
<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>ATİK &#124; Avrupa Türkiyeli İşçiler Konfederasyonu &#124; &#187; H. Gürer</title>
	<atom:link href="http://www.atik-online.net/category/kose_yazilari/h-gurer/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.atik-online.net</link>
	<description>Birlik-Mücadele-Zafer!</description>
	<lastBuildDate>Sat, 25 Feb 2012 11:11:23 +0000</lastBuildDate>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>http://wordpress.org/?v=3.3.1</generator>
		<item>
		<title>Hoşçakal 2010, Merhaba 2011</title>
		<link>http://www.atik-online.net/2011/01/hoscakal-2010-merhaba-2011/</link>
		<comments>http://www.atik-online.net/2011/01/hoscakal-2010-merhaba-2011/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 03 Jan 2011 12:15:22 +0000</pubDate>
		<dc:creator>AHM</dc:creator>
				<category><![CDATA[H. Gürer]]></category>
		<category><![CDATA[Köşe Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[2010]]></category>
		<category><![CDATA[2011]]></category>
		<category><![CDATA[hoşçakal]]></category>
		<category><![CDATA[merhaba]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.atik-online.net/?p=6550</guid>
		<description><![CDATA[H. GÜRER &#124; 02 &#8211; 01 &#8211; 2011 &#124; “…Mümkünün son sınırlarına, imkansızı elde etmek için çabalayanlar ulaşabilir ancak. Çünkü, gerçekleşmiş imkanlar, zorlanmış imkansızlıkların sonucudur…” Her şey bir karşılıkla vardır yaşamda. Tohumun karşılığı topraktır örneğin. Ve toprak tohuma hayat vererek güzelleşmiştir. Filizin sonucu tohum’dur, dönüp toprağa düşmek ve çoğalmak üzere filizlenmiştir. Tarih ise karşılığına yaşam [...]<div class="addthis_toolbox addthis_default_style addthis_32x32_style" addthis:url='http://www.atik-online.net/2011/01/hoscakal-2010-merhaba-2011/' addthis:title='Hoşçakal 2010, Merhaba 2011 ' ><a class="addthis_button_preferred_1"></a><a class="addthis_button_preferred_2"></a><a class="addthis_button_preferred_3"></a><a class="addthis_button_preferred_4"></a><a class="addthis_button_compact"></a></div>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.atik-online.net/wp-content/uploads/2008/12/kose_yazisi.jpg" rel="lightbox[6550]" title="kose_yazisi"><img class="alignleft size-thumbnail wp-image-54" title="kose_yazisi" src="http://www.atik-online.net/wp-content/uploads/2008/12/kose_yazisi-100x100.jpg" alt="" width="100" height="100" /></a>H. GÜRER | 02 &#8211; 01 &#8211; 2011<strong><em> | “…Mümkünün son sınırlarına, imkansızı elde etmek için çabalayanlar ulaşabilir ancak. Çünkü, gerçekleşmiş imkanlar, zorlanmış imkansızlıkların sonucudur…”</em></strong></p>
<p>Her şey bir karşılıkla vardır yaşamda. Tohumun karşılığı topraktır örneğin. Ve toprak tohuma hayat vererek güzelleşmiştir. Filizin sonucu tohum’dur, dönüp toprağa düşmek ve çoğalmak üzere filizlenmiştir. Tarih ise karşılığına yaşam düşürerek tarih oldu. Zorla ıkındırdı ve her ileriyi/her yeniyi zorla doğurdu! Çünkü tarih yapan halk, zalimane bir şiddetin altında ezildi, sömürüldü, sağıldı. Karşılığı “özgürlük” oldu bunların.<span id="more-6550"></span></p>
<p>İnsanlık yüz yıllar boyunca özgürlüğü için direndi, mücadele etti. Zalimlerin sistemleriyle kıran-kırana çarpışmalar yaşadı/yaşıyor. 2010 yılı da, yine böyle bir yıldı özgürlüğünü isteyenler için&#8230; Özgürlüklerini elde etme inancıyla çarpışan ve ağır bedeller ödeyen yığınlar, başka bir dünyanın özlemiyle yerküremizin asi sokaklarını tutuşturuyor. Her yerde özgür bir yaşam ve sömürüsüz bir dünya umudu mayalanıyor. Özgürlük isteği, direniş ve isyan, insanlığın nabız atışları olarak bütün kıtalarda duyuluyor.</p>
<p>İnsanlığın özgür, sınıfsız ve sömürüsüz bir dünyada yaşaması için, ateş altındaki yürüyüşümüzün tarihine bir çentik daha atarak barikatları yara-yara ilerlediğimiz bir yılı daha geride bırakıyoruz. Ve eski bir yılı daha geride bırakırken, yer kürenin her yerinde, dünya halkları yeni bir dünya arayışının çığlıklarıyla selamlıyor, 2011&#8242;i! Ve umut, onların soluğunda gizli… Onların çığlığında çoğalıyor, umut!</p>
<p>2011 dünya halklarının kendi yaşamlarına ve geleceklerine daha sıkı sarıldıkları, umut ettikleri ve özledikleri her şey için birleşerek daha güçlü geldikleri bir yıl olsun&#8230;</p>
<p>2011 yılında, geçen her saatin ve koparılan her takvim yaprağının, dünya ezilen halklarını özgürlüğe yakınlaştıran adımlar olmasını diliyorum. Yeter ki bunu isteyelim… Unutmayalım ki, bugün yarına dünle beslenerek yol alır!..</p>
<p>Ve yine 2011 yılının <strong><em>“birlik-eleştiri-birlik, daha yüksek birlik”</em></strong> prensibi ile, enternasyonal proletaryanın ve dünya ezilen emekçi halkların kurtuluşu için omuz veren tüm kesimlerde bu yönde düşünce ve davranış birliği oluşturacak bir yıl olmasını diliyor, bu umut ile tüm dostların yeni yılını kutluyorum.</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>Yeni yılınız kutlu olsun! </strong></p>
<p><strong>Ser sala we piroz be!</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>31 Aralık 2010</strong></p>
<p><strong>H.GÜRER</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<div class="addthis_toolbox addthis_default_style addthis_32x32_style" addthis:url='http://www.atik-online.net/2011/01/hoscakal-2010-merhaba-2011/' addthis:title='Hoşçakal 2010, Merhaba 2011 ' ><a class="addthis_button_preferred_1"></a><a class="addthis_button_preferred_2"></a><a class="addthis_button_preferred_3"></a><a class="addthis_button_preferred_4"></a><a class="addthis_button_compact"></a></div>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.atik-online.net/2011/01/hoscakal-2010-merhaba-2011/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>İsviçre&#8217;deki Göçmenlere Yeni Saldırılar</title>
		<link>http://www.atik-online.net/2010/09/isvicredeki-gocmenlere-yeni-saldirilar/</link>
		<comments>http://www.atik-online.net/2010/09/isvicredeki-gocmenlere-yeni-saldirilar/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 19 Sep 2010 19:11:19 +0000</pubDate>
		<dc:creator>AHM</dc:creator>
				<category><![CDATA[H. Gürer]]></category>
		<category><![CDATA[Köşe Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[göçmenlere]]></category>
		<category><![CDATA[İsviçredeki]]></category>
		<category><![CDATA[Saldırılar]]></category>
		<category><![CDATA[yeni]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.atik-online.net/?p=5950</guid>
		<description><![CDATA[Şuradan iki ‘yabancı’ kolu, bir tane mülteci dalağı ve birde göçmen beyni ver. Hee, sakın geri kalanları ise ülkelerine göndermeyi unutma!.. H.GÜRER &#124; 19 &#8211; 09 &#8211; 2010 &#124; Bilindiği üzere Türkiye’de 12 Eylül 1980 darbecilerinin oluşturmuş olduğu “Anayasa”nın 30 yıl sonra 26 maddesinin değiştirilmesi ‘şatafatlı’ bir referandum gerçekleştirildi. Türkiye böylesi bir referandumu ardında bırakırken, [...]<div class="addthis_toolbox addthis_default_style addthis_32x32_style" addthis:url='http://www.atik-online.net/2010/09/isvicredeki-gocmenlere-yeni-saldirilar/' addthis:title='İsviçre&#8217;deki Göçmenlere Yeni Saldırılar ' ><a class="addthis_button_preferred_1"></a><a class="addthis_button_preferred_2"></a><a class="addthis_button_preferred_3"></a><a class="addthis_button_preferred_4"></a><a class="addthis_button_compact"></a></div>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong><a href="http://www.atik-online.net/wp-content/uploads/2008/12/kose_yazisi.jpg" rel="lightbox[5950]" title="kose_yazisi"><img class="alignleft size-thumbnail wp-image-54" title="kose_yazisi" src="http://www.atik-online.net/wp-content/uploads/2008/12/kose_yazisi-100x100.jpg" alt="" width="100" height="100" /></a>Şuradan iki ‘yabancı’ kolu, bir tane mülteci dalağı ve birde göçmen beyni ver. Hee, sakın geri kalanları ise ülkelerine göndermeyi unutma!..</strong></p>
<p><strong>H.GÜRER | 19 &#8211; 09 &#8211; 2010 | </strong>Bilindiği üzere Türkiye’de 12 Eylül 1980 darbecilerinin oluşturmuş olduğu “Anayasa”nın 30 yıl sonra 26 maddesinin değiştirilmesi ‘şatafatlı’ bir referandum gerçekleştirildi. Türkiye böylesi bir referandumu ardında bırakırken, İsviçre’de ise çeşitli konularda değişik referandum çalışmaları söz konusu. Deyim yerindeyse Eylül ay’ı, referandumlar geçidi bir ay oldu. Dileğimiz, İsviçre’de ki referandumların sonuçları, işçilere ve göçmen emekçilerin aleyhine olmasın!..<span id="more-5950"></span></p>
<p>Referandumlardan biri, İsviçre’nin Basel kantonunu kapsayan ve 26 Eylül 2010 tarihinde yapılacak olan, “Göçmenlerin seçme ve seçilme hakkı”nın verilmesi için yapılan bir Halk oylaması/referandum. Bu referandumun bugün bu düzeye gelmesinin 3 yıllık bir tarihsel arka planı var. 2007 yılının son baharında çoğunluğunu Sosyalist Parti (SP), Yeşiller ve Basta Partisi’nin oluşturduğu bir komite, kanton özgülünde “Göçmenlerin seçme ve seçilme hakkı olmalı” diyerek imza kampanyası çalışmaları başlatılmıştı. Komitenin talebi, İsviçre vatandaşı olmayan, 5 yıl boyunca Basel Kantonu’nda yaşayan ve “C”  oturumuna sahip olan herkesin kanton düzeyinde seçme ve seçilme hakkının olması.</p>
<p>Bu talebe hükümetin karşı önerisi ise; “İsviçre’de 10 yıl kalmakta olan ve Basel Kantonu’nda ise 5 yıl boyunca ikamet eden göçmenlerin seçme hakkı olmalı, kendilerini de herhangi bir siyasi makam için aday göstermemelidirler.” Şeklinde. Yani, göçmenlerin yalnızca seçme hakkı olsun, ancak seçilme hakları olmasın ve bu hakka da sahip olmaları için de uzunca bir süre beklemeleri şeklinde.  Komite ise, “Göçmenlerin seçme ve seçilme hakkı olmalı” diyerek yürüttüğü imza kampanyası çalışmasını, 2009 yılının mart ayına kadar gerekli olan üç-bin (3000) imzayı toparlayarak sonuçlandırmış ve bu imzaları da hükümete teslim etmişti. Bunun ardında 26 Eylül’de yapılacak olan referandumun önü açılmıştı. Bu referandum da, “Göçmenlerin seçme ve seçilme hakkı”nın verilmesi için çalışma yürüten komite, her iki seçeneğe de “EVET” diyor. Bunun içinde Basel’de yaşayan ve seçme hakkı olan herkese “2x EVET” oyu verilmesini istiyor. Komite, “Seçme ve Seçilme” hakkına karşı kampanya yürüten sağcı partilerin etkisinde kalabilecek seçmenleri de hesaplayarak,  “şayet ‘Seçme ve Seçilme’ hakkını referandum sonucunda kaybetsek dahi, seçme hakkından olmayalım” öngörüsüyle “2x EVET” oylamasının doğru olacağı ifade edilmekte. Bu referandumun, Basel kantonunda yaşamakta olan göçmenler için son derece ciddi bir sınav olacağı çok açık! Eğer, Basel Kantonunda ki göçmenler bu sınavı başarıyla veremezler ise, diğer demokratik hakların korunmasını da başaramayacaklar demektir.</p>
<p>Bir başka Referandum ise; (AVIG) olarak bilinen, işsizlik sigortasında yapılmak istenen kısıtlamalara ilişkin. Bu referandum ise kantonal değil, İsviçre’nin genelini kapsayan federal bir referandum. Dolayısıyla da göçmenler için her yönüyle son derece önem taşıyor. İsviçre’nin sermayedarları, çalışanların 600 milyon frank daha fazla prim ödemesini, buna karşın da 600 milyon frank daha haklarının azalmasını istiyorlar. Yani daha az hak için, daha fazla pirim ödemek! İşsizlik sigortasında yapılmak istenen kısıtlamanın özü şu;</p>
<p>İşsiz kalmada hiçbir suçu olmayanlar dahi ek olarak cezalandırılacak. Örneğin işsizlik parası alma süresi kısaltılacak. 1 yıl boyunca çalışan bir işçi, otomatikman 1,5 yıl işsizlik sigortasından işsizlik parası alma hakkına sahip olabiliyor duyken, yapılmak istenen düzenlemede, 1 yıl çalışan, 1 yıl işsizlik parası alabilecek. İşsizlik parası alma süresinin azalması sonucu bir an önce bir iş bulmak için, işsiz kişilerin ücreti çok daha düşük işleri kabul etmek zorunda kalmasını sağlayacak. Yada işini kaybetmemek için olmadık şeylere baş eğecek, fazla saat çalışacak, haksızlığa dahi uğrasa sesini çıkarmayacak!.. Bu da süreç içerisinde İsviçre’de ki işçilerin yaşam standartlarında ki düşmeyi beraberinde getirecek.</p>
<p>Yine 55 yaşın üzerinde olan ve çalışan bir işçi, 1 yıl çalışarak 520 gün işsizlik parası alabilirken, bu hakkı elde edebilmesi için artık en az 24 ay (2 yıl) boyunca çalışması gerekecek. 50 veya üstü yaşta olan kimselerin mevcut koşullarda iş bulma koşullarının hiç olmadığı gerçeğini de göz önünde tutarsak, değişiklik bu kişilerin zorunlu olarak geçici ve daha ucuz işlerde çalışmasını zorunlu kılacak demektir.</p>
<p>Yasada yapılmak istenen “düzenleme”lerden bir diğeri ise, mevcut yasa da okul eğitimini, mesleğini veya Üniversiteyi bitiren bir genç, iş bulamadığı taktirde, bir buçuk yıl boyunca düşük bir işsizlik parası alıyordu. Yapılmak istenen değişiklikte ise, bu süre kısaltılarak yalnızca 120 gün işsizlik parası alabilecek. Dolayısıyla da genç işsizler bu değişiklikle beraber pratik olarak kendilerine gösterilen ve ücreti düşük işleri itirazsız kabul etmek zorunda kalacak.</p>
<p>Yapılmak istenen değişikliklerden bir başkası ise, mevcut olan yasa da, bugün işini kaybeden bir işçi, işsizlik sigortasından alacağı işsizlik parası için 5 gün gibi bir süre beklemesi gerekiyordu. Yapılmak istenen değişiklikte ise bu durum, yıllık 60 bin frank üzerinde geliri olan bir işçinin, 2 ile 3 hafta düzeyinde bir süre beklemesini gerektirecek, ancak bundan sonra işsizlik parası alabilmesi mümkün olacak! Burada oynanan oyun, işsiz kalan işçiye 3 haftalık bir işsizlik parası ödememek. Bu miktarda binlerce işsiz işçiyle hesaplandığında milyonlarca frank paranın işçilerin hakları olmasına karşın ellerinden yasal düzenleme ile çalınması anlamına geliyor. Hem işsizlik parası almanın süresini kısalt, hem de hakkı olan sürenin içinde de 3 haftalık gibi bir sürenin ücretini ödeme!.. Doğrusu son derece sinsice bir politika.</p>
<p>Yukarıda ifade ettiğimiz noktalar, bugün ki İşsizlik sigortasında olan ve sözde “düzenlenmesi” istenen şeyler. Ancak mevcut işsizlik sigortasında yer almayan ve eklenmesi istenen bir madde var. O’da; 25 yaş’ın altında ve çocuksuz biri için bir yıl çalışması karşılığında yalnızca 9 ay’lık bir işsizlik parası alabilmesi tasarlanıyor.</p>
<p>Özcesi; İşsizlik sigortasında yapılacak olan hakların kısıtlanması ile, genç ve yaşlı işsizlerin yanı sıra özellikle göçmen işçiler bu değişiklikten ciddi zararlar görecekler. Çünkü, işsizlik sigortasından alacakları işsizlik parası süresi dolduğunda artık ücret alamayacaklar ve sosyal yardım almak zorunda kalacaklar. Sosyal yardım alacak göçmenleri, oturma haklarını kaybetme tehlikesi bekleyecek. Nasıl? Bu duruma aşağıda ayrıntılı yer vereceğiz.</p>
<p>Keza, yıllarca işsizlik sigortası’na çalışan işçilerin ücretlerinden kesilen primler yatırılmakta. Şimdi işsiz sayısı artıyor diye, yıllardır prim ödeyen işçilerin hakları kısıtlanarak, işsizlik parası almalarının süresi aşağıya çekiliyor. Bu durum göçmenler açısından son derece düşündürücü. Çünkü, Kriz koşullarında ilk başta önemli oranda artan işsizlikler boy gösterirken, bu işsizlerin önemli bölümünü de göçmenler oluşturmaktadır. Keza, İsviçre firması olan bir fabrikada işçi kısıtlamasına gidilecekse, orada önce göçmen işçi kapı dışarı edilir. Yine kriz dönemlerinde artan milliyetçi damar ve bunun beslediği ırkçılık, başlayan yabancı düşmanlığı kampanyalar, krizin, işsizliğin ve ekonomik sıkıntıların nedeni olarak göçmenlerin hedef tahtasına oturtturulması, demokratik hakların baltalanması, iç gericiliklerin artması, ve faşizme doğru kayılarak sermayenin lehine bir politik düzenlemeler süreci başlayacaktır.</p>
