
<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>ATİK &#124; Avrupa Türkiyeli İşçiler Konfederasyonu &#124; &#187; Sibel Özbudun &#8211; Temel Demirer</title>
	<atom:link href="http://www.atik-online.net/category/kose_yazilari/sibel-ozbudun-temel-demirer/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.atik-online.net</link>
	<description>Birlik-Mücadele-Zafer!</description>
	<lastBuildDate>Sat, 25 Feb 2012 11:11:23 +0000</lastBuildDate>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>http://wordpress.org/?v=3.3.1</generator>
		<item>
		<title>Sürdürülemez (Ve Geleceksiz) Cumhuriyet[*]</title>
		<link>http://www.atik-online.net/2011/12/surdurulemez-ve-geleceksiz-cumhuriyet/</link>
		<comments>http://www.atik-online.net/2011/12/surdurulemez-ve-geleceksiz-cumhuriyet/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 18 Dec 2011 15:29:50 +0000</pubDate>
		<dc:creator>AHM</dc:creator>
				<category><![CDATA[Sibel Özbudun - Temel Demirer]]></category>
		<category><![CDATA[cumhuriyet]]></category>
		<category><![CDATA[geleceksiz]]></category>
		<category><![CDATA[sürdürülemez]]></category>
		<category><![CDATA[ve]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.atik-online.net/?p=11468</guid>
		<description><![CDATA[SİBEL ÖZBUDUN-TEMEL DEMİRER &#124; 18 – 12 &#8211; 2011 &#124; “Şükür olsun ki her şey var olandan ibaret değil.”[1] “Bazı yıkılışlar, daha parlak kalkışların teşvikçisidir.”[2] Bastırılmış, hâlâ da bastırılan gerçeklerin “gizli tarihe” eşitlendiği coğrafyamızda, “Cumhuriyet”i konuşmak ya “resmî” yalana katılmak ya da ona başkaldırmaktan başka bir imkân sunmaz biz(ler)e. Yalan egemendir; çok-veçheli zenginliğiyle binbir kılıkta [...]<div class="addthis_toolbox addthis_default_style addthis_32x32_style" addthis:url='http://www.atik-online.net/2011/12/surdurulemez-ve-geleceksiz-cumhuriyet/' addthis:title='Sürdürülemez (Ve Geleceksiz) Cumhuriyet[*] ' ><a class="addthis_button_preferred_1"></a><a class="addthis_button_preferred_2"></a><a class="addthis_button_preferred_3"></a><a class="addthis_button_preferred_4"></a><a class="addthis_button_compact"></a></div>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.atik-online.net/wp-content/uploads/2011/11/sibel_ozbudun_temel_demirer.png" rel="lightbox[11468]" title="sibel_ozbudun_temel_demirer"><img class="alignleft size-thumbnail wp-image-11178" title="sibel_ozbudun_temel_demirer" src="http://www.atik-online.net/wp-content/uploads/2011/11/sibel_ozbudun_temel_demirer-100x100.png" alt="" width="100" height="100" /></a>SİBEL ÖZBUDUN-TEMEL DEMİRER | 18 – 12 &#8211; 2011 |</p>
<p>“Şükür olsun ki her şey</p>
<p>var olandan ibaret değil.”[1]</p>
<p>“Bazı yıkılışlar, daha parlak</p>
<p>kalkışların teşvikçisidir.”[2]</p>
<p>Bastırılmış, hâlâ da bastırılan gerçeklerin “gizli tarihe” eşitlendiği coğrafyamızda, “Cumhuriyet”i konuşmak ya “resmî” yalana katılmak ya da ona başkaldırmaktan başka bir imkân sunmaz biz(ler)e.<span id="more-11468"></span></p>
<p>Yalan egemendir; çok-veçheli zenginliğiyle binbir kılıkta karşımızdadır. Gün gelir kalpak takar; gün gelir türban; kimi zaman Türk-İslâm sentezcisidir, bazen de liberal “demokrat”lık demogojisine sarılır…</p>
<p>Biçimi ne olursa olsun “Cumhuriyet” yalanının tanrısı kapitalizmdir.</p>
<p>O hâlde “Cumhuriyet”i konuşmak, sadece bir siyasayı değil; bir siyasal iktisadı; onun kanlı konsantrasyon ve santralizasyon tarihinden, yani sermayenin Türkleştirilmesinden söz etmektir.</p>
<p>Eğer “Cumhuriyet”i böyle konuşmazsak; F. Dostoyevski’nin, “Eskiden cahil olmak ayıptı, şimdi insanlar cehaletleriyle övünüyorlar,” betimlemesinin muhataplarından olmayı kabullenmişiz demektir.</p>
<p>Bu kadar da değil! Ayrıca Ludwig Andreas Feuerbach’ın, “Dogma, apaçık ki, düşünme yasağından başka bir şey değildir,” saptamasıyla betimlediği dogmatizme teslim oluruz.</p>
<p>“Yöntem” konusundaki saptama(mız), neyi nasıl kavradığımız kadar, ne biçimde ve niçin sunacağımızı işaret etmesi açısından da gerekliydi.</p>
<p>Bu belirlemeyle gelelim soru(n)lara…</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Soru 1: Cumhuriyeti nasıl tanımlarsınız? Cumhuriyet bir kopuş mu süreklilik mi? Cumhuriyet bugünün Türkiye’sinde ne ifade etmektedir?</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Her “tanım” elbette eksiklidir; ancak bir “tanım” yapılacak ise eğer, orta derece gelişmiş kapitalist, semi-periferide yer alan alt-emperyalist bir siyasal iktisadın eseridir T.“C”; ve de Walter Benjamin’in, “Her medeniyet belgesi aynı zamanda bir barbarlık belgesidir,” saptamasındaki tanımla birebir uyum içerisindedir…</p>
<p>İkincisine gelince; özde tarihsel ve mantıksal bir sürekliliktir “Cumhuriyet”; ancak biçimsel açıdan da “kopuştur”…</p>
<p>“Bugünün Türkiye’sinde ne ifade etmektedir,” sorusunun yanıtı olan üçüncüye gelince; öncelikle kime sorulduğuna göre değişik yanıtlar almanın mümkün olduğu göz ardı edilmeden; “En bilge şey zamandır. Çünkü her şeyi ortaya çıkarır,” diyen Thales’in uyarısı anımsanmalıdır…</p>
<p>Aslında “Cumhuriyet ne ifade ediyor?” sorusuna “Kim(ler) için?” sorusunun da eklenmesi gerek.</p>
<p>Bu soruya öteki(leştirilen)ler açısından yanıtlar verebiliriz; mesela azınlıklar…</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>1.i) AZINLIKLAR (MI?)!</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>“Varlığımız Türk varlığına armağan olsun!” demekten başka hiçbir seçenekleri olmayan Onlar için “Cumhuriyet” 12 Kasım 1942’de çıkarılan 4305 sayılı Varlık Vergisi Yasası’dır; Tahakkuk ettirilen vergiyi ödeyemeyenler için de ısının bazen sıfırın altında 30’lara kadar düştüğü Aşkale’deki insanlık dışı koşullar, 21 insan hayatını kaybetmesi, yaşamların alt üst edilmesidir…</p>
<p>Sonra Yunan yazar ve senarist Petros Markaris’in, 6-7 Eylül 1955 tarihinde Heybeliada’da yaşadıklarını anlattıkları ve ötesidir…</p>
<p>Ayrıca klarnet sanatçısı Hüsnü Şenlendirici’nin, “Roman açılımı”yla ilgili olarak “Biz Romanlar olarak açılımı kendi içimizde yaptık, Türkiye’de Türk vatandaşı gibi yaşayarak,” sözlerine yansıyan asimilasyondur</p>
<p>Veya Türkiye Katolik Piskoposlar Kurulu Başkanı ve İzmir Başpiskoposu Ruggero Franceschini’nin, Anadolu’daki Hıristiyanların “aşırı milliyetçiler ile dindar fanatiklerin işbirliği hâlinde hazırladıkları karanlık tuzaklar”ın kurbanı olduklarına ilişkin belirlemesidir.</p>
<p>Ya da daha geçenlerde Gökçeada’daki Panagia Rum Ortodoks Mezarlığı’na gece yarısı saldıran kimliği belirsiz şahıslarca 78 mezar taşını kırılmasıdır.</p>
<p>Kolay mı? Devlet Bakanı Faruk Çelik’in, din derslerinde Aleviliğin öğretilmesi konusunu anlatırken “Niye gavurun dini Hıristiyanlığı öğreniyoruz da, Aleviliği öğrenmeyeceğiz,” diyebildiği bir iklimde yaş(atıl)ıyoruz!</p>
<p>“Yaşar Kemal’in romanlarının büyük çoğunluğu, cumhuriyet dönemindeki haksızlıkları ve adaletsizlikleri anlatır. Jandarma zulmünü anlatır. Bir destan, bir ağıt gibi&#8230;”, diyor Oral Çalışlar. Ve devam ediyor:</p>
<p>Güneydoğu’da 29 Kürt isyanında neler oldu biliyor muyuz? Dersim’de 90 bin kişinin öldürüldüğü, yüz binlerce insanın köylerinin, evlerinin yakılarak sürgüne gönderildiği, Hacıbektaş’ta Alevi dergâhının kapatılıp, semah yapmak isteyenlerin yeraltına itildiği, bu ülkenin Hıristiyan ve Yahudi yurttaşlarının ‘Varlık Vergisi’ ile mülksüzleştirilip sürgüne gönderildiği acaba tarih kitaplarında yer alıyor mu?</p>
<p>Cumhuriyet bir ulus devlet kurma projesiydi. Bu proje; Türklük, Müslümanlık ve Hanefilik dışındaki bütün farklılıkları zorla yok etmeye dönüştü mü, dönüşmedi mi? 1930’lu yıllarda “Kürtler yoktur”, “Kürtçe konuşmak yasaktır” diyen, Alevi’yi yeraltına iten bir devlet anlayışı nasıl demokrasiye yürüyen bir anlayış olarak kabul görebilir ki?”[3]</p>
<p>Aslında öteki(leştirilen)lerin hikâyesinin, çok acılı bir tarihi var ve buraya da sığmaz!</p>
<p>Sadece bir kaçını anımsa(tı)rsak…</p>
<p>Mesela Trakya’da Yahudilerin başına ge(tiri)lenler… Yahudilerin diliyle “La Vaka” (olay, vaka), “Barunda” (gürültü, karışıklık, kıyamet) veya “La Furtuna” (fırtına), Yahudi cemaatinin önde gelenlerinden Gad Franko ve Mişon Ventura’nın 4 Temmuz 1934 günü Atatürk’le yaptığı gizli görüşme sayesinde sona erecekti!</p>
<p>Mesela İstanbullu Rumların asıl olarak 16 Mart 1964 tarihli “sürgün” kararıyla gitmeleri bin yıllık ülkelerinden…</p>
<p>1964’te Atatürk ve Venizelos arasında 1930 yılında imzalanan anlaşma bir hükümet genelgesiyle, Türk hükümetince tek taraflı olarak iptal edilmişti. Sürgün o tarihte 12 bin 500 civarında olan Yunan tebaalı Rumla sınırlı kalmadı. Türk tebaalı binlerce Rum da kocasının, karısının sınırdışı edilmesiyle bu sürgünün içine katıldı. Katılmak istemeyenler bir aile faciasının parçası hâline geldiler. Mallarına mülklerine el konuldu!</p>
<p>Bir şey daha: Sevan Nişanyan’ın, ‘Adını Unutan Ülke’[4] başlıklı yapıtında Anadolu’da adı değiştirilen 15 bin köy, kasaba ve ilin dökümünü sunulur… XX. yüzyıl başında yaklaşık 15 bin Ermenice, Kürtçe, Rumca, Süryanice, Lazca, Gürcüce, Arapça, kökeni belirsiz dillere ait ve hatta Türkçe köy ve kasaba isminin yüzyıl sonunda hangi isimleri aldığını gösterilir…</p>
<p>Nişanyan, Ad Değiştirme Komisyonu’nun 1956’da Demokrat Parti döneminde kurulduğunun altını çizerek, “liberal-özgürlükçü-demokrat” eğilimi döne döne vurgulanan DP iktidarında, Kastamonu’nun bir ilçesine Bozkurt, Kahramanmaraş’ın bir ilçesine Türkeli isimleri verildiğine ve DP’yi alaşağı eden 27 Mayıs cuntasının da, siyasi hasımlarının mirasını omuzlayıp sürdürdüğüne dikkat çekilir.</p>
<p>1956-1964 kesitinde binlerce isim gelişigüzel Türkçeleştirilirken; isim değiştirmede altı dalgadan bahseder yazar; Osmanlı, İttihat ve Terakki, Cumhuriyet’in ilk yılları, Demokrat Parti, 27 Mayıs Darbesi ve 12 Eylül. Ancak 1956’dan itibaren operasyonel biçimde isimlerin değiştirildiğinin altını çizer.</p>
<p>En büyük değiştirme 1961-1965 dönemidir. Bu yıllarda on binlerce yer adı değiştirilmişti; bu hamlenin alt yapısının DP iktidarınca hazırlandığı bildirilir. Ad Değiştirme Komisyonu, 1956-57’de kurulmuştu. Türkçe olmayan yer adlarının yok edilmesi 1913’ten itibaren Türk Ocakları’nın ve İttihat ve Terakki’nin de önemsediği bir projeydi. Bu proje 1910’larda sesli biçimde dile getirilirken, 1920’lerde süreç durgunlaşır; 1930’larda yeniden hızlanmak üzere. DP zamanında iktidara gelen kadro büyük ölçüde de bu kadrodur…</p>
<p>Nihayet Dersim!</p>
<p>Evet, onlar için “Cumhuriyet” bir barbarlık belgesidir!</p>
<p>Sadece onlar mı? Elbette değil; “özgürleştirdiği”ni “iddia” ettiği kadınlar için de…</p>
<p>En büyük “iftihar” konularından biri “kadınları özgürleştirmek” olsa da, 87 yaşındaki “Cumhuriyet”in kadın(lık) durumu konusunda somut verileri sıralamak bile yeter de artar!</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>1.ii) KADINLAR (MI?)!</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Dünya Ekonomik Forumu’nun kadın-erkek eşitliği konusunda 2010 yılında yayınladığı yıllık rapora göre 134 ülke arasında 126. sıradadır Türkiye!</p>
<p>Birleşmiş Milletler’in beş yılda bir hazırladığı ‘Dünyada Kadın’ raporuna göreyse, Türkiye’de kadınların yüzde 40’ı eşlerinden şiddet görüyor!</p>
<p>Dünya Ekonomik Forumu raporunda Türkiye’de yaşanan kadın-erkek eşitsizliği bir kez daha gündeme geldi: Türkiye’de çalışan dört kişiden sadece 1’inin kadın olmasına dikkat çekilirken, ülkenin yönetim kademelerindeki her 9 erkeğin yanında 1 kadının milletvekili, üst düzey yönetici ya da idareci olduğunun da altı çizildi!</p>
<p>2007 seçimlerinde 550 milletvekilinin yüzde 9’u kadındı. 2009 yerel seçim sonuçlarına göre; 16 Büyükşehir belediyesi başkanının tamamı erkek (yüzde 100)… 3281 il genel meclisi üyesinin 3166’sı erkek (yüzde 96.5), 115’i kadın (yüzde 3.5)… 2093 Belediye Başkanından 26’sı kadın (yüzde 0.90)…</p>
<p>Kadının Statüsü Genel Müdürlüğü’nün ‘Kadının Durumu’ raporu’na göre Türkiye’de kadınların sadece yüzde 26.1’i çalışma hayatına katılıyor. 128 ülke arasında 123. sıradayız!</p>
<p>Türkiye’de 1994’te yüzde 8.3 olan kadın işsiz oranı 2010’da TÜİK’e göre yüzde 16, resmî olmayan rakamlara göre ise yüzde 40’a ulaştı!</p>
<p>İstanbul Serbest Muhasebeci Mali Müşavirler Odası’nın ‘Kadınım, İşsizim, Mutsuzum’ raporuna göre, 10 yılda (1999-2009) kadınların işgücüne katılma oranı 4 puan azalarak yüzde 26’ya geriledi. Ayrıca İşsizlerin üçte biri de kadın… Kadın ve erkekler arasındaki ücret farklılıkları yüzde 27’lere ulaştı!</p>
<p>Elektrik Mühendisleri Odası üyesi mühendisler arasında yüzde 10 olan işsizlik oranı kadın EMO üyesi mühendisler arasında yüzde 17.1’e çıkıyor!</p>
<p>Türkiye’de istihdama dahil olmayan 27.4 milyon kişinin yüzde 44.4’ünü ev kadınları oluşturuyor!</p>
<p>Türkiye’de; 2000 yılı itibarıyla, 25 yaşın üzerinde okuma yazma bilmeyen kadın sayısı 4 milyon 625 bin. İlköğretim çağında olup, okula gitmeyen 1 milyon çocukta, okullaşma oranında cinsiyetlerarası fark yüzde 7. Buna göre okula gitmeyen kız çocuk sayısı erkek çocuklara göre 600 bin daha fazla. Çalışan erkek sayısı 17 milyon iken, çalışan kadın sayısı 6 milyon civarında&#8230;</p>
<p>Yine Kadının Statüsü Genel Müdürlüğü’nün raporuna göre Türkiye’de kadınların yüzde 19.6’sı okuma-yazma bilmiyorken; bu rakam erkeklerde yüzde 11.9&#8230;</p>
<p>Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) ‘Aile Yapısı’ araştırmasına göre, kadınların yüzde 80’in, erkeklerin ise yüzde 39.6’sının üzerinde kayıtlı ev veya araç bulunmuyor. Kız çocuklarının ilköğretimdeki okullaşma oranı 2006 yılı verilerine göre yüzde 93.37, ortaöğretimdeki okullaşma oranı ise yüzde 76.66…</p>
<p>Tüm bunlara ek olarak ‘Uluslararası Reuters’ anketinde, Türklerin yüzde 52’si “Kadının yeri evidir,” derken; Türkiye’yi maçolukta yüzde 54 oranıyla yalnız Hindistan geride bıraktı; bu oran Rusya’da yüzde 34, Güney Kore’de 33!</p>
<p>TÜİK’in verilerine göre, 2005-2010 yılları arasındaki beş yıllık kesitte 3 bin 996 kadın cinayet sonucu hayatını yitirdi; tecavüz ve taciz gibi cinsel saldırı suçları beş yılda yüzde 30 arttı…</p>
<p>2006’da 528, 2007’de 473, 2008’de 577 ve 2009’da 652 kadın tecavüze uğradı!</p>
<p>2006 yılında 489, 2007 yılında 540, 2008 yılında 589, 2009 yılında 624 cinsel taciz olayı meydana geldi!</p>
<p>2005-2010 yılları arasında, 100 binin üzerinde kadın cinsel saldırıya maruz kaldı!</p>
<p>Son bir şey daha veya konuya ilişkin bir haber: “Ankara’daki ilginç davada tecavüze uğrayan değil tecavüzcü mağdur sayıldı… Bir savcının çocuğuna özel ders verdikten sonra evine dönerken iki kişinin tecavüzüne uğrayan üniversite öğrencisinin davasında mahkeme, Adli Tıp Kurumu’nun raporunun geç gelebileceği ve tecavüzcülerin bu süre içerisinde tutuklu kalmalarının “mağduriyet” yaratacağı gerekçesiyle tahliye etti. Kararı veren 3 kişilik heyetin 2 üyesinin kadın olması da dikkat çekti. Zanlı Tolga Deniz ve Arif Yavuz, cezaevi arabasına bindirilirken de mağdura destek verenlere tehditler savurdu”!</p>
<p>Veriler bu merkezdeyken; kadınlar, “Cumhuriyet” hakkında ne düşünebilirler acaba?</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>1.iii) EZİLENLER/ SÖMÜRÜLENLER (Mİ?)!</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Sonra ezilenler/ sömürülenler! Onlara “Cumhuriyet”in verdiği; Marx’ın, “Kapitalist, cimri gibi, kendi kişisel emeği ve kısıtlı tüketimiyle orantılı olarak zenginleşmez; başkalarının emek güçlerini ezdiği ve işçiyi hayatın zevklerinden vazgeçmeye zorladığı oranda zenginleşir,”[5] formülüyle özetlenebilen bir sefalettir!</p>
<p>Gerçekten de TÜSİAD Başkanı Ümit Boyner’in, “Sermaye taraflara bölünemez. Hepimiz bu ülkenin sermayesiyiz,” diye betimlediği sürdürülemez kapitalizmin cehenneminde Türk(iye) ekonomisi yoksulluk (ve burjuvalar için de zenginlik) üretme aygıtıdır; örneğin sanayi işçisinin -2010’un ikinci çeyrek gerçek birim- ücretlerinde kriz öncesine göre yüzde 13 gerileme vardır.</p>
<p>Sefalet, emekliler için farklı mı? Sayıları 2 milyona yaklaşan ve 5 milyon nüfusu geçindiren memur emeklileri ortalama 1080 TL maaşla geçinmeye çalışıyorlar. Sayıları 5.5 milyonu bulan işçi emeklilerinin aylıkları ne kadar dersiniz? Ortalama 780 TL&#8230; Ve baktıkları aile ferdi sayısı yaklaşık 10 milyon&#8230; Düşünün, 1080 TL aylıklı 2 milyon memur emeklisi 5 milyonluk ailesi ile, 780 TL aylıklı 5.5 milyon işçi emeklisi yaklaşık 10 milyon nüfus ailesi ile geçinmeye çalışıyor!</p>
<p>Hem de Türkiye Kamu-Sen’in araştırmasına göre memur maaşı bir yılda yüzde 6.3 artarken aynı dönemde tüketici fiyatları endeksinin (TÜFE) yüzde 8.3; gıda fiyatları ise ortalama yüzde 12 oranında arttığı koşullarda!</p>
<p>Bu kadar da değil; DİSK Araştırma Enstitüsü’ne göre 2010’un ağustos ayında 4 kişilik bir ailenin açlık sınırı 772, yoksulluk sınırı 2809 TL olurken; asgari ücretli de 3 hafta yardıma muhtaç yaşıyor!</p>
<p>Yani yoksulluk büyürken; zenginlik de semiriyor!</p>
<p>Sosyal Güvenlik Kurumu’nun verilerine göre Türkiye’de, güvencesi olan 69 milyon 158 bin kişinin 9 milyon 402 bin 705 yeşil kart sahibi; bu kişilerin tamamına yakını ise Doğu ve Güneydoğu’daki Kürt illerinde ikamet ediyor…</p>
<p>Bir habere göre: “Sosyal paylaşım sitesi parasızlık yüzünden böbreğini satılığa çıkaranlarla dolu. İlan sahipleri: ‘Babamı kaybettikten sonra evimize icra geldi. İşyerim vardı, battı. Borçlarımı ödeyemeyince mahkemelik olduk. Böbreğimi satmak için ilan vermek zorunda kaldım.’… ‘Dört yıldır nişanlıyım, düğün yapamadım. Böbreğimi satacağım. Kardeşim de satmayı düşünüyor’… ilanları veriyor”![6]</p>
<p>Tam da bu koordinatlarda; Bir Avrupalı yılda 75 kilogram et tüketirken Türkiye’de bu rakam 7 kg’ye düşmüşken; 2010 yılının ilk 8 ayında lüks otomobil satışları yüzde 55 artıyor!</p>
<p>Ve… Türkiye’nin milyoner sayısı 2010’un temmuz ayı itibariyle 2009 yılının aynı dönemine göre 3 bin 680 kişi artarken, yurtiçi ve yurtdışında yaşayan milyonerlerin bankalarda tuttukları mevduat ise 60 milyar 723 milyon TL’lik artış gösterdi!</p>
<p>Koç Holding, 2010 yılının ilk yarısında konsolide satış gelirini yüzde 23 artışla 24.5 milyar liraya yükseltti, net kârını da yüzde 15 artışla 766 milyon liraya çıkardı!</p>
<p>2010 yılının ilk yarısında Sabancı Holding de 918 milyon lira kâr elde ettiğini duyurdu! Yani 2010 yılının ilk altı aylık döneminde net kârı, önceki 2009’un aynı dönemine göre yüzde 52 oranında arttı!</p>
<p>Kriz yılında, ilk 500 sanayi kuruluşunun yanında ikinci 500’e giren şirketler de kâr rekoru kırdı. İstanbul Sanayi Odası’nın açıkladığı verilere göre sanayinin ikinci 500 listesindeki kuruluşların ortalama kârı yüzde 246.4 artarak tarihi bir rekor kırdı. En büyük 500 sanayicinin 2009 yılı kârı da yüzde 30 artmıştı!</p>
<p>Ayrıca Fortune dergisinin hazırladığı “Türkiye’nin En Büyük 500 Şirketi” listesine göre, 43 bin çalışanıyla vedalaşan (yani işine son veren!) şirketlerin toplam net kârları 20.9 milyar lirayı buldu!</p>
<p>Bu kadarla da sınırlı değil!</p>
<p>Türkiye’nin en kârlı bankası unvanını elinde bulunduran Ziraat Bankası, 2010 yılının ilk altı aylık döneminde 1 milyar 911 milyon liralık net kâr açıkladı.</p>
<p>2010 yılının ilk yarıyıl sonuçlarını açıklayan Ziraat Bankası Genel Müdürü Can Akın Çağlar, bankanın toplam aktiflerinin 2009 yılının aynı dönemine göre yüzde 14 oranında artarak 133 milyar liraya ulaştığını kaydetti; Ziraat Bankası, sermaye kârlılığında dünya altıncısı konumunda!</p>
<p>Türkiye’de bankacılık sektöründe kârlılık 2010’un ilk yarısında, 2009 dönemine göre yüzde 10 artarken; bankacılık sektöründe mevduatın yüzde 57’si, aktiflerin ise yüzde 54’ü dört bankanın elinde bulunuyor. Yılın ilk yarısında sektörün kârının yüzde 81’i ise altı bankaya ait.</p>
<p>Bankacılık sektöründe ilk dört bankayı oluşturan Ziraat Bankası, Garanti Bankası, İş Bankası ve Akbank, sektör toplam aktiflerinin yüzde 54’üne, net dönem kârının yüzde 62.5’ine, toplam mevduatın yüzde 57.2’sine sahip.</p>
<p>Türkiye Bankalar Birliğinin yayınladığı Bankacılık Sistemi Raporuna göre Bankacılık sektörünün toplam özkaynakları 30 Haziran 2010 itibarıyla 2009 yılının aynı dönemine göre yüzde 22.2 artışla 114 milyar 544 milyon TL’ye ulaştı!</p>
<p>Burjuvaların saadetinin ardında; emekçilerin sefaleti yatıyor!</p>
<p>DİSK Araştırma Enstitüsü’ne göre, sanayi sektörü reel ücretlerinde yüzde 5.57 oranında gerileme yaşandı; kriz öncesi dönemde 100 kişinin çalıştığı işyerinde bugün 96 kişi istihdam ediliyorken; örneğin çalışma koşulları zorlaşırken, işçi işveren ilişkileri de giderek kötüleşirken; Türkiye 2009’da emek piyasalarının gelişmişliğinde 7 basamak düşerek 139 ülke arasında 127’nci sıraya geriledi.</p>
<p>‘Sektörel Dernekler Federasyonu’ (SEDEFED) ile ‘Rekabet Forumu’ (REF) ve ‘Dünya Ekonomik Forumu’nun (WEF) açıkladığı ‘Türkiye Raporu’na göre, Türkiye istihdamın katılığında 11 sıra düşerek 75’incilikten 86’ncılığa gerilerken; çalışma koşulları da giderek kötüleşiyor!</p>
<p>Bir yoksulluk ve borç(lanma) sarmalı içindeyiz!</p>
<p>Yoksullar tüketimini borçlanarak finanse ediyor. Örneğin hanehalkının borçlarının hanehalkı harcanabilir geliri içindeki payı 2007’de yüzde 31.1’den 2008’de yüzde 34’e, 2009’da ise yüzde 37.7’ye yükseldi!</p>
<p>Sayıştay’ın 2009 raporu, iç borç stokunun 343.1 milyar TL olduğunu ve gelecek yıllarda vadesi dolacak borçların hesaplara yansıtılmadığını ortaya çıkarırken; Mustafa Pamukoğlu da konuya ilişkin şunların altını çiziyor: “Kişiler olarak çok borçlandık. Bu borçları nasıl ödeyeceğiz, diye kaygılanmamak elde değil. Toplam bireysel kredi tutarı 24 Eylül 2010 itibarıyla 153 milyar TL olmuş durumda…</p>
<p>Ücretli çalışanların üçte biri tüketici kredisi kullanmış. Tüketici kredisi kullananların yüzde 42’sinin aylık geliri 1.000 TL’nin altında”!</p>
<p>Tam da bu tabloda Ankara Ticaret Odası Başkanı Sinan Aygün, Türkiye’de kişi başına düşen borç miktarının 2 bin TL’ye yaklaştığını açıkladı.</p>
<p>Özetle Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu (BDDK) tarafından hazırlanan ‘Finansal Piyasalar Raporu’na göre, yurttaşların finansal piyasalara olan borç yükü 7 yılda (2003-2009), finans piyasalarındaki tasarruflarına göre artışa geçti. Hanehalkının finansal piyasalardaki varlığı 7 yılda üç kat artarken, tüketici kredisi ve kredi kartı gibi borç yükümlülüğü 15 kat arttı. Raporda, 2010 yılının ilk çeyreğinde hanehalkının yükümlülüğünün varlığına oranının yüzde 29.9 olduğunun altı çizildi. Oysa, 2003 yılında hanehalkının yükümlülüğünün varlığına oranı sadece 5.1’di…</p>
<p>Kolay mı? Yine ATO’nun ‘Borç Dağları’ başlıklı raporuna göre, Türkiye’deki aileler ve şirketlerin bankalara ve devlete borçları 660 milyar TL’yi aştı. Verilere göre, 12 milyona yakın tüketicinin bankalara kredi borcu 108 milyar TL’ye ulaşırken, 26 milyon kredi kartı kullanıcısının borcu 39 milyar TL’yi buldu!</p>
<p>Nihayet 2011’de 10.5 milyar dolarlık dış borç ödemesi yapacak T. “C”nin, 112.1 milyar dolar dış borcu var. Bu borcun 38.5 milyar dolarını faiz ödemeleri oluşturuyorken; AKP iktidarında esnafın Halk Bankası’na borcu 2002’de 154 milyon TL’den 22 kat artarak 2010’da 3.3 milyar TL’ye çıktı. Çiftçinin Ziraat Bankası ve kooperatif borcu ise 9.4 milyar TL’ye yükseldi. Tarım kredi kooperatiflerine borç 36 bin 418 çiftçiyi icralık etti!</p>
<p>ATO’ya göre çiftçinin bankalardan aldığı borç yüzde 20, ödeyemediği de yüzde 45 arttı!</p>
<p>Kentlerin varoşlarındaki işsizlik büyüdü!</p>
<p>Türkiye’de Temmuz 2010 itibarıyla 2 milyon 782 bin kişi iş arıyor. İş aramaktan vazgeçenler de eklendiğinde sayı 5 milyonu aşıyor!</p>
<p>Türkiye’de genç işsizliği oranı ise dünya ortalamasının iki katından da fazla&#8230; 2007’de yüzde 11.9 olan gençler arasında işsizlik oranı iki yıl sonra yüzde 13’e yükseldi. TÜİK’in verilerine göre Türkiye’de bu oran yüzde 25 civarında. Bir diğer deyişle dört gençten biri işsiz!</p>
<p>Toplumsal bir çöküş, cinnet, çözülme yaşanıyor; örneğin 2002’den beri boşanmalar yüzde 24 arttı… İntihar istatistikleri daha düşündürücü… TÜİK verilerine göre sekiz yılda tüm Türkiye’de intihar yüzde 52 arttı!</p>
<p>Kapitalist “Cumhuriyet”in emekçilere verdiği de bu!</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Soru 2: Cumhuriyetin kendi kurucu felsefesine bağlı bir gelişim süreci yaşadığını düşünüyor musunuz?</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Elbette! “Cumhuriyet”, dediklerinin kimilerini; ancak raison d’etat’sı (hikmet-i hükümeti) için yapması gerekenlerin hepsini, gözünü kırmadan, “Söz konusu olan vatansa gerisi teferruattır,” diye haykırarak eksiksiz ve tamı tamına yaptı!</p>
<p>Mesela bu “Cumhuriyet”i, “derin” (denilen) devletsiz düşünebilir misiniz? Mümkün müdür?</p>
<p>Mesela Mustafa Suphi ve 15 yoldaşını Karadeniz’de katleden bu “Cumhuriyet”i, fail-i meçhulsüz düşünebilir misiniz?</p>
<p>Kendi deyimleriyle “mütecanis” bir ulus-devletin küçük Amerika’sını yaratmak istediler; bunu da İzmir İktisat Kongresinde ayan-beyan ilan ettiler; “Burjuva yaratacağız,” dediler; küçük Amerika olduk; burjuvalarımız da oldu! Mustafa Kemal’in açış konuşmasını yaptığı İzmir İktisat Kongresi’ni anımsayın…</p>
<p>Kongre 17 Şubat 1923 günü Mustafa Kemal’in uzun ve etkili açış konuşmasıyla başlamıştı. Konuşmanın en dikkat çekici yanı, o güne dek her fırsatta tekrarlanan “kapitalizm”, “emperyalizm”, “mazlum milletler” gibi kavramlara hiç değinilmemesi, bunların yerini “iktisadi bağımsızlık”, “kapitülasyonların kaldırılması”, “yabancı sermaye” ve “liberal ekonomi” terimlerinin almasıydı. Mustafa Kemal İzmir İktisat Kongresi’ni açtıktan sonra, 18 Şubat 1923’de Eskişehir’de Lozan Barış Görüşmeleri’ne ara verilmesi üzerine ülkeye dönen İsmet Paşa ile buluşmuş ve iki lider 20 Şubat 1923’de Ankara’ya dönmüşlerdi. Kongrenin bundan sonraki bölümleri onsuz devam edecekti.Başlangıçta üç bin delegenin gelmesi planlanmıştı ama kongrenin sürdüğü 18 gün içinde peyderpey gelenlerin sayısı ancak 1.135’ye varabilmişti. Kongrede sağ cenah tüccarlara, sol cenah amelelere, merkez ise çiftçilere ayrılmıştı.</p>
<p>Sanayiciler ise, çiftçilerle amelelerin arasına sıkıştırılmıştı. Büyük bir heyecanın hâkim olduğu kongrenin başkanlığını sivil giysiler içindeki Kâzım Karabekir Paşa yapıyordu. İktisat Vekili uzun bir konuşma yaptı. Ardından sahneye Azerbaycan Sefiri Abilof’la Sovyet Sefiri Aralof çıktı. Abilof’un sade bir baş selamıyla yetinmesine karşılık, Aralof’un Türk usulü selam durarak “Yaşasın Türkiye, yaşasın Ordu!” diye bitirdiği teşekkür konuşmasını delegeler “Yaşasın Ruslar!” nidalarıyla karşıladılar. (Ancak Aralof, Mustafa Kemal’in üslubunun eskisi gibi “Bolşevikçe” değil “Batılıca” olduğunu fark edecek ve 26 şubatta Moskova’ya gönderdiği raporda, Kongrede hiç de sosyalist bir hava olmadığını ve Türkiye’nin Sovyet Rusya’dan giderek uzaklaştığını yazacaktı.)</p>
<p>Aslında İzmir İktisat Kongresi’nin iki temel amacı vardı. Birincisi Milli Mücadele yıllarında Ankara’ya uzak kalan İstanbullu Müslüman-Türk burjuvazi ile ilişkileri düzeltmekti. Nitekim bir iktisat kongresi toplama fikri, İstanbul’daki gayrimüslim tüccarları geriletmek için 1922 yılında Milli Türk Ticaret Birliği’nde örgütlenen Müslüman-Türk tüccarlardan çıkmış, İktisat Vekili Mahmut Esat Bey’in onlara verdiği ‘daha büyük bir kongre toplama sözü’ uyarınca da İzmir İktisat Kongresi toplanmıştı. Kongrede başlarındaki fesi çıkarıp Ankara’nın kalpağını giyen İstanbullu burjuvalar daha sonra da kalpağı çıkarıp Panama şapkasını giyeceklerdi.</p>
<p>İkinci amaç ise, Lozan Barış Görüşmelerinin çıkmaza girdiği o günlerde, Batılı ülkelere, kapitülasyonlara kesinlikle karşı olduklarını ancak Türkiye’nin, Osmanlı Devleti’nden ve İttihatçılardan devralınan liberal iktisat politikalarından vazgeçmediği, yabancı sermayeye düşman olmadığı mesajı vermekti. Bir başka deyişle, Batı dünyasına ‘ben Sovyet sisteminde değil kapitalist Batı sisteminde kalmak istiyorum ama kendi koşullarımla kalmak istiyorum’ denmek isteniyordu. İzmir İktisat Kongresi, Batılıların çok ilgisini çekmedi. Ama esas sorun Ankara’nın bir yandan Amerikan sermayesini çekmek için Chester İmtiyazı gibi büyük tavizler verirken, bir yandan Türkiye ile uluslararası sermaye piyasaları arasında iyi bir köprü olabilecek yerel gayrimüslim burjuvaziyi düşman gören katı bir milliyetçilik gütmesindeydi. Hem millici hem beynelmilelci olmanın çok kolay olmadığı ilerde görülecekti.</p>
<p>Ancak hak yemeyelim, İzmir İktisat Kongresi’nde tüccar, çiftçi ve sanayici zümrelerinin benimsettiği kararlar, eksik gedik de olsa Cumhuriyet tarihi boyunca uygulanmaya çalışıldı. Kemalist rejim ve ardılları, sadece ve sadece, kongrenin işçilerle ilgili aldığı kararları uygulamamak konusunda büyük maharet gösterdiler!</p>
<p>Kolay mı Kemalizm, zorla homojenleştirilmiş bir millet, disiplin altına alınmış bir toplum ve otoriter bir siyasetti.</p>
<p>Sermaye, tamı tamına böyle Türkleştirildi; “Vatandaş Türkçe konuş, çok konuş” dendi; muhalif ne varsa yok edildi; acınmadı.</p>
<p>Kemalizm, Cumhuriyet’in yeni ve taze ideolojisi olarak ortaya çıkmadı, yıktığı Osmanlı’nın son döneminde yaşanan sakatlıkları ve İttihatçıların “militarizmini” sistemleştirerek yerleşik bir yönetim biçimine çevirdi.</p>
<p>Osmanlı’nın son dönemindeki çatışmalar “genetik bir miras” gibi Kemalizm’le birlikte Cumhuriyet’e aktarıldı. Osmanlı’yı “Türkleştirerek batılılaştırmak” misyonu üstlenen İttihatçılar, Türkleşmenin önünde engel gördükleri gayrimüslimleri “temizlediler”…</p>
<p>“En büyük eserim Cumhuriyet’tir” diyen Mustafa Kemal’i en iyi anlatan yapıtlardan biri, hiç kuşkusuz su katılmamış bir Kemalist olan gazeteci Falih Rıfkı Atay’ın ‘Çankaya’sıdır.</p>
<p>Falih Rıfkı (1894-1971), zaman zaman Köşk sofrasında yer aldı. Atatürk’ü yakından gözlemledi. Onu genç kuşaklara anlatan birçok kitap ve makale yazdı.</p>
<p>‘Çankaya’nın sansürlenmeyen baskısında, ilk cildin sonuna doğru, Eylül 1922’deki İzmir yangınını Falih Rıfkı şöyle anlatır:</p>
<p>“İzmir’i niçin yakıyorduk? Kordon konakları, oteller ve kazinolar kalırsa, azınlıklardan kurtulamayacağımızdan mı korkuyorduk. Birinci Dünya Harbinde Ermeniler tehcir olunduğu vakit, Anadolu şehir ve kasabalarının oturulabilir ne kadar mahalle ve semtleri varsa, yine bu korku ile yakmıştık. Bu kuru kuruya tahripçilik hissinden gelen bir şey değildir. Bunda bir aşağılık duygusunun da tesiri var. Bir Avrupa parçasına benzeyen her köşe, sanki Hıristiyan veya yabancı olmak, mutlaka bizim olmamak kaderinde idi. Bir harb daha olsa da yenilmiş olsak, İzmir’i arsalar hâlinde bırakmış olmak, şehrin Türklüğünü korumaya kâfi mi gelecekti? Koyu bir mutaassıp, öfkelendirici bir demagog olarak tanımış olduğum Nureddin Paşa, ta Afyon’dan beri Yunan’lıların yakıp kül ettiği Türk kasabalarının enkazını ve ağlayıp çırpınan halkını görerek gelen subayların ve neferlerin affetmez hınç ve intikam hislerinden de şüphesiz kuvvet almakta idi.”[7]</p>
<p>Siz bırakın “Atatürk’ü anlayamadık. Atatürk’ü anlatamadık. Ezberledik ve tekrarladık. Atatürk’ü üretmedik, tükettik,” diye dert yanan Erdal Atabek’e ya da Melih Pekdemir’in, “Anti-Anti-Kemalizm…” başlıklı yazısında “Kemalizm, bilinir ki, Jön Türklerin, İttihatçıların çizgisinde yer alan ıslahatçı ve giderek inkılâpçı bir modernleşme projesi…” saptamasına…</p>
<p>Kemalizm, “inkılâpçı” değil; “otoriter Türkçü bir modernleşme dayatması”ydı; zorbalıkla donanmış bir milliyetçilikti ki, bu da en iyi Topal Osman’da somutlanmıştı…</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>2.i) MİLLİYETÇİLİK (Mİ?)!</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Kimse; ama kimse bu milliyetçiliği (ve benzerlerini!) asla ve kıt’a Türker Alkan gibi makûlleştirmeye kalkışmasın!</p>
<p>Bakın ne diyor Türker Alkan: “Çoğu kişi, Atatürk’ün ‘Türk, övün, çalış, güven’ sözleriyle dalga geçer. Sıfırdan bir ulus kurmaya kalksanız belki siz de benzer şeyler söylemek zorunda kalırdınız, kim bilir?”</p>
<p>“… ‘Ben ezelden beridir hür yaşadım, hür yaşarım/ Hangi çılgın bana zincir vuracakmış, şaşarım.’ Ulusçuluğun özelliklerinden biridir bu: Kökenlerini mümkün olduğu kadar eskiye dayandırmak ve geleceğin de sonsuza dek uzayacağını varsaymak… Her ulus gibi, biz de kendi ulusumuzun çok özel ve müstesna olduğunu düşünürüz. ‘Ezelden beridir hür yaşadık ve hep öyle yaşayacağız’!”</p>
<p>Bunları dediniz mi, bundan sonrası Topal Osman’ları çoğaltan bir kıyamettir! Yani sonrası gelir! Yaptığınıza da “ulus-devlet”, “Cumhuriyet inşası” dersiniz, olur biter!</p>
<p>Zaten Güneş-Dil teorili Türk Tarih Tezi de resmî tarihte böyle kotarılmadı mı? Bu bir kırımmış, kan göz yaşıymış; ne gam?</p>
<p>Yeri geldi nakledeyim: “Falih Rıfkı’ya göre Topal Osman basılan her Türk evine karşı üç Rum evini basmak, mezarını kendine kazdırıp diri diri adam gömmek, vapur kazanlarında kömür yerine canlı adam yakmak gibi zulüm ve işkencelerle bölgeyi Rumlardan tamamen temizlemişti. Dr. Rıza Nur, Topal Osman’a ‘Rum köylerinde taş üstünde taş bırakma’ demiş, o da ‘Öyle yapıyorum ama kiliseleri ve iyi binaları lazım olur diye saklıyorum’ karşılığını vermişti. Rıza Nur’un ‘Onları da yık, hatta taşlarını uzaklara yolla, dağıt. Ne olur ne olmaz, bir daha burada kilise vardı diyemesinler’ demesi üzerine ‘Sahi öyle yapalım. Bu kadar akıl edemedim’ diyecekti.”[8]</p>
<p>Topal Osman ile karşılıklı görüşmesinde Mustafa Kemal; “ …Bundan sonra el ele çalışacağız. Pontuscuların Karadeniz kıyılarında neler yaptıklarını bir de erbabının ağzından dinleyelim dedik” derken, Topal Osman da bölgedeki Rum ve Ermenilerin yaptıklarını anlatır ve yine Mustafa Kemal’den “…Görüyorum ki vatansever duygular taşımaya gençliğinde başlamışsın… Çeteni derme çatma bir kuvvet olmaktan çıkaracaksın. Sana genç ve atak subaylar vereceğiz. Pontuscular hangi usulleri kullanıyorlarsa, siz de o usulleri çekinmeden kullanın…”[9] yanıtını alır.</p>
<p>Bunun üzerine Topal Osman Ağa, Mustafa Kemal Paşa’ya hitaben; “Siz hiç merak etmeyin Paşam! Bu Pontus Rumlarına öyle bir tütsü vereceğim ki, hepsi mağaralarda eşek arısı gibi boğulacak” diyecekti.</p>
<p>Bu “mağara”lardan içeriye verilen “tütsü” Ihsan Sabri Çağlayangil’in Dersim katliamı itiraflarında da vardı. Hep beraber bir daha hatırlayalım mı? “Bunlar mağaralara iltica etmişlerdi. Ordu zehirli gaz kullandı. Mağaraların kapısı içerisinden, bunları fare gibi zehirledik. 7’den 70’e o Dersim’in Kürtlerini kestiler. Kanlı bir harekât oldu…” Demek ki bu mağara tütsü tekniğini, Topal Osman o zamanlar, 1919-20 lerde bulmuştu.</p>
<p>Topal Osman’ın Mustafa Kemal’den bir tek isteği vardı ve bu istek; Mustafa Kemal’in “özel ricasıyla” 8 Temmuz 1919 da Padişah Vahdettin’e, Topal Osman hakkındaki verilen “tutuklama” ve “idam” kararını kaldırttı.</p>
<p>Topal Osman, Mustafa Kemal’e hep saygıyla “Paşam” diye hitap ederken, Mustafa Kemal de ona “Osman Ağa” derdi. Osman Ağa’ya sonsuz bir güven içindeydi. Bu sayede; Karadeniz’de yapılan silahlı saldırılarla Rumlar ve Ermeniler ortadan kaldırılmış, sürülmüş, korkudan sindirilmişti.</p>
<p>Mustafa Kemal’in isteği üzerine Topal Osman, yakın adamlarıyla birlikte 12 Kasım 1920’de Ankara’ya varırken, arkasında da büyük bir silahlı güç bırakmıştı. Ankara’daki görev belliydi. Mustafa Kemal başta olmak üzere, Çankaya’yı ve Meclis’i koruma göreviyle oluşturulan, Muhafız Birliği’nin komutanı Topal Osman Ağa olacaktı.</p>
<p>İç isyanlar Ankara’yı oldukça tedirgin ediyordu. Bolu, Düzce, Sakarya, Konya derken ve nihayet Koçgiri Kürt Ayaklanması başlamıştı ki; Topal Osman’a bu alanda yine yol görünüyordu. Osman Ağa’nın yönetiminde hemen 42. ve 47. Alaylar kuruldu. Gönüllü Laz Birlikleri oluşturulup Mart 1921 de Koçgiri’ye hareket etti. Koçgiri’de de Karadeniz’de Rum ve Ermenilere yaptıklarını yapmaktan asla ve asla imtina etmediler.</p>
<p>Koçgiri Kürt Halk İsyanı da Topal Osman’ın katkılarıyla böylece kanlı bir şekilde bastırılmış oldu.</p>
<p>Topal Osman kendisini iki cümleyle şöyle anlatıyordu: “Ben cahil bir adamım. Yalnız bir gayretim vardır; Türküm, Müslümanım. Evet Türkü, dini gavurlardan kurtarmak için çalışıyorum. Başımı bu yola koydum…”[10]</p>
<p>İttihat ve Terakki’nin tetikçileri ile İpsiz Recep’den; Çatlı, Çakıcı, Kırcı vd’lerine “Derin” (denilen) devlet Türkçü/ milliyetçi bir aygıttır; “Türk kanı taşımayanlar”a karşıdır…</p>
<p>Hatırlayın, eski Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ, TSK’nın içindeki çeteleri, cuntacıları, TSK’nın istihbarat zaaflarını haberleştirenleri eleştirirken “Türk kanı taşıdıklarına inanmıyorum” demiş ama kimseden tepki görmemişti.</p>
<p>“Anlaşılan TSK’da ve toplumda güçlü bir ırkçı damar var”dı Ayşe Hür’ün dikkat çektiği gibi…</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>2.ii) KEMALİZM (Mİ?)!</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Bu bir “tesadüf” değildir; çünkü “Cumhuriyet”, ulus-devlet formunda örgütlenmiş bir kapitalist sömürü ve zulüm devletidir.</p>
<p>Hıfzı Topuz’un, “Son büyük Makedonyalıydı. Bir zorba değil, inandırıcı, bağlayıcı bir lider olmayı isterdi”; veya Mine G. Kırıkkanat’ın, “Atatürk, devrimci bir dâhi, yenilikçi bir aydındı”; ya da Metin Kale’nin, “Buhranlı dönemlerimizde düşünceleriyle çıkış yolları gösteren, yolumuzu aydınlatan sönmez bir meşaledir o. Mustafa Kemal Atatürk, kendisini unutmayanlar için sonsuz bir enerji kaynağıdır,” türünden sözlerinin Kemalist kastın nafile ritüelleri arasında olduğunu unutmadan ve bu ayinlere aldırmadan “Cumhuriyet” deyince anımsanması/ anımsatılması gerekenleri “kabaca” sıralarsak…</p>
<p>Mesela Mustafa Suphi’lerin katledilmesi! Kemalist yönetim, 22 Ocak 1921’de muhalifi Çerkes Ethem’i tasfiye ettikten sadece yedi gün sonra 29 Ocak’ta Türkiye Komünist Partisi önderi Mustafa Suphi ve 14 yoldaşını katletmiştir. Bu katliam, muhaliflerin kanla, terörle susturulmaya çalışılacağının da ilanıdır…</p>
<p>Mesela 1924 Nasturi Katliamı! Cumhuriyet hükümetleri, kuruluştan itibaren, diğer milliyetleri yok sayma ve yok etme politikası izlemiştir. Bir olay bahane edilerek Orduya bağlı 7. Kolordu, 12-24 Eylül 1924 arasında Nasturi bölgesinde bir katliam operasyonu düzenlemiştir. Yüzlerce Nasturi katledilirken, katledilen sayısının çok fazla olmamasının nedeni, Nasturilerin Türkiye sınırları dışına çıkarılmış olmasıdır…</p>
<p>Mesela Şeyh Said Ayaklanmasının bastırılması! 1925 yılı Şubat-Nisan ayları arasında Kürt halkı ulusal hakları için ayaklandı. Ayaklanmanın önderi Şeyh Said ve liderler asıldı. Asıl katliam önderlerin asılmasından sonra başladı. Katliamın sonuçlarına ilişkin resmî rakamlar açıklanmamıştır. Kahire’de yapılan bir araştırmaya göre; katledilen insan sayısı 15 bin 382, yakılan-yıkılan köylerin sayısı 337’dir…</p>
<p>Mesela Takrir-i Sükûn terörü! Şeyh Said İsyanı gerekçe gösterilerek, 4 Mart 1925’te Takrir-i Sükun Yasası çıkarıldı. Kürt ulusal ayaklanması kanla bastırıldı. Kürtlerin yaşadığı tüm bölgelerde idamlar, sürgünler, birbirini izledi…</p>
<p>Mesela İstiklal Mahkemeleri! Güney ve Doğu Anadolu da dizginsiz bir terör uygulandı. İstiklal mahkemeleri kuruldu. Bu mahkemeler, düzene muhalif tüm kesimleri susturmanın, sindirmenin aracı hâline dönüştürüldü. Kastamonu milletvekili A. Kadir Kemal şöyle diyordu: “Korkup çekinmeye lüzum yoktur. İcap ederse, bu memleketi kurtarmak için 500 bin kişiyi idam etmeli ve bundan asla çekinmemelidir.” Öyle de yapıldı. İstiklal Mahkemeleri’nin kaç kişiyi astığı resmî olarak bilinmiyor. Bazı yazarlar ‘istiklal mahkemelerinde idam edilenlerin kurtuluş savaşında ölenlerden daha fazla olduğunu’ ileri sürerler. (Ki bu sayı, hastalıklar dahil, 32 bin civarındadır.) Sadece iki yılda, Şark İstiklal Mahkemeleri 420, Ankara İstiklal Mahkemesi 240 idam cezası vermiştir…</p>
<p>Mesela Ağrı te’dibi! Ağrı’da 1926’da, 1927’de ve son olarak 1930’da ayaklanır halk. Ayaklanmanın ilk döneminde katledilen Kürt sayısı resmî raporlara göre 15 bindir. Zilan deresi cesetlerle dolar. Ağrı ayaklanmalarında katledilenlerin toplam sayısı 47 bindir…</p>
<p>Mesela 1938 Dersim katliamı! 90 bin Dersimli katledilmiştir. Laç Vadisi ve Kutu Deresi bölgesinde binlerce kadın ve çocuk öldürülmüştür. Dereler alenen kan akmıştır&#8230; Dersim katliamı, Kürt halkını imha uygulamalarının o dönem için son katliamıdır. Bu döneme kadar olan yaklaşık 17 Kürt ayaklanmasının hepsinde, halkın kanı akıtılmıştır…</p>
<p>Mesela 1943 Temmuz’daki 33’ler! Onbinlerce yoksul köylünün öldürüldüğü katliamların yanında, 33 köylünün katledilmesi ‘küçük bir olay’ gibi görülebilir. Ama devletin katliamcılığını göstermesi açısından büyük ve çarpıcı bir olaydı. Bir koyun kaçakçılığı olayı nedeniyle, Van’ın Özalp ilçesinde 40 köylü gözaltına alınır. 35’i soruşturma sonucunda serbest bırakılır. Ama olayın soruşturulmasını üstlenen Orgeneral Mustafa Muğlalı, bir toplantı yaparak 35 köylünün öldürülmesi kararını aldırtır. 33 kişi tekrar gözaltına alınır. 30 Temmuz’da sınır bölgesine götürülür ve öldürülür…</p>
<p>Mesela 6-7 Eylül yağması! 1955’in 6-7 Eylül’ünde, kontrgerilla tarafından organize edilen şovenist bir kışkırtmayla azınlıklara yönelik yağma ve katliam gerçekleştirildi. Bilanço yıllarca tam olarak bilinemedi. Ama açıklandığı kadarı bile olayların boyutunu ortaya koymaya yeterdi: İki gün süren olaylarda, 3 kişi öldürüldü, 30 kişi yaralandı. Ölü sayısının yüzü aştığı da söylendi, ama bu bilgi resmîleşemedi. Bunun dışında, 73 kilise, 1 fabrika, 8 ayazma, 2 manastır, 3584’ü Rum vatandaşlara ait olmak üzere 5538 gayrı menkul yakılıp yıkıldı. 70.000 Rum yurttaş Türkiye’yi terketmek zorunda kaldı&#8230;</p>
<p>Mesela 19 Şubat 1969’un Kanlı Pazar’ı! 6. Filo’nun ülkemize gelişini protesto etmek için 30 bin kişi Taksim’e doğru yürüyor. Oligarşinin yönlendirdiği gericilik saldırıyor: İki vatansever öldürülüyor. Yüzlerce yaralı da cabası…</p>
<p>Mesela 12 Mart darbesi! 12 Mart’ta, ülkede gelişen devrimci mücadeleyi ve halkın muhalefetini bastırmak için ABD’nin onayıyla bir askerî darbe yapılmış, darbe bu topraklardaki devrimciler, aydınlar üzerinde bir ‘balyoz’ operasyonuna dönüştürülmüştür. Şehirlerde ve kırsal alanda ‘insan avı’na çıkılmış, infazlar birbirini izlemiş, onbinlerce insan hapishanelere doldurulmuştur. Darbeyi yapan generaller ABD eğitimli, cuntanın kurdurduğu Erim hükümeti Amerikancı bir hükümetti…</p>
<p>Mesela 1 Mayıs 1977! İşçilerin bayramını kutlamak için İstanbul Taksim Meydanına toplanan 500 bin kişinin bulunduğu alan tarandı. 37 ölü…</p>
<p>Mesela 16 Mart katliamı! 1978’de Üniversite çıkışında öğrencilerin üzerine, kontrgerilla tarafından bombalar atıldı. 7 öğrenci öldürüldü. 10’u ağır 40 öğrenci yaralandı…</p>
<p>Mesela 20-24 Aralık 1978 Maraş katliamı! CIA’nın ve oligarşinin örgütleyip desteklediği faşist hareket aracılığıyla Alevi halka karşı gerçekleştirilen katliamda, resmî rakamlara göre 111 kişi katledildi. 210 ev ve 70 işyeri yakılıp yıkıldı…</p>
<p>Mesela 4 Temmuz 1980 Çorum katliamı! Saldırı faşist hareket tarafından 30 Haziran’da başlatıldı. 4 Temmuz’da kitle katliamına dönüştü. 4 Temmuz günü 26, ondan önceki saldırılarla birlikte toplam 50 kişi öldürüldü…</p>
<p>Mesela 12 Eylül! Sonra da 12 Eylül’den itibaren Kürt illerindeki baskı ve asimilasyona karşı 1984’te gerilla savaşının başlamasıyla, devlet terörünün katliamcılığa (köy yakmalar, köy boşaltmalar, faili meçhullere) dönüşmesi! ABD Dışişleri Bakanlığı’nın raporuna göre 1984-2000 arasında Kürt bölgelerinde 4 bine yakın köy yakıldı, boşaltıldı. 2 milyon yoksul Kürt göç etmek zorunda bırakıldı…</p>
<p>Mesela 2 Temmuz 1993 Sivas katliamı! Resmî görevlilerin yol vermesiyle gericiler ve faşistler, bir otelde bulunan ilerici aydın ve sanatçıları diri diri yaktılar. 36 ölü ve 8’i ağır 24 yaralı resmî kayıtlara geçti…</p>
<p>Mesela 12-14 Mart 1995 Gazi, Ümraniye katliamı! Devletin “aracısız” açıkça gerçekleştirdiği katliamlardan biridir. Yoksul gecekondu halkına ölüm mangaları tarafından saldırıldı. 18 ölü, yüzlerce yaralı…</p>
<p>Mesela yargısız infaz ve kaybetme terörü! 1990’ların ilk yıllarından itibaren, açık terörün iki biçimde günlük bir uygulama hâline dönüştürüldü. Bunlardan biri infazlar, diğeri kayıplardı. Her iki teröre ilişkin de kesin rakamlar yoktur ve belki hiç bir zaman olmayacak. Bilinen, 1990-1999 arası, şehirlerde evlerinde, işyerlerinde resmî ölüm mangaları tarafından infaz edilenlerin sayısının 1000’i aştığı, faili meçhul cinayetlerin 10 binden fazla olduğu, kaybedilenlerin sayısının ise, ancak ‘binlerce’ diye ifade edilebileceğidir. 1994-1999 yılları arasında infaz ve işkencede, gözaltında ölüm sayısı, resmî kayıtlara ulaşılabildiği kadarıyla 905’dir. Aynı dönemde, kayıp başvurusu 850 civarındadır…</p>
<p>Ve hapishanelerdeki sistematik zulüm! 1980-2000 arası yirmi yılda, Türkiye hapishanelerinde çeşitli biçimlerde toplam 277 tutuklu ve hükümlü katledilmiştir. 1995’ten itibaren bu açık bir katliamcılığa dönüştürülmüştür: 1995, 96 ve 99’da Buca, Ümraniye ve Ulucanlar hapishanelerinde gerçekleştirilen operasyonlarda 17 tutuklu katledildi. 19 Aralık 2000’de 20 hapishaneye birden düzenlenen saldırıda 28 tutuklu katledildi. Yüzlerce tutuklu ağır yaralandı…</p>
<p>Burada bir parantez açıp ekleyelim: Kemalizm “Cumhuriyet”ten, “Cumhuriyet” de Kemalizm’den bağımsız ele alınamaz…</p>
<p>Kurucu refleks olarak Kemalizm, çeşitli makyaj ve uyarlamalarla da olsa “Cumhuriyet”e mündemiçtir…</p>
<p>Örneğin bir liberal, Gazi Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Atilla Yayla, bu konuda yapılması gerekenleri şöyle formüle eder:</p>
<p>“Bugün gelinen noktada Türkiye gerçek bir demokrasi olmak için Kemalizmi resmî ideolojisi daha doğrusu resmî dogması olmaktan çıkarmak ve Kemalist mirasın çoğu amaçlarını ve araçlarını ya tamamen reddetmek veya ciddi biçimde ehlileştirmek ve medenileştirmek zorundadır.”</p>
<p>Devamla; “Ulus yaratma macerası 80 yıl önce başlamış olmasına rağmen bir türlü tamamlanamamış, yani Kemalistlerin anladığı manada ulus yaratılamamıştır. Ayrıca gidiş, Kemalistlerin ulus yaratma istikameti sandığı yere doğru değil, tersinedir. Homojen bir toplum &#8211; ulus yaratma sevdası hem imkânsız hem de çok acı yaratacak bir maceradır…</p>
<p>O yüzden, Türkiye Cumhuriyeti’nin Kemalistlerin anladığı manada bir ulus yaratma amacının peşinde koşmak yerine, ortak yaşayışın siyasi ve hukuki çerçevesini iyileştirmeye çalışması lazımdır. Sonuç: Kemalizmin medenileşmesi en acil ihtiyaçtır,”[11] der.</p>
<p>Evet Kemalizm, sermaye hareketlerinin ulaştığı koordinatlarda, “Cumhuriyet”le bir uyarlamaya tabi tutulacaktır… Tıpkı Kemalist “devrimler”e yönelttiği eleştirilerin çığırından çıkması sonucu “Atatürk’ü Koruma Kanunu”nu TBMM nezdinde “Atatürk ne yaptı? Hepimiz burada sevdiğimizden, saydığımızdan bahsettik, büyük eserler yaptı, dedik. Bunda hepimiz beraberiz, müttefikiz. Buna rağmen aramızdan ayrılmış, Hakkın rahmetine kavuşmuş bir insanın, bir Türk büyüğünün maruz kalmakta olduğu hakaretleri önlemek ve bunun memlekette yarattığı teşevvüşü (kaynaşmayı), fikirlerde yaptığı, vicdanlarda yaptığı huzursuzluğu önlemek için tedbir almak mevzuubahis olunca hayır diyoruz. (…) Eğer dediğimiz gibi Atatürk’ün hatıraları, eserleri, başarıları bu memleket için büyük bir kıymet ifade ediyorsa ve onlara taarruz vakı olduğu takdirde milli vicdan bundan muztarip oluyorsa (acı duyuyorsa) onu bu gibi taaruzlardan masun (dokunulmaz) kılmak icap eder,”[12] sözleriyle savunan Adnan Menderes’in DP hükümeti döneminde olduğu gibi…</p>
<p>Atatürk’ün 72. ölüm yıldönümü dolayısıyla yaptığı konuşmada “Atatürk milletin ortak değeri ve hep öyle kalacak,” diyen Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, tam da bu gerçeğe işaret etmektedir.</p>
<p>Bu konuda ABD’nin önde gelen düşünce kuruluşlarından ‘Council on Foreign Relations’un dergisi ‘Foreign Affairs’in web sitesindeki “Kemalizm Öldü, Yaşasın Kemalizm” başlıklı bir makale yayınladı. Söz konusu makalenin alt başlığı da dikkat çekiciydi: “AKP nasıl Atatürk’ün en son savunucusu hâline geldi”.</p>
<p>Bu, 23 Nisan 2010 tarihli ilginç makale, Zirve Üniversitesi’nden ve Zaman gazetesi yazarlarından Gökhan Bacık ve yine aynı üniversiteden Dariush Zahedi’nin imzalarını taşıyor.</p>
<p>Bacık ve Zahedi’nin yazılarında, Mustafa Kemal’in Kemalizmi ile, İsmet İnönü döneminde başlayan Kemalizm’i birbirinden ayrılıyor. Birinci dönem sivil Kemalizm, ikinci dönem askerî otoriter Kemalizm olarak saptanıyor. İkinci dönemin, askerî Kemalizm’inin ise her zaman Kemalizm’in mirasını saptırmış, bozucu bir etki yapmış bir yük olduğu ileri sürülüyor.</p>
