ülkenin en ücra bucaklarına dek yayabilmesinin önünü açabilmek için yapıldı.</p>
<p>Yani bugüne, bugünü ipotek altına almak amacıyla, hepimize karşı yapıldı.</p>
<p>Dün omuzbaşımızda bizlerle birlikte yürüyen yoldaşlarımız kulağımıza bunları fısıldıyorlar.</p>
<p>Onlar 3G cep telefonlarının, facebook yüzeyselliğinin, McDonalds yapaylığının, Selpak geçiciliğinin, fast-food uçarılığının yerine, gerçek yoldaşlığa çağırıyorlar bizleri…</p>
<p>Son kuruşlarıyla aldığı simidini arkadaşıyla paylaşan,</p>
<p>Polis copuna karşı hasta arkadaşının üzerine kapanan,</p>
<p>Yoldaşlarını ele vermemek için elektriğe, Filistin askısına karşı susan,</p>
<p>Arka cebinde her daim bir şiir kitabı taşıyan,</p>
<p>Canların idamını engellemek için Kızıldere’de asker kurşunlarının üzerine yürüyen,</p>
<p>İdam sehpasına giden yolu adımlarken “Yaşasın Kürt ve Türk Halklarının Kardeşliği!” diye haykıran,</p>
<p>O sevdalı, isyancı, sahici insanlığa, sahici yoldaşlığa çağırıyorlar bizi.</p>
<p><em>Langston Hughes’in, “Demokrasi gelmez/ Bu gün de gelmez, bu yıl da/ Böyle ödünler verildikçe ve bu kadar korkuldukça&#8230;” dizelerini terennüm ederek bu davete icabet, boynumuzun borcu…</em></p>
<p><em>Bunun için, 12 Eylül’ün sicilini bugünlerde dönüştürülmeye çalışıldığı gibi salt ve “faili meçhul” bir “İnsan Hakları İhlâli” günü olarak değil, neo-liberal kapitalizmin Türkiye’ye tasallutunun miladı olarak tarihe düşürmek, olmazsa olmazdır…</em></p>
<p><strong><em>N O T L A R</em></strong></p>
<p><strong><em>[1]</em></strong> 12 Eylül 2011 günü Ankara Yüksel Caddesi’nde Devrimci 78’liler Federasyonu, 68’liler Dayanışma Derneği, ODTÜ Mezunları Derneği, İHD Ankara Şubesi, Mülkiyeliler Birliği ve Çankaya Belediyesi tarafından düzenlenen “Işık Gibi &#8211; Yürümek” etkinliğinde yapılan konuşma… Newroz, Yıl:5, No:186, 14 Eylül 2011…</p>
<p><strong><em>[2]</em></strong> Phaedrus.</p>
<div class="addthis_toolbox addthis_default_style addthis_32x32_style" addthis:url='http://www.atik-online.net/2011/09/12-eylul-kime-karsiydi1/' addthis:title='12 Eylül Kime Karşıydı?[1] ' ><a class="addthis_button_preferred_1"></a><a class="addthis_button_preferred_2"></a><a class="addthis_button_preferred_3"></a><a class="addthis_button_preferred_4"></a><a class="addthis_button_compact"></a></div>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.atik-online.net/2011/09/12-eylul-kime-karsiydi1/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Antropolojide “Kuram”ı Düşünmek![*]</title>
		<link>http://www.atik-online.net/2011/09/antropolojide-%e2%80%9ckuram%e2%80%9di-dusunmek/</link>
		<comments>http://www.atik-online.net/2011/09/antropolojide-%e2%80%9ckuram%e2%80%9di-dusunmek/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 08 Sep 2011 20:48:35 +0000</pubDate>
		<dc:creator>AHM</dc:creator>
				<category><![CDATA[Köşe Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[Sibel Özbudun]]></category>
		<category><![CDATA[antropolojide]]></category>
		<category><![CDATA[düşünmek]]></category>
		<category><![CDATA[kuramı]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.atik-online.net/?p=9324</guid>
		<description><![CDATA[SİBEL ÖZBUDUN &#124; 08 – 09 &#8211; 2011 &#124; “Just one more thing!”[1] İtiraf etmek gerekiyor; “Antropoloji Kuramları” üzerine söz söylemek, “Antropolojide Kuram”dan söz etmekten çok daha kolay. Özellikle, başlıca araştırma aracı (katılımcı gözlem), bilincinde olsun olmasın, ampirisist yönelişle biçimlenmiş, tarihinin uzun bir bölümünde felsefe ve spekülasyondan olabildiğine uzak durmaya çabalamış bir disiplinin çocukları için, [...]<div class="addthis_toolbox addthis_default_style addthis_32x32_style" addthis:url='http://www.atik-online.net/2011/09/antropolojide-%e2%80%9ckuram%e2%80%9di-dusunmek/' addthis:title='Antropolojide “Kuram”ı Düşünmek![*] ' ><a class="addthis_button_preferred_1"></a><a class="addthis_button_preferred_2"></a><a class="addthis_button_preferred_3"></a><a class="addthis_button_preferred_4"></a><a class="addthis_button_compact"></a></div>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong><em></em></strong><strong></strong><a href="http://www.atik-online.net/wp-content/uploads/2009/03/sibelozbudun.jpg" rel="lightbox[9324]" title="sibelozbudun"><img class="alignleft size-thumbnail wp-image-1192" title="sibelozbudun" src="http://www.atik-online.net/wp-content/uploads/2009/03/sibelozbudun-100x100.jpg" alt="" width="100" height="100" /></a>SİBEL ÖZBUDUN | 08 – 09 &#8211; 2011 |</p>
<p>“Just one more thing!”<strong><em>[1]</em></strong></p>
<p>İtiraf etmek gerekiyor; “Antropoloji Kuramları” üzerine söz söylemek, “Antropolojide Kuram”dan söz etmekten çok daha kolay. Özellikle, başlıca araştırma aracı (katılımcı gözlem), bilincinde olsun olmasın, ampirisist yönelişle biçimlenmiş, tarihinin uzun bir bölümünde felsefe ve spekülasyondan olabildiğine uzak durmaya çabalamış bir disiplinin çocukları için, antropologun kendi düşünüş yordamları üzerine düşünmeye çağrı, ya da antropolojinin epistemolojisi üzerine düşünme anlamına gelen böylesi bir uğraş, pek alışık olmadıkları bir çabadır.<span id="more-9324"></span></p>
<p>Üniversitede hocam, “Antropologun ayakları çamurlu olmalı,” derdi. Evet, benim öğrencilik yaptığım yıllarda bu, salt o zamanlar orta boy bir gecekondu mahallesi olan Zeytinburnu’nun sokaklarını aşındırmaktan ayaklarımıza bulaşan çamur olarak algılanıyordu, ama olsun. Hocamın bu “özdeyişi”, XX. yüzyıl başlarından ortalarına dek “Gittim, gördüm, aktarıyorum” olarak özetlenebilecek “antropoloji yapma tarzı”yla uyumluydu.</p>
<p>Clifford Geertz’in (1988: 1) deyişiyle, “gerçek bir etnografın yapması gereken, yerlere gidip insanların nasıl yaşadığına dair bilgiyle geri gelmek ve bu bilgiyi, kütüphanelerde dolaşmaksızın, edebî soru(n)lara kafa yormadan profesyonel cemaat için erişilebilir kılmaktı.” Evet, Geertz’in vurgusu bu saptamanın ardından etnografi-yazın ilişkileri üzerine yönelecektir; ama “kütüphanelerde dolaşmamak” fikri, antropolojinin kuramla ilişkisindeki mesafeliliğe -isabetli- bir göndermedir.</p>
<p>Hiç kuşku yok ki, “objektif gözlemciler” olarak davrandıklarını ve gözlemlediklerini olabildiğince kendilerini katmadan, kendi “kültürel önyargıları”ndan arınmış oldukları varsayımıyla (çoğunlukla formasyonları bu konuda da eğitimi içermektedir) gördüklerini nesnel bir dille aktardıklarını düşünen etnograflar da kimi kuramsal varsayımlardan, hatta paradigmalardan uzak değildi &#8211; bilinçli ya da bilinçdışı olarak. Üstelik, kuramsal varsayımların çoğu, -etnograf/ antropolog kuramdan kaçınmaya çalıştıkça- bilinçdışı bir ağırlık kazanmaktaydı yapıtında. Bunun, sanırım, birkaç nedeni var:</p>
<p>Bunlardan ilki, antropolojik kaziyelerin büyük bölümünün, disiplinin dışında, felsefe (epistemoloji) ve sosyoloji alanlarında biçimlenmiş olmasından kaynaklanıyor. Etnograflar, sosyal bilim paradigmalarının çoğunu, diğer alanlarda çalışan entelektüel ortaklarından (felsefeciler, sosyologlar, hatta dilbilimciler) devralmışlardır. Durkheim’ın Radcliffe-Brown, Simmel’in Marcel Mauss, Max Weber’in transaksiyonalistler, Talcott Parsons ve ardından Ricoeur’ün Geertz, F. Saussure’ün Lévi-Strauss üzerindeki etkileri belirleyicidir. Bu durumu, kısmen de olsa, XIX. yüzyılda sosyal bilimler arasındaki, Wallerstein’ın (1997: 31-33; 2003: 78-79) dikkat çektiği işbölümüne borçlu olduğumuz söylenebilir: Batılı sanayileşmiş toplumlar için iktisat, siyaset bilimi ve sosyoloji (ki bu üç “nomotetik” sosyal bilim dalı Batı toplumlarında geçerli piyasa, devlet ve sivil toplum ayrıştırmasına denk düşmektedir), Doğu’nun “kadîm” toplumları için Oryantalizm (ki büyük imparatorluklar oluşturabilmiş, ancak “modernite”, yi tesis edememiş “geleneksel” toplumsal formasyonlarla ilgilidir: İslâm dünyası, Çin, Japonya, Hindistan, Bizans vb.), “ilkel” toplumlar için antropoloji (ki “ilkel”, “yazısız”, “devletsiz”, “kabile” vb. toplumlarını konu edinir)… Kültürler-arası incelemeler söz konusu olduğunda sosyal bilimlerin “Batı”nın “Batılı-olmayan” üzerine projeksiyonu olarak kurgulanması, kuram ve metodolojilerin de hiyerarşik bir aktarıma tabi oluşunu getirmiş gözükmektedir.</p>
<p>Örneğin, bizatihi “nesnellik varsayımı” dahi, toplumların doğa yasalarına tabi olduğu, dolayısıyla da sosyal bilimin doğa bilimlerinin metodolojisini izleyebileceği, izlemesi gerektiği yolundaki pozitivist önkabulun bir yansımasıdır.</p>