<p>Tabi değişiklik yapmak istedikleri noktalar bunlarla sınırlı da değil, daha bitmedi!.. Yapılmak istenen şeylerden bir diğeri de, İşsizlik sigortasında ki açıkları, yukarıda ifade ettiğimiz gibi, işçilerden 600 milyon frank kesinti yaparak gidermeye çalışmak. Yüksek kazançlı yöneticilerden, işverenlerden ve patronlardan ise ödemeleri gereken primleri düşürmek istenmektedir. Yani, yüksek kazançlı yöneticilere, işverenlere ve büyük para babası patronlara milyarlık hediyeler sunmak istenmektedir.</p>
<p>Bu, İsviçre’de zaten var olan yığınla adaletsizliğe yenilerini eklemek istemekten başka bir şey değildir. Tüm bunlara birkaç örnek olması açısından şu istatistik verileri aktaralım:</p>
<p>Æ 126.000 bin frank yıllık geliri olanlar da % 2,2 kesinti yapılırken,</p>
<p>Æ 315.000 bin frank yıllık geliri olanlar da % 1 kesinti yapılıyor!</p>
<p>Æ Novartis’in patronunun aylık geliri (dikkat edin yıllık değil, aylık!) 3’230’760 (üç milyon, iki-yüz-otuz-bin, yedi-yüz-altmış frank!) yapılan kesinti ise,</p>
<p>% 0,01.  Aradaki fark ise 919’338 bin frank daha az ödüyor.</p>
<p>Æ Federal Bakan Hans Rudolf Mertz”in aylık geliri, 35’385 İsviçre frankı. Yapılan kesinti ise % 1,01. Aradaki fark 5458 bin İsviçre frankı daha az ödüyor.</p>
<p>Æ Yine UBS Banka yönetmeni aylık geliri 90’462 İsviçre frankı. Yapılan kesinti ise % 0,4. Aradaki fark 22’462 bin daha az ödüyor.</p>
<p>Aradaki uçurumları görüyor musunuz? Kazanılan astronomik rakamlarda ki para ve ödenen komik düzeylerde ki “vergi”!.. Her kriz evresinin ardında olduğu gibi, egemenlerin krizin faturasını emekçi halklara çıkarmak için gelecekte devreye koyacakları vergilerin arttırılması, primlerin yukarıda ifade ettiğimiz gibi gasp edilmek istenmesi de kaçınılmaz sonuçlardan biri. Yani, işçi, emekçi ve göçmenleri çok yönlü bir sömürü bekliyor!.. Onun içinde bu referandumların ciddiye alınması, oy kullanma hakkı olan herkesin kesinlikle doğru bir şekilde oy kullanması son derece hayati bir önem taşıyor. Sorunlarımıza karşı kayıtsız olursak, egemenlerin iliklerimize dek sömürmelerini de kabul etmiş oluruz!..</p>
<p><strong>İşsizlik Sigortasına Bağlı Olarak, İsviçre’de Oturma izinlerinin ‘garanti’(sizliği):</strong></p>
<p>Yukarıda ifade ettiğimiz “işsizlik sigortasında ki yeni yapılanmanın” göçmenlere yaratacağı sorun ve sıkıntılar, yalnızca işsiz kaldıklarında alacakları işsizlik ücretinin 6 ay kısıtlanması değil. Bunun doğuracağı sonuçlar daha yıkıcı. Ve hatta şuanda bu yasa geçmeden dahi kimi kantonlarda yabancılar polisinin çeşitli uygulamaları başlamış durumda. İşsizlik sigortasında yapılmak istenen bu 6 aylık kısıtlama direkt göçmenlerin oturma müsaadelerine yansıtılmaktadır. Örnekleyecek olursak;</p>
<p>İsviçre’de 5 yılı aşkın bir süredir bulunan bir göçmen düşünelim. Bu göçmen “C-kimliği”ne, yani sürekli oturma iznine sahip. Yine bu kişi 5 yıl boyunca bir fabrikada çalışıyor. Amerika’da başlayan, sonra da dalga-dalga globalleşen ekonomik kriz nedeniyle işini kaybeden bu işçimiz, doğallığıyla yeni bir iş bulana kadar işsizlik sigortasında yardım almaya başlar. İsviçre’de yeni bir iş bulmanın kolay olmadığını da bu ülkede yaşayan herkes gayet iyi bilir. Hele de kriz koşullarında!.. İşsiz kalan işçi, işsizlik sigortasında ki bu yardımı, 1 yıl boyunca alır, yeni bir iş de bulamaz ve işsizlik sigortasında ki yardım hakkı artık son bulur. Bu işçi yaşamını idame edebilmek için doğallığıyla “sosyal yardım” almaya başlar. Sosyal yardım almaya başladığı ilk aylarda, yabancılar polisinden “sosyal yardım alamaya devam ettiğiniz taktirde, 1 yıl sonra ikamet izniniz uzatılmayacaktır.” İçerikli bir “ikaz” mektubu alır. Bu uygulama, belirttiğimiz üzere, İsviçre’nin kimi kantonlarında yabancılar polisi tarafından uygulamaya başlanmıştır.</p>
<p>Bu mevcut tabloda karşımıza çıkan resimde de göreceğimiz üzere, derinleşen krizin ağır yükünü “üsttekilerin” her kriz dönemlerinde olduğu gibi “alttakilere” yüklemelerinden başka bir şey değildir. Haliyle de, sistemin yaşamakta olduğu bu ekonomik krizde her hangi bir payı olmayan, ancak bir payı olmasa da işlerini kaybederek bunun cezasını çeken göçmen işçiler (ve genel olarak işçi ve emekçiler) bu uygulama ile bir kez daha cezalandırılmak isteniyor. Yani işini kaybetmiş olmaları yetmiyormuş gibi, birde oturma izinlerini de kaybetme tehdidi altında kalıyorlar.</p>
<p>Dünya bankası başkanı Robert Zoellick ne diyordu? “Büyük bir finanssal kriz gibi başlayan olay, çok derin bir ekonomik krize dönüştü ve <strong><span style="text-decoration: underline;">şimdi büyük bir işsizlik krizine doğru gidiyor</span></strong>. Eğer önlem almazsak, çok önemli siyasi etkileri olan, ciddi bir insani ve sosyal kriz haline gelmesi riski bulunuyor.”</p>
<p>Robert Zoellick’in dikkat çektiği nokta, tamda işaret etmek istediğimiz noktadır. Yani finanssal kriz olarak başlayan, ve sanayi krizini de tetikleyen bu kriz, büyük bir işsizlik krizine neden oldu ve bu yönde de gelişimini sürdürüyor. Krizle birlikte artan ırkçı ve ayrımcı olaylar hız kazanıyor. Bunun bir örneği de, İsviçre’de ki yabancı düşmanı SVP partisinin tamda bu dönemde başlattığı ırkçı ve yabancı düşmanı kampanyalarıdır.</p>
<p>İsviçre, 1931 yılından buyana yürürlükte olan<strong> </strong>yabancılar yasası (AuG) ve ilticacılar yasası (AsylG)’i,  2006’nın yine bir eylül ayında, sosyal demokrasinin de iflasının ispat belgesi olarak referanduma sunmuş ve değiştirmişti. Böylece yeni yabancılar yasası (AuG) ve ilticacılar yasası (AsylG) ile Avrupa’da en sert göçmenler yasasına sahip olmuştu.</p>
<p>Mevcut bu yasa da, herhangi bir işlenen suçun, işleyen kişiye 2 yıl ceza aldırtması halinde, suç işleyen kişinin “sınır-dışı” edilmesini ön-görmektedir. Bu uygulama, sürekli oturma iznine sahip (C-kimlikli) kişilerin dahi sınır-dışı edilmesini sağlamaktadır. Ceza alan her göçmenin durumunu, resmi makamlar ele alarak incelemekte ve göçmenin durumuna göre bir karar almaktalar. Yani, sınır-dışı edilecek göçmenin ailesinin burada yaşıyor olması da bir şey ifade etmemekte. Bu konuya ilişkin insan hakları ve demokratik kurum,kuruluşlar ve sendikalar tepki göstererek “aile dramına yol açar” denilse de, bu resmi makamların dikkate aldığı bir durum olmamakta.</p>
<p>Öyle ki, yabancı düşmanı SVP’nin bu yasayı çok iyi bilmesine karşın, hala “yasalara aykırı bir davranışta bulunarak ceza alan göçmenlerin sınır-dışı edilmesi”ni öngören “özel bir yasa” daha çıkarılmasını talep etmektedir. Bununla hedef, aslında yukarıda ifade ettiğimiz sınır-dışı etme esnasında, göçmenin oturumuna bakılmaksızın sınır-dışı işlemini yapmak içindir. Yani değil süresiz C-oturumu, İsviçre vatandaşı dahi olmuş olsa, o göçmenin sınır-dışı edilmesini öngörmektedir. Başka bir ifade ile, İsviçre’de doğmuş, büyümüş olan ikinci ve hatta üçüncü jenerasyon göçmenlerin dahi “yasalara aykırı bir davranışta bulunarak ceza almaları” halinde sınır-dışı edilmekle karşı-karşıya bırakılmak istenmeleridir.</p>
<p>Bununla amaç, göçmenleri üzerinde sürekli bir tehdit oluşturma, baskı aygıtı kurmaktır. Göçmenler için böylesine “özel” yasalar oluşturmaya çalışılması, İsviçre’nin kendi anayasasında belirtilen “eşitlik” prensibine de, yine kendisinin de imzaladığı bir çok uluslar arası anlaşmalara ve en başta da İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’ne ters düşmektedir. Bu bildirgeden 2 maddeyi aşağıya aktararak, İsviçre’nin ‘yetkili makamlarına’ tekrardan hatırlatalım bu maddeleri;</p>
<p><strong>“Madde 1:</strong><strong> </strong></p>
<p>Bütün insanlar özgür, onur ve haklar bakımından eşit doğarlar. Akıl ve vicdanla donatılmışlardır, birbirlerine kardeşlik anlayışıyla davranmalıdırlar.”<strong><strong>[1]</strong></strong></p>
<p><strong>“Madde 2:</strong></p>
<p>Herkes ırk, renk, cinsiyet, dil, din, siyasal yada başka türden kanaat, ulusal yada toplumsal köken, mülkiyet, doğuş veya başka türden statü gibi herhangi bir ayrım gözetilmeksizin, bu Bildirgede belirtilen bütün hak ve özgürlüklere sahiptir! (…)”<strong><strong>[2]</strong></strong></p>
<p><strong>Derinleşen krizle Emek gücünün değeri, fiyatının altına çekilmek isteniyor:</strong></p>
<p><em>İsviçre</em>&#8216;de Schengen ve <em>Dublin</em> Anlaşmaları 5 Haziran 2005 tarihinde yapılan referandumla kabul edilmişti. Bununla beraber İsviçre ile Avrupa Birliği arasında yapılan ikili anlaşma sonucu, ortaya çıkan ‘serbest dolaşım’ sayesinde, bu durum bazı işyerleri tarafından, düşük ücretle İsviçre dışından işçi getirilerek çalıştırmayı beraberinde getirmiştir.</p>
<p>‘Serbest dolaşım’ı daha ucuz iş gücü ve daha vahşice bir sömürü olarak kullanan iş yerlerinden birinin de İsviçre’nin gözde iş yerlerinden Manor olduğu ortaya çıkarıldı. Manor iş merkezlerinde inventar yapmak için çalıştırdığı işçilere saat ücreti 8 Euro verdiğini UNİA sendikası geçtiğimiz aylarda ortaya çıkarmıştı!..</p>
<p>İsviçre’nin Delsberg kantonunda ki Manor işyerinde uzun bir süredir Alman firması Sigma Inventuren &amp; Bestandeskontrollen GmbH tarafından bir düzine işçi getirilerek yapılmakta olan Inverntarda, bu işyerinin çalışanlara İsviçre’de geçerli olan asgari ücreti vermediği tespit edilmiş oldu. Bu durumla beraber, İsviçre’de uygulanmaya başlayan büyük bir ücret düşürümü olayı da ortaya çıktı. Keza, daha öncede aynı iş yerinde, iş yeri için geçerli olan toplu iş sözleşmesi maddelerinin uygulanmadığı da tespit edilmişti.</p>
<p><strong>İsviçre de Zorla Sınır-dışı Uygulaması:</strong></p>
<p>İsviçre’nin, 2006 yılında son derece tartışmalı bir şekilde düzenlediği “Yeni Yabancılar ve İlticacılar Yasası”, uygulamalarında ki insanlık dışılığı ile, pek çok uluslar-arası anlaşmaya da aykırı bir hale gelmiş durumda. Bu insanlık dışı uygulamaların birinci sırasında yer alan, şüphesiz ki İsviçre’nin Zorla sınır-dışı etme uygulamalarıdır.</p>
<p>İlk defa 1999 yılında Filistinli Khaled Abuzarifa isimli 27 yaşında ki bir göçmen genç, İsviçre’den zorla sınır-dışı edilirken ağzı bantlanarak ülkesine gönderilmek için uçağa bindirildiğinde, hayatını kaybetmişti. Ancak, İsviçre makamları bundan bir ders çıkarmamış olacak ki, aynı trajedinin bir diğeri de 2001 yılında benzer şekilde iltica taleplisi Samson Chukwu’n başına gelmişti. O’da İsviçre polisi tarafından ülkesine gönderilmek için tutuklanıp hapishanede ‘sınır-dışı etme hücresi’nde tutulurken yaşamını kaybetmişti. Hem de çok garip bir şekilde!.. Durun daha bitmedi! İsviçre makamları bu cinayetten de ‘ders’ çıkarmamış olacaklar ki, bu defa da Wallis Kantonunda başka bir iltica taleplisi, sınır-dışı edilmek üzere elleri polisler tarafından bağlandığında ‘kalp yetersizliğinden’ öl(dürülmüş)dü! Ancak bu da ‘sınır-dışı cinayetlerine’ yeterli olmadı. En son, 17 Mart 2010 günü, 29 yaşındaki iltica taleplisi Joseph Ndukaku Chiakwa el ve ayakları bağlanarak, savaş alanlarında ki uygulamaları aratmayacak türden bir uygulama ile, başına da bir torba geçirilerek zorla, ülkesi olan Nijerya’ya gönderilmek istenirken, havasızlıktan boğularak öl(dürül)müştü! Bu son ‘sınır-dışı cinayeti’ geniş yankılara neden olmuş, İsviçre hükümetinin tüm bu ‘sınır-dışı cinayetlerinden’ ders çıkarıp, göçmen ve iltica yasalarının bu şekilde uygulanmasına karşı tedbirler alacağı düşünülmüştü. Ancak, İsviçre yetkili makamlarının, benzer uygulamalara daha bir işlerlik kazandırmak amaçlı çıkarmak istedikleri ‘yasalarla’ bu tarz uygulamalardan, hiç de vaz geçmediğini göstermiş oldu! Öyle ki, 2009 yılında yapılan ‘zorla sınır-dışı’ların istatistik verileri, İsviçre’den 360 iltica taleplisini bu yöntemle zorla sınır-dışı edildiğini veriyor. Yine resmi kayıtlara göre, bu yılın ilk üç ayında, zorla sınır-dışı edilenlerin sayısının ise 27 olduğu ifade ediliyor. İsviçre hükümetinin, İltica Yasası’nı bu şekilde uygulanması pek çok uluslar-arası anlaşmaya da aykırı bir durum.</p>
<p>Örneğin, her fırsatta “İnsan Hakları” diyen İsviçre, bu uygulamaları ile İnsan Hakları ihlali yaptığını görmüyor. Birleşmiş Milletler Genel Kurulu&#8217;nun 10 Aralık 1948 tarih ve 217 A(III) sayılı Kararıyla ilan edilen “İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi”nde yer alan diğer maddelere bakacak olursak bu daha da açıkça görülecektir.</p>
<p><strong>“Madde 3 -</strong>Yaşamak, özgürlük ve kişi güvenliği herkesin hakkıdır.”</p>
<p>Deniyor. İsviçre yukarıda ifade ettiğimiz kişilerin ‘yaşama hakkını’, ‘özgürlüğü’nü ve ‘kişi güvenliği’ hakkını sağlayabilmiş midir?</p>
<p><strong>“Madde 5-</strong> Hiç kimseye işkence yapılamaz, zalimce, insanlık dışı veya onur kırıcı davranışlarda bulunulamaz ve ceza verilemez.”</p>
<p>İsviçre bu maddede ki ifadelerin hepsini ihlal etmiştir. Kişileri zorla sınır-dışı ederken adeta şiddet ve güç kullanmış, bunların dozajı artarak işkenceye dönüşmüş ve sonrasında ise kişilerin yaşamları bu uygulamaların sonucunda (veya uygulamaların vesile olmasından ötürü) son bulmuştur.</p>
<p><strong>“Madde 6-</strong> Herkesin, her nerede olursa olsun, hukuksal kişiliğinin tanınması hakkı vardır.”</p>
<p>İsviçre bu maddeyi de ihlal ederek, kişilerin sınır-dışı edilmelerinin kararını verdiğinde, bu kişilerin hukuksal haklarını bir bütün aramalarına dahi izin verilmeden, gecenin bir vakti, veya sabahın erken saatlerinde, iltica kampından yatağından polislerce alınarak zorla sınır-dışı edilmektedirler.</p>
<p><strong>“Madde 14</strong>: Herkesin zulüm altında başka ülkelere sığınma ve sığınma olanaklarından yararlanma hakkı vardır.”</p>
<p>İsviçre’ye sığınmak, ve sığınırken de bu “sığınma olanaklarından yararlanmak” isteyen göçmenler ne yazık ki zorla sınır-dışı uygulamalarıyla yüz-yüze kalmaktadır.</p>
<p>Sözün özü, yeni tehlike şu: On yıllar önce, Avrupa ülkelerine gelerek, bu ülkelerde çalışmış, vergisini vermiş, ve bu ülkelerin ekonomilerine ciddi katkılarda bulunarak, en ağır iş koşullarında emeğini satmış insanların, Avrupa ülkelerinde doğan ve vatandaşlık bağı da bulunan çocukları da olmak üzere, “yabancıların” tümünü kapsayan bir sınır-dışı siyaseti izlenilmektedir.</p>
<p><strong>Ekonomik Krizle beraber artan Irkçılığa birkaç örnek:</strong></p>
<p><em>“Bu hayatı olağanüstü bir mutluluk </em></p>
<p><em>serüvenine çevirecek olan sizlersiniz. </em></p>
<p><em>Öyleyse, insanlık ve demokrasi adına bu gücü kullanalım </em></p>
<p><em>ve milliyetçilik hastalığına karşı birleştirelim. </em></p>
<p><em>Din, dil, ulus ayrımcılığı olmayan yeni bir dünya yaratalım.” </em></p>
<p><em>Charlie Chaplin</em></p>
<p><strong> </strong></p>