<p>Yazarlar, Mustafa Kemal döneminden sonra, ülkenin, Soğuk Savaş’ın da katkısıyla askerî Kemalizm altında yönetildiğini ileri sürüyorlar. Yazarlara göre Kemalizmin birinci döneminin, Batı yanlısı, seküler modernist ülkülerini, bugün AKP, Kopenhag kriterleri, AB üyeliği, sivil hakların, azınlık haklarının geliştirilmesi, Kürt bölgelerinde sıkıyönetimin kaldırılması, serbest piyasanın daha da geliştirilmesiyle yaşama geçiriyor.</p>
<p>Sermaye hareketleriyle yeniden biçimlen(diril)en süreçte “Kemalizm” miadının doldurmadı, sadece yeni aşamaya uyarlanıyor…</p>
<p>Bu noktada “Tam demokrasi, Kemalizm tasfiye edilmeden asla gelmeyecek,” diyen İhsan Dağı’nın da; “Mustafa Kemal’in çakmak gibi parlayan gözlerinde, Anadolu’da neredeyse bir yüzyıldır yaşanan devrimci sürecin bugün ne hâle geldiğini gözledim,” diyen Hikmet Çetinkaya’nın da kavrayamadığı “Cumhuriyet”in kapitalizmin biçimlendirdiği bir form olmasından ötürü; -Kemalizm’li ya da Kemalizm’siz!- bir demokrasiye gereksinim duymadığıdır…</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>2.iii) “DERİN” (DENİLEN) DEVLET (Mİ?)!</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Zaten Jung’un, “Geçmişimizi yanımızda taşırız,” diye tariflediği üzere; kapitalizmin mütemmim cüzünü oluşturan “derin” (denilen) devlet de bunun için vardır!</p>
<p>Yani devlet terörüyle, gözaltına almalarla, iddianameler hazırlanmadan aylarca hapiste yatanlarla, Kafka’nın ‘Duruşma’sındaki gibi neyle suçlandıklarını bilmeyenlerin, “suçlarını” savcılardan önce gazetelere sızdırılan haberlerle kamuoyu önünde mahkûm edilerek öğrenenlerin; Kürtçe’ye “bilinmeyen bir dil” diyenlerin; vd’lerinin Türkiye’sinde “Faili meçhul cinayetler devlet politikasıydı” diyen emekli Koramiral Atilla Kıyat, ekliyor: “O zaman (1990-2000 yılları arası) ülkeyi idare edenler, faili meçhulleri terörizme önlem olarak görüyordu.”</p>
<p>Bir ek daha: PKK itirafçısı ve JİTEM üyesi Abdülkadir Aygan, JİTEM’in kuruluşundan dönemin Başbakanı Tansu Çiller ve Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’in haberi olduğunu açıkladı.</p>
<p>Bu böyleyken; Anayasa Mahkemesi Başkanı Haşim Kılıç’ın “suret-i hak”tan görünerek, “Derin devletten bu devlet çok çekti” demesi sadece bir laf-ı güzaftır!</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Soru 3: Günümüz Türkiye’sinde Kürt, Alevi ve İslâm/İnanç sorunlarının olduğu ve Cumhuriyetin hem bu sorunların kaynağı hem de bu sorunları çözemeyeceği dile getirilmektedir. Cumhuriyet’in bu sorunlara yaklaşımı ve çözümü konusundaki tavrı nedir ve ne olmalıdır? Bu sorunların çözümünde Cumhuriyet bir imkân mıdır?</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>“Cumhuriyet” kaynağı olduğu soru(n)ları çözememesi, bastırıp engelleyemeyeceği anlamına gelmez…</p>
<p>Bastırmanın çeşitleri vardır; bunlarda birisi de devletin Kürt’ünü, Alevi’sini, İslâmcısını yaratmasıdır ki, T.“C” de, bu soru(n)ları soru(n) olmaktan çıkartmak için “havuç sopa denklemi”yle bunu deniyor bugünlerde…</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>3.i) KÜRTLER (Mİ?)!</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Mesela yakın zamana ilişkin olarak haklarında “1990’larda kimilerine göre 2.5, kimine 4.5 milyonu göç ettirildi,”[13] denilen Kürtler…</p>
<p>Ya da dört parçaya bölünmüş, yakılıp-yıkılmış bir sömürge, “adı” da, “dili” de yasaklı bir zulüm coğrafyası…</p>
<p>Meselenin ulaştığı boyutlar artık kimse için “sır” değil; bu bir ulusal kalkışmadır; haklıdır!</p>
<p>“Cumhuriyet”, meselenin haklılığını kabul ve telafi yerine; önceleri inkârı, şimdilerde de “düzen içi düzenleme”nin uyarlamasını dayattı, dayatıyor.</p>
<p>Önce “Açılım” deniyor; ardından da “Hayır, bu bir milli birlik projesi” diye tashih ediliyor!</p>
<p>Bununla da yetinilmeyip; İçişleri Bakanı Beşir Atalay’ın ağzından, “Diyanet’in teröre karşı vaaz hazırlığı yaptığını, ayrıca Doğu ve Güneydoğu’da Kur’an kurslarının sayılarını arttıracaklarını” açıklanıp, Kürt sorununun çözümünde Diyanet İşleri Başkanlığı’nı devreye sokuluyor! Ya da tezkere bırakıp “profesyonel asker” olarak “teröre karşı mücadele”de istihdam edilecek yoksul çocukları!</p>
<p>AKP’nin, CHP’nin, MHP’nin, TSK Partisi’nin konuya ilişkin tutum(suzluğ)u malumun ilamıyken; TÜSİAD Yönetim Kurulu Başkanı Ümit Boyner de ekliyor: “Tüm Türkiye’nin sorunu olan ama özellikle Güneydoğu’daki ekonomik gelişmenin önünü tıkayan Kürt sorununu çözmek zorundayız.” “Kürt sorununun, bir demokrasi açığı sorununun tezahürü olduğunu düşünüyoruz.”</p>
<p>Hepsi bu kadar; ancak bu demokrasi “eksiği”, “Cumhuriyet” için ne anlam ifade edecek? Bunu yanıtı yok; olmayacak gibi de duruyor…</p>
<p>Hayır “Cumhuriyet”, “Kürt Sorunu”nu çözecek bir esnekliğe sahip değildir; çünkü Maltepe Üniversitesi Yrd. Doç. Dr. Orhan Çekiç’in, “Erzurum Kongresi bittikten sonra 12 aşiret reisine yazdığı mektuplarla, onların desteğini isterken bile, karşılığında en ufak bir ima yollu dahi olsa Kürtlere yönelik bir taviz vermedi…</p>
<p>Son günlerin gündem konusu ‘Kürt açılımı’. Hazır bir açılım söz konusu olmuşken de ‘Nereye kadar açılalım’ sorusuna verilecek yanıta ışık tutması için belli Kürt çevreleri ‘&#8230;Zaten Atatürk de Kurtuluş Savaşı esnasında ‘Kürtlere özerklik’ sözünü vermişti, TBMM 10 Şubat 1922’de Kürtlere özerklik tanıyan bir yasayı bile kabul etmişti&#8230; En azından oraya kadar açılalım&#8230;’ demeye getiriyorlar. Bu söylenenlerin birer söylenti olmaktan ileri gidebilir tarafı yoktur ve Gazi Mustafa Kemal, Kurtuluş Savaşı öncesinde, esnasında veya sonrasında, en kritik dönemlerde dahi Kürtlere böyle bir taviz vermemiştir. 1918-1924 arası tüm gelişmeler bunun somut kanıtıdır,” dediği koordinatlarda; “Meclis Kürtlere özerklik verdi mi?” sorusunu Soner Yalçın da, “Büyük Millet Meclisi’nde böyle bir yasa tasarısı görüşülmemiş ve geçmemişti” diye yanıtlıyorken; “Cumhuriyet” çözümsüzlüğü derinleştiren yapısallıktır!</p>
<p>Oysa Kürt sorunu öncelikli olarak bir askerî sorun ya da “terör sorunu” değildir. Hele hele ulaşılan koordinatlarda artık hiç değildir. Bu siyasi ve toplumsal boyutları olan ulusal bir sorundur. Ancak böyle ele alınması durumunda çözüm üretilebilecektir; ve bir kez daha vurgulanmalıdır ki, mesele, sahibi ve muhatabı Kürtlerle çözülür&#8230;</p>
<p>Ama “Cumhuriyet” buna elvermez, elvermiyor da…</p>
<p>Mesela 2011 Haziran’ına kadar tek yanlı olarak uzatılan ateşkes… Kimse inkâr edemez: Ateşkes, barış için elbette çok önemli ve olumlu&#8230;</p>
<p>Bu doğru; ancak, söz konusu doğrunun bir de “Ama”sı var, o da şu: Ateşkes çift yanlı olmadığı sürece “ateşkes” olabilir mi? Bu mümkün mü? Yani PKK’nin ateşkesinin bir karşılığı olacak mı?</p>
<p>AKP “Hayır” diyor; CHP, MHP vd’leri de TSK’dan farksız&#8230; Burada bir “sıkıntı” var; bunu görmezden gelemeyiz&#8230;</p>
<p>Bir şey daha var: sözü edilen barışın tarafları ve muhatapları kim?</p>
<p>“Devlet” deniyor; kim bu “devlet”? “Balıkçı” diye lanse edilen “kimliği meçhul” şahıs mı?</p>
<p>AKP, CHP, MHP, vd’leriyle TSK Partisi; “Ne PKK’yi ne de Abdullah Öcalan’ı muhatap kabul etmeyiz!” diye haykırıyorlar&#8230;</p>
<p>O hâlde?</p>
<p>Evet, ateşkes iyi; burası şüphe götürmez; ancak “O hâlde” dedirten kaygılar da söz konusu; bu nedenle adil ve onurlu barış deyince; yine ve bir kez daha Brecht’in ifadesiyle “Çarpan yüreğin iyimserliğine, düşünen aklın sorgulayıcı karamsarlığına muhtacız,” diye düşünüyoruz&#8230;</p>
<p>Kürt meselesinin hâlli konusunda üç farklı yaklaşım olduğu burada vurgulanmalı: birinci yaklaşım devletin bölgeye yatırım yapması, eğitim götürmesini öngören “kalkınmacı” yaklaşım. İkincisi, önce emek-sermaye çelişkisinin sonra ulusal meselenin çözülmesini öngören ve son dönemlerde “ulusal sol”culuğa yaklaşan sosyalistlerin öne sürdüğü yol; üçüncü yaklaşım ise “Kürtlerin kendi kaderlerini tayin etme haklarını, ayrılma hakkı dahil, savunmak” olarak özetlenebilecek Leninist yaklaşımdır…</p>
<p>Biz çözümün hâlâ ayrılma hakkını savunmakla, ayrılmayı savunmanın aynı olmadığının altını çizerek, Leninist tarz-ı siyasetten geçtiğini savunuyoruz.</p>
<p>Bu savımızın gerekçesini en iyi, S. Süreyya Önder’in görüştüğü bir Kürt yoksulu, Cuma Kahraman veriyor:</p>
<p>‘Bu ülkede ‘milli birlik ve beraberlik’ var ya, sadece bir tek şeyde geçerli. O da Kürtleri ucuza çalıştırmak! Bu Türkiye’nin seksen bir vilayetinde de aynı, hiç değişmiyor.’</p>
<p>Ben, ‘Bu dünyanın her yerinde böyle ve buna kapitalizm deniyor’ dediğimde, Cuma şunları söyledi: Biz Kürtler de ‘Dinya li dinyê; çavê gur li mîyê’ diyoruz. Yani dünya dünya olalı, kurdun gözü koyundadır&#8230;”[14]</p>
<p>“Cumhuriyet”in Kürtler açısından en veciz tarifi, itiraf etmeliyiz ki, bu!</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>3.ii) ALEVİLER (Mİ?)!</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Aleviler için de olup-bit(mey)en Kürtlerinkilere benziyor…</p>
<p>Osmanlı Tarihi, Torlak Kemal, (1420), Şeyh Bedrettin (1421), Karabıyıkoğlu Hasan (1511), Baba Nurali (1512), Bozoğlu Şeyh Celal (1519), Baba Zünnun (1527), Kalender (1527) gibi pek çok dini ayaklanmalarıyla doludur. 1420’den 1527’ye kadar aşağı yukarı bir asır süren “dini” ayaklanmaların hemen hepsinde egemenlerin “Rafızilik” olarak nitelediği itiraz, karşı duruş, farklılık, isyancılık vardır; yani Aleviyi Alevi yapan, besbelli egemenlerin “Rafızilik” olarak nitelediği isyancılıktır&#8230;</p>
<p>Selim Deringil’in, “Hanefilik her zaman Osmanlı’nın resmî mezhebi oldu. Sultan Selim’den itibaren Alevilere ‘içimizdeki tehlikeli öteki’ algılamasıyla yaklaşıldı, kırımlar oldu… Aleviler Hıristiyanlardan bile daha çok dışlandılar. Tanzimat’tan sonra Hıristiyanlar saraya girdi ama Sünnileşmeyen Aleviler hep dışlandı,” diye tarif ettiği bir geçmişten; ‘Pir Sultan Abdal Derneği’nin ve ‘Alevi Bektaşi Federasyonu’nun yönetimindeki Kemal Bülbül, “Cumhuriyet kurulduğunda Alevilere rol verildi. Laik cumhuriyetin güvencesisiniz, dendi. Biz laikliğin güvencesi olduk ama laik cumhuriyet bizim güvencemiz olmadı,” diye tarif ettiği bugüne uzanan seyr-ü seferde egemenler Alevi isyancılığının farkında olduğu için Alevilere ve Aleviliğe karşı hep baskıcı veya mesafeli olup, onları fiziken ya da asimile ederek yok etmeyi aslî meseleleri olarak algılamışlardır.</p>
<p>Bu konuda birkaç anlamlı veriyi hızla sıralayalım:</p>
<p>Mesela Amasya merkeze bağlı Alevi köyü Direkli’de bir cami ve cemevi olmasına karşın geçen hafta ikinci bir caminin temeli daha atıldı. Köylüler, muhtar Salih Koç’un girişimiyle yaptırılan ikinci camiye karşı çıkarken Koç, ikinci camiyi köyü ziyaret eden misafirler için yaptırdıklarını savundu. Caminin temel atma törenine AKP milletvekili ve yöneticilerinin katılması dikkat çekti&#8230;</p>
<p>Mesela din dersi kitaplarına Alevilikle ilgili bölümlerin yazılması tartışmaları sürerken, Türkiye’deki Din Dersi öğretmenlerinin üçte ikisinin “Aleviliği yeteri kadar bilmediği” ortaya çıktı. Alevilik tanımını yapan din dersi öğretmenlerin yüzde 21’i ise “Alevilik siyasi bir oluşumdur,” dedi…</p>
<p>Mesela Amasya’nın Suluova İlçe Emniyet Müdürlüğü, Hacıbektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı ve Derneği Suluova Şubesi’nden 9 Kasım 2008’de Ankara’da Sıhhiye Meydanı’nda yapılan, cemevlerinin ibadethane olarak tanınması, zorunlu din dersi ve Diyanet İşleri Başkanığı’nın kaldırılması için düzenlenen mitinge katılanların listesini istedi. Dernek yöneticileri polisin bunun rutin bir uygulama olduğunu söylemesi üzerine Ankara’daki mitinge katılan yaklaşık 60 kişinin listesini İlçe Emniyet Müdürlüğü’ne verdi…</p>
<p>Mesela Cemevi açılmasıyla ilgili soru önergesine Başbakan Recep Tayyip Erdoğan adına yanıt veren, Diyanet’ten Sorumlu Devlet Bakanı Prof. Dr. Mehmet Aydın, İslâm dininin ibadetine mahsus ve usulüne göre açılmış “cami ve mescit” dışındaki mekânların “ibadet yeri” olarak kabul edilemeyeceğini söyleyip, cemevleri için “sosyal ve kültürel tesis” tanımını kullandı… Ayrıca Cem Vakfı’nın, “Cemevlerine ibadethane statüsü verilmesi” kapsamındaki taleplerini reddeden Başbakanlık kararının iptali istemiyle açtığı dava da reddedildi. İdare mahkemesi kararında, “Cemevlerine ibadethane statüsü verilmesi imkânsız,” dedi…</p>
<p>Mesela AKP hükümetinin, Alevilerin “gönlünü kazanmak” için peşi peşine atılımlar yaparken 7 yıllık icraatlara bakıldığında, Alevileri görmezden geldiği ortaya çıkıyor. Türkiye’deki cami sayısı AKP iktidara geldikten sonraki 5 yılda 3 bin 155 artarken, bugün ülkedeki 79 bin cami ve 8 bin Kur’an kursuna karşılık, 172 cemevi var. Diyanet bütçesi 2009’da da geçmiş yıllarda olduğu gibi 8 bakanlığın bütçesini geride bıraktı&#8230;</p>
<p>Mesela İstanbul Ticaret Üniversitesi’nden Doç. Dr. İbrahim Öztürk’ün, derste “Ben ailemden biliyorum, bazı kesimlerin düşüncesine göre Alevi kadınları orospudur” dedi…</p>
<p>Bunların hepsi “Cumhuriyet” Türkiye’sinde oldu; tıpkı Maraş, Çorum, Sivas katliamları gibi…</p>
<p>Eşitlik arayışındaki Aleviler, Aleviliği devletleştirme peşindeki AKP’nin düzenlediği Çalıştay’la manipüle edilmeye çalışılırken; Aleviler üzerine oynanan oyun ve tezgâhlar da tükenecek gibi görünmüyor!</p>
<p>Yapılması gereken öncelikle Alevilik’in ne olduğu ve istediğinin muhatapları tarafından özgürce dillendirilip, ortaya konulmasıdır…</p>
<p>Aleviliğin bir “din” mi, bir “mezhep” mi; “İslâm içi” mi, “dışı” mı, ya da “tarikat” mı olduğu veya benzer konulardaki tartışma(lar), kamu kurumu olan Diyanet’in Başkanı ya da devlet ricali tarafından yürütülemez, karar altına alınamaz…</p>
<p>Özetle Alevilerin Türkiye’deki hak arama tarihi uzun, zorlu bir süreç ve bazen tahammül sınırlarını zorluyor. Var olmak, ibadethaneleri açmak ve özgürce ibadet edebilmek için 1963’te atılan ilk adımdan bu yana çok da yol alınamadı. Zaman geçti. Çok şey ile birlikte Aleviler de değişti. Ancak “Cumhuriyet” de, yasalar da değişmedi&#8230;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>3.iii) LAİKLİK İLE TÜRBAN (MI?)!</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Nihayet “türban” ya da “başörtüsü” ne derseniz deyin; önemli değil; aslolan soru(n)…</p>
<p>Çünkü “Cumhuriyet”in kuruluşunda Mustafa Kemal tarafından, “Kimi yerlerde kadınlar görüyorum ki, başında bir bez, ya da peştemal ya da benzer bir şeyler atarak yüzünü, gözünü gizler ve yanından geçen erkeklere karşı ya arkasını çevirir, ya da oturarak yumulur. Efendiler uygar bir ulus anası, ulus kızı bu şaşırtıcı biçime, bu vahşi duruma girer mi?”[15] diye betimlediği soru(n); bugün “Cumhuriyet”in “çevre” dediğinin “merkeze”, yani “Cumhuriyet”in “kalbine” taşınması; “Cumhuriyet” elitlerinin oldukça “avam” bulup, burun kıvırdığı bir “taşralaşma”yı devreye sokmuştur…</p>
<p>Bu bir sermaye hareketi sonucudur; sermaye tarihinin “tek parti”li “Marmara Baronları”nın tekelinden, “çok parti”li ve “Anadolu Kaplanları”nın da var olduğu kesite geçilmesinin hikâyesidir.</p>
<p>Ancak Tülin Bumin gibi, “Türban dinin geri dönüşü değildir. Bu, bireyin seçtiği kimlik olarak dinin ortaya çıkışıdır. Türban çokkültürlü modern devletin bir sonucudur”; veya Cahit Tanyol gibi, “Türban olayları, devletin koyduğu kurallarla çatışıyor. İnanç özgürlüğünü inanç alanının dışına taşırıyor.” “Türban, inanç ve bireysel özgürlük maskesi altında toplumu kışkırtıcı bir rol oynuyor,” tarzındaki dikotomiler birbirini besleyen “rövanşist” yanılgılardır.</p>
<p>Kim ne derse desin, Fikret Başkaya’nın ifadesiyle “Başını aç demekle ört demek aynı şeydir”!</p>
<p>Adına ister, daha “ötekileştirici” bir deyim olarak türban deyin, ister daha “meşrulaştırıcı” bir ifade olarak başörtüsü deyin, bu sorun, ülkemizdeki laikliğe, yani seküler alan ile dinsel alan arasındaki ilişkiye ya da “ilişkisizliğe” dair bir “referans mücadele alanı” teşkil ediyor. Öte yandan, ideolojik, sosyolojik ve hukuksal tüm etkilerden soyutlasak bile, artık bu konu, toplumsal barışı tehdit eden büyük çaplı bir sorun (sorunsal) hâlini aldı.</p>
<p>Günümüzde gelinen noktada ise bu sorun, “laikçiler” ile “İslâmcılar” arasında bir tür “inatlaşmaya” dönüştü, her iki kamp da bu konuda vereceği tavizi kendi kalesine atacağı bir “gol” olarak gördüğünden, uzlaşma zemini bulunması iyice güçleşti. Sonuçta sorun patalojik bir nitelik alıyor.</p>
<p>Ancak şunun da altını çizerek, anımsatmadan geçmeyelim: Türbanın kişisel özgürlükler alanından çok öteye bir temsiliyetinin olduğunu dünya âlem biliyor. O zaman sorunu şöyle tanımlayabilir miyiz? Türban yasağı etrafında tanımlanan sorunu anlayabilmek için, türbanı kendi başına bir sorun olarak tanımlamak yerine, daha derinlerdeki sorun ya da sorunların bir semptomu olarak görmek gerekir. Bu tür bir kavrayış biçiminde, semptom sorunun kendisi değil, derinlerdeki yapıda ortaya çıkan rahatsızlığın bir başka belirti aracılığıyla yüzeye gönderdiği mesaj olarak tanımlanabilir. Dolayısıyla da, sadece semptomu ortadan kaldırarak, sorunu çözmüş olmazsınız!</p>
<p>Burada yapılması gereken; “Cumhuriyet” için “özgürlükler”in ve güvencesinin ne olduğunun toplumcu laiklik tanımıyla ortaya konulmasıdır. Çünkü “Devletin resmî ideolojisinin olduğu bir düzende, devletin, bir dinin bir mezhebine din hizmeti verdiği bir ‘laik’ devlette, laik ilkeler çerçevesinde tutarlı ve evrensel sınırlamalar getirmek mümkün olmaz”![16]</p>
<p>Sorarak ilerleyelim: Laik bir düzende ilk ve ortaöğretimde zorunlu din dersi olabilir mi? Adı Din Kültürü ve Ahlâk Bilgisi dersi olsa da sonuçta İslâm dininin öğretilmesine yönelik böyle bir ders zorunlu olduğunda laiklik ilkesini çiğnemez mi?</p>
<p>Oysa Olivier Roy’un belirttiği gibi laiklik, “Boşanan devlet ile kilisenin çocuğudur.”[17]</p>
<p>Gerçekten de 1870 ve 1880’lerde, laisite mücadelesinin bir parçası mahiyetinde, hükümet devlet okullarından haçı kaldırır ve herkese özgür laik ilköğrenimi garanti eder”ken[18] “birey”in, “birey duruşu”nun, “birey kültürü”nün altını çizmiş oluyordu.</p>
<p>Laikliğin bir tanımı da “özgür birey”e dayanır; özgür bireyin olmadığı yerde, laiklik diye bir şey olmaz; yani kendini “laik” diye tanımlandıran kişi için aslolan kriter; “inanç sahibi” olup olmaması değil, “birey” olup olmamasıdır.</p>
<p>Çünkü laiklik sonuçta; “inançla kavgalı” bir kavram değil, “inançların dayatılmasıyla kavgalı” bir kavramdır.</p>
<p>Laiklik, bireyin “inanç dünyasıyla” ilgilenmez: “İnanıyor musun? İnanmıyor musun? Dinin beş şartını yerine getiriyor musun, getirmiyor musun? İçki içiyor musun, içmiyor musun?” gibi sorular laiklik savunucularının ilgi alanına girmez.</p>
<p>Laiklerin ilgi alanına giren şey: “Farklı inançta ve farklı yoğunlukta inanç sahibi insanların yan yana, barış içinde, bir arada yaşamasını sağlayan ortak kuralların tanımlanmasıdır.”</p>
<p>Toplumcu laikliğin kuralları ise kabaca şöyledir:</p>
<p>Laiklik inançlara ilişmez. Ancak “kamusal alanda” inançlarınızın parantez içine alınmasını talep eder&#8230; (öğretim görevlisi olarak) okula, (doktor / hemşire olarak) hastaneye, (posta memuru olarak) postaneye, (polis memuru olarak) karakola adımınızı atarken dini cemaat ya da kavim aidiyetinizi kapı dışında bırakmak zorundasınız. Toplumun özgürlüğü adına kişisel özgürlüğünüzün bir parçasından vazgeçmek durumundasınız. Bu yerlerin kapısına asılan bir ilan gibidir laiklik. Ayrı ayrı herkesin dinini ve özgürlüklerini koruyan ilanın üzerindeki mesaj da şudur: Buraya bir cemaat üyesi olarak değil, bir birey olarak giriyorsunuz!</p>
<p>Böylesi bir tutum; Betül Çotuksöken’in tarifiyle, “Irk, milliyet ve din gibi kavramlardan herhangi birini yetkince temsil ettiğini sanan kişiler, artık diğerlerinin yerine düşünmeye başlayacak giderek her türlü yetkeyi ele geçireceklerdir. Laiklik, ayrımcılıkları aşmanın ve temel kişi haklarını korumanın vazgeçilmez koşuludur.”</p>
<p>Bu arada ‘Atatürk’ konulu paneldeki konuşmasında, “Laikliğin gereği devletin tüm kimlik ve inançlara eşit yakınlıkta durmasıdır. Cumhuriyet’e hâlel getirecek gerginliklerden uzak duralım,”[19] diyen Başbakan Recep Tayip Erdoğan’ın sözlerinin altını çizerek ekleyelim:</p>
<p>Laiklik “sınırsız özgürlük” değildir. Aksine sınırlar, “inanç özgürlüğü” denen kavramın sınırlarını çizer!</p>
<p>Ayrıca laiklik, din ve inanç özgürlüğünün güvencesi değildir, tam tersine din ve inanç özgürlüğünü sınırlar!</p>
<p>Nihayet toplumcu laikliği belirleyen dinler ya da (kapitalist) modernizmin soyut “birey”i değil, toplumsal yapılar ve ezilenlerin özgürleşmesine yönelik toplumsal değişim potansiyelleridir!</p>
<p>“Cumhuriyet”, bunları başaramadığı için soru(n)ları çözmek yerine katmerlendirdi ve daha da ağırlaştırdı…</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Soru 4: Bugünün koşullarında Cumhuriyet geçerliliği nedir? Cumhuriyet ve demokrasi ayrımına/ tartışmasına nasıl bakılmalı, Cumhuriyet demokrasi ilişkisi hakkında düşünceniz nedir?</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Öncelikle “Cumhuriyet eşittir demokrasi” türünden yanılgılar yanında; “Cumhuriyet demokrasinin yolunu açtı”, “Cumhuriyet müthiş bir kazanımdır” yanlışlarına da prim vermemek çok önemlidir.</p>
<p>Çünkü 87. yaşına ulaştığı koordinatlarda “Cumhuriyeti demokrasi ile bütünleştirmek esas amaçtır,” denilmektedir hâlâ Ali Sirmen’in ifadesiyle… Ki bu da “Cumhuriyet”in demokrasiden yoksunluğunun en anlamlı itiraflarındandır!</p>
<p>“Cumhuriyet” ya da “demokrasi” veya her ikisi yan yana… Bunların hiçbiri ezilenler için güvence değil; ezilenlerin tek güvencesi “özgür üreticiler topluluğu”nun “yasama ve yürütmeyi iç içe geçiren doğrudan yönetimi”dir.</p>
<p>Neden mi? Bu konuda “Kuvvet kullanan titrememeli,” diyen W. Goethe ardından da ekler: “Hangi yönetim mi en iyidir? Kendimizi yönetmeyi bize öğreten…”[20]</p>
<p>“Cumhuriyet”, biz(ler)e kendi kendimizi yönetmeyi öğretmek bir yana, yeni tipte bir “kulluğu” dayattı: (burjuva) ulus-devlet uyrukluğu… Kim bunu inkâr edebilir? Bu mümkün mü? [“Cumhuriyet’e kulluk” riskine dikkat çekiyor Hüseyin Hasançebi de[21]…]</p>
<p>“İyi de demokrasi olsa, bu olmazdı” mı?</p>
<p>Hayır; kesinlikle böyle değil!</p>
<p>“Jean-Luc Nancy, demokrasi ile politik olan arasında ayrım yaparken demokrasinin hazır bir bilinç, bir normlar silsilesi ya da yasal düzenlemelerin içeriği ya da onların aktarımı ile elde edilemeyeceğini, şu an adına demokrasi denen şeyin hiç de demokrasi olmadığını aktarıyor”ken;[22] “Demokrasiyi anlam bakımından sorgulamadıkça insanlık olarak bir yere varamayız…</p>
<p>“Hukuk, yasalar bağlamında yaygınlaşıyor ama bu bizi daha çok demokrasi ya da özgürlüğe götürmüyor; tam tersine, çırılçıplak ve anlamsız olan bir şiddete götürüyor. Bunu da sorgulamalıyız…</p>
<p>“Demokrasiyi anlam bakımından sorgulamadıkça insanlık olarak bir yere varamayız. Günümüzde demokrasi adına yapılanlar hiçbir yerde gerçek demokrasi değil. Ne Amerikan tarzı paket demokrasi ne Avrupa’da bile,”[23] der…</p>
<p>Bu nedenle mutlaklaştırılmış; “Cumhuriyet” ya da “demokrasi” fetişlerine teslim olmadan, ezilenler, öteki(leştirilen)ler için başka türlüsünün, mesela Paris Komünü türünden oluşumların mümkün olduğunu düşünmeliyiz yeniden…</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>4.i) CUMHURİYET (Mİ?)!</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Öncelikle “Cumhuriyet” ne?</p>
<p>Bu konuda La Martine, “Cumhuriyetle cehalet, ikisi aynı yerde barınamaz,” derken; Montesquieu de ekler: “Cumhuriyetle erdemli insanların rejimidir.”</p>
<p>Bunlara kimsenin itirazı olmaz; ancak bu kadar yuvarlak şeyler de “Cumhuriyet”in ne olduğunu açıklamaz!</p>
<p>Kaldı ki nihai tahlilde “Cumhuriyet”, sadece “bir şey”dir.</p>
<p>Çünkü “Res publica”, “Kamusal şey” demektir; ancak bu çoğu kez “Halka ait şey” diye çevrilir; böyle değil, kamusal olanın her zaman halka ait olması gerekmiyor…</p>
<p>Tıpkı T. “C” gibi…</p>
<p>Siz bakmayın Cumhuriyetin kuruluşunun 87. yıldönümü nedeniyle 9. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’in, Atatürk ve O’nun kurduğu Cumhuriyete minnettar olduğunu belirterek, “Cumhuriyet, muhteşem bir olaydır. Atatürk, çağdaş, laik, ulus devlete dayanan bir Cumhuriyet kurdu. Bugün yapılan itirazlar, dünün devrimlerine yapılıyor” diyerek “En büyük değer ulus devlet… “Hepimiz Cumhuriyetin eserleriyiz… “Çağdaş devlet laik devlettir, yani dinle devleti ayıracaksınız… “Vatandaş olmak kimliktir,” diye eklemesine!</p>
<p>Bu “şey”in Süleyman Demirel’ce yorumlanmasıdır; farklısı, zıddı da mümkün ve muhtemeldir…</p>
<p>Demirel’in tekrar ettiği, Mustafa Kemal’den kalma bir “Cumhuriyet” klişesidir, “muasır medeniyet seviyesi”nde, yani kapitalist sistem ve ulus-devlet düzeninde karar kılmış bir elitin tekrar edegeldiği bir klişe… Özgün biçimini, “kurucusu” M. Kemal’in ağzında bulur; Yeditepe Üniversitesi’nden Dr. Handan Diker’in naklettiği üzere:</p>
<p>“27 Eylül 1923’te Gazi Mustafa Kemal Neue Freie Presse muhabirine şöyle demiştir: ‘Yeni Türkiye anayasasının ilk maddelerini size tekrar edeyim. Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir. Yürütme gücü, yasama yetkisi ulusun tek ve gerçek temsilcisi olan Meclis’te toplanmıştır. Bu iki kelimeyi bir biçimde anlatmak olasıdır: Cumhuriyet.’</p>
<p>Cumhuriyet iki şekilde ifade edilir. Devlet ve hükümet şekli olarak Cumhuriyet&#8230; Devlet şekli olarak Cumhuriyeti tanımlarken şöyle deriz:</p>
<p>‘Egemenlik ulusta ise o sistem bir Cumhuriyet’tir. Burada egemenlik kavramına dayanarak bir açıklama yaparız. Hükümet şekli olarak Cumhuriyet dediğimizde ise görünen şekilsel Cumhuriyeti anlarız. Yani, cumhurbaşkanı, başbakan ve bakanlardan oluşan siyasi yapılanmayı.’</p>
<p>Atatürk’ün Cumhuriyet tanımı şöyledir: ‘Cumhuriyet demokrasiyle yönetilen devlet demektir.’ Sonra da şöyle devam eder: ‘Demokrasi ilkesinin en modern ve mantıksal uygulanmasını sağlayan hükümet şekli Cumhuriyettir.’</p>
<p>Türk devriminin en önemli aşaması Cumhuriyetin ilanıdır. Çünkü burada yapılan yüzlerce yıllık teokratik bir sisteme alışkın kültür ve geleneğin üzerine tamamen ulus temeline dayalı yeni bir sistem gelmiştir.</p>
<p>Cumhuriyet bir yaşam biçimidir. Öyle bir yaşam biçimi ki Mustafa Kemal’in deyişi ile: ‘Türk ulusunun doğasına ve geleneklerine en uygun olan idare Cumhuriyet idaresidir.’</p>
<p>Cumhuriyet sözcüğü Arapça cumhur sözcüğünden gelir. Anlamı; halk, ahali, büyük kalabalık, toplu hâlde bir yerde bulunan kavim ya da ulus demektir.</p>
<p>Kısaca özetleyecek olursak cumhuriyet dendiğinde şu özelliklerini sıralamamız gerekir:</p>
<p>Cumhuriyet özgürlüktür ve özgür düşünce yanlısıdır.</p>
<p>Cumhuriyet erdemdir. Cumhuriyette asıl amaç erdemli ve namuslu insanlar yetiştirmektir.</p>
<p>Cumhuriyet eşitliktir. Yasalar önünde herkesin eşit olmasını öngörür.</p>
<p>Cumhuriyet en modern devlet ve hükümet şeklidir.</p>
<p>Mustafa Kemal 1 Kasım 1927’de Cumhuriyetin ilanından dört yıl sonra şu sözleri söylerken Türk ulusuna olan güvenini ve Cumhuriyetin temel niteliklerini şöyle özetliyordu: ‘Bağımsızlık, uluslaşmak ve zaferin temellerinden doğup yükselen cumhuriyet dört yıl içinde yılmayan bir düzenleme ve geliştirme ile ne denli sağlam temellere oturtulmuş ve aziz Türk ulusunun nasıl candan aradığı bir devlet biçimi olduğunu ortaya koydu ve kanıtladı.’</p>
<p>Kısacası Cumhuriyet çağdaşlıktır, modernliktir.”</p>
<p>Açıkça ifade edilmesi gerekir ki, bu tanımlar/ yorumlar ideolojik olduğu kadar bir sınıfa aittir; bu bağlamda ifade edilenlerin, kimileri (yani yönetilenler/ezilenler) içinde tersinden tecellisi yani bir totalitarizm ve zorbalık olarak gündeme gelmesi kaçınılmazdır.</p>
<p>O hâlde herkesin “Cumhuriyet”i, herkes için “demokrasi” bir yanılgı değilse; sınıfsal bir yalan, manipülasyondur!</p>
<p>Hayır; yalanı aklayıp paklayarak, “estetize” edemezsiniz!</p>
<p>Kimileri Cumhuriyet’in 87. yıldönümünün en önemli, hatta “flaş” olayının, Mustafa Kemal’in sesinin “daha da gür olduğu” keşfinin sarhoşluğuyla “İktidar, muhalefet, siyaset, seçim sandıkları, tümü Cumhuriyetin eseridir&#8230;</p>
<p>Türbanlısı&#8230; Cüppelisi&#8230; Yobazı dahi&#8230; Tümü Cumhuriyetin sağladığı özgürlük ortamının eserleridir&#8230;</p>
<p>Cumhuriyeti yıkma hevesiniz için dahi ona muhtaçsınız&#8230;</p>
<p>Onun demokrasisinden yararlanmak, onun özgürlük ortamına sığınmak, onun kurumlarını ve kurallarını kullanmak, onun koltuklarına oturmak, onun kıyafetini giymek, onun çatısı altında durmak zorundasınız&#8230;</p>
<p>Cumhuriyetin gücü de buradan gelir&#8230;</p>
<p>Bu yüzdendir; yıkamazsınız Cumhuriyeti,” diyebilir!</p>
<p>Ancak bunu ifade eden Bekir Coşkun; “Cumhuriyet”in komünistler için Sansaryan Han, Kürtler için de Diyarbakır 5. Nolu Zindanı olduğunu; “Cumhuriyet”in kendileri için sunduğu “özgürlük”ün bundan ibaret olduğunu akıllarından çıkartmadığını unutmasın!</p>
<p>Kimse mağdurlarına “Cumhuriyet”i estetize etmeye kalkışmasın; herkes yeterli düzeyde tarih bilgisine sahip!</p>
<p>Kaldı ki “Cumhuriyet”in, tarihsel sıkıntıları olanca güncelliğiyle, 87. yıl sonra da karşımızda ve dipdiri…</p>
<p>Bu konuda Murat Yetkin, “87 yıl geçti ve biz hâlâ üç temel sorunu konuşuyoruz,” vurgusuyla ekliyor: “Geldiğimiz günün, 29 Ekim 2010 gününün tartışmalarına baktığımızda, konuların Türkiye’nin 87 yıl önce karşısında duran konularla aynı olduğunu görebiliriz.</p>
<p>Boyutlar değişmiş olsa da özde aynı&#8230; Tartışmaların o gün de bugün de üç temel ekseni var: 1) Ülke bütünlüğüne ilişkin tartışmalar, 2) Toplumsal barış ve kimlik tartışmaları, 3) Yetki paylaşımına ilişkin tartışmalar.”</p>
<p>Özde değişen hiçbir şey yok; Hasan Fırat’ın, “1920-25-38-2010… Hep Aynı Cumhuriyet!”[24] formülündeki üzere…</p>
<p>Ancak daha da sıkıntılı!</p>
<p>“Atatürk’ün tutkalı tutmadı. Atatürk’ün Türkiye’si dağılıyor…</p>
<p>Osmanlı zamanında tutkal din idi. Atatürk onun yerine Türklüğü ikame etti.</p>
<p>Atatürk Osmanlı enkazından kaldırdığı taşlarını kullanarak yeni, değişik ve modern bir bina inşa etti ve adını Türkiye koydu.</p>
<p>Şimdi Erdoğan o binanın taşlarını sökerek yeni bir bina ve yeni bir Türkiye yapıyor,” diyen Metin Münir haklı…</p>
<p>87. yılı bir kez daha krizlerle kutlanan “Cumhuriyet”, birçok açıdan tartışma konusu hâlâ…</p>
<p>Daha doğrusu bir “Cumhuriyet krizi”nden söz etmek gerek; zira, “Cumhuriyet” projesi bazı açılardan başarısız oldu; başarısız olduğu konularda derin sorun alanları doğdu.</p>
<p>Bunlar çözülür mü? Buna olumlu bir yanıt verebilmenin ipuçlarına sahip değiliz.</p>
<p>“Olumlu” yanıt verebilmek için, Pollyanna’yı “depresif kötümser” sınıfına sokacak bir iyimserlik gerekiyor ki, bu da mümkün değil!</p>
<p>O hâlde “Cumhuriyet”in sıkıntıları büyüyecek; ki büyümekte de; “Cumhuriyet”çilerin endişelerinde bunu görmüyor olamazsınız!</p>
<p>İşte bu “endişe”lere birkaç örnek…</p>
<p>Hikmet Çetinkaya: “Cumhuriyetimizin 87. yıldönümünü kutlarken emperyalizmin kurduğu tuzaklara, terör belasına, etnik ve dinsel kimlik üzerinden yapılan siyasete şöyle bir bakıp şu soruyu sormak gerekiyor:</p>
<p>‘Türkiye nereye götürülmek isteniyor?’</p>
<p>Laiklik olmadan demokrasinin ‘D’sinden söz edilmez&#8230;</p>
<p>Mustafa Kemal Atatürk’ün deyişiyle ‘vaziyet ve manzara-i umumiye’ hiç de iç açıcı değil&#8230;</p>
<p>87 yıllık laik demokratik Cumhuriyetimizi korumak ve kollamak zorundayız. Onun için büyük bir sınavla karşı karşıyayız.”</p>
<p>Mehmet Faraç: “2010 Ekim’inin 29. günü&#8230; Genel durum ve görünüş şöyledir:</p>
<p>Ülkeyi 2002 yılından itibaren adında adalet ve demokrasi geçen bir parti yönetmektedir! Parti kadroları Milli Görüşçü çizgiden gelmektedir. Birçoğu Nakşi mürididir&#8230;</p>
<p>Söz konusu parti Anayasa Mahkemesi’nce ‘laiklik karşıtlarının odağı’ diye ilan edilmiştir&#8230; Ama merak etmeyin paşam; mebus yemininde hâlen, ‘&#8230;laik cumhuriyete, Atatürk ilke ve inkılaplarına bağlı kalacağıma; namusum ve şerefim üzerine ant içerim’ diye yazmaktadır!..</p>
<p>Çankaya’da koltuğunuzda oturmakta olan zat da Milli Görüş geleneğinden gelmektedir. Başörtülü olan eşi, üniversiteye türbanla girebilmek için Türkiye Cumhuriyeti’ni Avrupa’ya şikâyet bile etmiştir!</p>
<p>İşte bu ahval ve şerait içinde, 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı’nız kutlu olsun paşam!”</p>
<p>Erdal Atabek: “Bu yıl ‘Cumhuriyet Bayramı’nı hangi duygularla kutlayacağız?</p>
<p>Türkiye Cumhuriyeti’nin 87. yılını nasıl kutlayacağız?</p>
<p>29 Ekim 2010’da neyi kutlayacağımıza karar vermek zorundayız.”</p>
<p>Mümtaz Soysal: “Bugün 87. yaşını tamamlayan Türkiye Cumhuriyeti’ni artık bu anlamda diriltmek gerekiyor.</p>
<p>Çünkü, Mustafa Kemal kuşağının kurduğu Cumhuriyet ilk çeyreğini coşkuyla yaşadıktan sonra çeşitli nedenlerle diriliğini yitirmiş, yavaş yavaş sönen bir balon gibi yumuşamış, sıradanlaşmaya yüz tutmuştur.”</p>
<p>Ali Sirmen: “87. yılında Cumhuriyet, kendi kurucu ilkelerinin birçoğundan uzaklaşmış bulunmaktadır.</p>
<p>Bu Cumhuriyet acaba 87 yıl önce ilan edilen o Cumhuriyet midir?</p>
<p>Yoksa o Cumhuriyetin bütün temel ilkelerini reddeden, bazılarının egemen kılmaya çalıştıkları yeni bir cumhuriyeti mi yaşamaktayız?</p>
<p>Daha açık deyişle, 2. Cumhuriyet, yavaş yavaş alıştıra alıştıra geldi de biz mi farkında değiliz?”</p>
<p>Fikret Bila: “Cumhuriyet’in 87. yılını kutladık. Ama bayram havasında kutladık mı, sorusuna ‘evet’ demek zor. 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı, bayram gibi geçti mi?</p>
<p>Gün boyu yaşadıklarımıza bakarsak, ‘bayram gibi geçti’ diyemeyiz. Devlet yönetimi asık yüzlüydü. Basın tetikteydi. Herkes birbirini kolluyordu…</p>
<p>Atatürk’ün en büyük eserim dediği Türkiye Cumhuriyeti’nde ciddi bir çatışma yaşandığını kabul etmek gerekir.</p>
<p>Bu çatışma, Atatürk’ün kurduğu Cumhuriyet’in dayanağını oluşturan iki alanda yaşanıyor: Lâiklik ve ulus bütünlüğü.”</p>
<p>Tablo ya da savunucuları açısından vaziyet-i umumiye buyken; “Cumhuriyet” ve gelecek(sizliğ)i hakkında daha fazla laf etmek, gerekli mi gerçekten?</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>4.ii) AKP İLE ANAYASA (MI?)!</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>“Cumhuriyet”in bu ufka ulaşmasını AKP ile açıklamaya kalkışmak, tek yanlı bir yanılgıdır; Cumhuriyet”in bu ufka ulaşmasının aslî müsebbibi yine “Cumhuriyet”tir…</p>
<p>Bir tartışmadır sürüyor: “AKP’nin gizli ajandası var.” AKP, Türkiye’yi açıklamadığı bir “ufka” doğru sürüklüyor. Buna, eskiden “şeriat” denirdi, şimdiyse “otoriter rejim” deniyor…</p>
<p>Kimileri de tam tersi, AKP Türkiye’yi “demokratikleştiriyor”; öyle olağan bir demokrasi de değil, “ileri demokrasi” inşa etmektedir!</p>
<p>Yani rivayet muhtelif… Ancak bu tür rivayetlerin, gerçeklerle ilişkisi yok…</p>
<p>Muhammed Nureddin’in, “İktidara geldiği günden beri reformun tek motoru”[25] diye betimlediği AKP, liberallerin en İslâmcısı, İslâmcıların da en liberali olan ve Müslümanlığa sıkıca sarılmış bir muhafazakâr serbest piyasa partisidir…</p>
<p>Ya da “AKP, kültürel olarak muhafazakâr, iktisadi planda aşırı piyasacı, siyasal olarak da içinde güçlü otoriter eğilimler barındıran bir parti ve ABD’deki Cumhuriyetçi Parti’nin Türkiye versiyonudur.”[26]</p>
<p>Aslı sorulursa piyasacılıklarını, yayınladıkları, ‘İş Hayatında İslâm İnsanı’ başlıklı broşürde Hazreti Muhammed’e atıfla, “Fiyatları belirleyen Allah’tır” diyecek kadar ileriye götürmüş bulunan AKP’nin MÜSİAD’ı, üyelerini “homo-İslâmicus” olarak tanımlayacak kadar serbest piyasaya aittir!</p>
<p>Kaldı ki IMF’ye göre, Türkiye, 2011 yılında 789.6 milyar dolarlık milli gelirle dünya ekonomisinde 16’ncı sıraya yükselecekken; otoriter/ despotik eğilimli muhafazakâr AKP’yi şeriatçı bir parti olarak sunmak gerçekçi olmaz…</p>
<p>Ancak buradan da AKP’nin “demokrat” olduğu veya “demokrasi getireceği” türünden ucuz liberal yanılgılara da sapmamak gerek.</p>
<p>Bunu “Türban takmayı özgürlükle eşitleyerek demokratikleşiyoruz, anayasa değişiyor” yaygaraları eşliğinde “tam ve ileri demokrasi” yalanına entegre olan liberaller yapıyor!</p>
<p>“İnanca ilişkin olan türban savunulunca özgürlükler savunulmuş olur, ama herkese din dersi zorunluluğu dayatılınca özgürlükler ve özgürlükçülüğe halel gelmez! Bakan çıkar ‘dine neden laf edilir, anlamıyorum’ der! Be adam, isteyen istediğine inanır, kimsenin dinine, inancına laf edildiği yoktur, ama sen insanların inançlarına saygısızlık etmektesin. Sen Alevi’ye örneğin, sen inanmayana örneğin İslâm’ı, Sünniliği dayatmaktasın. Kendi inancın gereği ‘türbana özgürlük’ istemektesin, ama başkasının inancına ya da inançsızlığına tahammülün yok, onlara zorla dayattığın, zorunlu kıldığın, kendi inancın. Sen ne özgürlükçüsün, ne demokrat. Kimse kimseyi aldatmasın! Ne türban özgürlük sembolüdür, ne de türban savunması demokratlıktır. Sadece, din ve inanç alanı herkesin kendi vicdanına bırakılmalıdır. İsteyen türban taksın, isteyen din dersi okusun. Sadece isteyen!”[27]</p>
<p>Bir şey daha: Anayasa referandumunda; “Özgürlükler genişleyecek, 12 Eylül kurum ve zihniyetiyle hesaplaşılacak ve hemen yeni bir anayasa yapılacak” söylemlerinin heyecanına kapılanlar, yaşanan gelişmeler karşısında ya da Binnaz Toprak’ın, “Muhalif seslerin bastırıldığı bugünkü ortam, demokratikleştiğimiz iddiasını desteklemiyor,” saptaması hakkında ne düşünüyorlar acaba?</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Soru 5: Cumhuriyet’in gelecek tasavvuru nedir? Nasıl bir toplum ve dünya tahayyülü bulunmaktadır?</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Geldik, kilit önemdeki “son soru”nuza; bu öteki soru(n)lardan da daha fazla düşünerek yanıt vermek gerekiyor…</p>
<p>“Cumhuriyet” hakkında tarih bilgisinden yoksun bir düşüncesizlikle malûl ya da tarihin bugündeki varoluşundan azade konuşmayacaksak; “Cumhuriyet”in yarattığı “Türk(iye) İnsan(lık)ı”nı görmezden gelemeyiz ki, bu da “gelecek(sizlik)”in en somut güvencesini oluşturmaktadır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>5.i) TÜRK(İYE) İNSANI (MI?)!</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Psikiyatri Uzmanı Doç. Dr. Özkan Pektaş, “Suç oranında bir artış ve vahşileşme var. (…) Şiddete eğilimli bir toplum olduk,” derken “Türk(iye) İnsanı”nı “durumu”nu anlatmaktadır.</p>
<p>Yard. Doç. Dr. Ayşe Devrim Başterzi, değişik ülkelerde yapılan araştırmalarda gelir düzeyi düşüklüğünün ruhsal bozukluk sıklığını 2.5 kat arttırdığını belirtirken; “Psikiyatristler de uyarıyor: Toplumun ruh sağlığı tehlikede, psikopatlaştırılıyoruz!”[28]</p>
<p>Bu arada Türkiye Psikiyatri Derneği Başkanı Doç. Dr. Doğan Yeşilbursa, “10 yılda Türkiye’de toplam 25 bin kişi intihar sonucu kaybedilmiştir. Veriler, Türkiye’de her yıl yaklaşık 2 bin 800 kişinin intihar sebebiyle kaybedildiğini göstermektedir. Özellikle genç yaşta intihar oranları giderek artmakta ve bu yaş grubu için intihar ilk 4 ölüm sebebinden birini oluşturmaktadır. Uzmanlar, Türkiye’de de son 30 yılda intihar edenlerin sayısının yüzde 440 artış gösterdiği uyarısında bulunuyor,” derken; İstanbul Serbest Muhasebeciler Mali Müşavirler Odası’nın ‘Umudumuz Piyango-2010’ başlıklı raporuna göre umutsuzluğun kriz yıllarını bile aştığı ortaya çıktı. 2009 yılında şans oyunlarına yatırılan para bir önceki 2008 yılına göre yüzde 9.4 artarak, 6.7 milyar TL oldu. Yani üç yılda tüm şans oyunlarına, talih peşindeki yurttaş cebinden 18 milyar TL’den fazla para ödedi.</p>
<p>Umutsuzluğun, şiddetle birlikte büyüdüğü bir kesittir içinden geçilen!</p>
<p>Örneğin ‘Umut Vakfı’ verilerine göre Türkiye’de ruhsatlı ve ruhsatsız olmak üzere 10 milyonun üzerinde silah var. Her 10 kişiden 1’inde, her 3 evden ise 1’inde ateşli silah bulunuyor. Her 10 gençten biri delici-kesici alet, her 20 gençten ise ateşli silah taşıyor. Bu silahlardan çıkan kurşunlarla her gün 8 kişi yaşamını yitiriyor, 2 kişi ise yaralanıyor.</p>
<p>Üstüne üstlük 2009 yılında satılan tabanca ve fişekten elde edilen hasılat, 2008 yılına göre yüzde 16 arttı.</p>
<p>Ayrıca linç refleksi elini kolunu sallayarak ve çoğalarak sokaklarda dolaşıyor. Mesela İstanbul’dan 18 Eylül 2010’da yola çıkan ve aralarında TAYAD Başkanı avukat Behiç Aşçı’nın da bulunduğu 44 ‘Tutuklu ve Hükümlü Aileleri Yardımlaşma Derneği’ üyesi 24 Eylül 2010’da Bolu’da mehter marşı eşliğinde yaklaşık 50 kişilik grubun sopalı ve küfürlü saldırısına uğradı…</p>
<p>Evet bu kareler “Cumhuriyet”in eseri değil de ne?</p>
<p>Gerçekten de toplumda, cinayetler, taciz, tecavüz, hırsızlık, yolsuzluk, işsizlik ve yoksulluk giderek artış gösteriyorsa o toplumun “ruh sağlığı” da giderek bozuluyor demektir. Yani toplumun ruh sağlığı göstergelerinin giderek olumsuz yönde gelişme gösterdiği, görsel ve yazılı basın organlarının aktardıklarından anlaşılmaktadır.</p>
<p>Umutsuzluk, şiddetle birlikte büyürken; güvensizliği ve geleceksizliği besliyor!</p>
<p>Örneğin Türkiye’de tüm kurumlara güven azaldı. Araştırmalar göre, Türkiye’de hâlen en güvenilir kurum ordu iken, son 3 sene içerisinde, bu oranda yüzde 13’lük bir düşüş yaşandığı görüldü. Kürt nüfusun, yüzde 37’lik bir oranla, Türkiye’de orduya en az güvenen topluluk olduğu açıklanırken, araştırmaya ilk defa bu sene dahil edilen polisler, güven sıralamasında ikinci sıraya yerleşti. Araştırma şirketi raporunda, polise en fazla güvenen kesimin yüzde 84’lük bir oranla AKP taraftarları olduğunu belirtti.</p>
<p>Bunlara birkaç şey daha eklemeli: Türkiye’nin AB üyeliğine daha soğuk bakılırarken, öncelikli ortak Ortadoğu görülüyor. Yani Batılı olmadığımız konusunda hemfikiriz: 2008’de Türklerin yüzde 55’i Türkiye’nin Batı’dan çok farklı değerleri olduğunu ve Batı’nın parçası olmadığını ifade etti. Bu oran 2010’da yüzde 48’e düşse de Türkiye’nin Batı’nın parçası olacak ölçüde Batı ile ortak değerleri olduğuna inananların oranı yüzde 30’larda seyrediyor.</p>
<p>İşte “Cumhuriyet” bu eşikteyken; ‘Dünya Ekonomik Forumu 2010 Raporu’na göre de Türkiye: 134 ülke arasında ekonomide 131. sıradadır… Kadın-erkek eşitliğinde 126…İşgücüne katılım oranında 125… Eğitim düzeyi sıralamasında 109… Siyasal yetkilendirmede 104…Sağlık ve yaşam ölçütleri açısından 61. sırada yer almaktadır. Bu veriler bütün olarak değerlendirildiğinde genel sıralamadaki yeri 125. sıradır.</p>
<p>“Cumhuriyet”, 87 yaşında bunlarla “övünebilir” mi dersiniz?</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>5.ii) TÜRK(İYE) SİYASETİ (Mİ?)!</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Nihayet “Ülkenin ‘doğru’ yönünü Atatürk çizmişti: Çağdaşlaşma. Sonra bu yön 1946’dan sonra ‘Batı, Batılılaşma’ olarak uygulandı. Çağdaşlaşma, Batı’daydı,” diyen Orhan Bursalı’nın saptamasından hareketle Türk(iye) siyasetinin yönelimlerine göz atarsak; bütün olgular göstermektedir ki, AKP Batı’nın kendine çizdiği sınırlar içinde bölge gücü olmanın hamlelerini yapıyor. Bu politikaların Batı ekseninden kayıyoruz şeklinde eleştirilmesi yerine Orta Doğu’da bölge gücü olmanın getireceği tehlikelerin eleştirilmesi, bunun bölgeye barış ve özgürlük getirmeyeceğinin söylenmesi daha anlamlıdır.</p>
<p>Örneğin “eksen kayması” tartışmalarının ele aldığı ‘Görüş Dergisi’nde, TÜSİAD Başkanı Ümit Boyner, “Kürede ‘değer yaratma’ eğilimi Doğu’ya kayıyor. Ekonomik birimler olarak, tüketici, işveren, işçi olarak, Türkiye’yi sürdürülebilir yatırım ve ticaret kanallarından uzaklaştıran dış politikayı benimseyemeyiz,” derken; ‘The Economist’ de, “Türkiye Batı’ya sırtını mı dönüyor?” başlıklı yazısında “Hayır ama, Avrupa ve Amerika başarısını kabullenmezse dönebilir” saptamasının altını çiziyor.</p>
<p>Ancak bunlar; “Türkiye Batı’ya dönük yön duygusunu kaybediyor,” diyen Sedat Ergin ile Nobel barış ödüllü Şirin Ebadi’nin, “İran Türkiye’yi etkiliyor. Türkiye, İran’ın gitmeye çalıştığı yolu takip ediyor,” diye ifade ettikleri kaygıları gidermiyor.</p>
<p>‘The Wall Street Journal’da, Türkiye’nin Batı’dan kopmasının rahatsızlık yarattığını belirterek, Başbakan Erdoğan’ın, İran ile ticaret hacminin beş yıl içinde üç kat arttırılacağını söylemesinin, Washington’ın Türkiye’nin Batı’dan uzaklaştığı kaygılarını arttıracağını yazıyor.</p>
<p>Bunun için de “Obama’nın ‘yönelişteki değişimden’ söz etmesi, gerekse Ankara Büyükelçisi Francis Ricciardone’nin ‘Eskiden hiçbir soru işareti yoktu’ demesi, hep aynı kapıya çıkan açıklamalar olarak not edilmelidir,” diyor Sedat Ergin…</p>
<p>Nihayet ABD Başkanı Barack Obama’nın Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ı İran’a karşı yumuşak politikası ve İsrail’e karşı kullandığı sert söylem nedeniyle uyardığından söz eden ‘The Financial Times’, “Böyle uyarıların her düzeyde ve sürekli olduğunu” kaydediyor.</p>
<p>Ortalık karışacağa benziyor; bu da “Cumhuriyet”i daha çok zorlayacak…</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>5.iii) NİHAYET</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Diyeceklerimiz toparlamanın zamanı geldi.</p>
<p>“İttihat ve Terakki’den devralınan şoven ve ırkçı değerler; homojenleştirilmiş bir ulus yaratmak amacıyla milliyetçiliğin/ Türkçülüğün yüceltilmesi, Mustafa Suphi’lere yapılanlar, Nâzım’dan Orhan Kemal’e aydınlarımızın hapislerde çürütülmeye çalışılması, Kürtlerin asimilasyonu, dahası ret, inkâr ve imha politikaları; devletçi laiklik ve burjuvazinin sermaye birikimi adına devletçilik midir Cumhuriyet değerleri?” diye soruyor Muhsin Dalfidan; ve ekliyor:</p>
<p>“Sermaye egemenliği de Cumhuriyet’inin de değerleri de sallanıyor…</p>
<p>[Çünkü] Cumhuriyet Türk’tür! Kürtler başta olmak üzere farklı ulusal kimlikleri tarih boyunca yok saymıştır…</p>
<p>Cumhuriyet erkektir&#8230;</p>
<p>Cumhuriyet Sünnidir! Devletçi bir laiklik anlayışına sahiptir. Farklı inançlara kapalı ve baskıcıdır…”</p>
<p>Gelin, o zaman biz de Dalfidan’la birlikte haykıralım:</p>
<p>“Öyleyse Cumhuriyet değerleriniz sizin olsun, ama sosyalizmin değerlerine gölge etmeyin!”[29]</p>
<p>Zira bizim isteğimiz, burjuva cumhuriyetinin Kemalist ya da Kemalist-olmayan versiyonları değil, “Sosyal Cumhuriyet”tir; Karl Marx’ın “Komün’ün yaptığı gibi, sermayenin ve toprak sahiplerinin devlet makinesi üzerindeki gücünü tanımaz ve onun yerini alır,” sözleriyle betimlediği …</p>
<p>Çünkü mevcut haliyle “Cumhuriyet”in, ezilenlere/ öteki(leştirilen)lere sunduğu, ironik bir betimlemeye, Orhan Veli’nin “Bedava yaşıyoruz, bedava/ Hava bedava, bulut bedava/ Dere tepe bedava;/ Yağmur çamur bedava;/ Otomobillerin dışı,/ Sinemaların kapısı,/ Camekânlar bedava;/ Peynir ekmek değil ama/ Acı su bedava;/ Kelle fiyatına hürriyet,/ Esirlik bedava;/ Bedava yaşıyoruz, bedava” dizelerindeki gerçektir…</p>
<p>87. yılında bu gerçeği “sansürlemek” doğru değil; yaşananlar unutulup/ unutturulmamalı; tıpkı Joseph Conrad’ın satırlarındaki uyarı üzere: “Dönme dolap dönüyor, yüzyıl da geçse aynı yere geliyoruz. Ne kadar masumdur düşüncemizde süslediğimiz insanlar. Dönme dolaptan indiğimiz yerde gerçek dünya çağırıyor bizi korku tüneline. Gerçek orada yatıyor, saflığımızı öldüren, aşağılarken uzun sivri tırnaklarıyla yüreğimizi kanatan, acımasız adaletsiz yargıçlar gibi insanlarla karşılaşıyoruz her yerde&#8230;”[30]</p>
<p>Kabul edilmeli; ezilenler/ öteki(leştirilen)ler, “Cumhuriyet”te, timsahın karnındaki İvan Matveiç gibi yaşamaya mahkûm edilirler…</p>
<p>“O da ne” mi?</p>
<p>Hem insan ruhunu en derin biçimde yansıtan, hem de ilahi adaletin kabulü yerine insanî adaleti savunarak özgün bir başkaldırının temsilcisi olan F. Dostoyevski’nin, metaforlarla yüklü, unutulmaz hikâyesi ‘Timsah’ karabasana varan fantastik bir eleştiridir; hem de oturduğu zeminin gerçekliğiyle çok farklı yorum ve zamanlara açılanından…</p>
<p>Almanya’dan getirilmiş, pasajda halka sergilenmekte olan bir timsahın yuttuğu, gazetelere göre, kendi isteğiyle timsahın ağzına atlamış, İvan Matveiç, hayvanın karnında yaşamayı sürdürür. Sağlığı yerindedir. “Biraz tükürüklü ve lastik kokuyor,” olsa da o sıcacık, yumuşak ve karanlık ortamda yan gelip yatmaktan hoşnuttur. Üstelik herkes timsahın, gözyaşları içinde, mideye indirdiği bu adamı merak ederek akın akın pasaja koşmaktadır. Ortalık panayıra dönmüş, giriş ücreti artmış, İvan, ün kazanmıştır. Gelecekte parlak bir kariyere kavuşacağından emindir, başına geleni doğal bulur…</p>
<p>Bitmemiş olduğu söylenen bu hikâyede karakterler, olayın çıkışsızlığı içinde açımlanırlar ve özlü, yoğun bir ironiyle bir çemberin çevresinde dönüp dururlar. Herhangi bir yere varmaları olanaksızdır çünkü Dostoyevski’nin asıl vurgulamak istediği gerçek, belki de kendisi de dahil insanın, timsahın içinden bir türlü çıkamamış, çıkarılmamış oluşudur.</p>
<p>T.“C”nin bizlere dayatıp/ yaşattığı ekonomi-politiğin sonuçlarıyla, timsahın ağzından midesine indiğimiz kaygısından kurtulmak pek akıl kârı değil!</p>