<p>Bununla bağlantılı ikinci -ve daha pratik- bir neden ise, XX. yüzyıl başlarından itibaren antropolojinin temel araştırma tekniği olarak şekillenen alan araştırmasının kurama gereksiniminin asgarî düzeyde olduğu kabulü, daha doğrusu yanılsamasıdır. Yapılacak iş, dünyanın ücra bir köşesinde, tercihan başka antropologlar tarafından “keşfedilmemiş” bir halk bulup bavulunu toplayıp aralarına karışmak, içlerinden birini ya da birkaçını haberci olarak seçmek, gündelik yaşamlarını izlemek, ayinlerine katılmak, masallarını dinlemek, onlarla birlikte tütün çiğnemek, tatlı patates ekmek, meyve toplamak, yemek hazırlamak, kulübeler inşa etmek, bu arada kültür şokuyla baş etmek… ve tüm bunları yaparken “her şeyi” büyük bir dikkatle kaydetmek, notlar almak, ardından da büyük bir titizlikle kağıda dökmekti. Genellikle yaptıklarının bir “yazım” işlemi olduğunu, kimsenin her şeyi bütünüyle kaydedemeyeceğini, bütün yazım işlemleri gibi toplanılan malzeme arasından seçim yapmayı (hatta bizatihî veri toplama işleminin bilinçli ya da bilinçsiz bazı kuramsal önkabuller doğrultusunda yapıldığını) bunları kendine özgü bir mantık doğrultusunda sıralamayı, söze dökmeyi ve bunlardan kimi sonuçlar çıkarmayı (çıkarsanabilecek olası sonuçlar evreninden bazılarını seçerek inşa etmeyi…) gerektirdiğini pek göz önünde bulundurmamaktaydılar. En azından, XX. yüzyıl sosyal antropolojisinin büyük bölümüne damgasını vuran işlevselci ve yapısal işlevselci yaklaşımlar, kalın hatlarla çiziktirilmiş genel birkaç kaziye dışında [tarihi analiz çerçevesinin dışına sürmek, organik, işlevsel bir bütün(lük) olarak toplum, kurumlar arasında uyum/ uyarlık, yapısal işlevselcilik için toplumsal tutunum ve sürdürümü, Malinowski işlevselciliği için temel-türetilmiş gereksinimler, vb. ilişkin varsayımlar…] kurama pek fazla yer bırakmıyor, hatta bir “kültür kuramı” olasılığını kuramsal olarak olmasa da, pratikte dışlıyor, etnografı sonsuza (ya da onlar tükenene) dek “ilkel” toplumların kayıtlarını dökmeye yazgılıyordu.</p>
<p>Ancak, bu amentüyü sarsacak olaylar gecikmeyecekti. İkinci Dünya Savaşı ve onu izleyen devasa siyasal-toplumsal değişim ve dönüşümler, mevcut çerçevelerin varolan durumu açıklamadaki yetersizliğini gözler önüne serdi. Bu gelişmeler arasında antropoloji açısından en önemlisi, “alan”ın yitimiydi. Sömürgelerin tasfiyesi ve sömürgelerdeki “ulusalcı” yükseliş, Batı antropolojisinin “<em>domain</em>”ini büyük ölçüde yitirmesine yol açacaktı.<strong><em>[2]</em></strong> Sonsuza dek uyum içerisinde kendilerini tekrarlayacakları varsayılan “toplumsal yapılar” apansız parçalanmış, değişmiş, giderek antropolog için “riskli, tehlike yüklü” mekânlara dönüşmüştü.</p>
<p>Toplumsal-siyasal altüstlükler epistemolojide de yankılarını bulmakta gecikmedi. İşlevselcilik ve yapısal işlevselciliğin statik analiz çerçevelerine yönelik itirazlar disiplin dışından kaynaklansa da, disiplin içerisinden, hatta bizatihî araştırma tekniğinin kendisinden (katılımcı gözlem, nihayetinde insan etkileşimine değgin bir faaliyetti) de destekleniyordu.</p>
<p>Öncelikle, toplumun, toplumsal yaşamın insan eyleminden bağımsız düşünülemeyeceği yolunda itirazlar yükseldi. İnsan eylemi ise hem niyetli/ kasıtlı/ bilinçli yönleri içermekteydi, hem de etkileşimseldi. Bir başka deyişle, düşünen, tasarlayan varlıklar olarak insanlar belirli hedefler doğrultusunda davranmaktaydı, ve toplum da organizma analojisi üzerinden kurgulanacak bir kendilik olarak değil, belirli hedefler, amaçlara uygun davranan insanların karşılıklı etkileşimi olarak kavranılmalıydı. XIX. yüzyıl Alman sosyal düşünüşünün (Dilthey, Rickert, Windelband…) pozitivizm karşıtı, hermönötik konumlarını yankılandıran bu itirazlar, antropolojiye Simmel ve Weber’in toplumsal eylem kuramları aracılığıyla aktarılacak ve transaksiyonalist yaklaşım(lar)ı biçimlendirecekti.</p>
<p>Ardından, insan etkileşiminin ancak önceden mevcut ve kültürel olarak biçimlenmiş anlam örüntüleri üzerine yerleştiği daha sık dile getirilmeye başlandı. Bir başka deyişle ne etnograf-antropolog, ne de haberci(ler) birer <em>tabula rasa</em> değil, kendi kültürel anlam çerçeveleri dahilinde duyan-düşünen-davranan kültürel aktörlerdi. Edimleri, içerisine yerleştikleri ve dil üzerine yerleşen anlamsal-simgesel çerçeveler tarafından biçimlenmekteydi. Bu ise, antropolojide yürürlükteki “organik model”in “lingüistik model” ile ikame edilmesini gerektirmekteydi. “Bir organizma olarak toplum” paradigması, yerini tedricen “bir gramer olarak kültür” paradigmasına bırakıyordu.</p>
<p>Yeni paradigma, bir yandan kültürün toplumsal biçimlenişlerden/ örgütlenişlerden tecrit, zihinsel bir görüngü olarak ele alınmasını -ve bunun ima ettiği sorunları, bir yandan da kültürler arası tercümenin mümkün olup olmadığı sorusunu sosyal/ kültürel antropolojinin gündemine taşıyacaktı. Herkes kendi tikel <em>zeitgeist</em>’ının tikel bir ürünüyse, “öteki”ni anlamaya yönelik antropolojik gayretin bir anlamı olabilir miydi? Ya da antropologun işi, yani “kültürel çeviri” ne kadar mümkündü? Bir kültürel ortamın (ve bir dil grubunun) mensubu, bir başka kültürel ortamın (ve bir dil grubunun) mensuplarının zihinsel haritasını çözüp aktarmaya ne ölçüde yetiliydi? Franz Boas’dan Evans Pritchard’a, etnobilimcilere, Clifford Geertz’e bir dizi antropologun sorduğu temel bir sorudur bu.</p>
<p>İş bununla da kalmaz. XX. yüzyılın ortalarında dünyanın içerisine sürüklendiği iktisadî-siyasal altüstlük (ekonomik kriz, II. Dünya Savaşı, ulusal kurtuluş savaşları, sömürgeciliğin tasfiyesi, eski sömürgelerdeki siyasal mücadeleler, enerji darboğazı…), etnografik araştırmanın toplumlar içerisindeki eşitsiz güç ilişkilerini ve etnografik mekânın içine yerleştiği genel sahneyi dikkate almaksızın yürütülemeyeceği savını güçlendirecektir.</p>
<p>Etnografik “alan” farklı güç ilişkilerinin sahnelendiği bir alandı. Kadınlarla erkekler, gençlerle yaşlılar, soy aristokrasileriyle diğer soy mensupları, çobanlarla tarımcılar, göçerlerle yerleşikler… arasında güç ve iktidar mücadeleleri örtük ya da açık biçimlerde süregitmekteydi. Küçük ölçekli, asefalik toplumlar ne kendi içlerinde, ne de komşularıyla kaynaklar üzerinde denetim kurma ve başkalarının onlara erişimini sınırlandırma ilişkilerinden bağışık değildi ve bu ilişkiler fiziksel ve simgesel, yüzlerce, binlerce farklı biçim alabilmekteydi. Fransız yapısal Marksistleri toplum-içi iktidar ilişkilerinin maddî temellerine yönelirken, Max Gluckman, Victor Turner, Mary Douglas gibileri bu çelişkilerin simgesel tezahürlerine yöneltecektir dikkatlerini.</p>
<p>Sidney Mintz ve Eric Wolf gibi bağımlılık kuramlarından esinlenen antropologlar ise, etnografik “mekân”ın, dünyayı tek bir pazar hâlinde örgütlemeye yönelen dünya sisteminden yalıtılmış bir kendilik olarak ele alınamayacağını, dünyada emperyalizmin siyasal, iktisadi, kültürel müdahalelerinden “özerk” bir bucağın kalmadığını, etnografik araştırmanın ancak emperyalist güç ilişkilerinin genel çerçevesine yerleştirildiğinde geçerli sonuçlara ulaşabileceğini dile getirirler.<strong><em>[3]</em></strong></p>
<p>Foucault’nun iktidar ilişkilerinin gündelik yaşama nüfuz edişi üzerine irdelemeleri, etnografik özeleştirinin de zeminini hazırlayacaktır. “Alan”daki etnograf yalnızca farklı bir kültürel ortamın, farklı bir simgesel sistemin taşıyıcısı (Geertz’in Weber’den ödünç aldığı metaforla “başka” bir örümcek ağında asılı duran “başka” bir örümcek) değil, aynı zamanda “haberciler”i sömürgeleştiren güç ilişkilerinin de gönüllü-gönülsüz, kasıtlı-kasıtsız taşıyıcısı, temsilcisidir. Üstelik de bunun için, örneğin Britanya ordusunun Sudan’daki gayrınizamî operasyonlarına bizzat katılan Evans-Pritchard,<strong><em>[4]</em></strong> ABD gizli servislerinin savaş hazırlıkları ba’bında sipariş ettikleri araştırmayı (<em>Krizantem ve Kılıç</em>) gerçekleştiren Ruth Benedict, Afrika akrabalık sistemi üzerine yazdıklarının antropologların yanısıra sömürge yöneticilerinin de okumasını,<strong><em>[5]</em></strong> hatta antropolojinin emperyalizm denilen toplumsal deneyimin kuramsal yanı olduğunu, emperyalizmin giderek yerini sosyal antropolojiye bırakması gerektiğini salık veren Radcliffe-Brown,<strong><em>[6]</em></strong> ya da antropolojinin sömürge yönetimlerine yararlarını va’zeden Malinowski<strong><em>[7]</em></strong> gibi davranmak gerekli değildir. Bunlar, antropolojik etiğin doğrudan ihlâlleri. Oysa kendi toplumunun eril değerleri doğrultusunda alanda yalnızca erkeklerin “seslerine” kulak veren, salt işbirliğine yatkın, “haberci” olmaya gönüllü oldukları için yerel elitlerin ya da iktidar odaklarının anlatılarından kalkınan, ya da kendi kamuoyunda yerleşik “exotica” imgesine hâlel getirmemek uğruna alandaki “modernite” göstergelerini gözardı eden<strong><em>[8]</em></strong> antropolog-etnograf da, “alan”ındaki ezilenlerin seslerini bastırmakta, “egzotizm”in yeniden üretilmesine katkıda bulunmaktadır &#8211; bilerek ya da bilmeyerek…</p>