<p>Uluslararası Af Örgütü&#8217;nün yaptığı ve 159 ülkeyi kapsayan araştırmada, İsviçre&#8217;de ırkçılığın arttığı ifade ediliyor. Af örgütünün raporunda yer alan noktalardan biri, hatırlanacağı üzere, geçen yıl yapılan ‘minare yasağı’ propaganda çalışmalarıydı.  Af örgütü raporunda, bu çalışmalarda asılan posterler ve kullanılan yöntemlerin ırkçı ve ayrımcılık içerdiğine işaret ediyor. Af Örgütü yine raporunda AB&#8217;nin Müslümanlarla ilgili raporuna da atıfta bulunularak, “Minare yasağı propagandası sırasında Müslümanlara karşı ırkçılık yapıldığı, Avrupa Birliği raporlarında da yer aldı” şeklinde bir açıklamada bulunuyor. Yani, İsviçre’nin ırkçı ve ayrımcı uygulamalarının AB raporlarında da yer aldığı bu şekilde teyit edilmiş oluyor. Af örgütü raporunda, İsviçre&#8217;nin ırkçılığa karşı yasalarını geliştirmediği, ırkçılığı önleyecek yeni düzenlemelere ise gitmediğinin de altını çizmiştir. Yine, raporda İsviçre polisinin “yabancılara” ve siyasi sığınmacılara karşı olan sert ve yetkisini aşan şekilde müdahalesi de yer alıyor.<strong><strong>[3]</strong></strong></p>
<p>“<em>Aziz George nişanları aramızda yaşayan </em></p>
<p><em>tehlikeli kişiler hakkında uyarıda bulunmuştu. </em></p>
<p><em>Biz altta imzası olanlar, onlara, Letonya’nın kendileri için </em></p>
<p><em>yabancı bir ülke olduğu kişilere sesleniyoruz – evlerinize gidin!”<strong>[4]</strong></em></p>
<p>Baltıklarda bulunan ve AB üyesi bir ülke olan Letonya’da, ırkçılar, ülkelerinde bulunan göçmenlere, mart 2010 tarihinde, bir Internet sitesinden işte böyle seslenmişti. Ve bu metnin altına da, tam 8 bin ırkçı imza atmıştı. Bilindiği üzere, Letonya nüfusunun yüzde 44’ünü, ana dili Rus olanlar oluşturuyor. Ve Letonya’da Rus azınlığa karşı ırkçılık uzun yıllardır korkutucu boyutlarda gelişiyor. Tahmin edileceği üzere yukarıda bahsettiğimiz Internet sitesinde ki yazıyla olay sınırlı değil. Bu siteyi ziyaret eden başka ırkçıların bıraktıkları mesajlardan bir çarpıcı olanı da; “Çekin gidin ülkenize! Yoksa…” şeklinde bir tehdit. Ve başka bir çarpıcı mesaj ise; “Ruslar Rusya’ya! Maaşlarımızı çalmayı bırakın! Ruslar yüzünden işimden atılıyorum. Kardeşinizi kurtarın ve bir Rus öldürün!” Bu mesajın hemen ardından ise “Letonya Milliyetçileri Kulübü” adında ki bir örgüt de Rus bayrağı bulunan arabalara tükürme, zarar verme (çizme,aynasını kırma, tekerini patlatma vb) ve taş atma kampanyası başlattığını ilan etmişti. Sanırız ki, bu mesajların açıklığı, ardından devreye sokulan ırkçı kampanyaların boyutları, ırkçılığın gelişen demografik düzeyinin de bir ifadesi olsa gerek? Keza şu noktanın da altını çizmekte fayda var; 2007 yılının ortalarında fitili ateşlenen Krizin, dalga-dalga büyüyerek yayılırken, bu krizi Avrupa alanında en etkili yaşayan ülkelerden biridir Letonya!..</p>
<p><strong>Microsoft’tan Photoshop  ırkçılığı!.. </strong></p>
<p>Internet sayfalarına ve kimi haber başlıklarına işte böyle yansımıştı Microsoft’un ırkçılık yapışı.  <strong>“Microsoft, bir reklam fotoğrafını Polonya’da kullanırken, fotoğrafta görülen siyah adamın yüzünü bir beyazla değiştirdi, fakat eli değiştirmeyi unuttu.</strong></p>
<p>Yazılım alanında dünyanın en büyük tekeli olan Microsoft, skandal bir Irkçılık uygulamasına böylece Photoshop üzerinden imza atmış oldu. Şirket, bir reklam fotoğrafındaki siyahi adamın yüzünü, Polonya’da kullandığı reklamda bir beyazın yüzüyle değiştirdi, fakat elleri değiştirmeyi unuttu. Bu unutkanlık Irkçılığında boyutlarını gün yüzüne çıkarmış oldu. Reklam görüntüsündeki ırkçılığın Internet’te yayılmasının ardından Microsoft reklamı apar topar kaldırdı ve özür diledi.”<strong><strong>[5]</strong></strong></p>
<p><strong>Dip Not:</strong></p>
<p>Bu yazı hazırlanırken 27/12/05 Tarihinde Vania Alleve, Natalie Ammann, Anni Lanz, Marc Spescal’in hazırladığı www.auslaendergezetz-nein.ch adresinde yayınlanan Almanca metinden, UNİA sendikasının arşiv bilgileri, Bundesamt für İstatistik’in verilerinden, “Migration Politik” adli yayın organından ve aşağıda belirtilen kaynaklardan yararlanılmıştır.</p>
<hr size="1" /><strong>Kaynaklar:</strong></p>
<p>[1] İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi.</p>
<p>[2] İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi.</p>
<p>[3] Kaynak : CNN Türk-27 Mayıs 2010.</p>
<p>[4] Sol-dış haberler.</p>
<p>[5] So-Haber Merkezi. 26.08.2009.</p>
<div class="addthis_toolbox addthis_default_style addthis_32x32_style" addthis:url='http://www.atik-online.net/2010/09/isvicredeki-gocmenlere-yeni-saldirilar/' addthis:title='İsviçre&#8217;deki Göçmenlere Yeni Saldırılar ' ><a class="addthis_button_preferred_1"></a><a class="addthis_button_preferred_2"></a><a class="addthis_button_preferred_3"></a><a class="addthis_button_preferred_4"></a><a class="addthis_button_compact"></a></div>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.atik-online.net/2010/09/isvicredeki-gocmenlere-yeni-saldirilar/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Ortaçağ Karanlığına Çarpıp Aydınlık Saçan Kuyruklu Yıldızlar!..*</title>
		<link>http://www.atik-online.net/2010/07/ortacag-karanligina-carpip-aydinlik-sacan-kuyruklu-yildizlar/</link>
		<comments>http://www.atik-online.net/2010/07/ortacag-karanligina-carpip-aydinlik-sacan-kuyruklu-yildizlar/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 05 Jul 2010 22:15:40 +0000</pubDate>
		<dc:creator>AHM</dc:creator>
				<category><![CDATA[H. Gürer]]></category>
		<category><![CDATA[Köşe Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[otomatik]]></category>
		<category><![CDATA[taslak]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.atik-online.net/?p=5567</guid>
		<description><![CDATA[H.GÜRER &#124; 06 – 07 &#8211; 2010 &#124; Bilimsel devrimler de, sosyal devrimler gibi, uzunca bir süreci kapsayan, kimi zaman sancılı geçen ve kimin zaman da ağır bedelleri zorunlu ve kaçınılmaz kılan devrimlerden biridir. Hele bahsi geçen devrimler, insanlık tarihinin karanlık sayfaları olarak bilinen Ortaçağ karanlığı döneminde ise, çok daha güç, ağır ve sancılı bedeller [...]<div class="addthis_toolbox addthis_default_style addthis_32x32_style" addthis:url='http://www.atik-online.net/2010/07/ortacag-karanligina-carpip-aydinlik-sacan-kuyruklu-yildizlar/' addthis:title='Ortaçağ Karanlığına Çarpıp Aydınlık Saçan Kuyruklu Yıldızlar!..* ' ><a class="addthis_button_preferred_1"></a><a class="addthis_button_preferred_2"></a><a class="addthis_button_preferred_3"></a><a class="addthis_button_preferred_4"></a><a class="addthis_button_compact"></a></div>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.atik-online.net/wp-content/uploads/2008/12/kose_yazisi.jpg" rel="lightbox[5567]" title="kose_yazisi"><img class="alignleft size-thumbnail wp-image-54" title="kose_yazisi" src="http://www.atik-online.net/wp-content/uploads/2008/12/kose_yazisi-100x100.jpg" alt="" width="100" height="100" /></a>H.GÜRER | 06 – 07 &#8211; 2010 | Bilimsel devrimler de, sosyal devrimler gibi, uzunca bir süreci kapsayan, kimi zaman sancılı geçen ve kimin zaman da ağır bedelleri zorunlu ve kaçınılmaz kılan devrimlerden biridir. Hele bahsi geçen devrimler, insanlık tarihinin karanlık sayfaları olarak bilinen Ortaçağ karanlığı döneminde ise, çok daha güç, ağır ve sancılı bedeller verilerek ilerletilmiştir. Çünkü ortaçağ dönemi, insanlık açısından her yönüyle dünyanın üstüne çöken gri, sisli bir kabustur. Ve tarih sayfalarında öylede kalacaktır!..<span id="more-5567"></span></p>
<p>Ortaçağın yerleşik düşünce sistemi, özünde hiç bir kişisel görüşe, araştırma-incelemeye, tartışmaya, kuşku ve kurcalamaya izin vermeyen bağnaz bir inanca dönüşmüştür. Yeniye ve gelişime, özellikle de bilime karşı son derece katı, tavizssiz ve affetmeyen bir tutumu vardır. En küçük kişisel bir çıkışa cesaret eden, ya aforoz edilir yada ölüm cezası verilerek türlü işkencelerden geçirilip öldürülürdü. Ortaçağ sisteminin bu yönleri, özünde skolastik felsefesiyle bütünleşmiştir. Öyle ki, skolastik felsefe Ortaçağ da neredeyse resmi bir kimlik dahi kazanmıştır. Skolastik, ortaçağ Hristiyan felsefesidir ve bütün ortaçağı kapsar. En temel özelliği ise doğmatik oluşudur.</p>
<p>Hristiyan felsefesinin Skolastik dönemi IX. yüzyıldan XVI.yüzyıla kadar sürmüştür. Bu süre boyunca, tanrısal düzen içinde insanı küçümseyen ve tümüyle baskı altına alan skolastik dönemde, insanlar kendilerini oldukça güçsüz ve küçük görmektedir.[1] Kendilerini bu aşşağılama komleksi içinde bulan insan, aynı zamanda gizemciliğe (mistisizm)e de yönelerek içine kapanmıştır.</p>
<p>İnsanlığın bu içine kapanışı, felsefenin ve bilimin de skolastiğin o kalın ve ölü yorganı altında yüzyıllarca kıvrılarak uyumasına neden olmuştur. Ortaçağ karanlığında, yalnızca skolastik tartışmalarının horlamaları duyuluyordu. Aykırı farklı bir ses yoktu. Adeta hayat donmuş, yaşam durdurulmuş, hareket-değişim-dönüşüm ise ’yok’ edilmişti!..</p>
<p>Ortaçağ düşünce geleneğini felsefe alanında kıran ilk düşünür, şüphesiz ki 17. yüzyılda tarih sahnesine çıkan Descartes oldu. O, felsefeyi ortaçağın karanlığından ve skolastik düşüncenin yorganı altında ki uykusundan çekip çıkararak bu derin ve ’ölü uykudan’ uyandırdı. Bu uyandırılış, aynı zamanda uyuyan bilginleride uyandırmıştı. İngiliz empristlerin kimi çıkışlarıyla (bilgi birikiminin akla değil, deneyime dayandığı iddiaları) felsefe tekrardan sonsuz bir uykuya dalma tehlikesiyle yüz-yüze kaldıysa da, 18.Yüzyılda Kant’ın‚ doğmatizme karşı başlayan uyanışı buna engel oldu. Hegel’in gayretli çalışmaları ise, felsefeye farklı bir boyut kazandırdı. Felsefe, yavaş ve vakur adımlarla ortaçağın karanlığının esaretinden çıkmaya başlamıştı.</p>
<p>Tüm bu çabalara karşın, felsefe bir bütün olarak insanlığın düşünsel ve sosyal alanda özgürleşmesi için bilimsel bir yol göstericiliğe kavuşturulamamıştı. İnsanlığın felsefe alanında ve düşünsel evrim sürecinde, nitelik sıçraması yaptığı noktaya ulaşması hiç şüphesiz ki Karl Marks ve yakın dostu ve mücadele arkadaşı olan Friedrich Engels’le birlikte oldu.  Marks ve Engels, felsefeyi Hegel’in inşa ettiği dev yatağı bulutlardan oluşan gök kubbeden, baş aşağı dururken ayakları üzerine diktiler. Felsefeyi filozofların labaratuarlarından çıkarıp insanlığın elinde, kurtuluşları için bilimsel bir yol-yöntem ve araca, ve yönlerini karanlıkta aydınlatacak güçlü bir fenere dönüştürdüler. Bununla birlikte başlayan sosyal devrimler, tarih tekerleğinin ileriye doğru dönmesine neden oldu. Ortaçağ karanlığından felsefenin sökülüp alınması ve günümüzde ki haline kavuşması işte böyle gelişti.</p>
<p>Bilimin, felsefe kadar Ortaçağ karanlığından kurtulması ’kolay’ olmadı. Ağır bedelleri gerektirdi. Bu bedeller ise kimileri katledilerek, kimileri ise bildikleri doğrulara karşı ’ihanet’ ettirilerek ödetildi. Bunun için, “ortaçağ dönemi“ denilince, benim aklıma sürekli Kopernik (Copernicus), Bruno ve Galileo gelmiştir. Bilimsel araştırmalarıyla, ortaçağ karanlığının tam orta yerinde insanlığa aydınlık saçan bu üç büyük düşünür, “Kazanacağımız aydınlık bize, bilgimiz vasıtasıyla verilecektir!“ dediler. Bu inançlada bilimsel inceleme ve araştırmalarını engizasyona ve türlü baskılarına karşın sürdürdüler.</p>
<p>Bunların başını çeken şüphesiz ki Kopernik’tir! O, Ortaçağ karanlığının o en derin, o en karanlık ve o en zifiri yerinde parlayan kuyruklu yıldızlardan biriydi. Yaşamı buyunca, gök atlasında yıldızlar ve gezegenler üzerine sürekli olarak yaptığı bilimsel araştırmaları ve bunların sonuçlarını açıklamakta Kiliseden korkmuş ve çekinmişti. Dönemin Hıristiyan din adamları, “İsa Mesih”in “dünya’ya sabit durması için emir verdiği”ni ve dünyanın da sabit durmakta olduğunu iddia etmesi, yine genel bir inanca göre de dünyanın “düz bir tepsi” gibi olması söz konusuydu. Aksini düşünen veya söyleyenler ise cehennemlikti. Aksini düşünmek ve söylemek, kiliseye ve öğretilerine karşı çıkmaktı. Karşı çıkmak ise, engizisyon tarafından en ağır işkencelerden geçirilmek, en köhne hücrelerde yıllarca tutulmak ve ateşte yakılmak için kiliseye karşı yapılmış yeterli bir “suç”tu!..</p>
<p>Tüm bu “suçları”ın en ağırını ise şüphesiz ki Kopernik işlemişti. Öyle ki, Kopernik’in bu ağır “suçlarını” birde rivayetlere dönüştürenlerde olmuştur. Bunlardan biri, Kardinal Ignatius’un satirik adlı eserinden Kopernik ile ilgili bir öyküdür. Öyküye göre, öteki dünyanın ileri gelenleri bir toplantıdadır ve cehenneme bir yönetici seçmek isterler. Adaylarda aranan tek koşul, ‘ölmeden önce dünyanın başına çok büyük dertler açmış olmaları’dır.</p>
<p>Herkes söz alır ve hayatta iken yaptığı kötülükleri anlatır. Bu arada Kopernik de aday olur. Bunu duyan Ignatius, bir astronomun cehennemde işi olmadığını söyleyerek Kopernik&#8217; e karşı çıkar.</p>
<p>Kopernik, ise şöyle der:</p>
<p>“Şimdiye dek konuşanlar, dünyada yapmış oldukları kötülükleri anlattılar. Oysa ben, tüm evrenin altını üstüne getirdim, bundan daha kötü ne olabilir?”</p>
<p>Ignatius’un yanıtı şöyledir:</p>
<p>“Sen sadece bir varsayım açıkladın. Bunda bir kötülük yok, zira varsayımların insanlara bir zararı dokunmaz. Ama eğer varsayımın Papa tarafından lanetlendiyse, artık varsayım olmaktan çıkmış ve doğruluğu kanıtlanmış demektir! İşte o zaman sen de cehenneme gidebilirsin, seni lanetleyen Papa’da…”</p>
<p>Evet, Kopernik gerçekten de tüm evrenin altını üstüne getirmişti.. Çünkü O, kendi dönemine kadar yaygın olan ‘dünya merkezli’ görüşü yıkmıştı. Kopernik, kilisenin ve “kutsal kitap”ın öğretileri olan “Dünya merkezdedir. Sabit durur. Başta güneş olmak üzere diğer gezegenlerin hepsi dünyanın etrafında döner!” Teorisine, ‘Güneş merkezlilik’ kuramını açıklayarak karşı çıkar. Kopernik güneşin merkezde olduğunu ve dünya ile diğer gezegenlerin güneşin etrafında döndüğünü ileri sürer. Güneşi merkeze alan teorisini kiliseden çekindiği için ancak ömrünün sonlarına doğru açıklayabilir. Ama sonuçta açıklar!</p>
<p>Yaşamının sonlarına doğru, ne kiliseden, nede onun engizisyonundan korkusu kalmayan Kopernik, yaptığı bilimsel araştırma ve incelemelerinin sonuçlarını ve genel olarak fikirlerini açıklayarak, gizlice yazdığı kitabını da ortaya çıkarmaya karar verir. Bu kararını ise, yazdığı kitabını Papa&#8217;ya göndererek ve içerisine de şu mektubu yazıp koyarak, hem kiliseye hem de engizisyona karşı bilimi ve doğruları yaşamının sonuna doğruda olsa ifade edeceğini ve savunacağını ilan eder:</p>
<p>”Aziz peder, şunu çok iyi biliyorum ki, kimileri Yer&#8217;in devinimleri hakkındaki kitabımı onaylayacak, kimileri de onu yazdığım için, aslında dikkate almamam gereken gürültüleri edecek (Kopernik kendinden emin). Ama ben, her şeye rağmen gerçeğe uymayan görüşlerin bir yana bırakılması gereğine inanıyorum (Ve hücuma başlıyor) Fakat, uzun zaman önce, insanlara çağlar boyu anlatılan saçma bir peri masalını, yani yer’in göğün ortasında onun merkeziymiş gibi hareket etmeden durduğunu okuduğum sıralarda, tam tersine hareket ettiğini savunmaktan çekinmiştim&#8230; (…) Kazara, matematikten bütün habersiz insanlara ek olarak üzerlerine bu konularda karar verme sorumluluğu alanlar çıkar, Kutsal metinlerde “kendi amaçlarına uygun olarak haince çarpıttıkları” bazı bölümlere dayanarak kitabımı şiddetle eleştirmeye cüret ederlerse, bunun benim için hiç önemi yok… (…)”</p>