<p>Matveiç’in derinlerden ama çığlığa benzer sesiyle dostuna söylediği, “Ben şimdi yepyeni bir uzmanlık sistemi icat ettim. Bir timsahın karnına girmek sonra da gözlerini kapamak yetiyor. Hemen tüm insanlık için cenneti buluyorsun. Doğrusu, eğer bin yıl timsahın karnında yaşanabilse bin yıl yaşamak isterdim!”[31]</p>
<p>Bu sözlere kafa yormalı; kimbilir belki de anlatılan ezilenlerin/ öteki(leştirilen)lerin yani bizlerin hikâyesidir…</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>16 Kasım 2010 13:32:36, Ankara.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>N O T L A R</p>
<p>[*] Kaldıraç, No:127, Aralık 2011…</p>
<p>[1] Alain Badou.</p>
<p>[2] W. Shakespeare.</p>
<p>[3] Oral Çalışlar, “… ‘Atatürkçülük’ ve Özgür Düşünce”, Radikal, 12 Kasım 2010, s.18.</p>
<p>[4] Sevan Nişanyan, Adını Unutan Ülke-Türkiye’de Adı Değiştirilen Yerler Sözlüğü, Everest Yay., 2010.</p>
<p>[5] K. Marx, Capital, C.1, Harmondsworth 1976, s.741.</p>
<p>[6] Alican Uludağ, “En Acı Ticaret”, Cumhuriyet, 12 Eylül 2010, s.22.</p>
<p>[7] Falih Rıfkı, Çankaya, 1958 baskısı, Dünya Yay., s.212-213.</p>
<p>[8] Ayşe Hür, Taraf, 14 Mart 2010.</p>
<p>[9] Hasan İzzettin Dinamo, Kutsal İsyan, C:2. s.113.</p>
<p>[10] Rıza Nur, Hayat ve Hatıratım, C:3, s.163.</p>
<p>[11] Atilla Yayla, Kemalizm &#8211; Liberal Bir Bakış, Liberte Yay., Haziran 2008., Arka kapak yazısında ve s.54.</p>
<p>[12] Altan Öymen, “60 Yıl Önce 60 Yıl Sonra”, Radikal, 14 Kasım 2010, s.37.</p>
<p>[13] Sırrı Süreyya Önder, “Mesai Saatinde…”, Radikal, 24 Ekim 2010, s.20.</p>
<p>[14] Sırrı Süreyya Önder, “Kendi Dağlarından İndirilenler”, Radikal, 25 Ekim 2010, s.10-11.</p>
<p>[15] Mustafa Kemal, Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, Türk İnkılap Enstitüsü Yay., Cilt:2, s.217.</p>
<p>[16] Ahmet İnsel, “Kadınların Kıyafeti Erkeklerden mi Sorulur?”, Radikal İki, 28 Aralık 2003, s.5.</p>
<p>[17] Olivier Roy, İslâm’a Karşı Laiklik, Çev: Ender Bedisel, Agora Kitaplığı, 2010.</p>
<p>[18] Ruth Haris, “Fransız Laikliği Sınırları Yine Aşıyor”, Foreign Policy, 12 Mayıs 2010.</p>
<p>[19] “Erdoğan: Fuzuli Gerginlik Zararlı”, Radikal, 11 Kasım 2003, s.6.</p>
<p>[20] W. Goethe, Goethe Der ki, çev: Gürsel Aytaç, Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları: 534, 2’inci baskı, 1986, s. 140-135.</p>
<p>[21] Hüseyin Hasançebi, “Cumhuriyet İşine Bulaşmasak!?”, Ekmek&amp;Özgürlük, No:12, Ekim 2010, s.39</p>
<p>[22] Volkan Çelebi, “Bizimle Gelecek Arasında Bir Jean-Luc Nancy&#8230;”, Cumhuriyet, 1 Kasım 2010, s.6.</p>
<p>[23] Jean-Luc Nancy, Aktaran: Özlem Yüzak, “&#8230; ‘Gerçek Demokrasi’ Kimsede Yok”, Cumhuriyet, 1 Kasım 2010, s.6.</p>
<p>[24] Hasan Fırat, “1920-25-38-2010… Hep Aynı Cumhuriyet!”, Newroz, Yıl:4, No:150, 27 Ekim 2010, s.7.</p>
<p>[25] Muhammed Nureddin, “AKP Sekiz Yıldır Reformun Tek Motoru”, Haliç, 24 Eylül 2010.</p>
<p>[26] Ahmet İnsel, “Türkiye’de Sol Kemalizmin Esiri Oldu”, Milliyet, 20 Eylül 2010, s.13.</p>
<p>[27] Mustafa Yalçıner, “Türban ve Dayatma Demokratlığı!”, Evrensel, 18 Ekim 2010, s.7.</p>
<p>[28] Gülsen Candemir, “Psikopatlaştırılıyoruz!”, Birgün, 9 Ekim 2010, s.4.</p>
<p>[29] Muhsin Dalfidan, “Her Sınıfın Cumhuriyeti Kendine”, Ekmek&amp;Özgürlük, No:12, Ekim 2010, s.41.</p>
<p>[30] Joseph Conrad, Talih, Çev: Nilgün Şarman, Kırmızı Yay., 2010.</p>
<p>[31] F. Dostoyevski, Rus Öyküleri, Dost Kitapevi, 2001.</p>
<div class="addthis_toolbox addthis_default_style addthis_32x32_style" addthis:url='http://www.atik-online.net/2011/12/surdurulemez-ve-geleceksiz-cumhuriyet/' addthis:title='Sürdürülemez (Ve Geleceksiz) Cumhuriyet[*] ' ><a class="addthis_button_preferred_1"></a><a class="addthis_button_preferred_2"></a><a class="addthis_button_preferred_3"></a><a class="addthis_button_preferred_4"></a><a class="addthis_button_compact"></a></div>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.atik-online.net/2011/12/surdurulemez-ve-geleceksiz-cumhuriyet/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>KAYBOLMADILAR… KAYBEDİLDİLER![*]</title>
		<link>http://www.atik-online.net/2011/11/kaybolmadilar%e2%80%a6-kaybedildiler/</link>
		<comments>http://www.atik-online.net/2011/11/kaybolmadilar%e2%80%a6-kaybedildiler/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 03 Nov 2011 23:35:25 +0000</pubDate>
		<dc:creator>AHM</dc:creator>
				<category><![CDATA[Köşe Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[Sibel Özbudun - Temel Demirer]]></category>
		<category><![CDATA[kaybedİldİler]]></category>
		<category><![CDATA[kaybolmadilar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.atik-online.net/?p=10441</guid>
		<description><![CDATA[SİBEL ÖZBUDUN-TEMEL DEMİRER &#124; 04 – 11 – 2011 &#124; “Sonrası bir yangındır, Kimvurduya ve mezartaşsız, Sonrası bir yangındır hayatımızın, Kitaplar yazmaz.”[1]  Jean Cocteau’nun, “Ölülerin asıl mezarı, canlıların yüreğidir,” sözlerini doğrulayan bir haber: “Berfo Ana oğlunu andı”![2] Bilmiyor olamazsınız: Berfo Ana 103 yaşında. Van’da yaşıyor. Tam 30 yıldır evinin kapısını açık tutup 12 Eylül gecesi gözaltına alınan oğlu Cemil [...]<div class="addthis_toolbox addthis_default_style addthis_32x32_style" addthis:url='http://www.atik-online.net/2011/11/kaybolmadilar%e2%80%a6-kaybedildiler/' addthis:title='KAYBOLMADILAR… KAYBEDİLDİLER![*] ' ><a class="addthis_button_preferred_1"></a><a class="addthis_button_preferred_2"></a><a class="addthis_button_preferred_3"></a><a class="addthis_button_preferred_4"></a><a class="addthis_button_compact"></a></div>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: left;"><a href="http://www.atik-online.net/2011/11/kaybolmadilar%e2%80%a6-kaybedildiler/temel_demirer-300x300/" rel="attachment wp-att-10442"><img class="alignleft size-thumbnail wp-image-10442" title="temel_demirer" src="http://www.atik-online.net/wp-content/uploads/2011/11/temel_demirer-300x300-100x100.jpg" alt="" width="100" height="100" /></a>SİBEL ÖZBUDUN-TEMEL DEMİRER | 04 – 11 – 2011 | “Sonrası bir yangındır, Kimvurduya ve mezartaşsız, Sonrası bir yangındır hayatımızın, Kitaplar yazmaz.”<em>[1]</em><span id="more-10441"></span></p>
<p style="text-align: left;"> Jean Cocteau’nun, “Ölülerin asıl mezarı, canlıların yüreğidir,” sözlerini doğrulayan bir haber: “Berfo Ana oğlunu andı”!<em>[2]</em></p>
<p>Bilmiyor olamazsınız: Berfo Ana 103 yaşında. Van’da yaşıyor. Tam 30 yıldır evinin kapısını açık tutup 12 Eylül gecesi gözaltına alınan oğlu Cemil Kırbayır’ın gelmesini bekliyor. 12 Eylül askeri cuntası tarafından işkenceyle öldürülen Cemil Kırbayır’ın öldürülüşünün ardından 31 yıl geçmesine rağmen, cesedinin nerede olduğu bilinmiyor. Kırbayır, 12 Eylül rejiminden geriye kalan 17 bin faili meçhulden sadece biri. 31 yıl geçmesine rağmen oğlu eve dönmeyen Berfo Ana ise darbecilerden hesap sorulmasını istiyor. Berfo Ana’nın acısı, 31 yıldır dinmiyor&#8230;</p>
<p>“Kan emiciler, oğlumu benden aldı. Mezarını görsem yeter. 31 yıldır evimin kapısını açık tutuyorum” diyor&#8230; “31 senedir evime badana sürdürmedim, gelince oğlum evini tanısın diye” diyor. Oğlunu her sabah, her gece bıkmadan usanmadan bekleyen bir ana&#8230; Bir anadan başka zaten kim bekler ki bir insanı bunca yıl umutla? Oğlundan kalan elbiseleri koklayarak kim uyur ki 31 yıl boyunca her gece? Uyku dediysem, o da lafın gelişi bölük pörçük, kâbuslarla geçen upuzun geceler sadece&#8230;</p>
<p align="center">* * * * *</p>
<p>“Berfo Ana kaybedilen oğlunu andı”!<br />
Sadece Berfo Ana mı?<br />
Elbette değil, kaybedilenlerin coğrafyası Türkiye’de!<br />
Mesela kesin sayısı bilinmese de bine yakın “kayıp” olduğu tahmin ediliyor. İnsan Hakları Derneği (İHD) raporları gösteriyor ki, 1992-1996 gözaltında kayıpların en yoğun yaşandığı yıllar. Öyle ki, 1994’te 328, 1995’te 220, 1996’da 194 “kayıp” olayı yaşandı.</p>
<p>İHD’nin “Toplu Mezar Rapor”u da durumun vahametini ortaya koyuyor. Türkiye’nin dağı taşı, zorla kaybedilenlerin mezarlarıyla dolu. Dolayısıyla “zorla kaybedilen”lerin rakamları da her geçen gün artıyor, yeni isimler katılıyor aralarına.</p>
<p>İHD’nin tespit ve girişimleri sonucu, Siirt’te 15 mezarda 206, Bitlis’te 13 mezarda 251 kişi, Diyarbakır’da 19 mezarda 216 kişi, Van’da 9 mezarda 149 kişi, Batman’da 8 mezarda 102 kişi, Hakkâri’de 6 mezarda 68 kişi, Bingöl’de 5 mezarda 57 kişi, Şırnak’ta 4 mezarda 80 kişi, Mardin’de 4 mezarda 35 kişi, Elazığ’da 1 mezarda 50 kişi, Ağrı’da 1 mezarda 41 kişi, Dersim’de 1 mezarda 19 kişi, Iğdır’da 1 mezarda 14 kişi, Gaziantep’te 1 mezarda 10 kişi olmak üzere toplamda 88 mezarda 1298 kişinin cenazeleri bulundu.</p>
<p align="center">* * * * *</p>
<p>Özetle her gün 30 Ağustos Türkiye’de…</p>
<p>Evet 30 Ağustos… Ama “Zafer Bayramı” değil sözünü ettiğim!<br />
Zikrettiğim 30 Ağustos, Uluslararası Kayıplar Günü.<br />
Bine yakın insanın kaybedildiği Türkiye için önemli bir tarih bu gün.<br />
Hem de 15 yıldır Cumartesi Anneleri kaybedilen çocuklarını, eşlerini, anne-babalarını arıyorken…</p>
<p>Kaybedilenler… Onlar hakkında “Dünyada Toplu Mezarlar ve Hakikât Komisyonları”na ilişkin olarak ‘Yeni Özgür Politika’ gazetesinde çıkan yazı dizisinde şunları diyor Ali Ongan:<strong><em>[3]</em></strong> “Ölüler konuşamaz. Başlarından neler geçtiğini anlatamazlar. Birilerinin çıkıp da nasıl öldüklerini, neden öldürüldüklerini, ne tür bir cinayete kurban gittiklerini araştırmasını beklerler. Çoğunlukla alelacele kazılmış, isimsiz bir çukura yığılır cesetleri. Yargısız masum sivilleri öldürenler, suç işlediklerini ve birer katil olduklarını bilme telaşıyla bir gece vakti cesetlerin üzerini örterler. Kimi zaman dozerlerle açılmış bir çukura üstüste yığılırlar, birer et parçası gibi. Kimi zaman bir asit kuyusuna atarlar; kimi zaman bir karakol bahçesine gömülürler kimi zaman da ayaklara bağlanan ağır taşlarla bir nehire atılırlar. Sonra mevsimler gelir geçer, o mezarların üstünde otlar biter. Yaşayanlar onların izini aramadığı sürece, sessizce beklerler çukurlarında ölüler. Çünkü ölüler konuşamaz, çığlık atamaz, başlarından neler geçtiğini ağlayarak anlatamaz. Ama yaşayanlar onların izini aradığı sürece beklerler sabırla&#8230; Ama ölüler bir yere gitmezler, yattıkları yerde yaşayanların onları bulmasını, acıklı öykülerini araştırmasını beklerler. Katiller evet katiller ise, ölülerden korkarlar yaşayanlardan korktukları kadar…”</p>
<p>30 Ağustos’un ‘Uluslararası Kayıplar Günü’ olduğunu ve Ali Ongan’ın uyarılarını unutmayın!</p>
<p align="center">* * * * *</p>
<p>“Kayıplar”dan değil; kaybedilenlerden söz ediyorum…<br />
Kaybedilme olgusu ağırlıklı olarak ‘90’lı yılların başında yakıcılığını hissettirdi ve çok hızlı bir şekilde kayıpların sayısında artışlar yaşandı. Türkiyeli insan hakları savunucuları da gelişmelerle ilgili kamuoyunun ve hükümet yetkililerinin dikkatlerini konuya çekmeye başladılar. İnsan Hakları Derneği ilk olarak 18 Aralık 1992’de “Kayıplar Bulunsun” sloganı ile bir kampanya başlattı. İHD kampanyasını bir basın açıklaması yaparak başlattı. İHD’nin basın açıklaması şöyleydi:</p>
<p>“KAYIPLAR BULUNSUN<br />
Cuma, 18 Aralık 1992</p>
<p>Demokratik toplumlarda devlet tarafından bir insanın gözaltında “kaybedilmesi”ne rastlanmaz. Son bir buçuk yılda, Türkiye’de insan hakları ihlâllerine tipik olaylar eklendi.</p>
<p>Gözaltında kayıplar.</p>
<p>12 Eylül öncesinde Fehmi Gökçek, Ali Uygur ve Ali Kayahan; 12 Eylül döneminde Nurettin Yedigül, Hayrettin Eren, Maksut Tepeli, Hüseyin Morsümbül, Mahmut Kaya ve Mustafa Taş bilinen kayıplardı.</p>
<p>1991 yılından bugüne gözaltında kaybedilenlerin sayısı 16’ya ulaştı.</p>
<p>9 Mart 1991’de Yusuf Erişti, 27 Ekim 1991’de Hüseyin Toraman, 4 Mayıs 1992’de Soner Gül, 4 Mayıs 1992’de Hüsamettin Yaman, 20 Temmuz 1992’de Hasan Gülünay, 6 Ekim 1992’de Ayhan Efeoğlu, 9 Ekim 1992’de Tuğrul Özbek “kaybedildi.” Güneydoğu’da, 1992 yılı içerisinde Hisni Özer, İbrahim Gündem, Mahmut Ertak, Şahmuz Aydın, Şükrü Yılmaz, Süleyman Balıcı, Ahmet Balıcı, Ahmet Akman, Nezir Acar “kaybedildi.”</p>
<p>Sonrasında “Kirli Savaş”ın gayrı nizami yıkım ve vahşeti…</p>
<p>Örneğin Enes Ata 7 yaşındaydı. Diyarbakır’da 2006 senesinin mart ayında evinden300 metreuzakta oturan teyzesine gitmek için çıktı, bir daha dönmedi. Bir gösterinin ortasında kalmıştı. Plastik mermiyle göğsünden vuruldu. Çok küçüktü, dayanamadı ve öldü. Öldürüldü.</p>
<p>Ramazan Dağ yaşasaydı 35 yaşında genç bir adam olacaktı. Ancak 1988 yılında Hakkâri’de ‘dur ihtarına uymadığı’ gerekçesiyle vuruldu. Öldüğünde 13 yaşındaydı.</p>
<p>Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da Ramazan’dan bu yana İnsan Hakları Derneği’ne göre 382, çocuk ölümlerine karşı kurulan ‘Bir Göz de Sen Ol’ hareketine göre ise 376 çocuk öldürüldü. Kimisi kurşunla kimisi mayına basarak kimisi panzerlerin altında kalarak.</p>
<p>Bazıları çocuk değil neredeyse bebekti. Mesela Rujiyan İdem. Ailesi boşaltıldıktan sonra tekrar yerleşime açılan köylerine yerleşti. Rujiyan abisiyle beraber oynarken buldukları bir el bombasının patlaması sonucu öldü. Sadece 4 yaşındaydı.</p>
<p>Abide Ekin, Şırnak’ın Ormaniçi Köyü’ndeki bir çatışmada bombayla öldürüldü. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Türkiye’yi yaşam hakkını ihlâl etmekten mahkûm etti. Abide 6 yaşındaydı.</p>
<p>Uğur Kaymaz 12 yaşındaydı, 2004 senesinde 13 kurşunla öldürüldü.</p>
<p>Ceylan Önkol, iki sene önce koyun otlatırken bir patlama sonucu 14 yaşında öldürüldü.</p>
<p>Yüzlerce çocuğun böyle bir hikâyesi var. 4 yaşında 8 yaşında, 10 yaşında. Patlayarak, plastik ya da gerçek mermilerle vurularak öldürülen yüzlerce çocuk cesetlerini sırtımıza yüklemiş, bir cevap bekliyor.</p>
<p>Bunlar da “faili (belli) meçhul” denilen kaybedilenlerdi…</p>
<p align="center">* * * * *</p>
<p>Devam edelim: İHD raporları gözaltında kayıp vakalarında 1992-1996 döneminin yoğunluk kazandığını ortaya koymaktadır. Aynı dönem silahlı çatışmalarda, faili meçhul siyasal cinayetlerde ve zorla yerinde etme uygulamalarında da yoğunluğun gözlendiği dönem olmaktadır. Söz gelimi İHD bilançolarında, 1994 yılında 328, 1995’te 220, 1996’da 194 kayıp savı yer almaktadır. Bu sav, 1997’de 66, 1998’de 29, 1999’da da 36 olarak yer almaktadır.</p>
<p>Kayıp bilançoları sayılar bakımından kesinlik taşımayan bilançolardır. Söz gelimi 2003’te İHD’nin yayınladığı “Kayıpları unutmadık” kitabında 834 sayısı verilmektedir. Bu konuda bazen 530 sayısı da telaffuz edilmektedir. Bu çelişkili durum özellikle OHAL bölgesindeki çatışmalı ortamda yaşanan yaşam hakkı ihlâllerinin çeşitliliği ve on binlerce insanın yaşamını yitirmesinden kaynaklanmaktadır.</p>
<p>Söz gelimi İHD’nin ‘Toplu Mezar Raporu’nda tespit ve girişimleri sonucu, Siirt’te 15 mezarda 206, Bitlis’te 13 mezarda 251 kişi, Diyarbakır’da 19 mezarda 216 kişi, Van’da 9 mezarda 149 kişi, Batman’da 8 mezarda 102 kişi, Hakkari’de 6 mezarda 68 kişi, Bingöl’de 5 mezarda 57 kişi, Şırnak’ta 4 mezarda 80 kişi, Mardin’de 4 mezarda 35 kişi, Elazığ’da 1 mezarda 50 kişi, Ağrı’da 1 mezarda 41 kişi, Dersim’de 1 mezarda 19 kişi, Iğdır’da 1 mezarda 14 kişi, Gaziantep’te 1 mezarda 10 kişi olmak üzere toplamda 88 mezarda 1298 kişinin cenazelerinin bulunduğu rapor edilmektedir.</p>
<p>İHD aynı raporda ortaya çıkan toplu mezarların açılması sonucu 26 mezarda 171 kişinin cesedine ulaşıldığı bilgisine de yer vermektedir.<strong><em>[4]</em></strong></p>
<p>Sadece bir örnek haber aktaralım: İHD Amed (Diyarbakır) Şube Sekreteri Raci Bilici, 253 toplu mezarda 3 bin 248 kişiye ait cenaze bulunduğunu söyledi!</p>
<p>Böylesi bir vahşetin orta yerinde Cumartesi Anneleri ölülerini arıyor. İnanılır gibi değil ama devlete Mutki’deki gibi toplu mezarları nasıl kazması gerektiğini de öğretiyor: Birleşmiş Milletler Otopsi Protokolü’ne uyulması, ilkel yöntemlerin bırakılması, toplu mezarların antropolog, arkeolog ve adli tıp uzmanları nezaretinde açılması talepler arasında. Aileler devlet sırrı ve zamanaşımının ileri sürülmesini engelleyecek yasal değişiklikler ve bu cinayetlere ilişkin devlet sırlarının açıklanmasını da talep ediyor. Bunun yanı sıra gözaltında kaybedilenlerin kimlik tespitine yarar genetik bilgilerin depolandığı, ücretsiz hizmet veren bağımsız bir merkez oluşturulması ve bu merkezin verilerinin resmî olarak kabul edilmesi de talepler listesinde. Yani aslında yapılması gerekeni istiyorlar.</p>
<p>Öyle bir memleket ki burası, yakınları gözaltında öldürülenler, devlete çocuklarını, kardeşlerini nasıl kazarak bulması gerektiğini anlatıyorlar…</p>
<p align="center">* * * * *</p>
<p>Tam da bu tabloda Cumartesi Anneleri hepimize, herkese öğretiyorlar/ hatırlatıyorlar…<strong><em>[5]</em></strong></p>
<p>Dilek Kurban’ın, “Biz ‘Cumartesi Anneleri’ni ne çabuk unuttuk. Son yıllarda, Kürt açılımı ve Ergenekon davası nedeniyle faili meçhulleri, gözaltında kayıpları, devletin bölgede işlediği akıl almaz suçları, JİTEM’i daha önce hiç olmadığı kadar konuşurken, bütün bu meselelerin sembolü olan bu hareketi konuşmuyoruz. Oysa, yakınları devlet eliyle kaybedilen bu aileler, 1990’larda Kürtlere karşı işlenen hak ihlâlleriyle Ergenekon davası arasındaki bağı daha en başında gördüler,” diye betimlediği Onlar “27 Mayıs 1995 Cumartesi günü ilk kez Galatasaray Meydanı’nda toplanmışlardı. Sayıları 30’u aşmıyordu. Sonra her cumartesi günü saat 12’de meydanda toplanıp oturma eylemi gerçekleştirdiler. Sayıları arttıkça arttı.</p>
<p>98 yılının ağustos ayından başlayarak düzenli olarak polis saldırılarına uğradılar. Coplarla, biber gazlarıyla hırpalandılar. Gözaltına alınıp dayak yediler. 13 Mart 1999 günü her hafta tekrarlanan oturma eylemlerine ara verdiklerini açıkladılar.</p>
<p>Ancak 10 yıl sonra, 31 Ocak 2009’da oturma eylemleri yeniden başladı. Cumartesi insanları olmasa kayıpları; gözaltına alındığı bilinen, görülen ama yetkililerce reddedilen; nefretle parçalanmış bedenleri kim bilir hangi ırmak yatağına, hangi ormana, hangi çukura atılıvermiş olanları bize hatırlatacak kimse kalmayacak. Ellerinde oğullarının- kızlarının çoğunluk yoksul bir fotoğrafçı dükkânında çektirilmiş soluk vesikalıklarından büyütülmüş suretleriyle, binlerce yıl yaşlanmış analar, babalar, kardeşler, evlatlar oturuyor Galatasaray Meydanı’nda. Onlar, belki hâlâ rüyalarında, kayıp evlatlarının bir akşam vakti hiçbir şey olmamış gibi kapıyı çalıverdiğini görüyor. Sevdiğinin ölümünün yasını bile tutmasına izin verilmemiş, kimseden hesap soramayacağını bilerek hayatta kalanlar”dı…<strong><em>[6]</em></strong></p>
<p>Aslında güçlü bir tarihsel geri planı var ‘Cumartesi Anneleri’nin… Mesela 1915’de, İstanbul’da sabah 04.00’te kapısı çalınan Ermeni aydınları, yazarları, gazetecileri, milletvekilleri gözaltına alındı. Ardından da, Haydarpaşa Garı’ında trenlere bindirilerek ülkenin başka bölgelerine gönderildiler. Sayıları 220 civarındaydı&#8230; Aralarında Zohrab, gibi Meclis-i Mebusan üyeleri vardı.</p>
<p>İçlerinden 81’i öldürüldü, 139 kişiden ise bir daha haber alınamadı. İstanbul tutuklamalarıyla başlayan süreçte Ermeni halkı kitleler hâlinde devlet güçlerinin elinde yok oldu.</p>
<p>Topraklarımızda İttihat ve Terakki döneminde başlayan, gözaltında insan kaybetme son bulmadı. Tersine, muhaliflere, farklı kimliklere mensup insanlara karşı bir devlet politikası hâline geldi.</p>
<p>Gözaltında kaybetme, 12 Eylül 1980 faşist askerî darbesi ile birlikte artarak devam ederken, 1990’lı yıllarda özellikle Kürt coğrafyasında hızlı bir tırmanış gösterdi.</p>
<p>Bu dönemde, gözaltına alındıktan sonra kaybedilen, Hasan Ocak’ın ardından Rıdvan Karakoç’un da işkence edilmiş bedenlerinin bulunması üzerine bir grup insan hakları savunucusu ve kayıp yakını 1995’in 27 Mayıs’ında Galatasaray Meydanı’nda “Gözaltında kaybedilenlerin akıbeti açıklansın, sorumluları yargılansın ve bu topraklarda bir daha hiç kimse kaybedilmesin” talebiyle sessiz oturma eylemini başlattı.</p>
<p>Giderek gelenekselleşen ‘oturma eylemleri’ sonunda, bu grup ‘Cumartesi Anneleri’ adıyla anıldı. Gerek ulusal, gerekse uluslararası alanda gözaltında kayıpları kamuoyunun gündemine taşıdı.</p>
<p>İHD’ye gelen resmî başvuranların sayısı 543 olsa da, resmî olmayan kayıp sayısının ise; 1000’nin üzerinde olduğu biliniyordu.</p>
<p>Sadece 1994’de kayıp sayısı 229’a ulaşırken, Cumartesi Anneleri’nin ve insan hakları savunucularının mücadeleleri sonucu 1998’de bu sayı azalmaya başlandı.</p>
<p>Kürt illerinde Olağanüstü Hâl uygulanması yıllarca sürdü ve varlığı herkes tarafından bilinmesine rağmen resmî olarak inkâr edilen JİTEM gibi devlet içindeki örgütlenmeler özellikle bu yıllarda bölgede dehşet saçtı. Yüzlerce insanın gözaltında kaybedilmesinde etkin rol oynadı.</p>
<p>Hukuk mücadelesinde ise; birçok sorunlarla karşılaşıldı. Suç duyuruları kayıp yakınlarının ya yüzlerine fırlatıldı ya da savcılığın tozlu raflarına terk edildi. Tanıkların ifadeleri ise kayda değer bulunmadı.</p>
<p>Kayıp yakınlarının, evlatlarının, sevdiklerinin kemiklerine ulaşma düşü ve umudu şimdiye dek İHD’ye başvurmamış ailelerin de başvurmalarını sağladı. Bu sayı 10 yıl önce 543 iken, yeni başvurularla 1.000’nin üzerine ulaştı.</p>
<p>Yeni bilgiler ve ifşaatlar gerçeklerin bir kısmını gün yüzüne çıkardı. Eski Kuzey Deniz Saha Komutanı Koramiral Atilla Kıyat, 2 Ağustos 2010 günü bir televizyon programında failli meçhuller, gözaltında kayıplar “bir devlet politikasıydı” dedi. Bu itiraflar bile hükümetin tutumunu değiştirmedi.</p>
<p>Söz konusu tabloda Bandista’nın ‘Benim Annem Cumartesi’ şarkısında kayıp oğulların, kızların analarına seslendikleri gibi “Kör kuyularda bul beni/ Bul beni bir sahilde/ Çıplak bir işkence gemisinde elektrikle ayık bir kışlada kayıp/ Anne, bir sokak başında/ İsimsiz yüzsüz bir kimsesiz mezarında/ Kaybedenler kaybetti yazan mezar taşının altında bul beni” diye sesleniyordu belki de Berfo Ana’nın ‘biricik kuzusu’ Cemil Kırbayır&#8230; Cemil böyle seslenir de anasına, Berfo Ana aramaz mıydı oğlunu?</p>
<p>İlk kez, gözaltında kaybedilen Hasan Ocak’ın işkence edilmiş ölü bedeninin kimsesizler mezarlığında bulunması üzerine, 27 Mayıs 1995’ten bugüne kadar Galatasaray Lisesi önünde yağmurda, karda, güneşin altında aynı saatte her Cumartesi buluşan anneler de arıyordu oğullarını, kızlarını&#8230; Sabah yeni uyanıp da çayı ocağa yeni koyduklarında, fırından yumurtalı ekmekleri yeni çıkardıklarında henüz kahvaltı sofrasına oturmamışken ‘bir sabah acılarını süpürmek için açtıklarında’ yıllardır tanısınlar diye badana bile sürmedikleri evlerinin kilitsiz kapılarını, belki gelirlerdi&#8230; Umutsuz yaşanmıyordu, annelerin ama en çok da cumartesi annelerinin umut etmekten başka çareleri yoktu&#8230; ‘Solgun bir halk çocukları ayaklanması’ sırasında ‘devlet dersinde öldürülen’ çocuklarını bir gün bulacaklardı&#8230; ‘Zorba Devlet Baba’nın karanlık dehlizlerinde kaybolan çocukları, ‘şefkatli’ annelerin aydınlık yüzleri bulacaktı&#8230; Elbet bir gün mutlaka şarkının sonunda da olduğu gibi “Anne biz geldik&#8230;” diyeceklerdi ve “Koyunlarında çiçekler içinde yeni bir ülke” getireceklerdi&#8230;<strong><em>[7]</em></strong></p>
<p align="center">* * * * *</p>
<p>Yerkürede olduğu üzere…</p>
<p>Hatırlayın Guatemala’da 36 yıllık iç savaşın toplu mezarları ortaya çıkarıldı…</p>
<p>10 bin kişilik toplu mezarlarıyla Arjantin’in acılı kaderini Alen Gustavo’nun deyişiyle, “Plaza del Mayo anneleri değiştirdi”…</p>
<p>BM Mülteciler Yüksek Komiseryası (UNHCR), Kolombiya’nın merkezindeki bir mezarlıkta kimliği belirsiz 446 cesedin bulunduğunu açıkladı. Ekim 2002’de tespit edilen toplu mezarlar bir insan hakları ihlâli olmasından ziyade bir insanlık suçu olduğu ve suçluların derhâl yargılanması gerektiği kampanyalarda genişçe yer buldu.</p>
<p>BM İnsan Hakları Yüksek Komiser Navi Pilay, gözaltında kayıplar olayına ilişkin olarak “uygulamanın kendisi o kadar sistematik ve yaygın ki insanlığa karşı işlenen suç derecesine ulaşmaktadır” açıklamasında bulundu…</p>
<p>Sri Lanka devletinin, Tamil halkının yaşadığı bölgelere yönelik 2 Ocak 2009’da başlattığı ve 25 Ocak 2009’da sona eren soykırım harekâtında, resmî rakamlara göre 12 bin kişi öldürüldü. Öldürülenlerin büyük bölümünü sivil halk oluştururken, bunların bilinmeyen yerlerde toplu mezarlara gömüldüğü BM yetkililerince açıklandı. Hâlâ toplu mezarların nerede olduğu açıklanmazken, soykırım operasyonları sonrasında yapılan araştırmalarda önemli bulgulara ulaşıldı…</p>
<p>Honduras’ta muhaliflerin toplu mezarları ortaya çıkarıldı…</p>
<p>Şili’de de benzeri oldu…</p>
<p>Peru’da 1987 yılında yerlilere karşı gerçekleştirilen Putis katliamı aydınlatıldı. 123 sivilin gömüldüğü toplu mezarı açıldı…</p>
<p>İspanya’da 90 bin kişinin Franco döneminde (1939-1975) kaybedilmesinin ardından 2004’te başlatılan çalışmalar korkunç bir gerçeği ortaya çıkardı: Toplu mezarları açıldı…</p>
<p>Özetle hakikâtleri araştırma komisyonları gerçekleri ortaya çıkardı…</p>
<p>Kimsenin şüphesi olmasın: Bizde de böyle olacak!</p>
<p>Bundan dostun da, düşmanın da kuşkusu olmasın…</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>13 Ekim 2011 10:00:16, Ankara.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><em><strong>N O T L A R</strong></em></p>
<p><em><strong>[*]</strong> Newroz, Yıl:5, No:191, 27 Ekim 2011…<strong> </strong></em></p>
<p><em><strong>[1]</strong> A. Hicri İzgören, Verilmiş Sözdür, Avesta Yay., 2011.</em></p>
<p><em><strong>[2]</strong> “Berfo Ana Oğlunu Andı”, Radikal, 10 Ekim 2011, s.16.</em></p>
<p><em><strong>[3]</strong> Ali Ongan, “Dünyanın Utancı Toplu Mezarlar –1”, http://www.facebook.com/note.php?note_id=202902043065129</em></p>
<p><em><strong>[4]</strong> Hüsnü Öndül, “Türkiye’de Kaybedilme Olgusu”, Evrensel Pazar, 29 Mayıs 2011, s.12.</em></p>
<p><em><strong>[5]</strong> Cumartesi Anneleri’nin eylemine katılan İnsan Hakları Komisyonu Başkanı AKP’li Zafer Üskül, ailelerin acılarını paylaştığını, iktidarları döneminde insan hakları konusunda büyük aşama kaydettiklerini savundu. Ancak kendilerine verilen sözlerin hiçbirinin tutulmadığını söyleyen aileler, artık söz değil icraat bekliyor. Yıllardır sesini duyurmaya çalışan bir kayıp yakını, Hanım Tosun, “Söyledikleri hiçbir şeye inanmıyoruz. Bizi kimse ciddiye almıyor. Kimse sözünü tutmuyor. Biz bu sözleri çok duyduk. Ben yıllar önce Meclis’e de gittim. O zaman da siyasiler bize hep şunu söylüyorlardı: ‘Elbette yardımcı oluruz, bu konuda duyarlıyız, acınızı biliyoruz, paylaşıyoruz.’ Ama biz o görüşmelerden döndükten sonra, o siyasilerin hiçbiri bu konuda kılını kıpırdatmıyordu” dedi. (Sevgim Denizaltı, “Bu Sözleri Çok Duyduk”, Birgün, 22 Mayıs 2010, s.7.)</em></p>
<p><em><strong>[6]</strong> Yıldırım Türker, “Neredesiniz?”, Radikal, 26 Aralık 2010, s.14.</em></p>
<p><em><strong>[7]</strong> M. Utku Şentürk, “Benim Annem Cumartesi”, Radikal, 2 Temmuz 2011, s.35.</em></p>
<div class="addthis_toolbox addthis_default_style addthis_32x32_style" addthis:url='http://www.atik-online.net/2011/11/kaybolmadilar%e2%80%a6-kaybedildiler/' addthis:title='KAYBOLMADILAR… KAYBEDİLDİLER![*] ' ><a class="addthis_button_preferred_1"></a><a class="addthis_button_preferred_2"></a><a class="addthis_button_preferred_3"></a><a class="addthis_button_preferred_4"></a><a class="addthis_button_compact"></a></div>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.atik-online.net/2011/11/kaybolmadilar%e2%80%a6-kaybedildiler/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>“Yetmese” De Gözünüz Aydın! (Mı?)[*]</title>
		<link>http://www.atik-online.net/2010/10/%e2%80%9cyetmese%e2%80%9d-de-gozunuz-aydin-mi/</link>
		<comments>http://www.atik-online.net/2010/10/%e2%80%9cyetmese%e2%80%9d-de-gozunuz-aydin-mi/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 19 Oct 2010 18:54:45 +0000</pubDate>
		<dc:creator>AHM</dc:creator>
				<category><![CDATA[Köşe Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[Sibel Özbudun - Temel Demirer]]></category>
		<category><![CDATA[aydin]]></category>
		<category><![CDATA[de]]></category>
		<category><![CDATA[gözünüz]]></category>
		<category><![CDATA[mi]]></category>
		<category><![CDATA[yetmese]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.atik-online.net/?p=6100</guid>
		<description><![CDATA[SİBEL ÖZBUDUN-TEMEL DEMİRER &#124; 19 &#8211; 10 &#8211; 2010 &#124; “Eğer oy vermek bir şeyleri değiştirseydi, o da yasaklanırdı.”[1] Tarih: 13 Eylül 2010… Yer: Referandum sonrası Türkiye… Koordinatlar: Henrik Ibsen’in, “Gerçeğin ve özgürlüğün aramızdaki en kötü düşmanı, kopkoyu çoğunluktur. Evet, o kahrolası, kopkoyu liberal çoğunluk,” diye tarif ettiği yüzde 77’lik katılımın yüzde 58’inin (“Yetmez”iyle!) “Evet”, [...]<div class="addthis_toolbox addthis_default_style addthis_32x32_style" addthis:url='http://www.atik-online.net/2010/10/%e2%80%9cyetmese%e2%80%9d-de-gozunuz-aydin-mi/' addthis:title='“Yetmese” De Gözünüz Aydın! (Mı?)[*] ' ><a class="addthis_button_preferred_1"></a><a class="addthis_button_preferred_2"></a><a class="addthis_button_preferred_3"></a><a class="addthis_button_preferred_4"></a><a class="addthis_button_compact"></a></div>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong><em></em></strong></p>
<p><a href="http://www.atik-online.net/wp-content/uploads/2010/07/sibel_ozbudun_temel_demirer.png" rel="lightbox[6100]" title="sibel_ozbudun_temel_demirer"><img class="alignleft size-thumbnail wp-image-5633" title="sibel_ozbudun_temel_demirer" src="http://www.atik-online.net/wp-content/uploads/2010/07/sibel_ozbudun_temel_demirer-100x100.png" alt="" width="100" height="100" /></a>SİBEL ÖZBUDUN-TEMEL DEMİRER | 19 &#8211; 10 &#8211; 2010 |</p>
<p>“Eğer oy vermek</p>
<p>bir şeyleri değiştirseydi,</p>
<p>o da yasaklanırdı.”<strong><em>[1]</em></strong></p>
<p><em>Tarih</em>: 13 Eylül 2010…</p>
<p><em>Yer</em>: Referandum sonrası Türkiye…<span id="more-6100"></span></p>
<p><em>Koordinatlar</em>: Henrik Ibsen’in, “Gerçeğin ve özgürlüğün aramızdaki en kötü düşmanı, kopkoyu çoğunluktur. Evet, o kahrolası, kopkoyu liberal çoğunluk,” diye tarif ettiği yüzde 77’lik katılımın yüzde 58’inin (“Yetmez”iyle!) “Evet”, yüzde 42’sinin de (“İstemesek”tesiyle!) “Hayır”ı her iki tarafça da muzafferce faş edilirken, “Boykot”un adının bile anılmasından rahatsız olunduğu karmaşa…</p>
<p><em>Durum</em>: Büyük çoğunluğun kendine güvenini yitirip, siyasal pozisyonunun sağından medet umduğu güçsüzlüğün egemen olduğu yanılgıların ortayerinde, Goethe’nin, “Büyü, kendine inanmaktır; kendine inanmayı başarabiliyorsan, her şeyi mümkün kılabilirsin,” sözüne “Boykot”çular dışındakilerin itibar etmediği kuyrukçuluk derinleşiyor…</p>
<p><em>Görev</em>: Michel de Montaigne’in, “Fırtına koptuğunda ihtiyar denizci Tanrı Poseidon’a demiş ki: ‘Ey koca Tanrı! Beni istersen kurtarırsın, istersen yok edersin; ama ne yaparsan yap, ben dümenimi doğru tutacağım’&#8230;”; veya Mohandas Karamçand Gandhi’nin, “Köle artık köle olmamaya karar verdiği anda zincirleri kırılır. Kendini özgür kılar ve başkalarına da özgürlüğün yolunu gösterir. Özgürlük ve kölelik kafalardadır,” sözlerini yeniden anımsatmak…</p>
<p><em>Okuyacağınız yazı, söz konusu tarih ve koordinatlarındaki karmaşık durumda bir görev saptaması yapmak için kaleme alındı…</em></p>
<p>Çünkü referandum manipülasyonuyla bir kez daha allak bullak edilen siyaset alanının anlamlandırılarak, çarpıtılan şeylere gerçek niteliklerinin iade edilmesi gerekiyor…</p>
<p>“O da neden” mi?</p>
<p>12 Eylül patentli sürdürülemez kapitalizm koşullarının, demokrasi hayaleti (veya gölge oyunu) ile yönetilmeye çalışıldığı bir ülkedeyiz…</p>
<p>Bu gölge oyununda bir seçim sahnesi icra edilmişken; oyunu bozan bir şey oldu…</p>
<p>Açılan sandıkların bir bölümü boştu!</p>
<p>Tıpkı José Saramago’nun ‘Görmek’inde anlattığı gibi…<strong><em>[2]</em></strong></p>
<p><em>“Evet” ve “Hayır”lar ile demokrasi (gölge) oyununa dahil edilmek istenen halkın oyunda figüran olmaması, oyunun bir parçası olmaması, iktidardakileri paniğe soktu sokmasına ama, aynı solukta kalmadı: “Evet” ve “Hayır” açarsızlığı dışında başka bir yol ve imkânın varlığını ortaya koydu.</em></p>
<p><em>Bu sessiz reddiye, egemenlerin silahla bastırmaya alıştıkları isyanlardan daha tedirgin edici oldu, oluyor ve olacağa da benziyor…</em></p>
<p><em>Tercihlerini “Boykot”la ifade edenler karşısında egemenler telaş içindedir; oyun bozulmuştur…</em></p>
<p><em>O hâlde 13 Eylül’ün ilk anlamı oyunun bozulduğu, aslen ikiye (“Evet” + “Hayır” ile “Boykot”) ama öne çıkan görüngüde üçe bölünen (“Evet” &#8211; “Hayır” &#8211; “Boykot”) bir siyasal tablonun ortaya çıkmasıdır!</em></p>
<p><strong>13 EYLÜL 2010 SABAHI</strong><strong> </strong></p>
<p>13 Eylül 2010 sabahının önemi bozulan oyun ile devreye giren siyasal parçalanmışlığın, inkâr edilemez biçimde ortaya çıkmasıdır!</p>
<p>Hayır, soru(n) asla ve kat’a 13 Eylül 2010 tarihli Taraf gazetesinde olduğu gibi konulup, tarif edilemez; bakın ne diyorlar…</p>
<p>13 Eylül 2010 tarihli Taraf (Sürmanşet): “Halk yönetime el koydu”…</p>
<p>14. Sayfa (5 sütun üstüne): “AB: Doğru bir adım, çok memnun olduk”…</p>
<p>15. Sayfa (4 sütun üstüne): “26 Adımda köklü değişim”…</p>
<p>9. Sayfa (Markar Esayan’ın köşe yazısı): “Halk yönetime el koydu”…</p>
<p>6. Sayfa (4 sütun üstüne): “[Sivas:] Büyük Birlik’in Kalesi ‘Evet’ dedi”…<strong><em> [3]</em></strong></p>
<p>11. Sayfa (6 sütun üstüne): “[Erdoğan:] Burhan Bey [devlet bakanlığı sistemi için] çalışmaya başla”…</p>
<p>8. Sayfa (Kurtuluş Tayiz’in köşe yazısı): “Statüko bekçiliği BDP’ye kazandırmadı”&#8230;</p>
<p>Bu “ana fikir(sizlik)ler”in hepsi “öznel”, “çarpıtma”, “dezenformasyon”, “propaganda”dır; yani “gerçek” dışındaki her şeydir…</p>
<p>“Halk yönetime el koydu” mu? Siz çıldırdınız mı!</p>
<p>“Statüko bekçisi BDP” mi? Ağzınızdan çıkanı kulağınız duyuyor mu!</p>
<p>Hayır uzatmayacağız: “Sömürü ve zulüm düzeninde değişen bir şey yok!” notunun altını çizmekle yetineceğiz…</p>
<p>12 Eylül Anayasası’nın maddeleri değişti mi? “Hayırlı olsun”! Böylelikle demokrasinin geleceğini sananlar varsa, 13 Eylül’ü takip eden kısa sürede meselenin bu kadar basit olmadığı gerçeğiyle yüzleşmek zorunda kalacaklar…</p>
<p>Soru(n)ları çözmek neo-liberallerin sandığının aksine, yasa maddelerinde ufak oynamalar yapmaktan çok ötedeki bir örgütlülük ve mücadele meselesidir.</p>
<p>12 Eylül 2010’da kabul edilen değişikliklerle artık darbe anayasasından kurtulduğu ve yeni bir Anayasa’ya sahip olunduğu iddiaları da gerçekten uzak… Başta siyasi partiler yasası, seçim sistemi ve YÖK olmak üzere en önemli 12 Eylül kurumları ve özellikle de darbenin önünü açtığı sürdürülemez kapitalist talan ve tahakküm sapasağlam ayaktayken&#8230;</p>
<p>Bu noktada ne olur Karl Marx’ın, “Sermaye, tıpkı bir vampir gibi, ancak canlı emeğin kanını emerek yaşayan ölü emektir; emeğin kanını ne kadar çok emerse o kadar uzun yaşar”; George Bernard Shaw’ın, “Mülkiyet, örgütlenmiş soygunculuktur”; Upton Sinclair’ın, “Faşizm, kapitalizm artı cinayettir”; E. B. White’ın, “Kâr sisteminin en büyük sorunu her zaman çoğu insan için hiç de kârlı olmaması olmuştur”; Brooks Atkinson’un, “Sermaye ile emeğin ortak çıkarları için bir araba laf edilir, ama bunların hepsi de palavradır. Gerçekte, sermaye ile emeğin tek ortak çıkarı birbirlerinin boğazını kesmektir,” uyarılarını ve Milton Friedman’ın, “Hangi tür toplum açgözlülük üstüne yapılanmamıştır ki? Toplumsal örgütlenmenin sorunu, en az zarar verecek açgözlülüğün buyruğunda bir düzen kurabilmektir; kapitalizm böyle bir sistemdir”; itirafını “es” geçmeyin!</p>
<p>Geçmeyin ki… Aralarında milletvekili Ufuk Uras’ın da bulunduğu 80 kişinin referandumun hemen ardından 1980 ihtilalini yapan Kenan Evren başta olmak üzere zamanın devlet yetkilileri hakkında “darbe yaptıkları” gerekçesiyle suç duyurusunda bulunma komedisinin ne anlama geldiği kavranabilsin…</p>
<p>Kavranabilsin ki… Beşiktaş’taki İstanbul Adliyesi’ne gelip, “Yetmez! Yeni Anayasa İstiyoruz” ve “Darbeci Evren 12 Eylül’ün hesabını vereceksin” yazılı pankart açan grup adına konuşan Yıldız Önen’in, “12 Eylül 2010 günü millet devlete el koymak zorunda kaldı. 50 yıllık darbeler tarihinin sonuna gelindi. 30 sene sonra, 12 Eylül’le hesaplaşmak için büyük fırsatımız doğdu,” demesindeki karşılıksız naifliğin; ya da milletvekili Ufuk Uras’ın referandumda “Evet” çıkmasıyla ilgili olarak, “Bu bizim açımızdan çifte bayram. Bir yandan sandıktan demokrasi çıktı. Diğer yandan da Kürt demokrasi hareketi biz buradayız dedi. Yeni bir anayasa yapacaksan beraber yapalım dediler. Batı ile doğu arasında köprü kuracağız,” deyişindeki karşılıksız toz-pembe beklentinin anlamsızlığı görülebilsin!</p>
<p>Neymiş? “12 Eylül’le hesaplaşılıyor”MUŞ! “Bayram”MIŞ! Falan, filan!</p>
<p>Bunlara verilecek yanıta bile gereksinim yok!</p>
<p>Ancak, “Kürt demokrasi hareketi” çarpıtmasına gelince; orada durun! O Kürt devrimci hareketidir; Onun ise neo-liberallerin “köprü olmak” fiiline (MUŞ!lu MIŞ!lı) ihtiyacı olmadığı da gün gibi aşikâr değil mi?</p>
<p>Hayır! 13 Eylül’ün neo-liberallere, İstiklal caddesi yaygaraları dışında sunduğu; hele hele Ömer Laçiner’in, “Umarız ki sonuç, burjuvazi ve “devlet” arasındaki asırlık mücadelenin 12 Eylül 2010’da nihayet bitiş noktasına, sosyalistler için de geleneksel sosyalist anlayışın yüzyıllık hegemonyasının sonuna gelinmesi olsun,” diye tarif ettiği hiçbir imkân söz konusu değildir…</p>
<p><em>[Nitekim, “Yetmez ama evet!” tişörtlü Baskın Oran, daha referandum propaganda afişleri meydanlardan kalkmadan, alarm çanlarını çalıyor: “Başbakan Erdoğan cumhurbaşkanı olmak istiyor. Orgenerallerin cumgeneral oluverişlerini anımsatırcasına. Referandumu harcamasın. Bu hayalden vazgeçsin…”</em><strong><em>[4]</em></strong><em>]</em></p>
<p><em>Çünkü 13 Eylül 2010, bir mutabakatın değil, polarizasyonun zeminidir; daha da derinleşecek ve çatışmaları sertleştirecektir!</em></p>
<p><strong>DURUM (GERÇEK) NE?</strong><strong> </strong></p>
<p><em>T.“C”nin kimyası bozuldu; “eski(meyen)” öl(dürül)ürken; “yeni(lemeyen)” de gelemiyor; önünde engeller var!</em></p>
<p>Ertuğrul Özkök’ün, “12 Eylül akşamı “Evet” de çıksa, “Hayır” da; 13 Eylül sabahına, herkesin içindeki öfkeleri, intikam duygularını, ötekini yok etme, sindirme, korkutma ihtiraslarını atıp, yeni bir sayfa açma arzusuyla başlaması için Allah’a dua edeceğim. Benim 13 Eylül kararlarım budur,” diye haykırdığı koordinatlarda Eyüp Can da ekliyor: “Referandum toplumun kimyasını bozdu”!</p>
<p>Evet, referandumu “toplumsal bölünmüşlüğün tescili” olarak yorumlayan Murat Çakır haklı.</p>
<p>‘Christian Science Monitor’un, “Türkiye’de güven eksikliği sürüyor”;<strong><em>[5]</em></strong> ‘Los Angeles Times’ın, “Seçim haritaları bölünmüş bir ülkeyi gösteriyor”; ‘The New York Times’ın, “Referandum keskin ideolojik kamplaşmayı artırdı”; ‘Die Welt’in, “Referandum bölünmüş bir Türkiye’yi açığa çıkardı,”<strong><em>[6]</em></strong> tespitleri de bu doğrultudadır…</p>
<p>Ayrıca da “Zihinlerdeki sınırlar fiili sınırlara dönüşürken… Haritadaki renkler karışmıyor,” diyen Sedat Ergin’den; “Sonuçlar bin bir türlü yorumlanacak. Ben sonuçlar ne çıkarsa çıksın, Türkiye’nin düze çıkma yoluna girmiş olmayacağını düşünenlerdenim… Sonucu ne olursa olsun, kaygı verici bir referandum süreci geçirdik,” vurgusuyla Nuray Mert’e; hemen herkes parçalanma gerçeğinin altını döne döne çizmektedir.</p>
<p>Tıpkı referandumun ardından “XXI. yüzyıla yakışır” yeni bir anayasa yapılması çağrısında bulunan TÜSİAD’ın, katılımcı ve uzlaşmacı bir süreçle hazırlanacak yeni anayasanın Türkiye’nin bu “3 bölenini”, “3 birleştiren” hâline getirmeye hizmet etmesi gerektiğini vurguladığı; DİSK’in de, “Kutuplaşmış, kırgınlıkları unutulmayan bir sürece uyandık,” açıklaması gibi…</p>
<p>Özetle Cengiz Çandar’ın, “Üçe bölünme yok, ‘akıl tutulması’ var,” diye inkâra kalkıştığı gerçek; yani Mahir Sayın’ın, “Referandum yeni gerilimlerin kaynağı” veya Cüneyt Ülsever’in, “Maalesef ortaya üç renkli Türkiye haritası çıkmıştır. Renklerin bölgesel olarak ayrışması hüzün veriyor,” diye anlattığına denk düşerken; “Hükümet-Ordu ilişkilerinde kırılganlık” da işin cabasıdır…</p>
<p>Nihayet “AKP kazandı, güçlendi,” diyen Murat Yetkin’in eklemek zorunda kaldığı üzere: “… ‘Evet’ çıktı. Ama bu yetmiyor.” Çünkü diyor ‘The Economist’: “Türkiye bölünmüş bir ülke…”<strong><em>[7]</em></strong></p>
<p>Referandumun öne çıkan görüngüsü Erdoğan ve partisi için bir (Pirus) “zafer”; ancak aynı zamanda da bir Anayasal krizin sinyali ve parçalanmışlıktır.</p>
<p>Öte yandan mutlak sayıların bize söylediği hakikât de şöyle: Seçmenlerin yüzde 41.8’ini oluşturan 21 milyon 788 bin 533 kişi “evet”, yüzde 30.45’ini oluşturan 15 milyon 854 bin 780’i “hayır” dedi ve yüzde 26’sını oluşturan 13 milyon 682 bin 568’i sandığa gitmedi. Yüzde 1.39’unu oluşturan 725 bin 947’si de geçersiz oy kullandı.</p>
<p>Neresinden bakarsanız bakın, 52 milyon 51 bin 828 seçmenin 30 milyon 263 bin 295’ini “evet” demediği bir oylama sonucundan bir (Pirus) “zafer”ine eşlik eden kriz çıkar!</p>
<p>Durum tam da budur!</p>
<p>Yani Rıza Türmen’in, “Referandumdan ‘Evet’ çıkması yeni bir anayasa yapılmasını da güçleştirecek. İktidar, referandumda kabul edilen maddelerin dokunulmasına izin vermeyecek”; Fikret Bila’nın da, “Ortaya çıkan tablo, yeni anayasa konusunda siyasi uzlaşmanın yakın olmadığını gösteriyor, toplumsal uzlaşma ise çok daha zor,” diye tarif ettikleri açmaz…</p>
<p>Bu arada içinde Gaziemir İlçesinde 40 yıldır berberlik yapan Mehmet Küçük’ün, 31 yıl önce 59 günlükken ölen ‘Gonca’ adlı kızına seçmen kâğıdı gönderilmesi ya da İstanbul’un Üsküdar ilçesinde görevli emniyet mensuplarının mükerrer oy kullandıkları belirlenmesi gibi soru(n)larla; bilişim uzmanı milletvekili Tacidar Seyhan’ın, 12 Eylül’de yapılacak referandumun şaibeli olacağından söz ettiği türünden problemlerle de lekelenen referandum “Türkiye’yi kutuplaştırırken, Kürtlerin memnuniyetsizliği devam ediyor,”<strong><em>[8]</em></strong> saptamasıyla ‘The Economist’in veya, “Türkiye’deki referandum gürültülü bir iç arbededen daha fazlasını ifade ediyor,”<strong><em>[9]</em></strong> vurgusuyla Simon Tisdall’ın altını çizdiği muharrik faktör çok ama pek çok önemlidir; daha da önem kazanacaktır…</p>
<p><strong>ANAYASA (REFERANDUMU) MEVZUU</strong></p>
<p>Görünen şu: Ahmet Demir’in, “Sermaye grupları arasındaki egemenlik savaşı”<strong><em>[10]</em></strong> olarak yorumladığı referandum konusunda öncelikle ve özenle saptamak gerek: “Referandum bir süredir Türkiye’de egemen olan “istikrarsız denge” ortamını siyasal İslâmdan yana bozdu. Bundan sonra Türkiye’yi daha hızlı ve sert bir siyasi süreç bekliyor.”<strong><em>[11]</em></strong></p>
<p>Kolay mı? Başbakan referandumda “Evet”e açık destek vermeyenleri sert dille eleştirerek, “Rahat koltuklarında yan gelip yatanın artık bu ülkede yeri yok,” dedi…</p>
<p>Bunun yanında hepimize S. Aldanır’ın, “Yaşasın/ Kazandınız bu partiyi de/ Oyun üstüne oyun/ Mars üstüne mars yaptınız/ Her elde en güç kapıları açtınız/ Yok ustalığınıza diyecek/ Ne güzel de geliyor zarınız/ Memleket gibi hepyek/ Vatan gibi düşeş/ Millet gibi gele” diyen “Tavla Şampiyonu” başlıklı şiirini anımsatan anayasa (referandumu) mevzuu daha çok su kaldıran bir temcit pilavı gibi önümüze, ısıtılıp-ısıtılıp çıka(rıla)caktır…</p>
<p>Bu işin bir cephesi, emek hareketi ve Kürt özgürlük hareketi; Sungur Savran’ın “… ‘Evet’, Hayır’, ‘Boykot’ yeni bir anayasa ihtiyacında birleşiyor. Solu, işçi hareketini (örneğin DİSK’i, KESK’i, Türk-İş’in 12 sendikasını, onlarla birlikte örneğin TMMOB’u) ve Kürt hareketini bu kadar çok birleştiren başka bir konu biliyor musunuz?” sorusundaki üzre…</p>
<p>Ne ki bu, bir yanıyla olumsuzluktur; “Anayasa tartışması parlamenter rejimden, ‘demokrasi’den başlayıp dallanıp budaklanıp sınıf mücadelesinin gemlenmesini, örtülenmesini üstlenen bir işlevin açığa çıkartılmasına yönelir,”<strong><em>[12]</em></strong> diyen Masis Kürkçüğil’in ifadesindeki üzere…</p>
<p>Geçerken anımsatalım: “Büyük ‘devlet adamları’ Erdoğan ve Kılıçdaroğlu’ndan birbirlerine yönelik sonsuz sayıda hakaret duyduk ama, bu Anayasa ve organlarının herkesi ‘Atatürk milliyetçisi’, ‘Türk’, ‘Müslüman’, ‘Sünni’ sayan Türkçü-İslâmcı karakteri hakkında bir tek eleştirel söz olsun işitmedik…”<strong><em>[13]</em></strong></p>
<p>Diğer yanıyla da olumluluktur; tıpkı, “Büyük bir çoğunluk da olsa, bir ülkenin vatandaşları eğer anayasa adı verilen bir sözleşme ile devletin egemenliği altına girerse… Ve doğal haklar ihlâl edilirse bu sözleşme yasal değildir ve geçersizdir,” sözleriyle Lysander Spooner’in tarif ettiği türde…</p>
<p>Anayasa tartışmaları konusunda “Ne ve kimin için” sorusunu öne çıkarabilirsek; bu bir geçiş talebi ve mücadele alanı olabilir…</p>
<p>O hâlde 13 Eylül 2010’da da “Demokratik olmayan otoriter zihniyet Anayasadaki değişikliklerle devam ediyor ve hatta yeniden kuruluyorsa, bu değişikliklere ‘ileri’ demek bilgisizlik değilse saflıktan başka bir şey değildir,”<strong><em>[14]</em></strong> gerçeğinin altını defalarca çizerek vurgulamak gerek; i) Bu anayasa değişikliği, ülkedeki değişim isteğinden öte AKP’nin istemleridir… ii) En özcesi AKP demokrasi istemesi, demokratikleşmeden yana olması kocaman bir yalandır… iii) AKP demokrasi güçlerinin temsilcisi değildir bizzat sermayenin temsilcisidir… iv) Bundan dolayı demokratik hedefleri ve gündemleri asla ve kata olamaz&#8230; v) 12 Eylülle hesaplaşmak anası sermaye, babası 12 Eylül askerî cuntası olan AKP’nin ne haddinedir ne de gücü yeter… vi) Bu günkü AKP kadroları ve yandaşları, radikal sosyalistler 12 Eylül faşizmine karşı can verip direnirken 12 Eylül’e biat edip onay verenlerdir&#8230;</p>
<p>Bunların ve benzerlerinin emekçiler, kadınlar, Aleviler, Kürtler yani ötekileştirilenler için anlamı olmadığı gerçeği yaygınlaştırılarak, kapitalizmden soyutlamadan AKP karşıtı itiraz örgütlenmelidir…</p>
<p><strong>AKP NE?</strong></p>
<p>Reşit Hasan’ın, “Türkiye yeni bir döneme girdi. Bu dönemde Kemalizm’in alternatifi Erdoğanizm’dir”;<strong><em>[15]</em></strong> Adil El Tarifi’nin, “AKP ‘Elveda Atatürk’ filmini çekiyor”;<strong><em>[16]</em></strong> ‘The Guardian’ın, “Türkiye’de sessiz devrim yaşanıyor”;<strong><em>[17]</em></strong> diye betimlenen tabloda “Siyasi ideolojisi din ve geleneksellikle mayalanmış olan Erdoğan”<strong><em>[18]</em></strong> ve <em>AKP karşıtı itirazı, kapitalizmden soyutlamadan örgütlemek çok önemlidir…</em></p>
<p>Çünkü Mithat Sancar’ın, “Anayasa değişikliğini, ‘eski rejim’den ayrılma yönünde atılmış bir adım olarak görüyor ve destekliyorum. Bu değişikliğin baş savunuculuğunu yapan AKP’nin, ‘yeni arayışı’nın ruhuna uygun bir kampanya yürütmesi, demokrasi kültürünün yerleşmesi açısından şüphesiz çok iyi olurdu. Ama bunu yapmıyor; daha doğrusu yapamıyor. Zira AKP de, ‘eski rejim’in siyaset okulunda yetişti; yani siyaset yapma tarzı açısından, AKP de bu rejimin öz evladı sayılır,” kaydını düşse de ardından kopamadığı AKP; bir yanıyla, “İslâmi değerlerin ‘yumuşak bir biçimde’ diriltilmesi”<strong><em>[19]</em></strong> olmanın yanında; neo-liberal saldırının da güncel koçbaşıdır.</p>
<p>T.“C” devletin restorasyonuna yaşamsal önem veren; bu doğrultuda da 12 Eylül düzenini değiştirme projesine, dış ve iç koşulların zorlamasıyla “eğilen” AKP’nin; Türk-İslâm sentezi ve ANAP damarları ile zaten hiçbir problemi yoktur.</p>
<p>Bu iki koordinat AKP kimliğinin temel esin kaynaklarıdır. Batılılaşmaya açık olmakla övünen, milli ve İslâmi unsurları bitiştiren Türk-İslâm sentezcileri 12 Eylül’ün Konsey yönetimine yardımcı olurken, 12 Eylül’ün “devlete itaat” ideolojisini sağlamak ve birlik ve bütünlüğü korumak üzere yeni-muhafazakârlık ve İslâm unsuru öne çıkmıştır. İslâm’a duyarlı bir müfredat programını okullara uygulatarak, otoriter askerî rejim, toplumu denetleme ve koşullandırma aracı olarak “yerli” saydığı din unsurunu da kucaklamıştır.</p>
<p>Dolayısıyla, 12 Eylül rejimini en mükemmel biçimde betimleyen ideoloji, “milliyetçi, muhafazakâr, İslâm’ı toplumsal itaat projesine dahil eden ve piyasacı olma anlamında Batıcılığa “Evet diyen” bir almaşıktır. Bu zihniyet, XXI. yüzyıl Türkiye’sinin de egemen ideolojisi olarak hükmünü sürdürmektedir.</p>
<p><em>O hâlde </em><em>referandumun ardında Rıza Aslan’ın, “</em><em>AKP demokratik atılım yapıyor… Türkiye asıl şimdi ABD’</em><em>nin Ortadoğu’</em><em>daki en önemli müttefiki,”</em><strong><em>[20]</em></strong> <em>saptamasını yaptığı koordinatlarda AKP’ye karşı cepheden tavır almak, düzenin restorasyonuna karşı zorunlu bir devrimci konumlanıştır. </em></p>