<p>Günümüzde antropoloji, Augé’nin,</p>
<p>“Bugün antropoloji metinleri yazarının her zamankinden daha çok verilecek hesabı vardır. Metin üstünde ilahî, sınırsız bir güce sahip olmak hakkı tartışılmaktadır. Bir bireyin kültürünü bütünüyle temsil ettiğine, bu bağlamda bir tür düzdeğiştirmece, tüm eylemlerinde ve düşüncelerinde temsil gücüne sahip bir örnek olduğuna inanmıyoruz artık. Kaldı ki, kaynakların çeşitlendirilmesi, resmi sözcülerin safdışı edilmesi, kadınların düşünceleriyle ilgilenilmesi, zayıfların ve baskı altındaki insanların görmezden gelinmemesi konusunda yoğun çabalar harcanmaktadır. ‘Basit’ ya da ‘sınırlı’ toplumların konsensüs sonucu oluştukları düşüncesi alan çalışmalarından kesin sonuçlar alındıkça çürütülmüştür,” (Augé ve Colleyn 2005:93)</p>
<p>sözcükleriyle betimlediği bir duraktadır. Etnografik metin, alanda etnograf ile habercileri, alan dışında ise (Batılı/ Kuzeyli) etnografın mensubu olduğu toplumsal/ kültürel bağlam ile habercilerin toplumsal/ kültürel bağlamı arasındaki eşitsiz güç ilişkilerinden “münezzeh” değildir ve bu eşitsizlikler, tarafların zihinsel dizilimlerindeki, kendi kültürel tarihlerince oluşturulmuş farklı “anlamlandırma” katmanları tarafından farklı tarzlarda okunmakta/ yorumlanmakta…vb.dir. Böylelikle bizatihi, hatta bizzat etnografik metin nötr, objektif bir anlatı olamaz, kendisi de ihtiva ve ima ettiği güç ilişkileri açısından çözümlenmesi gereken bir sorunsaldır.<strong><em>[9]</em></strong></p>
<p>Bu ve benzeri eleştiriler, antropolojide hâlen süregitmekte olan yapıbozum sürecini biçimlendirecektir. Günümüzde geçmişte birbiriyle tutunum içerisinde ve tarihsel süregenlik gösterir olarak görülen her şeyin, bu arada toplumlar ve kültürlerin de iç tutunumdan, tutarlılıktan yoksun, parçalı kendilikler olarak tasarlanması gerektiğini va’zeden bir eklektisizmle damgalı, kültürleri çok-katmanlı metinler olarak okumayı tavsiye eden, tikelci, yerelci, özdüşünümselci (bir başka deyişle sübjektivist) postmodernist antropolojinin “büyük kuram”lardan (gerçekteyse tüm kuramsal çabalardan) ve de “bilimsellik” savlarından vazgeçişi, bu “yapıbozum”un duraklarından birisidir.</p>
<p align="center">* * *</p>
<p>Kuşkusuz bu “itirazlar” da sonuç olarak belli bir “kuramsal” dayanaklardan beslenmektedirler: Etnografik araştırmayı eşitsiz güç/ iktidar ilişkileri karşısında kör olmamaya çağıran eleştirel antropoloji Marksizm’e dayanırken, Ernest Gellner (1992) antropolojiyi pozitivizmden yorumsamacılığa (biz buna postmodernizmi de ekleyelim) yönelten girişimin, iki yüzyıl öncesinde romantiklerin Aydınlanma Avrupası’nın rasyonalist düzenini yıkma edimlerinin bir tekrarı olduğuna dikkat çeker.</p>
<p>Eleştirel/ diyalektik antropolojiyi şimdilik bir yana bırakacak olursak, antropolojide “pozitivist-maddeci” ve “<em>ideationist-</em>yorumsamacı” kuramlar arası gerilimlerin tarihçesi, ilerlemeci, uygarlıkçı (Fransız) Aydınlanmacılığı ile, gecikmeli Alman ulusalcılığının, kozmopolit uygarlığa karşı ulusal geleneklerin, maddeciliğe karşı manevi değerlerin, “teknolojiye karşı zanaatların, kemikleşmiş bürokrasiye karşı bireysel deha ve kendini ifadenin, kuru akla karşı en karanlıkları dahil duyguların, kısacası <em>uygarlığa karşı kültürün</em>” (Kuper 1999: 6) savunusunu dile getiren Romantik geleneği arasındaki gerilime dayandırılabilir. Fransız geleneğine yaslanan kozmopolit, rasyonel, obskürantizm-karşıtı, maddeci, uygarlıkçı, ilerlemeci Aydınlanma ile, Alman geleneğinin tikelci, duyumcu, reaksiyoner, maneviyatçı, kültüralist Romantisizmi; XVIII. yüzyıl sonlarından itibaren Avrupa toplumsal düşüncesinin gidişatını biçimlendiren almaşığı oluşturmaktadır. Hemen hatırlatalım: Aydınlanma düşünürlerinin merkezî teması insan ilerlemesi, muarızlarınınkiyse ulusların tikel yazgısıyla ilgiliydi. Aydınlanmacı görüş uygarlığı geleneksel kültürlere ve onların boşinanları, irrasyonel önyargıları ve yöneticilere korku dolu sadakatlerine karşı, büyük bir meydan okuma hâlinde kurgularken, Romantik gelenek için ise, rasyonel, bilimsel, evrensel uygarlık fikri otantik kültürleri tehdit edip zanaatları unutulmaya terk etmekte, kozmopolitanizm dili bozmakta, rasyonalizm imanı tehdit etmekte ve hepsi birlikte cemaatin dayandığı manevi değerleri tehdit etmektedir. (Kuper 1999: 7)</p>
<p>Bu tarihsel arkaplan, antropoloji “kuramlar”ının evrenselcilik ile tikelcilik/ görecilik, toplum ile kültür, açıklama ile anlama, giderek bilim ile sanat/ edebiyat vurguları arasındaki kutuplaşmasını da biçimlendiregelmiştir.</p>
<p align="center">* * *</p>
<p>Pekâlâ, bu “yapıbozum” süreci, ya da simgesel-yorumsamacı-postmodern/ kültüralist eleştiri, Erich Wolf’un deyişiyle “antropologların dürtülerine pek çok içgörü sunmakla birlikte” (Bates 2009), antropolojide kuramdan vazgeçişi haklı göstermeye yeter mi?</p>
<p>Benim buna kişisel yanıtım, “Hayır”dır. “Hayır”dır, çünkü kuramdan vazgeçmek, kuramın yol haritasını oluşturduğu bilimden vazgeçmektir.</p>
<p>(Toplum) Bilimden, ve ihtiva edebileceği öngörülerden vazgeçmek ise, insanların daha iyi, adil, sağlıklı, müreffeh koşullarda yaşamasına yönelik insan müdahalesinden vazgeçmektir. Ya da meydanı “pratik adam”ın<strong><em>[10]</em></strong> (iktisatçı, planlamacı, mühendis, siyasetçi, asker, girişimci…) “toplum mühendisliği”ne bırakmaktır.</p>
<p>Unutmamak gerek, yoksulluk, yoksunluk, toplumsal eşitsizlikler, şiddet, baskı, savaşlar, biz kuramdan vazgeçsek de süregidecektir. Bu nedenle de, bilimsel girişimin ilk hedefini oluşturan anlamak, toplumun barış, eşitlik, adalet ve refah yönünde değişiminin niyetli, etkileşimsel, yorumlayıcı aktörü olabilmenin ilk adımıdır.</p>
<p>Kuşkusuz ki, ne kuram, ne de bilime Aydınlanmacı rasyonalizmin yüklediği misyonları artık yükleyemeyiz. Tarihi farklı rasyonellerden hareket eden insanların kolektif (ve çelişik) eylemleri yapmaktadır; bilimcilerin öngörüleri değil. Kolektiviteler üzerinde etkiyen tüm vektörleri hesaplamak ve toplumsal/ kültürel değişimlerin “yön”ünü tayin eden kesin “yasalar”ı saptamak, pek olası bir misyon gibi gözükmüyor. Ama toplumsal eğilim ve yönelişleri deşifre etmek, hâlâ mümkün ve toplum (ve kültür) bilimleri, bunun kullanışlı araçlarını oluşturuyor. Bu kavrayış, kuramdan vazgeçmeden çok, onu,<strong> -</strong>sürekli olarak<strong> </strong>kendi tarihini yapan- yığın eylemleri, toplumsal praksisler<strong> </strong>temelinde yeniden ve yeniden sınamayı gerektirmektedir.<strong> </strong></p>
<p>Şu hâlde, gelin bundan sonrasını bir kültür kuramının neleri ihtiva etmesi gerekebileceği üzerine tartışmaya ayıralım:</p>
<p>Kanımca böylesi bir kuramın hareket noktasını oluşturacak olası bir kültür tanımı, “Anlam, değer ve öznellikler oluşturan bir dizi maddi pratik”tir (Jordan &amp; Weedon 1995: 8).</p>
<p>Bu tanım, öncelikle “kültür”ün maddî pratikle bağıntılılığını vurgulaması açısından işlevsel gözükmektedir. Çünkü toplumların “maddî pratikleri”, ya da doğal ve toplumsal çevreleriyle etkileşimlerinin temelini oluşturan geçim faaliyetlerini, üretim, bölüşüm, paylaşım ilişkilerini düzenleyiş tarzları, kültürel yaşantı/ deneyimlerin “son kertedeki” çerçevesini oluşturmaktadır. Bir başka deyişle, maddi pratiklerimiz, toplumsallığımızı örgütleyiş ve yaşamı, dünyayı, evreni anlamlandırma/ örüntülendirme tarzlarımızın genel çerçevesini oluşturmaktadır. Ve geçim faaliyetleri, üretim ve bölüşüm ilişkileri değiştikçe, toplumsallığın örgütleniş ve dünyaya, yaşama, toplumsal ilişkilere ilişkin anlamlandırma örüntülerimiz de değişime uğrar.</p>