<p>Kopernik bu satırlarla papaya düşüncelerini ilan eder. Astronominin kurucusu kabul edilen Kopernik, Astronom olduğu gibi doktor ve Papaz’dır da aynı zamanda. Kopernik’in teorisi iki temel varsayım içermektedir: Birincisi; “Gezegenleri taşıyan göksel küreler dünyanın değil, güneşin çevresinde dönmektedir” der. İkincisi ise; “Dünya merkezde sabit değil, kendi ekseni çevresinde günlük, güneşin çevresinde ise yıllık dönüşler içinde” olduğunu söyler.</p>
<p>Yani, dünyanın ve diğer gezegenlerin güneşin etrafında döndükleri kuralını açıklar.  Kopernik’in “Heliosentrik” (helios=gr. güneş) teorisi ismini verdiği bu teori, bugün Kopernik teorisi olarak da adlandırılır. Ama öylede olsa kilisenin resmi öğretiye ters düşen bir görüşü hoş karşılaması beklenemezdi! Bu teoriye karşı ilk tepkiler, Protestan kiliselerinin liderlerinden Kopernik’i kınama ve aşağılayarak küçük düşürme ile başlanır. ”Bu budala” der Luther, ”astronomi bilimini altüst etme sevdasındadır. Oysa kutsal kitap arzın değil, güneşin döndüğünü bize bildirmiştir&#8230; Bir yeni yetme astrologa halk kulak versin, olacak iş mi?” der, ve Kopernik tüm bunlara karşı “Eğer güneşe akıllıca bakmazsanız, karanlık içinde kalırsınız.” diyerek cevap verir ve ekler “Bilgi sonsuza dek cehaleti yönetecektir!”[2] der ve artık Kopernik, Kilise tarafından cehenneme aday bir kişi olarak gösterilmeye başlanır.</p>
<p>Kopernik tehditlerin hiç birine aldırmaz. Onlarla dalga geçer. Yıllarca içinde beslediği korkuları alt-üst ederek, yaşamı pahasına insanlığa bilimsel gerçekleri açıklamaya kararlıdır. Engizisyonun tehditlerine karşı kitabını bastırmakla cevabını verir ve tehditlere baş eğmez. Tüm baskılar karşısında dik durur.</p>
<p>Kopernik, şüphesiz ki Bilim tarihi bakımından insan aklının yakın zamanlardaki en büyük devrimi olarak görülmek ve kabul edilmek zorundadır. Çünkü o’nun “Dünya’nın değil Güneş’in merkez olduğu” bilimsel teorisi, gerçekten “sağ duyu” denen alışılmış, “herkesçe açıkça kabul edilen” ve hiç sorgulamadan inanılan “kutsal kitaba ve öğretilerine” karşı insan aklının ilk ve en büyük eleştirisi, başkaldırısı ve cepheden bayrak açması olarak görülmelidir. Bu aynı zamanda, “Din ile Bilim arasındaki ilk, kimi yönlerden de en önemli kavga, bugün Güneş Sistemi adını verdiğimiz düzenin merkezinin Güneş mi yoksa Dünya mı olduğu konusundaki gökbilimsel tartışma”[3] olarak da görmek gerekmektedir.</p>
<p>“Gerçeklik,</p>
<p>etkide bulunduğunuzda size tepki veren şeydir.“[4]</p>
<p>Engizisyon tarafından cehenneme aday gösterilen ancak kınanmakla kalan Kopernik, şüphesiz ki Giordano Bruno’ya göre çok ‘şanslı’ydı. Çünkü, Kopernik’in tezlerini savunduğu için Katolik Kilisesi tarafından sapkın ilan edilerek diri-diri yakılan filozof, gökbilimci ve teolog Giordano Bruno, diyebiliriz ki ortaçağ karanlığına karşı, bilimin aydınlığını savunan, ve bunun içinde en ağır cezalara çarptırılarak, işkencelerden geçirilip yakılan, tarifsiz acılar çektirilen kişilerden biridir!</p>
<p>Rönesans felsefesini biçimlendiren filozofların en önemlilerinden birisi olarak anılan Giordano Bruno, aynı zamanda ”Doğacı coşkunluğun düşünürü” olarak  da adlandırılan düşünürlerden biridir. Yaşadığı ortaçağ’da Kopernik’in düşünceleriyle tanıştıktan sonra Engizisyon tarafından “Kiliseye karşı bir sistem içinde yer aldığı” söylenerek  “din sapkınlığı” ile suçlanır. Dinsizlik ile suçlandığı için hiçbir yerde uzun süre kalamaz ve sürekli yer değiştirmek zorunda kalır. Ülke-ülke gezer, gezdiği her yerde düşüncelerinden taviz vermeden tartışır. Yazdığı kitapları bastırır. Ve bir gün tekrardan İtalya’nın Venedik şehrine bir davet üzerine gider. Burada Mocenigo adlı bir aristokratla tartışır ve bu kişi tarafından Engizisyon&#8217;a teslim edilir.</p>
<p>“İnançta inanmak isteyenler için yeterince ışık;</p>
<p>istemeyenler için ise onları kör etmeye</p>
<p>yetecek kadar gölge vardır.“[5]</p>
<p>Engizisyon tarafından Bruno’ya düşüncelerinden vaz geçmesi ve özür dilemesi halinde, bu düşüncelerin bir ‘din sapkınlığı’ olduğunu kabul etmesi sonucunda ‘affedilebileceği’ söylense de, Bruno bunu kesin bir dille ret eder. 1593 Şubat’ında Bruno, Roma’ya yollanır ve tam altı yıl boyunca engizisyonun karanlık hücrelerinde durmak bilmeyen işkenceli bir hapishane süreci başlar. Tam altı yıl sonra 1599 yılının baharında mahkeme başlar. 1600 yılının Ocak ayında engizisyon tarafından Bruno ‘suçlu’ bulunur ve 1600 yılının yine Şubat ayında, Roma’nın tarihi bölgesindeki Campo di Fiori’de, halkın önünde, kazığa bağlanır. Yakılarak katledileceği anda, kendisine salibi[6] uzatırlar, eliyle iter haçı (putu) ve hâkimlere bağırır: “Ben ölmekten korkmuyorum, siz bana bu cezayı verirken benden daha büyük bir korku içindesiniz!”der.</p>
<p>Bruno hapiste tutulduğu 6 yıl boyunca, gördüğü bütün işkencelere karşın, görüşlerinden taviz vermez, doğruları ve gerçekleri savunmaya devam eder. Bruno’nun bu asil ve bilime karşı bu sarsılmaz inancı karşısında engizisyon kendisini ölüme mahkum etmiştir.</p>
<p>Bugün Giordano Bruno’nun kazığa bağlanıp bedeni ateşe verilerek katledildiği yerde, onun için bir anıt bulunuyor. Ama gerçek anıt, şüphesiz ki Bruno’nun ve Bruno gibi cesur, asil ve gerçeğe bağlı kişilerin kurduğu yıkılmaz Doğruluk Anıtı’dır.</p>
<p>Uluslararası çapta tanınan bir fizikçi olan Cabibbo, Giordano Bruno’nun kuramının bugün, yörüngedeki teleskoplarla gözlenerek güneş sisteminin dışındaki gezegenlerin varlığının kanıtlandığını açıklamıştır.</p>
<p>Bilimsel araştırmaları ve tezleri bugün doğrulanan, düşüncüleri yüzünden dinsizlikle suçlanan Bruno, “Ne gördüğüm hakikati gizlemekten hoşlanırım, ne de bunu açıkça ifade etmekten korkarım. Aydınlık ve karanlık arasındaki, bilim ve cehalet arasındaki savaşa her yerde katıldım. Bundan dolayı her yerde zorlukla karşılaştım ve cehaletin babaları olan resmi akademisyenlerin yanı sıra kalın kafalı çoğunluğun öfkesinde hedef olarak yaşadım.” Diyerek son sözlerini söylemiştir. Bruno, evrenin sonsuz ve eş-dağılımlı olduğunu ve evrende dünyadan başka birçok gezegenin bulunduğunu söylediği için Roma Katolik Kilisesi’nin engizisyon mahkemesinde yargılanıp “sapkın” ilan edilmiş ve Roma&#8217;da Campo dei Fiori meydanında engizisyoncu şeriatçılar tarafından 1600 yılının şubat ayında diri-diri yakılarak katledilmişti. Ortaçağ karanlığını aklının bilgeliğiyle ve bedeninin ateşiyle aydınlatan o büyük filozof, Bruno’ydu!</p>
<p>2 Temmuz Sivas katliamının yıl dönümünün yaklaştığı şu günlerde, diyebiliriz ki Bruno’yu Roma’da bir meydanda yakan engizisyon ile, 2 Temmuz 1993 yılında Madımak otelini yakarak otuz beş insanı katleden bu suç ortakları ne kadar benziyorlardı birbirlerine; arada 393 yıl olsa da!</p>
<p>“Dünyada en korkunç şey,</p>
<p>bilgisizliğin egemenliğidir.“[7]</p>
<p>Tarihin tekerleği ileriye doğru dönmeye devam ederken, Engizisyonun baskı, işkence ve katliamları da sürmektedir. Ancak gerçekleri söylemeye, bilimi savunmaya, ortaçağ karanlığını en zifiri ve en köhne yerinden yırtmak isteyen insanlarda çıkmaya devam eder. Bunlardan biride Galileo Galilei&#8217;dir.</p>
<p>Galileo Galilei, görüşlerini engizisyonun baskı ve tehditlerinden dolayı korkup inkar ettiği halde, bilimsel gerçekleri sürekli adlandıran, kimileri tarafından ‘tuhaf’, kimilerince ‘sözünün eri olmayan’ şeklinde değerlendirilen, Martin Luther tarafından ise “Ün kazanma aşkına tüm astronomi bilimini altüst etmeye hazır bir deli” olarak nitelendirilen, ama ‘kutsal kitaba’ ve kiliselere “Yaşua, yanılmıştır dünyaya değil, güneş durmaktadır.” Diyebilen bir bilim insanıdır.</p>
<p>Galileo, Kopernik`in bilimsel araştırmalarını ve tezlerini, yaptığı inceleme ve araştırmalarla, keza bulduğu bilimsel buluşlarla da bir adım daha aşarak daha da ileri gitmiştir. O dönemler de Hollanda`da teleskop yapılmışdıysa da, bu araç henüz gökyüzü gözlemlerinde kullanılmazken, bunu, Galileo keşfetti! Ve ilk defa bundan tam 400 yıl önce (1609’da), bu aracı gök cisimlerine evinin balkonundan doğrulttu. 1609 yılında teleskopun bir versiyonunu yapan ve ilk olarak astronomi gözlemleri için kullanan Galileo olmuştur. Galileo’nun bu keşfi, bize modern astronominin kapılarını pratik olarak açtığı ise yalın bir gerçektir. Onun teleskop sayesinde yaptığı ayrıntılı gözlemleri bugüne ışık tutmaktadır.</p>
<p>1613 yılında “Güneş Lekeleri“ üzerine olan kitabını yayınlayan Galileo, bu kitabında Kopernik sistemini savunmaktadır. Bu kitap yüzünden Galileo kilisenin ve papazların hışmına uğrar. İki bin yıldır doğru olarak kabul edilen düşünceler sarsılmaktadır çünkü. İki yıl sonra Galileo 1615 yılında Roma`da engizisyona karşı savunmasını yapmak için çağrılır. Galileo`nun kitapları 1616 yılında Papa 5. Paul`ün kurdurduğu bir komisyon tarafından tetkik edilir. Aynı yıl bunun üzerine Vatikan`a tekrardan çağrılır. Galileo’ya Kopernik’in ’güneş merkezli evren kuramı’nı ve dünyanın döndüğünü’ savunmaması, yazmaması ve dillendirmemesi“ tehdidinde bulunulurak gözdağı verilir. Galileo çalışmalarından vaz geçmez. Elde ettiği bilimsel verileri ve gerçekleri de söylemeyi sürdürür. 1625 yılında tekrardan yargılanır ve bu defa da aklanır.</p>
<p>Galileo, Kopernik`in ‘heliosentirik’ yani “güneş merkezlilik” kuramını savunmaya ve geliştirmeye devam eder. Bu durum, Aristoteles&#8217;ci profesörlerin hoşuna gitmez, bu hoşnutsuzluk Galileo’ya karşı sert tavırların gelişmesine, onu karalayıp yıpratmaya ve engizisyona tekrardan ihbar edilmesine kadar vardırılmıştır. Galileo’nun uzun yılları kapsayan ve ancak 1632 yılında sonuçlandırıp bastırma şansını yakaladığı “İki Kainat Sistemi Üzerine Konuşmalar” isimli kitabı yine Aristoteles’ci profesörler tarafından papaya “Copernik sisteminin güçlü ve pervasız bir savunusu” olduğu söylenerek kitabın yasaklanması sağlanır. “Kutsal Engizisyon” yalnızca bununla da sınırla kalmaz, kitabın yakılmasına ve Galileo’nun diğer tüm eserlerinin de yasaklanmasına karar verir. Engizisyon İtalya’da bulunan tüm yayınlar aracılığıyla da Galileo’nu ilerde yeni bir kitap yazması durumunda basımın yasak olduğunu açıklar.</p>
<p>Bu yasaklama Vatikan’ın 400 yıl boyunca aydınlanma filozoflarından, edebiyatçılara, bilim insanlarına ve siyasetçilerine dek 4 bin başlık halinde Batı uygarlığının düşünsel, kültürel birikimini temsil eden tüm yazar ve kitaplarına karşı uyguladığı bir uygulama/yasaklamadır!..Öyle ki bu yasaklılar listesinde Montaigne Denemeler&#8217;iyle, La Fontaine öykü ve romanlarıyla, Montesguieu Kanunların Ruhu ve İran Mektupları&#8217;yla, Kant’ın Salt Aklın Eleştirisi&#8217;yle, Pierre Larousse Büyük Ansiklopedi&#8217;siyle, Victor Hugo’nun Sefiller, Gustave Flaubert Madame Bovary ve Salommbo ile yasaklar listesi uzayıp gitmektedir.</p>
<p>Bu yasaklamaların ardından, Galileo’yu müebbet hapse mahkum edilir.</p>
<p>“Ömür boyu hapis cezası”nı duyan Galileo, güçlü dostlarının yardımıyla Engizisyon karşısına çıkarak ‘hatalarını’ resmi bir törenle ‘itiraf’ eder ve çaresiz bir şekilde verilen metni diz çökerek okur: “Ben Galileo Galilei, geçmişteki tüm yanlış ve aykırı düşüncelerimden ötürü, huzurunuzda kendimi lanetliyor, bir daha öyle saçmalıklara düşmeyeceğime, kutsal öğretiye aykırı hiç bir fikir taşımayacağıma yemin ediyorum.Dünya sabit duruyor ve dönmüyor.” Der. Ama gerçekler, Galileo böyle dedi diye değişmez! Çünkü ‘Gerçeklik, ona inanmaktan vazgeçtiğinizde ortadan kaybolmayan şeydir!’ Bu törenin ardından yine Güçlü dostlarının yardımıyla hapis cezası “ömür boyu ev hapsi”ne çevrilir. Hakkında bu karar verildiğinde Galileo yetmiş yaşındadır.</p>
<p>“Zamanı gelen bir fikrin gücüne</p>
<p>hiçbir ordu karşı koyamaz.“[8]</p>
<p>Galileo, Engizisyon mahkemesini terk ederken, tam mahkeme kapısında çıkmak üzeredir. İşte bu anda o ünlü sözünü söylediği rivayet edilir. “Ben dönmüyor desem de, Dünya yine de dönüyor!”[9] Tarihte bundan daha yıkıcı ve devrimci bir slogan var mıdır? “ ‘Dünya dönüyor’, belki de Tanrılara en büyük meydan okuyuş. İnsanlık, hem derin bir tarih bilincini, hem bilimin isyanını, hem de doyumsuz bir yaşam sevincini içeren bu sözü, bilimsel devrimin simgesine, Galilei’ye yakıştırmıştır&#8230; Ey tanrılar ve temsilcisi egemenler, hükmünüz bir yere kadar, dünya yine de dönüyor…  ‘Dünya dönüyor’, sadece bir insanlık sözü değil, bir doğa sözü. Bu sözle aşık atabilecek tek bir deyiş var. Onu da yine Anadolulu bir bilge, Herakleitos söylemiş: ‘Her şey akar.’ Bu da bir doğa sözü. Tanrıların bile ulaşamadığı evrenselliği yansıtıyor. Her şey akıyorsa eğer, artık bilim konuşur. Tanrı susar; Herakleitos, Galileo, Newton, Darwin, Marx, yani insanlık konuşur. İnsanlığın sözleri, insanın mücadelesinin koçbaşıdır. Büyük tarihsel dönüşümlerin, yani devrimlerin müjdecisidir. Bir nevi erken öten horozdur. Başı tanrılar tarafından kesilir; ama herkesi uyandırmıştır bir kere…”[10] Çünkü, ‘Doğmanın yanıtları vardır, soruları yoktur. Bilimin ise soruları vardır, yanıtları yoktur. Onları insanlar arayıp bulacaklardır.’[11]</p>
<p>Galileo, “ömür boyu ev hapsi” cezasını Floransa yakınlarındaki Arcetri’de bulunan evinde çekmeye başlar. Burada son kitabı olan “İki Yeni Bilimle İlgili Söyleşiler ve Matematiksel Deneyler”i kaleme alır. Bu kitabı her okuyanın göreceği üzere, Galileo, bu çalışmasında astronomi alanında uzak durmuş, daha çok “dinamik ile statik bilimleri” üzerinde çalışmıştır. Galileo yazdığı bu kitabın basımını göremez. Çünkü kitabın taslağı, onun ölümünden (1642) sonra dostları tarafından gizlice İtalya dışına çıkartılarak ancak 1668 yılında Leiden’de yayınlanabilir. Galileo, yaşamı boyunca, insanlığın gelişimi ve bilim dünyasına eşsiz düzeyde katkılar sağlayan, büyük bir düşünce gücünün temsilcisidir.</p>
<p>“Özgürlük duvarı yıkacak güçte değil,</p>
<p>etrafından dolaşacak akılda gizlidir.“[12]</p>
<p>Galileo’nun, doğru bildiği şeyleri Kilisenin baskısı altında yadsıması Bertholt Brecht’in tanımladığı gibi, “kınanacak bir durum” mudur? Bence kesinlikle değil. Bertholt Brecht bu konuda yanılgılı bir değerlendirme içerisindedir. Düşünelim, tüm evrenin merkezinin arz olduğunu kilise ve din adamlarının yüzyıllar boyunca insanların beynine‚ şüphe kalmayacak şekilde yerleştirmişlerdi. Ve Galileo’da tıpkı öncüleri olan Kopernik ve Bruno gibi, bu resmi düşünceyi, ve keza ’kutsal kitap’ın öğretilerini alt-üst eden, bundan dolayı da ölümlerden ölümler beğenilmesi istenilen kişidir. Korkularının ve kaygılarının olması da çok doğaldır. Keza, doğru bildiği şeyleri engizisyon karşısında yadsımış olsa da, aslında doğru bildiği yolda ölmeyi seçmiştir! Bu, onun yaşlamı boyunca sosyal pratiğine bakıldığında da görülecektir. Galileo Sosyal pratatiğinde, İncil’deki evren-bilim öğretisiyle çelişen, ve bu öğretiyi yadsıyan Kopernikçi görüşleri, ve “Kopernik evren görüşü“nü yaygınlaştırma çabaları sürdürdüğü için engizisyonun hedefi olmuştur. Keza Galileo, dostları ve yakınları tarafından daha fazla gözlem ve keşif yapması, bilimsel sonuçlar elde etmesi, ve insanlığa daha önemli katkılar sağlayabileceği önemli bir düşünce gücü olduğu için yaşamayı seçmesi yönünde ikna edilmiştir. Keza, hayatı ve buluşları, Dogmalar ile bilimin ne ilk çatışmasıdır, ne de son. Ve birkez daha düşünelim, Galileo bu yönlü bir ‘geri adım’ atmamış olsaydı, şüphesiz ki Bruno gibi bir sonuçla noktalanacaktı yaşamı. Haliyle de bilime ve insanlığa bıraktığı önemli buluşları yapamamış olacaktı. Yani, icat ettiği teleskopla birçok astronomik gözlem gerçekleştiremeyecekti. Bunların arasında Ay&#8217;ın yüzeyindeki kraterlerin ilk kez tespit edilmesi de vardı. Jüpiter&#8217;in Uydularının Keşfinden, teleskoptan daha küçük ölçülerde bir silindire yine mercekler yerleştirerek &#8220;occhialino&#8221; adını verdiği mikroskopu yapmasına, sıcağı ve soğuğu ölçmek için icat ettiği Termoskop’tan, sarkaçlar üzerinde yaptığı incelemelerle modern saatin ortaya çıkmasından tutalım da, Su Pompalama Makinasının icadına kadar, yığınla astronomik bilimsel sonuçlara dek önemli katkılar sağlamış olamayacaktı!.. Öyle ise, bildiği doğruları baskı ve zor altında korktuğu için yadsımış olması, tek başına kriter olarak ele alınmamalı. Aslolan teslim olmaması. Bildiği doğrulardan vaz geçmemiş olmasıdır!</p>