<p><em>Bu bağlamda, AKP ile demokrasiyi güçlendiriyoruz diyen neo-liberaller ise, sürdürülemez kapitalizmin değirmenine su taşıyan aymazlardır…</em></p>
<p><strong>TAYYİP’İN İTİRAFLARI</strong></p>
<p><em>Peter Ustinov’un, “Bir başbakan sahneye çıkıp soytarılık yapsa yarım dakika beceremez, foyası ortaya çıkar. Ama bir soytarı kimseye hissettirmeden yıllarca başbakan koltuğunda oturabilir,” sözleriyle betimlenmesi mümkün olan bir oyun var karşımızda…</em></p>
<p><em>Bu bir yerde “USA” patentli…</em></p>
<p><em>Hani Noam Chomsky’nin, “Eğer akıllı bir faşist diktatörlük var olsaydı, Amerikan sistemini seçerdi, diye düşündüğüm çok olmuştur,” sözleriyle karakterize olan normlarda…</em></p>
<p><em>Bu orta oyunda şimdi, “Başkanlık Sistemi” aşı pişiriliyor; öyle hemencecik değil; yavaş yavaş ve alıştıra alıştıra; hem de 13 Eylül’de coğrafyamıza “Tayyip demokrasisi” getirilmişken…</em></p>
<p><em>“Tayyip demokrasisi…” deyip sakın ola geçmeyin…</em></p>
<p><em>Ankara Başsavcılığı’nın soruşturma dosyasına giren telefon dinlemeye ilişkin raporda, “kulak misafirlerinin” tam 37 farklı yöntemle dinleme yaptıkları ortaya konduğu bir demokrasidir bu! (Neo-liberaller “es” geçse de!)</em></p>
<p>İşte bu “demokrasi”nin mucidi Recep Tayyip Erdoğan, Van mitingine giderken uçakta gazetecilere, “Referandumdan sonra gündemimiz demokrat, sivil bir yeni anayasa olacak,” demişti…</p>
<p>Ardından da Türkiye için başkanlık sisteminin de düşünülebileceğini söyledi. AKP’li Anayasa Komisyonu Başkanı Burhan Kuzu’nun bu konuda çalışma yürüttüğünü belirten Erdoğan, farklı ülkelerde uygulanan sistemlerden örnekler vererek “Burada en ideal olan neyse bunun üzerinde tartışma yapılabilir, bir önyargımız yok,” diye ekledi.</p>
<p>Referandum sonuçlarının açıklanmasının ardından Erdoğan “Evet” kararını demokrasi bayramı olarak yorumlayıp yeni anayasa için çalışmaların başladığını söylerken; Murat Yetkin’e göre de, “Erdoğan başkanlığa koşuyor… Erdoğan’ın referandumda aldığı destek Türkiye’de başkanlık sistemine giden yolu da açtı…”</p>
<p>“İyi de neden” mi?</p>
<p>TÜSİAD’a yüklenip, ve “İstanbul sermayesi işin başından itibaren bizimle para kazanmada anlaştı, ama siyasette anlaşamadı” vurgusuyla Tayyip’in yanıtı şu: “Anadolu sermayesini aralarına katmadılar… Türkiye’de artık sermaye el değiştiriyor… Fakat isteseler de istemeseler de Türkiye’de artık sermaye ciddi manada el değiştirmeye başladı. Bu bizim için çok önemli bir güven kaynağı… TÜSİAD artık bazı şeylere de kendisinin alışması lazım…”</p>
<p>Yani Tayyip, Anadolu sermayesinin yükselişine işaret ederek sermayenin el değiştirdiğini, bunun kendileri için önemli bir güven kaynağı olduğunu vurgulayıp; TÜSİAD’ın Anadolu sermayesini dışladığını da savunarak, “Kendilerine çekidüzen versinler” derken; <em>“demokratik düzenleme”, “demokratikleşme” adı altında yeni sermaye paylaşımına nizam-intizam veriyor…</em></p>
<p>Kimileri de Ümit İzmen’in neo-liberalliğiyle, bunu “demokrasi” adına, onunla hiçbir ilintisi olmasa da, “Anadolu sermayesi esasen statükonun çözülmesini istediği için, statükoyu zayıflatan değişikliklere referandumda evet diyecek,” zırvasıyla “estetize” ediyor…</p>
<p><strong>DOĞRU MU?</strong></p>
<p><em>Söz konusu “tutum(suzluk)”, yani “estetize etme faaliyeti”, nihayetinde yükselen bir sermaye kesimine yedeklenmedir!</em></p>
<p><em>Neo-liberallerin asli günahı da buradadır!</em></p>
<p><em>Ancak bu günah, kimi yasak meyvelerle de “ödüllendirilmekte”dir!</em></p>
<p><em>Mesela “Yetmez ama evet afişlerini AKP’nin finanse ediyor,”</em><strong><em>[21]</em></strong><em> denmesindeki gibi!</em></p>
<p><em>Bu “Doğru” mu?! Yalanlayacak bir “Yetmez”ci var mı? </em></p>
<p><em>Sorum(uz), “susuş kumkumaları”nca, kesinlikle yanıtsız bırakılacaktır; çünkü AB’ci “Havet” tutum(suzluğ)unun karakterindendir!</em></p>
<p>Ve “Evet” afişleri için bir haber: Kartal ilçesindeki Yunus Mahallesi’ndeki bir çimento deposuna bir kaç gün önce referandum için hazırlanan bir reklam brandası asıldı. Ancak 31 Ağustos 2010 gecesi şiddetli lodos nedeniyle branda parçalandı. Bunu değiştirmek için reklam firması hazırlıklarını yaptı. Yeni branda hazırlandı. Brandayı 30  metre yükseklikteki binaya asmak için vinç çağırıldı. Gelen vincin yüksekliği brandayı asmak için yeterli olmayınca başka bir firmadan yeni bir vinç çağırıldı.</p>
<p>Reklam firması için çalışan ve afişi asacak 27 yaşındaki Halis Atış sekiz kişilik ailesine bakabilmek için günde 16 saat çalışıyordu ve çok yorgundu. Yeni araç gelene kadar uyumak istedi. Pankartların arasında uyuyan Atış’ı fark edemeyen vinç şoförü aracı brandaların üzerine sürdü. Bu sırada Atış’ın arkadaşları bağırdı. Sesleri duyan sürücü vinci durdurdu. Arkadaşları, brandaları kaldırıldığında Atış’ın kanlar içinde olduğunu gördü. İki çocuk babası Atış öldü…</p>
<p><em>Kimileri afiş parası alıyor/veriyor; kimileri de aç-bilaç afiş asarken, katlediliyor… </em></p>
<p><strong>AB’Cİ “HAVET” TUTUM(SUZLUĞ)U</strong></p>
<p>Aslı sorulursa “Yetmez Ama Evet”, çok öncelerden tanıdık AB’ci “Havet” tutum(suzluğu)unun güncel versiyonudur!</p>
<p>Bunun ne demek olduğunu, “vehameti”ni en iyi anlatan Ali Yurttaşgül’ün, “Reform paketine ‘Evet’ AB süreci için önemli”! Selçuk Gültaşlı’nın, “AB son sözü söyledi: Paket olumlu adım.” “AB sonuçtan memnun”! Yasemin Çongar’ın, “Avrupa ‘Evet’ diyor.” “Batı EVET’ten memnun”! çığlıklarıyla birlikte ‘Taraf’ın, referandum öncesindeki şu haberine yansıyan zihniyet sergilemektedir…</p>
<p><em>“Türkiye’nin demokratikleşmesi ve katılım müzakereleri açısından reform paketine büyük önem veren Avrupa Birliği ülkeleri, referandum için ‘Evet’ çağrısı yapıyor…</em></p>
<p><em>12Eylül’de yapılacak referandumu yakından takip eden Avrupa Birliği, hükümetin anayasa değişiklik paketine büyük destek veriyor. Yapılan açıklamalarda, Anayasa değişikliklerinin Türkiye’yi bir adım daha AB standartlarına yaklaştıracağı vurgulanıyor…”</em></p>
<p>Söz konusu tutum(suzluk) sadece “Evet”çilere mündemiç değil; “Hayır”cı ‘Cumhuriyet’ için de söz konusu! Yani <em>“Evet”çiler de, “Hayır”cılar da kendilerini Anayasa değişikliği konusunda AB’nin tavrına sabitliyorlardı; nafile referandumun soru(n)lardan bir diğeri de buydu…</em></p>
<p><strong>YALAN-YANLIŞ</strong><strong></strong></p>
<p><em>Nafile referandumun bir başka özelliği de “Yalan-Yanlış” çarpıtma ve dezenformasyonlara bezenmesiydi…</em></p>
<p>İşte birkaç örnek!</p>
<p>‘Zaman’, 28 Ağustos 2010: Terör örgütü elebaşısı Abdullah Öcalan, referandum konusunda “Hayır” cephesine yakın açıklamalarda bulundu… <em>Oysa Öcalan “aktif boykot” demişti!</em></p>
<p>‘Zaman’, 7 Eylül 2010: Terör örgütü PKK, referanduma ilişkin net tavrını ortaya koydu. Tunceli’de bildiri dağıtan örgütün silahlı kanadı HPG, vatandaşlardan ya boykot yapmalarını ya da “Hayır” demelerini istedi. Bildiride, “Bunu yapmayan parti ya da değişik kesimler hedeflerimiz arasında olacaktır,” denildi… <em>Oysa böyle bir şey olmadı!</em></p>
<p>‘Cumhuriyet’, 10 Eylül 2010: “Kendilerine ‘Yetmez ama Evet’çi diyorlar. Damardan ve baştan AKP’liler ile AKP destekçisi liberal solcular yan yana…” Seydi Fırat’ın da onlardan olduğundan söz ediliyor… <em>Oysa Seydi Fırat boykotçuydu!</em></p>
<p>‘Sabah’, 3 Eylül 2010: Diyarbakır’daki iki görüş, BDP’nin boykotuyla “Evet” arasında değişiyor. Kürt aydınları ve 12 Eylül mağdurları boykotu içine sindiremiyor. BDP de halka boykotu anlatmakta zorlanıyor. İnsanların dışı “Boykot” içleri “Evet”ten yana… Diyarbakır’da önde gelen Kürt aydınlarından biri de Serhat Bucak, yaşamının büyük bölümü yurtdışında geçmiş. 6 yıl önce dönmüş. ‘Demokrat Kürtlerin Arayışı’ sivil oluşumunun sözcüsü… Bucak, BDP’nin tutumunu eleştiriyor ve “Halkın vicdanını teslim almaya çalışıyorlar. CHP-MHP ve statükocularla aynı davranıyorlar. Hem “12 Eylül’den en fazla biz çektik” diyeceksin hem de statükocularla birlikte davranacaksın. “Hayır” çıkarsa 13 Eylül’de BDP’nin talepleri yerine mi gelecek? “Hayır” ile bugüne kadar elde edilen demokratik kazanımlar bile tehlikeye girecek. Kürt halkının oyu ‘Evet’ olacaktır, bu engellenemez” diyor&#8230; <em>Oysa Serhat Bucak, hâlen Almanya’da uzun yıllardır sürgünde!</em></p>
<p><strong>“EVET”İN ŞECERESİ</strong><strong></strong></p>
<p><em>Bunların “böyle” olması; yani yalandan yarar umulması gerekiyordu; çünkü “böylesi” onların şeceresinde kayıtlıdır…</em></p>
<p>Kolay mı, ‘Evet’in şeceresinde borsanın yüksel(til)mesi vardır; “Referandumdan çıkan sonuç, piyasaların beklentisini aşınca borsayı rekora taşıdı. Borsa 62.260 puanla tüm zamanların en yüksek seviyesinde yaptığı kapanışla hem tarihi zirve hem de kapanış ile çifte rekora imza attı,”<strong><em>[22]</em></strong> haberinde olduğu gibi… <em>Bu “muhteşem başarı”da neo-liberal “Yetmez”cilerin de müthiş katkısı olduğunu unutmayıp, kayıt altına alın…</em></p>
<p>Evet, evet Ankara Ticaret Odası yönetim, disiplin ve meclis üyelerinden oluşan 132 kişilik bir grup da, 12 Eylül’deki referandumda “Evet” oyu kullanacağını açıkladı.</p>
<p>Tıpkı İttifak Holding Yönetim Kurulu Başkanı Seyit Mehmet Buğa’nın, 12 Eylül’de yapılacak anayasa referandumunun Türkiye için önemine dikkat çekerek, “Kamu vicdanı her zaman sağduyuyu ifade eder. Ben mutlaka ‘Evet’ çıkacağını düşünüyorum,” deyip, 13 Eylül’de “Hayır” çıkması hâlinde ülkenin kaosa sürüklenebileceği uyarısında bulunması gibi… <em>Neo-liberal “Yetmez”cilerin çabalarıyla da ülke kaostan kurtarılmış oldu; bunu da unutmayıp, kayıt altına alın…</em></p>
<p>Ya “Beyaz Kürtler”?!</p>
<p>BDP’nin boykot kararına rağmen 29 Ağustos 2010 günü Mardin-Kızıltepe’de ‘Mezopotamya Gazeteciler Cemiyeti’nin düzenlediği iftar yemeğinde bir araya gelen bölgenin kanaat önderleri ve Kürt kökenli politikacılar, referandumda “Evet” diyeceklerini açıkladı…</p>
<p>Öztopraklar Oteli’ndeki yemeğe ev sahipliği yapan ‘Mezopotamya Gazeteciler Cemiyeti’ Başkanı Cemil Aydoğan, referandum süreci ile demokrasi mücadelesinde çok kritik bir sürece girdiğini ifade ederek şunları söyledi: “12 Eylül’de ‘Evet’lerin zaferi bu ülkede yeni bir demokrasi tarihini yazacaktır.”</p>
<p>Eski HEP Genel Başkanı Avukat Feridun Yazar da, boykot kararını eleştirdi. “Referandum, gelecek için bir fırsattır. Demokraside ya hep ya hiç yoktur, kazanılacak haklar kazanılır, diğerleri için mücadele edilir.” diye konuştu.</p>
<p>HAK-PAR Genel Başkanı Bayram Bozyel de şiddete sarılanların ve şiddet döneminin uzamasını isteyenlerin mevcut Anayasa ile Ergenekon sistemine sarıldığını söyledi. “Bu sistemlerin dönemi sona doğru gitmektedir,” diyen Bozyel, “Yeter ki demokrasi güçleri bu referandumda ‘Evet’ için özellikle bölgemizde kendi üzerlerine düşen tarihi görevlerini yerine getirsinler,” ifadelerini kullandı.</p>
<p>KADEP Diyarbakır İl Başkanı Cuvanroj Ceyhan ise “Referanduma sunulan anayasa değişikliği paketinin bu yolda atılmış ve 13 Eylül’den itibaren (…) demokratik yeni bir Türkiye anayasasının yapılmasına giden yolu açacağını umarak sandığa gidip ‘Evet’ diyeceğiz.” şeklinde konuştu.</p>
<p><em>Bunları unutmayın!</em></p>
<p>Ayrıca da 12 Eylül’de oylanacak anayasa değişikliği paketinin Kürtler için büyük önem taşıdığını söyleyen, paketteki hiçbir değişikliğin Kürtlerin aleyhine olmadığını belirten eski DEP milletvekili Sedat Yurtdaş’ı; yine eski HEP Genel Başkanı Fehmi Işıklar’ın, BDP’nin boykot kararını eleştirip, bölge halkına “Evet” çağrısında bulunarak, “Ben özgürlükçü ve demokratik bir anayasa istiyorum ve bu nedenle pakete ‘Evet’ diyorum,” ifadesini; Hollanda, Fransa, İngiltere, İsveç, Almanya, Belçika, İsviçre, Norveç Danimarka gibi ülkelerdeki 50’ye yakın Kürt siyasî mültecinin yayımladıkları ‘Evet, Değişimden Yanayız” başlıklı deklarasyonu unutmayınız…</p>
<p>Sonra da Ülkü Ocakları’nın kurucu Genel Başkanı Ramiz Ongun’un, referandumda “Evet” oyu kullanacağı açıklamasını; Manisa Ülkü Ocakları eski Başkanı Murat Sancak ile Ülkücü Hacı Yunus Akyol’un “Evet” için “mümtaz” çabalarını unutmayın/ unutturmayın!</p>
<p>Sonra Orhan Pamuk’un, 12 Eylül referandumda tercihinin “Evet” olacağını; Hale Soygazi’nin de, referandumda “Evet” oyu kullanacağını açıkladığını da…</p>
<p>Ayrıca eskiden susup, şimdi konuşanları; uzaktan ahkâm kesenleri de…</p>
<p><em>Unutmayın/ unutturmayın…</em></p>
<p>Bir de ‘Taraf’ gazetesindeki “Ya EVET ya Barbarlık”…</p>
<p>“Kışlanın Tercihi ‘Evet’…”</p>
<p>“Doğu ve Güneydoğu’da etkin bir güce sahip olan ve sayıları yüz binlerle ifade edilen Kürt aşiretler, 12 Eylül’de yapılacak referandumda ‘Evet’ oyu kullanacak…”</p>
<p>“Bölgedeki etkin olan dinî gruplar ve muhafazakârlığı ile bilinen siyasi yapılar referandumda ‘Evet’ oyu kullanacak… MUSTAZAF-DER: EVET… GÜLEN CEMAATİ: EVET… ÖZGÜR-DER: EVET… TOPLUM-DER: ÇEKİMSER… ADIYAMAN MENZİL GRUBU: EVET… KIRKINCI HOCA: EVET… SİİRT TİLLO ŞEYHLERİ: EVET… NORŞİN ŞEYHLERİ: KISMEN EVET… DEMOKRATİK KÜRTLERİN ARAYIŞI: EVET… KÜRT DEVRİMCİ DEMOKRATİK HAREKETİ: EVET… DİCLE-FIRAT DİYALOG GRUBU: EVET… KÜRDİ-DER: BOYKOT… HAK-PAR: EVET… KADEK: EVET… diyecek…”<strong><em>[23]</em></strong> haberlerini kaleme aldırtan pragmatik zihniyeti asla <em>unutmayın/ unutturmayın…</em></p>
<p><strong>“HAYIR”CI HEZEYAN</strong><strong></strong></p>
<p><em>Hayır, sakın ola “Hayır”cı hezeyanı da unutmayın/ unutturmayın!</em></p>
<p>Mesela “Bakmayın üç-dört farklı kanat varmış gibi gözükmesine; aslında iki taraf söz konusu: Biri, Hayır’cılar; öteki ise, ister ‘Evet’ ister ‘yetmez ama evet’ isterse ‘Boykot’ biçiminde olsun, skoru AKP hanesine yazdıracak olanlar”dan söz eden Tülin Öngen mi?</p>
<p>“Hayır”cılar “Boykot=Evet” dedi; tıpkı “Evet”çilerin de “Boykot=Hayır” dediği gibi; iyi de onlar neden “Hayır+Evet=Düzen” anlamına geldiğine kafa yormayıp, böylesi basit mugalatalardan yarar umuyorlar; “Boykot, ‘Evet’ demektir!” diyen Atilla Aşut; veya “BDP, ‘Hayır’ demeyerek tabanının karşı çıktığı CHP ve MHP’nin safında yer almazken, ‘Boykot’ kararının son tahlilde ‘Hayır’ anlamı taşıdığını göremiyor. BDP yönetimi ‘Boykot’ kararı vererek nasıl bir ‘Türkiye düzenine’ ‘Evet’ dediğini fark etmiyor. BDP, ‘Boykot’ ilan ederek, ‘düzenin değişmesine’ izin vermiyor,” diyen Hüseyin Yayman gibi…</p>
<p>Sonra da “Millet ‘Evet’ mi dedi?!” diyen kinayeler ile Banu Avar benzeri, “Hayır”cılara özgü züğürt tesellisine sarılıyorlar… Ya da Zülfü Livaneli gibi “mişli geçmiş zamanlar”a müracaat ediyorlar…<strong><em>[24]</em></strong></p>
<p>Öngen, Avar, Livaneli ve benzerinin unuttuğu: Rabindranath Tagore’un, “Eski sözcükler silinip giderken dillerden, yeni ezgiler doğar yüreklerden; eski yollar yiterken gözlerde, yeni bir ülke belirir mucizelerde”; Anatole France’ın, “Tüm değişimlerde, en çok istenen değişimlerde bile bir hüzün vardır; çünkü geride bıraktığımız, hayatımızın bir parçasıdır,” sözlerinde betimledikleri gerçektir…</p>
<p>Mesela Üçüncü Cumhurbaşkanı Celal Bayar’ın 89 yaşındaki kızı Nilüfer Bayar Gürsoy’un referandumda “Hayır” oyu kullanacağını açıklamasındaki üzere, “Hayır” demek devrimci bir tavır, tutum değildi; çünkü düzene itiraz AKP ve ona itirazla sınırlandırılamazdı…</p>
<p>“Hayır”ın anlamı; niyetiniz ne olursa olsun; 12 Eylül Anayasası’nın değişimine “itiraz” mahiyetindeydi; kaldı ki CHP’nin başında Kılıçdaroğlu değil de Baykal olsaydı bir çok siyasal tutumda kolayca “Hayır” diyemezdi…</p>
<p>Bunların yanında Şebnem Oğuz’un, “Sola alan açabilmek için, öncelikle siyasal alanı daha da daraltacak olan Anayasa değişikliği paketine ‘Hayır’ demek gereklidir”; Neval Oğan Balkız’ın, “Sola düşen hayır demektir. Hayır; asla kötü olanı savunmak değil; eski olan ‘bir kötü’ yerine, getirilmeye çalışılan ve ondan farklı olmayan, ‘yeni bir kötü’ye karşı; gerçekten iyi olanı, demokratik olanı oluşturma önünde engel olmamak ve onu olanaklı kılmaktır,” türünden mazeretlerine yanıt bile gerekmez!</p>
<p><em>Çünkü “sol”, “Hayır”la (“Evet”le de), “Hayır (Evet) alanı”yla sınırlı değildir; asla sınırlandırılmamalıdır!</em></p>
<p><strong>KAYPAKLAR!</strong></p>
<p>Ancak kimileri “Hayır”/ “Evet”le, “Hayır/ Evet) alanı”yla da sınırlanmakla kalmayıp, “siyasal kaypaklık”ın nadide örneklerini sergiliyor; “Boykot”un artık kendisini “kesmediğini”, “Hayır” demeye karar verdiğinin altını çizerek, “Baştan beri ‘Boykot’ diyordum. Son derece siyasi ama ahlâki gerekçelerim de vardı; siyasal düzenin böyle kurulmasına ilişkin. Ama şimdi, tribün dışı muamelesi görmek de, düşmanın tarafından düşman olarak ciddiye alınmamak da insanı ‘yanlış yerde mi duruyorum acaba’ diye düşündürtüyor. O yüzden ‘Hayır’a döndüm,” diyen Ece Temelkuran gibi…</p>
<p>“Gerekçeler”ini ne kadar “ciddi”ye alırsınız; ya da bu mümkün olabilir mi?</p>
<p><em>Bizce “gerekçesi” ne olursa olsun, Temelkuran’ın tavrı kaypaklıktır; “tribünlere oynama”nın itirafıdır!</em></p>
<p>Tabii başka “kaypaklar” da var:</p>
<table border="1" cellspacing="0" cellpadding="0">
<tbody>
<tr>
<td colspan="2" width="727" valign="top"><strong>DÜN DEDİĞİNİ BUGÜN   UNUTANLAR</strong></td>
</tr>
<tr>
<td width="187" valign="top">Mehmet Barlas-21 Aralık 1981:</td>
<td width="540" valign="top">“Evren, 1981’e girerken, ulusa, devlet düzeninin yeniden kurulacağını,   anarşi ve terörün kökünün kazınacağını, bütünlüğün yeniden sağlanacağını vaat   ediyordu. (…) Silahlı Kuvvetler, Türkiye’yi bir iç savaştan kurtarmıştır…”</td>
</tr>
<tr>
<td width="187" valign="top">Mehmet Barlas-6 Mart 1982:</td>
<td width="540" valign="top">“Hayatını yurduna ve ulusuna adamış insandır Evren…”</td>
</tr>
<tr>
<td width="187" valign="top">Mehmet Barlas-14 Kasım 1983:</td>
<td width="540" valign="top">“Evren, 10 Kasım da, ‘demokratik parlamenter sisteme geçiş sınavını   başardık,’ müjdesini vermektedir atamıza…”</td>
</tr>
<tr>
<td width="187" valign="top">Hülya Avşar-15 Ağustos 1988:</td>
<td width="540" valign="top">“Kenan Evren’e bayılıyorum…”</td>
</tr>
<tr>
<td width="187" valign="top">Rauf Tamer-17 Eylül 1980-Tercüman:</td>
<td width="540" valign="top">“Kenan Evren’in söyledikleri her hukukçunun ve profesörün başucuna   mukaddes bir kitap gibi asılacak cinsten sözlerdir… Öpüp öpüp başlarına   koysunlar. Vazgeçtik istifalarından… Yolda sarılıp öpüşen insanlara,   cezaevlerinde koğuşlarını birleştiren mahkûmlara bakarsanız, bir Barış Harekâtı   bu… Tam bir Barış Harekâtı…”</td>
</tr>
<tr>
<td width="187" valign="top">Nazlı Ilıcak-16 Eylül 1980-Tercüman:</td>
<td width="540" valign="top">“27 Mayıs mensup bulunduğumuz Demokrat Parti camiasına karşıydı. Hâlbuki   12 Eylül’de açıklanan hedeflerle, yıllardır bizim yazdıklarımız arasında   geniş mutabakat mevcuttur. (…) Ümidimiz, memleketimizin barış ve   beraberliğinde son şansı olan Türk Silahlı Kuvvetler harekâtının başarıyla   neticelenmesidir…”</td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p><em>Artık, “balık hafızalılığa son” verilmeli; yani bir dönem eğer açılacak ise, hiçbir şeyi unutmayan bir tanzim ve tasnif ile gerçekleştirilecektir ancak. </em></p>
<p><strong>LİBERAL ZIRVA</strong><strong></strong></p>
<p><em>Unutmayan tanzim ve tasnif:</em> Liberal zırvanın tavan yaptığı bu günlerden, yarına unutmayıp, unutturmamamız gerekenlerin bir diğeridir.</p>
<p>Liberaller, “serbest piyasa demokrasisi”nin, ama meftunlarıdır!</p>
<p>Mesela TESEV Demokratikleşme Programı Direktörü Etyen Mahçupyan, anayasa değişikliğinin referandumda kabul edilmesinin ardından Türkiye’de yeni bir dönemin başladığı vurgusuyla, “Türkiye’de otoriter zihniyetli cumhuriyet anlayışının bir parantez olarak kapanmasına tanık olacağız,” derken; Cengiz Çandar da ekliyor: “Evet, Türkiye halkı, 12 Eylül’ün zincirlerini kırdı. Tam 30 yıl sonra bir 12 Eylül gününde…”</p>
<p>Bu doğru mu? Mümkün mü?</p>
<p>Evet, “12 Eylül’de yapılan referandumla kabul edilen anayasa değişiklikleri kapsamında yüksek yargıya demokratik bir yapı getirildi,”<strong><em>[25]</em></strong> diyen bir Fethullahçı için bu “doğru” ve “mümkün”dür!</p>
<p>Ancak “sol”dan gelen, “sol” adına ahkâm kesen(lerin) liberallerin artık Fethullahçılardan zerrece farkı kalmamıştır!</p>
<p>Örneğin eski TKP ve TBKP Genel Sekreteri Haydar Kutlu “nam” Nabi Yağcı, “Şimdi bu nitelemeyi daha kendimden emin olarak kullanıyorum… Demokratik devrimsi değişim,” derken; AKP’nin “Demokratik devrimsi değişim”in dinamiği olduğu “iddiası”na sarılıyor! <em>(Bir zamanlar savunduğu, Kemalist esinli, modernist “ileri demokratik düzen”i bu sefer de AKP- eksenli bir postmodern serüvene dönüştürerek- böyle kuruyor!)</em></p>
<p><em>Bu traji-komik durum, muhafazakârlığı göklere çıkartacak kadar absürdleşirken; liberal jön prömiyelerden Ahmet Altan da şunları diyebiliyor: “Türkiye’de artık seçim kazanabilmek için iki ‘çelişik’ unsuru biraraya getirmek gerekiyor, muhafazakârların kalbini kazanmak ve değişimcilik. Bu ikisini biraraya getiremeyen hiçbir partinin seçim kazanma şansı yok.”</em><strong><em>[26]</em></strong></p>
<p>Buraya dikkat: Liberaller seçim kazanmak için “muhafazakâr değişim” gerekliliğinin altını çiziyor. Ancak “sol” için “muhafazakâr değişim” denen şey kategorik olarak negatiftir; bunu savundunuz mu, “sol” değil, “sağ” olursunuz!</p>
<p>Kaldı ki, liberallerin “muhafazakâr değişim” diye savunduğu şey, toplumun bir bütün olarak sağa kayması; siyasetin ise sağdan, “muhafazakâr değişim”den pasif beklentilerinin derinleştirilerek, Roni Margulies gibi, “Şimdi Kürt sorununa çözüm lütfen”; veya Kerem Ünüvar gibi, “12 Eylül: ‘Sen kazandın ama ben haklıydım’ mı?”<strong><em>[27]</em></strong> dedirtilmesidir…</p>
<p><em>Evet bu bir kuşatmadır; hatta agresif bir fetih hareketi!</em></p>
<p>Örneğin Murat Yetkin’in dahi “Erdoğan, ‘Darbeci’, Çandar ‘Deli’ diyor”!, diye tepki verdiği Cengiz Çandar, “… ‘Hayır’ diyecekler arasında vicdansız, ruh sağlığını yitirmiş ve bağnaz bireyler olduğunu düşünebilirim. Yoktur diyebilir misiniz? Neyi nasıl düşüneceğime benden başka kim karar verebilir,” vurgusuyla ekliyor: “12 Eylül’de oylanacak olan anayasa değişikliklerine… ‘EVET’ dememek için, ya ‘vicdansız’ ya da ‘Tayyip’e takık’ bir hâlde ‘ruh sağlığını yitirmiş’ biri veya kafası fosilleşmeye başlamış bir ‘bağnaz’ olmalıyım. Allah’a şükürler olsun ki hiçbiri değilim!”</p>
<p>Ardından Oral Çalışlar da, “Kendisini ‘en mükemmel solcu’ olarak tanımlayıp da bu anayasa değişikliğine ‘Evet’ dememek için bin dereden su getirenlerin şimdi nasıl bir durum değerlendirmesi yapacaklarını gerçekten merak ediyorum. Kolay yola başvurarak ‘halka küfredenler korosu’na katılma yolunu seçmeyeceklerini umut ediyorum,” diyor!</p>
<p><em>Evet, asla ve kat’a “halka küfredenler korosu”na katılınmamalıdır; ancak halk dalkavuğu, goygoycusu da olunmamalıdır!</em></p>
<p>Yani Mustafa Yelkenli’nin deyişiyle, “Referandumdaki gibi liberallerin sefaletine düşülmemeli”dir;<strong><em>[28]</em></strong> “Evet” (ya da “Hayır”) diyerek burjuvazinin bir kanadına eklemlenilmemeldir!</p>
<p>Bakın “liberallerin sefaleti” konusunda Arif Altan Kürtlerin tepkini -çok haklı olarak- nasıl ifade ediyor: “Gün geçtikçe ‘baş düşmanı’ generallerine ya da sevgili Tayyip’ine nasıl da benzemeye başladığının farkındayız. Buyurgan, alaycı, o dünya benden sorulur havaları. İşte o da Kürtlerin bilinç yarıklarında baskıya verdiği gazetesinde akredite edilmeye hiç de niyetli olmayan Kürtlerin üzerine en yeşilinden bir çizgi çekiverdi. Sıkılmış. BDP yönetimini istemiyor. Kolları uzun, dünyanın her tarafına acar gazetecisini hemen uçurup eski itirafçıları bulup demeçlerini çarşaf çarşaf yayınlayabilir. Ama işin aslı şu ki, üzerini çizdiklerinden sonra o yeşil sayfalardan kan fışkıran bakışlarla zihnimize dalıveren Cemilciğinden, Tayyipçiğinden başka kimse kalmıyor. Esas niyet bu olmasın sakın! ‘Herkesi çizeyim bir bunlar kalsın.’ Başkasının politik tercihine zerre saygısı olmayan bir ‘demokrat’ işte&#8230; Buraya kadardı. Doğrusunu isterseniz, asıl biz bıktık usandık kaprislerinden. (…) Ahmet Altan ve ekibinin ‘taraf macerasıyla’ uzun süredir yaptığı gazetecilik manevraları, gazetecilikten AKP’ciliğe doğru geçirdiği mutasyon bize de fazla ‘kıvrak’ hatta ‘inanılmaz becerikli ve hızlı’ geliyor.”</p>
<p>Nihayet Ender İrmekin, “Yeni ‘AKSOL’ ya da ‘liberal sol’un hâli”ne; Ragıp Duran’ın, “Bir AKP ve TSK politikası olarak Taraf”a<strong><em>[29]</em></strong> dikkat çektiği koordinatlarda diyeceklerimizi Foti Benlisoy’un şu saptamalarıyla “tamamlıyoruz”:</p>
<p>“Adı sıkça ve bazen olur olmaz anılan ‘sol liberalizmi’, biraz şematikleştirmeyi de göze alarak, Türkiye’nin ‘ceberut devlet’ geleneğine sahip olduğu anlayışından hareketle devlet ve toplum, merkez ile çevre arasındaki çelişkiyi esas alan, Türkiye’deki otoriter politik iklimin çevrenin ‘muhafazakâr demokrat’ reaksiyonuyla ve/veya Avrupa’nın mevcut bütünleşme sürecine dahil olunarak bertaraf edilebileceğini varsayan bir fikri akım olarak tarif edebiliriz…</p>
<p>Günümüzde AKP’nin temsil ettiği hegemonik projenin yarattığı efsunlu havanın sol liberalizmin yelkenlerini bir hayli şişirdiği ise aşikâr…</p>
<p>Sol liberalizmin hâkim sınıfın şu ya da bu kesimine ‘ilericilik’, ‘demokratiklik’, ‘millilik’ gibi hasletler atfederek onun yanına yamanma, mücadelesini hâkim sınıfın o ehven-i şer addedilen kesimin mücadelesine bağımlı kılma tutumuna bir örnek olması. Yani sol liberalizm, sosyalist hareketin siyasal ve örgütsel bağımsızlığını hâkim sınıf içi çekişmeler aleyhine feda eden politik tutumlardan biridir…”</p>
<p><strong>“TEŞEKKÜR”E MAZHAR OLMAK!</strong></p>
<p>“Sosyalist hareketin siyasal ve örgütsel bağımsızlığını Hâkim sınıf içi çekişmeler aleyhine feda eden bir politik tutum olan neo-liberal sol”, kaçınılmaz olarak egemenlerin “Teşekkürleri”ne de mazhar olmaktadır!</p>
<p>Hızla sıralıyoruz, “Katkılarından ötürü Okyanusun ötesine”, “Bağımsız Ülkücüler”e “Teşekkür” eden Erdoğan; önce 11 Eylül 2010 günü, İstanbul Avcılar’daki son “Evet” mitinginde “Hayır”cıları (CHP, MHP, BDP, TKP, İP, YARSAV vb) saydıktan sonra “Evet”çileri saymaya başladı: AKP, Saadet Partisi, “Bağımsız Ülkücüler”, BBP’den sonra devamla haykırdı: <em>“Demokratik Sosyalist İşçi Partisi”</em>… Yani kastettiği DSİP’ti…</p>
<p>Sonra referandum sonuçları ardından yaptığı uzun konuşmada yine Erdoğan, hemen tüm kanallarda yayınlanan 13 Eylül 2010 tarihli söylevinde yine teşekkürlerini sıralarken, saatler 20.36’yı gösterdiğinde haykırdı: “<em>Devrimci Solcu İşçi Partisi’ni</em> de kutluyorum”! Yine kastettiği DSİP’ti…</p>
<p><em>Ne mutlu (isimleri doğru telaffuz edilmese de!) DSİP’lilere…</em></p>
<p><em>Ancak unutmayın; bu coğrafyada hâlâ Denis Diderot gibi “Son kral son rahibin bağırsaklarıyla boğuluncaya kadar insanlar asla özgür olmayacak,” diyen ve Erdoğan’ın “Teşekkür” etmediği; Andre Suares’in, “Soytarılık sanatı, sandığımızdan daha derin bir sanattır; ne trajiktir, ne de komik. Hem trajedinin komik aynası, hem de komedinin trajik aynasıdır,” sözünü önemseyerek “Yetmez”çilikle iktifa etmeyen radikal sosyalistler var…</em></p>
<p><em> </em></p>
<p><strong>“YETMEZ”CİLER…</strong><strong></strong></p>
<p>Bırakalım “teşekkürlere” mazhar olan DSİP’in başkanı, “Sosyalistler açık bir yol ayrımında. Ya özgürlüklerden yana olacağız ve 12 Eylül Anayasasının biraz olsun değişmesi için mücadele edeceğiz ya da darbelerden yana bir tutum alacağız ve 12 Eylül Anayasasını koruyacağız… Hangisinin sosyalistlere uygun bir tutum olduğu çok açık… Sosyalistler kararını verdi, biz özgürlüklerin gelişmesi için mücadele edeceğiz, başçavuşun yanında tutum almayacağız,” desin!</p>
<p><em>Ne fark eder; O(nlar) objektif olarak “başçavuşun yanında”lar!</em></p>
<p><em>Bu nesnel bir durum; hani François de la Rochefoucauld’un, “Çıkarcı, her dilden konuşur, her rolü oynar, çıkar gözetmez rolünü bile”; Nicolas Chamfort’un, “Büyük bir bencilden söz ederken birisi şöyle demişti: ‘Kendine iki yumurta pişirmek için senin evini yakar’&#8230;” sözlerinde betimlediği üzere…</em></p>
<p>Aslı sorulursa “Yetmez Ama Evet” diyenler herkesi kör, âlemi sersem sananlardır!</p>
<p>Neo-liberal veya kendini “solda” tarif eden “sol-liberal” nitelikli bu kişi ve gruplar, referandumda “Yetmez” diyerek, AKP’yle de, AKP patentli paketle aralarına mesafe koydukları zannını yaratmak istiyorlar.</p>
<p>Böylelikle güya “Yetmez” diyerek, kendilerini AKP’den ayırıyorlar; oysa pek çok kez vurgulandığı üzere, Referandum sandığında “şerhli evet” seçeneği yoktu. Ve “yetmez”cilerin oyları AKP’nin, Saadet Partisi’nin, BBP’nin oylarıyla aynı oluğa aktı&#8230;</p>
<p>“Yetmez Ama Evet” demek ikiyüzlü bir tavırdır; bir nevi göz boyamacılıktır.</p>
<p><em>“Yetmez Ama Evet”çilerin ortak soru(n)ları, sadece “yıkılanı” görüp onaylamak, ama yerine neyin kurulduğunu görmeyi istememek ya da görememektir&#8230; Oysa eski(yen) statükonun yerine yeni(lenen) statükonun kurulmasına alet olmaktır. Yani eski(yen) statüko ile hesaplaşmak, yeni(lenen) statüko ile hesaplaşmanın önünü kesmemelidir. Kesiyor, kesmek için bahane olarak kullanılıyorsa, bu sadece “Yetmez”cilerin hesaplaşıyor gibi yapmasıdır; bu yoldan yeni statükoyu tahkim etmektir.</em></p>
<p><em>Kendini akıllı, AKP’</em><em>yi aptal zanneden ve anayasayı yaparken AKP’</em><em>nin misyonunu göz ardı ederek onu “</em><em>salaklar ordusu”</em><em> olarak gören “Yetmez”ciler şunu asla unutmasınlar: </em><em>AKP hükümeti, bu referandumla, devlet iktidarını (kuşkusuz tek başına değil) restore etmek adına bir adım atmıştır. Devlet iktidarını inşa etmek sürecini bir yandan toplumu hegemonyası altına alarak, öte yandan bu çabayı devlet kurumları üzerindeki hegemonya savaşıyla eş zamanlı yürütmektedir. AKP hükümeti devlette ve toplumda demokratik bir açılım değil, bu ad altında devletin otoriter-baskıcı karakterini güçlendirmekten başka bir şey yapmamaktadır. Kaldı ki askerî vesayetten kurtulmak düşüncesi de bir yanılsamadır; “</em><em>ihtiyaç olduğunda”</em><em> TSK görevini layıkıyla yapacaktır. </em></p>
<p>Bu koordinatlarda AKP’nin sevgi ve şükranlarına mahzar olan “Yetmez”ciler, kaçınılmaz olarak “solun”un tarihsel hafızası, gelenekleri ile bağlarını kesip, berhava etmişlerdir. Bundan böyle onlarla “ilişki”de bu önemli nokta asla “es” geçilmemelidir.</p>
<p>Ayrıca görünen odur ki “Yetmez”cilerin AKP ile “al takke ver külah” yakınlığı derinleşerek devam edecektir. Ancak bu konuda fazla hayıflanmaya da gerek yok. Aynılar hep aynı yerde olmaz mı?!</p>
<p>Türkiye Birleşik İşçi Partisi Genel Başkan Yardımcısı Şadi Ozansü’nün ifadesiyle, “… ‘Evetçi’ kamp (…) bana göre onlar, Frenklerin tabiriyle ‘barikatın öbür tarafında’ konuşlanmayı ya sınıfsal kaygılarıyla ya da ‘yanlış bilinç’leriyle zaten tercihlemiş durumdalar.”</p>
<p><em>Kanımızca şimdi gerekli olan “Yetmez siyaset(sizliğ)i” ve olası “yeni versiyonları”na karşı ilişkin olarak, Çince: “ Xiang xiang geming de yimiang…”; Arapça: “At &#8211; Tfkyr Fy al Janb ath -Thwry&#8230;” yani Türkçesiyle de “Devrimcilerin yakasından düşün,” demektir…</em></p>
<p><strong>12 EYLÜL’LE “HESAPLAŞMA” MI? DEDİNİZ!</strong><strong></strong></p>
<p><em>“İyi ama ‘Yetmez’ciler de, 12 Eylül’le hesaplaşmıyorlar” mı?! Hayır; Onlar sadece AKP hesabına böyle bir yanılsamayı besliyorlar; hepsi bu; asla ve kesinlikle bundan ötesi değil!</em></p>
<p>“Evet” ve “Yetmez”ciler, referandum ile yapılan değişikliklerin “12 Eylül ile hesaplaşmaya” yol açtığına dair yaygara koparsalar da, “geçici 15. maddenin kaldırılması” teknik olarak da cuntacı generallerin yargılanmasına olanak sağlamıyor. Çünkü “zamanaşımı” söz konusudur…</p>
<p>Kaldı ki eğer gerçekten 12 Eylül ile bir hesaplaşma yapılacaksa önce “24 Ocak kararları” ile hesaplaşmak gerekir. Çünkü 12 Eylül’ün yollarını döşeyen 24 Ocak programı sermayenin ya da teknik deyimle “ihracata dönük sanayileşme” modeli sayesinde emek cephesinin bastırılarak, piyasa ekonomisine emanet edilmesiydi…</p>
<p>Nitekim 24 Ocak kararları uygulanamayınca askerî darbe devreye sokuldu. Örneğin Kenan Evren 7 Ocak 1991 tarihli ‘Milliyet’ gazetesindeki demecinde aynen şöyle diyordu: “Eğer 24 Ocak kararları denen kararların arkasından 12 Eylül dönemi gelmemiş olsaydı, o tedbirlerin fiyasko ile sonuçlanacağından hiç şüphem yoktu. Böyle sıkı bir askerî rejim sayesinde o tedbirler meyvesini vermiştir.”</p>
<p>12 Eylül askerî darbesinin arkasında dünyanın bir numaralı emperyalist gücü ABD vardı, işbirlikçi sermaye vardı. Biliniyor ki, neoliberal düsturlarını tüm dünyaya önce kanlı askerî müdahalelerle dayatan Kuzey’in Çokuluslu şirketleri, ancak emek/halk muhalefetleri bu yolla tasfiye edildikten sonradır ki (sahte-) “demokratikleşme/uzlaşı” söylemlerine sarıldılar…</p>
<p>Vehbi Koç, askerî yönetime yazdığı mektupta Türkiye’de “liberalizmin ağababası” Turgut Özal’ın hükümette yer almasını istemişti.</p>
<p>Dönemin TİSK Başkanı Halit Narin ise, “20 yıl işçiler güldü, biz ağladık; şimdi gülme sırası bizde” diyordu.</p>
<p>Nisan 1982’de toplanan TİSK’in XIV. Genel Kurulu’nda ortaya konan talepler, 1982 Anayasası’nda büyük ölçüde yer aldı. Özetle 12 Eylül Anayasası, sermayenin anayasasıdır.</p>
<p>Ancak AKP’nin hazırladığı anayasa paketinde sermaye ile bir hesaplaşma söz konusu değildir.</p>
<p><em>Nuray Mert’in deyişiyle, “Bu Anayasa değişikliği paketinin 12 Eylül ile bir şekilde hesaplaşma olduğu hayaline kendini kaptırabilir. Ancak bu hayale kapılmak için öncelikle 12 Eylül’ün sadece askerî-sivil bürokrat bir seçkin kesimin sultası olduğunu düşünmek gerekir. Oysa 12 Eylül, sadece askerlerin değil, sermaye sınıfının, devletçi muhafazakârların omuzları üzerinde yükselen bir hizaya getirme harekâtıydı. 12 Eylül’ü ve siyaseti sadece bir asker-sivil çekişmesi olarak algılamak tam bir siyasal körlük olur. Ve ancak böylesi bir körlük, mevcut değişimin 12 Eylül ile hesaplaşma olduğu gibi bir karartmayı görmekten aciz kalır.”</em><strong><em>[30]</em></strong></p>
<p>O hâlde 12 Eylül’le “hesaplaşma” deyince bir bellek, anı tazelemesine gereksinim vardır ki, bu da hepimize/ herkese Oscar Wilde’ın, “Bellek hepimizin yanında taşıdığı günlüktür”; Aiskhylos’un, “Anı tüm bilgeliğin anasıdır”; George Meredith’in, “Anılar tarihin yangın merdivenleridir”; uyarılarını kulağımıza küpe etmemizi “olmazsa olmaz” kılar…</p>
<p><em>Gerçekten de Rıza Kıraç’ın, “12 Eylül’ün insanlarda masumiyet ve vicdanı yok ettiğini düşünüyorum. Bir topluma tecavüz edildi. Bu hem fiziksel hem de psikolojik, politik, ekonomik, kültürel bir tecavüzdü,” betimlemesiyle tarifi mümkün olan 12 Eylül’ün gerçek muhatapları “hesaplaşma” propagandasını ciddiye almıyor, haklı olarak inanmıyor!</em></p>
<p>Örneğin Melih Pekdemir, 24 Ocak kararlarına ve neo-liberalizme karşı çıkmayan Erdoğan’ın 12 Eylül’den hesap sorma söylemini “fasa fiso” olarak nitelendirip, “Şayet 12 Eylül’den hesap sorulacaksa, mutlaka bu dönemin yardım ve yatakçılarından da hesap sorulmalıdır,” derken; darbeyle Türk-İslâm sentezinin devletin resmî ideolojisi kılındığını, bu doğrultuda kadrolaşma gerçekleştirildiğini; Fethullah Gülen’in de bu yüzden ‘Sızıntı’ dergisinde Kenan Evren’e “kurtarıcı bir melek” diye övgüler düzüp, hayır dualar ettiğini anımsatıyor.</p>
<p>Aynı şekilde Oğuzhan Müftüoğlu da, AKP’nin darbeyle hesaplaşma söyleminin kaba bir aldatmaca olduğunu ve bu söylemin arkasına takılan liberal ve solcuların ise “aldanmaya gönüllü insanlar” olduğunun altını çiziyor.</p>
<p>Kaldı ki soru(n) sadece dün değil; ağırlıklı olarak da bugün… Örneğin BDP Eşbaşkanı Gültan Kışanak, “Bugün 12 Eylül’den hesap sormaktan bahsedenlerin şunu bilmeleri gerekiyor. Bizim için 12 Eylül hiç bitmedi. 1980’de Amed (Diyarbakır) zindanında yaşananlar bu sistemin, bu devletin bir katliam provasıydı. Bir halkı bitirme, susturma provasıydı ve orada edindikleri tecrübeyi 1990’lı yıllarda bütün Kürdistan’da uyguladılar. Orada edindikleri deneyimleri, bu katliam deneyimini bir halkı bitirmek, susturmak, yok etmek yöntemlerini bugüne kadar da hâlen uyguluyorlar,” derken bugündeki 12 Eylül gerçeğini de “es” geçmemek gerektiğini anımsatıyor hepimize…</p>
<p>Tamamlıyoruz: “13 Eylül’de yepyeni, taptaze bir sabaha uyanılacağını kimse iddia edemez. Tarih, eğer tarih diye bir şey hâlâ varsa, bu referandumu en fazla bir satırla geçiştirecek. Sonuçların kesinleştiği an, bir yıl sonra kurulacak seçim sandığında neler olacağının konuşulmaya başlandığını kaydedecek. Anayasa değişikliğinin tüm ülkenin ufkunda bir güneş gibi doğacağı iddia edilen o haklar, özgürlükler paketinin tozlu bir rafa kaldırıldığını tarih kitapları yazacak,” diyen Serhan Ada, “olmadan” olacak olanı böyle anlattı ki, sonuna dek haklıdır…</p>
<p><strong>BOYKOT YA DA “ALAYINA İSYAN”</strong><strong></strong></p>
<p>Celalettin Can’ın, “Referandum aldatmacadır! Yokuz!”; Ergin Doğru’nun, “Yok sayılmaya karşı tavrın adı: Boykot”;<strong><em>[31]</em></strong> Selahattin Demirtaş’ın, “Kürtlerin boykot tavrı 80 yıllık inkâr ve imha siyasetine isyandır”; Ragıp Zarakolu’nun, “Kürtler, BOYKOT diyerek ‘kendi kaderini belirlemenin’ en önemli adımlarından biri atacak”; Alp Aydın’ın, “… ‘Evet’ ve ‘Hayır’a indirgenmiş cevaplarla halkı iki sermaye cephesinden birisinde ve dolayısıyla da toplamda sermayenin safında toplanmaya sahtekârlık,”<strong><em>[32]</em></strong> diye betimlediği tabloda “Boykot”, alayına isyan eden köktenci bir itirazdır…</p>
<p>Egemenlerin “Evet”li, “Hayır”lı açmazına, oyununa düşmemektir!</p>
<p>Gerçekten de Gündüz Vassaf’ın ifade ettiği gibi, “Egemen düzenin politikacıları bizi gene tuzağa düşürdü. Gelin oynayalım dediler. Hacıyatmaz gibi dikildik. Sahaya çıktık. Bilmediğimiz bir oyununun içinde taraflaştık.</p>
<p>Anayasa referandumu hakarettir. Anayasa referandumu haksızlıktır.</p>
<p>Bizi şu ya da bu şekilde oy vermeye çağıranlar bize hakaret ediyor. Bize haksızlık yapıyor.</p>
<p>Sandık başına gidip ülkenin geleceğine tüm iyi niyetleriyle sahip çıkmak isteyenler istismar ediliyor. İktidar ve muhalefet liderlerinin kışkırttıkları kamuoyunu utandıracak, çoğu anayasadan ilgisiz, düzeysiz konuşmalarıyla, demokrasi anlayışımıza saldırılıyor. Oylarını nasıl kullanacaklarını açıklamayan kilit kurumları, devlet gücünü ellerinde bulunduranlar ‘bitaraf olan bertaraf olur’ sözleriyle tehdit ediyor…”</p>
<p>“Boykot”, egemen dayatmaya karşı çıkmak, konumlanmaktı…</p>
<p>“Neden” mi?</p>
<p><em>Gayet basit: “İktidar olan seçilmişler darbe anayasasını değiştirmiyor, makyaj yapıyor…</em></p>
<p><em>Pakete ‘Evet’ demenin 12 Eylül Anayasası’nın ‘devamı’na ‘Evet’ demek olduğu. Çünkü 12 Eylül kurumlarına ve ruhuna yönelik radikal değişikler maalesef yok. Aksini iddia eden varsa pakete ve mevcut Anayasa’ya tekrar baksın. Peki pakete ‘Hayır’ demekte bir hayır var mı? Yok! Hangi gerekçeyle olursa olsun referanduma katılarak ‘Hayır’ demekle de mevcut 12 Eylül Anayasa’sının devamı bizzat tasdiklenmiş olacak.</em></p>
<p><em>Zira oylanan söz konusu paket olduğu kadar, 12 Eylül Anayasa’sı da. Birine ‘Hayır’ demek, diğerine ‘Evet’ demek&#8230; Yahut tersi. Sonuçta referanduma katılarak ‘Evet’ ya da ‘Hayır’ demenin 12 Eylül rejimini ve Anayasa’sını sembolik anlamda ‘onaylamak’ anlamına geleceğini söylemeliyiz…</em></p>
<p><em>‘Evet’ ya da ‘Hayır’ demek, birbiriyle çekişen Batıcı-laik cepheyi oluşturan ulusalcı güçlerle küreselci-ılımlı İslâmcı güçlerin yanında yer almak olacaktı…</em></p>
<p><em>O hâlde 12 Eylül düzeni ve 12 Eylül Anayasa’sının kısmen değiştirilmiş hâlini onaylamamak için ilk ve son çare: Referandumu Boykot’tu!</em></p>
<p>Nilüfer Kuyaş’ın, “Azınlıktaki düşüncelere yer açmayan toplum, kendini eleştirme, kendine eleştirel bakma yeteneğinden yoksun kalır,” uyarısını unutarak; tutumlarıyla Nietzsche’nin “Yetersiz sürü insanı erişemediği değerlere hınç duymaktadır,” sözünü anımsatan “Boykot” itirazlarına gelince…</p>
<p>Kemal Kılıçdaroğlu, “Boykotu anlamsız buluyorum. Bir anayasa değişikliğine yurttaşların ya evet ya hayır demesi lazım&#8230; Sandığa gitmeyeyim demek aslında ‘Evet’ demektir. Ne demek tarafsızlık?” derken; bir zamanlar Erdoğan’ın basın danışmanlığını yapan Akif Beki de ekliyordu: “BDP, 2 şıklı referandum pusulasına 3. bir şık daha ekledi.</p>
<p>O da, hiçbiri.</p>
<p>Vatandaş, şimdi bu 3 seçenek arasında tercihini kullanacak.</p>
<p>Ya ‘Evet’ diyecek ya ‘Hayır’, yahut “Boykot’ şıkkını işaretleyecek.</p>
<p>En iyi oy, ölü oy mudur?”</p>
<p>Ya “liberal-beyaz Kürtler” mi?</p>
<p>“Boykot, demokratik çözümü engeller,”<strong><em>[33]</em></strong> yaygarasıyla “Referandum öncesinde Güneydoğu bölgesinden 14 iş dünyası örgütü, bir diğer ifadeyle Kürt burjuvazisi bir araya gelerek ‘Evet’ demişti. Buna karşılık BDP boykot yönünde karar almıştı. Sonucun ‘Evet’ çıkmasının ardından konuşan bölgenin en büyük iş adamı örgütlerinden GÜNSİAD’in Başkanı Şah İsmail Bedirhanoğlu, ‘Kürt toplumu homojen bir toplum değildir. Bölgedeki siyasal hareketin buna tahammül göstermesi gerek’ demiş”ti.</p>
<p>“İyi de ne (mi) oldu”?</p>
<p>Türkiye genelinde olmasa da, Kürt illerinde “Boykot” kazandı…</p>
<p>Cengiz Çandar’ın bile, “Güneydoğu ve BDP’nin yüzde 40’lık gücü” demek zorunda kaldığı tabloyu Ahmet Kardam “Üç il grubunun toplamlarına baktığımızda, sonuç şöyledir” diye yorumluyordu:</p>
<p><em>“Çekirdek iller: ‘Boykot’ oranı 2009’da yüzde 52,4; 2010 Referandumunda yüzde 52,0’dır. Başarı oranı yüzde 100…</em></p>
<p><em>Çeper iller: ‘Boykot’ oranı 2009’da yüzde 21,0; 2010 Referandumunda yüzde 21,8’dir. Başarı oranı yüzde 100…</em></p>
<p><em>Göç illeri: ‘Boykot’ oranı 2009’da yüzde 21,4; 2010 Referandumunda yüzde 25,3’dür. Başarı oranı yüzde 118…”</em></p>
<p>Özetle ve gazete haberlerine dahi konu olduğu üzere: Doğu ve Güneydoğu illerinde referandum, BDP ve PKK’nın boykot kampanyasının gölgesinde geçti. <em>Yani Mesut Hasan Benli ile Can Güleryüzlü’nün ifadesindeki üzere, “BDP ve PKK’nın referandumu boykot çağrıları tabanda karşılık buldu.”</em></p>
<p>Kardam’ın sınıflandırmasına göre Kürt “çekirdeği”nde yüzde 50’yi aşan, “çeper” illerde ise yüzde 20’lerde seyreden boykot oranları, bizce iki şeye işaret ediyor: i) Kürt Özgürlük hareketinin Kürtler’in büyük bir bölümü üzerindeki etkisinin sürmekte olduğu; ve, ii) Buna karşın, AKP’nin (ya da İslamî akımların) bölgede yabana atılmayacak bir etki alanına sahip olduğu ve AKP’nin Kürt coğrafyası üzerinde bundan böyle gerçekleştireceği manevralarda bu etki alanını bir üs olarak kullanacağı gerçeğini…</p>
<p><strong>“İSTEDİĞİM(İZ) ŞEY” (=HAYAL GÜCÜ + ÖRGÜTLÜ EYLEM + İRADENİN SERÜVENİ) </strong><strong></strong></p>
<p>Bunca değini ardından “Ne istiyorsunuz?” denecek olursa, “İstediğim(iz) şey” düzeniçilikle tarif edilip, kavranamaz, vurgusuyla ekleriz:</p>
<p>“Protokolünde paşaların, valilerin ve yargıçların hademelerden sonra geldiği bir cumhuriyet istiyoruz.”<strong><em>[34]</em></strong></p>
<p>Yani Karl Marx’ın 1871’de, ‘Fransa’da İç Savaş’ında belirttiği türden: “Cumhuriyet, ancak ve ancak alenen Sosyal Cumhuriyet olarak mümkündür: İç savaş, ‘Cumhuriyet’ hakkındaki bütün düşleri yerle bir etti, İmparatorluğun, ‘evrensel oy hakkı’ düşünü jandarma ve rahiplerin elinde yerle bir etmesi gibi… Fransa’yı bir Cumhuriyet olarak tanımamızı sağlayan bütün yaşamsal bileşenler, Fransa ve Avrupa’da, sadece ‘Sosyal Cumhuriyet’ olarak mümkündür ve varlığını sürdürebilir. Sosyal Cumhuriyet, Komün’ün yaptığı gibi, sermayenin ve toprak sahiplerinin devlet makinesi üzerindeki gücünü tanımaz ve onun yerini alır; Cumhuriyetin temel amacının ‘sosyal kurtuluş’ olduğunu samimi bir şekilde ve açıkça ilan eder ve böylece sosyal dönüşümün Komünal örgütlenme yoluyla gerçekleşmesini garanti altına alır…”</p>
<p>“İyi de ‘seçim(ler)’ bunun neresinde duruyor” mu?</p>
<p>Egemenler, halkın önüne belli periyodlarla, bazen de ihtiyaca göre daha sık aralıklarla sandık koyar ve burada halkın sisteme olan tepkilerini azaltmayı hedefler. Sandık üzerinden halka “her şeyi belirleyen” hissini vermeye çalışır. Seçimin arkasından gelecek olan yeni baskılar için güç toplamaya çalışır.</p>
<p>Kapitalizmde sandık, emekçileri düzen içinde tutmanın bir aracı olarak kullanılır. Sandığın böylesi kirli bir yanı olmasına rağmen, devrimciler hiçbir aracı baştan lekeli kabul ederek sırtını dönmez. Doğru zamanda ve doğru yöntemlerle sürece müdahil olmayı bir yöntem zenginliği olarak görür.</p>
<p><em>Bu bağlamda radikal sosyalistler, yeri geldiğinde seçimlere de girer. Ancak bunu, örgütlenmenin ve halka ulaşmanın bir aracı olarak değil, tersine örgütlü bir gücün ifadesi olarak kullanır ama kapitalizm koşullarında nihai ve belirleyici olarak “mutlak”laştırmazlar…</em></p>
<p>Niye saklayalım? Radikal sosyalistler, devletin toplum, sermayenin işçi sınıfı üzerindeki haklarını tanımlayan anayasaya ve yasalara karşıdır… Biz, devleti toplum üzerinde yükselten ve koruyan modelleri değil, doğrudan demokrasiyi savunuyoruz… Radikal sosyalistler, işçi sınıfı ve toplumsal muhalefet için bir cendere olan mevcut (kapitalist düzenin) yıkılmasını ister…</p>
<p>Burjuva demokrasisi burjuva diktatörlüğünün bir biçimidir. Dolayısıyla demokrasi-demokrasi diye haykırılan nane burjuva diktatörlüğü altında yaşanılan bir rejimden öte bir şey değildir. Marksistler teorik politik düzeyde böyle bir tercih yapamaz. Marksistler “demokrasi” gibi soyut bir kavramdan hareket etmezler. Konu demokratik haklar mücadelesidir ve bu mücadele burjuva diktatörlüğü yıkılana kadar devam eder. Bu “sonrası” için de geçerlidir. Ve de bu kavga kazanana kadar kaybedeceğimiz bir kavgadır F. Engels’in de işaret ettiği üzere…</p>
<p>“Boykot”u tam da bunların bir parçası olarak, böyle gördük, tanımladık; bu nedenle de “Anayasa değişikliğinin AKP açısından ‘hegemonik bir savaş’ olduğunu savunan Öcalan’ın, ‘AKP bu hegemonik savaşı kazanırsa iktidarını sağlamlaştırır, diktatörlüğünü ilan edecektir. Bu hegemonik savaşı kaybederse işte bahsedilen Yüce Divan yolu gözükür, yargılanır. AKP diktatörlüğe doğru gidiyor,’ demesi”ni<strong><em>[35]</em></strong> anladık da; yine ‘Akşam’ gazetesinde yayımlanan röportajında, Öcalan’ın referandum sonuçlarıyla ilgili olarak, “Biz Türkiye Cumhuriyeti’ne, devletine ve hükümetine demokratik çözümü, demokratik anayasayı dayatmak için boykot kararı aldık, doğrudur. Biz isteseydik bu referandumu kesin kaybederlerdi. Biz ‘hayır’ deseydik, bu değişiklik paketinin geçmesi imkânsız hâle gelirdi. Erdoğan’a bir şans verdik, bunu iyi görmesi gerekir. Umarım bundan sonra demokratik anayasa ve demokratik çözüm konusunda olumlu gelişmeler olur,”<strong><em>[36]</em></strong> demesini (eğer dediyse!) anlamadık kabullenmedik!</p>
<p><em>Bizim istediğim(iz) şey = hayal gücü + örgütlü eylem + iradenin serüveni olarak tarif edilebilir; edilmelidir de…</em><em></em></p>
<p><em>Çünkü bizim için aslolan, Konfüçyüs’ün,“Güneşin sana gelmesini istiyorsan, gölgeden çık,” deyişindeki üzere emekçilerin yasama ile yürütme arasındaki burjuva diyaframı yerle yeksan ettiği tarihsel eylemleridir.</em></p>
<p>Evet, hayal gücü ve örgütlü eylem…</p>
<p>Reel-politikerliğin ötesinde muhtacı olduğumuz tam da budur; <strong>mesela neden George Burns gibi, “</strong>Ülkeyi yönetmesini gerçekten bilen bütün insanların taksi sürücülüğü ya da saç kesmekle meşgul olması ne kadar kötü,” diyen bir hayalperestliğin eylemine -liberal “gerekçeler”le- yabancılaşalım ki?</p>
<p>Miguel de Cervantes’in, “Her şeyin tıpkı benim söylediğim gibi olduğunu hayal ederim, ne fazla ne eksik; [Dulcinea’yı] hayalimde nasıl olmasını istiyorsam öyle betimlerim,” diyen Don Kişot’unu anımsayın!</p>
<p>Mario Vargas Llosa’nın dediği gibi, “Don Kişot yayımlandığında, ilk okuyanlar hem bu düş düşkünü şövalyeyle, hem de romanın öteki kahramanlarıyla alay etmişlerdi. Ama bugün artık biliyoruz ki, hüzünlü şövalyemizin yeldeğirmenlerini değil devleri gördüğü konusunda diretmesi ve saçmasapan sanılan davranışlarda bulunması gerçek gönül yüceliklerinin en soylusu ve bu sefil dünyayı değiştirme umuduyla sesini yükseltmenin bir yoluydu.”</p>
<p>Evet Jonathan Swift’in, “Düş gücü, görünmeyen şeyleri görme sanatıdır”; William Blake’ın, “Düş gücü, belirsiz bir karaltıdan başka bir şey olmayan bu sönük evrenin gerçek ve ölümsüz dünyasıdır”; Henry David Thoreau’nun, “Dünya düş gücünün bir tuvalinden başka bir şey değildir”; George Bernard Shaw’ın, “Siz bazı şeyleri görür ve ‘Neden?’ dersiniz. Ben hiç olmayan bazı şeyleri düşler ve ‘Neden olmasın?’ derim”; Albert Einstein’ın, “Düş gücü bilgiden daha önemlidir, çünkü bilgi sınırlı olmasına karşılık düş gücü tüm dünyayı kucaklar”; Antoine de Saint-Exupéry’nin, “Eğer bir tekne yapmak istiyorsanız, insanlara ağaç kestirmeye, herkesi bir işe koşmaya, sağa sola buyruklar yağdırmaya kalkmayın. İnsanlara engin, uçsuz bucaksız denizin özlemini duymayı öğretin, yeter,” diye betimlediği hayal gücüne, örgütlü eylemiyle muhtacız…</p>