<p>Ne ki, bu üç düzlem (geçim pratikleri, toplumsal örgütleniş ve anlam sistemleri) arasında mekanik bir belirlenmeden söz etmek, naif bir maddeciliğin yanılsamasını tekrarlamak olacaktır. Çünkü insan ürünü olan her bir kurum, pratik, ilişki, tahayyül, değer, vb.’nin kendisine göreli özerklik sağlayan ve onu kendi içinde göreli tutunumlu ve istikrarlı kılmaya yönelen özgül bir <em>tarihi</em>, bir birikimselliği bulunmaktadır. Bu birikim dağarcığı, onun değişim süreçlerindeki yönelişlerini biçimlendirmede etkili olur. Pratik, kurum ve tahayyül örüntüleri, kendi tarihsel dağarcıklarından kaynaklanan tutunum eğilimleri doğrultusunda, özgül dinamiklerine uygun olarak değişime uğrarlar. Bir başka deyişle “toplumsal bilinç” ne toplumsal varlığın mekanik bir yansıması, ne de ondan tümüyle kopuk, bağımsız bir görüngüdür.</p>
<p>Öte yandan, kültürü oluşturduğu varsayılan gereçlerin, tasarımların, örüntülerin, kavrayış ve değerlerin taşıyıcısı insan(lar)dır. Şu hâlde, insan aracılığını yok sayan bir kültür tanımının geçerliliği, kuşkulu olacaktır.</p>
<p>Kültürün oluşturucusu, taşıyıcısı, aktarıcısı olan insanlar ise, yaşamlarını sürdürebilmek için topluca üretip, ürettiklerini bir biçimde mübadeleye sokarlar; yani birbirleriyle geçim/ üretim (ve bölüşüm/ mübadele) ilişkileri içerisindedirler. Bu bağlamda, bir toplum içinde insanlar, birbirleriyle genellikle eşitsiz güç ilişkileri içinde olan farklı toplumsal konum ya da sınıfları işgal ederler. Genel bir deyişle, iktidara ilişkin konumları farklılaşmış insan grupları, kaynaklara erişim konusunda çatışma içindedir. Çok genel bir formülasyonla, bu kaynakların denetimini ellerinde tutan toplumsal kesimler, yani iktidar sahipleri, diğerlerinin bunlara erişimini sınırlandırma çabası içerisindedir. İktidar konumu, yani tasarımlarını, iradesini ötekilere dayatabilme yetisi, iktidar sahiplerine mensubu oldukları toplumun örgütleniş tarzlarını olduğu kadar, zihinsel müktesebatının tanımlanması ve yorumlanması konusunda önemli bir avantaj sağlamaktadır.</p>
<p>Öte yandan, iktidar ilişkileri, toplumun bütününü kapsayan, makro ölçekli ilişkiler oldukları kadar, her bir kurumun (ya da alanın) içinde, yani mikro ölçekli olarak da gözlemlenebilmektedir. Bu mikro-iktidarlar, zaman zaman kendilerini toplumdaki başat iktidar formundan özerk, hatta onunla çatışmalı kılabilecek bir özerkliğe sahiptir.</p>
<p>Ve son bir nokta: Kültür-biçimlendiricisi ve taşıyıcısı olarak toplumlar, birbirleriyle ilişki ve etkileşim içindedir. Bu ilişki/ etkileşim, çağdaş dünyayı tanımlayan küreselleşme süreçleriyle çok daha büyük bir yoğunluk kazanmıştır. İnsanların, fikirlerin, imge ve simgelerin yeryüzündeki devinimi hızlanmıştır. Ne ki, izi en azından sömürgecilik çağına dek sürülebilecek aktüel “küreselleşme”, ya da tüm dünya toplumlarının tek bir iktisadî sisteme, asimetrik olarak biçimlenmiş bir piyasa ekonomisine bağlanması süreci, günümüzde “Kuzey-Güney” çelişkisi olarak ifade edilen bir “zengin-yoksul ülkeler” uçurumunu tahkim etmektedir. Dünya sisteminin katılımcıları arasında hem iktisadî, hem de siyasal açıdan devasa bir dengesizlik ve eşitsizlik söz konusudur. Bu durum, sosyal/ kültürel antropolojinin inceleme alanına dahil olan kültürel etkileşimlerin de asimetrik olarak biçimlenmesine neden olmaktadır. Günümüzde herhangi bir kültürel görüngüyü, içerisine yerleştiği eşitsiz güç ilişkilerinden bağımsız olarak ele almak, oldukça güç gözükmektedir.</p>
<p>Şu hâlde, kültür üzerine düşünmek, birkaç kerteyi birden göz önünde bulundurmayı gerektirir:</p>
<p>1. İnsan topluluklarının maddî pratikleri, geçim faaliyetleri. Toplulukların içi ve arasındaki üretim ve bölüşüm ilişkileri;</p>
<p>2. İnsan pratik, kurum ve tahayyüllerinin tarihselliği, birikimsel niteliği ve bu niteliğin her birine kazandırdığı göreli özerklik;</p>
<p>3. Kültürün muhteviyatının oluşturulması, taşınması ve aktarımındaki insan aracılığı ve/ veya etkinliği;</p>
<p>4. Kültür oluşturucusu, taşıyıcısı ve aktarıcısı olarak insan(lar)ın (ve toplumların) arasındaki eşitsiz iktidar ilişkileri ve iktidar konumlarının sahiplerine kültürel muhtevanın yorumlanması ve/ veya yeniden üretilmesinde sağladığı avantajlar.</p>
<p>Bu öncüller, kültürün insan(lar)ın yeryüzündeki varoluş koşullarıyla bağıntısız, fikrî, zihinsel bir kurgu olarak gören idealist yaklaşımlara olduğu kadar, onu üretim ilişkilerinin ve/ veya çevresel koşulların mekanik bir yansıması olarak değerlendiren kaba maddeci akımlara da karşı pratikle bağıntılı, dinamik/ süreçsel, etkileşimsel bir yaklaşımın ipuçlarını sunmaktadır.</p>
<p>Küresel kapitalizmin yeryüzü kültürlerini tek bir dünya pazarı çerçevesine temellük ederek “deteritoryalize” ettiği, yani geçmişte “yerel” olarak kavranılan hiçbir şeyi artık “yerel” düzlemde çözümlemenin mümkün olmadığı, medya araçlarının taşıyıcısı olduğu kültür emperyalizminin tüketim(ci) standartlarını hızla tüm insan topluluklarına nüfuz ettirdiği, Marx’ın deyişiyle, “katı olan her şeyin buharlaştığı” çağımızda, iktidar ilişkilerini sorgulayan, dinamik ve etkileşimsel bir kültür kavrayışına gereksinim, kültüre ilişkin söylemlere damgasını vurmaktadır.</p>
<p>Kanımca böylesi bir kavrayış, antropolojide kuramsal tartışmaların kronikleştirdiği “süreç/ yapı”, “kültür/ toplum”, “bilim/ sanat”, “evrenselcilik/ görecilik”, “etik/ emik” ikilemlerinin aşılmasına katkıda bulunabilecektir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong><em>N O T L A R </em></strong></p>
<p><strong><em>[*] </em></strong>İnsancıl, Yıl:21, No:254, Eylül 2011…</p>
<p><strong><em>[1]</em></strong> “Yalnız son bir şey daha var!” (Komiser Columbo.)</p>
<p><strong><em>[2]</em></strong> Johan Galtung’un şu anlatısı, bu bakımdan çok açıklayıcıdır: “Eski Devlet Başkanı Kwame Nkrumah’nın ofisinin bekleme odasında bir tablo asılıydı. Devasa bir tabloydu bu; ana figür, sömürgeciliğin son zincirini parçalayan Nkrumah’nın kendisiydi. Zincirler kırılmak üzereydi; gökyüzünde şimşekler çakıyor, yer sarsılıyordu. Tablonun kenarında, beti benzi atmış, kaçışan üç küçük figür yer almaktaydı. Biri, kapitalistti, elinde bir çanta vardı. Diğeri, rahip ya da misyonerdi, elinde İncil bulunuyordu. Daha küçük olan üçüncü figürün elinde ise, African Political Systems başlıklı kitap bulunmaktaydı: o, antropologdu…”</p>
<p><strong><em>[3]</em></strong> “Yalnızca 1960’ta 17 yeni Afrika ulusu dünya sahnesinde boy gösterdi. Bunlardan çoğu, ‘Nijerya’, ‘Kenya’ gibi birimler, bir yüzyıldan kısa bir geçmişe sahip sömürge inşalarıydı. Sınırlarının içindeki (kimi zaman da ötesindeki) insanlar etnik gruplarıyla, sınıf ya da uluslarıyla olduğundan çok daha güçlü bir tarzda özdeşleşiyorlardı – bu özdeşleşme ‘aşiret’i gözde bir idarî birim olarak kullanan sömürge siyasalarınca güçlendirilmekteydi.” (Worsley 2000: 43-44).</p>
<p><strong><em>[4]</em></strong> Geertz (1988: 50).</p>
<p><strong><em>[5]</em></strong> Özellikle bkz. “Historical and Functional Interpretations of Culture in Relation to Practical Application of Anthropology to the Control of Native Peoples” (Radcliffe-Brown 1968: 39-41) başlıklı makalesi.</p>
<p><strong><em>[6]</em></strong> Radcliffe-Brown 1940’da Avustralya ve Yeni Zelanda Bilim İlerletme Derneği Antropoloji Seksiyonu’nda başkan sıfatıyla yaptığı konuşmada şöyle diyor: “Emperyalizm, kendinden menkul öteki halkların denetimcisi rolüdür. Bunun sonsuza dek sürmesine izin vermezler. Bu arada, bu kör deneyimi daha az kör hale getirelim. Onu toplumun ve toplumlarımızdaki toplumsal değişimin daha yetkin bilgisine yol açan deneysel antropolojiye dönüştürelim.” (Akt.: Feuchtwang 1985: 90)</p>
<p><strong><em>[7]</em></strong> Bkz Malinowski (1961)’de derlenen makaleleri; özellikle “The Dynamics of Cultural Change”.</p>
<p><strong><em>[8]</em></strong> Örneğin, bir Dinka şefinin, uzun süre Nuerler arasında yaşayıp topluluklarını inceleyen Evans-Pritchard’dan etkilenerek antropolog olan oğlu Francis Mading Deng, anılarında, ilk otomobilin Dinka ülkesine Pritchard’ın varışından çok önce geldiğini ve Pritchard’ın Nuer araştırmasına başlamadan önce Katolik misyonerlerin karargahı Wau’da tuğladan inşa edilmiş bir katedral bulunduğunu zikretmektedir. Kuşkusuz, Pritchard’ın yapıtlarında bunlardan söz edilmez. Dahası, Pritchard’ın yerlilerinin hemen tümü çıplak iken, Dr. Deng’in aynı döneme ait fotoğraflarında, tümünün Batı tarzı giysiler içinde oldukları görülmektedir! (Leach 1989: 41).</p>