<p>Bir örnek verecek olursak, uluslararası devrimci ve komünist hareketlerin tarihine baktığımızda, genel olarak bir devrimcinin başarısı, salt ’teslim olmama’ konusunda ki direnciyle ölçülür hale getirilmiştir. Oysa, içerisinde bulunduğu bilimsel, sanatsal, sosyal veya ulusal vs. mücadelenin devinimini hızlandıracak doğru kararları vermesiyle ölçülebilinir. Çünkü, gerek bilim dünyasının, gerekse devrimler tarihi sadece ve tek başına, her ne koşulda olursa olsun teslim olmayan kahramanların yarattığı şanlı direnişlerden değil, geri çekilmelerden ve hatta yenilgilerden de oluşmuştur. Sadece direnişlerden söz edenler resmi tarihlerdir! Geri çekilmeleri, atılan geri adımları ve daha neleri-neleri öğrenmek için gerçek tarihe bakmak gerekir. Tıpkı bu yazımızda ele aldığımız Galileo’nun Kilisenin baskısı altında korkarak doğruları ret ettiği gibi!..</p>
<p>Sonuç olarak, İnsanlığa dünyanın değil, güneş&#8217;in merkezde olduğunu gösteren (Kopernik), hareket bilmecesine el atarak hareketin göreliliğini açıklayan (Galile), gezegenlerin yasalarını keşfeden (Kepler), Işıktan yerçekimine kadar bir dizi olayın yasalarını bulan (Newton), vb gibi insanlar, hiç kuşku yok ki modern bilimin mimarlarıdırlar!..</p>
<p>Ve pek tabi Nestor&#8217;enin dediği gibi; ”Gözlere uzak, göklere yakın bir tanrı yoktur. Çöllerden uçsuz, göllerden ıssız bir kader yoktur. Yaprak gibi sonsuz dalgalanan bir bayrak, ağaç kadar kaygısız  büyüyen bir kale yoktur. Bir ağacın dalından daha heybetli kale burçları vardır. Orada yapraklardan daha muzaffer bayraklar da vardır. Bütün bir insanlığı kobaya, tüm bir gezegeni laboratuara dönüştürülmesine izin mi vereceğiz? Yaratan ve üretenin hakkını, gücünü sonsuza kadar unuttunuz mu? Yaratan ve üreten; çığlıklardan çığlık yapan, çığlıklardan çığır açandır.”</p>
<p>Bazı insanlar yaşamak için ölürler ve bazıları da ölmek için. Kopernik, Bruno ve Galileo gibi kendilerini insanlığın gelişimine, gerçeklere ve bilime adayan kimseler ise, insanlığın bilincinde yaşamak için ‘öldüler’. Tıpkı şu an ve saatte hala onlarla ilgili bir şeyleri yazmakta olan benim ve tabi ki tüm insanlığın onları yaşattığı gibi!..</p>
<p>Son söz; Ne insanlığın ilk isyancısı Spartaküs&#8217;ü asan Romalı general, nede Bruno’nun bedenine ateşi veren cellatlar tarihte bilinmez. Ama Spartaküs, Bruno ve daha bir çokları isyanlarıyla, bilgelikleriyle, buluşlarıyla ve direnişleriyle tarihin yapraklarına düşmüştür. Bunun için, düşünürün dediği gibi, ‘Gömüldükten sonra hatırlanmak istiyorsanız; ya okunacak işler yapın, yada okumaya değer şeyler yazın!..’</p>
<p>Ve diyoruz ki, Kim Ne Derse Desin, “Dünya Dönüyor”!</p>
<hr size="1" />* 2009 yılının bir çok farklı ve önemli yönü vardı. Bunlardan biri, şüphesiz ki ‘Evrim Teorisi&#8217; ile bilim ve düşünce dünyasında nitel sıçramalar yaratan İngiliz biyolog Charles Darwin’in 200’üncü doğum yılının olması, ve bir devrim niteliği taşıyan ‘Türlerin Kökeni’ adlı eserinin yayınlanışının 150&#8242;nci yıldönümü oluşuydu. Yine 2009 yılının, en önemli özelliklerinden biri de, Uluslararası Astronomi Birliği(IAU)’nin 2009 yılını, Galileo Galilei`nin teleskopla yaptığı ilk gökyüzü gözleminin 400. yıldönümü olmasıydı. Bu nedenle’de 2009 yılı “Dünya Astronomi Yılı” ilan edilmişti. UNESCO’nun da bu çağrıya ortak olmasıyla Birleşmiş Milletler, 2009 senesini Dünya Astronomi Yılı olarak kabul etti. Bir çok çevrenin Darwin ve onun eşsiz teorisi olan ‘Evrim Teorisi’ne yönelik yığınla yazdığı ve söylediği şey oldu. Ancak “Dünya Astronomi Yılı”na ilişkin pek az şey söylendi. Bende bunun için “Dünya Astronomi Yılı” ile ilgili bu ‘araştırma-inceleme’ karakterli yazıyı kaleme almayı uygun gördüm. Ancak kimi nedenlerden dolayı, yazıya henüz başlamışken tamamlama şansım olmadı. Dolayısıyla da 1 yıl gecikmeli de olsa, yıl dönümü vesilesiyle tamamlama şansım oldu.</p>
<p>[1] Orhan Hançerlioğlu. Felsefe Sözlüğü. Remzi Kitapevi Yayınları. Altıncı baskı. İstanbul, Mayıs 1982. Syf:374/375.</p>
<p>[2] John Milton</p>
<p>[3] Bertrand Russell (1872-1970)</p>
<p>[4] Victor J. Stenger</p>
<p>[5] Blaise Pascal</p>
<p>[6] Kaynak: Rehber Ansiklopedisi. Sözcük anlamı, Haç. (Bkz. Haçlı Seferleri)</p>
<p>[7] Goethe</p>
<p>[8] Victor Hugo</p>
<p>[9] Felsefe Tarihi&#8217;nin Notları.</p>
<p>[10] Ender Helvacıoğlu. ‘Tarih bilincinden yaşama sevincine, İnsanlığın Sözleri’ isimli kitabından.</p>
<p>[11] Erdal Ataberk</p>
<p>[12] Burak Özdemir</p>
<p>Kaynakça:<br />
1.Bernal, Jean Modern Çağ Öncesi Fizik,TÜBİTAK yayınları.</p>
<p>2.Einstein,Albert-İnfeld,Leopol,Fiziğin Evrimi,Onur yayınları<br />
3.Serway,Raymond A.;Fen ve mühendislik İçin Fizik,çeviri Editörü: Kemal çolak-oğlu, Palme Yayıncılık(1995)</p>
<p>4. “Bilim ve Gelecek” dergisinin Şubat 2009 sayısında yer alan, “Vatikan’ın Yasak Listesi”. Baha Okar.</p>
<p>Haziran 2010 / Cenevre</p>
<div class="addthis_toolbox addthis_default_style addthis_32x32_style" addthis:url='http://www.atik-online.net/2010/07/ortacag-karanligina-carpip-aydinlik-sacan-kuyruklu-yildizlar/' addthis:title='Ortaçağ Karanlığına Çarpıp Aydınlık Saçan Kuyruklu Yıldızlar!..* ' ><a class="addthis_button_preferred_1"></a><a class="addthis_button_preferred_2"></a><a class="addthis_button_preferred_3"></a><a class="addthis_button_preferred_4"></a><a class="addthis_button_compact"></a></div>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.atik-online.net/2010/07/ortacag-karanligina-carpip-aydinlik-sacan-kuyruklu-yildizlar/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>En Kör Göz, Görmek İstemeyen Göz, En Sağır Kulak Duymak İstemeyen Kulaktır!..</title>
		<link>http://www.atik-online.net/2010/05/en-kor-goz-gormek-istemeyen-goz-en-sagir-kulak-duymak-istemeyen-kulaktir/</link>
		<comments>http://www.atik-online.net/2010/05/en-kor-goz-gormek-istemeyen-goz-en-sagir-kulak-duymak-istemeyen-kulaktir/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 16 May 2010 11:39:39 +0000</pubDate>
		<dc:creator>AHM</dc:creator>
				<category><![CDATA[Avrupa]]></category>
		<category><![CDATA[H. Gürer]]></category>
		<category><![CDATA[Köşe Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[duymak]]></category>
		<category><![CDATA[en]]></category>
		<category><![CDATA[görmek]]></category>
		<category><![CDATA[göz]]></category>
		<category><![CDATA[İstemeyen]]></category>
		<category><![CDATA[kör]]></category>
		<category><![CDATA[kulak]]></category>
		<category><![CDATA[kulaktır]]></category>
		<category><![CDATA[sağır]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.atik-online.net/?p=5253</guid>
		<description><![CDATA[H.GÜRER &#124; 16 &#8211; 05 &#8211; 2010 &#124; Avrupa Birliği ile ‘serbest dolaşım’ kararının hayata geçirildiği 2006 yılından bu yana; İsviçre’de yaşamakta olan göçmen emekçiler için, ve keza Türkiyeli göçmenler için iş bulma ve çalışma sorunu katbe-kat ağırlaştı. Özellikle de ‘kalifiye olmayan kişiler’in iş bulmaları ise adeta ‘imkansız’ hale geldi. İsviçre’de istatistiki verilere göre 1,5 [...]<div class="addthis_toolbox addthis_default_style addthis_32x32_style" addthis:url='http://www.atik-online.net/2010/05/en-kor-goz-gormek-istemeyen-goz-en-sagir-kulak-duymak-istemeyen-kulaktir/' addthis:title='En Kör Göz, Görmek İstemeyen Göz, En Sağır Kulak Duymak İstemeyen Kulaktır!.. ' ><a class="addthis_button_preferred_1"></a><a class="addthis_button_preferred_2"></a><a class="addthis_button_preferred_3"></a><a class="addthis_button_preferred_4"></a><a class="addthis_button_compact"></a></div>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.atik-online.net/wp-content/uploads/2008/12/kose_yazisi.jpg" rel="lightbox[5253]" title="kose_yazisi"><img class="alignleft size-thumbnail wp-image-54" title="kose_yazisi" src="http://www.atik-online.net/wp-content/uploads/2008/12/kose_yazisi-100x100.jpg" alt="" width="100" height="100" /></a>H.GÜRER | 16 &#8211; 05 &#8211; 2010 | Avrupa Birliği ile ‘serbest dolaşım’ kararının hayata geçirildiği 2006 yılından bu yana; İsviçre’de yaşamakta olan göçmen emekçiler için, ve keza Türkiyeli göçmenler için iş bulma ve çalışma sorunu katbe-kat ağırlaştı. Özellikle de ‘kalifiye olmayan kişiler’in iş bulmaları ise adeta ‘imkansız’ hale geldi.<span id="more-5253"></span></p>
<p>İsviçre’de istatistiki verilere göre 1,5 milyonun üzerinde ’’yabancı’’ statüsünde yaşamakta olan göçmen gerçekliği söz konusudur. İsviçre’nin toplam nüfusu ise 7,5 milyon olarak biliniyor. Bu istatistiki verilerde ki sayısal değerleri hesapladığımızda, İsviçre’de yaşamakta olan her beş kişiden birinin göçmen olduğu realitesi ortaya çıkıyor. Bu gerçekliğe, İsviçre vatandaşlığı almış göçmenlerin dahil olmadığının da altını çizelim.</p>
<p>Öyle ki, eğer İsviçre vatandaşlığını almış ’’yabancı’’ları da hesaplayacak olursak, bu durum daha da artıyor ve İsviçre’de yaşayan her beş kişiden ikisine tekabul edecek bir düzeye varıyor. Bu konuya değinen ‘soliday news center’ haber ajansının aktardığı bilgiye göre; ’’İsviçre halkının yüzde 28&#8242;i, yurtdışında doğanlardan oluşuyor; bu da yaklaşık iki milyon göçmen anlamına geliyor. Bu rakama göçmen ailelerin burada doğan ve İsviçre pasaportuna sahip çocukları dahil değil&#8230;’’ Verilen bu bilgilerden de görüleceği gibi, İsviçre bir göçmenler ülkesi olmasına karşın, bu ülkede yaşamakta olan göçmenleri anayasasında hala ‘yabancı’ statüsün görüyor. Bu da göçmenler karşısında bir İsviçre realitesi!..</p>
<p>İsviçre’de göçmenlerin yapmakta oldukları işlerin önemli bir kısmı, genel olarak yerli halkın yapmadığı/yapmak istemediği işler diyebiliriz. Ancak, yapılmayan/yapılmak istenmeyen bu işlere dahi bir ‘kalifiye eleman’ aranır olduğunda da, ne yazık ki göçmenler yine en arka sıralarda kalmaktalar. Çünkü; İsviçre anayasasında ‘yabancı’ olarak kabul edilen ‘yabancılar’, Avrupa ülkelerinin herhangi birinden gelmiş olan bir ‘yabancı’ değil, ‘Avrupalı olmayan yabancı’ olarak ifade edilen,yani AB ve EFTA üyesi olan ülkelerin dışında gelen veya gelmiş, yada gelmekte olacak ‘yabancı’lardır. Bu durum, İsviçre’de önemli bir dezavantaj halini almaktadır.</p>
<p><strong><em>Nasıl?</em></strong></p>
<p>İsviçre’de ki işsizliğin günah keçileri olarak gösterilen her dönem ‘yabancılar’ oluyor. Ama bu ‘yabancılar’ ifadesinin içerisinde kesinlikle batı veya kuzey Avrupa ülkelerinden gelen ‘yabancılardan’ kastedilmiyor. İş ararken ve keza işte çalışırken de bu ‘yabancı’ ayrımı son derece belirgin bir şekilde hissettiriliyor.</p>
<p>Diyebiliriz ki, iş yerlerinde göze batan en büyük ayrımcılık ve adaletsizliklerden biri; çalışmakta olan işçiler arasında farklı maaş alma durumudur. Öyle ki, aynı işi yapan kişiler değişik maaşlar almaktadırlar. Mesela bunun somut bir örneğini Cenevre de birebir yaşamaktayız. Bir balık fabrikasında çalışmakta olan ve aynı koşullarda, aynı işi yapan işçiler arasında maaş farklılıkları söz konusudur. Hele bu durum ‘yabancılar’ arasında daha da belirgindir. Bu durumu/uygulamayı ”Milliyete göre maaş” diyerek tanımlarsak yanlış olmaz!..</p>
<p>Bir başka örnek verecek olursak; yıllar önce Zürich kantonunda yapılan bir istatistik çalışma, bahsetmekte olduğumuz ‘yabancı’ ve ayrımcı yaklaşımı çok daha belirgin olarak somutlamıştır. Irkçı ve ayrımcılıkla mücadele kuruluşlarından biri, yetmiş (70) civarında üniversite mezunu ve diploma dereceleri aynı olan öğrencinin adına şirketlere iş baş vurusunda bulunuyor. Bu yetmiş diplomanın sahipleri içerisinde yalnızca on (10) kişi İsviçre kökenli ve İsviçreli ismi soy-ismi taşıyor. Diğerleri ise farklı ulus ve milliyetlere mensup göçmen çocukları. İsimleri de soy-isimleri de, nasyonal-iteleri de ‘yabancı’! İstatistik sonucunda şirketlerin cevap verdiği diploma sahipleri hep İsviçre kökenli öğrenciler olmuştur.</p>
<p>Yapılan bu çalışmanın sonucunda da görüleceği üzere, genel olarak iş başvurularında ve keza bazı yerleşim birimlerinde vatandaşlık müracaatlarında dahi, başvurular incelenirken kişilerin milliyetine göre değerlendirildiği gerçekliği söz konusudur. Özcesi; söz konusu kişilerin İsviçre’de yaşıyor olmalarından kaynaklı, bilmeleri gereken ‘ödevleri’ne gelince, her şey istenmektedir. Ancak, söz konusu haklar olunca ‘yerli’ ve ‘yabancı’ çizgileri çizilmekten geri kalınmıyor!.. Sanıyorum ki, hiç kimsenin ’’bu konu beni ilgilendirmez’’ diyebilme lüksü olmasa gerek. Ne ‘yerlinin’, ve tabi ki ne de ‘yabancı’ olarak görülen göçmenin!..</p>
<p>Çünkü, İsviçre’de yaşamakta olan göçmenlerin salt sorunları bunlarla kalmıyor. Daha bilmediğimiz yığınla sorunun içerisinden, bildiklerimizin bir kaçını daha aşağıda sıralamaya çalışalım.</p>
<p>Mesela, İsviçre Federal hükümetinin yürürlüğe koymak istediği ve uzun yıllardır da bu konu üzerine çalıştığı &#8220;Çember Modeli&#8221; denilen modelle göçmenler üç (3) kategoriye ayrılmak isteniyor. Keza bu model gündelik prosedürler yapılırken de önemli düzeyde de işlevli halde. Ancak bizler bu durumdan bir bütün haberdar olmadığımız için, uygulamadan da habersiz bir şekilde yaşamlarımız idame ettirmeye çalışıyoruz. Bahsettiğimiz bu “Çember modeli”nin en son halkasında ise Türkiyeli göçmenler bulunmaktadır. Bunlar “zor entegre olan kişiler“ kategorisinde değerlendirilip, ’istenmeyen kişiler’ listesine konuluyorlar. Bu kimselerin iş bulmaları çok daha zor olmakla birlikte, ailelerini de yanlarına getirmeleri de bir o kadar zor ve ’imkansız’ hale getiriliyor.</p>