<p>Örgütlü eylem… Lafı uzatmadan Pindaros’un, “İnsan eylemde sınanır”; Aristoteles’in, “Öğrenmemiz gerekeni yaparak öğreniriz”; Michel de Montaigne’nin, “Söylemek başka, yapmak başka; vaaz ile vaizi ayırmalıyız birbirinden”; Johann Wolfgang von Goethe’nin, “Düşünmek kolay, yapmak zordur; bu dünyada düşünceleri eyleme geçirmekten daha zor bir şey yoktur”; Thomas Carlyle’nin, “Hiçbir şey yapmamışsak, hiçbir şey bilmiyoruzdur”; Georges Bernanos’un, “Eylemle sonuçlanmayan düşünce hiçbir işe yaramadığı gibi, düşünceden kaynaklanmayan eylem de beş para etmez,” sözlerini anımsatalım…</p>
<p>Ya Aristoteles’in,“İradenin egemeni ol, vicdanının tutsağı”; Carl Gustav Jung’un, “Özgür irade, yapmak zorunda olduğun şeyi güle oynaya yapma yeteneğidir,” dediği irade…</p>
<p>Ona da dünyanın değiştirilmesi serüvenin de her zamankinden daha çok muhtacız…</p>
<p>Evet, yeniden hayal gücüyle, iradi müdahaleyle beslenmiş serüvenciliğe sarılmalıyız…</p>
<p>“Olağan”a teslim olan liberaller anlamasa da; onlara aldırmadan; Aristoteles’in, “Ölmek, müthiş bir macera olacak”; Ralph Waldo Emerson’un, “Yolun götürdüğü yere gitme; yolu olmayan yere git ve ardında bir iz bırak”; Robert G. Ingersoll’un, “Cehalet ve inancın uyuşukluğunu istemem, bana düşünce ve eylemin coşkunluğunu verin!”; Rosalia de Castro’nun “Yolumu görüyorum, ama nereye vardığını bilmiyorum. Bu yoldan gitmem için bana esin veren, nereye gittiğimi bilmemem”; André Gide’in “İnsan, kıyıyı gözden kaybetmeyi göze alamıyorsa, yeni okyanuslar keşfedemez”; Helen Keller’in, “Hayatı ya gözüpek bir macera gibi yaşarsın ya da hiç yaşamazsın”; Johann Wolfgang von Goethe’nin, “Bilmek yetmez, uygulamak gerekir. İstemek yetmez, yapmak gerekir,” sözlerini içinizde anımsayın…</p>
<p><em>Göreceksiniz dünya da, siyaset de, yaşam da, mücadele de o zaman daha, çok daha farklı olacaktır…</em><em></em></p>
<p>19 Eylül 2010 13:22:00, Ankara.</p>
<p><strong><em>N O T L A R</em></strong></p>
<p><strong><em>[*]</em></strong> Kaldıraç, No:114, Ekim 2010…<strong><em> </em></strong></p>
<p><strong><em>[1]</em></strong> Emma Goldman.</p>
<p><strong><em>[2]</em></strong> José Saramago, Görmek, Çev: Aykut Derman, Can Yay., 2008.</p>
<p><strong><em>[3]</em></strong> “Esas Kaybeden MHP’dir,” (Ahmet İnsel, “Esas Kaybeden MHP’dir”, Radikal, 13 Eylül 2010, s.15.) diyenler; BBP’nin “kazanması” konusunda ne derler acaba?</p>
<p><strong><em>[4]</em></strong> Baskın Oran, “Başkanlık Rejimi Ancak”, Radikal İki, 19 Eylül 2010, s. 6.</p>
<p><strong><em>[5]</em></strong> “Türkiye’de Güven Eksikliği Sürüyor”, Christian Science Monitor, 10 Eylül 2010.</p>
<p><strong><em>[6]</em></strong> Los Angeles Times, 13 Eylül 2010… The New York Times, 13 Eylül 2010… Die Welt, 13 Eylül 2010.</p>
<p><strong><em>[7]</em></strong> “Türkiye Bölünmüş Bir Ülke”, The Economist, 16 Eylül 2010.</p>
<p><strong><em>[8]</em></strong> “Türkiye’de Kutuplaşma Keskinleşiyor”, The Economist, 9 Eylül 2010.</p>
<p><strong><em>[9]</em></strong> Simon Tisdall, “… ‘Hayır’ Türk Dış Politikasını Yıkabilir”, The Guardian, 9 Eylül 2010.</p>
<p><strong><em>[10]</em></strong> Ahmet Demir, “Referandum: Sermaye Grupları Arasındaki Egemenlik Savaşı”, Yorum, 6-12 Eylül 2010, s.9.</p>
<p><strong><em>[11]</em></strong> Ergin Yıldızoğlu, “Daha Hızlı ve Daha Sert Bir Süreç&#8230;”, Cumhuriyet, 15 Eylül 2010, s.4.</p>
<p><strong><em>[12]</em></strong> Masis Kürkçüğil, “… ‘Dirlik Düzenlik’ ve Anayasa”, Yeni Yol, No:37-38, Yaz/ Bahar 2010, s.43.</p>
<p><strong><em>[13]</em></strong> Ertuğrul Kürkçü, “Türk-İslâm Sentezinden Fazlası İçin”, Radikal İki, 5 Eylül 2010, s.5.</p>
<p><strong><em>[14]</em></strong> Mustafa Kemal Coşkun, “Kimin İçin İleri?”, Radikal İki, 29 Ağustos 2010, s.6.</p>
<p><strong><em>[15]</em></strong> Reşit Hasan, “Kemalizm Yerine Erdoğanizm”, Düstur, 15 Eylül 2010.</p>
<p><strong><em>[16]</em></strong> Adil El Tarifi, “AKP ‘Elveda Atatürk’ Filmini Çekiyor”, Şark ül Evsat, 15 Eylül 2010</p>
<p><strong><em>[17]</em></strong> “Türkiye’de Sessiz Devrim Yaşanıyor”, The Guardian, 14 Eylül 2010.</p>
<p><strong><em>[18]</em></strong> Metin Münir, “Ufku Görünmeyen Bir Okyanus”, Milliyet, 15 Eylül 2010, s.10.</p>
<p><strong><em>[19]</em></strong> Stanislav Tarasov, “… ‘Balyoz’un İsabetsiz Darbesi”, Rusya’nın Sesi Radyosu, 22 Temmuz 2010.</p>
<p><strong><em>[20]</em></strong> Rıza Aslan, “AKP Demokratik Atılım Yapıyor”, Los Angeles Times, 17 Eylül 2010.</p>
<p><strong><em>[21]</em></strong> Onurkan Avcı, Birgün, 11 Eylül 2010, http://www.birgun.net/politics_index.php?news_code=1284191107&amp;year=2010&amp;month=09&amp;day=11</p>
<p><strong><em>[22]</em></strong> Esra Sahici, “Borsa Çifte Rekorla 430 Milyar Liraya Çıktı, Dolar 1.48’i Gördü”, Hürriyet, 14 Eylül 2010, s.9.</p>
<p><strong><em>[23]</em></strong> “Sivil Toplum Örgütleri ve Dinî Gruplar da ‘ERÊ’ Diyor”, Taraf, 10 Eylül 2010, s.12.</p>
<p><strong><em>[24]</em></strong> Zülfü Livaneli, “Niçin Hayır!” vurgusuna şu notu düşüyor: “Bu yazı 12 Mart hapishanelerinden, zulümlerden, sürgünlerden, Gazi Mahalleleri’nden, ölüm oruçlarından gelen, hayatı boyunca yasaklamalarla, davalarla boğuşan, ilk albümü hâlâ yasaklı olan, arkadaşları öldürülen, cuntaya en sert biçimde karşı çıkan, şarkıları darbecilere karşı slogana dönüşmüş, bütün darbelerin en büyük düşmanı olan birisi tarafından yazılmıştır.” (Zülfü Livaneli, “Niçin Hayır!”, Vatan, 10 Eylül 2010, s.5.)</p>
<p><strong><em>[25]</em></strong> Metin Arslan, “Evet Oylarıyla Yargıya Demokratik Düzen Getirildi”, Zaman, 15 Eylül 2010, s.16.</p>
<p><strong><em>[26]</em></strong> Ahmet Altan, “Muhafazakârlara Kemalizm Dersleri”, Taraf, 16 Eylül 2010, s.11.</p>
<p><strong><em>[27]</em></strong> Kerem Ünüvar, “12 Eylül: ‘Sen Kazandın Ama Ben Haklıydım’ mı?”, Birikim, No:256-257, Ağustos-Eylül 2010, s.105-109</p>
<p><strong><em>[28]</em></strong> Mustafa Yelkenli, “Referandumda Liberallerin Sefaleti”, Günlük, 19 Ağustos 2010, s.11.</p>
<p><strong><em>[29]</em></strong> Ragıp Duran, “Bir AKP ve TSK Politikası: Taraf”, Yorum, 6-12 Eylül 2010, s.8</p>
<p><strong><em>[30]</em></strong> Nuray Mert, “İki Kere ‘Hayır!’…”, Hürriyet, 6 Eylül 2010, s.19.</p>
<p><strong><em>[31]</em></strong> Ergin Doğru, “Yok Sayılmaya Karşı Tavrın Adı: Boykot”, Esmer, No:64/1, Eylül 2010, s.10.</p>
<p><strong><em>[32]</em></strong> Alp Aydın, “Politik Durum ve Görevler”, Toplumsal Özgürlük, No:5/33, Ağustos 2010, s.3.</p>
<p><strong><em>[33]</em></strong> Hatem Ete, “BDP’nin Boykot Kararı Ne Anlama Geliyor”, Zaman, 7 Eylül 2010, s.24.</p>
<p><strong><em>[34]</em></strong> Ertuğrul Kürkçü, “Başka Bir Cumhuriyet, Bizim İstediğimiz!”, Ekmek&amp;Özgürlük, No:11, Eylül 2010, s.1-2.</p>
<p><strong><em>[35]</em></strong> “İmralı’dan Mesaj: Boykot Derinleştirilmeli”, Radikal, 4 Eylül 2010, s.10.</p>
<p><strong><em>[36]</em></strong> “Hayali Apo’yla Referandum Diyalogları”, Taraf, 16 Eylül 2010, s.10.</p>
<div class="addthis_toolbox addthis_default_style addthis_32x32_style" addthis:url='http://www.atik-online.net/2010/10/%e2%80%9cyetmese%e2%80%9d-de-gozunuz-aydin-mi/' addthis:title='“Yetmese” De Gözünüz Aydın! (Mı?)[*] ' ><a class="addthis_button_preferred_1"></a><a class="addthis_button_preferred_2"></a><a class="addthis_button_preferred_3"></a><a class="addthis_button_preferred_4"></a><a class="addthis_button_compact"></a></div>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.atik-online.net/2010/10/%e2%80%9cyetmese%e2%80%9d-de-gozunuz-aydin-mi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>12 Eylül&#8217;ün “Ekonomi-Politiği”ne Kenar Notları[*]</title>
		<link>http://www.atik-online.net/2010/09/12-eylulun-%e2%80%9cekonomi-politigi%e2%80%9dne-kenar-notlari/</link>
		<comments>http://www.atik-online.net/2010/09/12-eylulun-%e2%80%9cekonomi-politigi%e2%80%9dne-kenar-notlari/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 08 Sep 2010 20:31:29 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Mustafa Uçar</dc:creator>
				<category><![CDATA[Köşe Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[Sibel Özbudun - Temel Demirer]]></category>
		<category><![CDATA[otomatik]]></category>
		<category><![CDATA[taslak]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.atik-online.net/?p=5882</guid>
		<description><![CDATA[SİBEL ÖZBUDUN-TEMEL DEMİRER &#124; 08 – 09 – 2010 &#124; “Eski anılarımız yeni umutlarımız olmalıdır.”[1] Tam 30 yıl sonra, bir “referandum” eşiğinde 12 Eylül’den bir kez daha söz etmek “olmazsa olmaz”… 12 EYLÜL 1980 “NE”YDİ, “NE YAPTI”? 12 Eylül 1980, Türk(iye) sermayesinin selameti için uluslararası (ve elbette bölgesel) konjonktürün gereği üzerine devreye sokulmuş bir darbe. [...]<div class="addthis_toolbox addthis_default_style addthis_32x32_style" addthis:url='http://www.atik-online.net/2010/09/12-eylulun-%e2%80%9cekonomi-politigi%e2%80%9dne-kenar-notlari/' addthis:title='12 Eylül&#8217;ün “Ekonomi-Politiği”ne Kenar Notları[*] ' ><a class="addthis_button_preferred_1"></a><a class="addthis_button_preferred_2"></a><a class="addthis_button_preferred_3"></a><a class="addthis_button_preferred_4"></a><a class="addthis_button_compact"></a></div>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.atik-online.net/wp-content/uploads/2010/07/sibel_ozbudun_temel_demirer.png" rel="lightbox[5882]" title="12 Eylül'ün “Ekonomi-Politiği”ne Kenar Notları[*]"><img class="alignleft size-thumbnail wp-image-5633" src="http://www.atik-online.net/wp-content/uploads/2010/07/sibel_ozbudun_temel_demirer-100x100.png" alt="" width="100" height="100" /></a>SİBEL ÖZBUDUN-TEMEL DEMİRER | 08 – 09 – 2010 | “Eski anılarımız<br />
yeni umutlarımız olmalıdır.”[1]<span id="more-5882"></span></p>
<p>Tam 30 yıl sonra, bir “referandum” eşiğinde 12 Eylül’den bir kez daha söz etmek “olmazsa olmaz”…</p>
<p>12 EYLÜL 1980 “NE”YDİ, “NE YAPTI”?</p>
<p>12 Eylül 1980, Türk(iye) sermayesinin selameti için uluslararası (ve elbette bölgesel) konjonktürün gereği üzerine devreye sokulmuş bir darbe.<br />
TÜSİAD’dan, Fethullah Gülen’e uzanan “made in USA” patentli bir cenahın ayakta alkışladığı tezgâh, Yılmaz Özdil gibi “Takunyalıların önünü açan 12 Eylül zihniyeti,” diye nitelenmek yerine bir karşı-devrim kapsamında irdelenmelidir.<br />
Kimse inkâr edemez: 12 Eylül 1980 askerî darbesi, yükselen devrimci demokrasi mücadelesi ve güçlerine karşı devletin, sistem adına devreye sokulan önleyici refleksiydi.<br />
Bu bağlamda darbe, arifesindeki olaylar bütününün gelip dayandığı tabloda anlam bulan bir karşı devrim girişimidir. Bu müdahale yasal, anayasal, kurumsal ve işlevsel birçok yeniden yapılanmanın yaratıcısı olmuş, toplumu katı bir şekilde kuşatma amacı gütmüştür.<br />
12 Eylül tarihimizin en can alıcı olaylarından birisiydi.</p>
<p>12 EYLÜL BİLANÇOSU<br />
50 kişi idam edildi&#8230; (27 siyasi suçlu -1’i Asala militanı-, 23 adli suçlu).<br />
650 bin kişi gözaltına alındı&#8230;<br />
1 milyon 683 bin kişi fişlendi&#8230;<br />
210 bin davada 230 bin kişi yargılandı&#8230;<br />
7 bin kişiye idam cezası istendi&#8230;<br />
517 kişiye idam cezası verildi&#8230;<br />
98 bin 404 kişi örgüt üyeliğinden yargılandı&#8230;<br />
14 bin kişi yurttaşlıktan çıkarıldı&#8230;<br />
30 bin kişi mülteci olarak yurtdışına gitti&#8230;<br />
300 kişi “kuşkulu” şekilde öldü&#8230;<br />
171 kişinin işkenceden öldüğü belgelendi&#8230;<br />
Cezaevlerinde 299 kişi öldürüldü&#8230;<br />
14 kişi açlık grevinde öldürüldü&#8230;<br />
95 kişi çatışmada öldürüldü&#8230;<br />
İdamları istenen 259 kişinin dosyası Meclis’e gönderildi&#8230;<br />
71 bin kişi TCK’nin 141, 142 ve 163&#8230; maddelerinden yargılandı&#8230;<br />
388 bin kişiye pasaport verilmedi&#8230;<br />
30 bin kişi sakıncalı olduğu gerekçesiyle işten atıldı&#8230;<br />
937 film sakıncalı bulunarak, yasaklandı&#8230;<br />
23 bin 677 derneğin faaliyeti durduruldu&#8230;<br />
3 bin 854 öğretmen, 120 öğretim üyesi ve 47 hâkimin işine son verildi&#8230;<br />
400 gazeteci için toplam 4 bin yıl hapis cezası istendi&#8230;<br />
Gazetecilere 3 bin 315 yıl 6 ay hapis cezası verildi&#8230;<br />
31 gazeteci cezaevine girdi&#8230;<br />
300 gazeteci saldırıya uğradı&#8230;<br />
3 gazeteci silahla öldürüldü&#8230;<br />
Gazeteler 300 gün yayın yapamadı&#8230;<br />
13 “büyük gazete” için 303 dava açıldı&#8230;<br />
39 ton gazete ve dergi imha edildi&#8230;<br />
144 kişi kuşkulu bir şekilde öldü&#8230;<br />
14 kişi açlık grevinde öldü&#8230;<br />
16 kişi “kaçarken” vuruldu&#8230;<br />
95 kişi “çatışmada” öldürüldü&#8230;<br />
73 kişiye “doğal ölüm raporu” verildi&#8230;<br />
43 kişinin “intihar ettiği” açıklandı&#8230;</p>
<p>“12 Eylül neden oldu?” derseniz, kimilerinin yanıtı hazırdır: “Anarşi ve terör yüzünden denecektir. 22 Aralık 1978’de Kahramanmaraş’ta çıkan olaylarda 109 kişi öldürüldü, 500 ev ve işyeri tahrip edildi. Sivas ve Çorum gibi yerlerde çıkan olaylarda çok sayıda insan hayatını yitirdi. 1977’de Taksim Meydanı’nda 1 Mayıs’ı kutlamak için toplanan işçilerin üzerine ateş açıldı, 34 kişi öldü. General Evren, 12 Eylül darbesinden önceki iki yıl içinde 5 bin 241 kişinin teröre kurban gittiğini, buna son vermek için askerî müdahalenin zorunlu olduğunu ileri sürdü”![2]<br />
Ancak kazın ayağı böyle değil!<br />
Darbeci başı Kenan Evren’in Fatsa belediye başkanlığını kazanan devrimciler için “Biz gelmeseydik Fatsa’dakiler gelecekti,” sözü 12 Eylül’ün “nedeni”ni yeterince net biçimde ortaya koyar!<br />
Ferai Tınç’ın da ifade ettiği üzere “12 Eylül sadece gençliğe yönelik değildi.<br />
Sol düşüncenin güçlenmesine, işçilerin hak arama mücadelelerine, sivil toplumun kendini bulma çabasına da karşıydı.<br />
Farklılıklarını keşfetmeye başlayan toplumda Kürtlerin ve Alevilerin seslerini yükseltmelerine, azınlık sorunlarının ilk kez su yüzüne çıkma hazırlıklarına karşı da gerçekleşti. Kadınlara da karşıydı.”<br />
Evet 12 Eylül 1980 darbesi ve zihniyetiyle yaşananlar “tüyler ürpertici”dir; tablonun mimarlarından dönemin Genelkurmay Başkanı Kenan Evren’in, -yaptıklarının yanı sıra- açıklamaları da hafızalardan silinmediği gibi dönemi “aydınlatır”!</p>
<p>KENAN EVREN’İN DEDİKLERİ![3]<br />
<em>Asmayalım da besleyelim mi? (Erdal Eren’in 17 yaşında idam edilmesinden sonra)…<br />
Yaşı falan büyütülmedi efendim hiç böyle şey olur mu? (Erdal Eren hakkında)<br />
Hak edeni asmazsan bunlar virüs gibi çoğalırlar, işte o zaman Atatürk İlke ve İnkılaplarından kopulur&#8230;<br />
Adalet yerini bulsun diye bir sağdan bir soldan asıyorduk. Eğer sağdan 2 asmışsak ertesi gün 2 de soldan asıyorduk&#8230;<br />
İdamları imzalarken ellerim hiç titremedi&#8230;<br />
Bugün olsa gene idam hükümlerini imzalardım (2006’da katıldığı bir programda)…<br />
Yapılması gereken ne varsa hepsini askıya aldık&#8230;<br />
Bunlar tencereyi pisletmişlerdi, biz temizledik&#8230; Yeniden tencereyi verelim, yeniden pisletsinler istedikleri bu (1981’de yaptığı bir konuşmada siyasi yasaklı parti mensupları hakkında)…<br />
Burunlarının ortasına bir yumruk daha istiyorlar galiba (1983’te yaptığı bir konuşmada siyasi yasaklı parti liderlerine ilişkin)…<br />
Eskiye rağbet olsaydı bitpazarına nur yağardı (1983’teki bir konuşmasında siyasi yasaklı partiler hakkında)…<br />
Vatandaş mührü eline alacak “Evet” yerine basacak ya. O mühür demirden yapılmış. Demir’i ele bas Demirel olsun, onun için el işareti aldılar (1983’te Demirel’in kurdurduğu, veto edilmiş olan Büyük Türkiye Partisi’nin amblemine ithafen)…<br />
İsmet İnönü siyaseti okulda mı öğrendi?<br />
Ne demekmiş kadın kolu, gençlik kol? Bir de ihtiyar kolu. Böyle şey olur mu? (siyasi partiler hakkında)…<br />
Biz telefonları dinlemiyorduk. Santralden geçerken duyuluyordu&#8230;<br />
Geri çekilirken öyle bir yumruk yerler ki nereden geldiklerinin farkına varamazlar. (1982’de siyasi yasaklara uymayan parti liderleri hakkında)…<br />
Meclise iki, iki buçuk parti girse yeter. (Hâlen mevcut olan yüzde 10’luk seçim barajını koyarken)…<br />
Yargılanırsam intihar ederim (2009 yılında)… </em></p>
<p>Özetlersek; DİSK Genel Başkanı Süleyman Çelebi’nin, “12 Eylül Türkiye’yi hâlâ içinden çıkamadığı girdaba sokmuştur. 12 Eylül bitmedi ve devam ediyor,” dediği koordinatlarda 12 Eylül, köklü bir sermaye düzenlemesi olarak, devletin monolitik, toplumun korporatif örgütlenmesi girişimiydi de.</p>
<p>DARBENİN “NİÇİN”İ</p>
<p>Darbenin, 30’uncu sene-i devriyesinde de altı özenle ve ısrarla çizilmesi gereken, “Niçin”idir!<br />
Yani “Niçin 12 Eylül’de Silahlı Kuvvetler darbe yaptı? Darbe yapılmasını kimler istedi? Niçin istedi?” sorularının net biçimde, “Ama”sız/ “Fakat”sızca yanıtlanmalıdır.<br />
Bu sorulara herkes bugün bulunduğu yerden ve canının istediği gibi yanıtlar veriyorken; AKP ve neo-liberal solunun işlevini sergilemek için bu yanıt elzemdir.<br />
Çünkü 1970’li yılların Türkiye’sine kısa bir yolculuk, işçi sınıfının kendi geçmişini hatırlayarak 12 Eylül’ün daha iyi anlamasını kolaylaştırır.<br />
70’li yılların ikinci yarısı (12 Eylül darbesi öncesi), patronların emek sömürüsüne karşı işçilerin hak ve adalet mücadelesinin yoğun olarak sürdüğü yıllardır. İşçiler insanca yaşam için gerekli olan ücreti istiyorlar ve bunun için her yıl artan sayıda grevlere binlerce işçi katılıyordu. İşçiler sadece ücretleri için değil siyasi talepleri içinde grevler yapıyorlardı. Eşitlik, özgürlük, adalet istiyorlar ve sömürünün olmadığı bir dünyaya doğru koşuyorlardı<br />
Yıl 1977…<br />
59 işyerinde toplam 3.622 güne ulaşan grevlere 15.682 işçi katılır. Patronların grevler nedeniyle kaybettikleri işgünü sayısı: 1.397.124 gündür. Bu grevlerde işverenin ilan ettiği lokavt sayısı ise 15 olup işten atılan işçi sayısı da 1.448’dir.<br />
Yıl 1978…<br />
87 işyerinde 9.748 işçinin katıldığı grevlerin süresi 4.457 gün olup patronların kaybettiği işgünü sayısı ise 426.127’dir. Lokavt sayısı bir önceki yıla göre 33’ e çıkarken işten atılan işçi sayıda 7.591’dir.<br />
Yıl 1979…<br />
126 işyerinde toplam 10.529 gün süren grevlere katılan işçi sayısı 21.011’dir. İşverenlerin kaybettiği işgünü sayısı ise 1.147.721 güne ulaşmaktadır. Bir önceki yıla göre grevler daha da artmasına rağmen işverenlerin ilan ettiği lokavt sayısı 15 de kalırken, çıkarılan işçi sayısı da 968’dir.<br />
Yıl 1980… Yani 8 aylık bir dönemde…<br />
220 işyerinde toplam 24.474 güne ulaşan grevlere 84.832 işçi katılmıştır. Patronların bu grev süresince kaybettikleri işgünü sayısı 1.303. 253 olup, emek-sermaye çatışmasının geçen yıllara göre daha da şiddetlenerek sürdüğü bir yıldır. İşverenlerin bu yılda ilan edebildikleri lokavt sayısı 21 olup, işten çıkardığı işçi sayısı da 1.064’dür.<br />
Giderek artan grevler karşısında işverenler lokavt silahlarını kullanamaz hâle gelirken, hükümetler de patronların istekleri doğrultusunda hem grevlerin sayısını hem de erteleme zamanını giderek arttırmışlardır. 1978-1980 arasında 2 yılda 88 grev ertelenmiştir. Toplam erteleme süreleri 1978 yılında 750 gün iken, bu süre 1979 yılında 1.650, 1980 yılında ise 3.120 güne çıkmıştır.<br />
İşçiler, ücretlerinin ve çalışma koşullarının iyileştirilmesinin yanı sıra 20 Mart 1978 ‘Faşizmi İhtar Eylemi’, 15 Şubat 1980 Tariş işçilerine destek için de grev ile hayatı durduruyorlardı. İşçilerin ve emekçilerin ekonomik siyasi talepleri siyasi düzenin sınırlarını zorluyordu.<br />
TARİŞ işyerinde işçilerin mücadelesi işyerlerine işgale dönüşüyor ve yoksul gecekondu mahalleri de işçilere yoğun destek veriyordu. İşçi aileleri ve yoksul halk, devrimcilerle birlikte mahallerde panzerlere karşı barikatlar kuruyor, şehirlerarası yolu kapatıyorlardı. İşçilerin, emekçilerin mücadelesi fabrikalarla sınırlı kalmıyor, yaşadıkları gecekondu mahallerine de hızla yayılıyor, yoksul mahalleler sermaye düzenine başkaldırıyordu.<br />
Patronlar, emperyalist-kapitalist sistemin sömürü düzenini devam ettirmek, zenginliklerini korumak için askerî gücünü devreye soktu. Silahlı güçlerini iktidara el koymaya çağırdı. Patronlar sivil elbiselerini çıkarıp yerine askerî giysilere büründüler. Patronlar kulübü başkanı: “şimdiye kadar işçiler güldü, şimdi biz güleceğiz” sözleri ile ne yapacaklarını işçilere duyurdu.<br />
Grevler yasaklandı…<br />
Sendikalar kapatıldı…<br />
İşçiler ve sendikacılar gözaltına alındı…<br />
Baskı ve zulümle işçilere geçmişte yaptıklarının hesabı soruldu…[4]<br />
Evet, “Niçin”e ilişkin verilen bu yanıt, aynı zamanda 12 Eylül darbesinin kimler için kime karşı yapıldığını net biçimde sergiler!<br />
Ancak bitmedi; dahası da var ki, o da 24 Ocak “Ekonomik Programı”dır!</p>
<p>“MASUM DEĞİLSİNİZ, HİÇ BİRİNİZ!”</p>
<p>Çok nettir: “24 Ocak kararlarının uygulanabilmesi, Özalizm olarak dikte ettirilen piyasalar düzenine geçiş bile 12 Eylül sayesinde gerçekleşebildi.”[5]<br />
Yani 24 Ocak serbest piyasacılığı, 12 Eylül’ün döl yatağıdır.<br />
Bu nedenle işçi ve emek düşmanı 24 Ocak serbest piyasacılığına yaslananların, tüm zamanlarda 12 Eylül karşıtı olması mümkün değildir ve olamaz da!<br />
Bu noktada sözü, “Masum değilsiniz hiçbiriniz!” diyen Mustafa Sönmez’e bırakıyoruz: “Yakın tarihimizin miladı olan 12 Eylül 1980 askerî darbesi, bir kez daha sorgulanacak toplum vicdanında. Bir kez daha faili Kenan Evren ve çevresi olan generaller cuntasından hesap istenecek. Ama, şöyle soralım: Sadece hesap vermesi gerekenler Evren ve çetesi midir? Ya onları 12 Eylül’e cesaretlendiren, teşvik eden iç ve dış failler? Onlara iktidarları boyunca yardakçılık yapanlar? 12 Eylül düzenini 1982 Anayasası’na geçirerek, bugünkü hayatımıza içselleştirenler? Onlardan hesap sormadan, 12 Eylül yargılanabilir mi?..<br />
Mesela TÜSİAD’ı, o dönemin yönetimini sorgulamayan bir 12 Eylül soruşturması adil olabilir mi? 1978’de kurulan Ecevit hükümetini gazete ilanlarıyla düşürmeye çalışan, sonra programını Demirel Başbakanlığındaki Milliyetçi Cephe’ye ve onun tetikçilerine uygulatan TÜSİAD’ı, TÜSİAD’ın arka planında yeni bir ekonomik modeli dayatan IMF-Dünya Bankası ikilisini nasıl dışarıda tutabiliriz?<br />
Hatırlayın; 1950’lerden 1970’lere izlenen ithal ikameci, iç pazara dönük birikim modeli artık işlemiyordu. Döviz kazandırmayan ve döviz ihtiyacını borç-harçla kapatan bir birikim kulvarından, döviz kazandıran ‘ihracata dönük ekonomi’ modeli gerekiyor diyordu IMF-Dünya Bankası ikilisi ve TÜSİAD, TİSK, TOBB.. bütün bu patron örgütleri de buna iman etmişlerdi. Ama bir engel vardı. Böyle bir ekonomik modele geçiş, anti-sendikal önlemler istiyordu. DİSK’i bertaraf etmek, grevleri zorlaştırmak, işçileri uysallaştırmak gerekiyordu. Böyle bir model, piyasa, liberalizm bayrağını yükseltiyor; sosyal devlet, kamu sektörü vb. yapıları dışlıyordu. Mal ve sermaye hareketlerine, yabancı sermaye girişine, özelleştirmelere yol açılmalı.. hem de ardına kadar diyordu. Bütün bunları 1970’li yılların yükselmiş halk muhalefetine rağmen, sendikal mücadelelere rağmen yapmak mümkün değildi. 12 Eylül bunun için gerekliydi.<br />
Önce ne yaptılar? En militan işveren sendikası MESS’in Başkanı, Sabancı koordinatörü, Nakşi tarikatından Turgut Özal’ı, Demirel’in müsteşarı yapıp 24 Ocak paketi ile girizgâhı yaptılar. IMF programını hemen uygulayıp dehşetli bir devalüasyon ve zam yağmuruyla ilk hücumu gerçekleştirdiler. Ama karşılarında halk muhalefetini, 85 bine ulaşan grevcilerin çadırlarını görünce, kendi ifadeleriyle şartları biraz daha olgunlaştırdılar, ‘sağ-sol çatışması’na ordunun müdahalesi adı altında, 24 Ocak’ın eksik kalan ayağını, 12 Eylül darbesi ile tamamladılar. Ve gelir gelmez DİSK’i kapadılar, grevleri yasakladılar. Türk-İş genel sekreterini hükümete alıp yanlarına çektiler. Partileri kapadılar, en ılımlılara bile kan kusturdular.<br />
TÜSİAD ve çevresi çok mutluydu. Patronlar dünyasının duayeni Vehbi Koç’un 3 Ekim 1981 tarihinde Kenan Evren’e yazdığı mektuptaki şu satırları nasıl unutabiliriz:<br />
‘Şimdi, faşist ordu iktidara geldi, kapitalistlerle birleşerek Türk işçisini istismar ediyor propagandası yapılmaktadır. Böyle bir iftira karşısında işçi-işveren ilişkilerini düzenleyecek olan kanunlar, taraflar için adilane bir şekilde ve asgari hata ile çıkarılmalıdır. Bu düzenleme yapılırken, bazı sendikaların Türk Devleti’ni ve ekonomisini yıkmak için bugüne kadar yaptıkları aşırı hareketler göz önünde bulundurulmalıdır&#8230; İşçi sınıfını ayaklandırmak amacıyla, Komünist Parti’nin, solcu örgütlerin, Kürtlerin, Ermenilerin, birtakım politikacıların kötü niyetli teşebbüslerini devam ettirecekleri muhakkaktır. Bunlara karşı uyanık olunmalı ve teşebbüsleri muhakkak engellenmelidir&#8230; Basının kalemine tenkit fırsatı verilmemelidir.’[6]<br />
Ya dönemin TİSK Başkanı Halit Narin’in, sendika ve grev hakkını kullanan işçileri kastederek, ‘Bugüne kadar işçiler güldü bizler ağladık, şimdi gülme sırası bizde’ diye attığı sevinç naralarını&#8230;<br />
Bunca iç etkenin yanında dış tazyik de vardı tabii. ABD vardı en başta. Bölgenin jeo-politik ihtiyaçları, NATO’nun güney kanadındaki Türkiye’de sözde bir demokrasiye dahi tahammül gösteremeyecek tahammülsüzlükteydi..Paşalar işte bu ‘iç ve dış talepler’ karşısında 12 Eylül için koşulları ‘olgunlaştırdılar’ ve 12 Eylül sabaha karşı, ünlü, ‘our boys have done it’ sözünü hayata geçirdiler.<br />
Masum olmayan sadece onlar mı? Ya medyadaki uzantılar? Şimdinin ‘sivil toplumcu’ medya mensuplarının bir zamanlar ne denli ‘darbesever’ olduğunu unutabilir miyiz? Nazlı Ilıcak’ın, işkenceleri meşrulaştırmak için ‘Efendim, mesela bir terörist bir şehri havaya uçuracak bombayı yerleştirdikten sonra ele geçirilmiş, şimdi bu şehrin insanlarını kurtarmak için ona işkence yapılmasın mı?’ diye yazılar döktürdüğünü unutabilir miyiz? 12 Eylül zihniyetinin hizmetinde, devrimcilere küfür eden ‘Sudaki İz’ gibi paçavraları kaleme alıp şöhrete bu küfürlerle ulaşan Ahmet Altan’ı unutabilir miyiz? Devletin resmî ideolojisi Türk-İslâm sentezi olarak belirlenip bunun kadroları oluşturulurken Sızıntı dergisinde Kenan Evren’e ‘kurtarıcı bir melek’ diye övgüler düzen Fethullah Gülen’i, 12 Eylül bahsinde unutmak olur mu?<br />
12 Eylül’ün yardımcı ve yardakçıları, bilin ki, masum değilsiniz hiçbiriniz&#8230;”[7]</p>
<p>12 EYLÜL’LE HESAPLAŞMAK (MI?)!</p>
<p>12 Eylül ile hesaplaşmaktan mı söz ediyorsunuz?<br />
Bunun için TÜSİAD’tan, Fethullah Gülen’e uzanan “made in USA” patentli serbest piyasacı cenaha karşı olup, “Hayır” demeniz gerekiyor.<br />
Çünkü Adorno’nun dediği gibi, “Geçmişle ancak, yaşananların sebepleri ortadan kalktığı zaman hesaplaşmış olacağız”.<br />
Bunun için asla unutmamak gerek; hem de John Berger’in, Irak Mahkemesi’ni gerekçelendirirken söylediği gibi:<br />
“Suçlar unutulmamalı, belgelerini, kayıtlarını muhafaza etmeliyiz. Çünkü suçluların ilk işi bunları yok etmektir. Bu efendiler yalnızca masumları katletmekle kalmaz, hafızayı da yok ederler. Yeni dünya tiranlığına karşı yükselen muhalefete ilham vermesi için bu kayıtların tutulması şarttır.<br />
Silahlarla donanmış bu zorbalar askerî ya da ekonomik bütün savaşları kazanabilirler, ama adına iletişim savaşı dedikleri savaşı kaybettiler. Dünya kamuoyunun desteğini kazanamadılar. Gitgide daha çok insan HAYIR diyor. Bu yenilgileri zorbalıklarının sonu olacak, ama bu son kim bilir daha kaç trajedi, kaç istila ve felaketten sonra gelecek. Daha ne kadar yoksullaştıracaklar bizi?<br />
İşte kayda geçirmenin, delilleri muhafaza etmenin, hatırlamanın aciliyeti bundandır. İşledikleri suçlar unutulmayacak, her kıtada ağızdan ağza dolaşacak. Her geçen gün daha çok insan HAYIR diyecek. Bugün sevdiğimiz ve korumak istediğimiz şeylere EVET demenin önkoşulu budur…”<br />
Evet, olumlulukları-olumsuzlukları unutmamak, unutturmamak, insanlığın, gelecek kuşakların insanca yaşam düzeninin “olmazsa olmaz” koşullarındadır.<br />
12 Eylül’le yüzleşmekten/ hesaplaşmaktan söz ediyorsanız; DİSK Genel Başkanı Süleyman Çelebi, “Ergenekon davası 12 Eylül’ü kapsamadan ve darbe şartlarını hazırlayan katliamları, cinayetleri ortaya koymadan gerçek bir darbe davası olamaz,” vurgusundaki üzere sorunu sistematik bütünselliği içinde ele almak zorundasınız!<br />
Varsın, Hadi Uluengin gibi “dönek(bile sayılmayan)ler”, “11 Eylül’ün mukadder bir sonucu olan 12 Eylül’ün sebeplerini ve darbeyi hazırlayan dâhili ve harici ortam”a dikkat çekerek, “En önce ve en baştan söyleyeyim ki ben bu ‘hesaplaşmak’ terimini sevmiyorum,” demekten beis duymasınlar.<br />
Gerçekten de 12 Eylül ile yüzleşmekten/ hesaplaşmaktan söz ediyorsanız; onun kapitalizme mündemiç “sebeplerini ve darbeyi hazırlayan dâhili ve harici ortam” teşhir etmeniz gerek ki, bu dün ve bugün ne kadar elzem ise yarın da o kadar elzem olacaktır.<br />
Ancak ne yazık ki Suavi’nin deyişiyle, “12 Eylül’le yüzleşemediğimiz gibi, gerçek yüzü halktan saklandı&#8230;”<br />
Bu noktada “12 Eylül’ün izleri Anayasa’yı değiştirmekle silinmez,” gerçeğini “es” geçmeden; “Bugün 12 Eylül cuntasıyla hesaplaşmak iddiasıyla yola çıkanlar mutlak bir şekilde 12 Eylül’de ne yaptıklarının da hesabını vermek durumundalar. Eğer o dönemde yaptıklarını savunamayacak durumdaysalar kamuoyundan ve eğer bir grup vs. söz konusuysa kendi tabanlarından özür dilemelidirler.”[8]<br />
Evet, 12 Eylül’den ve 12 Eylül’cülerden hesap sormak için öncelikle 12 Eylül’de ne yaptığınızın hesabını da vermek zorundasınız!<br />
Bırakın “demokrasi tacirleri” ne derlerse desin…</p>
<p>“DEMOKRASİ TACİRLERİ” PARANTEZİ</p>
<p>Bu gerekli, “olmazsa olmaz”, çünkü…<br />
“Siz” gerçekten de Fethullah Gülen’in (ve taraftarlarının) 12 Eylül’cü olduğundan bi-haber misiniz yoksa!<br />
Gülen’in 12 Eylül’e verdiği desteğin temelinde, onun sıkı bir anti-komünist olması yatıyor…[9]<br />
Gülen, darbeci paşalarla kendisininki dahil bazı İslâmi cemaatler arasında bir tür mutabakat olduğunu da itiraf ediyor.<br />
Gülen’in Anayasa’ya zorunlu din dersi koyduğu için Kenan Evren’i neredeyse “cennetlik” ilan etmiş olduğunu biliyorduk, ama aynı mülakatta 12 Eylül faşizmine daha fazla “hayır” atfediyor: “Bu son hareketin mimarları bazı müspet icraatta da bulundular. Toplumu, dirilmesi için bir kere daha silkelediler. Sovyet imparatorluğu yıkılma sath-ı mâiline girdiği bir dönemde maceracı gençlerin Türkiye’yi Sovyetler’in peyki hâline getirme oyununu bozdu ve ülkemizin içinden çıkılmaz bir bataklığa sürüklenmesini bilerek veya bilmeyerek önlediler. Bazı kıymetli vatan evlatlarına millete hizmet etme yollarını açtılar. İmam-hatiplerin açılmasına göz yumdu ve mekteplere ahlâk, din dersi koymak suretiyle bir tarihi yanılgıyı düzelttiler.”[10]<br />
Bugünlerde “12 Eylül 1980 askerî darbesi ile hesaplaşmak”tan söz eden Gülen cemaatinin bu konuda sergilediği “cansiperane mücadele”, kaba hatlarıyla şöyle:<br />
1980’li yıllarda “M. Abdülfettah Şahin” müstearıyla ‘Sızıntı’da başyazılar kaleme alan Fethullah Gülen ‘Asker’ başlıklı bir yazısında şöyle demişti: “Her milletin tarihinde asker bir tepe varlıktır (&#8230;) Bir de anadan doğma asker-millet vardır. O, asker doğar, askerlik türkülerinden ninniler dinler ve asker olarak ölür. Aşıktır askerliğe, serhad boylarına, akına ve kavgaya (&#8230;) Onun süngüsü, yüz defa iniltimizi dindirdi ve ateşimize su serpti. Yakın tarihimizde dahi kaç defa onda mazinin tebessüm eden çehresini ve yıldırımlaşan celadetini gördük&#8230; Eğer, atik davranıp da yıllardan beri hazırlanan karanlık emellerin önüne geçmeseydi, bütün bir millet olarak inkisar içinde ağlamadan başka çaremiz kalmayacaktı. Tuğa selam, sancağa selam ve ölçülerimiz içinde onu tutan yüce başa binlerce selam!”<br />
“Hocaefendi” ve cemaati, 12 Eylül 1980’den sonra, faşist darbeyi ve darbecileri desteklemişti. ‘Sızıntı’ Dergisi’nin Ekim 1980 tarihli nüshasındaki “Son Karakol”[11] başlıklı başyazısında “ümidimizin tükendiği yerde, Hızır gibi imdadımıza yetişen Mehmetçiğe bir kere daha selam duruyoruz” diyen Gülen, ertesi ay da, “Merhamet”[12] başlıklı başyazıyla darbecilere çağrıda bulunarak, “hem deli hem de kanlı”ya merhametin “mazlumlara” karşı korkunç bir merhametsizlik olacağını savunmuş ve “adalet tevzii vazifesini” [adalet dağıtma görevini] üstlenenlerin, “müteyakkız” [uyanık, tetikte] olmaları gerektiğini söylemişti.<br />
12 Eylül darbesinin ardından da İzmir Sıkıyönetim Mahkemesi Gülen hakkında soruşturma açtı. Fakat adı arananlar listesine giren Gülen nedense bir türlü ele geçirilemedi! Hâlbuki kendisi Türkiye’yi terk etmemişti; özellikle Ege bölgesinde cemaat çalışmalarını sürdürüyordu. (Hatta bir iddiaya göre, Burdur’da gözaltına alınmış ama şehrin Emniyet Müdürü ertesi gün Erzurum’a “tayin edilmişti”…)<br />
Özetle “Fethullah Gülen, Nurcu kökenli cemaat lideri, Erzurumlu Mehmet Kırkıncı gibi Nurcu kökenli birçok isim 12 Eylül cuntacılarıyla doğrudan ya da dolaylı iyi ilişkiler geliştirdi.”[13]<br />
Bu bir “sır” değildir; unutturulmamalıdır…</p>
<p>TAYYİPGİLLERİN GERÇEĞİ</p>
<p>Aslı sorulursa 12 Eylül babında, “Hocası” gibidir Tayyip’gillerin de gerçeği…<br />
Evet bir kez daha hatırlatmakta yarar var: Erdoğan’ın ve AKP’li kadroların çok önemli bir kesiminin bağımlı olduğu Zahit Kotku’nun yönettiği İskender Paşa Dergâhı ve Erbakan’ın liderliğini yaptığı Milli Görüş geleneği ile askerî darbeciler arasında her zaman bir işbirliği olmuştur. Her iki gelenek de darbecilerle sürekli kalıcı ilişkiler içinde oldular. Bu bir…<br />
İkincisi; “AKP, 12 Eylül döneminin yasal düzenlemelerinden, yarattığı siyasal boşluktan yararlanarak iktidar oldu”.[14]<br />
Bununla bağıntılı olarak üçüncüsüne gelince: AKP 12 Eylül karşıtı olmak bir yana, 12 Eylül’ün ruh ikizidir…<br />
Her şeyden önce, AKP, 12 Eylül darbecileri ile başlayan küreselleşmeci, neo-liberal, piyasacı çizginin savunucusu olarak, bir mirasçıdır. Kimin mirasçısı? 12 Eylül, Kenan Evren ismiyle özdeşleşmiş. Oysa bir o kadar sembol isim Turgut Özal’dır ve AKP, Özal’ın mirasçısıdır.<br />
12 Eylül askerî darbesi sadece siyasi sistemi bir diktatörlüğe çevirmekle kalmadı, ekonomik düzeyde de 24 Ocak Kararları ile neo-liberal, piyasacı, emek karşıtı, küreselleşmeci kapitalizm patikasına taşıdı ve bu mimari de Turgut Özal’a aittir. Turgut Özal, 12 Eylül 1980 öncesi Sabancı Grubu’nun koordinatörüydü, MESS isimli en militan işveren sendikasının başkanıydı. Demirel, Zincirbozan’a götürülürken müsteşarı Turgut Özal, 12 Eylül hükümetinin ekonomiden sorumlu başbakan yardımcısı koltuğuna oturtuluyordu.<br />
Turgut Özal-12 Eylül, hiç didişmediler. Darbe icraatını birlikte gerçekleştirdiler. Yeniden parlamenter rejime geçme sırasında Evren cuntasının hedefi, iki partili sistem kurmaktı. Biri kendi partileri MDP, diğeri konu mankeni Halkçı Parti olacaktı. Özal, bu şablonu bozan ANAP’ı kurmaya kalkınca sürtüşme oldu ama Özal’ın hamisi ABD, Evren cuntasını ikna etmeyi bildi.<br />
Özal’ın müritleri, 2002’de Erbakan’ın ortodoks milli görüşünden ayrılan Erdoğan-Gül ikilisinin kurduğu neo-liberal-muhafazakâr AKP’nin ruh ikizleri olduğunu hemen anladılar ve AKP’nin omurgasını oluşturdular; hem kimlikleri hem de taşıdıkları ruh aynıydı&#8230; Birkaç isim mi istersiniz: Tayyip Erdoğan’ın en yakın kadrosundan Cemil Çiçek, Abdulkadir Aksu, Bayburt Milletvekili Ülkü Güney, Ankara Milletvekili Ahmet İyimaya, Kahramanmaraş Milletvekili Mehmet Sağlam, Ardahan Milletvekili Saffet Kaya, İstanbul Milletvekili Murat Başeskioğlu, Kırıkkale Milletvekili Vahit Erdem, Ankara Milletvekili Zekai Özcan&#8230;<br />
12 Eylül’ün sembol isimlerinden Turgut Özal’ın müritlerinin ete kemiğe büründürdüğü AKP, tıpkı 12 Eylülcüler gibi, emek karşıtı, anti-sendikal, anti-kamucu, neo-liberal, piyasacı, küreselleşmeci bir çizgiyi benimsedi. Hatta, doğruyu söylemek gerekirse, 2003-2008 döneminde IMF ile yürüttükleri program kapsamında özelleştirmede, liberalleşmede 12 Eylülcüler ve devamı ANAP’tan daha militan bir çizgi izlediler. Halep oradaysa, arşın burada. Bakın özelleştirme verilerine, bakın devleti küçültme verilerine&#8230; AKP iktidara geçerken kaç KİT çalışanı varmış? 384 bin. Şimdi? 184 bin&#8230; 200 bin tasfiye&#8230; Bakın bakalım bugün sayıları 13 milyonu bulan işçiden-memurdan kaçı sendikalı? 3.5 milyonu. Kaçı toplusözleşme yapabiliyor? Ancak 750 bini&#8230; Kaçı greve çıkıyor? 3 bini!. Gelir bölüşümü? 12 Eylül döneminden bile geride. Türkiye, Meksika ile birlikte, dünyanın en rezil bölüşüm tablolarından birine sahip.<br />
12 Eylül 1980 ile hesaplaşma palavrasını sıkan AKP’nin 12 Eylül ile bir derdi olsa, 8 yıldır 12 Eylül simgelerine sessiz kalır mıydı? Bugün adı işkence ile cellatlık ile anılan Kenan Evren’in, eseri 12 Eylül’ün ismi, hâlâ birçok okulda, caddede, bulvarda. 12 Eylül adını taşıyan birçok kamusal alan var. Alın size Kenan Evren ilkokulları listesi: Adana Seyhan/ Adıyaman Kahta (yakında değişti)/ Antalya Döşemealtı Nebiler/ Çanakkale Gökçeada/ Diyarbakır Ergani/ Antep Şahinbey/ Giresun/ Hatay Dörtyol/ Konya Çumra/ Malatya Topsöğüt/ Manisa Kula/ Marmaris/ Niğde Bor/ Samsun Çarşamba/ Sivas Şarkışla/ Osmaniye Bahçe. Adı Evrenpaşa olan okullar: Bitlis, Elazığ, Erzurum, İzmir, Muğla Armutalan, Şanlıurfa Ceylanpınar. Adı 12 Eylül olan okullar: Ankara Haymana, Bitlis, İzmir Narlıdere, Siirt Baykan.<br />
Ve Evren liseleri: İstanbul Kadıköy, İzmir Konak, Manisa Alaşehir. Adana’da, Antep’te Kenan Evren isimli bulvarlar, caddeler&#8230;<br />
12 Eylül rejimi ile derdi olan bir iktidar, bugüne kadar bu işkencecinin isminin kamusal kurumlarda taşınmasının dayanılmaz ağırlığına tahammül eder miydi? Onların 12 Eylül karşıtlıkları yalandır, gerçek olan ise 12 Eylül’ün mirasçısı olduklarıdır.[15]<br />
Şimdi burada durup, 12 Eylül’de idam edilen Necdet Adalı’nın mektubundan ve onun adına yazılan şiirlerden bölümler okurken “gözleri dolan”(?!) Erdoğan’ın, “12 Eylül ile… biz yüzleşeceğiz,” demesinin ne kadar inandırıcı, ikna edici olduğuna ve buna “Evet” diyen “dönek(bile sayılmayan)ler” hakkında karar verin!</p>
<p>“DÖNEK(BİLE SAYILMAYAN)LER”İN MARUZATI/ MERAMI</p>
<p>Bugünlerde, referandum vesilesiyle 12 Eylül konusunda ahkâm kesen “dönek(bile sayılmayan)ler”in maruzat/ meramlarına gelince!<br />
“12 Eylül öncesi ve sonrası: ödlek siyaset”ten söz eden Hadi Uluengin, “1922 Mussolini’si, 1933 Hitler’i ve 1936 Franko’su sebep değil birer sonuçtu. Tıpkı, 12 Eylül 1980 Kenan Evren’inin de böyle bir sonuç olduğu gibi! Sebep ise aynı Evren’in yine ‘olgunlaşmaya’(!) bıraktığı ‘durum’dur,” vurgusuyla ekliyor:<br />
“Kabul, Kenan Evren ve şürekâsı zehirli meyvenin ‘olgunlaşmasını’ beklemiş; hadi bilemediniz dalı biraz sallamış olabilirler ama, vahşi fidanı diken ve habis ağacı sulayan sorumlu olarak da onları göstermek inatçı, nesnel, soğuk ve acıtıcı gerçeği inkâr etmek olur!”<br />
Burada 12 Eylül’ü, “önleyici bir kaçınılmazlık” olarak sunan Uluengin devam ediyor:<br />
“12 Eylül darbesinin gerçekleştiği 1980 sonbaharında dünya ahvali nasıldı? Vahimdi! Kelimenin tam anlamıyla berbattı! Cipciddiydi! (…) Özetlersek, Türkiye’nin 12 Eylül darbesini yaşadığı 1980 sonbaharında dünya ahvâli aynen ‘Bindik bir alâmete, gidiyoruz bir kıyamete’ deyimindeki gibidir. O Türkiye ise zaten o kıyametin tam göbeğindedir. Deccal çoktan kapımızı çalmıştır.”<br />
Evet, evet bu zihniyet “darbeyi kaçınılmaz” olarak sunuyor; hem de, “Bazen siyaset sınıfı intihar eder. Kolektif olarak eder. Tıpış tıpış mezbahaya gider. İşte 1975-1980 yılları arasında Türkiye siyaset sınıfının yapmış olduğu şey de budur! (…) 12 Eylül 1980 arifesi Türkiye’sindeki siyaset sınıfı tüm basiretsizliğiyle ve kolektif biçimde intihar eder,” vurgusuyla ve en önemlisi 1975-1980 yılları arasındaki sınıf mücadelelerini yok sayarak!<br />
Tüm bunlarla birlikte “Övünmeliyiz, otuz yıl sonra 12 Eylül darbesini tartışmayı nihayet güncelleştirdik. O hâlde açık konuşalım. Nesnel, soğuk ve mesafeli tahliller yapmaya çalışalım” deyip ekliyor:<br />
“Bir kere her şeyden önce, 12 Eylül 1980’nin alternatifi 11 Eylül 1980 değildi! … Hayır, 11 Eylül 1980’ün akşamı 12 Eylül 1980’in şafağından daha iyi değildi! Tam tersine, daha berbattı, daha korkunçtu ve daha dehşetti! Dolayısıyla, dönemin angaje militan ve siyasetçileri hariç kim ki 12 Eylül 1980 sabahı ferahladığını, hiç olmazsa oh çektiğini itiraf etmiyor, kusura bakmasınlar ama onlar ya yalan söylüyorlar ya da hafıza kaybına uğradıkları için o 11 Eylül 1980 akşamını unutuyorlar.”<br />
Dikkat edin, Uluengin “11 Eylül 1980 akşamı”ndan musdarip olduğunu bugün ilan eden, bel-kemiksiz liberallerdendir!</p>
<p>JANUS’UN KARDEŞLERİ: İKİYÜZLÜ LİBERALLER</p>
<p>Kapitalizme mündemiç her konuda olduğu gibi, Janus’un kardeşleri; liberaller 12 Eylül konusunda da ikiyüzlüdürler!<br />
Mesela bugünlerde “askerî vesayet”e, “12 Eylül’e karşı olduğu”ndan söz etse de 1981’de “Gecikselerdi, vatan bizim elimize geçecekti!” ve “Orgeneral Evren, Fatsa’nın Komünist merkezi olduğuna işaret etmiş, Anayasa’nın çarpık taraflarının anarşistlerin işine yaradığını söylemiş, ‘Gecikseydik vatan komünistlerin eline düşecekti’ demek suretiyle, mazideki vakalar, bugünkü başarılarla, 12 Eylül’ün meşruiyetini bir kere daha vurgulamıştır,”[16] diyen Nazlı Ilıcak…<br />
Mesela, “Biz Atatürk’ün ortaya koyduğu bu kesin açıdan cumhuriyetçiliği alabildiğine sulayıp güçlendireceğimiz yerde, öfkesiyle acımasızlığı durmadan eleştirilmesi gereken kardeş, oğul, torun ve elliye yakın sadrazam katliyle yüklü bir monarşinin övgüsüne, neredeyse dört elle sarılmaya yöneldik… Şu Osmanlı safsatasından kendimizi doğru dürüst arıtsak ve monarşinin öfke ve acımasızlığına, cumhuriyetçiliğin hümanizması ve bilimsel soğukkanlılığıyla, yeniden bakmaya başlasak -ki Atatürk dönemi de böyleydi- kendi içimizde de dışımızda da taptaze bir baharın, gönlümüzü her zaman daha çok yüceltecek yeni meltemlerini çok hızlı duymaya başlarız…”[17] “Kemalizm ‘Batı’ya boyun eğmeden Batılı olmak’ diye değerlendirilir ki, biz de bu tanımlamanın doğruluğuna yüzde yüz inanmaktayız,”[18] diyen Çetin Altan…<br />
Ya da Temmuz 2010’da, “Belirleyiciliği itibariyle Türk Cumhuriyet tarihinin en kara, en keskin günüdür, 12 Eylül 1980,”[19] dese de; Eylül 1982’de ‘Sızıntı’ Dergisi’nde, “Eylül zaferlerinin en sonuncusu olarak 12 Eylül harekâtını kaydetmede fayda var. 12 Eylül dış düşmanlara karşı bir zafer değildir. Ama bir yönüyle ondan daha ehemmiyetlidir,”[20] diyen “demokrat” Ali Bayramoğlu…<br />
Veya bugünlerde Turgut Özal’a methiyeler düzen Hasan Cemal’in Eylül 1988’de Ona, “Kendisinin (Turgut Özal’ın-b.n.) demokrasi kültüründen ne denli yoksun olduğunu, Cumhuriyet gazetesi de yazarları da öteden beri gayet iyi bilirler. (&#8230;) Ayrıca ANAP lideri, Cumhuriyet okurlarının demokrasi bilincini küçümsemekle onlara saygısızlık etmiştir. Bu gazetenin okurları, demokrasinin ne olup ne olmadığını, bir askerî yönetimin yasakçı koşullarının ürünü bir başbakandan öğrenecek değiller. Çünkü Cumhuriyet okurları, demokrasinin ne olduğunu, onun askıya alındığı en güç dönemlerde bile gazeteleriyle birlikte verdikleri çetin sınavlarda çok iyi kavramışlardır,”[21] diyen köklü itirazını unutması gibi…</p>
<p>12 EYLÜL HİKÂYELERİ</p>
<p>Derya Alabora haklı; 12 Eylül… gerçek bir kâbustu ve hâlâ devam ediyor&#8230;”<br />
“12 Eylül’de… Henüz 15 yaşında bir lise öğrencisiydim. İzmit’teydim” diyen Julide Kural’ın belirttiği gibi, “12 Eylül sabahını unutmayacağım! Sonrasında güzelim ülkemin tüm renkleri griye döndü…”<br />
Vd’leri, vs…12 Eylül hikâyeleri tükenmez…<br />
Neler olmadı neler; kimi savaştı, kimi direndi, kimi darağaçlarında işkencelerde öldü, kimileri de anılarını yazdı, nutuk attı, sustu köşesine çekildi, kimileri pişman oldu, vazgeçti…<br />
Neler olmadı neler!<br />
Hikâyeler tükenmez; ama aslolan 12 Eylül’ü yaşayanların, nerede olursa olsun, 12 Eylül’e karşı ne yaptığıydı; yani lafı/ sözü değil, vukuatıydı!<br />
Kilit mesele bu!<br />
Neo-liberaller, AKP’liler, Janus’un kardeşleri “dönek(bile sayılmayan)ler” bu konuda diyecek neyin var? Söyleyin, konuşun! Ya da sonsuza kadar susun!<br />
Diyeceklerimizi toparlıyoruz: “… ‘12 Eylül’ün en büyük tahribatı nedir?’ diye soran olursa, ‘halkın kendi adına ve kendisi için hiçbir şey yapamayacağına en azından bir süre için ikna edilmesidir’ derim,” vurgusuyla Aydın Çubukçu, müthiş önemli bir saptamayı dillendiriyor.<br />
12 Eylül ile hesaplaşma yeniden halkın mücadelesi ve iradesi için gereklidir; neo-liberaller ise bu gerekliliği “es” geçmektedir!<br />
Oysa Türkiye’de yaşayan nüfusun yüzde 67’si geniş anlamda 12 Eylül kuşağını oluşturup, 12 Eylül rejiminin esas gücü de burada yatıyorken; ya da Halil Altındere’nin deyişiyle, “Yeni jenerasyonun bir kısmı Kenan Evren’i bir ressam olarak biliyor. Tonton, yaşlı bir ressam amca gibi,” tanıyorken; yapılması gereken tamı tamına Pablo Neruda’nın, “Ölü, yiğit, gölge ve buz, ne varsa/ Tohuma dururlar yeniden/ Ve halk, toprağa gömülü/ Tohuma durur bir yerde/ Buğday nasıl filizini sürer de/ Çıkarsa toprağın üstüne/ Güzelim kırmızı elleriyle/ Sessizliği burgu gibi deler de/ Biz halkız, yeniden doğarız ölümlerde,” dizelerindeki gerçeği anımsamak/ anımsatmaktır!<br />
Evet, 12 Eylül ve sebep-i hikmeti karşısında; “Yetmez Ama Evet…” veya “İstemesek de Hayır…” diyen egemen hegemonyaya eklemlenme aczi yerine; halk olduğumuzu, haklı olduğumuz bir kez daha Miguel Benasayag’ın, “Karşı çıkış, muhalefet artık kapalı odalarda ya da genel kurullarda hazırlanıp daha sonra alanlarda gerçekleştirilecek bir şey değil. Karşı çıkış, her bir durumun içinde ve yalnızca o duruma dayanarak doğacaktır,” vurgusu eşliğinde militanca hayata geçirmeliyiz!<br />
O hâlde konuya ilişkin son bir vurgu da şu olabilir; Halil Cibran’dan: “Tıpkı bir zincir gibi en zayıf halkanız kadar zayıf olduğunuz söylendi sizlere. Bu sadece yarısıdır gerçeğin. Sizler aynı zamanda en güçlü halkanız kadar güçlüsünüz…”[22]</p>
<p>25 Eylül 2010 21:04:25, Ankara.</p>
<p>N O T L A R<br />
[*] 4 Eylül 2010 tarihinde ‘Devrimci 78’liler’in Diyarbakır Cigerhun Kültür Merkezi’nde düzenlediği etkinlikte Temel Demirer’in yaptığı konuşma&#8230; Newroz, Yıl:4, No:144, 2 Eylül 2010…<br />
[1] Arséne Houssaye.<br />
[2] Türker Alkan, “Allah Göstermesin!”, Radikal, 13 Eylül 2009, s.17.<br />
[3] “12 Eylül Darbesi 1”, Hazırlayan: Sultan Özer, Evrensel, 12 Eylül 2009, s.11.<br />
[4] Haluk Başcıl, “Emekçi, İşçi Penceresinden 12 Eylül”, 11 Ağustos 2010, http://www.birgun.net/wall_index.php?news_code=1281523665&amp;year=2010&amp;month=08&amp;day=11<br />
[5] Şükran Soner, “Unutturmamak”, Cumhuriyet, 12 Eylül 2009, s.13.<br />
[6] Tam metin için bkz: M. Sönmez, Kırk Haramiler, Arkadaş Yay., 1990.<br />
[7] Mustafa Sönmez, “12 Eylül; Masum Değilsiniz Hiçbiriniz!”, Cumhuriyet, 12 Eylül 2009, s.12.<br />
[8] Ruşen Çakır, “12 Eylül’ün Hesabını Vermeden 12 Eylül’den Hesap Sorulabilir mi?”, Vatan, 30 Temmuz 2010, s.17.<br />
[9] Gülen’in 12 Eylül 1980 darbesini nasıl olumladığı hakkında daha fazla bilgi edinmek isteyenler şu linkten yararlanabilir: http://tr.fgulen.com/content/view/3178/157/<br />
[10] Ruşen Çakır, “Hani 12 Eylül Darbesi Hayırlara Vesile Olmuştu?”, Vatan, 14 Ağustos 2010, s.17.<br />
[11] Yıl:2, No:21, Ekim 1980.<br />
[12] Yıl:2, No:22, Kasım 1980.<br />
[13] Ruşen Çakır, “30 Yıl Önce de ‘Evet’ Demişlerdi”, Vatan, 9 Ağustos 2010, s.17.<br />
[14] Öztin Akgüç, “12 Eylül’ün Bir Sonucu: AKP İktidarı”, Cumhuriyet, 1 Ağustos 2010, s.13.<br />
[15] Mustafa Sönmez, “AKP, 12 Eylül’ün Ruh İkizidir”, Cumhuriyet, 2 Ağustos 2010, s.12.<br />
[16] Nazlı Ilıcak, Tercüman, 16 Ocak 1981.<br />
[17] Çetin Altan, Milliyet, 14 Mart 1981.<br />
[18] Çetin Altan, Milliyet, 10 Kasım 1981.<br />
[19] Ali Bayramoğlu, Yeni Şafak, 24 Temmuz 2010.<br />
[20] Ali Bayramoğlu, Sızıntı Dergisi, Eylül 1982.<br />
[21] Hasan Cemal, Cumhuriyet, 27 Eylül 1988.<br />
[22] Halil Cibran, Ermiş, Çev: Ayşe Berktay, Alkım Yay., 2006, s.88.</p>
<div class="addthis_toolbox addthis_default_style addthis_32x32_style" addthis:url='http://www.atik-online.net/2010/09/12-eylulun-%e2%80%9cekonomi-politigi%e2%80%9dne-kenar-notlari/' addthis:title='12 Eylül&#8217;ün “Ekonomi-Politiği”ne Kenar Notları[*] ' ><a class="addthis_button_preferred_1"></a><a class="addthis_button_preferred_2"></a><a class="addthis_button_preferred_3"></a><a class="addthis_button_preferred_4"></a><a class="addthis_button_compact"></a></div>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.atik-online.net/2010/09/12-eylulun-%e2%80%9cekonomi-politigi%e2%80%9dne-kenar-notlari/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Asla Unutulmasın Diye “Refendum Hikâyesi”!</title>