<p><strong><em>[9]</em></strong> Bu görüşlerin klasikleşmiş bir ifadesi için bkz. Clifford ve Marcus (der.) (1986).</p>
<p><strong><em>[10]</em></strong> Burada “pratik adam” terimini, Malinowski ile Britanya’nın Tanganika bölge vekili (sonradan Kenya valisi) P. E. Mitchell arasındaki tartışmaya gönderme yapmak üzere yeğledim (Bkz. James 1985: 57).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>KAYNAKLAR</strong></p>
<p><strong>Augé M. &amp; J.-P. Colleyn. (2005). </strong><em>Antropoloji.</em><strong> </strong>Dost Kitabevi Yayınları.</p>
<p><strong>Bates, Daniel G. (2009). </strong><em>XXI. Yüzyılda Kütürel Antropoloji. İnsanın Doğadaki Yeri.</em> İstanbul: Blgi Üniversitesi Yayınları.</p>
<p><strong>Clifford, J</strong>. <strong>ve G. E. Marcus (der.) (1986). </strong><em>Writing Culture. The Poetics and Politics of Ethnography</em>. Berkeley, Los Angeles ve Londra: University of California Press.</p>
<p><strong>Feuchtwang, S. (1985).</strong> “The Discipline and its Sponsors”. <em>Anthropology and the Colonial Encounter</em>. T. Asad (der.). Londra: Ithaca Press; New Jersey: Humanities Press.</p>
<p><strong>Geertz, C. (1988). </strong><em>Works and Lives.</em></p>
<p><strong>Gellner, E</strong>. <strong>(1992). </strong><em>Postmodernism, Reason and Religion</em>. Londra: Routledge.</p>
<p><strong>James, W. (1985). </strong>“The Anthropologist as a Reluctant Imperialist”, <em>Anthropology and the Colonial Encounter</em>. T. Asad (der.). Londra: Ithaca Press; New Jersey: Humanities Press.</p>
<p><strong>Jordan, G. ve C. Weedon. (1995). </strong><em>Cultural Politics: Class, Gender, Race and the Postmodern World. </em>Blackwell<strong>.</strong></p>
<p><strong>Kuper, A. (1999). </strong><em>Culture. The Anthropologists’ Account. </em>Harvard University Press.</p>
<p><strong>Leach, E. (1989).</strong> “Tribal Etnography: past, present, future.” <em>History and Ethnicity.</em> E. Tonkin, M. McDonald, M. Chapman (der.). Londra ve New York: Routledge.</p>
<p><strong>Malinowski, B. (1961). </strong><em>The Dynamics of Culture Change. An Inquiry into Race Relations in Africa</em>. P. M. Kaberry (der.) New Haven: Yale University Press.</p>
<p><strong>Radcliffe-Brown A. R. (1968). </strong><em>Method in Social Anthropology</em>. M. N. Srinivias (der.). Chicago ve Londra: University of Chicago Press.</p>
<p><strong>Wallerstein, I. (1997).</strong> <em>Sosyal Bilimleri Düşünmemek &#8211; XIX. Yüzyıl Paradigmasının Sınırları. </em>İstanbul: Avesta Yayınları.</p>
<p><strong>- (2003).</strong> <em>Yeni Bir Sosyal Bilim İçin.</em> İstanbul: Aram Yayıncılık.</p>
<p><strong>Worsley, P. (2000).</strong> “Ulus-Devlet, Sömürgeci Yayılma ve Çağdaş Dünya Düzeni”, T. Demirer vd. <em>Gericilik Küreselleşirken Faşizm!&#8230; Yeniden mi?</em> Ütopya Yayınları.</p>
<div class="addthis_toolbox addthis_default_style addthis_32x32_style" addthis:url='http://www.atik-online.net/2011/09/antropolojide-%e2%80%9ckuram%e2%80%9di-dusunmek/' addthis:title='Antropolojide “Kuram”ı Düşünmek![*] ' ><a class="addthis_button_preferred_1"></a><a class="addthis_button_preferred_2"></a><a class="addthis_button_preferred_3"></a><a class="addthis_button_preferred_4"></a><a class="addthis_button_compact"></a></div>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.atik-online.net/2011/09/antropolojide-%e2%80%9ckuram%e2%80%9di-dusunmek/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>İskenderiye Kütüphanesi[1]</title>
		<link>http://www.atik-online.net/2011/08/iskenderiye-kutuphanesi1/</link>
		<comments>http://www.atik-online.net/2011/08/iskenderiye-kutuphanesi1/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 27 Aug 2011 22:54:57 +0000</pubDate>
		<dc:creator>AHM</dc:creator>
				<category><![CDATA[Köşe Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[Sibel Özbudun]]></category>
		<category><![CDATA[İskenderiye]]></category>
		<category><![CDATA[kütüphanesi1]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.atik-online.net/?p=9242</guid>
		<description><![CDATA[SİBEL ÖZBUDUN &#124; 28 &#8211; 08 &#8211; 2011 &#124; “Bir kitabın kaderi / okuyanın zekâsına bağlıdır.”[2] Halife’nin habercisi içeri girerken salondaki üç adamdan ikisinin, İskenderiye’li Aristo’cu Hıristiyan filozof John Philoponus ile eski öğrencisi ve dostu, yahudi tabip Philaretes’in yürekleri duracak gibiydi; üçüncüsü, müslüman Mısır fatihi Amr ibn ül-As ise, gelen mesajın ne yönde olacağını kestirmenin [...]<div class="addthis_toolbox addthis_default_style addthis_32x32_style" addthis:url='http://www.atik-online.net/2011/08/iskenderiye-kutuphanesi1/' addthis:title='İskenderiye Kütüphanesi[1] ' ><a class="addthis_button_preferred_1"></a><a class="addthis_button_preferred_2"></a><a class="addthis_button_preferred_3"></a><a class="addthis_button_preferred_4"></a><a class="addthis_button_compact"></a></div>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.atik-online.net/wp-content/uploads/2009/03/sibelozbudun.jpg" rel="lightbox[9242]" title="sibelozbudun"><img class="size-thumbnail wp-image-1192 alignleft" title="sibelozbudun" src="http://www.atik-online.net/wp-content/uploads/2009/03/sibelozbudun-100x100.jpg" alt="" width="100" height="100" /></a>SİBEL ÖZBUDUN | 28 &#8211; 08 &#8211; 2011 |<em> “Bir kitabın kaderi / okuyanın zekâsına bağlıdır.”<strong>[2]</strong></em><span id="more-9242"></span></p>
<p>Halife’nin habercisi içeri girerken salondaki üç adamdan ikisinin, İskenderiye’li Aristo’cu Hıristiyan filozof John Philoponus ile eski öğrencisi ve dostu, yahudi tabip Philaretes’in yürekleri duracak gibiydi; üçüncüsü, müslüman Mısır fatihi Amr ibn ül-As ise, gelen mesajın ne yönde olacağını kestirmenin sıkıntısını yaşıyordu. Philponus ile Philaretes günlerdir Amr’a İskenderiye Kütüphanesi’ndeki onbinlerce kitaba dokunulmaması, bunların İskenderiye’de bırakılması için dil dökmüş, Amr ise durumu Halife Ömer’e yazarak bu konuda talimat istemişti. Haberci içeri alındı, Halife Ömer’in mektubunu saygıyla Amr ibn ül-As’a uzattı.</p>
<p><em>Sözünü ettiğin kitaplara gelince, denmekteydi Ömer’in mektubunda, cevabım şudur. Eğer içerikleri Allah’ın kitanına uygunsa, onlarsız da yapabiliriz; çünkü bu durumda Allah’ın kitabı yeter de artar bile. Ancak, öte yandan, eğer Allah’ın kitabına uymayan hususlar içeriyorlarsa; onları muhafaza etmenin hiç gereği yok demektir. (Her iki durumda da) üzerine düşeni yap ve onları yak.</em></p>
<p>Hüküm verilmiş, kalem kırılmıştı; Kütüphane’deki tomarlar ve ciltler İskenderiye’deki dört bin kadar hamama dağıtıldı ve İbn ül-Kiftî’ye bakılırsa, altı ay boyunca ocaklarında bu kitaplardan başka bir şey yakmaya gerek kalmadı&#8230;</p>
<p>* * *</p>
<p>Müslümanların barbarlığı? Belki&#8230; Ancak İskenderiye Kütüphanesi’nin (ve bağnazlığın ateşine yakıt olmuş pek çok antik çağ bilim hazinesinin) uğradığı ilk yıkım değildi Halife’nin talimatı. Daha önce Caesar, sığındığı Ptoleme’ler sarayını kuşatan ayaklanmayı bastırabilmek için İskenderiye limanında bekleyen gemileri ateşe vermiş, limandaki depolarda Romalı antika meraklısı ‘yeni zenginler’ in eline ulaşmayı bekleyen kırk bin kadar kitabın yanmasına neden olmuştu.</p>
<p>Öte yandan, Roma İmparatoru Theodosius, Hıristiyan piskopos Ambrosius’un baskılarıyla, 16 Haziran 391 tarihinde İskenderiye’nin Romalı valisine pagan kültlerini yasaklayan bir ferman gönderdiğinde, bu, kentteki gayetkeş Hıristiyan keşişlerce kentin başlıca tapınaklarından Serapeum’un yerle bir edilmesi için bir fırsat olarak değerlendirilecektir. Yıkılan Serapeum tapınak kompleksinde, bir çeşit halk kütüphanesi görevi gören ve İskenderiye Kütüphanesi’nin Ptolemeler sarayındaki ana bölümündeki belli başlı yapıtların eksiksiz kopyalarının muhafaza edildiği kütüphane de bulunmaktaydı ve tarih bilimi için paha biçilmez binlerce belge o tarihte yakılmıştı.</p>
<p>* * *</p>
<p>Peki söylencesi günümüze dek ulaşmış, ama mahiyeti hakkında pek az şey bilinen İskenderiye Kütüphanesi neydi?</p>