<p>Geçtiğimiz Mart-Nisan aylarında, Unia sendikasının ’Sosyal Sigortalar Anlaşmaları’na ilişkin başlatmış olduğu imza kampanyası da son derece önem taşımaktadır. İsviçre hükümetinin bir çok ülkeyle ’Sosyal Sigortalar Anlaşmaları’ olduğu biliniyor. Bu anlaşma , emekli sigortası, Annelik sigortası, hastalık sigortası, ve keza aile yardımı konularını kapsamaktadır. Kısa geçmişe kadar İsviçrenin bu anlaşmayı yürüttüğü ülkelerden biri de, Kosova’ydı. Ancak İsviçre Kosova ile olan Sosyal Sigortalar Anlaşmaları’nı uzatmama kararı alınca, İsviçre’de yaşamakta olan 170.000 Kosova vatandaşı da bu haktan mahrum bırakılmış oldu. Öyle ki, bütün yaşamları boyunca bir fiil çalışan Kosovalılar, emekli olduklarında ne yazık ki kendi ülkelerine dönme kararı alırlarsa, bu haklarından yararlanamayacaklar. Yada ülkelerinde olan çocuklarını İsviçreye getirmek zorunda kalacaklar. Ve keza buda kolay olmayacaktır. Çünkü çıkarılan yeni Göçmen Yasası gereği 14 yaşını geçmiş çocuklarını İsviçre’de çalışmakta olan bir göçmen getirememektedir. Ülkelerine gitmek istediklerin de ise, emeklilik paralarını alamayacaklar. Bu şu demektir; “Ülkemde kalır ve yaşarsan emeklilik paranı alabilir, bu haklardan yararlanabilirsin! Aksi halde ülkene gidersen, ne beş kuruş alabilir, nede bu kapsamda ki yardımlardan hangi birinden faydalanabilirsin!“ İşte, İsviçre hükümetinin Kosova ile olan bu anlaşmayı uzatmamasında ki mesajın açık ve yalın ifadesi aynen böyle. İsviçre hükümetinin bu tavrına karşı tekrardan Kosova ile anlaşmayı uzatması için başlatılan imza kampanyasının son günü 30 Nisan 2010’du. İmza kampanyasının sonucu, İsviçre ve Kosova hükümetleri arasında ki bu kararı ne denli etkiler bilinmez ama, bilinen bir gerçek var ki, o da, İsviçre hükümetinin Kosovalı göçmenlerle sınırlı kalmayacağıdır.</p>
<p>Bugün Kosovalılar özgünlüğünde yaşanan bu durumun, ileride Türkiyeliler özgülünde yaşanmayacağının da garantisi yok. Çünkü, ’Sosyal Sigortalar Anlaşmaları’ İsviçre ve Türkiye arasında da mervcut. Olasıdır ki, bu durum, günün birinde aynı şekilde Türkiyeli göçmenleride vurabilir. Denir ya; “Yahudi parasız kalınca eski defterleri karıştırırmış ki, acaba birinde alacağım var mı“ diye? İsviçre’de her ekonomik kriz sonrası sıkıntıya düştükçe eski defterleri karıştırması da olasıdır. Bundan dolayı da, Kosovalı göçmen kardeşlerimizin bu sorununa karşı duyarlı olmak, onların yanında olup, onları desteklemek zorundayız. Çünkü, bu gün Kosovalı göçmenlere, yarın ise sana karşı dönebilir bu silahın namlusu!</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>İsviçre’de ‘Uyum Sözleşmeleri’ Önergeleri ve İleride Göçmenleri Bekleyen Sorunlar:</strong></p>
<p>İsviçre’nin Büyük Meclis üyeleri olan Cristine Wirz-von Planta (LPD), Sebastian Frehner (SVP), Cristophe Haller (FDP), Lukas Engelberger (CVP), Davif Wüest-Rudin (GLP) tarafından hazılanan ‘Uyum Sözleşmeleri’ önergeleri, 4-5 ve 6.maddeleri kapsaması şeklinde düşünülerek önerilmiştir. Şayet bu önergeler kabul edilir ise, İsviçre’de yaşamakta olan göçmenlerin, yeterince dil bilmemeleri, yani dillerini Avrupa referans notu olarak bilinen B1’e yükseltememeleri halinde, oturumları ellerinden alınmak için yeterli bir ‘gerekçe’ olabilecek. Bu duruma “Ağır bir gece müziği eşliğinde önergeler” başlığı ile dikkat çeken yazar Jürg Meyer Schreibt, şu noktalara değiniyor.</p>
<p>“Gözünüzde bir canlandırın lütfen. Günün birinde okul müdiresi Bayan Schalfer, Bayan Kagi’nin sınıfına girer. “Gülsen”, der, lütfen tüm eşyalarını topla ve benimle gel. Anne ve baban beş senedir burada yaşıyorlar. Ama almanca dilini hiç ilerletemediler. (…) Bu yüzden defalarca uyarıldılar. Bu yüzden de geldikleri ülkeye geri dönmek zorundalar ve sen de onlarla birlikte gitmek zorundasın.</p>
<p>Bu sırada sınıfta oturan Patrick ağlamaya ve yüksek sesle bağırmaya başlar. Gülsen’in bu işte ne suçu var. Ailesi Almanca’yı öğrenmemiş, Gülsen ne yapsın. Böyle şey olur mu? Hangi kafasız meclis üyesi böyle bir araştırmayı düşündü. (…)</p>
<p>Birkaç hafta sonra aynı olay bu sefer Sibel için yaşandı. Sibel’in ailesi onun yüzme derslerine katılmasını istemiyorlardı. Dini inançları yüzünden kızlarının diğer çocuklarla havuza girmesini yasaklamışlardı. Bu yüzden hem kendilerinin, hem de Sibel’in oturma izinleri geri alınmıştı. Bunun üzerine aslında çok çekingen olan  Bayan Kagi de isyan etti. Ama böylece Sibel’i iki kere cezalandırmış oluyoruz diye yakardı. Önce yüzmesine izin verilmiyor arkasından da ailesi ile birlikte İsviçre’yi terk etmek zorunda bırakılıyor. (…)”</p>
<p>Jürg Meyer Schreibt, yazısında Büyük Meclis üyelerinin sunmuş oldukları bu ‘Uyum Sözleşmeleri Önergeleri’nin kabul gördüğü taktirde, ileri de ne gibi sorunlar doğurabileceğini işte bu örneklerle anlatmaya çalışmış. İsviçre’de yaşamakta olan göçmenler olarak, ileri de bizlerin karşı-karşıya kalacağı bu vb durumlara ilişkin, yığınla insan, kurum ve kuruluşlar kulağımızın yanı-başında avazı çıktığı kadar bağırırken, biz duymamayı, onlar gerçekleri ve ileride bizi bekleyen tehlikeleri gözümüzün önüne koyarken, bizler görmemeyi seçiyoruz. Gerçekleri görmemeyi, duymamayı seçmek, onların mevcut karakterlerinden bir şeyleri değiştirmez. Sorunları ortadan kaldırmaz, yalnızca kendimizi kandırmış oluruz. Çünkü gerçekler, bir İngiliz deyişinin de ifade ettiği gibi “Ayaklarımızın altındaki yeryüzü kadar katı”dırlar!</p>
<div class="addthis_toolbox addthis_default_style addthis_32x32_style" addthis:url='http://www.atik-online.net/2010/05/en-kor-goz-gormek-istemeyen-goz-en-sagir-kulak-duymak-istemeyen-kulaktir/' addthis:title='En Kör Göz, Görmek İstemeyen Göz, En Sağır Kulak Duymak İstemeyen Kulaktır!.. ' ><a class="addthis_button_preferred_1"></a><a class="addthis_button_preferred_2"></a><a class="addthis_button_preferred_3"></a><a class="addthis_button_preferred_4"></a><a class="addthis_button_compact"></a></div>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.atik-online.net/2010/05/en-kor-goz-gormek-istemeyen-goz-en-sagir-kulak-duymak-istemeyen-kulaktir/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>“Tüm katiller cezalandırılır, tabi büyük sayıda ve trampet sesleri eşliğinde öldürmedilerse!“</title>
		<link>http://www.atik-online.net/2010/05/%e2%80%9ctum-katiller-cezalandirilir-tabi-buyuk-sayida-ve-trampet-sesleri-esliginde-oldurmedilerse%e2%80%9c/</link>
		<comments>http://www.atik-online.net/2010/05/%e2%80%9ctum-katiller-cezalandirilir-tabi-buyuk-sayida-ve-trampet-sesleri-esliginde-oldurmedilerse%e2%80%9c/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 01 May 2010 22:33:36 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Mustafa Uçar</dc:creator>
				<category><![CDATA[H. Gürer]]></category>
		<category><![CDATA[Köşe Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[Ali Elverdi]]></category>
		<category><![CDATA[Deniz Gezmiş]]></category>
		<category><![CDATA[hüseyin inan]]></category>
		<category><![CDATA[zusuf aslan]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.atik-online.net/?p=5089</guid>
		<description><![CDATA[H. GÜRER &#124; 01 &#8211; 05 &#8211; 2010 &#124; Geçtiğimiz günlerde bir katilin daha “eceli“ ile öldüğünü açıkladı medya. Deniz, Yusuf ve Hüseyin’in ölüm yıldönümlerine yakın şu günlerde, hem bu saygı değer üç devrimci önderi anmak, hemde onların katline karar kılan, kalem kıran bir katili tekrar-tekrar lanetlemek için yazmak gerektiğine inanıyorum. Üç devrimci önderin katline [...]<div class="addthis_toolbox addthis_default_style addthis_32x32_style" addthis:url='http://www.atik-online.net/2010/05/%e2%80%9ctum-katiller-cezalandirilir-tabi-buyuk-sayida-ve-trampet-sesleri-esliginde-oldurmedilerse%e2%80%9c/' addthis:title='“Tüm katiller cezalandırılır, tabi büyük sayıda ve trampet sesleri eşliğinde öldürmedilerse!“ ' ><a class="addthis_button_preferred_1"></a><a class="addthis_button_preferred_2"></a><a class="addthis_button_preferred_3"></a><a class="addthis_button_preferred_4"></a><a class="addthis_button_compact"></a></div>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.atik-online.net/wp-content/uploads/2008/12/kose_yazisi.jpg" rel="lightbox[5089]" title="“Tüm katiller cezalandırılır, tabi büyük sayıda ve trampet sesleri eşliğinde öldürmedilerse!“"><img class="alignleft size-thumbnail wp-image-54" src="http://www.atik-online.net/wp-content/uploads/2008/12/kose_yazisi-100x100.jpg" alt="" width="100" height="100" /></a>H. GÜRER | 01 &#8211; 05 &#8211; 2010 | Geçtiğimiz günlerde bir katilin daha “eceli“ ile öldüğünü açıkladı medya. Deniz, Yusuf ve Hüseyin’in ölüm yıldönümlerine yakın şu günlerde, hem bu saygı değer üç devrimci önderi anmak, hemde onların katline karar kılan, kalem kıran bir katili tekrar-tekrar lanetlemek için yazmak gerektiğine inanıyorum.<span id="more-5089"></span></p>
<p>Üç devrimci önderin katline karar vererek, onları asarak katletme emriyle boyunlarına ilmik geçirten ve darağaçlarında can vermelerini büyük bir keyifle izleyen, izlerken de muhtemelen ’yalvarmalarını’ görmeyi uman, ama bu hevesi de kursağında kalan, bunu da “İdam sehpasında bile komünizm propagandası yaptılar”<a href="http://www.atik-online.net/wp-admin/post-new.php#_ftn1">[1]</a> diyerek saklayamayan Ali Elverdi katili ’nihayet’ öldü!  </p>
<p>Ölümü, nefes borusuna kaçan yemek sonucu boğularak olmuş. O iğrenç nefes borusuna kaçan yemeğin getirdiği bu gecikmiş adaleti, ne yazık ki devrimci adalet 38 yıldır yerine getir(e)memişti!..</p>
<p>Bilindiği gibi Elverdi, 12 Mart askeri darbesinin ardından ilan edilen sıkıyönetim sürecinde Ankara 1 Nolu Sıkıyönetim Mahkemesi Başkanlığı’na getirilmişti. 25 Sanıklı THKO-1 davası 16 Temmuz 1971&#8242;de Ankara Sıkıyönetim Mahkemesi&#8217;nde başladığında, Tuğgeneral Ali Elverdi başkanlığında, yine onun gibi bir katil olan Baki Tuğ’un savcılığını yaptığı Ankara Sıkıyönetim Komutanlığı 1 no&#8217;lu Mahkemesi&#8217;nde görüldü ve 9 Ekim 1971 günü bitti. Mahkeme, Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan&#8217;ında aralarında bulunduğu 18 kişi hakkında idam, 3 kişiyi ise 5 yıl ağır hapis’e mahkum etti. Cezalar temyizden döndü. Ve üç devrimci önderin (Deniz Gezmiş,Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan&#8217;ın) idamları onandı. 24 Nisan 1972&#8242;de ise Mahkemenin kararı TBMM&#8217;de 276 milletvekilinin &#8220;Evet&#8221;, 48 milletvekilinin de &#8220;Hayır&#8221; oyu verdiği oylamada iki çekimser oy ile onaylanmış, tarihin yaprakları 6 Mayıs 1972 Cumartesi gününü gösterdiğinde ise, <a title="Deniz Gezmiş" href="http://tr.wikipedia.org/wiki/Deniz_Gezmi%C5%9F">Deniz Gezmiş</a>, <a title="Yusuf Aslan" href="http://tr.wikipedia.org/wiki/Yusuf_Aslan">Yusuf Aslan</a> ve <a title="Hüseyin İnan" href="http://tr.wikipedia.org/wiki/H%C3%BCseyin_%C4%B0nan">Hüseyin İnan</a> darağaçlarına çekilerek idam edilmişlerdi.</p>
<p><em>“Acele et. </em></p>
<p><em>Sen etrafta ahmakça dolaşırken, </em></p>
<p><em>ben bir düzine adamı asardım.” </em></p>
<p><em> </em></p>
<p>Bu sözler, Carl Panzram adlı seri bir katilin, tutuklandıktan sonra infaz edileceği sırada celladına söylediği son sözleriydi. Bunu, geçtiğimiz günlerde ölen ve toplumun her kesimince lanetlenmiş olan Ali Elverdi katilinde ki iz düşümüne uyarlayacak olursak, “Etrafta bu kadar devrimcilik yapan insan varken, ve benim de hala hakim olarak yetkim olmuş olsaydı, daha çok insan asardım!..” olacaktır. Öyle ki, yapılacak olan infazları izlemek zorunda olan savcı iken, Ali Elverdi katili, Deniz, Yusuf ve Hüseyin’in asılma kararlarını vermekle yetinmemiş olacak ki, zorunlu olmamasına karşın gidip infazları da bir zat izlemiştir. Buda yetmeyecek ki, Deniz, Yusuf ve Hüseyin’in idamlarını önlemek için mücadele eden ve Kızıl-dere katliamında sağ kurtulan Ertuğrul Kürkçü için de, “İdam edilmesi gerekirdi” ifadelerini kullanmıştır. İşte Elverdi, bu denli devrimci kanına doymayan katilin biriydi.</p>
<p>Gerek 12 Mart 1971 ve gerekse 12 Eylül 1980 askeri faşist darbesi döneminde, Halka ve devrimcilere karşı yapılan yığınla suç’a şu veya bu oranda karışmış olan kimileri, günümüze dek çeşitli açıklamalarıyla, işledikleri suçlardan dolayı “özürlerini”, “üzgünlüklerini”, “emir kulu” olduklarını vs kısmen de olsa dillendirmiş veya satır aralarında ifade etmiş veya etmeye çalışmışlardır. Bunu, “günah çıkarma” adına da olsa, yapan az sayıda da olsa kişiler mevcut.</p>
<p>Ancak, Ali Elverdi ve daha binlerce katil ise işledikleri suçları savunmuşlar, hatta az yaptıklarını da ifade ederek “şunun da asılması gerekirdi” diye de asamadıklarına da hayıflanmışlardır. Hatta, Elverdi’nin ölümünden sonra oğlunun açıklamalarından da anlaşıldığı üzere, verdiği idam kararlarından da “asla” ve “hiç pişman olmadı”ğı gerçekliğidir.</p>
<p>Elverdi katilinin cenazesine çok az sayıda insanın katıldığı, namazını kıldıran imamın ise cenaze namazından sonra bilinen uygulama olan, cemaate yönelik “merhumu nasıl bilirdiniz?” sorusunu sormadığını yine medyadan öğrenmiş olduk.</p>
<p>İmamın bu bilinen uygulamayı unutmuş olabileceğini düşünmek, çok büyük bir saflık olur. İmamın bu tavrı, aslında “merhum”u çok iyi tanıdığı/bildiği içindir. Sorunun cevabını da o denli biliyor olduğudur. İmam cemaate sormuş olsaydı, cevap çok açık ve net olurdu aslında; <strong>katildi!</strong></p>
<p>Belki de imam, Elverdi katilinin cenazesine katılan bu az sayıda ki kimselere, o soruyu sormuş olsaydı, bu soruya “iyi bilirdik” diyebilecekleri ihtimalini de düşünmüştür. Ve alacağı bu cevaptan da rahatsız olacağı içinde sormamış olması da muhtemeldir.</p>
<p>Yine imam, namaz sonrasında 3 defa istenen ‘helallik hakkı’nı 1 defa isteyerek herkesi şaşırtmış. “Hakkınızı helal ediyor musunuz?” sorusunu ilk sorduğunda “ediyoruz” cevabını alınca, “böyle bir katile hak helal edilir mi?” diye düşünmüş ve rahatsız olacak ki bir daha sormamış.</p>
<p> Bu durum, şüphesiz ki Denizlerin idamının toplumun her kesimi tarafından on-yıllardır nasılda reddedildiğini, hazmedilemediğini ve keza işlenen bu cinayetin kabullenilemediğinin de bir ifadesidir.</p>
<p>Ali Elverdi’nin ve diğer devrimci katillerinin öznel tarihlerini inceleyen herkesin göreceği önemli bir nokta var. O da, devrimci-komünistlere karşı olan  ‘nefret’leri, onları katletme ‘tutku’suyla doyup bilmedikleri ‘kin’leri birleşip ‘cinayet eylemleri’yle senteze dönüştüğüdür. Bu, aynı zamanda dünyanın nesnel tarihinde kıyıda köşede kalmış hücrelere gizlenen suç-ceza diyalektiğinin bir katilin (katillerin) tarihine nasıl yansıdığının kanıtını da verir bize. Evet, ‘cinayet eylemleri’ diyorum, çünkü; Onun (Elverdi’nin) ve şürekasının Verdiği kararla Üç devrimci önderin asılarak katledilmesi cinayeti gerçekleşti.  Bu cinayetlerin kararını masa başında o ve şürekası verdi. Cellatları da infazları gerçekleştirdi. Ali Elverdi, bir katildi! Masa başı katili!..</p>
<hr size="1" />[1] Voltaire</p>
<p>[1] Ali Elverdi. ‘Bu Vatana Kastedenler’ adlı kitabından.</p>
<div class="addthis_toolbox addthis_default_style addthis_32x32_style" addthis:url='http://www.atik-online.net/2010/05/%e2%80%9ctum-katiller-cezalandirilir-tabi-buyuk-sayida-ve-trampet-sesleri-esliginde-oldurmedilerse%e2%80%9c/' addthis:title='“Tüm katiller cezalandırılır, tabi büyük sayıda ve trampet sesleri eşliğinde öldürmedilerse!“ ' ><a class="addthis_button_preferred_1"></a><a class="addthis_button_preferred_2"></a><a class="addthis_button_preferred_3"></a><a class="addthis_button_preferred_4"></a><a class="addthis_button_compact"></a></div>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.atik-online.net/2010/05/%e2%80%9ctum-katiller-cezalandirilir-tabi-buyuk-sayida-ve-trampet-sesleri-esliginde-oldurmedilerse%e2%80%9c/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Dünya İnsanlığı Uyarıyor: Kapitalizm + Savaş/Sömürü + Açlık + Kuraklık = Ölüm(dür)!</title>