		<link>http://www.atik-online.net/2010/09/asla-unutulmasin-diye-%e2%80%9crefendum-hikayesi%e2%80%9d/</link>
		<comments>http://www.atik-online.net/2010/09/asla-unutulmasin-diye-%e2%80%9crefendum-hikayesi%e2%80%9d/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 01 Sep 2010 20:59:54 +0000</pubDate>
		<dc:creator>AHM</dc:creator>
				<category><![CDATA[Köşe Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[Sibel Özbudun - Temel Demirer]]></category>
		<category><![CDATA[asla]]></category>
		<category><![CDATA[diye]]></category>
		<category><![CDATA[hikayesi]]></category>
		<category><![CDATA[refendum]]></category>
		<category><![CDATA[unutulmasın]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.atik-online.net/?p=5835</guid>
		<description><![CDATA[SİBEL ÖZBUDUN-TEMEL DEMİRER &#124; 01 – 09 – 2010 &#124; “Körleştiğimizi sanmıyorum, bence biz körüz. Körüz, ama görebiliyoruz. Görebilen, ama görmeyen körleriz.”[1] “Anayasa Referandumu Paketi”nin oylanmasına az zaman kaldı. “Evet”/ “Hayır” orta oyunuyla dört yan toz duman. “Yetmez Ama Evet”cilerle “İstemesek de Hayır”cılar da işin cabası! Bugünler, bugünlerde söylenenler, olanlar yazılmalı; unutulmasın, gelecek günlerde anımsansın [...]<div class="addthis_toolbox addthis_default_style addthis_32x32_style" addthis:url='http://www.atik-online.net/2010/09/asla-unutulmasin-diye-%e2%80%9crefendum-hikayesi%e2%80%9d/' addthis:title='Asla Unutulmasın Diye “Refendum Hikâyesi”! ' ><a class="addthis_button_preferred_1"></a><a class="addthis_button_preferred_2"></a><a class="addthis_button_preferred_3"></a><a class="addthis_button_preferred_4"></a><a class="addthis_button_compact"></a></div>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.atik-online.net/wp-content/uploads/2010/07/sibel_ozbudun_temel_demirer.png" rel="lightbox[5835]" title="sibel_ozbudun_temel_demirer"><img class="alignleft size-thumbnail wp-image-5633" title="sibel_ozbudun_temel_demirer" src="http://www.atik-online.net/wp-content/uploads/2010/07/sibel_ozbudun_temel_demirer-100x100.png" alt="" width="100" height="100" /></a>SİBEL ÖZBUDUN-TEMEL DEMİRER | 01 – 09 – 2010 |</p>
<p>“Körleştiğimizi sanmıyorum,</p>
<p>bence biz körüz.</p>
<p>Körüz, ama görebiliyoruz.</p>
<p>Görebilen, ama görmeyen körleriz.”<strong><em>[1]</em></strong></p>
<p>“Anayasa Referandumu Paketi”nin oylanmasına az zaman kaldı. “Evet”/ “Hayır” orta oyunuyla dört yan toz duman. “Yetmez Ama Evet”cilerle “İstemesek de Hayır”cılar da işin cabası!<span id="more-5835"></span></p>
<p><em>Bugünler, bugünlerde söylenenler, olanlar yazılmalı; unutulmasın, gelecek günlerde anımsansın diye kayıt altına alınmalı</em>…</p>
<p>Hem de “Evet” ile “Hayır”ın kayıkçı dövüşü gibi, “Yetmez Ama Evet”cilerle “İstemesek de Hayır”cıların vukuatlarıyla; “Boykot”a karşı dezenformasyona dayalı reel-politiker tutumlarıyla yazılmalı…</p>
<p>Aslı sorulursa bir yerde de Thomas More’un, “İnsan, iyiyi gerçekleştiremezse, kötüyü yumuşatmalıdır” önermesine, “Böyle düşünmek yerine, yeni bir ülke için harekete geçmeli, yaşamın pahasına da olsa değişim için çaba sarf etmelisin. Bu ise sadece karşıdan bakıp eleştirmekle gerçekleşmez. Önemli olan o ülkenin inşasında bir parçada olsa pay alabilmektir,”<strong><em>[2]</em></strong> yanıtındaki tutumun güçlendirilmesine katkıda bulunmayı amaçlıyoruz;  çünkü bu giderek daha gerekli oluyor.</p>
<p><strong>DURUMUN “VEHAMETİ”</strong></p>
<p>Kayıkçı dövüşünün giderek sertleşt(irild)iği gidişatta durum kimilerine göre “vahim” olarak addedilse de, hiç kimsenin şüphesi olmasın, bu(nlar) “vaka-i adiye”dendir…</p>
<p>Yani “Ergenekoncu”lardan Rauf Denktaş’ın, Türkiye’deki siyasi tabloyu değerlendirirken, “Sanki iç savaş hazırlığı”; ya da “Ilımlı İslâm”cı Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç’ın ise, referandumda “Hayır” çıkması durumunda Türkiye’de yeni bir anayasa yapılmasının güçleşebileceğini hatta ülkenin karmaşaya sürükleneceğini öne sürmesi; veya Zvi Bar’el’in, “AKP’yle orduyu karşı karşıya getiren mücadelede iki taraf da melek değil. Mücadelenin önemli bir safhası referandumda belli olacak. Erdoğan’ın önerdiği reformlar ülkeyi daha İslâmi bir devlete dönüştürmeyecek ama yeni bir çağın, yani Kemalizm yerine Erdoğanizm’in köşe taşını oluşturacak,”<strong><em>[3]</em></strong> belirlemeleri “öznel” siyasi mülahazalardır; aslolan, olanlarla yine ve bir kez daha “Evet” ve “Hayır”larla siyasal etkinlik alanı kontrol ederek, genişleten burjuva siyaset olacaktır.</p>
<p>Bu referandumdan, “Boykot”cular hariç, “Evet”ciler “Yetmez Ama Evet”cileri, “Hayır”cılar da “İstemesek de Hayır”cıları mücadele ve hegemonya alanlarına yedekleyerek çıkacaklardır! Esas tahribat da budur, buradadır!</p>
<p>İlginç bir örnek: Bir yanda Ertuğrul Özkök, “Liberal bir zulüm dönemi yaşıyoruz,” vurgusuyla ekliyor: “Demokrasinin geleceğini berbat görüyorum. Bence Türkiye’deki demokrasinin başındaki en büyük tehlike şu anda demokrasinin tarifini yapma yetkisini sadece kendinde gören insanların yarattığı zulüm ortamıdır. Türkiye’de liberal bir zulüm dönemi yaşıyoruz. Ergenekon davasında yapılan hataları eleştirdiğiniz anda Ergenekoncu, darbeci, postal yalayıcısı diye damgalanıyorsunuz”!</p>
<p>Kimileri buna “doğru” diyerek “askerî vesayet”i görmezden gelip, ona endeksleniyor!</p>
<p>Kimileri de, eski illegal TKP Genel Sekreteri Nabi Yağcı gibi, “Çözülüyor&#8230; Ülkemiz Cumhuriyet tarihi boyunca ilk kez tabandan gelen dinamiklerin direngen gücüyle Bonapartist ‘teamülleri’ yıkıyor. Adını koymaktan kaçınmayalım, ‘devrimsi’ bir durum yaşanıyor”; ya da eski ANAP’lı Hasan Celal Güzel gibi, “Türkiye’de bir ‘sessiz devrim’ gerçekleştirildi. 27 Mayıs’tan beri yarım yüzyıldır, Türk demokrasisini kıskacına almış bulunan ‘Militarist Vesayet Rejimi’ ortadan kaldırıldı. Referandum polemiklerinin patırtısı arasında önemi tam olarak anlaşılamayan son YAŞ toplantıları ve alınan kararlar, Türkiye’deki ‘mahcur demokrasi’ye son vererek bütün kurum ve kurallarıyla işleyen ‘Yeni Demokrasi Dönemi’ni başlattı,” zırvalarıyla herkesi AKP’nin cenahının vesayetine bağlamaya çağırıyor!<strong><em>[4]</em></strong></p>
<p><em>Bir zamanlar illegal TKP yöneticisiyken, kimilerini “devrimci durum var,” dedi diye partiden atan Nabi Yağcı’nın, (bir kelime oyunundan baka hiçbir anlamı olmayan) “devrimsi durum” tespiti ile Hasan Celal Güzel’in “sessiz devrim” saptaması aynı zihniyetin ürünüdür! </em></p>
<p>Burada atlanan, önemli olan sermayeden, sermaye vesayetinden tek kelime dahi edilmemesidir.</p>
<p>Oysa Türkiye’yi küresel kapitalizme bir kez daha neo-liberal standartlarda çivileyecek anayasa referandumu paketiyle, 12 Eylül Anayasası’nın hem otoriter zihniyeti hem de kapitalist mantığı, daha da tahkim edilirken; darbe anayasasının sermayeperver, despot ruhu; küreselleşmeye uygun düzenlemelerle makyajlanarak “yeni” diye sunulacaktır.</p>
<p>Bu da küreselleşmenin bugünkü aşamasında “demokrasi” kisvesine bürünmüş kapitalizm olarak pazarlanacak; “askerî vesayetin bittiği algısı” toplumda işlenirken; sermaye vesayeti aklanarak göklere çıkartılacaktır!</p>
<p>Asıl oyun ve durumun “vehameti” de budur, buradadır!</p>
<p><strong>AKP MANİPÜLASYONU</strong></p>
<p>Ortada bir Fransız atasözünün “Tout nouveau tout beau/ “Her yeni güzeldir,” ambalajında sunulan bir AKP manipülasyonu söz konusudur.</p>
<p>Öncelikle şunu belirtmek gerek: AKP, 12 Eylül’ün travmalarının bekçisidir. AKP, 12 Eylül ile hesaplaşmak şöyle dursun, aksine 12 Eylül’ü mantıksal sonuçlarına ulaştıran bir siyasi öznedir. Bu bağlamda AKP seyr-ü seferinde zincirin son halkası olarak görülebilecek “anayasa açılımı”nın da önceki açılımlardan köklü bir farkı yoktur. “Uzlaşmayı zorlamayan ve AKP’nin kendisine yönelik olası tehditleri önlemek amacıyla hazırlandığı izlenimi veren anayasa açılımı güvenilir olmaktan uzak bir yörünge izliyorken”;<strong><em>[5]</em></strong> “Açılım maceraları”ndan hareketle “12 Eylül referandumunun da, mevcut sorunların çözümünden ve demokrasiyi genişletmekten çok yıpranan AKP iktidarının tahkimine zemin hazırlayacağını söylemek mümkündür.”<strong><em>[6]</em></strong></p>
<p>Biliniyor: AKP, başından beri, halka ve entelektüellere dönüp “Siz demokrasinin sınırlarının genişlemesini, Kürt sorununun çözülmesini, 12 Eylül kalıntılarının temizlenmesini, darbe korkusunun sona ermesini, AB üyelik sürecinin başarıyla sonuçlandırılmasını istiyorsunuz, ben de istiyorum,” dedi. Yerli ve yabancı iş çevrelerine de serbest piyasa, Avrupa Birliği reformları vaat etti. ABD’ye dönüp, “Bölgede demokratik görünüşlü bir Müslüman devlet istiyorsunuz, Araplara, İsrail’e kafa tutacak güçlü bir ülke istiyorsunuz, biz de aynen bunları istiyoruz,” dedi.</p>
<p>Bir süre işler gibi görünen bu yaklaşım, AKP’yi desteklemeyi kabul edenler, beklentilerine uymayan gelişmeler görmeye başlayınca, Arap dünyası lider aramadığını vurgulayınca, “açılımlar” kapanmaya başlayınca dağılmaya başladı.</p>
<p>AKP döneminde, Yahudi düşmanlığı açıkça dile getirildi (“Dedeleriniz, ecdadınız kovulduğu zaman sizi kalkıp da bu topraklarda ağırlayan, misafir eden Osmanlı’nın torunları olarak konuşuyoruz”, “Öldürmeye gelince siz çok iyi bilirsiniz”, “Yahudiler parayı, bilgiyi çok iyi yönetirler&#8230;), kadın erkek eşitliğine inanılmadığı vurgulandı. Kürt sorunu, “açılımla” başladı, kitlesel tutuklamalarla devam ederek, “özel ordu” projesine, Manisa, İnegöl, Hatay “durumlarına” ulaştı. Darbeyi önleme söylemiyle, yüzlerce insan içeri alındı, ama temel hukuksal, insanî hakları da ayaklar altına&#8230; Telefon dinleme, kişinin mahremiyet hakları ihlâl edildi, muhalefete yönelik bir korku ortamı yaratıldı.<strong><em>[7]</em></strong> Emniyetin, yargının Fethullahçı kliğin eline geçtiği, bizzat emniyet yöneticileri tarafından dillendirilir oldu.<strong><em>[8]</em></strong> Tüm bunlar “demokratik dönüşümler” adı altında yaşandı!</p>
<p>Kökleri itibariyle “Yeşil Kuşak Anti-Komünizmi”ne endekslenmiş AKP’yi “demokrat” ya da “demokratikleştirici bir unsur” olarak görmek, kasıt değilse eğer, siyasal miyopluktur!</p>
<p>Bu noktada Hasan Kayım’ın, “Bir partiye mi, düzene mi muhalifsiniz?” sorusuyla birlikte; Oya Baydar’ın, ‘Hayır’da AKP Var’ başlıklı yazısındaki, “Doğrumuzu yanlışımızı, evet’imizi hayır’ımızı, cephemizi safımızı AKP’ye göre belirliyoruz. Sağıyla, soluyla, partisi, sendikası, işveren kuruluşu, meslek örgütü, STK’sıyla ve de hepimiz tek tek, birey olarak siyasi çizgimizi, tavrımızı, siyasi irade ve tercihlerimizi, daha da ötesi cepheleşmemizi, düşmanlaşmamızı, çatışkılarımızı AKP’ye yandaşlık veya AKP’ye karşıtlık üzerinden şekillendiriyoruz… Yeni anayasa istiyoruz diyenlerle beraberim ben… Anayasa referandumunda aklımı ve vicdanımı AKP fobisine ve ipoteğin kaptırmayacağım, ‘Yetmez Ama Evet’ diyeceğim ki kendimle tutarlı olayım, 12 Eylül Anayasası’nı aklamayayım,” görüşleriyle karşı karşıya kalırız…</p>
<p>Kayım ile Baydar’ın kelime oyunları, dolaylı AKP sakşakçılığından malûldür.</p>
<p><em>Lafı dolaştırmaya gerek yok: Siz, nasıl ve hangi “öznel” nedenden olursa olsun, AKP’nin tek başına ve kimseyi aldırmadan, Kürtleri kesin kez dışlayarak hazırladığı “AKP Patentli” bir 12 Eylül Anayasa’sının makyaj paketini, dolayısıyla da bu paket şahsında “Taraf olmayan bertaraf olur” tehdidini savuran Erdoğan’ın AKP’sini desteklemiş oluyorsunuz</em>…</p>
<p>Bu tevil’i kabil olmayan netlikte ortadadır!</p>
<p>Evet, biz bu partiye de (AKP), bu düzene de (kapitalizm), bu düzenin öteki partilerine de (CHP, MHP, BBP, DP vd’leri) karşıyız; bunları birbirinden ayırmadan da alayına isyan ediyoruz…</p>
<p>Ha; “Değişmek zorunda olan bir toplum, bu değişime öncülük edecek partiyi yaratır, AKP’yi kapatsanız başka bir parti değişimi gerçekleştirmek için çıkar… Sorunları aşmak ancak bu çürümüş, kirlenmiş sistemi değiştirmekle mümkün. Onun için de öncelik sistemin değişmesindedir. Önümüzdeki büyük soru, AKP’li olup olmadığınız değil, büyük soru ‘bu sistemden yana olup olmadığınız.’</p>
<p>Eğer sistemden yana ama AKP’ye karşıysanız, canınızın istediği gibi eleştirin AKP’yi ve bize bu rezil sistemin ‘nasıl değiştirilmesi’ gerektiğini anlatın, bu sistemi nasıl değiştireceğinizi anlatın, nasıl bir sistem istediğinizi anlatın,” diyen Ahmet Altan’ın AKP’nin “bu sisteme karşı” olduğu imasına gelince soralım: Kastettiğiniz hangi sistemdir?</p>
<p><em>Siz kapitalizmin özel bir örgütlenmesine karşı (hadi buna “Ergenekon” diyelim!), yine kapitalizmin bir başka özel örgütlenmesini (buna da neo-liberal “Hocacılık” diyelim!) savunuyorsanız; bu sizin demokrat olduğunuzu, sebep ve sonuçlarıyla 12 Eylül’e karşı çıktığınızı değil; sadece AKP’li olduğunuzu gösterir</em>… Hepsi o kadar!</p>
<p>Yok eğer bu konuda yine Muhammed Nureddin gibi, “Türkiye’de referanduma ‘hayır’ (isterseniz ‘boykot’ deyin-b.n.) kampanyasını yürütenler reformların özüyle ilgilenmiyor. Tek istekleri genel seçim öncesi AKP’yi zayıflatmak. Oysa referanduma sunulacak reformlar devlet içinde devletçikleri ortadan kaldıracak,”<strong><em>[9]</em></strong> itirazını dillendirecek olursanız; “Ergenekon”u kaldırmaya uğraşanların, onun yerine “kendi cemaatleri”ni ikame ettikleri er geç görülecektir! Kaldı ki, AKP gibi bir düzen partisinin de “zayılaması”na hayıflanmamak, bu konuda kaygılanmamakta yarar var.</p>
<p>Hayır; kimse bir “Sazan” (“Sezen” mi deseydik acaba?) gibi Erdoğan’ın AKP’nin grup toplantısında, 12 Eylül’de idam edilenlerin mektuplarını okuyup ağlamasına, referandumda CHP, MHP ve BDP tabanından da “Evet” oyu isterken, “12 Eylül ile biz hesaplaşacağız,” yalanı ile AKP İstanbul İl Başkanı Aziz Babuşcu’nun, “Türkiye kendi çocukları olan Deniz Gezmiş’e, Ahmet Kaya’ya, Nâzım Hikmet’e yapıldığı gibi haksızlık etti” vurgusuna inanmamalıdır; inanamaz da!</p>
<p>AKP, “Yapacağım” dediği bir alay şeyi 7 yılı aşkın iktidarında yapabilirdi ve yapmadı; üstüne üstlük bu yetmezmiş gibi “engelledi” de..</p>
<p>Örnek: “TBMM tatile girerken, TSK İç Hizmet Yasası’nın 35. maddesinin kaldırılmasına ilişkin tartışmalar da rafa kalktı. BDP Şırnak Milletvekili Hasip Kaplan’ın bu içerikteki yasa önerisi 2 yılı aşkın süredir TBMM Milli Savunma Komisyonu’nda bekliyordu.”</p>
<p>Örnek: “Kamuda toplu görüşmeyi sürdüren Devlet Bakanı Hayati Yazıcı, anayasa değişmeden toplu sözleşmenin olamayacağını vurgulayıp, ‘Hem ‘hayır’ deyip hem toplu sözleşme istemek çelişkidir’ dedi.”</p>
<p>Örnek: “Melih Gökçek yönetimindeki Ankara Anakent Belediye Meclisi “tartışma yaratacak” kararlara imza atarak, Belediye tarafından dağıtılan gıda yardımının alanını genişletip, Şereflikoçhisar’dan Nallıhan’a kadar tüm ilçelerde 12 Eylül’e kadar gıda yardımı paketi dağıtacağını açıkladı.”</p>
<p>Örnek çok; ama Tek-el’cilerin başına ge(tiri)lenleri anımsamanız dahi yeter de artar!</p>
<p><strong>NE OYLANACAK?</strong></p>
<p>12 Eylül 2010 tarihindeki referandum paketi ile ne oylanacak?</p>
<p>İsmet Berkan’ın ifadesiyle, “Sahiden 12 Eylül’ü mü oylayacağız?” Elbette hayır, alâkâsı yok!</p>
<p>Bunu AKP şakşakçısı Cengiz Çandar da, “12 Eylül referandumunun önemi, 12 Eylül 1980 ile hesaplaşmaktan ziyade, ondan daha da önemlisi Türkiye’nin önünü ‘hukuk yolu’ ile açabilmekten kaynaklanıyor. Ülkenin en büyük kozu olan ‘hukukun üstünlüğüne dayalı demokrasi’ için ‘Evet’ten başka yol var mı?” diye itiraf ediyor.</p>
<p>Referandumla “hukuk yolu açılacak”mış; af edersiniz, hangi hukuk yolunun açılacağından söz eder misiniz biraz?</p>
<p>Şurası; Sungur Savran’ın da “12 Eylül çok baskı yaptı, işkenceye, idama, düpedüz adam öldürmeye başvurdu, tamam geride cendere gibi bir rejim bıraktı da, neden? Bu soruya cevap vermeden 12 Eylül’ün reddinin, bırakın mümkün olmasını, tartışılmasına dahi başlanamaz,” saptamasında işaret ettiği gibi, “Neden…” yanıtlanması “olmazsa olmaz” olandır…</p>
<p>Kimsenin şüphesi olmasın, 12 Eylül darbesinin topluma bir deli gömleği olarak giydirdiği siyasi-hukuki rejimin anatomisi, referandumdan sonra da sıhhat ve afiyette olacak&#8230;</p>
<p>“Neden…”in yani “kapitalizmin raison d’état”sının gerektirdiği üzere…</p>
<p>“12 Eylül’ün ne olduğunu anlamak için önce AKP’yi anlamak gerekir! ‘Ama artık bu kadarı da fazla’ diyenler çıkabilir: Geçmişe bakarak bugünü anlamak yerine bugüne bakarak geçmişi anlamak olsa olsa saçmalık değil mi? Bu sorunun yanıtını Marx’ın Grundrisse’deki meşhur cümlesinde bulmak mümkün: ‘İnsan anatomisi, maymun anatomisini anlamak için bir anahtar niteliği taşır. Daha yüksek bir gelişimin alt hayvan türlerindeki nüveleri, ancak üst evrim kademesi bilindiği zaman anlaşılabilir’.</p>
<p>Bu formüle dayanarak denebilir ki, <em>12 Eylül’ün ‘özünü’ ancak onun birçok yönden üst aşaması olan AKP ile birlikte okuyarak kavrayabiliriz: Örneğin 24 Ocak 1980 piyasacılığını idrak etmek ancak AKP’nin zirveye ulaştırdığı yıkıcı neo-liberal reformlara bakmakla mümkündür. Darbe sonrasındaki meşhur ‘hep işçiler güldü, biraz da biz gülelim’ sözleri ancak bugün AKP’nin sermayeyi kahkahaya boğmasıyla anlam kazanabilir. </em></p>
<p><em>Turgut Özal’ın emek düşmanlığı, popülizmi ve din temelli vizyonu ancak Tayyip Erdoğan’ın bunları bir üst kademeye taşıması incelenerek gerçekten kavranabilir. Darbe ile birlikte resmî devlet ideolojisi yapılan Türk-İslâm sentezi, ancak bu eğitimden geçmiş kadroların bugün devleti yönetmesi ile anlaşılabilir. Ve son olarak, 12 Eylül’ün yürütme organını yasama ve yargıya göre görülmemiş biçimde kuvvetlendirmesi, ancak AKP’nin 30 sene sonra yine bir 12 Eylül’de tüm bu organları kendisine bağlama girişimine bakınca berraklaşır</em>.</p>
<p>Birçok sol grubun referandum paketinin 12 Eylül’ün ‘özünü’ koruduğunu ısrarla iddia etmesi bu bağlamda tesadüf değil. Zira AKP, 12 Eylül ile hesaplaşmak şöyle dursun, aksine 12 Eylül’ü mantıksal sonuçlarına ulaştıran bir siyasi öznedir.”<strong><em>[10]</em></strong></p>
<p>Bunlar “sarih” değil mi?</p>
<p>Ancak buna karşın, yine de Oral Çalışlar, “Referandum çalışanların aleyhine mi?” derse; o zaman da yanıtı Petrol-İş Sendikası Genel Başkanı Mustafa Öztaşkın’a bırakırız:</p>
<p>“Yasaklar ve otoriter hükümlerle dolu 12 Eylül Anayasası’nı aşabilmek için toplumun birçok kesimi yıllardır mücadele yürütüyor, talepler geliştiriyor. Ancak referanduma sunulan Anayasa değişiklikleri özellikle işçi haklarını yok sayan içeriği açısından bu hedefi karşılamaktan çok uzak görünüyor.”</p>
<p><strong>HATIRLAMAK ÖZGÜRLEŞTİRİR!</strong><strong></strong></p>
<p>Bozuk saatinde günde iki kez doğruyu gösterdiği gibi, “Bu ülkede “demokrasiyi savunan” zevatın siciline, vicdan karnesine bakmak lazım,” derken Ertuğrul Özkök de bir doğruyu dillendiriyor…</p>
<p>Hatırlamak gerek, çünkü hatırlamak özgürleştirir!</p>
<p>Mesela Oral Çalışlar’ın, Bülent Arınç’ın zapt u raptı altındaki TRT’de, hem de oğlu ile program yapabildiğini unutmayın sakın…</p>
<p>Sonra Fethullah Gülen’in, Nurcu kökenli cemaat lideri, Erzurumlu Mehmet Kırkıncı gibi Nurcu kökenli birçok isimin 12 Eylül cuntacılarıyla doğrudan ya da dolaylı iyi ilişkiler geliştirdiğini de unutmayın sakın…</p>
<p>Çünkü hatırlamak özgürleştirir!</p>
<p>Ayrıca “Kimin kağnısı gıcırdarsa oraya gitmeyi görev bilen münevver numunesi” (!?) Nazlı Ilıcak’ın da bir zamanlar, “Memnuniyetle ifade edebiliriz ki demokrasinin nasıl işlerlik kazanacağı hususunda, yıllardır bizim yazdıklarımızla Evren’in beyanları arasında tam bir mutabakat vardır,” diyerek faşizm ile demokrasiyi eşitlediğini (ve o günlerde radikal sosyalistlerin 12 Eylül’e ve yasalarına karşı hayatları pahasına mücadele ettiğini) unutmayın sakın…</p>
<p>Bilmek ve unutmamak çok önemlidir; şimdilerde Nazlı Ilıcak misali ekran-ekran dolaşıp “demokrasi savaşçısı” kesilenlerin şecerelerini araştırın, gerçeği göreceksiniz!</p>
<p>Örneğin “darbe karşıtı” imaj çizmeye çalışan Fethullah Gülen gibi… O da 12 Eylül 1980 darbesini sevinçle karşılayanlardandı.</p>
<p>Şimdilerde referandumda “Evet” oyu çağrısı yapan Gülen, “Ümidimizin tükendiği yerde, hızır gibi imdadımıza yetişen Mehmetçiğe bir kere daha selam duruyoruz” sözlerini unutmuş görünüyor.</p>
<p>12 Eylül’ün de bir kötülük olduğunu söyleyen Gülen, “Fakat o darbeyi gerçekleştiren ve kötülük yapan bir insanın da iyi yanları olabilir; Evren Din ve Ahlâk derslerini mecburi hâle getirmişti. Bu nedenle, “Bunu gönlünden gelerek samimiyetle yaptıysa, Allah onu affeder demiştim,” dedi.</p>
<p>İşte şimdi  “O paket içinde milletimizin istikbali için çok önemli maddeler var; bu itibarla da değişiklik paketi bu yönüyle desteklenmeli ve ‘evet’ oyları böyle bir niyetle verilmelidir. İmkan olsa mezardakileri bile kaldırarak referandumda ‘Evet’ oyu kullandırmak lazım. Ben zannediyorum kalkarlar da…” diyen Gülen’in 12 Eylül’ü öven açıklamaları:</p>
<p>“- Her milletin tarihinde asker bir tepe varlıktır (&#8230;) bir de anadan doğma asker-millet vardır. O, asker doğar, askerlik türkülerinden ninniler dinler ve asker olarak ölür. Aşıktır askerliğe, serhad boylarına, akına ve kavgaya (&#8230;) onun süngüsü, yüz defa iniltimizi dindirdi ve ateşimize su serpti. Yakın tarihimizde dahi kaç defa onda mazinin tebessüm eden çehresini ve yıldırımlaşan celadetini gördük&#8230; Eğer, atik davranıp da yıllardan beri hazırlanan karanlık emellerin önüne geçmeseydi, bütün bir millet olarak inkisar içinde ağlamadan başka çaremiz kalmayacaktı. Tuğa selam, sancağa selam ve ölçülerimiz içinde onu tutan yüce başa binlerce selam!</p>
<p>- Düşmanı kıskıvrak yakalama ve bir zaferdir. İçtimai bünyenin, harici bir kısım eraciften temizlenme, arındırılma ve aslına irca zaferi (&#8230;) ümidimizin tükendiği yerde, hızır gibi imdadımıza yetişen mehmetçiğe, istihalerin son kertesine varabilmesi dileğimizi arzediyoruz.</p>
<p>- Ve, işte şimdi, binbir ümit ve sevinç içinde, asırlık bekleyişin tuluû saydığımız, bu son dirilişi, son karakolun varlık ve bekasına alamet sayıyor; ümidimizin tükendiği yerde, hızır gibi imdadımıza yetişen mehmetçiğe bir kere daha selam duruyoruz.</p>
<p>- Anarşistler ve teröristleri devletin asker ve polisine bildirmeyenler Allah katında sorumludur&#8230; Bu hainlere mahkemelerde gereken ceza verilmezse ne devlet kalır ne millet!</p>
<p>- <em>Ülkeyi komünizm tehlikesinden kurtardığı, din derslerini mecburi hâle getirdiği ve milli tarihe sahip çıktığı için 12 Eylülcüleri destekledik</em>…”<strong><em>[11]</em></strong></p>
<p>“Yetmez Ama Evet”ciler, bu kadarı yeter mi?</p>
<p>Kim, niye, nasıl 12 Eylül’e ve anayasasına karşı çıkıyormuş; neyin referandumuymuş?!</p>
<p>Ha geçerken bir kez daha hatırlatalım: “Sabah gazetesine konuşan Kenan Evren, Yavuz Donat’a, ‘12 Eylül Anayasası’nda değişiklik yapılmasına karşı olmadığı’nı söylüyor.</p>
<p>Diyor ki; ‘Anayasa mukaddes kitap mı? Günün şartları neyi gerektiriyorsa o yapılır, anayasalar da değiştirilir.’</p>
<p>Yine diyor ki; ‘O dönemin şartları böyle bir anayasa gerektiriyordu. Dönem değişir, şartlar değişir, Anayasa da günün şartlarına göre yenilenir. Bizim yaptığımız Anayasa, Allah’ın emri mi?’</p>
<p>‘Vaktiyle yaptığım konuşmalara bir baksınlar. Hepsi unutuldu. Ben dedim ki; gün gelecek, bu anayasa değişecek’…”</p>
<p><strong>“REFERANDUM PAKETİ”NİN ŞECERESİ</strong><strong></strong></p>
<p>Evren’e dahi bunları dedirten “referandum paketi”nin şeceresine ilişkin ilk denilebilecek şey şudur: “Demokratik bir anayasa böyle yapılamaz…</p>
<p>Anayasalar toplum sözleşmeleridir. Toplumun tüm kesimlerini sürece katan; farklı kesimlerin çıkar, hedef ve özlemlerini gözeten en geniş uzlaşmayla hazırlanmaları ve değiştirilmeleri gerekir…</p>
<p>Haklar ve özgürlükler istismar konusu yapılıyor…</p>
<p>Hak ve özgürlükler alanında öngörülen değişikliklerin birçoğu büyük yeniliklermiş gibi sunulmakta, oysa yeni bir şey getirmemektedir. Bu anlamda hak ve özgürlüklerin istismar edildiği söylenebilir…</p>
<p>12 Eylül’ün ruhu ve mantığı korunuyor…”<strong><em>[12]</em></strong></p>
<p>Birbiriyle alâkâsı olmayan maddeleri aynı pakete doldurarak halka dayatmak demokrasi değil sadece aldatmacadır. Ayrıca demokratik katılımı “Evet” ve “Hayır” arasındaki tercihe indirgeyen bu anayasa değişikliği ve halk oylaması sürecinin siyasetin ezilenlerin demokrasi mücadelesine ne kadar katkısı olacağı da şüphelidir.</p>
<p>Evet 12 Eylül anlayışının devamı mahiyetindeki “anayasa değişiklik paketi” hazırlanışı ve sunuluşu itibarıyla bizatihi anti demokratiktir. AKP’nin “kendin pişir, kendin ye” anlayışıyla paketlediği dayatmacılığın, toptancı usulün anti demokratikliği “sır” değildir…</p>
<p>Pakette temel sorunlara çözüm içeren herhangi bir madde yoktur. Ne halkın kamusal haklarına, ne Kürt sorununun demokratik çözümüne, ne Alevi yurttaşların eşit hak taleplerine, ne anti demokratik seçim ve Siyasal Partiler Yasası’nın değiştirilmesine dönük herhangi bir madde yoktur. Kamu çalışanlarına grev hakkı, siyaset yapma hakkı yoktur.</p>
<p>Bu neden(ler)le de “paket” AKP iktidarının politik hesaplarının bir ürünüdür. Örneğin anti-demokratik sistemi meşrulaştırma ve güçlendirmeyi gözetmektedir.</p>
<p>“Askerî vesayetten kurtulacağız!” yutturmacasıyla takdim edilen “paket”, AKP’nin de ne olduğunun, sahtekârlığının vesikasıyken; 12 Eylül rejimiyle hesaplaşılacağı koskoca bir yalandır. Aksine 12 Eylül hukuk(suzluğ)uyla hesaplaş(a)mayan bir “paket”tir, “makyaj”dır söz konusu olan…</p>
<p>Liberal maruzatlara karşın referandumdaki illüzyona dikkat edilmesi kilit önemdedir; örneğin Mithat Sancar’ın, ‘12 Eylül’le Hesaplaşmak’ başlıklı yazısındaki maruzatlarda olduğu gibi: “Bu paket, 12 Eylül’le hesaplaşmayı zorlaştırmıyor, kolaylaştırıyor. AKP’nin hesaplaşma söylemini öne çıkarması da, sol çevrelerin 30 yıldır takipçisi oldukları hesaplaşma taleplerinin geniş bir tabana, bilhassa şimdiye kadar bu taleplere kayıtsız kalmış muhafazakâr kitleye ulaşmasını, böylece daha güçlü bir meşruiyet kazanmasını sağlayacaktır. Bundan sonrası, esas olarak 12 Eylül’le gerçekten hesaplaşmak isteyen çevrelerin mücadele yeteneğine ve ikna gücüne kalıyor,” diyor yazar…</p>
<p>Bu iddialar gerçek mi, gerçek olabilir mi? Elbette mümkün değil!</p>
<p>Birincisi her değişim, hayra alâmet olacak diye bir kural yok. Örneğin “12 Eylül’den bu yana, anayasa yaklaşık 20 kez değiştirildi. Anayasa’da yapılan değişiklikler 12 Eylül Anayasası’nı ortadan kaldırmaya hizmet etseydi, bu amaç çoktan gerçekleşmiş olurdu. Demek ki, bölük pörçük değişikliklerle 12 Anayasası ortadan kalkmıyor,” diyen Rıza Türmen’in işaret ettiği gibi…</p>
<p>İkinci de daha derinlerdeki bir mesele: <em>Referandum, radikal sosyalizmin iradesini yitirdiğini ve azla yetineceğini varsayanlara, hâlâ söyleyecek sözümüzün ve yapacak işimizin olduğunu göstermek için bir zemindir. Sandığa gitmemek aynı zamanda AKP’nin, değerleri ya çalarak ya satın alarak hiçleştirme politikasına karşı irade geliştirmektir. Radikal sosyalizme ait değerlerin, hiçbir burjuva ağza yakışmadığını, dolayısıyla sahipsiz olmadığını göstermektir. </em></p>
<p>Radikal sosyalistler, bu türden sandık oyunlarını ve ona atfedilen önemin abartılmasını geçmişte de reddederken, aynı zamanda mücadele hattında bir sapma olarak mahkûm etmiştir.</p>
<p>Ayrıca radikal sosyalistliği AKP karşıtlığına indirgeyen “ulusal sol”cu sosyal-demokratlaşma eğiliminin de reddedilmesi müthiş önemlidir; coğrafyamızda uzun süredir bir toplumsal hipnoz ve radikal sosyalist değerleri köreltme harekâtı uygulandığı anımsanmalıdır.</p>
<p>Radikal sosyalist değerlerin ve dinamiklerin topyekûn tasfiyesi sürecine eşitlenen bu tehlikeli gidişat, halkın çıkarınaymış gibi gösterilmekteyken, halkın kendi eliyle ipini çekmesini amaçlayan tuzaklar dizisi de, AKP eliyle, devletin ve emperyalizmin imkânları eşliğinde devreye sokulmaktadır.</p>
<p>O hâlde 12 Eylül Anayasası’na mahkûm ve taraf olmadığımız gibi, AKP’nin “anayasa referandumu paketi”ne mahkûm ve taraf olmayacağız!</p>
<p>Olmayacağız çünkü yalana teslim olmak yanlısı değiliz: “Siyasal ve toplumsal kutuplaşmaya çözüm olacak yeni Anayasa için evet demek, daha anlamlı ve etkili olacaktır,” diyen E. Fuat Keyman’ın manipülasyonu üzere!</p>
<p>Çünkü oylanan “yeni bir Anayasa” değil, 12 Eylül 1980’den beri, yaklaşık 20 kez değiştirilen eski(meyen) tekelci kapitalizmin12 Eylül Anayasası’dır!</p>
<p><strong>“DEMOKRASİ”YE KENAR NOTU</strong><strong></strong></p>
<p>Nâzım Hikmet gibi, “Yaşamak! Bir ağaç gibi tek ve hür/ ve bir orman gibi kardeşçesine./ Bu davet bizim” diyenlerden olarak AKP’nin “anayasa referandumu paketi”ne mahkûm ve taraf olmayacağız! Hem de Murat Belge’nin, “Sosyalistlerimizin birçoğu, demokrasiyi, bir ‘burjuva icadı’ olduğu gerekçesiyle küçümsediler,” yollu tahrifatına maruz kalmak pahasına…</p>
<p>Çünkü J. S. Mc Celland’ın, “Eğer Batı siyasi düşüncesi diye bir şey varsa, bunun köklü bir anti-demokratizmle malûl olduğunu söylemekte bir sakınca yoktur,” saptamasının stratejik öneminin bilincindeyiz…</p>
<p>Sormadan geçmeyelim: Şimdilerde “demokrasi”, “demokratikleşme”, “insan hakları”, vb. gibi kavramlar daha sıkça kullanılır oldu.</p>
<p>Verili süreç(ler) ve eğilim(ler) nazar-ı itibare alındığında coğrafyamız, gerçekten de “demokratikleşme”nin, “insan hakları”nın, “özgürlüklerin gerçekleşmesi” güzergâhında mı yol alıyor; yoksa alışılmış “olağan” biçimiyle yani her zaman olduğu gibi bu tür kavramlar ve söylemler, insanların bilincini manipüle etmenin, ideolojik bulanıklık yaratmanın, velhasıl seyirciyi oyalamanın araçları mıdır?</p>
<p>“Demokrasi” kavramı çok kullanıyor ama ekseri yanına bir de “piyasa ekonomisi” sözcükleri ekleniyor ve Piyasa ekonomisi ile liberal demokrasi deniyor. Birincisi, liberal demokrasi diye bir şey mümkün müdür; ikincisi, bu iki kavramın yan yana gelmesi uygun mudur?</p>
<p><em>Ya da sermayenin önünün açılması, demokrasinin de derinleşmesi, gerçekleşmesi anlamına gelir mi? </em></p>
<p><em>Veya ekonomik liberalizmle (siyasî) demokrasi arasında bir tamamlayıcılık ilişkisi var mıdır? </em></p>
<p><em>Sonra küreselleşme denilen süreç, demokrasi ve insan haklarının gerçekleşmesinin koşullarını mı yaratıyor, yoksa her türlü demokrasinin ve insan haklarının temelini aşındırıyor mu? </em></p>
<p>Demokrasi ve “demokratikleşme” kavramlarından hangisini kullanmak daha uygundur?</p>
<p>Fikret Başkaya bu soru(n)ları ortaya atarken<strong><em>[13]</em></strong> “demokrasi” kavramına da önemli kenar notları düşüyor…</p>
<p>Şimdi “demokratikleşme” diye diye AKP kuyrukçuluğuna soyunan neo-liberallere soruyoruz: Hangi demokrasiden söz ediyorsunuz!</p>
<p>Siz “yanıtınızı” düşünürken hızla sıralayayım:</p>
<p>i) Fikret Başkaya’dan, “Burjuva liberalizminin ‘özgürlüğü’ demek, burjuvazinin sınırsız sömürme ve zenginleşme özgürlüğü demekti&#8230;”<strong><em>[14]</em></strong></p>
<p>ii) Herbert Spencer’den, “Geçmişte liberalizmin işlevi, kralın iktidarına bir sınır getirmekti. Liberalizmin gelecekteki işlevi de parlamentoların iktidarını sınırlamak olacaktır&#8230;”</p>
<p>iii) Karl Marx’ın, ‘Fransa’da İç Savaş’ından, “Burjuva düzeninin uygarlık ve adaleti, bu düzenin köleleri ne zaman efendilerine karşı başkaldırsa, kendi korkunç yüzlerini açıkça gösterirler. O zaman bu uygarlık ve bu adalet, maskesiz yabanıllık ve yasasız öç alma olarak, ereklerini açığı vurur. Sahiplenici ve üretici arasındaki sınıf savaşımındaki her yeni bunalım, bu gerçeği daha açık bir biçimde ortaya çıkarır…”</p>
<p>Buraya kadar izaha gayret ettiklerimize karşın hâlâ Ahmet İnsel, “Referandum 12 Eylül rejimini sonlandırmanın kapısını açacak”; Doğan Tarkan da, “… ‘Evet’ kazanırsa darbeciler, ulusalcılar, ırkçılar, 12 Eylül yandaşları bir darbe daha yiyecektir. Ve özgürlükçü bir anayasa için mücadele başlayacaktır,” diyebiliyorlar ise, onlara yakın arkadaşları Osman Kavala’nın, “12 Eylül’le hesaplaşmak için 12 Eylül’ün gelmesini bekleyen arkadaşlarıma sabır ve temenni diliyorum,” sözlerini anımsatırız. Umarız bu yeter!</p>
<p><strong>“EVET”İN (YETSE DE, YETMESE DE) “NEDEN”İ…</strong><strong></strong></p>
<p>Kayıtsız-koşulsuz “Evet” ya da “Yetmez”lisi, hangisi olursa olsun, 12 Eylül’ün dayattığı anayasanın “değiştirilmekte olduğu” yalanını güçlendirir…</p>
<p>Bu sadece bizim kanımız değil; “AKP konusunda şüpheler taşıyan ama evet oyu verme eğiliminde olanlar, böyle bir halk oylamasından güç alacak siyasal-toplumsal dinamiğin AKP’yi de 12 Eylül rejiminden çıkış yolunda daha kararlı adımlar atmaya zorlayabileceğini öngörüyor,” diyen Ahmet İnsel’in de beklentisi…</p>
<p>Bu beklenti, nafile olsa da, yalana yapışanlar yok değil!</p>
<p>Örneğin bir “dönek(bile sayılmayan)” Hadi Uluengin, “Siyaset bir pragmatizm sanatıdır. Aslında bakarsanız da gerçekçiliğin ta kendisidir. Dobra dobra ifade ettiğim gibi, 12 Eylül’de gerçekleşecek Anayasa değişikliği referandumunda ben göğsümü gere gere e-v-e-t oyu kullanacağım,” diyerek “Evet”in ne türde olursa olsun edilgen bir pragmatizm (faydacılık) beklentisinden malûl olduğunu itiraf ediyor…</p>
<p>‘Anadolu Ateşi’ Genel Sanat Yönetmeni (eski Gündem muhabiri!) Mustafa Erdoğan da, “Faşist anayasa değişiyor, ben buna ‘Evet’ derim,” derken -ki “değişiyor” tümcesinin altını çizmeliyiz-, kendi dışındaki bir “değişime” yaslanma pragmatizmini ifade ediyor…</p>
<p>Yanılgı burada!</p>
<p>Tıpkı, Fatih Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi bölümünde araştırma görevlisi Engin Şahin’in, “Halka, özgürlüklerini genişleten bir pakete ‘Hayır (ya da Boykot-b.n) de!’ nasıl denir?” sorusundaki üzere…</p>
<p>Siz hangi özgürlükte ve ne adına bahsediyorsunuz acaba?</p>
<p>Mesela MÜSİAD Genel Başkanı Ömer Cihad Vardan’ın, “12 Eylül’de gerçekleşecek referandumda evet diyeceğiz. Böylece, 130 milyar dolara kadar ulaşan ihracat rakamlarını görmüş Türk özel sektörünün önü daha da açılacaktır. Bu sebeple, anayasal değişikliği paketi, iş dünyasına da doğrudan ve kısa vadede avantajlar getirecektir,” diyen yani 12 Eylül 1980’de TÜSİAD’lı Halit Narin’inin, bugün 12 Eylül 2010’da da MÜSİAD’lı Ömer Cihad Vardan’ının çöplendiği aynı kabın özgürlüğünden mi?</p>
<p>“Özgürlük” sözünü kirletmeyin; “özgürlük” sözünün (yalan değilse!) her ağza yakışmayacağını unutmayın!</p>
<p>İşte buna örnek vereceğimiz birkaç gazete haberi:</p>
<p>i) “12 Eylül’de referanduma sunulacak anayasa değişikliği paketine, Türkiye’nin manevi dinamiklerinden destek gelmeye devam ediyor. Bediüzzaman Said Nursi’nin talebeleri Mehmet Fırıncı ve Mehmet Kırkıncı hocaefendilerin ardından, ‘Üstad’ın bir diğer talebesi Abdullah Yeğin (86) de ‘evet’ diyeceğini açıkladı. Yeğin, ülkenin kanun devleti olması için oyunu bu yönde kullanacağını söylüyor…”</p>
<p>ii) “İş dünyasının referandum konusunda sesi gür çıkmaya başladı. TUSKON’un (Türkiye İşadamları ve Sanayiciler Konfederasyonu) sandıkta ‘evet’ oyu kullanacaklarını açıklamasının ardından 12 Ağustos 2010’da 350 bin üyeli İTO (İstanbul Ticaret Odası) da ‘evet’ diyeceğini duyurdu. 13 Ağustos 2010’da MÜSİAD Başkanı (Müstakil İşadamları ve Sanayiciler Derneği) Ömer Cihad Vardan’dan destek sözü geldi. Vardan, iş dünyasına çok büyük avantajlar getireceğini belirttiği anayasa değişikliği paketine ‘evet’ diyeceklerini söyledi…”</p>
<p>iii) “Yönetmen Sinan Çetin, referandumda ‘evet’ oyu kullanacak. Çünkü bunun darbelere son vereceğine inanıyor. Anayasa paketine ‘Hayır’ demek için hiçbir gerekçe olmadığı düşüncesinde. Çetin, çevresindeki ‘hayır’ demeyi düşünen aydınların hiçbirinden gerekçeleri konusunda tatmin edici cevap alamamış. “Bu korkunç bir ideolojik cehennemdir.” diyor…”</p>
<p>Bu tutumlarda şaşırtıcı olan hiçbir şey yok; sadece MESOP’un “Yetmez Ama Evet”i dışında!<strong><em>[15]</em></strong></p>
<p>Kim ne derse desin veya nasıl “gerekçe”lendirilirse “gerekçe”lendirsin; “Yetmez Ama Evet” diyenlerin bir kısmı aslında düpedüz coşkulu “Evetçi”; bu da “sır” değil!</p>
<p>Kaldı ki, sözcük oyunlarından yarar ummak da dürüst bir tutum değil!</p>
<p>Sorarız: Referandumdaki seçenekler arasında “Yetmez Ama evet” diye bir seçenek de var mı? Yok değil mi? “Evet” ya da “Hayır” var; önüne ne eklerseniz ekleyin ya “Evet” ya da “Hayır” dersiniz!</p>
<p>Kimsenin inkâr edemeyeceği gibi, referandumda ya “Evet” veya “Hayır” oyu kullanılıyor. “Yetmez Ama Evet” ya da “AKP’ye Hayır, Referanduma Evet” diyen bir üçüncü bir oy türü yok. Oylamada “Şartlı Evet”, “Şartlı Hayır” diye bir seçenek bulunmuyor… (Eğer “varsa”, AKP-BBP ve CHP-MHP bunların sayısını not etsin ve “Vatandaşlarımın şu kadarı bana şartlı oy vermişler” desin bari…)</p>
<p><strong>“EVET”ÇİLERİN ÇARPITMASI VE LİBERAL HEZEYAN(LAR) </strong></p>
<p>“Evet”in (yetse de, yetmese de) “siyasal zayıf”lığı, kaçınılmaz olarak da çarpıtma/ ve zorlamaları devreye sokuyor.</p>
<p>Örneğin “Aralarında oyuncu Lale Mansur ile Demokrat Yargı Derneği Eşbaşkanı Osman Can’ın da bulunduğu ‘Çocuklar İçin Adalet Çağrıcıları Platformu’ üyeleri Başbakan Recep Tayip Erdoğan’ı ziyaret ederek, referandum da ‘evet’ oyu vereceklerini söyledi…</p>
<p>Osman Can, kendisinin kabule ‘Çocuklar İçin Adalet Çağrıcıları Platformu’ destekleyicisi olarak katıldığına işaret etti…” haberine yansıyan yalan…</p>
<p>‘Çocuklar İçin Adalet Çağrıcıları Platformu’ üyelerinin Erdoğan’ı ziyaret etmesi ve “referandum da ‘evet’ oyu vermesi”nden söz etmesi mümkün değil; bu yalan!</p>
<p>Bu yalana alet olan “Yetmez Ama Evet”ci Lale Mansur ile Osman Can’ın tutumu siyaseten çirkin…</p>
<p>Benzer bir konuda, ‘Taraf’çı Rasim Ozan Kütahyalı’nın tutumuna ilişkin olarak, bakın Sırrı Süreyya Önder da ne diyor:</p>
<p>“Bu referandum paketine katılarak meşruluk kazandırmam söz konusu olamaz. Egemenler arasındaki bir dalaşmaya ‘evet’ oyu vererek taraf olmam mümkün değil. BDP’nin ortaya koyduğu iradeyle dayanışma hâlindeyim, kolektif sosyalist iradeden ayrı davranmayacağım…</p>
<p>Şunu açıkça söylemek istiyorum: Bir kere, ben bu referandumun tasarlanış ve sunuluşuna esastan itiraz ediyorum. Yedi yıllık AKP iktidarında halkın karşısına bir ‘anayasa değişikliği’ imkânıyla ilk defa (ve tek defa) çıkılıp da, ülkenin temel meselelerinin hepsine teğet geçilmesini ve ‘halktan bir kez daha icazet alma’ görüntüsü yaratılan bu evet/hayır ikilemi mantığını reddediyorum…</p>
<p>Yöntemsel olarak bu platforma çekilen, egemenler arasındaki bir dalaşmaya ‘evet’ oyu vererek taraf olmam mümkün değildir.</p>
<p>Türkiye’nin emekçileri ve yoksullarının temel sorunları bu anayasa paketi içinde yoktur.”</p>
<p>“Dünya solunun bir parçası olarak önümüze koyabileceğimiz tek ‘yeni’ hedef ‘Yenildik, arıyoruz’ olabilir. Kibirden vazgeçerek, büyük bir tevazuyla işe başlama vakti,”<strong><em>[16]</em></strong> kaydı düşülmüş liberal hezeyan(lar), gün geliyor; çirkinliği, zırva dedikoduların haneğine indirgiyor(lar)!</p>
<p>Alın size “İşte O Aydınlar ==&gt;&gt;” başlığı ve “Oğuzhan K” müstear adıyla “internetteki tartışma grupları”na düşen bir (noktasına, virgülüne dokunulmadan) seviyesizlik örneği:</p>
<p>“Oğuzhan K.</p>
<p>“EŞİTLİKÇİ, ÖZGÜRLÜKÇÜ, DEMOKRATİK YENİ BİR ANAYASA İSTİYORUZ REFERANDUMA KATILMIYORUZ” demişler, haha çok hoş <img src='http://www.atik-online.net/wp-includes/images/smilies/icon_smile.gif' alt=':)' class='wp-smiley' /> )))) &#8211; Oğuzhan K.</p>
<p>HER BOKA ÜÇÜNCÜ YOL BİLDİRİSİ adı altında bir dernek kurulsun. Hiç böyle sıkıntı yapıp imza toplamaya gerenk yok <img src='http://www.atik-online.net/wp-includes/images/smilies/icon_smile.gif' alt=':)' class='wp-smiley' /> </p>
<p>- Mazhar Osman kesinlikle &#8211; phradrel</p>
<p>mazhar, çok tuttum derneğin adını! &#8211; hafif abi</p>
<p>şimdiye kadar yazdıklarıyla, çizdikleriyle utandırmayan birçok insan imzalamış, güzel olmuş, ellere kollara sağlık. &#8211; c. felix</p>
<p>bunlar cennet cehennem yanında üçüncü bir yer olması için de dua ederler şimdi. &#8211; marakes</p>
<p>baya aydınlattılar bizi saolsunlar <img src='http://www.atik-online.net/wp-includes/images/smilies/icon_smile.gif' alt=':)' class='wp-smiley' /> ))) &#8211; marakes</p>
<p>MAKSİMALİZM APOLİTİKLİĞİ solun yeni modası bu. BİZİ UTANDIRMAYIN DA AMAN HİÇBİR ŞEY YAPMASANIZ DA OLUR erkhngwtklh nkl4tnjş5ymj35şkl63u7kl &#8211; Mazhar Osman marakes</p>
<p>sana bir tek ampul yeter aydınlık için. boşver sen takılma bunlara&#8230; sorgusuz sualsiz teslimiyet stayla mü’min marakes <img src='http://www.atik-online.net/wp-includes/images/smilies/icon_smile.gif' alt=':)' class='wp-smiley' /> ) &#8211; fettah</p>
<p>iyi ki duydunuz şu maksimalizm lafzını <img src='http://www.atik-online.net/wp-includes/images/smilies/icon_smile.gif' alt=':)' class='wp-smiley' />  içinde haluk gerger, temel demirer, sibel özbudun, kürkçü gibi hiçbirşey yapmayan insanlar var, iyi dedin mazhar. öyle konuşan tipler bunlar falan filan&#8230; &#8211; c. Felix”<strong><em>[17]</em></strong></p>
<p>Düzeye bakar mısınız? “Hiçbirşey yapmayan insanlar var, iyi dedin mazhar. öyle konuşan tipler bunlar falan filan&#8230;”</p>
<p>Haluk Gerger’i, Temel Demirer’i, Sibel Özbudun’u, Ertuğrul Kürkçü’yü, ne yapıp yapmadığı ve ödemekten geri durmadıklarıyla, dost düşman herkes bilir..</p>
<p>Ya siz kimsiniz, sanal dünyada astığı astık, kestiği kestik zat-ı muhteremler; siz kimsiniz ve liberal hezeyan(lar)ınız niye…</p>
<p>Sanal dünyanızdaki ekran ve klavyelerinizin karşısında canınızı sıkan, acıtan bir şey mi var yoksa?</p>
<p><strong>POST-MODERN LİBERALİZM: “YETMEZ AMA…”</strong></p>
<p>Post-modern liberalizm: “Yetmez Ama…”cılarının “solu sol yapan değerler”den söz etmeleri şaibelidir, zevahiri kurtarmak için “dostlar alışverişte görsün” muhabbetidir…</p>
<p>Örneğin Ufuk Uras, “Solu sol yapan değerler”den söz ederken “…‘Hayır’ demek, solu inkâr etmek olur” deyip, “Hayır’da hayırsızlık var&#8230;” tekerlemelerine “ısrar”la sarılırken; “Boykot”ta (ve “Yetmez Ama…” konusunda) susuyor!</p>
<p>Ancak Aziz Çelik, ‘Ufuk Uras’a Açık Mektup’ başlıklı yazısında bu suskunluğu yerle yeksan ederek, şunların ifade etmekten geri durmuyor:</p>
<p>Sevgili Ufuk… Meclis’te Anayasa oylamaları sırasında CHP İstanbul Milletvekili Çetin Soysal ile 5 Mayıs 2010’da CNNTürk’te 5N1K programında yaptığın tartışmada aynen şunları söylemiştin: “Bir algılama problemi mi var. Hâkimler ve savcılarla ilgili maddeye ‘hayır’ diyeceğim. Bütününe ‘hayır’ diyeceğimi söylüyorum. Bir algılama problemi varsa kahvaltıda biraz daha protein reçel falan almak lazım. Deminden beri bütününe ‘hayır’ diyeceğimi söylüyorum&#8230;”<strong><em>[18]</em></strong></p>
<p>6 Mayıs 2010 tarihli Milliyet’te de bu konuşma aşağı yukarı aynı şekilde yer aldı: “Uras: Algılama problemi varsa kahvaltıda biraz daha reçel protein almak lazım. Paketin bütününe hayır diyeceğimi açıkladım. Hâlâ bu yorumlar yapılıyor. Bir ilkokul çocuğu bile anlar. Yani bunu anlamak için CHP’li olmamak mı gerekiyor. Çok hızlı konuştum galiba tane tane konuşacağım. Bu pakete hayır diyeceğim. Bütününe hayır diyeceğim.”<strong><em>[19]</em></strong></p>
<p>Burada da bütününe ‘hayır’ diyeceğini söylüyorsun. Sahi, benim de bir algılama problemim mi var?”<strong><em>[20]</em></strong></p>
<p>Önce “Hayır”, sonra “Hayır’da hayırsızlık var&#8230;” tekerlemesi ve suskunluk…</p>
<p>Ancak bu suskunluğu ‘Star’ın, “Modern dansın öncü ismi” diye sunduğu Zeynep Tanbay, “AKP’ye oy vermedim ama yaptığı doğru işleri hep destekledim. O yüzden oyum ‘evet’… Darbecilerin tedirgin olmasını istiyorum… Mutlaka evet… Boykotu boykot ediyorum… Ben BDP üyesiyim ve partime çok kırgınım. Boykot etmelerini boykot ediyorum… Bu vesayete son oylaması… Sistem AKP ile rayına oturuyor,”<strong><em>[21]</em></strong> diye bozuyor!</p>
<p>Tekrarlamak pahasına dikkat:</p>
<p>“Ben BDP üyesiyim… Partime çok kırgınım… Boykot etmelerini boykot ediyorum…</p>
<p>AKP’ye oy vermedim ama yaptığı doğru işleri hep destekledim. O yüzden oyum evet…</p>
<p>Darbecilerin tedirgin olmasını istiyorum… Mutlaka evet…</p>
<p>Bu vesayete son oylaması… Sistem AKP ile rayına oturuyor…” diyor “modern dansın öncü ismi” diye sunulan (ve “Dans edemeyeceğim devrim sizin olsun” diyen Emma Goldman’ın da kemiklerini sızlatan!) Zeynep Tanbay (Uras)…</p>
<p>Oysa “modern danscı”nın anlayamadığı, anlamak istemediği AKP’nin, referandumu ile YÖK gibi bir Anayasa Mahkemesi yaratmak isteğini makyajlayarak, “demokratikleşme” diye sunmasıdır!</p>
<p>Bu konudaki “Sazan”lıklarıyla, AKP’nin referandumuna “Yetmez koşulu”yla da olsa, “Evet” demeyi tercih ederek, siyasal iktidarın rüzgârına kapılanlar, akıl tutulmasının post modern numuneleridir!</p>
<p>Hatta Oral Çalışlar’ın, “Bu değişiklik paketi, belki bir sıçrama olarak tanımlanmayı hak etse de, elbette ki yeterli değil… Kalıcı izler bırakacak önemde olan bu dönemeci, tek bir siyasi partiye muhalefet çerçevesiyle sınırlı şekilde okumak, en hafif ifadeyle ‘vizyon yoksunluğu’dur,” deyişindeki gibi…</p>
<p>Ne “kalıcı izi”, ne “sıçrama”sı…</p>
<p>“Referandum kampanyası için oluşturduğumuz ‘Yetmez Ama Evet!’ kampanyasının gazete ilanlarıyla duyurulmasının ardından, bazılarının kimyasında belirgin bir bozulma yaşanmaya başladı,” diyen DSİP’li Şenol Karakaş’a; “TRT’ye çıkarılmakla taltif ve ‘Yeni Şafak’ta Ali Bayramoğlu<strong><em>[22]</em></strong> ile eski illegal/ Sovyetik TKP Genel Sekreteri Haydar Kutlu (yani Nabi Yağcı)<strong><em>[23]</em></strong> tarafından vaftiz edilen Doğan Tarkan, “Gerçekten yetmiyor” dese de şunları ekleyerek arka çıkıyor: “… ‘Evet’ kazanırsa bizim hesap sorma mücadelemiz kolaylaşacak. Daha rahat özgürlük isteyeceğiz.” “Bu Anayasa paketi ile bütün darbe anayasaları ve 12 Eylül Anayasası ağır bir darbe alacak. Çünkü temel kurumları değişiyor, çünkü darbecileri, işkencecileri, katilleri koruyan geçici 15. madde kalkıyor. Askerî vesayet kırılıyor.”</p>
<p>Ufuk Uras’dan Zeynep Tanbay’a, Oral Çalışlar’dan Doğan Tarkan’a post-modern liberallerin AKP’nin Anayasa Paketine kefil olduğunu unutmayın; asla unutturmayın!</p>
<p>“Yetmez”cilere “Hayır”; çünkü onlar “Jı hırçkê du eyar dernayê/ Bir ayıdan iki post çıkmaz,” diyen bir Kürt Atasözü’ndeki gerçeği kavrayamayarak, burjuva düzenin bir kanadını temsil eden AKP’nin kuyruğuna takılanlardır…</p>
<p>Altını çizdiklerimiz konusunda “Şu kadarını herkes teslim edecektir: AKP, Türkiye’nin geleneksel devlet iktidarına ve onun karanlık bagajına karşı uzun yıllardır verilen demokrasi mücadelesini hegemonize etti. Yani bu mücadele alanının belli başlı aktörlerini kendi hareketine eklemlemeyi başardı,” diyen Reyhan Dereli’nin saptamalarını kim “es” geçebilir?</p>
<p>AKP’nin 1970’lerin Milliyetçi Cephesi’nin 2010 versiyonu unutmadan; onların peşine takılmanın da pek muteber olmadığını hatırlatmak gerekir. Kaldı ki AKP, “Yetmez Ama Evet” çıtasının bu kadar düşürüleceğini bilseydi sekiz yıl beklemezdi galiba…</p>
<p>Unutulmasın “Evet” diyenlerin ateşli kanadını, AKP’li siyasetçi (doğal olarak) ve bir kısmı ülkücülükten/ İslâmcılıktan kırpılıp liberal yapılan yazar kesimi oluştururken; Mümtaz’er Türköne’den Başbakan Erdoğan’a, Bülent Arınç’a, Abdülkadir Aksu’ya, Cemil Çiçek’e uzanan yelpazenin “yurttaş özgürleşsin diye çırpınıyor” olması mümkün mü? (Aksu ve Çiçek’in 1980’lerden bugüne “devlet”in has mutemetleri olduğu da anımsanırsa!)</p>
<p><strong>“HAYIR”CILAR…</strong></p>
<p>Atilla Özsever’in, “Emperyalizme ‘Evet’ itirafı”ndaki “ulusalcılık”tan malûl olan “Hayır” tutumunun, radikal sosyalistler açısından savunulabilir hiçbir yanı yoktur.</p>
<p>Örneğin “yeni Halide Edip” rolü kesen Banu Avar’ın, “Neden mi ‘Hayır’?”ında “Abdullah Öcalan, Kandil ve BDP, referandumu boykot’ görüntüsü altında ‘evet’ propagandası yapmaktadır. AKP, hergün şehit cenazesi kalkarken terör örgütüyle aynı safta yer almamak için BDP’ye ‘boykot’ cenahını uygun görmüştür. BİZ işte tüm bu rezilliğe HAYIR diyoruz!” diyen sıradan komedisine ne denilebilir veya nasıl bu safta yan yana durulabilir ki?</p>
<p>CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun, referandumda “Hayır” gerekçesini, sivil diktatörlüklerin hızla arttığı vurgusu ve Türkiye’de oluşturulan korku toplumundan otoriterleşmeye gidiş olduğuna dikkat çekmesi; “Başbakan Tayyip Erdoğan’ın 12 Eylül’de referanduma sunulacak Anayasa değişikliği paketinin 12 Eylül’le hesaplaşma anlamına geldiği söyleminin gerçek gündemi olmadığını öne sürmesi,” açıklayıcı bir tutum değildir…</p>