<p>Makedonya kralı İskender’in Doğu’ya açılan fetihleri, Mısır’ı kısa sürede Hellenistik dünyaya katmış, İskender’in ölümünden sonra ülke, Mısır’a yerleşen Ptolemeler sülalesinin eline kalmıştı. Hellenistik dünyanın parlayan yıldızı İskenderiye kentini başkent yapan Ptolemeler, burada ülkenin Roma egemenliğine geçtiği İÖ 31’e dek hüküm sürdüler. Ptolemeler’in İskenderiye’si, Grek illerinden gelen filozof ve bilimcilerle, Filistin kökenli yahudi yerleşimcilerin damgasını vurduğu, Hellenistik kültürün ve Geç Antikite’nin Yakın Doğu’daki en önemli merkezlerinden biri hâline gelmişti kısa sürede.</p>
<p>Mısır hükümranı Ptolemeus I Soter’in aklına, kentte “dünyanın tüm kitaplarının yeralacağı bir kütüphane oluşturma” fikrini Atina’nın eski yöneticilerinden, gözden düştükten sonra İskenderiye’ye sığınan, Aristo’nun Demetrius’un soktuğu kaydedilmektedir. Bu fikirde Ptolemeus Soter’e en çekici gelen yön, Demetrius’un “krallık ve iktidarın uygulanması konusunda bilgi sahibi olma” vurgusu olmuş olmalı. Gerçekten de İskender’in fetihleriyle birlikte Grekler Sicilya’dan Kuzey Afrika’ya, Balkan yarımadasından Küçük Asya’ya, İran ve Hindistan’dan Afganistan’a dek uzanan bir coğrafyanın efendileri hâline gelmişlerdi, ve yeni uyruklarını yönetebilmek için onları tanımak zorunda olduklarının bilincindeydiler. Her durumda Demetrius İskenderiye’de, Ptolemeler sarayında yer alan kütüphaneyi kurmakla görevlendirildi. Hedeflenen 500 000 papirüs tomarıydı. Ptolemy “yeryüzündeki bütün egemen ve yöneticilere” “ellerindeki her türlü kitabı kendilerine göndermekten çekinmemeye” çağıran bir mektubu bizzat kaleme aldı. Şairlerin ve yazarların, retorikçilerin ve sofistlerin, tabiplerin ve kahinlerin, tarihçilerin ve diğerlerinin yazmaları kopya edilecek, kopyalar sahibine iade edilirken orijinaller Kütüphane’de alakonacaktı.</p>
<p>Erişilebilen dünyanın her yerinden İskenderiye’ye yazmalar yağmaya başladı. Bir Bizans risalesinde,</p>
<p>bütün milletlerden alimler toplandı, deniliyordu. Bunlar kendi dillerinin üstadları olmanın yanısıra, Grekçe’yi de mükemmel biliyorlardı. Her bir alim grubuna bir metin verildi ve metinler, Grekçeye çevrildi.</p>
<p>İran’dan Zend metinleri, Hint yazmaları, Mezopotamya’dan Kalde yazıları, Küçük Asya’li filozofların risaleleri&#8230; Ptolemeler sarayında, salonları birbirine bağlayan geçitlerin duvarlarındaki raflarda yerlerini alıyorlardı. Yahudi kutsal metinleri de&#8230; İskenderiyeli, Hellenleşmiş bir Yahudi olan Aristeas’ın (müstear ad olduğu sanılmaktadır) günümüze dek ulaşan mektubu, Kütüphane’nin yanısıra, Yahudi Şeriat’nın ilk kez İbranice’den bir başka dile çevrilişinin de öyküsünü anlatmaktadır:</p>
<p><em>Phalerum’lu Demetrius kralın Kütüphanesi’nde görevlendirildiğinde, dünyadaki tüm kitapları toplaması için kendisine büyük miktarlarda para verildi. Bazılarını satın aldı, diğerlerini kopya ettirdi ve kralın amacını elinden geldiğince gerçekleştirmeye çalıştı. Yanımda kendisine ‘Kaç bin kitap var?’ diye sorulduğunda, ‘200 000’in üzerinde, efendim, ve bu sayıyı kısa sürede 500 000’e çıkarmak için çalışıyorum. Yahudi Şeriatı’nın da çevrilerek Kütüphanenizde yer almaya layık olduğu bana söylendi.’ ‘Seni bunu yapmaktan alakoyan ne?’ diye sordu kral. ‘İhtiyacın olan herşey emrinde.’ ‘Çeviri gerekior,’ diye yanıtladı Demetrius; Yahudiler kendi ülkelerinde kendi yazılarını kullanıyorlar. (&#8230;) Bunun Suriye dili (=Aramîce) olduğu sanılıyor, ama öyle değil; ayrıca lehçeleri de farklı.’ Kral bunları duyunca Yahudiler’in başrahibine bir mektup gönderileceğini söyledi.</em></p>
<p>Kudüs hahambaşı Eleazar Ptolemeus’un önerisini sevinçle karşılayacaktı. İsrail’in oniki kabilesinin her birinden altışar olmak üzere yetmiş iki yahudi alim Kudüs’ten Mısır’a gönderildi. Ve bunların çabasıyla Eski Ahit yetmiş iki günde Grekçeye çevrildi.</p>
<p>* * *</p>
<p>Theodosius’un fermanı ve ardından Halife Ömer’in hükmü, bin yıllık bir efsaneyi noktaladı. Günümüz tarih öğrencileri, İskenderiye Kütüphanesi’ndeki kolleksiyonu ancak onları görme şansına sahip olmuş Antikite alimlerinin aktarımlarından tanıyor. İskenderiye kitapları yakılmasaydı, belki tarihin birçok bilmecesini çözmek olanaklı olurdu. Ama bağnazlığın kendi gününe olduğu kadar geleceğe de bir ihanet olduğunun bir kanıtı olarak, kültür tarihinin belleğinde yerini aldı külleri. Tarihten öğrenmesini bilenler için, kuşkusuz&#8230;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong><em>N O T L A R</em></strong></p>
<p><strong><em> [1] </em></strong>Newroz, Yıl:5, No:183, 23 Ağustos 2011…</p>
<p><strong><em>[2] </em></strong>Latin Atasözü.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Yararlanılan Kaynaklar</strong></p>
<p>AUSTIN, M. M., 1981<em>The Hellenistic World from Alexander to the Roman Conquest., A selection of ancient sources in translation., </em>Cambridge: Cambridge University Press.</p>
<p>CANFORA, Luciano, 1990<em>The Vanished Library, </em>Berkeley, Los Angeles: University of California Press.</p>
<p>CHUVIN, Pierre, 1990<em>A Chronicle of the Last Pagans, </em>Londra: Harvard University Press.</p>
<div class="addthis_toolbox addthis_default_style addthis_32x32_style" addthis:url='http://www.atik-online.net/2011/08/iskenderiye-kutuphanesi1/' addthis:title='İskenderiye Kütüphanesi[1] ' ><a class="addthis_button_preferred_1"></a><a class="addthis_button_preferred_2"></a><a class="addthis_button_preferred_3"></a><a class="addthis_button_preferred_4"></a><a class="addthis_button_compact"></a></div>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.atik-online.net/2011/08/iskenderiye-kutuphanesi1/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Otuzüç Kor Düştü Yüreğimize…[*]</title>
		<link>http://www.atik-online.net/2011/07/otuzuc-kor-dustu-yuregimize%e2%80%a6/</link>
		<comments>http://www.atik-online.net/2011/07/otuzuc-kor-dustu-yuregimize%e2%80%a6/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 06 Jul 2011 08:02:33 +0000</pubDate>
		<dc:creator>AHM</dc:creator>
				<category><![CDATA[Köşe Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[Sibel Özbudun]]></category>
		<category><![CDATA[düştü]]></category>
		<category><![CDATA[kör]]></category>
		<category><![CDATA[otuzüç]]></category>
		<category><![CDATA[yüreğimize]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.atik-online.net/?p=8905</guid>
		<description><![CDATA[SİBEL ÖZBUDUN &#124; 06 &#8211; 07 &#8211; 2011 &#124; Gittiler… Geceyi ışıtarak… Çığlık çığlığa… Gittiler besmeleleri bereketsiz katil sürüsünün bir anda cehenneme dönüştürdüğü kenti gerilerinde bırakıp. Gittiler turnalar misali bitimsiz bir semahın döngüsünde. Çocuktular, gençtiler, yaşlıydılar… Taliptiler, bilgeydiler, Candılar… Gittiler… “Halkla güvenlik güçlerini karşı karşıya getirmeyiniz”[1] diye açıldı yolları. Artlarından “Neyse ki otelin etrafındaki vatandaşlarımızın [...]<div class="addthis_toolbox addthis_default_style addthis_32x32_style" addthis:url='http://www.atik-online.net/2011/07/otuzuc-kor-dustu-yuregimize%e2%80%a6/' addthis:title='Otuzüç Kor Düştü Yüreğimize…[*] ' ><a class="addthis_button_preferred_1"></a><a class="addthis_button_preferred_2"></a><a class="addthis_button_preferred_3"></a><a class="addthis_button_preferred_4"></a><a class="addthis_button_compact"></a></div>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.atik-online.net/wp-content/uploads/2009/03/sibelozbudun.jpg" rel="lightbox[8905]" title="sibelozbudun"><img class="alignleft size-thumbnail wp-image-1192" title="sibelozbudun" src="http://www.atik-online.net/wp-content/uploads/2009/03/sibelozbudun-100x100.jpg" alt="" width="100" height="100" /></a>SİBEL ÖZBUDUN | 06 &#8211; 07 &#8211; 2011 |</p>
<p>Gittiler…</p>
<p>Geceyi ışıtarak…</p>
<p>Çığlık çığlığa…</p>
<p>Gittiler besmeleleri bereketsiz katil sürüsünün bir anda cehenneme dönüştürdüğü kenti gerilerinde bırakıp.</p>
<p>Gittiler turnalar misali bitimsiz bir semahın döngüsünde.<span id="more-8905"></span></p>
<p>Çocuktular, gençtiler, yaşlıydılar…</p>
<p>Taliptiler, bilgeydiler,</p>
<p>Candılar…</p>
<p>Gittiler…</p>
<p>“Halkla güvenlik güçlerini karşı karşıya getirmeyiniz”<strong><em>[1]</em></strong> diye açıldı yolları.</p>
<p>Artlarından “Neyse ki otelin etrafındaki vatandaşlarımızın burnu bile kanamadı,”<strong><em>[2]</em></strong> denildi.</p>
<p>Velhasıl, bir tas su dökenleri çıkmadı devlet ricalinden…</p>
<p>Bir Temmuz sıcağında, cehennem ateşinde buz kesmiş yüreklerimizi peşleri sıra sürüyerek gittiler,</p>