		<link>http://www.atik-online.net/2009/06/dunya-insanligi-uyariyor-kapitalizmsavassomuruaclikkuraklikolumdur/</link>
		<comments>http://www.atik-online.net/2009/06/dunya-insanligi-uyariyor-kapitalizmsavassomuruaclikkuraklikolumdur/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 10 Jun 2009 20:07:00 +0000</pubDate>
		<dc:creator>AHM</dc:creator>
				<category><![CDATA[H. Gürer]]></category>
		<category><![CDATA[Köşe Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[aclik]]></category>
		<category><![CDATA[kapitalizm]]></category>
		<category><![CDATA[yoksulluk]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.atik-online.net/?p=2414</guid>
		<description><![CDATA[&#8221;Öyle alçak bir kapıdır ki açlık, geçilmesi zaruri oldu mu, insan artık ne kadar büyükse, o kadar çok eğilir.&#8221;[1] (Victor Hugo) &#8220;Açlık; Gözlerde fersiz bir ışık karanlığı, / Sarı benizlerde dolaşan izler / Mecalsiz kalan dizler gibi / Dolaştı tüm dünyayı&#8230; Açlık; Yalnızlığın ve kimsesizliğin / Zulme mahkûm yollarında / Acı bir feryadın tükenen sesiydi&#8230; [...]<div class="addthis_toolbox addthis_default_style addthis_32x32_style" addthis:url='http://www.atik-online.net/2009/06/dunya-insanligi-uyariyor-kapitalizmsavassomuruaclikkuraklikolumdur/' addthis:title='Dünya İnsanlığı Uyarıyor: Kapitalizm + Savaş/Sömürü + Açlık + Kuraklık = Ölüm(dür)! ' ><a class="addthis_button_preferred_1"></a><a class="addthis_button_preferred_2"></a><a class="addthis_button_preferred_3"></a><a class="addthis_button_preferred_4"></a><a class="addthis_button_compact"></a></div>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.atik-online.net/wp-content/uploads/2008/12/kose_yazisi.jpg" rel="lightbox[2414]" title="kose_yazisi"><img class="alignleft size-thumbnail wp-image-54" title="kose_yazisi" src="http://www.atik-online.net/wp-content/uploads/2008/12/kose_yazisi-100x100.jpg" alt="kose_yazisi" width="100" height="100" /></a>&#8221;Öyle alçak bir kapıdır ki açlık, geçilmesi zaruri oldu mu,<br />
insan artık ne kadar büyükse,<br />
o kadar çok eğilir.&#8221;<strong>[1]</strong><br />
<strong>(Victor Hugo)</strong><span id="more-2414"></span></p>
<p>&#8220;Açlık; Gözlerde fersiz bir ışık karanlığı, / Sarı benizlerde dolaşan izler / Mecalsiz kalan dizler gibi / Dolaştı tüm dünyayı&#8230; Açlık; Yalnızlığın ve kimsesizliğin / Zulme mahkûm yollarında / Acı bir feryadın tükenen sesiydi&#8230; Açlık; Kâh karşımıza kara Afrika olup çıktı,/ Kâh Afganistan&#8217;da savaş mağduru / Hindistan&#8217;da hint fakiri,/ Çöller durduramadı bu hızlı yürüyüşü / Kıtalar atladı,/ Umuda yolculuktu bu;/ Pastadan değil,kuru bir ekmekten / Payını istiyor,/ Ve insanlığın üzerine yürüyor. (&#8230;) Açlık; İnsanlığın alnına sürülmüş bir leke gibi / Nesilden-nesile geçecek bir mirâs gibi / Yok oluşun bir habercisi gibi,/ Boğazlarımıza sarılan bir ejder / Olup çıktı,duruyor,/ Ve son darbeyi vurmak için insanlığa / Dünyanın duvarlarını dövüyor. (&#8230;)&#8221;<strong>[2]</strong> &#8220;Sevgi Merdivenleri&#8221; adlı şiir kitabında bu şekilde uzunca bir şiirle dünyada ki açlık sorununa dikkat çekmeye çalışıyor şair Ahmet TIĞLI.</p>
<p>Ahmet Tığlı&#8217;nın ve daha bir çok kişinin, kurum ve örgütlerin işaret ettiği dünyada ki açlık sorunu, insanlığın üzerine yürüyen ve hatta yanında yürüyen kara bir gölge adeta. Öyle ki, dünya nüfusunun yaklaşık üçte ikisi açlık çekmekte ve bu oran giderek artmaktadır. Dolayısıyla da beslenme, sağlık, yoksulluk gibi sorunları ele alırken varolan sistemle ilintilendirilmez ise sorun manupüle edilmiş olur. Bu, sistemin sözcülerinin yaptığı gibi sorunu yalnızca &#8220;iklim değişiklikleri&#8221;yle, &#8220;kuraklık&#8221;la ve &#8220;yetersiz üretim&#8221;le açıklamaya çalışmaktan başka bir şey olmaz. Ki, aynı zamanda sorunun özünden arındırılması olacaktır.  Nüfus değişiminde önemli bir unsur olan ölümlerin nedenlerinden biri şüphesiz ki beslenme sorunudur, dolayısıyla da bu sorunu çok yönlü bir şekilde sorgulamak gerekmektedir.</p>
<p>&#8220;Uluslararası Çalışma Örgütü&#8217;nün yıllık istihdam raporunda, dünyada yoksul işçi sayısı son yıllarda azalmakla birlikte, bugün 1,4 milyar işçinin günde 2 dolardan daha az kazandığı (&#8230;)&#8221;<strong>[3]</strong> bilgisini vermekteler. Bu durum işçiler özgünlüğünde böyleyken, genel olarak hesaplandığında ise, dünya nüfusunun yaklaşık yarısından fazlasının dengesiz ve yetersiz beslendiği ortaya çıkmakta. Yine uzmanlar &#8220;Besin maddeleri arzının miktarına ve niteliğine bağlı olarak iki tür açlık&#8221; şeklinin olduğunu ifade etmektedirler. Bunu da &#8220;Aç kalma&#8221;, veya &#8220;yetersiz beslenme&#8221;, yada &#8220;yeterli miktarda yiyecek bulunmadığın da meydana gelmekte.&#8221; Olduğunu söylemektedirler.</p>
<p>Konuya yoksulluğun, Türkiye İstatistik Kurumu TÜİK&#8217;e göre iki farklı tanımını aktararak girelim: &#8220;İnsanların temel ihtiyaçlarını karşılayamama durumudur. Yoksulluğu dar ve geniş anlamda olmak üzere iki türlü tanımlamak mümkündür. Dar anlamda yoksulluk, açlıktan ölme ve barınacak yeri olmama durumu iken, geniş anlamda yoksulluk, gıda, giyim ve barınma gibi olanakları yaşamlarını devam ettirmeye yettiği halde toplumun genel düzeyinin gerisinde kalmayı ifade eder.&#8221;<strong>[4]</strong> Şüphesiz TÜİK&#8217;in yoksulluğa ilişkin yaptığı bu iki tanımlamayla sınırlı tutulamaz yoksulluk olgusu! Yoksulluk, bir çok farklı sözlükte farklı karşılıklar içeriyor. Benzer, ancak farklı ifade şekilleri de söz konusudur yoksulluğun.</p>
<p>&#8220;16 Ekim Dünya Gıda Günü&#8221;!!! &#8220;Açlıkla mücadele&#8221;! amacıyla 1945&#8242;te kurulan Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü&#8217;nün (FAO) kuruluş yıldönümü aynı zamana denk geliyor. 1981 yılından bu yana da her yıl &#8220;kutlanmakta&#8221;!.. 1980 yılındaki FAO Genel Birleşiminde &#8220;Gıdanın insanların yaşamaya en iyi şekilde devam etmesi için mutlak gerekli ve vazgeçilmez gereksinim olduğu&#8221; yönünde alınan kararla, 16 Ekim gününün dünya çapında kutlanması kararlaştırıl&#8221;mış. Özcesi, 16 Ekim Dünya Gıda Günü ve BM Gıda ve Tarım Örgütü&#8217;nün (FAO) kuruluş serüveni böyle.</p>
<p>Dünyada açlığın pençesinde ölümle cebelleşen &#8220;açlık ordusu&#8221;nu yalnızca &#8220;16 Ekim&#8221; tarihi geldiğinde &#8220;Dünya Gıda Günü&#8221; vesilesiyle anımsamak, ve o yılın açlık  ve ölüm bilançolarını açıklamak, tek başına açlığı ortadan kaldırmıyor/kaldır(a)mayacaktır da!.. Onun için, dünyada ki açlığın vahametine değinmek, eksik ve yetersiz de olsa bu açlığa, nedenlerine ve sonuçlarına değinmek için &#8220;16 Ekim Dünya Gıda Günü&#8221;nü beklemeyi doğru görmemek, ve, bu sorunun her gün gündeme getirilmesinin ise son derece yakıcı bir acili-yet arz ettiğini bilmek zorundayız!..</p>
<p>Konu başlığımızda oluşturmaya çalıştığımız denklemden de anlaşılacağı üzere, dünyada ki bütün kötülüklerin ve faciaların anası konumundadır emperyalist kapitalist sistem. Bu anlamıyla Kapitalizm, bir yandan inanılmaz bir zenginlik(!) diğer yanda ise ölümcül bir yoksulluk üretiyor. Bu sistemsel bütünlük içinde, alabildiğine bir varlık içinde yaşayan bir avuç azınlık söz konusuyken, sürdürülemez bir yoksulluk ve açlık içinde yaşamlarını yitiren milyonlarca insanı görmek için, ne teleskopa nede mikroskoba ihtiyacımız var. Çünkü bu gerçek ne çok uzağımızda nede çok yakınımızda, bu gerçek kendi içimizde ve birebir kendimiz bu gerçekle bir şekilde ilişkilenerek/ilişkilendirilerek yaşamaktayız! Ne yazık ki insanlık böylesi bir sistemde yaşamakta.</p>
<p>Bu sistemin birincil dereceden baston değnekliğini yapan ve Dünya Bankası&#8217;nın baş danışmanlarından biri olan, Lawrence Summers&#8217;ın, Dünya Bankası uzmanlarına göndermiş olduğu bir raporda bakın ne diyor?</p>
<p>&#8220;Şimdiye kadar hep az nüfuslu Afrika ülkelerinin kirlilik açısından bakir olduğunu düşündüm. Aramızda kalsın, ama artık Dünya Bankası&#8217;nın kirli sanayilerin az gelişmiş ülkelere kurulmasını teşvik etmesi gerekmiyor mu? Bu önerim, ekonomik kaygılara dayanıyor. Zehirli atıkların, çalışanlara az ücret ödenen ülkelere gönderilmesinin günahı yoktur. Bunu göze almalıyız. Estetik ve sağlık nedenleriyle daha temiz bir çevre isteme hakkı, gelirle doğru orantılıdır. Kirli sanayiler insanların prostat kanserine yakalanıncaya kadar yaşadıkları bir ülke için tehlike arz eder. Ancak, bu beş yaş altındaki ölüm oranlarının binde yirmiye ulaştığı bir ülkede fazla bir değişiklik yaratmaz. Şimdiye kadar ahlaki nedenler ve sosyal kaygılar yüzünden gündeme getirilemeyen bu gerçeklerin artık Dünya Bankası&#8217;nın her önerisinde göz önünde tutulması gerekir.&#8221;<strong>[5]</strong></p>
<p>1991 yılında Lawrence Summers&#8217;ın Dünya Bankası uzmanlarına göndermiş olduğu raporda işte bu satırlar yer alıyordu! The Economist dergisinin deşifre ettiği bu rapor, emperyalist-kapitalist sistemin kirli ve gerçek yüzünü, insanlara ve yaşam haklarına karşı nasıl yaklaşıldığını ve en temel hak olan yaşama hakkının nasıl çiğnendiğini gözler önüne koyarken, neden olduğu sonuçları da ortaya sermekte ve kapitalistlerin dünya ve insanlık üzerinde ki azgın sömürü ve yağma politikalarını da açıkça ifade etmektedir.</p>
<p>Bundandır ki, &#8221;Mısır, Filipinler, Haiti gibi ülkeler 3 yılda ikiye katlanan gıda fiyatlarının yarattığı krizin yarattığı ayaklanmalarla sarsılırken Dünya Bankası Başkanı Robert Zoellick, bu durumun yoksul ülkelerde 100 milyon kişiyi daha da yoksullaştıracağına dikkat çekerek, &#8221;Geçmişten bildiğimiz gibi bu gibi sorunlar savaşlara neden olabiliyor. Dikkat etmeli&#8221;uyarısı yaparak devam ediyor; &#8220;(&#8230;) dibe vuracak gıda savaşları çıkabilecek.&#8221;<strong>[6]</strong> denerek de &#8216;aç insanların&#8217; iç savaşlarla iktidarlarını yıkabilecekleri uyarısında bulunması ise boşuna olmasa gerek!</p>
<p>Öyle ki, ürettikleri ve uyguladıkları politikaların ve, bağdaş kurup insanlığın kanının içine ekmek doğrayarak kaşıklayan kapitalistlerin daha fazla kar, daha fazla sömürü politikaları her 5 saniye içinde bir çocuğun açlıktan ölümüne neden oluyor! Bunu, bir dakikada 12 çocuğun ölümü, yılda ise yaklaşık 6 milyon çocuğun &#8220;açlık&#8221; veya &#8220;kötü beslenme&#8221; yüzünden yaşamını yitirdiğini istatistikler ifade ediyor! Yine, her gece 800 milyon insanın aç uyuduğu ve her gün 50 bin kişinin ise &#8220;önlenebilir nedenlerle&#8221; açlık ve yoksulluktan öldüğü, dünya genelinde 1 milyarı aşkın insanın aç durumda olduğu ve yine dünya üzerinde yoksulluk sınırında yaşayanların sayısının ise neredeyse 3 milyar dolaylarında olduğunu ifade eden istatistiği verilerdir. Şunun bilinmesinde fayda var, bu istatistiği veriler bizim istatistiklerimiz değil! Birleşmiş Milletler (BM) ve ona bağlı Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü (FAO)&#8217;nun, Uluslararası Çalışma Örgütü ve Dünya Bankası gibi emperyalist-kapitalist sistemin kurumlarının istatistiği bilgileridir. Dolayısıyla da tüm bu verilerin kaçta kaçına güvenmek gerekiyor ona siz karar verin!.. Ayrıca bu istatistiği verilerin kaynaklarını yazımızda dipnot olarak düştük, ki okur bu kaynaklardan yani birincil elden bu istatistiği verilere ulaşabilsin&#8230;</p>
<p>Dünya halkları cephesinde durum daha yüksek karlar için sömürülmek, savaşlarda katledilmek ve açlıktan santim-santim ölüme gitmek iken, emperyalist-kapitalistler cephesinde durum nedir? Onlar cephesinde de durum pek &#8220;parlak&#8221; olmasa gerek! Kendi ürünleri olan bu tablodan görüleceği gibi, dünya genelinde &#8220;açlık ordusu&#8221; büyüyor! Ve bu ordu emperyalist-kapitalistlerin surlarını döven ve döve-döve aşındıran bir dalga, bir tusunamiye dönüşüyor adeta! &#8220;Suyun taşı delmesi gücünden değil sürekliliğindendir!&#8221; gerçekliği gibi, Emperyalist-kapitalistlerin kalelerini titreten açlık ordusunun tempolu vuruşları da kesintisiz, sürekli ve sistemli bir şekilde sürmektedir. Bu vuruşlar, yer kürede derin sallantılara ve fay hattını aşındıran şiddetli depremlere sebep olacaktır. Fay hattının derin oyuklarından volkan dağları önlenemez bir şekilde nehir gibi dünyaya akacaktır. Taşan volkanlarda ki lavların dünyada ki yanıcı maddeyi, yani açlık ordusunun kuruyan bedenlerini birer ateş toplarına çevireceği zamanın da çok uzak olmadığını gösteriyor!.. Uzak olmayan bu zaman dilimi, dünyanın ısısının dereceli ve şiddetli bir şekilde artacağını da göstermektedir. Keza, bu ısının ne kaleleri, nede surları tanımayacağı gerçekliğini, dünyanın &#8220;efendileri&#8221; olanlarca da biliniyor. Ki, bu gerçeklik karşısında ki korkularındandır, silahlanmaya ayrılan astronomik rakamlarda ki hacim!</p>
<p>&#8220;Uluslararası Barış Enstitüsü (SIPRI), yayınladığı 2001 silahlanma raporunda yılda 722 milyar doların silahlanmaya harcandığını ve silahlanma yarışının gittikçe hız kazandığı&#8221;nı belirterek, &#8220;Dünyada insanlar açlık ve kıtlıktan dolayı can verirken, silahlanma için milyarlarca dolar para harcanıyor. Hazırlanan raporlara göre, silahlanma yarışının sadece geçen yılki bilançosu 772 milyar dolar. (&#8230;)Silahlanmaya harcanan miktarın, dünyadaki gayri safi iç üretimin yüzde 2.6&#8242;sını oluşturduğu&#8221;nu anlatılan rapora göre, &#8220;bu da kişi başına 137 dolar harcandığı anlamına geliyor.&#8221;<strong>[7]</strong> Şeklinde ifade edilen verilere, 2004 yılında BM&#8217;ye üye ülkelerin silahlanmaya yatırdıkları rakam ise 3 trilyon dolar!  Bu uçuk rakamlar karşısında dünya gıda programına yaptıkları &#8220;bağışların&#8221; miktarı ise sadece 219 milyon dolar şeklinde. Çeşitli kaynaklarca verilen bu veriler, aşırı beslenmenin önüne geçmek için zayıflama rejimlerine harcanan paranın ise açlıkla mücadelenin çok-çok üstünde olduğunu söylüyor. Yani neredeyse silahlanmaya harcanan tutara yakın olduğunu göstermektedir. Emperyalist-kapitalistler dünya&#8217;da olup bitenleri manupüle etmede ustalar. Dolayısıyla dünya genelinde açlık çeken milyarlarca insanı, aşırı beslenen insanların &#8220;vicdan&#8221;larından uzak tutmayı da son derece ustaca başarıyorlar, nasıl mı? Tabii ki yasama, yürütme ve yargı gibi organlarının dışında, IV.Kuvvetleri konumunda olan Basın-Yayın, Medya ile!..</p>
<p>&#8220;DW Türkçe&#8221; 27 Mayıs 2004 tarihli yayınlamış olduğu aşağıda ki şu verilerde insanlığın içinde bulunduğu durumu ifade edecek türdendir. &#8220;Dünyanın en önemli sorunlarından biri açlık ve dünya üzerinde yoksulluk sınırında yaşayanların sayısı neredeyse 3 milyara dayandı. Her geçen gün artan açlığa karşı, Dünya Bankası&#8217;nın Şangay&#8217;da başlayan konferansında çözüm yolları aranıyor&#8230; Dünya Bankası verilerine göre, yoksulluk sınırında yaşayanların sayısı 2 milyar 800 milyon kişi ve bu miktar neredeyse dünya nüfusunun yarısı. Bu kategoriye girenlerin günlük harcamaları iki doları bile bulmuyor. Dünya&#8217;da, 1 milyar 200 milyon insan ise günde 1 dolarla yaşamak zorunda.&#8221;<strong>[8]</strong></p>