<p>“Hayır” demek yetmez! “Hayır”ın karşısında neyi savunduğunu “Ama”sız, “Fakat”sızca açıklamalıdır Kılıçdaroğlu…</p>
<p>Ancak açıklamıyor; kampanyasını AKP karşıtlığı, ulusalcılık, devleti kurtarma ve “İran deneyi” söylenceleriyle taçlandırıyor…</p>
<p>Mesela Yakup Kepenek, “Türkiye solcuları, İran solcularının yaptığı Humeyni rejimiyle işbirliği örneğinde olduğu gibi, en önce kendilerini yok edecek bir yanlışa düşmeyecek kadar deney ve birikim sahibidir,” derken; Güney Dinç de, “Hukuk devletini korumak için AKP’nin anayasa paketine ‘Hayır’ demek zorundayız,” diye ekliyor…</p>
<p>Hangi “Hukuk Devletini Korumak”tan söz ediyorsunuz; hani “avukatı olduğunuz Ergenekon”un hukuk(suzluğ)u mu sözünü ettiğiniz!</p>
<p>“Hayır”cılar bunları bir ayıklasa ne kadar iyi olur değil mi?</p>
<p>Ve tabii, bir soru daha: “Hayır” oyu vereceğini bir bildiriyle kamuoyuna duyuran sosyalist parti ve örgütler &#8211; bugün CHP’nin başında Kemal Kılıçdaroğlu değil de, Deniz Baykal olsaydı, acaba aynı yürek ferahlığıyla davranabilirler miydi?</p>
<p>Ve sorunun tercümesi: Sosyalist solun “Hayır”ında, “Kılıçdaroğlu faktörü”nün payı nedir?</p>
<p><em>Gel de “dağa taşa Karaoğlan yazan” sosyalist gençlerin de gayretleriyle 1970’lerde iktidara geçen Bülent Ecevit’in, başbakanlık koltuğuna oturur oturmaz, “İlk işimiz sırtımızdaki keneden kurtulmak olacak” deyişini anımsama…</em></p>
<p><strong>EVET + HAYIR = KAPİTALİZMİN SELAMETİ</strong><strong></strong></p>
<p>Sözü daha fazla uzatmaya ne hacet; bu referandumda “Evet + Hayır = Kapitalizmin Selameti” demektir!</p>
<p>Çünkü “Türk siyasetçileri sonunda uzlaştı! Demokratik çözüm konusunda uzlaşamadılar ama, bakın ‘otoriter siyaset ve savaş’ zemininde nasıl kolayca buluştular. Demokratik çözümde uzlaşamadılar, çünkü hiçbir taraf, aslında demokrasiye inanmıyordu. Sorunları demokrasi ile aşmaya çalışmıyorlardı, demokrasi adı altında ‘bu işi bitirmeye’ inanıyorlardı. Bu işe şekilden değil, esastan girmeleri gerektiğini hiç anlamadılar, hatırlatmak isteyenleri susturmaya çalışmak demokrasiden ne anladıklarının en güzel ifadesiydi,” diyen Nuray Mert’in ifade ettiği eksende, Kürtsüz, emekçisiz bir referandum oyununun sergilendiği Türkiye’deki “paket” oylaması, 12 Eylül anayasası ve onun arkasındaki oligarşik rejimin Ordu merkezli egemen güçlerinin mevcut statükoyu korumak amacıyla “Hayır” cephesinde dizildikleri; “Evet” cephesinde ise, AKP’nin önünde durduğu bir cephede, devleti kendi çıkarları zemininde dönüştürmek isteyen küresel ve yerel sermaye güçlerinin ve gerici güçlerin dizildiği bir kamplaşma yarattı.</p>
<p>Her iki kamp da, Kürt halkını inkâr ve mevcut sömürgeci statükoyu koruma politikasını askerî şiddet yoluyla sürdürme, başta işçi sınıfı olmak üzere bütün halk güçlerini daha da yoksullaştıracak ve işsizliği kalıcılaştıracak kapitalizmin selametini gözeten neo-liberal politikaları sürdürme konusunda ortaklaşıyorlar…</p>
<p>Bu da kapitalizme onayın tabanını, “Evet”ten “Hayır”a uzanan yelpazede genişletiyor!</p>
<p><strong>NEDEN BOYKOT? VEYA GEREKÇESİ!</strong></p>
<p>“Neden boykot? Veya gerekçesi ne” mi?</p>
<p>“Ehvenişere tav olarak dünya değiştirilemez,” vurgusunun altını çizerek, “Boykot” deyip, haykırıyor Yıldırım Türker: “Kendisini bastırmaya, susturmaya, gözünü korkutmaya, zapt etmeye çalışanın karşısında direnenin tarafı… Kaybedecek fazla şeyi olmayanın tarafı&#8230; Omuzlarının üstüne kat kat bir inşaat kurulmuş olanın, alt katta oturanın tarafı”dır!</p>
<p>“Niçin” mi? Boykot devrimci bir seçenektir; eşitlik-özgürlük ve adalet için!</p>
<p>Boykot devrimci Marksist bir tavırdır; “Evet” de değildir, “Hayır” da, boykot devrimci bir tutumdur; çünkü itirazdır, rettir!</p>
<p><em>Çünkü emek ve özgürlük cephesinin geleceği “Evet”/ “Hayır” ikilemine sıkıştırılamaz. Radikal sosyalistlerden beklenen, düzeni seçenek olmaktan çıkarmaktır! </em></p>
<p><em>“Evet”/ “Hayır” tahtıravellisi sisteme hizmet eden bir “Kurt Kapanı”dır. Kapitalist egemenliğin iki yanlışından birini seçmek zorunda değiliz! </em></p>
<p>Referandum sürecinde devrimcilere düşen görev; gösterileni değil, saklananı açığa çıkarmaktır. Ufkumuzu sahte ikilemlere sıkışmayacak kadar geniş ve dik tutmalıyız.</p>
<p>“Evet” ile “Hayır”ın sınırlarına mahkûm olmayarak hayallerimizi umutlarımızı özgür bırakalım. Çünkü geleceğe dair tasavvurlarımızı böylesi sınırlar içine hapsetmek zorunda değiliz.</p>
<p>Hiç kuşku yok; i) Her ikisi de emeğe karşı sermaye bloklarının çıkarlarını ve iktidar mekanizmalarını düzenleme belgesi olmaktan öteye geçemeyen; ii) Her ikisi de halka göre devlet değil, kendi devlet anlayışına göre halk tarif etmeye kalkışan; iii) Her ikisi de özünde halk kitlelerinin kendi haklarına sahip çıkmasını engelleme temelinde düzenlenen oyunda Ertuğrul Kürkçü’nün net ifadesiyle, “Anayasanız da, ‘değişikliği’ de sizin olsun!” demek gerek…</p>
<p>Şu çok net: hâlen yürürlükte olan 1982 darbe Anayasa’sı, defalarca değişikliğe uğramış olsa da darbeci ruhunu muhafaza etmeye devam etmektedir.</p>
<p>Buna “Evet” de, “Hayır” da demeniz darbe Anayasası açısından köklü bir değişikliğe denk düşmez.</p>
<p>Sadece egemen bloğun ikiye bölündüğünü sergiler ki, bunu politik öngörü ve sezişe sahip herkes görmektedir.</p>
<p>Söz konusu kamplaşmanın bir kanadını “ılımlı İslâm” diğer kanadını ise “Ergenekon” oluştururken; mevcut referandum paketinin tarafları, bu iki güç arasında devam etmekte olan rekabettin kamplarıdır. Bu rekabette hangi taraf baskın gelirse gelsin her iki durumda da sosyalistler ve emekçiler ile yoksul halk yığınları her hâlükârda kaybeden olacaktır.</p>
<p><em>Böylesi bir durumda sosyalistler, emekçiler ve Kürtler kendilerine “yeni bir yol” açmalıdır. Bu yüzden de “Ilımlı İslâma da, Ergenekona da Hayır… Alayına isyan” deyip kendi taleplerini “Boykot”la dillendirmelidir</em>.</p>
<p>Görülmesi gerek: Egemen sınıf olarak örgütlenmiş burjuvazi ve onun siyasal plandaki temsilcilerin iç tepişmelerinden “çözüm” değil; olsa olsa, çözüm imkânının koşulları çıkar; <em>o da bunu oligarşik yapının içindeki yarılmalara taraf olmadan, derinleştirmek şartıyla</em>…</p>
<p>Bunu unutan “mürekkep yalamış münevver”ler, vatandaşlardan “Evet”/ “Hayır” oyu kullanmalarını istiyorlar…</p>
<p>Onların “Anayasa Değişiklik Paketi”ne ilişkin muhtelif rivayetlere göre: i) “Anayasa değişiklik paketine Hayır! demek lazım. Yoksa AKP’yi onaylamış olursunuz! Evet, demek AKP’nin dümensuyuna girmek demektir!” ii) “AKP değişimin tek partisi olarak gözükmemeli… Evet, deyip sollamak lazım! Veya ‘Yetmez Ama bu kadarından bile Allah razı olsun… Evet, diyelim! Hayır, demek statükoya onay vermektir, darbeciliktir!”</p>
<p>Ancak kazın ayağı böyle değil!</p>
<p>Sormadan geçmeyelim: “Yetmez Ama”cılar, AKP paketinin 12 Eylül Anayasası’nın özünü ne kadar değiştirip değiştiremediğine kafa yordular mı?</p>
<p>“Sivil”likten söz etmek yetmez, bunun ötesine geçip, önündeki engelleri kaldırmak gerek… Anayasa tartışması bir hak ve özgürlükler tartışması olması yanında, doğası gereği bir rejim tartışmasıdır kuşkusuz…</p>
<p>Kaldı ki AKP vesayet rejimini tasfiye etmenin değil, vesayetin müdahale araçlarını ele geçirmenin uğraşı içindeyken; 12 Eylül Anayasası’nın ötesine berisine yapılacak müdahalelerle darbe anayasasına demokratik bir öz kazandırılamaz.</p>
<p>AKP’nin tadilat paketi 12 Eylül ile hesaplaşmıyor, tersine 12 Eylül’den, 12 Eylül’ün ruhundan, zihniyetinden hizalanıyor.</p>
<p>Kaldı ki AKP paketi, 12 Eylül Anayasası’nın otoriter ve antidemokratik içeriği muhafaza edilerek hazırlandı. Dar anlamda referandumda tadilat paketi oylanacak olsa bile geniş anlamda oylanan 12 Eylül Anayasası olacaktır.</p>
<p><em>Zira sonuç itibarıyla oylanan 82 Anayasası’nın değişiklikleridir. Referandumdan, değişiklikleri “Evet” almış bir Anayasa’nın bir bütün olarak meşruiyeti de kuvvetlenecektir. Dolayısıyla mevcut Anayasa kalıcılaşacak, parça başı değişiklikler dışında köklü bir reform imkânını iyice azaltacaktır. </em></p>
<p>Tam da bu noktada Ahmet İnsel, “Ne kadar ince eleyip sık dokusak da, değişiklik paketinin hiçbir maddesinin bugün yürürlükte olanı demokrasi açısından daha geri bir noktaya götürdüğünü söylemek mümkün değil,” dese de AKP’nin “demokrat olduğu”, “demokrasinin önünü açtığı, açacağı” varsayımının topluiğne kadar  karşılığı yoktur, olamaz da!</p>
<p>Belirtmeden geçmeyelim: “AKP değişimin partisi” derken akıl sağlığınız yerinde mi?</p>
<p>AKP, bal gibi kapitalist statükonun partisidir; AKP, kapitalizmin âli menfaatlerini kollayıp korumakla yükümlüdür; sekiz senedir de bunu kanıtlamakla mükelleftir…</p>
<p>Bunlara “Evet, Evet!” diyorsanız; “Yetmez Ama…” bunun neresinde…</p>
<p>İrfan Cüre’nin haklı olarak, “… ‘İki kere hayır’ eşittir boykot” dediği koordinatlarda; “Boykot tutumunu utangaç Evetçilik olarak yorumlamak, en başta anayasa referandumuna ilişkin tutumu düzen içi dalaşmanın ifadesi olan ‘Evet-hayır’dan ibaret görmek ve ‘hayır’ı da tartışmasız tek doğru tutum olarak varsaymaktır. Oysa tam tersine ilk bakışta birbirine oldukça uzak bir tutum gibi görünen ‘Evet-hayır’ tutumları sorunun özü itibariyle birbirine en yakın iki tutumdur.”<strong><em>[24]</em></strong></p>
<p>Konuya ilişkin olarak “Boykot Kimliktir” (17 Ağustos 2010) yazısında şunları diyor Mihrac Ural: “Evet dediğimizde onaylanacak anayasa paketi, gerçekte darbecilerin 82 anayasasının temel parametreleriyle oluşmuş bir anayasayı onaylamak anlamına gelecektir…</p>
<p>Hayır dediğimizde ise farklı bir yerde olmayacağız. Bu tavrın ilk adımdaki sonucu, 12 Eylül anayasasının yürürlükte kalmasına Evet demektir. Hayır diyenlerin bu referandumda bilinen ya da oylanmaya sunulan bir alternatifleri yoktur.</p>
<p><em>Bu referandumda iki ayrı anayasa önerisi yok. Verilecek oy Evet olsa da, Hayır olsa da sistemin ortaya koyduğu sınırlara kabul oy verilmiş olacaktır…</em></p>
<p><em>Bu yanıyla Evet demek AKP’ye kan taşımaktır. Hayır demek de CHP ve MHP’ye kan taşımaktır; tarihlerinin hiçbir döneminde demokratik hiçbir anayasaya eğilim göstermemiş milliyetçi-ulusalcı güçlerin yörüngesinde olmaktır…</em></p>
<p>Evet ya da Hayır tutumuyla sayı olabilirsiniz. Boykot ise kimlik kazandırır.”</p>
<p>Ancak bu gerçeğe karşın hükümeti de, muhalefeti de, biraraya gelip bizi sonu olmayan bir oyunun içine çekmeye çalışıyor. Her ikisi de, ölümü gösterip sıtmaya razı olmamızı istiyor.</p>
<p>“Evet”çiler, “Hayır derseniz Ergenekoncu, darbeci olursunuz. 12 Eylül Anayasası’nı, zulmünü savunur duruma düşersiniz,” diyerek AKP statükosunu; 12 Eylül Anayasası’nın yeni biçimini “çare”ymiş gibi yutturmaya çalışıyor.</p>
<p>“Hayır”cılar ise, “Aman Evet demeyin Fettullah’ın politikalarını destekler duruma düşersiniz, AKP düzeninin payandası olursunuz,” diyerek, bizleri yamalı bohçaya dönen 12 Eylül Anayasası’nın mevcut hâline sahip çıkmaya çağırıyor.</p>
<p>Yani emekçiler, emek düşmanlarının hegemonya mücadelelerine alet edilmek isteniyor.</p>
<p>Bizden, egemenlerin kayıkçı dövüşüne alet olmamamızı, “eski-yeni 12 Eylülcüler’in anayasaları”ndan yana olmamızı istiyorlar…</p>
<p>Bu mümkün mü? Elbette değil!</p>
<p>Kaldı ki 12 Eylül 2010’da yapılacak referandumla, 12 Eylül Anayasası yeniden yapılandırılmaya çalışılarak, ömrü uzatılmaya çalışılmaktadır.</p>
<p><em>Erdoğan’ın söylediği gibi, “Bu anayasa bu kadar değişir” ifadesi, aslında yapılanlardan ziyade yapılmayan ve yapılamayan değişiklikler ile gündeme gelen anayasa oylaması sürecinin sonuçsuz kalacağının net göstergesi olmuştur.</em></p>
<p>Bu bağlamda “Vesayet rejiminde gedik açabilecek kısmı değişiklikleri &#8211; iyileştirmeleri kapsayan bir referandum”dan söz eden neo-liberal savrulmanın, zekâ düzeyinden sorunu yoksa, niyeti bozuktur; tıpkı CHP/MHP önderliğindeki, “anti-AKP”ci tutuma endekslenmek gibi…</p>
<p>Ve nihayet “Referandum, yaklaşan seçimlerin bir provası niteliğini taşıyor. Bu seçimde işçileri, emekçileri ve ezilenleri burjuvazinin iki kanadından bağımsızlaştıracaktır”!<strong><em>[25]</em></strong></p>
<p>Önemi de buradadır!</p>
<p><strong>BOYKOTA “İTİRAZ(LAR)”</strong></p>
<p>Boykota “itiraz(lar)”a gelince, bunların çoğu boykotun yanlışlığına değil, kafa sayısı hesaplarına uymadığı noktasında…</p>
<p>Mesela bu konuda Gençay Gürsoy, “Evet ve hayır dışında kalan, BDP ve ona yakın duran sol siyasi çevrelerin benimsediği ‘boykot’, iktidarın ve muhalefetin her türlü siyasi basiretten uzak bir tutumla sürdürdüğü dışlayıcılığa karşı, en anlaşılabilir ama sonuç alıcı ataklıktan yoksun bir siyasi pozisyonu temsil ediyor,” derken; İsmet Berkan da ekliyor: “Benim aklım ermeye başladıktan sonra tanık olduğum ilk seçim boykotu, yanlış hatırlamıyorsam 1979 ara seçiminde sol grupların, özellikle de Dev-Yol ve Dev-Sol’un seçim boykotuydu.”</p>
<p>Ancak bu kategori dışında boykot konusunda “histeriler” geçirenler de yok değil; “Yanlış zamanda haklı talepler ileri sürmek, muhtemel bir müzakere ve diyalog sürecini imkânsız hâle getirebilir… 12 Eylül’de ‘evet’le birlikte Türkiye’nin zaptedeceği ‘yeni demokratik mevzi’, Kürt sorununun, Kürtlerin razı olmayacağı ‘kelepir çözümü’nün ötesinde arayışları mümkün kılacak bir ‘siyasi iklim’ oluşturacağı için önümüz açılacak. Türkiye’nin yakın geleceğine ilişkin ‘büyük fotoğraf’ı görebilmek için evet!” diyen Cengiz Çandar gibi…</p>
<p>Kürtlere “sabır” tavsiye eden Çandar’a, Yalçın Yusufoğlu da şu yerince yanıtı veriyor:</p>
<p>“Referandumu niçin boykot ediyorsunuz?’ diye soranlar, AKP’ye dönüp ‘açılıma ne oldu, bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu, KCK tutukluları ne zaman serbest bırakılacak’ diye sordular mı? Sormadılar.</p>
<p>Başbakan Dersim’i CHP’nin bombaladığını söylemiş. Başbakan doğru söylüyor, 1937’de öyle olmuştu; ne var ki, kendisi 2010’da Sakarya’da bu konuşmayı yaptığı sırada, Tunceli 4. Tugay Komutanlığı’ndan kalkan Kobra ve Skorski tipi helikopterler Zel Dağı, Kutu Deresi ve Dokuz Kayalıklar mıntıkasını bombalıyordu. Tunceli’nin Wenk ve Halbori mıntıkasına dün (15 Ağustos 2010-b.n) yapılan bombardıman sonucu ise çıkan yangın hâlâ sürüyordu. ANF haberine göre, Temmuz’dan 10 Ağustos’a kadar bombardımanlar nedeniyle 61 alanda yangın çıkmıştır.</p>
<p>Sol adına ‘Evet’ diyen arkadaşlar, ‘Evet’ kampanyasına ayırdıkları zamanlarının ve yazılarının onda birini özerklik konusuna eğilmeye niçin ayırmıyorlar? Hiç değilse bu konunun siyaset gündemine getirilerek tartışılması, lehte, aleyhte, hakkında konuşulması için neden gayret gözetmiyorlar? Demokratikleşmeye müdahil olmak böyle midir? (…)</p>
<p>‘Uslu çocuk ol’, ‘AKP’nin yaptıkları sana da yarar’, ‘bekle sabret, hele şu vesayet rejimi bitsin, gerisi kolay, AKP demokrasiyi sol destekle getirecek, sen de destekle’den başka ne söyleniyor?”<strong><em>[26]</em></strong></p>
<p>Neo-liberallerin bu konuda söyleyecek sözü olmalı!</p>
<p>Öte yanda ise, “boykot tavrı” bir “teorisisizm” sorunu gibi paketlemeye kalkarak, “… ‘Sosyalist’ grupların referandumu ‘matematiksel olarak’ etkilemeleri pek mümkün değilse de… Solda teori önemlidir. Çoğu zaman dogmatik, kalıpçı biçimde düşünce hayatımıza yansısa da, teorik tartışmalar sol tarihimizin önemli unsurlarından birisidir.</p>
<p>Bu konuda karakteristik bir örnek vermek gerekirse&#8230; Bizim ‘teyp Silo’ diye bir arkadaşımız vardı. Lenin’in, Marx’ın kitaplarından kitabın sayfasını vererek alıntı yapar, karşı taraftakileri ‘mat’ etmeyi başarırdı. Karşı sol grupların taraftarlarını bu şekilde ikna etmek mümkün olabilirdi. ‘Teyp Silo’ olağanüstü hafızasıyla sosyalistler arası tartışmanın efsanevi popüler figürlerinden birisi hâline gelmişti. Teorinin bir şov unsuru olarak kullanılması belki sempatik olabilir, ama ‘teori şovu’nun toplumsal çözüm açısından yetersiz olduğunu belirtmeye bile gerek yoktur,” demesine gelince; Oral Çalışlar bize, bu tür işportacı ucuzluğuyla ahkâm kesmesin; ayıp oluyor…</p>
<p>O da biliyor ki, boykot bağımsız-devrimci bir politika, duruşuyla da “Evet”in de, “Hayır”ın da üzerinde “Demokles’in Kılıcı” gibi sallanıyor…</p>
<p>Meselenin “Teyp Silo” metaforunu çoktan aştığı ufukta Oral Çalışlar gibi, tüm neo-liberallerin ve de “Hayır”cıların rahatsızlığı buradan kaynaklanıyor; yani bağımsız-devrimci politikayı kendilerine endeksleyerek likide edememelerinden…</p>
<p>Bakın bu konuda Oral Çalışlar ile ayrı yerde olsa da, “Boykot iki defa evet anlamına gelecektir. Boykot bir küskünlük ifadesi olarak kaldığı, sisteme alternatif bir tutumu aktif olarak gündeme getirmediği takdirde pasif bir eylem olarak bir anlamda egemen sınıfların politik arenada etkinliklerini sürdürmelerine yardımcı olur… Bu imkândan yararlanarak yığınlara gerçek demokratik dönüşümlerin neler olduğu ‘hayır’ vesilesiyle anlatılabilir,” diyen Sosyalist Parti MYK Üyesi Mahir Sayın’ın ifade ettiklerinin mantık(sızlığ)ı nasıl da birbirleriyle örtüşüyor…</p>
<p><strong>KÜRTLER ÜZERİNE HESAP(LAR)</strong><strong></strong></p>
<p>Referandumda herkesin Kürtler üzerine hesap(lar)ı söz konusu; ama en çok da AKP ile “Têr nake! Lê disa Erê…/ “Yetmez! Ama Evet…”” diyenler!</p>
<p>Mesela “Evet”çilerden birisi, Süleyman Seyfi Öğün, “Referandumdan evet çıkarsa kavga yatışacak. Hayır çıkarsa kavga büyüyecek. Devlet daha sertleşecek. BDP ve PKK hayırları güçlendiriyor. Bununla yüzleşmek zorunda kalacaklar,” diyor…</p>
<p>Radikal sosyalistlerden başkaldıran Kürtlere kadar uzanan alternatife devlet (başında kim olursa olsun!) hep sert (ya da olması gerektiği gibi) olmuştur… Bunun ötesindeki soru(n) ise post-modern liberaller ile beyaz Kürtlere aittir… Ancak ne yazıktır ki, post-modern liberallerden beyaz Kürtlere uzanan yelpazenin çözümünden devrimciler sorumlu değildir; onların buna taraf olması da beklenmemelidir!</p>
<p>Evet, Diyarbakır’da Sivil Dayanışma Platformu’nu oluşturan 495 sivil toplum örgütü, Şanlıurfa’da ise 49 sivil toplum örgütü 12 Eylül 2010 günü yapılacak referandumda Anayasa değişiklik paketine “evet” oyu kullanacaklarını açıklayabilir; Diyarbakır’da 14 sivil toplum örgütü 12 Eylül günü yapılacak referandumda, aldıkları ortak kararla evet diyeceklerini açıkladı. Ortak kararı açıklayan Diyarbakır Ticaret ve Sanayi Odası Başkanı Galip Ensarioğlu, Anayasa değişikliklerini yeterli bulmadıklarını ancak evet diyeceklerini söyleyebilir; bunun üzerine de Murat Yetkin, “14 kuruluşun sözcülüğünü yapan Diyarbakır Ticaret ve Sanayi Odası (DTSO) Başkanı Galip Ensarioğlu ve arkadaşlarının çıkışıyla görüldüğü üzere artık Diyarbakır’da PKK’nın yönlendirmesini reddeden sivil ve bağımsız sesler yükselmeye başladı. Önemli olan bu&#8230;” diyebilir!</p>
<p>Ancak bunlar esasa müteallik şeyler değildir; neo-liberallerin hesapları yanlıştır; bu hesap Diyarbakır’dan dönecektir…</p>
<p>Hem de “12 Eylül referandumunun, silahların sustuğu bir ortamda gerçekleşmesi, Kürt halkının serbestlik içinde ‘evet’ kullanmasına imkân verecek.</p>
<p>BDP, ‘boykot’ kararından resmen dönmese bile, ‘boykot’ için tüm güçlerini seferber etmediği ve ‘halkın kararına saygılı davranacağını’ açıkladığı takdirde, Türkiye’nin kendi yararına olacak ‘demokratik gelişmesi’nin önünü açacak,” diyen Cengiz Çandar’ın “ham hayalleri”ne inat!</p>
<p>Bırakın, Oral Çalışlar da, “Asker, Kürt sorununun müzakere yoluyla, diyalog yoluyla, siyaset yoluyla çözülmesinin önündeki en büyük engel olmanın yanısıra, sorunun en büyük yaratıcılarından biri olma özelliğine de sahip. Askerî hegemonyanın gücünü kaybetmesi, Kürt sorununun çözümünün zorunlu koşulu,” diyerek “Kürt Sorunu”nun T. “C” sisteminden kaynaklandığı gerçeğini gölgelesin; ya da Ahmet Altan, “Taraf’ta BDP’ye yer vermeyeceğiz,” desin; bu yalan, şantaj ve dayatmalar hiçbir şeyi değiştiremeyecek…</p>
<p>Evet, kimi “pazarlık” iddiaları<strong><em>[27]</em></strong> ve “soldan eleştiriler”e<strong><em>[28]</em></strong> karşın, “Evet”ten “Yetmez Ama”sına, “Hayır”dan “İstemesek de”sine dek herkes, farklı ve etkili bir duruşa denk düştüğü için boykota, boykotçulara düşmandır! (malum ya “İnsan cahil olduğu şeyin düşmanıdır,” der Hz. Ali…)</p>
<p>Boykotçular değerinizi bilin, öneminizi fark edin!</p>
<p><strong>BDP’NİN TUTUMU</strong><strong></strong></p>
<p>Yine de vurgulamak gerek; BDP’nin tutumu gel-gitli; onlar buna, “Politikanın gereği deseler,” de; bunu “Onaylamak” mümkün değil!</p>
<p>Örneğin BDP kanadından “referandumu boykota devam” mesajları gelmeye devam ederken Demokratik Toplum Kongresi’nin (DTK) Genel Başkanı Ahmet Türk, “Hükümet ciddi hamle yaparsa her şey değişebilir” dedi.</p>
<p>“BDP’nin boykot kararına ilişkin bazı basın yayın organlarında çıkan, ‘Boykot kararı yumuşatılabilir haberlerinin gerçeği yansıtmadığını belirten BDP Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş, söylentiler için ‘Kara propaganda,’ diyen” BDP Genel Başkanı Selahattin Demirtaş da 20 Ağustos 2010 akşamı miting için gittiği Şırnak Cizre’de, “Yıllardır özgürlük mücadelesi yürüten bir halk olarak, 12 Eylül’de tarih yazacağız. Bizi yok sayanları, bizler de 12 Eylül’de onları yok sayarak referandumu boykot edeceğiz,” diye seslenirken; alanda “İnadına boykot inadına demokrasi”, “Anaların gözyaşı dinmedi Erdoğan, kadınlar seni boykot edecek,” sloganları atıldı.</p>
<p>BDP’nin bu noktadaki tutumuna ilişkin olarak eski Diyarbakır Barosu Başkanı Sezgin Tanrıkulu, BDP’nin referandumda “sandığa gitmeme” kararını doğru bulmadığını ancak hükümetin de “evet” potansiyeli yüksek olan bir yerde sandık protestosunun aleyhine olacağından korktuğunu söylerken; İsmail Beşikçi Hocamızın, “BDP pakete destek vermeliydi” vurgulu, “BDP’nin bu konudaki tutumunu olumsuz buluyorum… Kürtler referanduma destek vermelidir,”<strong><em>[29]</em></strong> söz ve tutumunu onaylamamız mümkün değildir!</p>
<p><strong>“SONUÇ YERİNE”</strong></p>
<p>Diyeceklerimizi, şimdiye dek dile getirdiklerimizi bir kez daha vurgulayarak, şimdilik “sonluyor”; bu kayıt altına almanın, tartışmanın çok önemli olduğunun altın ı bir kez daha çiziyoruz.</p>
<p>- AKP’nin “sahte” Anayasa değişikliği paketi, bu partinin “hükümet” olmadan “iktidar” olmaya yönelen bir hamlesinden ibarettir. “Çocukları istismardan koruma”, “gazilere, yaşlılara ayrıcalık”, “seyahat özgürlüğü”, “kamu çalışanlarına (<em>grevsiz</em>) toplu sözleşme hakkı” gibi göz boyayıcı maddelerin örtemediği, yargı kurumunu denetim altına alma gayretidir: ve bu, tüm alanları merkezin tekeline veren 12 Eylül mantığının devamıdır!</p>
<p>- Bu “paket”, Türkiye’de emekçileri, işçileri, Kürtleri, Alevileri, kadınları, gençleri, yoksulları… Kısacası sistemin tüm “mağdur ve madûnlarını” AKP’nin kuyruğuna takma telaşındaki “(neo-)liberal aydınlar”ın öne sürdüğü “vesayet sisteminden kurtulma”, “özgürleşme” perspektifleriyle uzak-yakın ilişkisi yoktur. Tam tersine, başka bir “vesayet”i, “sermayenin (neo-liberal) vesayeti”ni devreye sokacak düzenlemelerin önünü açmaktadır.</p>
<p>- “Hayır” ise, mevcut statükoda en ufak değişiklik girişiminde ortalığı ayağa kaldıran CHP/MHP bloğunun 12 Eylül rejiminin “aziz hatırası”na kayıtsız-koşulsuz bağlılığının takipçisi olmaktan başka bir anlam taşımamaktadır…</p>
<p>- “Evet” ile (zıt ikizi) “Hayır”, çatlamış egemen bloğun birbiriyle kıyasıya mücadele içindeki iki fraksiyonunun önümüze sunduğu, ve her biri kendisini restore etmeyi hedefleyen iki seçenek(sizlik)tir:  Bu iki seçeneği elinin tersiyle iten, ve bu coğrafyada emekçiler, işçiler, Kürtler, Aleviler, kadınlar, gençler, yoksullar, kısacası sistemin tüm “mağdur ve madûnları” için gerçek bir “Eşitlik, Özgürlük ve Kardeşlik” düzeninin Anayasası’nı mücadeleleriyle yazmaya talip devrimci seçenek, önümüzde durmaktadır. Boykot, TÜSİAD/MÜSİAD eliyle “statükocu/(neo)liberal”, “laikçi/(ılımlı) İslâmcı”,  “garnizon/cemaat”, “askerî vesayet/polis devleti” ikilemlerine kilitlenmiş açmazı bir tekmede kırıp çıkma tavrıdır!</p>
<p>Şu hâlde;</p>
<p>i) Biz(ler)e “Evet”/ “Hayır”ı layık gören politika(sızlık)lar, Erich Kaestner’in, “Politika Dışındakileri Kutlama” dizelerindeki açmazın sözcüleri, taşıyıcılarıdır:</p>
<p>“Ne çıktı, ne de çıkar sesiniz/ Diledikleri gibi yapsınlar, dersiniz./ Olur mu devletin işine karışmak?/ Siz oturun, bekleyin o kadar!/ Sanki bir dişçidir başucunuzda kader/ Sizin ödeviniz de ağzınızı açmak…”<strong><em>[30]</em></strong></p>
<p>ii) Şimdi buna itiraz ederek, Kemal Özer’in şiirindeki umutla silahlanma zamanıdır: “Bir sabah ayağa kalktık/ aynı anda, birbirimizden habersiz;/ gözlerimiz yoksul ve kocaman./ birlikte çarpıyordu artık/ aynı saçağın altında yüreklerimiz./ Yürüdük yaşamı savunmak için/ bir yanda umut, bir yanda düşman…”</p>
<p>iii) Evet, gün birleşerek bağımsız-devrimci çizgide ilerleme günüdür; Attila Jozsef’in ‘Kalabalık’ dizelerindeki üzere: “İş ve ekmek&#8230;/ Dalgalar gibi art arda/ Yürüyor kalabalık, haykırarak/ Yumruklarından taşlar fışkırıyor/ Kaya parçaları ve kafanıza/ Yediğiniz bir darbeden sonra/ Kendinize gelirken/ Gördüğünüz kıvılcımlar./ Kalabalık…”</p>
<p>iv) Nihayet birgün, “Güneştir benim Cumhuriyetim./ Canavarların suratına,/ sıkılmış bir yumruktur benim Cumhuriyetim!/ Benim Cumhuriyetim parmaklıklar arasında/ parlayan o küçük, karlı gök karesidir…/ Umudun mayasıdır/ Yıkılmaz anıtıdır zorlu aklın/ ve tan vaktidir/ yoksulların, ezilmişlerin, aşağılanmışların,” diyebilmek için Andre Laude’nin dizelerindeki üzere…</p>
<p>25 Ağustos 2010 16:31:35, Ankara.</p>
<p><strong><em>N O T L A R</em></strong></p>
<p><strong><em>[1]</em></strong> José Saramago.</p>
<p><strong><em>[2]</em></strong> Thomas More, Sokrates’ten Aşık Veysel’e İnsan, Toplum ve Yönetim Üstüne Denemeler, Işılay Narin-Onur Ünlü-Sedenay Akgün-Senem Özçalcı, Umuttepe Yay., 2010.</p>
<p><strong><em>[3]</em></strong> Zvi Bar’el, “Kemalizm Yerine Erdoğanizm”, Ha’aretz, 1 Ağustos 2010.</p>
<p><strong><em>[4]</em></strong> “Tıpkı ‘resmî vesayet yoktur’ zihniyeti gibi ‘sivil vesayet yoktur’ zihniyetinin de tedavisi kolay değildir.” (Aziz Çelik, “Sivil Vesayet mi, Paranoya mı?”, Radikal İki, 22 Ağustos 2010, s.6.)</p>
<p><strong><em>[5]</em></strong> Hakan Mıhçı, “Ölü Doğmuş Proje Demeti Olarak Açılımlar ve Referandum”, Cumhuriyet, 15 Ağustos 2010, s.2.</p>
<p><strong><em>[6]</em></strong> Hakan Mıhçı, “Ölü Doğmuş Açılımlar ve Referandum”, Radikal İki, 8 Ağustos 2010, s.6.</p>
<p><strong><em>[7]</em></strong> Ergin Yıldızoğlu, “Hegemonya, ‘Yumuşak Güç’, Takıyye”, Cumhuriyet, 28 Temmuz 2010, s.4.</p>
<p><strong><em>[8]</em></strong> Bkz: Hanefi Avcı, Haliç’te Yaşayan Simonlar. Dün Devlet, Bugün Cemaat, Angora Yay., 2010.</p>
<p><strong><em>[9]</em></strong> Muhammed Nureddin, “Referandumda AKP Değil, İlerleme Oylanacak”, Haliç, 14 Ağustos 2010.</p>
<p><strong><em>[10]</em></strong> Efe Peker, “AKP’nin 12 Eylül’ü”, Radikal İki, 8 Ağustos 2010, s.1-8.</p>
<p><strong><em>[11]</em></strong> “Sahibinin Sesinden ‘Evet’ Desteği Geldi”, Birgün, 2 Ağustos 2010, http://www.birgun. net/actuel_ index.php? news_code= 1280749877&amp;day=02&amp;month=08&amp;year=2010</p>
<p><strong><em>[12]</em></strong> Burak Çelik, “2010 Anayasa Değişikliği: Bir Bilanço Denemesi”, Birgün, 14 Ağustos 2010, s.11.</p>
<p><strong><em>[13]</em></strong> Fikret Başkaya, “Demokrasiyi Nasıl Bilirsiniz?”, Çığırından Çıkmış Bir Dünya, Özgür Üniversite Kitaplığı.</p>
<p><strong><em>[14]</em></strong> Fikret Başkaya, “Demokrasi: Bir Kavrama Dair Yanılsama ve Gerçek”, Özgür Üniversite Forumu, No:9, Ekim-Aralık, 1999, s.28.</p>
<p><strong><em>[15]</em></strong> “MESOP Yürütme Kurulu, 12 Eylül günü yapılacak kısmi anayasa değişikliği referandumuna ilişkin tavrını belirledi. MESOP’un konuya ilişkin açıklamasında, “Biz Kürdistanlı komünistler, değişiklik paketini ‘demokrasi ve özgürlükler paketi’ olarak algılamıyoruz. Ancak, bu değişiklik paketi, ırkçı Kemalist rejimde küçük bir gedik açacağından ve demokratik bir anayasa için halkları, emekçi sınıfları, devrimci güçleri dinamize edeceğinden, referandumda oyumuzun renginin ‘evet’ olması gerektiğine inanıyoruz. Halkımıza çağrımız bu doğrultudadır” denildi.” (Newroz, Yıl:4, No:140, 29 Temmuz 2010, s.3.)</p>
<p><strong><em>[16]</em></strong> Ömer Faruk-Murat Özgünay, “Haklı Kalmak mı, Güçlü Olmak mı?”, Radikal, 20 Temmuz 2010, s.17.</p>
<p><strong><em>[17]</em></strong> “İşte O Aydınlar ==&gt;&gt; &#8211; Oğuzhan K. – FriendFeed”, http://friendfeed.com/ohankay/212d3efc/iste-o-aydnlar?embed=1</p>
<p><strong><em>[18]</em></strong> Konuşmanın görüntüleri DailyMotion’da aşağıdaki linkte yer alıyor: http://dai.ly/bwvEkd</p>
<p><strong><em>[19]</em></strong> http://www.milliyet.com.tr/-akp-kuyrukcusu-elestirisi-kizdirdi/siyaset/haberdetay/06.05.2010/1234303/default.htm</p>
<p><strong><em>[20]</em></strong> Aziz Çelik, “Ufuk Uras’a Açık Mektup”, 16 Ağustos 2010, (turnusol.biz): www.sendika.org</p>
<p><strong><em>[21]</em></strong> Fadime Özkan, “Darbeciler Allah’tan Değil Milletten Bulacak”, Star Gazetesi, 26 Temmuz 2010.</p>
<p><strong><em>[22]</em></strong> “DSİP küçük bir siyasi parti ve referanduma ‘evet’ diyen iki sol partiden birisi. Diğer ‘evetçi’ sol parti ise EDP (Eşitlik ve Demokrasi Partisi). EDP’nin Genel Başkanı Ziya Halis, yaptığı bir açıklamayla ‘evet’ oyu davetini gerekçeleriyle açıklaması basında epey yankı buldu…</p>
<p>Ve söylediklerinin tümünü toparlayan Türk solu adına umut veren şu tespiti yaparak bitiriyor sözlerini EDP’nin Genel Başkan Yardımcısı: ‘Türk solunda önemli bir değişim var. Kendi içine konuşan solun dışında, Türkiye’ye konuşmak isteyen solcular var. Biz böyle bir yarılmanın üzerine oturuyoruz. Bunu temsil ediyoruz&#8230;’ Sol adına umutlu olunacak bir durum bu&#8230; Dileyelim bu yarılma derinleşsin&#8230;” (Ali Bayramoğlu, “Sol’da Farklı Duruş ve Yeni Bir Çıkış&#8230;”, Yeni Şafak, 23 Temmuz 2010, http://yenisafak.com.tr/Yazarlar/?t=23.07.2010&amp;y=AliBayramoglu)</p>
<p><strong><em>[23]</em></strong> “Ne iyi ki, solda içimizi ferahlatan EDP, DSİP gibi örnekler var. Ne iyi ki, referandumda ‘evet’ için kolları sıvamış pek çok solcu ve pek çok sivil toplum inisiyatifi var.” (Nabi Yağcı, “Neler Oluyor”, Taraf Gazetesi, 7 Ağustos 2010.)</p>
<p><strong><em>[24]</em></strong> “… ‘Hayırcı’ Solcuların Mazeretlerine Yanıtlar”, Kızıl Bayrak, No:2010/32, 13 Ağustos 2010, s.4.</p>
<p><strong><em>[25]</em></strong> Sungur Savran, “İşçi Hareketine Ne Yapmalı?”, Radikal İki, 15 Ağustos 2010, s.5.</p>
<p><strong><em>[26]</em></strong> Yalçın Yusufoğlu, “Evet / Hayır / İkisine de Hayır”, Sesonline, 16 Ağustos 2010, 2010.</p>
<p><strong><em>[27]</em></strong> Murat Yetkin, “Öcalan’ın Referandum-Ateşkes Pazarlığı”ndan söz edip, “Pazarlık ve talepler”in (Murat Yetkin, “Öcalan’ın Referandum-Ateşkes Pazarlığı”, Radikal, 16 Ağustos 2010, s.11.) altını çizerken; “1) Etnik vatandaşlık tanımı olmayan yeni anayasa 2) PKK operasyonlarının durması 3) ‘KCK’dan tutuklularının serbest kalması 4) Düşük seçim barajı 5) Siyasi çözüm için müzakere koşuluyla… BDP, referandumu boykot etme kararını, ‘hükümetin kendi ortaya koydukları koşulları kabul etmesi durumunda yeniden değerlendirebileceklerini açıkladı.” (Yurdagül Şimşek, “BDP ‘Evet’ Pazarlığı İçin Beş Şart Öne Sürdü”, Radikal, 19 Ağustos 2010, s.11.)</p>
<p><strong><em>[28]</em></strong> “Emekçilerin ve Ezilenlerin Boykot Cephesi de anayasal hayaller peşinde sürükleniyor… Kürt hareketinin sınırları cephenin de sınırlarını çiziyor…” (“Emekçilerin ve Ezilenlerin Boykot Cephesi de Anayasal Hayaller Peşinde Sürükleniyor”, Kızıl Bayrak, No:2010/31, 6 Ağustos 2010, s.5.)</p>
<p><strong><em>[29]</em></strong> İsmail Beşikçi, “Referandumda ‘Hayır’ Kürtlere Kaybettirir”, Taraf, 7 Ağustos 2010, s.9.</p>
<p><strong><em>[30]</em></strong> Erich Kaestner, “Politika Dışındakileri Kutlama”, çev: Behçet Necatigil.</p>
<div class="addthis_toolbox addthis_default_style addthis_32x32_style" addthis:url='http://www.atik-online.net/2010/09/asla-unutulmasin-diye-%e2%80%9crefendum-hikayesi%e2%80%9d/' addthis:title='Asla Unutulmasın Diye “Refendum Hikâyesi”! ' ><a class="addthis_button_preferred_1"></a><a class="addthis_button_preferred_2"></a><a class="addthis_button_preferred_3"></a><a class="addthis_button_preferred_4"></a><a class="addthis_button_compact"></a></div>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.atik-online.net/2010/09/asla-unutulmasin-diye-%e2%80%9crefendum-hikayesi%e2%80%9d/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>“Evet” İle “Hayır” Açmazındaki Nafilelik[1]</title>
		<link>http://www.atik-online.net/2010/07/%e2%80%9cevet%e2%80%9d-ile-%e2%80%9chayir%e2%80%9d-acmazindaki-nafilelik1/</link>
		<comments>http://www.atik-online.net/2010/07/%e2%80%9cevet%e2%80%9d-ile-%e2%80%9chayir%e2%80%9d-acmazindaki-nafilelik1/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 27 Jul 2010 08:46:19 +0000</pubDate>
		<dc:creator>AHM</dc:creator>
				<category><![CDATA[Köşe Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[Sibel Özbudun - Temel Demirer]]></category>
		<category><![CDATA[açmazındaki]]></category>
		<category><![CDATA[evet]]></category>
		<category><![CDATA[hayır]]></category>
		<category><![CDATA[ile]]></category>
		<category><![CDATA[nafilelik1]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.atik-online.net/?p=5687</guid>
		<description><![CDATA[SİBEL ÖZBUDUN-TEMEL DEMİRER &#124; 27 – 07 &#8211; 2010 &#124; “Kaygılanmak ya da umut etmek değil yeni silahlar aramak gerekiyor.”[2] “Muhafazakâr/maneviyatçı” “Anadolu Kaplanları”nın; bir başka deyişle, önü, emek ve özgürlük mücadelesini boğan12 Eylül askerî darbesinin yol verdiği neo-liberal siyasalarla açılan, şimdinin moda tabiriyle “Askerî vesayet rejimi” altında semiren taşra burjuvazisinin “öz” partisi AKP; bu coğrafyada [...]<div class="addthis_toolbox addthis_default_style addthis_32x32_style" addthis:url='http://www.atik-online.net/2010/07/%e2%80%9cevet%e2%80%9d-ile-%e2%80%9chayir%e2%80%9d-acmazindaki-nafilelik1/' addthis:title='“Evet” İle “Hayır” Açmazındaki Nafilelik[1] ' ><a class="addthis_button_preferred_1"></a><a class="addthis_button_preferred_2"></a><a class="addthis_button_preferred_3"></a><a class="addthis_button_preferred_4"></a><a class="addthis_button_compact"></a></div>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.atik-online.net/wp-content/uploads/2010/07/sibel_ozbudun_temel_demirer.png" rel="lightbox[5687]" title="sibel_ozbudun_temel_demirer"><img class="alignleft size-thumbnail wp-image-5633" title="sibel_ozbudun_temel_demirer" src="http://www.atik-online.net/wp-content/uploads/2010/07/sibel_ozbudun_temel_demirer-100x100.png" alt="" width="100" height="100" /></a>SİBEL ÖZBUDUN-TEMEL DEMİRER | 27 – 07 &#8211; 2010 |</p>
<p>“Kaygılanmak ya da umut etmek değil</p>
<p>yeni silahlar aramak gerekiyor.”<strong><em>[2]</em></strong></p>
<p>“Muhafazakâr/maneviyatçı” “Anadolu Kaplanları”nın; bir başka deyişle, önü, emek ve özgürlük mücadelesini boğan12 Eylül askerî darbesinin yol verdiği neo-liberal siyasalarla açılan, şimdinin moda tabiriyle “Askerî vesayet rejimi” altında semiren taşra burjuvazisinin “öz” partisi AKP; bu coğrafyada iktidar olmak için hükümet olmadığı gerçekliğine birbiri ardı sıra birkaç kez toslayınca, bir “fars” sergilemeye koyuldu. 12 Eylül rejiminin ve genelde askerî-sivil bürokrasinin siyaset üzerindeki müdahaleciliğini tasfiye edecek bir “sivil Anayasa” idi farsın adı.<span id="more-5687"></span></p>
<p>Ve ütopyaları AB’ye endeksli liberallerin tezahüratı altında, öteki egemen fraksiyon ile, anayasa değişikliği üzerinden bir itiş-kakışa girişti. Birkaç hamlesi, kendilerini rejimin “kurucu iradesi” ile özdeşleştirip, yeni-yetme taşra burjuvazisinin ve siyasal temsilcisinin niyetlerine kuşkulu gözlerle bakan geleneksel oligarşi tarafından püskürtülse de, yılmadı. Parlamentodaki çoğunluğu, Türkiye’den bir “turuncu devrim” beklentisi içindeki iç ve dış (neo-)liberal çevrelerin alkışları ve iftar çadırlarının, valiliklerin, belediyelerin dağıttığı yardımların önünde kuyruğa dizilen yoksulların “yaşa-varol!” haykırışlarından aldığı cesaretle, her defasında, “liberal-demokrat” şakşakçıların gözünü boyayacak bir-iki tadilatın üzerini örttüğü, “geleneksel oligarşiyi” (askerî+sivil bürokrasi) etkisizleştirip (özellikle) hukuk kurumunun iplerini kendi eline verecek düzenlemeler paketini sürmesini bildi piyasaya…</p>
<p>Bu kez de öyle oluyor.</p>
<p>“12 Eylül rejiminin kökünü kazıyorum!” iddiasındaki AKP, gerçekte 12 Eylül kurumlarının denetimini eline verecek önlemleri sunmaya hazırlanıyor, referandumda. Böylelikle geleneksel laik/bürokratik elitin yerini neo-liberal Fethullahçı elitin almasını sağlayacak bir “transformasyon”u, ezilenlere, sömürülenlere “demokratikleşme/sivilleşme” olarak yutturmaya kalkışıyor. Bir başka deyişle, kalkıştığı “düzen-içi düzenleme,” burjuvazinin ezilenlere karşı kullandığı silahı sağ omzundan sol omzuna veya sol omzundan sağ omzuna geçirmekten başka anlam ifade etmiyor.</p>
<p>Peki, önümüzdeki 12 Eylül referandumu “fars”ının (evet evet; 12 Eylül 2010 günü gerçekleştirilecek olan referandum, yakın tarihimizdeki kanlı bir trajedinin bir ‘fars’a bağlanmasıdır!) CHP’li/MHP’li “red cephesi” neye denk düşüyor?</p>
<p>Anayasa değişikliklerine “Hayır!” demenin, bu zadegân açısından 12 Eylül Darbe Anayasası’na sahip çıkmak, “Devlet ve Milletin Bölünmez Bütünlüğü” adına onun kılına dokundurtmamaya yeminli, “lüzumu hâsıl olursa biz değiştiririz,” diyen bir yetkeciliği sürdürmek olduğunu vurgulamaya gerek var mı?</p>
<p>Olan biten, gerçekte şundan ibarettir: AKP düzenin güçleri üzerindeki hâkimiyetini güçlendirecek aygıtları anayasa hükmüne bağlamaya, dolayısıyla da iktidarını pekiştirmeye çabalarken, muarızları AKP iktidarının elini rahatlatacak bu düzenlemelere karşı çıkıp, referandumu “Vatan elden gidiyor!” aculluğu ile güvenoylamasına dönüştürme çabasına girişmişlerdir…</p>
<p>Bu, bu coğrafyanın sömürülenleri ve ezilenleri için bir tuzaktır; referandum, önümüzdeki dönemde egemen fraksiyonlardan hangisini sırtında taşıyacağını seçmesini istemektir emekçilerden, Kürtlerden, yoksullardan, kadınlardan, gençlerden…</p>
<p>Ve emekçileri, Kürtleri, yoksulları, kadınları, gençleri, yani ezcümle sömürülen ve ezilenleri referandumda “Evet” (ya da hiç fark etmez: “Hayır”) oyu kullanmaya çağırmak, bu toprakların “lanetlileri”nin yazgısını bir kez daha fillerin tepişmesine bağlamak anlamına gelmektedir.</p>
<p><em>* * *</em></p>
<p>Fillerin tepişmesinde taraf olan herkes, yani hem “ulusal sol”cular, hem de “Fethullah” muhibbi liberaller bilmelidir ki, Devrimci-sosyalistlerin 12 Eylül Anayasası’nı savunmak gibi bir derdi yoktur; olmaz da… Bu konuda her söz, muğalatadır, abes ile iştigaldir…</p>
<p>Abes ile iştigal edenler; AKP “Taraf”lı liberallerdir; hani “ama”lı, “fakat”lı konuşma ve yaşamayı meslek edinerek, hep sağlarından medet uman siyasal kadavralardır! <em>(Sahi, kaç kişidir bu “Taraf”lı liberaller? Kim(ler)i temsil ederler? İstanbul’un Beyoğlu’su dışında nere(ler)de bulunurlar? Şimdiye dek hangi taşın altına sokmuşlardır ellerini?)</em></p>
<p><em>“Yetmez ama…” mı diyorsunuz! 12 Eylül’ün izlerini silmek mi istiyorsunuz? Çok kolay: 12 Eylül’ün sebeb-i hikmetinin karşısına dikilirsiniz! </em>Sahi, 12 Eylül darbesi, Türkiye’de sermayenin egemenliğini tahkim etmek için yapılmamış mıydı? yoksa biz mi yanlış hatırlıyoruz?<em></em></p>
<p><em>Bunu AKP’siz (Fethullah’sız) yapmaya; niyet ve cüretiniz var mı?</em><strong></strong></p>
<p>Varsa işte o zaman otoriterliğe karşı çıktığınızı söylemeye hakkınız olur; yoksa susun!</p>
<p>“Yetmez…” deyip, ardından “Evet” diyen “aymazlık”; “Ne”yin, “Neden” yetmez olduğunun “Niçin”i konusunda niye dut yemiş bülbüle dönüyor?</p>
<p>Neden “şer” söylemini öne çıkarıp, ardından da “ehven-i şer” ilan ettiğine itibar edilmesini istiyor?</p>
<p>* * *</p>
<p>Ya “AKP gericiliğine karşı mücadele” kisvesiyle bu coğrafyada kokuşmuş, yozlaşmış, tefessüh etmiş ne varsa “kutsal”, “dokunulmaz” ilan eden “ulusal solcu”lar? “Anti-emperyalizm” maskenizin altından Kürtleri “düşman” ilan eden kirli bir milliyetçilik sırıtmıyor mu? Bu ülkenin emekçilerini, yoksullarını, Kürtlerini, kadınlarının, gençlerini boğan, yaşamlarını cehenneme çeviren bütün baskı ve zulüm aygıtlarını, “vatanı böldürtmeme” adına sahiplenmenize ne demeli?</p>
<p>İşte “açılım”dan beklediğini (ki beklediği, Kürtlerden, kendilerine verilen birkaç hak kırıntısına medyun-u şükran, İslâm maneviyatçılığı altında birleşmiş bir “millet-i sadıka” yaratabilmekti) bulamayarak “millî birlik cephesi”ne rücu eden AKP’lilerle aynı safta buluştunuz… Şimdi siperlerinizin ardında, “kim daha milliyetçi?” yarışmaları düzenleyebilirsiniz rahatlıkla…</p>
<p>Bizim, yani devrimci sosyalistlerin ne “şer”inizle, ne de “ehven-i şer”inizle bir işimiz olamaz.</p>
<p>Biz Eşitlik, Özgürlük, Eşitlikçi Özgürlük ya da Özgürlükçü Eşitliğin Anayasası, Halkların Gönüllü ve Eşit Temelli Kardeşliği’nin Anayasası’nı kaleme alacağımız kardeşlik günleri için mücadelemizi sürdüreceğiz. Bazılarınıza “uçuk-kaçık”, bazılarınıza “dogmatik gelse” de: Bunun için “Evet’e de Hayır&#8230; Hayır’a da Hayır&#8230;” diyerek referandumu boykot ediyoruz!</p>
<p>Boykot = boşa çıkarmadır; boykot egemen siyasetin ilüzyonlarını deşifre edip, başka bir şeyin mümkün olduğunun propaganda ve eyleminin örgütlenmesidir; bağımsız emekçi çizgisinin ortaya çıkartılmasıdır!</p>
<p>Önümüzdeki “referandum aldatmacası” konusunda bizim tavrımız bu.</p>
<p>Bu duruşun coğrafyamızda her türlü ezilme/sömürü ilişkisine karşı duranlar açısından hayırlı bir ayrışmaya yol açacağı kanısındayız.</p>
<p>Söz konusu duruş, Kürt hareketini ve sosyalist sol’u liberal sivil toplumculuktan ayrıştırarak yeni (ve daha sağlıklı) birliklere yönelmenin önünü açacaktır. Ve suyun batı yakasında iyi anlatılabildiği takdirde, Fethullah’çı kuşatma ile 12 Eylül Anayasası arasında sıkışmış emekçi kitlelerin hegemonik söylemden kopuşunu kolaylaştırabilir.</p>
<p>18 Temmuz 2010 10:16:25, Çeşme Köy.</p>
<p><strong><em>N O T L A R</em></strong></p>
<p><strong><em>[1] </em></strong>Newroz, Yıl:4, No:139, 22 Temmuz 2010…</p>
<p><strong><em>[2] </em></strong>Gilles Deleuze.</p>
<div class="addthis_toolbox addthis_default_style addthis_32x32_style" addthis:url='http://www.atik-online.net/2010/07/%e2%80%9cevet%e2%80%9d-ile-%e2%80%9chayir%e2%80%9d-acmazindaki-nafilelik1/' addthis:title='“Evet” İle “Hayır” Açmazındaki Nafilelik[1] ' ><a class="addthis_button_preferred_1"></a><a class="addthis_button_preferred_2"></a><a class="addthis_button_preferred_3"></a><a class="addthis_button_preferred_4"></a><a class="addthis_button_compact"></a></div>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.atik-online.net/2010/07/%e2%80%9cevet%e2%80%9d-ile-%e2%80%9chayir%e2%80%9d-acmazindaki-nafilelik1/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Ne “Şer” Ne De “Ehven-İ Şer”!</title>
		<link>http://www.atik-online.net/2010/07/ne-%e2%80%9cser%e2%80%9d-ne-de-%e2%80%9cehven-i-ser%e2%80%9d/</link>
		<comments>http://www.atik-online.net/2010/07/ne-%e2%80%9cser%e2%80%9d-ne-de-%e2%80%9cehven-i-ser%e2%80%9d/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 18 Jul 2010 20:17:05 +0000</pubDate>
		<dc:creator>AHM</dc:creator>
				<category><![CDATA[Köşe Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[Sibel Özbudun - Temel Demirer]]></category>
		<category><![CDATA[de]]></category>
		<category><![CDATA[ehvenİ]]></category>
		<category><![CDATA[ne]]></category>
		<category><![CDATA[ser]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.atik-online.net/?p=5632</guid>
		<description><![CDATA[SİBEL ÖZBUDUN-TEMEL DEMİRER &#124; 18 – 07 &#8211; 2010 &#124; “Anayasa yapmak, hükümetin değil halkların edimidir.”[1] “Referandum”da “Hayır” ya da “Evet” çağrısı çıkartanların kimileri -hatırladığımız kadarıyla- önceleri dünyayı değiştirmekten yanaydılar ve “Tek yol devrim” derlerdi; kırıntılarla yetinmeyi “reformist”lik olarak mahkûm edip, dünyanın tümünü isterlerdi… Zaman içinde onlardan bazıları Kemalist “ulusal solcu”, bazıları da AB’ci “neo-liberal”, [...]<div class="addthis_toolbox addthis_default_style addthis_32x32_style" addthis:url='http://www.atik-online.net/2010/07/ne-%e2%80%9cser%e2%80%9d-ne-de-%e2%80%9cehven-i-ser%e2%80%9d/' addthis:title='Ne “Şer” Ne De “Ehven-İ Şer”! ' ><a class="addthis_button_preferred_1"></a><a class="addthis_button_preferred_2"></a><a class="addthis_button_preferred_3"></a><a class="addthis_button_preferred_4"></a><a class="addthis_button_compact"></a></div>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.atik-online.net/wp-content/uploads/2010/07/sibel_ozbudun_temel_demirer.png" rel="lightbox[5632]" title="sibel_ozbudun_temel_demirer"><img class="alignleft size-thumbnail wp-image-5633" title="sibel_ozbudun_temel_demirer" src="http://www.atik-online.net/wp-content/uploads/2010/07/sibel_ozbudun_temel_demirer-100x100.png" alt="" width="100" height="100" /></a>SİBEL ÖZBUDUN-TEMEL DEMİRER | 18 – 07 &#8211; 2010 |</p>
<p><em>“Anayasa yapmak,</em></p>
<p><em>hükümetin değil</em></p>
<p><em>halkların edimidir.”<strong>[1]</strong></em></p>
<p>“Referandum”da “Hayır” ya da “Evet” çağrısı çıkartanların kimileri -hatırladığımız kadarıyla- önceleri dünyayı değiştirmekten yanaydılar ve “Tek yol devrim” derlerdi; kırıntılarla yetinmeyi “reformist”lik olarak mahkûm edip, dünyanın tümünü isterlerdi…<span id="more-5632"></span></p>
<p>Zaman içinde onlardan bazıları Kemalist “ulusal solcu”, bazıları da AB’ci “neo-liberal”, “sivil toplumcu” oldular…</p>
<p>Böylesi daha “kolay” ve “maliyet”sizdi…</p>
<p><em>Günler geçti; birbirlerinin “düşman ikizleri” olan onlar, düzen içi olmakta anlaştılar; siz bakmayın birbirleriyle sözüm ona didişmelerine; onların ortak böleni sömürü düzenini mutlaklaştıran, onun değiştirilemeyeceğine iman eden düzen içiliktir…</em></p>
<p>Örneğin Ahmet Altan ile Mümtaz Soysal’ın nihai kertede birbirinden farkı yoktur; hepsi, kapitalizmin piyonlarıdırlar…</p>
<p>* * * * *</p>
<p>O hâlde ilk saptamamızı nakledelim: <em>“12 Eylül 2010</em><em>’</em><em>da gerçekleştirilecek olan ‘</em><em>Anayasa Referandumu’</em><em> ile AKP, CHP, MHP gibi partilerin referandum tartışmalarındaki ‘</em><em>farklı’</em><em> pratikleri hakkında ne düşünüyorsunuz?”</em> sorusunun karşılığı, “hiçbir şey”dir; çünkü ortada “farklı pratik” filan söz konusu değildir!</p>
<p>Bugün referandumda, “Hayır” ya da “Evet” demek, burjuvazinin ezilenlere karşı kullandığını silahı sağ omzundan sol omzuna veya sol omzundan sağ omzuna geçirmesinden başka anlam taşımıyor…</p>
<p>Referandumdaki “Hayır” ile “Evet” kapışması özünde kayıkçı dövüşünden başka bir şey değildir!</p>
<p>Hayır, yüz bin kere hayır! Emekçiler egemen fraksiyonların düzeni düzenleme operasyonlarının gölge oyunlarındaki “Evet-Hayır Yarışması”na asla taraf değillerdir, olmamalıdırlar da!</p>
<p>* * * * *</p>
<p>Hayır; “N’ayır”lı, “N’evet”li Türk filmlerindeki oyunlara taraf olmanın hiçbir rasyonel gerekçesi yoktur!</p>
<p>Siz bakmayın; kendini Türkiye’de “liberal”, Avrupa’da “sosyal-demokrat” hisseden Anayasa Mahkemesi Raportörü Osman Can’ın “Pakete ‘hayır’ demek 12 Eylül Anayasası’nı savunmak anlamına gelir,” zırvasına!</p>
<p><em>Osman Can 12 Eylül’de ne yaptı bilmeyiz ama, AKP paketine “Hayır” diyen devrimci-sosyalistler Evren darbesine karşı savaşarak 12 Eylül’e de, “Anayasa”sına da lafta değil,  pratikte “H</em><em>ayır”</em><em> dediler…</em></p>
<p><em>Ya liberaller mi? Hatırlıyoruz, siz de hatırlarsınız; onlar o günlerde “Anayasasız olmaktansa en kötü anayasaya sahip olmak hiç yoktan iyidir” ehven-i şerciliğe sarılıyorlardı…</em></p>
<p><em>Bugün de “Yetmez ama evet” diyerek yaptıkları aynı şeydir!</em></p>
<p>* * * * *</p>
<p>Devrimci-sosyalistlerin 12 Eylül Anayasası’nı savunmak gibi bir derdi yoktur; olmaz da… Bu konuda her söz abes ile iştigaldir…</p>
<p>Abes ile iştigal edenler; AKP “Taraf”lı liberallerdir; hani “ama”lı, “fakat”lı konuşma ve yaşamayı meslek edinerek, hep sağlarından medet uman siyasal kadavralardır! <em>(Sahi, kaç kişidir bu “Taraf”lı liberaller? Kim(ler)i temsil ederler? İstanbul’un Beyoğlu’su dışında nere(ler)de bulunurlar? Şimdiye dek hangi taşın altına sokmuşlardır ellerini?)</em></p>
<p><em>“Yetmez ama…” mı diyorsunuz! 12 Eylül’</em><em>ün izlerini silmek mi istiyorsunuz? Çok kolay: 12 Eylül’</em><em>ün ebeb-i hikmetinin karşısına dikilirsiniz! </em></p>
<p><em>Bunu AKP’siz (Fethullah’sız) yapmaya; niyet ve cüretiniz var mı?</em><strong></strong></p>
<p>Varsa işte o zaman otoriterliğe karşı çıktığınızı söylemeye hakkınız olur; yoksa susun!</p>