<p>Tekbirler, sinsi sokak köpekleri gibi artlarında…</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Kapanmayan bir yara anıları, delik deşik belleğimizde,</p>
<p>Bir yangın yeri,</p>
<p>Kapkara bir enkaz…</p>
<p>Dumanı hâlâ tüten</p>
<p>bir kıyamet meydanı…</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Gittiler,</p>
<p>İnce belli kızlar, karayağız delikanlılar,</p>
<p>Hatayî coşkusu,</p>
<p>Kazak Abdal istihzası,</p>
<p>Pir Sultan inadıyla…</p>
<p>Otuzüç çınar devrildi,</p>
<p>otuzüç turna vuruldu,</p>
<p>otuzüç yanardağ patladı,</p>
<p>otuzüç kez harab oldu Basra,</p>
<p>otuzüç kor düştü yüreğimize…</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Aleviydiler,</p>
<p>Alev oldular…</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>18 Haziran 2011 18:54:22, Ankara.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong><em>N O T L A R</em></strong></p>
<p><strong><em>[*]</em></strong> Sesini Yitiren Şehir Sivas, Editör: Mehmet Özer, Çankaya Belediyesi Yay., Temmuz 2011… içinde…<strong><em> </em></strong></p>
<p><strong><em>[1]</em></strong> Dönemin Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel.</p>
<p><strong><em>[2]</em></strong> Dönemin başbakanı Tansu Çiller.</p>
<p>&nbsp;</p>
<div class="addthis_toolbox addthis_default_style addthis_32x32_style" addthis:url='http://www.atik-online.net/2011/07/otuzuc-kor-dustu-yuregimize%e2%80%a6/' addthis:title='Otuzüç Kor Düştü Yüreğimize…[*] ' ><a class="addthis_button_preferred_1"></a><a class="addthis_button_preferred_2"></a><a class="addthis_button_preferred_3"></a><a class="addthis_button_preferred_4"></a><a class="addthis_button_compact"></a></div>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.atik-online.net/2011/07/otuzuc-kor-dustu-yuregimize%e2%80%a6/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>AKP’nin “Çay Partisi”[*]</title>
		<link>http://www.atik-online.net/2011/06/akp%e2%80%99nin-%e2%80%9ccay-partisi%e2%80%9d/</link>
		<comments>http://www.atik-online.net/2011/06/akp%e2%80%99nin-%e2%80%9ccay-partisi%e2%80%9d/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 19 Jun 2011 10:25:07 +0000</pubDate>
		<dc:creator>AHM</dc:creator>
				<category><![CDATA[Köşe Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[Sibel Özbudun]]></category>
		<category><![CDATA[akpnin]]></category>
		<category><![CDATA[Çay]]></category>
		<category><![CDATA[partisi]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.atik-online.net/?p=8698</guid>
		<description><![CDATA[SİBEL ÖZBUDUN &#124; 19 &#8211; 06 &#8211; 2011 &#124; “Ahlâkı yükseltmek için talepleri düşürmek gerekir.”[1] Tam da sevgili Mesut Ata’nın katkıda bulunduğu ‘Harakiri’ ve ‘Size’ dergilerinin satışına 18 yaş kısıtlaması getirildiğine dair iletisini okuyordum ki, açık olan TV kanalının haber bülteninden bir-iki replik çalındı kulağıma: “…. (neresi olduğunu kaçırdım) il (belki de ilçe) eğitim müdürünün [...]<div class="addthis_toolbox addthis_default_style addthis_32x32_style" addthis:url='http://www.atik-online.net/2011/06/akp%e2%80%99nin-%e2%80%9ccay-partisi%e2%80%9d/' addthis:title='AKP’nin “Çay Partisi”[*] ' ><a class="addthis_button_preferred_1"></a><a class="addthis_button_preferred_2"></a><a class="addthis_button_preferred_3"></a><a class="addthis_button_preferred_4"></a><a class="addthis_button_compact"></a></div>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong> </strong><a href="http://www.atik-online.net/wp-content/uploads/2009/03/sibelozbudun.jpg" rel="lightbox[8698]" title="sibelozbudun"><img class="size-thumbnail wp-image-1192 alignleft" title="sibelozbudun" src="http://www.atik-online.net/wp-content/uploads/2009/03/sibelozbudun-100x100.jpg" alt="" width="100" height="100" /></a>SİBEL ÖZBUDUN | 19 &#8211; 06 &#8211; 2011 |</p>
<p>“Ahlâkı yükseltmek için</p>
<p>talepleri düşürmek gerekir.”<strong><em>[1]</em></strong></p>
<p>Tam da sevgili Mesut Ata’nın katkıda bulunduğu ‘Harakiri’ ve ‘Size’ dergilerinin satışına 18 yaş kısıtlaması getirildiğine dair iletisini okuyordum ki, açık olan TV kanalının haber bülteninden bir-iki replik çalındı kulağıma: “…. (<em>neresi olduğunu kaçırdım</em>) il (<em>belki de ilçe</em>) eğitim müdürünün (<em>müdür olmayabilir, ama eğitimle ilgili bir yetkiliydi… Ama bundan sonrasını net duydum</em> <img src='http://www.atik-online.net/wp-includes/images/smilies/icon_smile.gif' alt=':)' class='wp-smiley' />  velilere öğrencilerin mezuniyet balolarına katılmalarını engellemeleri, öğrencilerin burada içki içip seks yaptıkları yolunda bir mektup gönderdiği anlaşıldı. Açılan soruşturmada…”<span id="more-8698"></span></p>
<p>Şimdi burada bir an duralım: siz de benim gibi soruşturmanın eğitim müdürüne (ya da hangi yetkiliyse) açıldığını sandınız değil mi? Yanıldınız. Haber şöyle devam etti, çünkü: “mezuniyet balolarında böyle şeyler olmadığı ortaya çıktı. Müdür hakkındaysa herhangi bir işlem yapılmadı…”</p>
<p>Bu, küçük ama çarpıcı bir olay. ‘Harakiri’ ve ‘Size’ dergilerinin satışına 18 yaş kısıtlaması, bilmem nere belediyesinin içki içilen (giderek satılan) yerleri belediye sınırları dışına taşınmasını buyurması, belediye otobüsü sürücülerinin öpüşenlere, bekçilerin parklarda sarılan çiftlere müdahale etmesi, internete sansür hazırlıkları, bir yazarın İslam konusunda iyi şeyler yazmıyor diye ülkeye gelmekten caydırılması, “sözde” (“sözde” diyorum, çünkü orada bir mezar filan yok…) türbe/mezarın yakınındaki heykelin parçalanması gibi… küçük küçük ilmekler… Bizlere bir deli gömleği ören.</p>
<p>Seçim arifesinde şu saptamayı yapabiliriz sanırım: AKP kendisini iktidara taşıyan ittifaklarından ve ittifak arayışlarından (liberal aydınlar, Aleviler, Kürtler, gayrımüslimler…) ve “özgürlükçülük” iddialarından vaz geçerek geleneksel tabanına, Anadolu (milliyetçi-maneviyatçı) muhafazakârlığına çark etti. “Açılımlar”ı toprağa gömerek topluma “ahlâksal (maneviyatçı)” bir müdahale sürecini hızlandırmaya yöneldi.</p>
<p>Medyadaki kimi aymaz “kamuoyu oluşturucuları” ve de bir kısım “yetmez ama evet”çiler bunun MHP’nin tabanını massetmeye yönelik bir “seçim taktiği” olduğunu düşünedursunlar, tüm işaretler AKP’nin “yeni” yönelişinin kalıcı ve kapsamlı bir strateji olduğunu, suyun eninde sonunda yatağını bulduğu yönünde…</p>
<p>Eğer bu saptama doğruysa, eğitim, güvenlik, idare kadrolarını tarikat/cemaat çıkışlılar ve medyanın önemli bir bölümünü dolduran şakşakçılar eliyle seçimler sonrasında yalnızca kamusal değil, özel yaşamımız üzerindeki neo-con’varî “ahlâksal uyanış” operasyonu yoğunlaşacak demektir. İktidar partisi, hepimizi ve tüm yaşamımızı sınır ve modalitelerini kendisinin saptadığı bir “ahlâk şemsiyesi” altında toplamaya girişiyor.</p>
<p>AKP’nin “Çay Partisi”ne hoş geldiniz!</p>
<p>Bu “parti”yi bozmak, bu cendereye kıstırılmak istenen hepimizin elindedir…</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong><em>N O T L A R</em></strong></p>
<p><strong><em>[*] </em></strong>Yeni Harman, No:154, Haziran-Temmuz 2011…</p>
<p><strong><em>[1] </em></strong>Stanislaw Jerzy Lec.</p>
<div class="addthis_toolbox addthis_default_style addthis_32x32_style" addthis:url='http://www.atik-online.net/2011/06/akp%e2%80%99nin-%e2%80%9ccay-partisi%e2%80%9d/' addthis:title='AKP’nin “Çay Partisi”[*] ' ><a class="addthis_button_preferred_1"></a><a class="addthis_button_preferred_2"></a><a class="addthis_button_preferred_3"></a><a class="addthis_button_preferred_4"></a><a class="addthis_button_compact"></a></div>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.atik-online.net/2011/06/akp%e2%80%99nin-%e2%80%9ccay-partisi%e2%80%9d/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>“Türk Realitesi” Mi?</title>
		<link>http://www.atik-online.net/2011/06/%e2%80%9cturk-realitesi%e2%80%9d-mi/</link>
		<comments>http://www.atik-online.net/2011/06/%e2%80%9cturk-realitesi%e2%80%9d-mi/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 16 Jun 2011 06:54:57 +0000</pubDate>
		<dc:creator>AHM</dc:creator>
				<category><![CDATA[Köşe Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[Sibel Özbudun]]></category>
		<category><![CDATA[mi]]></category>
		<category><![CDATA[realitesi]]></category>
		<category><![CDATA[türk]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.atik-online.net/?p=8650</guid>