<p>“Yetmez…” deyip, ardından “Evet” diyen “aymazlık”; “Ne”yin, “Neden” yetmez olduğunun “Niçin”i konusunda niye dut yemiş bülbüle dönüyor?</p>
<p>Neden “şer” söylemini öne çıkarıp, ardından da “ehven-i şer” ilan ettiğine itibar edilmesini istiyor!</p>
<p>* * * * *</p>
<p>Tuzu kuru liberaller; biz ne “şer”den, ne de “ehven-i şer”den yana değiliz…</p>
<p>Bu noktada tam da “Anayasa yapmak, hükümetin değil halkların edimidir,” diye haykıran Tom Paine gibi düşünüyoruz…</p>
<p><em>Hayır; hayır! DSİP’li Doğan Tarkan’ın, “Küçük bir kazanım ama bizi sivil bir anayasaya götürecek,” yollu “platonik” beklentilerine; yani anayasanın ve “sivil”liğin bu denli “ucuz” olacağına ikna olmamız mümkün değildir!</em></p>
<p>Ayrıca kimse bizden; “Siyasal ve toplumsal alanda mücadelenin sürdürülmesinin, sınırlı da olsa, olanağının var olduğu ortamda, demokrasi ilkesini benimseyerek şiddete başvurmak, meşru olamaz. Direnme hakkı, silahlı direnme hakkına indirgenemez,” diyen Ahmet İnsel’in devlet diliyle konuşmamızı da istemesin!</p>
<p>En büyük şiddet aygıtı bizatihi devlet iken; bu şiddeti yeni bir biçimde formüle etmekten yana olan 12 Eylül 2010 referandumu ile emekçilere “demokratikleşme” adı altında “kırk katır mı, kırk satır mı?” tercihi dayatılıyor. Ya da “ölümü” gösterip, sıtmaya razı etmek isteniyor!</p>
<p>Biz bu oyuna “Evet” demeyiz!</p>
<p><em>Çünkü bu tür bir düzen içi konuma “mahkûm değiliz”!</em></p>
<p>* * * * *</p>
<p>Bunun için “Evet’e de Hayır&#8230; Hayır’a da Hayır&#8230;” diyerek referandumu boykot etmek gerekiyor!</p>
<p>Boykot = boşa çıkarmadır; boykot egemen siyasetin illüzyonlarını deşifre edip, başka bir şeyin mümkün olduğunun propaganda ve eyleminin örgütlenmesidir; bağımsız emekçi çizgisinin ortaya çıkartılmasıdır!</p>
<p>Kimse göz ardı edemez ve etmemelidir de; AKP’nin anayasa değişikliği taslağı “kendi iktidarını ve sermaye iktidarını tahkim girişimi”dir.</p>
<p>Yani AKP’nin anayasa değişikliği ve “demokratikleşme” adıyla yaptığı iş, neo-liberalizmin tahkimatıdır.</p>
<p>Bu koordinatlarda <em>“İşçiler, köylüler, gençler ve diğer ezilen kesimler açısından </em><em>‘</em><em>Anayasa Referandumu’</em><em>nda </em><em>takınılması gereken tutum ne” mi?</em></p>
<p>* * * * *</p>
<p>Buraya dek anlattıklarımız bunun “yanıtı”; ancak devam edelim:</p>
<p>Mihail A. Bakunin’in, “Başkaldırı, hayatın doğal eğilimidir,” Aristoteles’in, “Kullar eşit olabilmek için başkaldırırlar,” sözlerinin çok daha fazla anımsanması gereken verili tabloda “Ne 12 Eylül Anayasası, ne AKP Aldatmacası” derken duraksamadan eklemeliyiz: Çözüm halktır; halkın özgür iradesi ve örgütlülüğüdür!</p>
<p>Referandumu boykotumuzun tek ve aslî gerekçesi; çözümün halkın özgür iradesi ve örgütlülüğünün eseri olacağına ilişkin tutumumuzdur; bunun içinde halkın üzerindeki egemenliğin ve her türlü vesayetin ilgası gerekli ve “olmazsa olmaz”dır!</p>
<p>Söylediklerimiz yüreği ve beyni ihtiyarlamışlara “sol çocukluk” gibi gelebilir; varsın gelsin; biz hâlâ “Anne bak kral çıplak” diye haykıran çocuk cüretine hayranlık duyan bir ahlâkın insanlarıyız; bundan da asla beis duymadığımız için “Ne hayır ne de evet, alayına isyan” diyoruz!</p>
<p>Biliyoruz ki, ezilenler, sömürülenler, yani halklar, egemenleri bertaraf edip kendi eşitlikçi-özgürlükçü Anayasası’nı baştan aşağıya, tabandan yazmaya muktedirdir; tıpkı Evo Morales’le birlikte Bolivya’da yaptığı gibi.<strong><em>[2]</em></strong></p>
<p>Onun için Bülent Arınç, referandumda CHP, MHP ve BDP’nin işbirliği içinde olduğunu savunadursun; Hüseyin Çakır, “Rejime karşı olmakla, hükümete karşı olmayı aynı gören ‘sol’un sol çocukluk hastalığı”na itiraz ederek AKP’nin politik sözcülüğünü yaptığı “yeni statüko”yu savunmak aymazlığını sürdürsün; YARSAV Başkan Yardımcısı Nuh Hüseyin Köse, “Anayasa değişikliklerine hayır?” diyerek CHP’nin sözcülüğünü yaptığı 12 Eylül Anayasası’nın yılmaz bekçiliğini yapan “kadim devlet güçleri”nin sözcülüğüne soyunsun; bunlar bizi ilgilendirmez!</p>
<p>Sizin gölge oyununuzla ilgilenmiyoruz! Çünkü, biz “eski(meyen)” ve “yeni(lenmeyen)” statüko oyununa taraf olarak parsa toplamak yanlısı değiliz!</p>
<p>Söz konusu ikileme taraf olmak devrimci olmaktan vazgeçmektir!</p>
<p>* * * * *</p>
<p>Devrimci olmayan hiçbir şey dünyayı ya da mağduru olduğumuz lanetli düzeni değiştirmez!</p>
<p>“Hayır”cıların da, “Evet”cilerin de unuttuğu; göz ardı ettiği/ettirdiği tam da budur!</p>
<p>AKP “düzenlemesi”ne bel bağlayanlar; ondan medet umanlar; siz(ler), “Osmanlı Devleti’nin dış baskıyla hazırlanan ilk anayasası 1876 Kanun-i Esasî”nin<strong><em>[3]</em></strong> mantık(sızlığı)ından malûlsünüz…</p>
<p>Ya ulaşılan noktadaki “Hayır”cı; “12 Eylül’de, 12 Eylül değişikliklerinin bir uzantısı olarak gördüğümüz bu anayasa değişikliklerine ‘hayır’ diyeceğiz. ‘Hayır’da hayır vardır” açıklamasını yapan CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu mu? Veya DİSK ve TÜSİAD’ın birlikte, AKP’nin hazırladığı anayasa paketinin yetersiz kaldığını “kardeş kardeş” açıklamaları mı? Sizler de düzenin sadık bekçileri olarak anılmayı, nitelenmeyi hak ediyorsunuz!</p>
<p>Geçerken anımsatalım: Edward Gibbon, “Yasama erki yürütme erki tarafından atanırsa, özgür bir anayasanın ilkeleri bir daha geri alınamaz biçimde yitirilir,” derken; Johann Wolfgang von Goethe de ekler: “En iyi yönetim, bize kendi kendimizi yönetmeyi öğreten yönetimdir”…</p>
<p>Ki bu nedenle toplumsal sözleşme niteliği olan anayasanın, parlamentoda yeter sayıyı elde eden tek parti tarafından, anayasada “yazmadığı için” uzlaşma aramaksızın yapılması ve yine “anayasa aksini emretmediği için” halk oylamasına bir paket olarak sunulması da sözünü ettiğimiz çarpıklığın net bir göstergesidir!</p>
<p>Olan biten de şundan ibarettir: AKP düzenin güçleri üzerindeki hâkimiyetini güçlendirecek aygıtları anayasa hükmüne bağlamaya, dolayısıyla da iktidarını pekiştirmeye çabalarken, muarızları AKP iktidarının elini rahatlatacak bu düzenlemelere karşı çıkıp, referandumu “Vatan elden gidiyor!” aculluğu ile güvenoylamasına dönüştürme çabasına girişmişlerdir…</p>
<p>Önümüze sunulan (sahte) ikilemin ne özgürleşme/sivilleşme ne de liberalizm karşıtlığıyla bir ilişkisi vardır… AKP’nin ya da epigonlarının iddia ettiği üzere bu referandum “sivilleşme” ve/veya “demokratikleşme”ye giden yolun kilometre taşları olaydı, en azından AKP taslak paketine seçim barajını düşürmeyi koymayı akıl edemez miydi? Bu konuda elini tutan mı vardı?</p>
<p>* * * * *</p>
<p>Diyeceklerimizi toparlıyoruz; şimdi “Evet” ve “Hayır” zırvası karşısında:</p>
<p>Behçet Aysan’ın, “aynı gökyüzü aynı keder/ değişen bir şey yok ki”…</p>
<p>Halil Cibran’ın, “Yalnız açığa çıkan ışığı görebiliyorsan,/ Yalnız söylenen sesi duyabiliyorsan,/ Ne görebiliyorsun,/ Ne duyabiliyorsun”…</p>
<p>Suat Taşer’in, “Büyür sorular güneşler/ yarınki çocuklarla belki”…</p>
<p>Nâzım Hikmet’in, “Onlar ki toprakta karınca,/ suda balık,/ havada kuş kadar,/ çokturlar,/ korkak,/ cesur,/ cahil,/ hâkim/ ve çocukturlar/ ve kahreden/ yaratan ki onlardır,/ destanımızda yalnız onların maceraları vardır”…</p>
<p>Tevfik Fikret’in, “Bir insanın ilk işi nedir?/ Cevap açık: Kendisi olmak”…</p>
<p>Edip Cansever’in, “Nasıl gül kokacağız birlikte/ Amansız, acımasız kokacağız/ Dayanılmaz kokacağız, nefes nefese,” dizelerini…</p>
<p>Ve de “Hükümet, zulüm ve zorbalık mahsulüdür. Onun tecavüzlerini hoş görmek, halkın zararına olan emirlerine itaat etmek caiz değildir,” diyen Şeyh Bedrettin ile; “Düz bir yolda yürüyor olsan, tüm ilerleme isteğine rağmen hâlâ gerisin geriye gitsen, o zaman bu ümitsiz bir durum olur; ama sen dik, senin de aşağıdan gördüğün gibi dik, bir yamacı tırmandığına göre, adımlarının geriye doğru kayması, zeminin özelliğinden ileri gelebilir, umutsuzluğa kapılmamalısın,”<strong><em>[4]</em></strong> diye ekleyen Franz Kafka’nın uyarılarını anımsayarak haykırın:</p>
<p><em>Ne “şer” ne de “ehven-i şer”!</em></p>
<p><em>Ne “ulusal solcu”lar ne de “neo-liberaller”, “sivil toplumcular”! </em></p>
<p><em>Alayına isyan!</em></p>
<p>15 Temmuz 2010 15:48:32, Çeşme Köy.</p>
<p><strong><em>N O T L A R</em></strong></p>
<p><strong><em>[1]</em></strong> Tom Paine.</p>
<p><strong><em>[2]</em></strong> Bolivya Anayasası konusunda bkz. Sibel Özbudun, “ ‘Eşitlik’ ile ‘Özgürlük’, ‘Sınıf’ ile ‘Kimlik’, ‘İktisat’ ile ‘Kültür’ Bağdaşabilir mi? Ya da Nasıl bir Anayasa? (Bolivya Anayasası Örneği)” <em>Birgün,</em> 7-8 Ekim 2009, s.10-12.</p>
<p><strong><em>[3]</em></strong> Ayşe Hür, “Darbesiz Anayasa Yapmak”, Taraf, 9 Mayıs 2010, s.12.</p>
<p><strong><em>[4]</em></strong> Franz Kafka, Aforizmalar, Çev: Osman Çakmakçı, Türkiye İş Bankası Kültür Yay., 2010.</p>
<div class="addthis_toolbox addthis_default_style addthis_32x32_style" addthis:url='http://www.atik-online.net/2010/07/ne-%e2%80%9cser%e2%80%9d-ne-de-%e2%80%9cehven-i-ser%e2%80%9d/' addthis:title='Ne “Şer” Ne De “Ehven-İ Şer”! ' ><a class="addthis_button_preferred_1"></a><a class="addthis_button_preferred_2"></a><a class="addthis_button_preferred_3"></a><a class="addthis_button_preferred_4"></a><a class="addthis_button_compact"></a></div>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.atik-online.net/2010/07/ne-%e2%80%9cser%e2%80%9d-ne-de-%e2%80%9cehven-i-ser%e2%80%9d/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>1 Mayıs 2009&#8242;da Taksim&#8217;e!</title>
		<link>http://www.atik-online.net/2009/04/1-mayis-2009da-taksime/</link>
		<comments>http://www.atik-online.net/2009/04/1-mayis-2009da-taksime/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 08 Apr 2009 20:10:16 +0000</pubDate>
		<dc:creator>AHM</dc:creator>
				<category><![CDATA[Köşe Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[Sibel Özbudun - Temel Demirer]]></category>
		<category><![CDATA[1 mayis 2009]]></category>
		<category><![CDATA[mustafa suphi]]></category>
		<category><![CDATA[taksim]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.atik-online.net/?p=1626</guid>
		<description><![CDATA[&#8220;Cesaretini kaybeden herşeyini kaybetmiştir.&#8221;[1] 2008&#8242;in 1 Mayıs&#8217;ına doğru; &#8220;&#8230; &#8216;Ayaktakımı&#8217; Gemileri Yaktı&#8221; ve &#8220;Ne Olursa Olsun Taksim&#8217;deyiz&#8221; diye haykıran iki gazete manşeti her şeyin özetiydi sanki&#8230;[2] Şimdilerde, bir yıl sonra değişen bir şey yok; manşetler yine aynı&#8230; Yeniden ve bir kez daha, &#8220;imkânsız&#8221; dediklerini mümkün kılmak için düşeceğiz Taksim yoluna; Nâzım Hikmet&#8217;in, &#8220;ta ata aa [...]<div class="addthis_toolbox addthis_default_style addthis_32x32_style" addthis:url='http://www.atik-online.net/2009/04/1-mayis-2009da-taksime/' addthis:title='1 Mayıs 2009&#8242;da Taksim&#8217;e! ' ><a class="addthis_button_preferred_1"></a><a class="addthis_button_preferred_2"></a><a class="addthis_button_preferred_3"></a><a class="addthis_button_preferred_4"></a><a class="addthis_button_compact"></a></div>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>&#8220;Cesaretini kaybeden<br />
herşeyini kaybetmiştir.&#8221;<strong>[1]</strong></p>
<p><a rel="attachment wp-att-47" href="http://www.atik-online.net/wp-content/uploads/2008/12/sibelozbuduntemeldemirer.png" title="sibelozbuduntemeldemirer"><img class="alignleft size-thumbnail wp-image-47" title="sibelozbuduntemeldemirer" src="http://www.atik-online.net/wp-content/uploads/2008/12/sibelozbuduntemeldemirer-100x100.png" alt="sibelozbuduntemeldemirer" width="100" height="100" /></a>2008&#8242;in 1 Mayıs&#8217;ına doğru; &#8220;&#8230; &#8216;Ayaktakımı&#8217; Gemileri Yaktı&#8221; ve &#8220;Ne Olursa Olsun Taksim&#8217;deyiz&#8221; diye haykıran iki gazete manşeti her şeyin özetiydi sanki&#8230;<strong>[2]</strong><span id="more-1626"></span></p>
<p>Şimdilerde, bir yıl sonra değişen bir şey yok; manşetler yine aynı&#8230;</p>
<p>Yeniden ve bir kez daha, &#8220;imkânsız&#8221; dediklerini mümkün kılmak için düşeceğiz Taksim yoluna; Nâzım Hikmet&#8217;in, &#8220;ta ata aa ta ta ha ta tta ta/ tarih/ 1921/ Kânunisani 28/ karadeniz/ burjuvazi/ biz/ onbeş kasap çengelinde sallanan/ onbeş kesik baş/ onbeş arkadaş/ yoldaş/ bunların sen isimlerini aklında tutma fakat/ 28 Kânunisânîyi unutma&#8230;&#8221; dizelerinde betimlenen Mustafa Suphi ve 15&#8242;lerden bugünlere uzanan sorumlulukla; hem de, &#8220;vurun ulan,/ vurun,/ ben kolay ölmem./ ocakta küllenmiş közüm,/ karnımda sözüm var/ hâldan bilene,&#8221; diye haykıran Ahmed Arif&#8217;in dizelerindeki kararlılıkla&#8230;</p>
<p>Asla makul olmayan, olması da mümkün olmayan egemen zorbalığın, bizleri &#8220;aklı selim&#8221;e davet etmesi, kocaman bir yalandır.</p>
<p>&#8220;Yine Taksim&#8217;e ulaşamayacaksınız, iyisi mi ara çözüme fit olun diyenler&#8221;; sizi, &#8220;Savaşan, kaybedebilir. Savaşmayan, çoktan kaybetmiştir,&#8221; diye haykıran Berthold Brecht yanıtlıyor&#8230;</p>
<p align="center">* * * * *</p>
<p>İşçi sınıfına &#8220;Elveda&#8221; değil; &#8220;Merhaba&#8221; diyecek bir gelecek eşikte&#8230;</p>
<p>Hikâye malumdur! &#8220;İşçi sınıfının yok olmakta olduğu ve sosyalistlerin bu nedenle büyük bir hata içinde olduğu daima söylenir. Bazıları bu söylemin gelişen teknolojinin, sanayide &#8216;robotların&#8217; kullanılmasından sonra başladığını sansa da, aslında işçi sınıfının öldüğü veya devrimci rolünün kalmadığı daima ileri sürülmüştür.</p>
<p>1950&#8242;lerde bazı işçiler buzdolabı alabildiği için burjuva olarak tanımlanırdı. 1968&#8242;de Andre Gorz, 1980&#8242;lerde Eric Hobsbawm benzer iddialarla ortaya çıktı. Son olarak İmparatorluk kitabının yazarları Michael Hardt ve Antonio Negri işçi sınıfının öldüğünü iddia ettiler.</p>
<p>İşçi sınıfının günümüzdeki durumu üzerine iki noktayı tartışmak gerekir. Bunlardan birincisi, işçi oldukları tartışılamayacak olan mavi yakalı sanayi işçilerinin dünya üzerindeki sayısal durumu. İkincisi, işçi sınıfının tanımı ve hizmet sektöründeki işçilerin dünya üzerindeki sayısal durumu. En sonunda söyleyeceğimizi hemen söylersek, bu iki nokta dünya üzerinde işçi sınıfının azalmadığını, tersine çok büyük miktarlarda arttığını gösterir.</p>
<p>Dünyada bugün 270 milyon sanayi işçisi var. Bunların yüzde 40&#8242;ı gelişmiş OECD ülkelerinde, yüzde 15&#8242;i Çin&#8217;de, yüzde 15&#8242;i Latin Amerika&#8217;da, yüzde 15&#8242;i eskiden SSCB&#8217;yi oluşturan ülkelerde, yüzde 10&#8242;u Asya&#8217;da ve yüzde 5&#8242;i Afrika&#8217;da.</p>
<p>ABD&#8217;de 1900&#8242;lü yıllarda 10.920.000 sanayi işçisi vardı. Bu sayı 1950&#8242;de 20.698.000&#8242;e, 1971&#8242;de 26.092.000&#8242;e, 1998&#8242;de ise 31.071.000&#8242;e çıktı. Görüldüğü gibi, dünyanın en büyük ekonomisinde sanayi işçilerinin sayısı azalmıyor, artıyor. Dünyanın ikinci büyük ekonomisi olan Japonya&#8217;da ise 1950-1971 arasında sanayi işçilerinin sayısı iki katına çıktı, 1998&#8242;de ise yüzde 13 daha arttı.</p>
<p>Bazı gelişmiş sanayi ülkelerinde, örneğin İngiltere, Fransa ve Belçika&#8217;da sanayi işçisi sayısı azaldı. Ancak bu ülkelerde de sanayi işçilerinin sayısının düşüşü kısa bir dönemde gerçekleşmedi, yüzyıl boyunca sanayi işçilerinin sayısı düştü.</p>
<p>İngiltere&#8217;de 1978&#8242;de 6.9 milyon olan sanayi işçisi sayısı 2005&#8242;de 3.2 milyon oldu. Ama aynı dönemde hizmet sektöründeki işçilerin sayısı 14.8 milyondan 21.5 milyona çıktı. Yani toplam işçi sayısı 21.7 milyondan 24.7 milyona çıktı.</p>
<p>Gelişmiş ülkelerde toplam olarak sanayi işçisi sayısında bir düşüş var.</p>
<p>1951&#8242;de 87 milyon olan sanayi işçisi sayısı 1971&#8242;de 32.5 milyon artarak 119.5 milyona çıkmış, ama 1998&#8242;de 7.5 milyon azalarak 112 milyona düşmüştür. Ama aynı dönemde dünya çapında sanayi işçilerinin sayısı artmıştır.</p>
<p>Gelişmiş ülkelerde sanayi işçilerinin sayısının düşüşü ise sanayide işçi üretkenliğinin hizmet sektörüne göre daha fazla artmasından dolayı olmuştur. Şimdilerde eskiye göre biraz daha az sayıda işçi 30 yıl öncesinden daha fazlasını üretmektedir.</p>
<p>OECD ülkelerinde 1973-1990 arasında sanayide gelişme yılda yüzde 2.5, hizmet sektöründe ise yüzde 3.1 idi. Sanayide üretkenlik yüzde 2.8, hizmetlerde ise yüzde 0.8 arttı.</p>
<p>Deon Filmer&#8217;e göre 1990&#8242;ların ortasında dünyada 379 milyon insan sanayide, 800 milyon insan hizmet sektöründe, 1.074 milyar insan ise tarımda çalışıyordu. Bunların sanayide yüzde 58&#8242;i, hizmet sektöründe ise yüzde 65&#8242;i ücretli, yani gerisi kendi işinde çalışmaktaydı. Bu durumda dünyada üçte biri sanayi sektöründe çalışan 700 milyon ücretli işçi var. Aileleri ile birlikte 1.5, iki milyar insan demektir bu. Yani dünya nüfusunun üçte biri. Buna tarım işçilerini, topraksız köylüleri de eklersek, işçi sınıfının sayısı daha da artar ve dünya nüfusunun yarısı hâline gelir&#8230;</p>
<p>Kapitalizmin yaşayabilmesi için artı değer şarttır. Artı değer sadece emek üzerinden elde edilebilir. Yani kapitalizm için işçi sınıfı şart. Kapitalizm yaşadıkça, geliştikçe, işçi sınıfı da yaşayacak ve gelişecek. Kapitalizmin ölümü ise kendi yetiştirdiği bu sınıfın elinden olacak. Er ya da geç, bu kaçınılmaz bir son!&#8221;<strong>[3]</strong></p>
<p>Evet, son küreselleşme dalgası ve reel sosyalist sektörün çöküşü, yer kürede kapitalizmin temellük etmediği bir karış toprak bırakmadı. Bugün gelişkin kapitalist ülkelerin patronları sermayelerini emeğin daha bol, daha ucuz, daha örgütsüz olduğu Güney ülkelerine yönlendirirken, kapitalist sömürüyü, tüm insanlığa yayıyor, işçi sınıfının çapını da görülmemiş ölçüde genişletiyorlar, gerçekten de. Kayıtdışı çalıştırılan Güneydoğu Asyalı çocuklar, Latin Amerikalı kadınlar, Afrikalı delikanlılar&#8230; evet hepsi, küresel/ kolektif işçi sınıfının unsurlarına dönüşmekteler&#8230; Bir başka deyişle, &#8220;öteki&#8221; proleterleşiyor&#8230; &#8220;Elveda Proletarya&#8221; sinisizmine teslim olanlara inat&#8230;</p>
<p> </p>
<p align="center">* * * * *</p>
<p>Bu nedenledir ki<strong>, </strong>biz işçilerle, kadınlarla, Kürtler, Ermeniler ve Aleviler ile Taksim&#8217;e gidiyoruz; başka yolu yok; yine tek yol Taksim&#8230;</p>
<p>Hayır, &#8220;mazeretler&#8221;e karnımız tok! çünkü Kuzey Amerika yerlilerinin, &#8220;Uyuyor taklidi yapan bir adamı uyandırmak imkânsızdır&#8221;; veya Benjamin Franklin&#8217;in, &#8220;İyi mazeretler bulmayı başaranların, başka şeyler başarabildiği çok nadiren görülür&#8221;; ya da bir Çerkez Atasözü&#8217;nün, &#8220;Biçmesini bilmeyenin orağı kördür,&#8221; derken bizlere neyi anlattığının bilincindeyiz&#8230;</p>
<p>Kimse bizden Oblomovluk falan beklemesi&#8230;</p>
<p>Gaspedilmiş ve gaspedilmek istenen haklarımızı ancak direnerek, boyun eğemeyip itiraz ederek savunabiliriz.</p>
<p>Hayır, &#8220;haksızlıkları içselleştiremeyiz&#8221;!</p>
<p>Tıpkı;</p>
<p>&#8220;Haksızlığa başkaldırmayanlar onlardan gelecek her kötülüğe katlanmalıdır&#8230;</p>
<p>Haksızlıklar karşısında eğilmeyin. Çünkü hakkınızla birlikte onurunuzu da kaybedersiniz&#8230;</p>
<p>Nasıl bakarsan öyle görürsün&#8230;</p>
<p>İnanıyorsanız mutlaka yenersiniz,&#8221; diyen Hazreti Ali gibi&#8230;</p>
<p>Hayır; artık &#8220;bıçak kemiğe dayanmış&#8221;ken; kendimizden, mücadeleciliğimizden ve yoksulların dayanışmasından başka hiçbir şeyin önemli olmadığını biliyoruz.</p>
<p align="center">* * * * *</p>
<p>Kimse bize &#8220;hukuk(suzluk)&#8221; nutukları çekmesin!</p>
<p>Unutmadık! Emniyet müfettişleri, 1 Mayıs 2008&#8242;de İstanbul&#8217;da emekçilere biber gazı ve coplarla saldıran binlerce güvenlik görevlisinden sadece 2 polisi &#8220;orantısız güç&#8221; kullandıkları gerekçesiyle sorumlu buldu&#8230;</p>
<p>Unutmadık! Emniyet, 1 Mayıs&#8217;ta yere düşen kadının (Metal işçisi Songül Çiftçi) kafasına tekme atan ve bir gazetecinin kolunu kıran iki polisi belirledi. Kaymakamlık ise teşhis olmadığı gerekçesiyle soruşturma izni vermedi&#8230;</p>
<p>Unutmadık! İstanbul 1 Mayıs&#8217;ta yine akıl almayacak boyutlarda şiddete sahne oldu&#8230;</p>
<p>Unutmayıp/ unutturmadan soru(n)larımıza, cesaretle ve yürekten yanıtlar aramalıyız&#8230;</p>
<p>Tıpkı; &#8220;Soruların yürekten sorarsan, cevaplarını da yürekten alırsın&#8221;; veya &#8220;Cesur kişi bir kere, korkak birçok kere ölür&#8221;; &#8220;Tok kuş aç kuşla uçamaz,&#8221; diyen Kuzey Amerika yerlileri gibi&#8230;</p>
<p align="center">* * * * *</p>
<p>Kapitalist-emperyalist sistemin krize girdiği ve krizin yükünü işçi-emekçilere, halklara yıkmak için önlem üstüne önlem aldığı bir felaket kesitinde 2009 1 Mayıs&#8217;ını karşılarken, unutmayıp, unutturmayacağız: 1 Mayıs 2008&#8242;de, devlet terör estirmesine rağmen, Taksim&#8217;e çıkma iradesini kıramamış, binlerce işçi-emekçi, devrimci, her sokaktan Taksim meydanına çıkmak için saatlerce direniş göstermişti. 2007 1 Mayıs&#8217;ından sonra, 2008&#8242;de tekrarlanan bu kararlılık, 2009 1 Mayıs&#8217;ının yerini netleştirmiştir.</p>
<p>&#8220;Oyun oynamıyoruz&#8221;; hayatı ve aşkı savunmak için bir geleneğin sancağı altında dövüşüyoruz; &#8220;Dünyada görmek istediğiniz değişikliğin kendisi siz olun,&#8221; diyen Mahatma Gandhi&#8217;nin sözüne müthiş bir değer biçiyoruz&#8230;</p>
<p>En karanlık günde bile, hiçbir zaman karanlık değildir gece kararlılığıyla, &#8220;Özgürlük! O bir gün dönecek. Ve onu öldürmeye hiç kimsenin gücü yetmeyecek!&#8221; diye haykıran Peru&#8217;daki Tupac Amaru-II&#8217;nin umuduyla bugünde geleceğin yolunu açıyoruz&#8230;</p>
<p>Evet, evet Albert Einstein, &#8220;Ancak başkaları için yaşanan bir hayat, yaşamaya değer bir hayattır&#8221;; Mary Wollstonecraft&#8217;ın, &#8220;Yeteneklerin en fazla geliştiği zaman, insanın bütün bir dünyayı karşısına aldığı zamandır&#8221;; W. Shakespeare&#8217;in, &#8220;Koca bir ateş yakmak isteyenler, cılız saman yığınlarını tutuşturmakla işe başlarlar,&#8221; sözlerini unutmuyoruz&#8230;</p>
<p align="center">* * * * *</p>
<p>1 Mayıs 2009&#8242;da Taksim&#8217;de olmak isteyenler; Sun Tzu&#8217;nun, &#8220;İnsanlar bir kez birleştiler mi, cesurlar tek başlarına ilerleyemez, korkaklar ise tek başlarına geri çekilemezler,&#8221; uyarısındaki üzere birleşmeliyiz&#8230;</p>
<p>Aynı biçimde de Taksim&#8217;e yönelik yürüyüşte; bir engelin karşımızda ikincisinin de &#8220;içimizde&#8221; olduğunu unutmadan ve durmadan &#8220;Önünden gelen bir mızraktan korunmak kolaydır fakat arkandan atılan oktan korunamazsın,&#8221; diyen Çin Atasözü&#8217;nün anlattığını kulağımıza küpe etmeliyiz&#8230;</p>
<p>&#8220;İyi de ne mi olacak&#8221;?</p>
<p>Yanıtı &#8216;Acıyı Bal Eyledik&#8217;de; Hasan Hüseyin Korkmazgil şöyle vermemiş miydi?</p>
<p>&#8220;kanadık toprak olduk/ çekildik bayrak olduk/ döküldük yaprak olduk/ geldik bugüne/</p>
<p>ekmeği bol eyledik/ acıyı bal eyledik/ sıratı yol eyledik/ geldik bugüne/</p>
<p>ekilir ekin geliriz/ ezilir un geliriz/ bir gider bin geliriz/ beni vurmak kurtuluş mu?/</p>
<p>kör olasın demiyorum/ kör olma da gör beni&#8221;&#8230;</p>
<p>Göreceğiz/ göstereceğiz dosta da, düşmana da; 2007&#8242;de, 2008&#8242;de olduğu gibi 2009&#8242;da da&#8230;</p>
<p align="center">* * * * *</p>
<p>Özgürlük, eşitlik ve adalet için çıkıyoruz Taksim&#8217;e&#8230;</p>
<p>Bundan tam 32 yıl önce, 1 Mayıs 1977&#8242;de o meydanda bıraktığımız 34 canımız için çıkıyoruz.</p>
<p>Hayır, kimse, &#8220;Canım, Taksim inadının ne alemi var?&#8221; &#8220;ılımlılığı&#8221;na sığınmasın. Taksim Meydanı&#8217;nı &#8220;bizim&#8221; kılan, Taksim Meydanı&#8217;nı vazgeçilmez kılan, o gün üstümüze yağan kurşunlardır.</p>
<p>Ve Taksime çıkıyoruz, çünkü hepimiz Kadınız, Kürdüz, Ermeniyiz, Aleviyiz, İşçiyiz, Emekçiyiz, Ötekileştirileniz, Mağduruz &#8230;</p>
<p>Nasıl unuturuz? Unuttururuz? Bu mümkün mü?</p>
<p>* Krizin tırmandığı beş ayda yaklaşık 42 bin sendikalı işçi işini kaybetti. Türk-İş&#8217;in 35 bin üyesi, DİSK&#8217;in 3 bin 800 üyesi, Hak-İş&#8217;in ise 3 bin 602 üyesinin iş akdi feshedildi!</p>
<p>* Tuzla&#8217;da çalışan her 2 işçiden 1&#8242;i sigortasız!</p>
<p>* TBMM Tuzla Komisyonu işçilere zorla imzalatılan sözleşmeyi ortaya çıkardı. Sözleşmede, tersanedeki kazalardan şirket değil işçi sorumlu tutuluyor!</p>
<p>* Tuzla&#8217;da içine tersane işçileri doldurularak &#8220;test&#8221; için atılan filikada üç kişinin ölmesi ve 12 kişinin de yaralanmasının ardından, tersanenin kurucusu Mehmet Oyar, &#8220;Kum torbası falan bilmiyorum, denemede kum torbası olmaz&#8221; dedi. Oyar test yapılmasaydı, çürük filika kullanıldığında 19 kişinin öleceğini hatırlattı!</p>
<p>* Tuzla&#8217;da 22 Temmuz 2007&#8242;den Mayıs 2008&#8242;e 21 işçi yaşamını yitirdi. Ne Meclis&#8217;te yapılan konuşmalar, ne bakanların sözleri ne de komisyonlar işe yaradı!</p>
<p>Limter-İş&#8217;in verilerine göre 1985&#8242;ten beri tersanelerde gerçekleşen kazaların çoğunu önlemek basitti: Patlamalara 28 hayat&#8230; Elektrik kazalarına 17 hayat&#8230; Düşme sonucu 25 hayat&#8230; Cisim çarpması ve düşmesi sonucu 15 hayat&#8230; Zehirlenme 2 hayat&#8230; Ayrıca nedenleri kayıt altında olmayan ve tam olarak bilinmeyen dokuz hayat daha tersanelerde bitti!</p>
<p>* İki işçinin bir hafta içinde öldüğü Selah Tersanesi, iş güvenliği olmadığı için kapatılmıştı. Sadece altı gün sonra tekrar açıldı. Bu kadar kısa sürede eksikliklerin giderildiğine kimse inanmadı!</p>
<p>* İşçi kıyımı keşke bu kadarla kalsa&#8230; Tekstilde &#8220;kot taşlama&#8221; adı verilen işlemin ölümcül silikozis hastalığına yol açarak bir-iki yıl içerisinde kesin olarak ölüme neden olduğu yeni ortaya çıktı!</p>
<p>* Kaç milyon dolarlık ihracatın&#8221; olduğu, bu nedenle de ölesiye rekabet koşullarında işçilerinin sıkıp suyunu çıkartma peşindeki tekstilde yeni bir &#8216;tasarruf&#8217; sistemi yaygınlaştı: &#8220;Tuvalet takip sistemi&#8221;&#8230; İşçiler kapılara konulan cihazla izlenerek, belirli sayı ve sürede tuvalete gidebiliyor!</p>
<p>* Türk kimya sanayisinde meslek hastalıklarının yüzde 88&#8242;i toza ve kimyasallara bağlı ortaya çıkıyor. Avrupa İş Sağlığı ve Güvenliği Ajansı raporuna göre, kimyasalların yol açtığı ölümler iş kazaları sonucu ölümleri 10&#8242;a katlıyor. Her yıl 74 bin işçi kimyasallara bağlı meslek hastalıkları nedeniyle hayatını kaybediyor!</p>
<p>* Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO) verilerine göre dünyada her yıl 250 milyondan fazla iş kazası meydana geliyor. İşyerlerindeki sağlıksız durumlar ve zararlı maddelerle temas yüzünden her yıl 160 milyon işçi hastalanıyor, 1.2 milyonu aşkın işçi de meslek hastalıkları ya da iş kazaları yüzünden ölüyor!</p>
<p align="center">* * * * *</p>
<p>Hayır! Kimseden &#8220;şefaat&#8221; beklemiyoruz&#8230;</p>
<p>Hayır! &#8220;1 Mayıs&#8217;ın resmi tatil olması için girişimde bulunmasını ise yürekten onaylıyorum. 1 Mayıs bütün dünyada İşçi-Emek Bayramıdır. Neden bizde olmasın,&#8221; diyen Kemal Zeybek ve benzerleri &#8220;gölge etmeyin&#8221; yeter&#8230;</p>
<p>Yerel seçimler sırasında İstanbul&#8217;daki mitingle ilgili yer tartışmasını değerlendirirken, &#8220;Taksim önerimiz var. Taksim önerimiz 1 Mayıs mitingi ile ilgili de prova olur diye düşünüyorum,&#8221; diyen &#8220;demagojik militanlık&#8221; ile CHP İstanbul İl Başkanı Gürsel Tekin&#8217;in Taksim&#8217;deki barikatların hangi tarafında olacağını bilmeyen var mı?</p>
<p>Ve nihayet Avrupa Parlamentosu&#8217;nun Türkiye raporunda hükümete; örgütlenme özgürlüğüne saygı duyarak 1 Mayıs İşçi Bayramı&#8217;nın Taksim Meydanı&#8217;nda kutlanması için sendikalarla birlikte ortak bir çözüm bulması çağrısının yapıldığını vurgulayan DİSK Genel Başkanı Süleyman Çelebi, &#8220;Avrupa Parlamentosu&#8217;nun da vurguladığı gibi hükümet sürekli ertelediği &#8220;2821&#8243; ve &#8220;2822&#8243; sayılı yasaları, hiç vakit kaybetmeden ILO sözleşmelerine uygun şekilde düzenlemelidir,&#8221; demek yerine Taksim&#8217;e yürüyenlerle en ön saflarda olup olmayacağına net yanıtlar vermelidir&#8230;</p>
<p>Evet, &#8220;Ben Mustafa Kemal&#8217;in &#8216;Beni Türk doktorlarına emanet edin dediği gibi, bana Türk kelepçesi verin&#8217; dedim,&#8221;<strong>[4]</strong> ya da &#8220;Devlet bana görev verdi,&#8221;<strong>[5]</strong> diyen &#8220;orducu sosyalist&#8221; Küçük&#8217;ün Ergenekon&#8217;cu &#8220;ulusal sol&#8221;undan AB&#8217;cilere uzanan kapitalist yelpazenin &#8220;farklı&#8221; görüngülerine verilecek prim yok; olmamalıdır da!</p>
<p>&#8220;AKP CHP&#8217;nin türbanlı, CHP de AKP&#8217;nin türbansız hâlidir&#8221;,<strong>[6]</strong> diye betimlenmesi mümkün olan egemen illüzyon ile sınırlanmayıp, geri adım atmayacağız&#8230; Atılmasına da göz yummayacağız&#8230;</p>
<p>Yani R. W. McChesney&#8217;in, &#8221; &#8230;&#8217;Neo-liberalizm yalnızca bir ekonomi kavramı değil, aynı zamanda bir siyasal teoridir. Bu teori, iş dünyasının egemenliğinin temsili demokrasiye dayalı bir toplumda en iyi biçimde gerçekleşeceğini varsayar. Ancak bu görüş, özellikle işçi sınıfı arasında yüksek bir depolitizasyon ile simgelenen, zayıf ve etkisiz yapıların olduğu ortamlarda geçerlidir,&#8221; diye betimlediği &#8220;solculuk&#8221;/ &#8220;demokratlık&#8221;/ &#8220;sivil toplumculuk&#8221; yalanları/ yaygaraları yolumuzu karartamayacak&#8230;</p>
<p align="center">* * * * *</p>
<p>Ve nihayet spekülasyonlara, farazi tartışmalara mahâl vermeyin: Yaşayacak, yaşatacak cürete sahip olun&#8230; &#8220;Çünkü&#8221; der ve ekler: Antonio Gramsci: &#8220;Aslında bir kişi eyleme geçtiği, iradi bir çaba gösterdiği ve &#8216;önceden kestirilen&#8217; bu sonuca somut katkıda bulunduğu ölçüde bir şeyleri önceden kestirebilir. O hâlde tahmin yürütme kendini bilimsel bir bilme eyleminde değil, gösterilen çabanın soyut ifadesinde ve ortak bir irade yaratmanın pratik biçiminde açığa çıkarmaktadır&#8230;&#8221;</p>
<p>Sorun 1 Mayıs&#8217;ın Taksim&#8217;de kutlanıp kutlanmama sorunu değildir artık. Yer tartışması yoktur. Sorun, emekten ve halktan yana tüm devrimci, ilerici güçlerin bir araya gelip Taksim 2009 1 Mayıs&#8217;ını birlikte örgütlemesi sorunudur.</p>
<p>Hiç kimse Taksim ısrarından vazgeçmemeli, ısrarında &#8220;pazarlık payı&#8221; bırakmamalıdır.</p>
<p>Biliyoruz ki; bu ülkede hiçbir hak mücadele edilmeden kazanılamaz.</p>
<p>Yıllardır Taksim&#8217;e çıkma iradesi engellenemedi, kırılamadı; 2009&#8242;da da engelleyemeyecek, kırılamayacak&#8230;</p>
<p>Haydi, yakanızda kızıl karanfillerle, sıkılı yumruklarınızla ve yoldaşlarınızla omuz omuza aşkı ve hayatı savunmak için 1 Mayıs 2009&#8242;da Taksim&#8217;e!</p>
<p> </p>
<p>3 Nisan 2009 17:01:49, Ankara.</p>
<p>SİBEL ÖZBUDUN-TEMEL DEMİRER </p>
<p><strong>N O T L A R</strong></p>
<p><strong>[1]</strong> Johann Wolfgang von Goethe.</p>
<p><strong>[2]</strong> İsmail Saymaz, &#8220;&#8230; &#8216;Ayaktakımı&#8217; Gemileri Yaktı&#8221;, Radikal, 25 Nisan 2008, s.8; &#8220;Ne Olursa Olsun Taksim&#8217;deyiz&#8221;, Cumhuriyet, 26 Nisan 2009, s.7.</p>
<p><strong>[3]</strong> Doğan Tarkan, &#8220;İşçi Sınıfı Bitiyor mu?&#8221;, Taraf, 19 Şubat 2009, s.16.</p>
<p><strong>[4]</strong> &#8220;Soruşturma Hukuktan Uzak&#8221;, Cumhuriyet, 24 Ocak 2009, s.4.</p>
<p><strong>[5]</strong> Yalçın Küçük, &#8220;En Baba İhbar!&#8221;, Yeni Şafak, 1 Şubat 2009, s.15.</p>
<p><strong>[6]</strong> Emine Ayna, Günlük, 11 Mart 2009, s.8.</p>
<p> | 08 &#8211; 04 &#8211; 2009 |</p>
<div class="addthis_toolbox addthis_default_style addthis_32x32_style" addthis:url='http://www.atik-online.net/2009/04/1-mayis-2009da-taksime/' addthis:title='1 Mayıs 2009&#8242;da Taksim&#8217;e! ' ><a class="addthis_button_preferred_1"></a><a class="addthis_button_preferred_2"></a><a class="addthis_button_preferred_3"></a><a class="addthis_button_preferred_4"></a><a class="addthis_button_compact"></a></div>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.atik-online.net/2009/04/1-mayis-2009da-taksime/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>&#8220;Şartı Nedamet&#8221; Olmayan Bir Genel &#8220;Af&#8221; İçin[*]</title>
		<link>http://www.atik-online.net/2009/02/sarti-nedamet-olmayan-bir-genel-af-icin/</link>
		<comments>http://www.atik-online.net/2009/02/sarti-nedamet-olmayan-bir-genel-af-icin/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 20 Feb 2009 12:25:24 +0000</pubDate>
		<dc:creator>AHM</dc:creator>
				<category><![CDATA[Köşe Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[Sibel Özbudun - Temel Demirer]]></category>
		<category><![CDATA[301]]></category>
		<category><![CDATA[af]]></category>
		<category><![CDATA[tutuklama]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.atik-online.net/?p=1001</guid>
		<description><![CDATA[ &#8221;İnsan ancak gecenin yolunu izleyerek şafağa varabilir.&#8221;[1] &#8220;Genel Af&#8221; mı? Hem de TCK 301&#8242;in Türkiye&#8217;sinde Adalet Bakanı&#8217;nın, &#8220;Devletime katil dedirtmem&#8221;; Savunma Bakanı&#8217;nın da &#8220;Azınlıklar gönderildi iyi oldu&#8221; dediği coğrafyada mı? Zindanlar tıka basa doluyken, Bakanın, &#8220;Af yok&#8221; dediği veya polislerin insanları kurşunladığı hâlde ellerini kollarını sallayarak dolaştığı Türkiye&#8217;de böylesi bir talep gerçekçi mi? Elbette değil! [...]<div class="addthis_toolbox addthis_default_style addthis_32x32_style" addthis:url='http://www.atik-online.net/2009/02/sarti-nedamet-olmayan-bir-genel-af-icin/' addthis:title='&#8220;Şartı Nedamet&#8221; Olmayan Bir Genel &#8220;Af&#8221; İçin[*] ' ><a class="addthis_button_preferred_1"></a><a class="addthis_button_preferred_2"></a><a class="addthis_button_preferred_3"></a><a class="addthis_button_preferred_4"></a><a class="addthis_button_compact"></a></div>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><a rel="attachment wp-att-47" href="http://www.atik-online.net/2009/02/20/sarti-nedamet-olmayan-bir-genel-af-icin/sibelozbuduntemeldemirer/"><img class="alignleft size-thumbnail wp-image-47" title="sibelozbuduntemeldemirer" src="http://www.ydg-online.org/ahmtr/wp-content/uploads/2008/12/sibelozbuduntemeldemirer-100x100.png" alt="sibelozbuduntemeldemirer" width="100" height="100" /></a> &#8221;İnsan ancak gecenin yolunu<br />
izleyerek şafağa varabilir.&#8221;<strong>[1]</strong></p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;Genel Af&#8221; mı? Hem de TCK 301&#8242;in Türkiye&#8217;sinde Adalet Bakanı&#8217;nın, &#8220;Devletime katil dedirtmem&#8221;; Savunma Bakanı&#8217;nın da &#8220;Azınlıklar gönderildi iyi oldu&#8221; dediği coğrafyada mı?<span id="more-1001"></span></p>
<p style="text-align: justify;">Zindanlar tıka basa doluyken, Bakanın, &#8220;Af yok&#8221; dediği veya polislerin insanları kurşunladığı hâlde ellerini kollarını sallayarak dolaştığı Türkiye&#8217;de böylesi bir talep gerçekçi mi?</p>
<p style="text-align: justify;">Elbette değil!</p>
<p style="text-align: justify;">Ancak unutulmasın, &#8220;gerçekçilik tenekeciliği&#8221;ne sarılan bir &#8220;reel-politikerlik&#8221;le yol almamız mümkün değildir; olamaz da&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;">Napoleon&#8217;un o güzel sözüyle, &#8220;İmkânsızlık yalnız sersemlerin sözlüğünde bulunan bir kelimedir.&#8221; Bize düşen, bu konuda da &#8220;imkânsız&#8221; denileni, imkânsızı isteyen bir cüretin mücadelesiyle çekip almaktır!</p>
<p style="text-align: justify;">Kime ve özellikle de &#8220;reel-politiker&#8221;ler unutmasın: &#8220;İnsanın yapacakları, hayal ettikleri ile sınırlıdır,&#8221; der Arthur C. Clarke&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;Af&#8221;ı istemeli, sadece istemekle sınırlanmayıp, onun için mücadele etmeliyiz&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;">Evet &#8220;af&#8221;, genel özgürlük meselesine mündemiç mücadele alanıdır; tıpkı Goethe&#8217;nin, &#8220;Bir şey herşey için, herşey bir şey için vardır,&#8221; deyişindeki üzere&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;">O hâlde &#8220;affı&#8221;, sisteme karşı mücadele kapsamında ele almak, bizi belkemiksiz neo-liberallerden ayıran yanı oluşturur&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;">Bilmeyen var mı? Zannetmesek de nakledelim:</p>
<p style="text-align: justify;">Duverger&#8217;nin, &#8220;Adaletin bulunmadığı yerde herkes suçludur&#8221;; Jean-Jacques Rousseau&#8217;nun, &#8220;İnsanlar hür olarak doğar, ama her yerde zincire vurulmuş olarak yaşarlar&#8221;; Tucker&#8217;in, &#8220;Suçluları yaratan yasalarımız, onları cezalandıran yasalarımızın yanında ne kadar çok!&#8221;; Eflatun&#8217;un, &#8220;Bir toplumda suç varsa, orada adalet yoktur,&#8221; sözlerinde somutlanan sınıflı-sömürücü eşitsizlik koşullarında tek ve gerçek suçlunun özel mülkiyet ilişkilerini güvence altına alan despot egemenlik olduğundan kimsenin şüphesi olmamalıdır&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;">Kaldı ki tam da bu egemenlik kadından Kürtlere dek tüm ezilenlerin, öteki ilan edilenlerin hürriyetlerini gasp eden terörist mekanizmadır!</p>
<p style="text-align: justify;">Bir Çek Atasözü&#8217;nün, &#8220;Asılan hırsız değil, yakalanandır,&#8221; diye betimlediği bu baskı aracında &#8220;Hürriyet, başkalarına vermedikçe alamayacağımız tek şeydir,&#8221; der William Allen White; çünkü Schiller&#8217;in deyişiyle, &#8220;İnsanlar hür, hürriyetler de zincire vurulmuş olarak doğarlar&#8221;&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;">Biz(ler)e düşen &#8220;içerde/ dışarıda&#8221; özgürleşmeyi topyekûn bir soru(n) olarak algılamak ve görmektir&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;">Bu konuda dediklerimiz kayıtlıdır;<strong>[2]</strong> bu çerçevede gündelik hayatın devrimcileştirilmesi bağlamında demokratik talepler ve hak mücadelesi asla küçümsenmemesi gereken alanlardır; yani geneldeki cephe mücadelesinin örgütlendiği siper savaşları mevzisidir&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;">Her mevzide sonuna dek mücadele edilmelidir&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;Genel Af&#8221; da böylesi bir mevzi kavgasıdır&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;">Yani &#8220;af&#8221; hayata yeniden tutunmaktır; toprakla temastır; &#8220;dışarı&#8221;yı tel örgülerin ardından seyretmemektir; koşmak ve kalabalıklara karışmaktır&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;">Ancak burada bir parantez açıp Can Yücel&#8217;in, &#8220;Af bir atıfettir/ Şartı da bunun nedamettir/ Nedamet de hıyanettir/ Hıyanet de fazilettir/ Fazileti faşizmin&#8221; dizelerinin altını özenle çizerek belirtelim: &#8220;Af&#8221; istemek; &#8220;affedilmesi&#8221; gereken bir şey yapmayan için -nihai tahlilde- bir zuldür&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;">Ne yaptık da, ne için &#8220;af&#8221; istiyoruz?</p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;Adalet, eşitlik, özgürlük&#8221; istedik; ne yaptıysak daha çok ekmek ve gül paylaşılsın diyeydi&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;">Bundan ötürü kapatıldık zindanlara! Mesela, sadece görüşlerimizi özgürce ifade ettik diye! Ya da Kürt olduğumuz için! Veya &#8220;suçu hazırlayan kapitalist eşitsizliğin&#8221; kurbanı olduğumuz için!</p>
<p style="text-align: justify;">Özetin özeti: Oruç Aruoba&#8217;nın, &#8220;Kalabildiğimiz tek yer, ötekilerin belleğidir,&#8221; kaydını göz ardı etmeyen, etmemesi gereken &#8220;Genel Af&#8221; mücadelesi &#8220;Ne için ve neden&#8221;i asla unutmadan/ unutturulmadan verilmelidir!</p>
<p style="text-align: justify;">Bir de, evet, evet bir de Montandre&#8217;ın, &#8220;Büyükler, omuzlarımızda taşıdığımız için büyüktür; fırlatıp atınca yerde sürünmeye başlarlar&#8221;; Stirner&#8217;in, &#8220;Büyükler neden büyüktür, bilir misiniz? Biz, dizlerimizin üstüne çökmüşüz de ondan. Artık kalkalım!&#8221;; La Bruyere&#8217;nin, &#8220;Büyüklere yaklaştıkça, bizler gibi birer insan olduklarını görürüz. Onlar, uşaklarına büyük görünürler ancak,&#8221; sözlerini unutmadan ve özgürlük mücadelesinin sancağı yaparak&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;"> </p>
<p style="text-align: justify;">18 Aralık 2008 11:43:10, Ankara&#8217;dan.</p>
<p style="text-align: justify;"> </p>
<p style="text-align: justify;"><strong>N O T L A R </strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>[*]</strong> Çoban Ateşi, Yıl:2, No:78, 5 Şubat 2009&#8230;<strong></strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>[1]</strong> Halil Cibran.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>[2]</strong> Bkz: Sibel Özbudun-Temel Demirer, &#8220;Hayır, Evet&#8217;ten Önce Gelir&#8221;! Hukuk(suzluk) Yazıları, Ütopya Yay., Mayıs 2008, 496 sayfa&#8230; Sibel Özbudun-Temel Demirer, &#8220;Söylenecek Yalan Kalmadı&#8221; İnsan Hak(sızlık)ları, Ütopya Yay., Mayıs 2008, 510 sayfa&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;"> | 20 &#8211; 02 &#8211; 2009 |</p>
<div class="addthis_toolbox addthis_default_style addthis_32x32_style" addthis:url='http://www.atik-online.net/2009/02/sarti-nedamet-olmayan-bir-genel-af-icin/' addthis:title='&#8220;Şartı Nedamet&#8221; Olmayan Bir Genel &#8220;Af&#8221; İçin[*] ' ><a class="addthis_button_preferred_1"></a><a class="addthis_button_preferred_2"></a><a class="addthis_button_preferred_3"></a><a class="addthis_button_preferred_4"></a><a class="addthis_button_compact"></a></div>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.atik-online.net/2009/02/sarti-nedamet-olmayan-bir-genel-af-icin/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Gelecek geliyor!</title>
		<link>http://www.atik-online.net/2008/12/gelecek-geliyor/</link>
		<comments>http://www.atik-online.net/2008/12/gelecek-geliyor/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 24 Dec 2008 21:14:24 +0000</pubDate>
		<dc:creator>AHM</dc:creator>
				<category><![CDATA[Köşe Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[Sibel Özbudun - Temel Demirer]]></category>
		<category><![CDATA[8]]></category>
		<category><![CDATA[ab]]></category>
		<category><![CDATA[af]]></category>
		<category><![CDATA[ahm]]></category>
		<category><![CDATA[ani]]></category>
		<category><![CDATA[birlik]]></category>
		<category><![CDATA[bo]]></category>
		<category><![CDATA[devrim]]></category>
		<category><![CDATA[devrimci]]></category>
		<category><![CDATA[din]]></category>
		<category><![CDATA[Dünya]]></category>
		<category><![CDATA[ekm]]></category>
		<category><![CDATA[halaylar]]></category>
		<category><![CDATA[Kadın]]></category>
		<category><![CDATA[Kadınlar]]></category>
		<category><![CDATA[kitle]]></category>
		<category><![CDATA[kontrol]]></category>
		<category><![CDATA[kriz]]></category>
		<category><![CDATA[miting]]></category>
		<category><![CDATA[muhalefet]]></category>
		<category><![CDATA[olum]]></category>
		<category><![CDATA[online]]></category>
		<category><![CDATA[polis]]></category>
		<category><![CDATA[toplum]]></category>
		<category><![CDATA[ucak]]></category>
		<category><![CDATA[us]]></category>
		<category><![CDATA[ydg]]></category>
		<category><![CDATA[zam]]></category>
		<category><![CDATA[Zaman]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.ydg-online.org/ahmtr/?p=46</guid>
		<description><![CDATA[“İyiler düşmansız olmaz.” (A. Manzoni.) Mitinge kaç kişinin katıldığını sayamadık, ancak -apoletli sermaye medyasının da inkâr edemeyeceği kadar kalabalıktık, çoktuk… Ama bundan da önemlisi, bu mitingde biz çok zaman sonra bizdik… Yaşlılarımız ve gençlerimizle, Kürtler ve Türklerle, kadınlar ve erkeklerle, çiftçisiyle, memuruyla, işçisiyle, öğrencisiyle, çevrecisiyle yani rengarenk çeşitliğimizin çoğulcu zenginliğiyle biz, bize benzeyen bir devrimci [...]<div class="addthis_toolbox addthis_default_style addthis_32x32_style" addthis:url='http://www.atik-online.net/2008/12/gelecek-geliyor/' addthis:title='Gelecek geliyor! ' ><a class="addthis_button_preferred_1"></a><a class="addthis_button_preferred_2"></a><a class="addthis_button_preferred_3"></a><a class="addthis_button_preferred_4"></a><a class="addthis_button_compact"></a></div>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.ydg-online.org/ahmtr/wp-content/uploads/2008/12/sibelozbuduntemeldemirer.png" rel="lightbox[46]" title="sibelozbuduntemeldemirer"><img class="alignleft size-thumbnail wp-image-47" title="sibelozbuduntemeldemirer" src="http://www.ydg-online.org/ahmtr/wp-content/uploads/2008/12/sibelozbuduntemeldemirer-100x100.png" alt="sibelozbuduntemeldemirer" width="100" height="100" /></a>“İyiler düşmansız olmaz.” (A. Manzoni.) </p>
<p style="text-align: justify;">Mitinge kaç kişinin katıldığını sayamadık, ancak -apoletli sermaye medyasının da inkâr edemeyeceği kadar kalabalıktık, çoktuk… Ama bundan da önemlisi, bu mitingde biz çok zaman sonra bizdik…<span id="more-46"></span></p>
<p style="text-align: justify;">Yaşlılarımız ve gençlerimizle, Kürtler ve Türklerle, kadınlar ve erkeklerle, çiftçisiyle, memuruyla, işçisiyle, öğrencisiyle, çevrecisiyle yani rengarenk çeşitliğimizin çoğulcu zenginliğiyle biz, bize benzeyen bir devrimci toplumsal muhalefettik…</p>
<p style="text-align: justify;">Mitingde “Biz”dik; evet, sloganlarımızla, devrimci duruşumuzla, kardeş militan çoğulluğumuzla…</p>
<p style="text-align: justify;">Bu sefer farklı oldu; birçok kimse gibi biz de bu kez, alana polis tarafından kontrol edilmeden, gaz bulutları arasında girdik.</p>
<p style="text-align: justify;">Biliyoruz apoletli burjuva medyası mitingden söz ederken, “Zamlar geri alınsın!”, “Açız işsiziz!”, “Hamdolsun direniyoruz!”, “Halklar kardeştir!” vb’i talepleri görmezden gelip; “Yine olay çıktı” diye haykıracaktır, etekleri zil çalarak…</p>
<p style="text-align: justify;">Ancak olayları gaz yuta yuta, birinci elden yaşayanlardan olarak belirtelim: Olay çıkmadı. Polis olay çıkarttı. Kontrol noktasında polis tarafından bir siyasi partinin kortejine küfürler edildi, tekmeler atıldı. Sonra da buna itiraz edenlerin üzerine gaz mermileri yağdırıldı…</p>
<p style="text-align: justify;">Sonrasındaysa, engellenemez biçimde ne olduysa oldu…</p>
<p style="text-align: justify;">Uzun zamandır ilk kez, evet, evet, nicedir ilk kez bir şey oldu… Bir “kırılma noktası” yaşandı… Gazı yiyen kitleler, geri dönüp kaçmadılar. Hayır hayır, gaz bombalarının göz gözü görmez kıldığı caddede, kalabalıklar dumanların üzerinden miting alanına doğru yürümeyi sürdürdüler&#8230; Alana girenler, geride kalan arkadaşlarını almak için geri döndüğünde, kontrol noktası bir anda boşaldı. Evet, uzun süredir ilk kez; kendi yaptıkları işe şaşırmış, güleç gözlü çocukların halayları arasında, polis tarafından kontrol edilmeden girdik alana…</p>
<p style="text-align: justify;">Evet, rüzgâr yön değiştiriyor coğrafyamızda&#8230; Nicedir özlemini çektiğimiz geleceğin, yaklaştığına dair alâmetler çoğalıyor; “Elveda”ların gerilerde bırakıldığı, “Merhaba”larla yeni kucaklaşmaların, çoğullaşmaların eşiğindeyiz bir kez daha…</p>
<p style="text-align: justify;">Taraflar netleşiyor. Daha da netleşecek. Değil mi ki, Kossuth’un deyişiyle, “Tarafsızlık, bir ilke olarak sürüp giderse, zayıflık olur.”</p>
<p style="text-align: justify;">“Zayıflık” mı? O artık “mişli” geçmiş zamana ait!</p>
<p style="text-align: justify;">Kendimizin, gücümüzün farkına varmak gerek; “Dünyada en önemli şey kendinin ne olduğunu bilmektir,” diye boşuna dememiş Montaigne…</p>
<p style="text-align: justify;">Evet, evet krizle debelenen dünyamızda artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak; bu gerçek herkesin bilgisine sunulurken; yolumuz açık olsun…</p>
<p style="text-align: justify;">Yolumuzu birlikte açacağız…</p>
<p style="text-align: justify;">Mutlaka açacağız… “Eğer kalbimde yeşil bir dal bulundurursam şarkı söyleyen bir kuş gelecektir,” diye haykırır bir Çin Atasözü, “As they Say in Zanzibar/ Zanzibar’da Dedikleri Gibi”de…</p>
<p style="text-align: justify;">29 Kasım 2008 15:43:32, Ankara.</p>
<p style="text-align: justify;"> | 05 &#8211; 12 &#8211; 2008 |</p>
<div class="addthis_toolbox addthis_default_style addthis_32x32_style" addthis:url='http://www.atik-online.net/2008/12/gelecek-geliyor/' addthis:title='Gelecek geliyor! ' ><a class="addthis_button_preferred_1"></a><a class="addthis_button_preferred_2"></a><a class="addthis_button_preferred_3"></a><a class="addthis_button_preferred_4"></a><a class="addthis_button_compact"></a></div>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.atik-online.net/2008/12/gelecek-geliyor/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>