		<description><![CDATA[SİBEL ÖZBUDUN &#124; 16 &#8211; 06 &#8211; 2011 &#124; “Öfkelenin… Kabul Etmeyin… Harekete Geçin&#8230;”[1] “Kürtlerin tarihsel zaferi”… Merkezi Brüksel’de bulunan ‘Infoturk’ haber ajansı, BDP’nin başı çektiği Emek, Demokrasi ve Özgürlük Bloku adaylarının büyük bölümünün parlamentoya girmesini bu başlık altında duyuruyordu kamuoyuna. Kürt coğrafyasının aynı duyguyu paylaştığı biliniyor. Temelden yoksun bir saptama değil bu. Gerçekten de [...]<div class="addthis_toolbox addthis_default_style addthis_32x32_style" addthis:url='http://www.atik-online.net/2011/06/%e2%80%9cturk-realitesi%e2%80%9d-mi/' addthis:title='“Türk Realitesi” Mi? ' ><a class="addthis_button_preferred_1"></a><a class="addthis_button_preferred_2"></a><a class="addthis_button_preferred_3"></a><a class="addthis_button_preferred_4"></a><a class="addthis_button_compact"></a></div>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong></strong><a href="http://www.atik-online.net/wp-content/uploads/2009/03/sibelozbudun.jpg" rel="lightbox[8650]" title="sibelozbudun"><img class="alignleft size-thumbnail wp-image-1192" title="sibelozbudun" src="http://www.atik-online.net/wp-content/uploads/2009/03/sibelozbudun-100x100.jpg" alt="" width="100" height="100" /></a>SİBEL ÖZBUDUN | 16 &#8211; 06 &#8211; 2011 |</p>
<p>“Öfkelenin…</p>
<p>Kabul Etmeyin…</p>
<p>Harekete Geçin&#8230;”<strong><em>[1]</em></strong></p>
<p>“Kürtlerin tarihsel zaferi”… Merkezi Brüksel’de bulunan ‘Infoturk’ haber ajansı, BDP’nin başı çektiği Emek, Demokrasi ve Özgürlük Bloku adaylarının büyük bölümünün parlamentoya girmesini bu başlık altında duyuruyordu kamuoyuna. Kürt coğrafyasının aynı duyguyu paylaştığı biliniyor.<span id="more-8650"></span></p>
<p>Temelden yoksun bir saptama değil bu. Gerçekten de onlarca yıllık, kimi açık ve vahşi, kimi örtülü ve sinsi baskılar Kürtlere iyi öğretmen olmuş besbelli. Blok, ama esas olarak da BDP adayları ve seçmenleri kılı kırk yarar bir ince hesaplamaya tabi tuttu. Bütün bağlantı ve olasılıkları göz önünde bulundurarak&#8230; Hangi mahalleden, hangi mezradan ne kadar oy geleceği milim milim saptanıp, bir bölümü okur-yazar olmayan, bazıları hiç Türkçe bilmeyen seçmenlere teker teker nasıl oy verileceği anlatıldı.</p>
<p>Ve başta DTP olmak üzere Blok bileşenlerinin canını dişine takmış, özverili çalışmaları. YSK kararı üzerine sokaklara dökülen, miting meydanlarını dolduran, konu komşu dolaşıp oy isteyen Kürt kadınları, gençleri… Mersin’e, eski yoldaşlarının kampanyasına desteğe koşan saçları ak Dev-Gençliler, nükleer karşıtları, okulu kırıp bildiri dağıtan, afişleme yapan liseliler, üniversite hocaları… hepsinin, hepsinin payı büyük.</p>
<p>Onlar sayesindedir ki Blok hedeflediği milletvekillerinin neredeyse tümünün -tek oyu dahi heba etmeden- parlamentoya girmesini sağlamış durumda. Üstelik bizim gibi altmışına merdiven dayamışların yüreğini titreten bir artıyla: Ertuğrul Kürkçü ile birlikte onları, ilk sevdalarımızı da -Deniz Gezmiş’i, Ömer Ayna’yı, Hüseyin Cevahir’i, Yusuf Arslan’ı, Mahir Çayan’ı, İbrahim Kaypakkaya’yı… da meclise taşımış olduk: bir zamanlar sıralarında idamlarının onaylandığı, “vatan haini” ilan edildikleri meclise… Çok uzun zamandır açık kalmış, bir türlü kabuk tutmayan bir yara bu kez çiçek açtı…</p>
<p>Bu, madalyonun bir yüzü… İnkâr edilmez, azımsanmaz, dudak bükülmez…</p>
<p>Ama bir başka yüzü daha var 2011 seçiminin.</p>
<p><em>Suyun Batı yakasında her iki seçmenden biri AKP’ye oy verdi…</em> Kimse AKP’nin milletvekili sayısının azaldığı, yeni Anayasa önerisini referanduma götürecek sayıyı bile tutturamadığı vb. olgularla teselli bulmaya kalkışmasın. O, işin reelpolitikayla ilgili faslı. Olayın “toplumsal” ve sokakta tezahür eden/edecek gerçekliği, 2009 yerel seçimlerinde oyları yüzde 38.8’e dek gerileyen AKP’nin çok değil iki yıl sonra yaklaşık yüzde 50’ye sıçraması.</p>
<p>Unutulacak kadar mazi değil: 2009 yerel seçimleri, AKP’nin “Kürt açılımı”na start verdiği günlerde gerçekleşmişti. Ve “açılım”ın gölgesi dahi, partiyi ciddi bir oy kaybına uğratmaya yetti: yüzde 46.5’den yüzde 38.8’e…</p>
<p>2009’dan 2011’e iktidar partisi yüzde 10’u aşkın bir oy sıçraması yaptıracak “muhteşem” bir iktisadî ya da siyasal başarıya imza atmadı, bilebildiğim kadarıyla: İşsizliği sıfırlamadı; ihracat patlaması yapmadı; ne bileyim ülkenin AB’ye girmesini sağlamadı; “Van minut” dışında kaydadeğer bir uluslar arası başarısı da yok… Hatta, aklımda yanlış kalmadıysa iki yıl içinde milli takım dünya şampiyonu filan da olmadı&#8230; Veya üniversite sınavları kaldırılıp bütün lise mezunlarına (haydi anadilde olmasından vaz geçtim) parasız, nitelikli bir yükseköğrenimin önü de açılmış değil…</p>
<p>Şu hâlde ne oldu? Yanılmıyorsam şu: AKP bu seçim kampanyasını tüm emek hareketine, sol muhalefete, ama özellikle de Kürt hareketine karşı fevkalade agresif bir söylem üzerine oturttu. Hedef belli ki MHP tabanının aşındırılması ve temellük edilmesiydi; bu öyle gözüküyor ki büyük ölçüde başarılı da oldu. “<em>Ankara’da polis tankerine tırmanan kız mıdır kadın mıdır</em>” dan, “<em>Hopa’ya eşkıyalar inmiş</em>”e, “<em>Kürt sorunu bitmiştir, artık sadece Kürt yurttaşların sorunları vardır</em>” dan “<em>Kürtlerin dini Zerdüştlüktür diyor. Kim diyor İmralı diyor ve onun izinde olanlar. Şimdi Cuma namazını kılıyorlar. Cuma’ya gitmiyorlar, devletin imamı arkasında durmuyorlar. Bir yerde durup kadın erkek karışık namaza duruyorlar</em>”a; “<em>Hakkâri’de terör örgütü zorla kepenk kapattırıyor</em>”dan “<em>Biz olsaydık Öcalan’ı asardık</em>”a… Başbakan esip savurdukça, demek ki oylarını da tırmandırdı…</p>
<p>AKP bilindiği üzere gözükara liberalizminden haz eden Marmara sermayesi, onda “ılımlı İslâm”ıyla bölge ülkelerine nüfuzu kolaylaştıracak bir müttefik gören ABD, sermaye hareketleri önündeki kısıtlamaları kaldırma yolundaki cüretini sezinleyen çokuluslu şirketler, onu askerî vesayet rejimini dönüştürmenin bir aracı olarak değerlendiren liberal solcular, Kürt sorununa yeni bir yaklaşım getireceği umudundaki Kürtler gibi, kendi (muhafazakâr) tabanı dışında geniş bir koalisyonun desteğiyle geldi iktidara.</p>
<p>Şimdi öyle gözüküyor ki, bu desteğe gereksinimi kalmadığını düşünüyor. Örneğin “anti-vesayetçi” liberalleri, çoktan silkeleyip attı bile. (Ecevit’in “sırtımızdaki keneler” anekdotunu hatırlayanınız var mı?) Buna karşılık “muhafazakâr” tabanına “milliyetçilik” vasfını da ekleyerek bu ülke nüfusunun yarısını kapsama alanına dâhil etti. Diyarbakır’dan, Hakkâri’den, Şırnak’tan, Hopa’dan vazgeçerek Yozgat’ı, Çankırı’yı, Bursa’yı, Osmaniye’yi, Trabzon’u, Erzurum’u vb. vb. kazandı. Şimdilik “mütevazılık” örtüsüyle perdelenmeye çalışan muazzam bir özgüven… Kendisine oy vermeyenlerin hayat tarzını, “laik devlet” güvencesinden çıkartıp, el çabukluğuyla “onuru, namusu, şerefi”ne havale edişte sırıtmıyor mu sizce de?</p>
<p>2011 seçimlerinin ortaya çıkardığı tablonun sorunu parlamento aritmetiğinden çok, AKP’de ifadesini bulan milliyetçi-muhafazakârlığı konsolide etmiş olmasında. Bu konsolidasyon, korkarım ki Kürt “zaferi”ni Kürt coğrafyasında tecrit ederken, suyun Batı yakasındaki devrimcilerin, sosyalistlerin, emek muhalefetinin soluduğu havayı zehirleyen bir reaksiyon biçiminde tezahür edecek. Tümüyle iktidar partisinin kontrolü altındaki polis ve yargı gücüne böylesi bir sokak hegemonyası eklendiğinde, manzara hepten iç karartıcı bir hâl alıyor.</p>
<p><em>Bugüne dek “Kürt realitesi”nden söz edegeldik. Öyle gözüküyor ki bundan sonra bir “Türk realitesi” üzerine kafa yormamız gerekecek… </em></p>
<p>13 Haziran 2011 23:37:05, İstanbul.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong><em>N O T L A R</em></strong></p>
<p><strong><em>[1] </em></strong>Stéphane Hessel, Öfkelenin, Çev: İsmail Yerguz, Cumhuriyet Kitapları, 2011.</p>
<div class="addthis_toolbox addthis_default_style addthis_32x32_style" addthis:url='http://www.atik-online.net/2011/06/%e2%80%9cturk-realitesi%e2%80%9d-mi/' addthis:title='“Türk Realitesi” Mi? ' ><a class="addthis_button_preferred_1"></a><a class="addthis_button_preferred_2"></a><a class="addthis_button_preferred_3"></a><a class="addthis_button_preferred_4"></a><a class="addthis_button_compact"></a></div>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.atik-online.net/2011/06/%e2%80%9cturk-realitesi%e2%80%9d-mi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>