<p><strong>***</strong><br />
&#8220;Hakkın Haksızlığa Dönüştüğü Yerde<br />
Direniş Bir Sorumluluktur!&#8221;<strong>[9]</strong><br />
<strong>(Rosa Luxemburg)</strong></p>
<p>Globalleşen kapitalizm ve onun dünya halklarına çıkardığı global faturalarından biri de hiç şüphesiz ki açlık, sömürü, savaş ve sürdürülemez düzeyde bir yoksulluktur. Hatırlanacağı üzere 2008 yılı, 40 ülkede birden başlayan &#8221;gıda krizi&#8221; ve &#8221;açlığa karşı&#8221; ayaklanmalara tanıklık etti. Açlık ve sefalet içinde yaşamak zorunda bırakılan insanlar ayaklanmalarla bu köhnemiş sistemi ve insanlığa reva gördüğü açlık, yoksulluk, savaş ve sömürüye baş kaldırdılar&#8230; Bunun üzerine Birleşmiş Milletler (BM) Gıda ve Tarım Örgütü&#8217;nün (FAO) Haziran 2008 tarihinde Roma&#8217;da yüz&#8217;ü aşkın ülkenin temsil edildiği devlet başkanları ve bakanlar düzeyinde bir zirve toplantısı ile 40 ülkede ayaklanmaya yol açan gıda krizine sözde &#8220;çözüm&#8221; aramışlardı. Esasen &#8220;çözüm&#8221; dünyada 1 milyar&#8217;ı aşan sayıda insanın açlığına filan değildi, &#8220;çözüm&#8221; açlıktan kaynaklı 40 ülkede birden ayaklanan &#8220;açlık ordusu&#8221;nun bu ayaklanmasına karşı alınabilecek önlemler, ayaklanmaların nabzını düşürüp bastırabilecek metotlardı!..</p>
<p>Bu savımızı doğrulayan açıklamayı bu zirvenin hemen ardından BM Gıda Hakkı Raportörü Jean Ziegler&#8217;in şu açıklaması yeterince doğrular nitelikte sanırız; &#8220;Dünyanın zenginliğinin tek elde toplanmasından&#8221; küreselleşmeyi sorumlu tutan ve çokuluslu şirketleri bir tür &#8220;yapısal şiddetle&#8221; suçlayan Ziegler, &#8220;Eşitsiz ve dehşet verici bir dünya yaratan ve giderek vahşileşen bir borsa simsarları, spekülatörler ve mali haydutlar çetesiyle karşı karşıyayız. Buna bir son vermeliyiz&#8221; demiş ve eklemiş; &#8220;Böyle giderse, tıpkı Fransız Devrimi&#8217;nde olduğu gibi, günün birinde aç insanların zalimlere karşı ayaklanacağını düşünüyorum!&#8221;<strong>[10]</strong> diyor ve ekliyor; &#8220;Küresel gıda fiyatları artışının Sessiz bir katliama yol açmakta olduğu&#8221;nu söyleyen Jean Ziegler&#8217;e diyeceğimiz şu ki, Fransız Devrimi&#8217;nde olduğu gibi, insanların zalimlere karşı ayaklanacağı o gün çok uzak değil!  Ama bu ayaklanmayı Ziegler&#8217;in ifade ettiği ve sıfatlandırdığı gibi &#8220;aç insanlar&#8221; değil, dünya nüfusunun yaklaşık yarısını açlık sınırında bırakan, ve insanlığın alabildiğine kanını emen, insanlığı savaşlara, kitle katliamlarına, ve açlığa mahkum eden bu köhnemiş sistemin yıkılmasını ve insanın insanca yaşayabildiği bir sistemi isteyenler yapacaktır. Aksi halde bizde sayın Ziegler&#8217;in ifade ettiği gibi &#8220;aç insanlar&#8221; baş kaldırır ve ayaklanır dersek, bu gerçeği ifade etmez. Aksi halde Afrika kıtasının bir bütününün baş kaldırıp ayaklanması gerekmektedir!..</p>
<p>Bu zirvenin bir başka çarpıcı yönü ise, bu defa da Birleşmiş Milletler (BM) Genel Sekreteri Ban Ki-Mun, &#8220;Açlık sorunuyla mücadelede hükümetlerin yeni politikalar üretmek durumunda oldukları&#8221;nı belirterek, <strong>&#8220;dünyanın daha fazla gıda üretimine ihtiyacı var</strong>. Talep artışı doğrultusunda, 2030&#8242;a dek <strong>gıda üretimini yüzde 50 oranında artırmak gerekiyor</strong>, aksi takdirde 1 milyar kişi açlıktan ölebilir!&#8221; diyerek ekliyor, &#8220;2015&#8242;te dünya nüfusunun 7,2 milyarı bulacağı&#8221;nı belirten BM Genel Sekreteri, &#8220;kısa vadede hükümetleri gıda maddeleri ihracatında sınırlamaları kaldırmaya ve ithalat vergilerini asgariye indirmeye&#8221; çağırdığını söylüyor ve devam ediyor; &#8220;Soruna kökten bir çözüm bulabilmek için, (dikkat edin &#8220;kökten bir çözüm&#8221;den bahsediyor.BN) yani şu anda 6 milyar olan ve 2050 yılına kadar 9 milyarı bulacak olan dünya nüfusunu besleyebilmek için üretimin iki katına çıkması gerekiyor.&#8221; (!!!)</p>
<p>Kuşkusuz, nüfusa orantılı olarak üretimin arttırılması fiziksel bir zorunluluktur. Fakat bunun, tartışılan sorunun, açlık sorununun çözümüyle doğrudan ilgisi yoktur. Burada ki açıklamalardan da görüleceği üzere, küresel çaptaki açlığın temel kaynağını BM sekreteri <strong>&#8220;dünyanın daha fazla gıda üretimine ihtiyacı var&#8221;</strong>, <strong>&#8220;</strong>gıda üretimini yüzde 50 oranında artırmak gerekiyor&#8221;<strong>, &#8220;Soruna kökten bir çözüm bulabilmek için, yani şu anda 6 milyar olan ve 2050 yılına kadar 9 milyarı bulacak olan dünya nüfusunu besleyebilmek için üretimin iki katına çıkması gerekiyor.&#8221;</strong>, şeklinde ifadelendirerek, sanki açlığın kaynağı yeterince gıda üretiminin sağlanamamasından kaynaklı olduğu yansıtılarak sorunun esas yönü olan, gelir dağılımında ki ve tüketim oranında ki dengesiz ve eşit olmayan &#8220;dağılım&#8221;, &#8220;paylaşım&#8221;  ve &#8220;tüketim&#8221; gerçekliğini ve keza en temel yaşam kaynakların uluslar arası tekellerin elinde tutulması gerçekliğini silikleştirmeye çalışıyor.</p>
<p>Gıda üretim miktarını değil iki katına, on katına da çıkartsalar Dünyada ki açlığın hacmi değişmeyecektir. Çünkü açlık, dünyada herkese yetecek kadar yiyecek olmadığından değil, herkes ona sahip olamadığı için yaşanıyor. Bu durumu 2008 yılında çıkarılan gıda üretim rakamları verileri ile, dünya ki açlık  düzeyinin istatistik verilerinde ki rakamları karşılaştırdığımızda bunu daha açık bir şekilde görebiliyoruz. O halde, &#8220;Dünya gıda üretimi rekor düzeyde artarken, açların sayısının azalmayıp onun da rekor düzeyde artması, sistemin işleyişini de gösteriyor bize. Elbette burada bir soru daha gelecek akla; peki, rekor düzeyde artan gıda ürünleri, açların midesine gitmediğine göre nereye gidiyor? Elbette, dünyada 1 milyar insanı açlığa mahkum eden emperyalist sistemin &#8220;tüketim&#8221; çarklarının ulusal gelir düzeyi yüksek müşterilerine&#8230;&#8221; anlayışımızı somutladıktan sonra, yönümüzü bu defa da Worldwatch Enstitüsü&#8217;nün raporuna çevirelim. Rapora göre: &#8220;2000 yılında dünyanın en zengin insanları, en fakir insanlarından 25 kat daha fazla tüketmektedirler.&#8221; Aradaki astronomik rakamı görebiliyor musunuz? Rapor, devamında şu bilgilere yer veriyor: &#8220;Dünya nüfusunun % 12&#8242;sini barındıran Kuzey Amerika ve Avrupalı emperyalist ülkeler, dünya genelinde yapılan toplam harcamaların % 60&#8242;ını yaparlarken, dünya nüfusunun 1/3&#8242;ünü barındıran Güney Asya ve Orta Afrika ülkeleri ise bu harcamaların sadece % 3,2&#8242;sine ortak olabilmiştir.&#8221; Tabloda ki veriler bize sorunun hiçte &#8220;yeterince gıda üretiminin sağlanmaması&#8221;nı filan söylemiyor. Aksine, gıda üretiminde ki artışın dünya genelinde ki &#8220;açların&#8221; azalmasına yol açmıyor, kapitalist-emperyalist ülkelerde ki tüketimi daha da arttırıyor!</p>
<p>Öyleyse burada son derece bilinçli ve sincisice yapılmak istenen, açlığın artık kemiğe dayandığı ve bu duruma karşıda başkaldıran milyonların bilincini bir şekilde manupile etme durumu söz konusudur. Bu yaklaşım ve açıklama yukarıda da altını çizdiğimiz gibi, yapılan zirvede dünya çapında ki açlığa bir &#8220;çözüm&#8221; üretmekten çok, küresel çapta 40 ayrı ülkede başlayan ayaklanmalara karşı alınacak önlemler, bastırma taktikleri ve altını çizdiğimiz açıklamalarla manupilasyon paketlerini üretmekten başka bir öze sahip değildir!.. Keza, bundan sonra yapılacak bu yönlü ve isimsel olarak da &#8220;açlık&#8221;, &#8220;gıda zirvesi&#8221; vb zirvelerinde bir &#8220;çözüm&#8221; bulmak veya aramak derdiyle yapılmadığı/yapılmayacağı bilinmelidir. Egemenler yaptıkları bu zirvelere &#8220;40 ülkede çıkan ayaklanmayı bastırma, manupile etme, sindirme zirvesi&#8221; isimlerini koyacak değiller ya! Bu tür zirvelerle amaçladıkları, dünyada varolan açlık sorunundan kendi sorumluluklarını gizleyebilmek, diğeri ise bu açlık sorununun kendi düzenleri için bir tehdit oluştur-oluşturmadığını tespit edip,buna yönelik önlemler almak.</p>
<p>Yine, Yoksul ülkelerin ve ekonomik geliri düşük olan ve dünya nüfusunun yaklaşık yarısından fazlasını oluşturan bir kesimin temel gıda maddesi olarak tükettiği makarna, pirinç ve bulgur&#8217;un ithalatının faturası ise, bu yıl yüzde 40 civarında artacağı belirtilmektedir. Düşünün ki, fiyat olarak %40 artacak bir ürünü alım gücü olmayan ve açlık sınırında sürdürülemez bir açlık içinde olan, sayısal olarak da bir milyarı aşkın insanın hali ne olacak? Kapitalistlerin &#8220;Açlığı önleme&#8221; zirvelerinde çıkardıkları &#8220;çözüm paketleri&#8221; bu olsa gerek, yani doğrudan açlıktan öldürmek!?.. Bir aktarımla devamla devam edelim; &#8220;Uluslararası Gıda ve Politika Gelişimi Enstitüsü&#8217;nün raporuna göre açlıktan ölümlerin en önemli nedeni kronikleşen yetersiz beslenme ve mutlak yoksulluk. Dünya Gıda Örgütü&#8217;nün raporuna göre ise yaklaşık 6.5 milyar nüfusa sahip dünyada 1 milyar insan açlık çekiyor. Yaklaşık 852 milyon ise sürekli açlık ile karşı karşıya, bu rakam geçen yıl 842 milyon idi. Yine aynı örgütün verilerine göre yaklaşık 5 milyar insan az gelişmiş ülkelerde, gelişmiş ülkelere göre daha kötü koşullara mahkum yaşıyor.&#8221;<strong>[11]</strong>!!!</p>
<p>Şu trajikomik duruma bir bakın ki, pişkince yapılan açıklamalardan birini de aynı zirve sonrası açıklama yapan Dünya Bankası Başkanı Robert Zoellick şu şekilde ifade ediyor; &#8220;Artan gıda fiyatları nedeniyle Afrika&#8217;da 30 milyon insan açlık tehlikesiyle karşı karşıya.&#8221; Öyle ki, Afrika&#8217;da her gün insanların/özelde de çocukların açlıktan, temiz su ve yetersiz beslenme nedenlerinden ötürü öldüğü gerçekliğini &#8220;açlık tehlikesiyle karşı karşıya&#8221; diyerek, sanki bugüne kadar Afrika kıtasında açlık yokmuş da, bugün &#8220;artan gıda fiyatları nedenlerinden&#8221; ötürü olmayan bir açlık ortaya çıkacakmış izlenimi verilmeye çalışılmakta! Artık  kendi görsel ve yazınsal medyalarının da yansıttığı bir gerçek olan ve sürdürülemez bir açlık içerisinde olan Afrika kıtasında, gün-be gün eriyen/ölen insanların gerçekliği adeta örtbas edilmeye çalışılmakta.</p>
<p>Yapılan bu zirvenin diğer bir mesajı ise, bir çok yazınsal ve görsel basında yansıtılan ve akşam gazetesinde de &#8220;Makarna ile doydular&#8221; başlığı altında yer alan şu paragrafta yine insanlığın gözünü boyamak amaçlı verilen mesajlardan yalnızca birisidir; &#8220;2002 yılında Birleşmiş Milletler Gıda Zirvesi&#8217;nde yedikleri pahalı yemekler yüzünden ikiyüzlülükle suçlanan dünya liderleri, bu zirvede daha sade bir mönü tercih ettiler. Yeni mönüde ıstakoz ve kazın yerini makarna, mozarella peyniri ve ıspanak aldı. Liderlerin yemekte şarap olarak da Orvieto Classico Poggio Calvelli 2005 içtikleri ve sonrasında mısır tatlısı yedikleri belirtildi. Zirvenin son günü, yani yarınki mönüde ise courgette tart (makarna), peynirli risotto, sebzeli yahni, limonlu dondurma ve çilek sosu bulunuyor.&#8221;<strong>[12]</strong> Sanıyoruz ki bu paragrafın ardından fazla bir yoruma gerek yok!</p>
<p><strong>***</strong><br />
&#8220;15 gün pirinç yemeyin,<br />
bulgur alın fiyatlar düşer!&#8221;<strong>[13]</strong><br />
<strong>(R.Tayip Erdoğan)</strong><br />
&#8220;2008 yılı Dünya Açlık Raporu&#8217;na göre, yeryüzünde yaklaşık bir milyar kişi açlık çekiyor. Küresel kriz, yükselişe geçen gıda fiyatları ve küresel ısınma nedeniyle açlık sorunu büyüyor!&#8221;<strong>[14]</strong> Tayip Erdoğan&#8217;ın &#8220;teğet geçer&#8221; dediği kriz bu, yine Türkiye halklarına pirinç ve bulgur yememelerini öğütleyen tayip, bu besin maddelerinin, İnsanların doğal ve temel besin maddeleri olduğundan haberdar olmaması mümkün mü? Yine BM araştırmalarının yer verdiği bir araştırmayı daha aktararak, tayip&#8217;in &#8220;teğet geçer&#8221; dediği krizin BM açısından çekilen dikkatine yer verelim; &#8221;Birleşmiş Milletler&#8217;e göre, aç insanların sayısı bu yıl bir milyarı geçecek. Ortaya çıkan bu tabloda, küresel ekonomik kriz ve yüksek gıda fiyatları etkili&#8230; Karınlarını yeterli şekilde doyuramadan yaşam mücadelesi veren kesime 2007&#8242;de 75 milyon kişi, geçen yıl ise 40 milyon kişi eklendi. Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü&#8217;ne göre, bu yıl (2009), dünyada açlık sorunuyla karşı karşıya kalanların sayısı bir milyarı geçecek.&#8221;<strong>[15]</strong></p>
<p>Sonuç olarak açlığın Türkiye ayağını, yani lokal boyutunu geçerken, FAO&#8217;nun Türkiye&#8217;ye konuya dair çıkarmış olduğu istatistiği de aktarmakta fayda var. &#8220;FAO&#8217;nun istatistik tablolarına göre Türkiye&#8217;de (&#8230;) bölgesel gıda dağılımını gösteren verilerin eksik olduğunu söylüyor. Örgüt, ulusal ölçekte sosyal, ekonomik ve beslenme durumunu gösteren bir araştırmanın acilen yapılmasını ve buna uygun politikalar oluşturulmasını istiyor. Örgüt, Türkiye nüfusunun una dayalı beslendiğini söylüyor: &#8220;Ana enerji kaynağı ekmek (yüzde 44) ve diğer tahıllar (yüzde 58). En yaygın tüketilen süt ürünü yoğurt. Taze meyve ve sebze yıl boyunca bulunabiliyor ve tüketiliyor. Gıda tüketimiyle ilgili belirleyici parametreler gelir seviyesi ve bilgi eksikliği. Sorun gıda yokluğu değil; gıdanın eşitsiz dağılımı.&#8221;<strong>[16]</strong> şeklinde yer veriyor. Evet, şu son cümleler son derece önemli, <strong>&#8220;Sorun gıda yokluğu değil; gıdanın eşitsiz dağılımı.&#8221; </strong>Bu kelimeler açlığın evrensel çaptaki gerçekliğini ifade etmektedir. Yine bu kelimeler istatistiği çıkaran FAO&#8217;da dahil olmak üzere, emperyalistlerin tüm sözcülerini ve teorik savlarını da boşa çıkarmakta ve yalanlamaktadır. Buna okur yazımız içerisinde tanıklık edecektir.</p>
<p><strong>1 Dakika&#8217;da 12 Çocuk Ölüyor!..</strong><br />
İstatistiği verilerle herkesin malumu olan bir diğer acı gerçek ise, dünyada her yıl yaklaşık 6 milyon çocuğun &#8220;açlık&#8221; veya &#8220;kötü beslenme&#8221; yüzünden öldüğüdür. &#8220;Küresel yoksullukla mücadele amacıyla, bugün dünyanın dört bir yanında milyonlarca insan uluslararası bir eyleme katılıyor.&#8221; UNICEF&#8217;in yaptığı son araştırmaya göre, dünyada her gün 50 bin kişi yetersiz ve dengeli beslenememeden kaynaklanan bulaşıcı hastalıklardan ve önlenebilir nedenlerle ölmesini &#8220;kınamak amacıyla düzenlenen kampanyanın adı &#8216;Ayağa Kalk ve Konuş&#8217;. Dünyada hala bir milyara yakın insan 1 Doların altında parayla yaşamak zorunda!&#8221;<strong>[17]</strong> Bu dudak ısırtan rakamı ve ölüme neden olan &#8220;açlık ve kötü beslenme&#8221; gerekçesini kabul etmek mümkün mü? Çocuk ölümlerini ve istatistik verilerini  Birleşmiş Milletler (BM) Özel Raportörü Jean Ziegler&#8217;in, BM genel kuruluna sunmuş olduğu dünyadaki açlık ile ilgili çarpıcı bilgileri içeren raporuna bakmak gerekiyor.</p>
<p>Jean Ziegler&#8217;in Raporuna göre dünyada, &#8220;bir dakikada beş yaşın altında 12 çocuk açlık yada kötü beslenme yüzünden ölüyor. Geçen yıl içinde dünyada 842 milyon insan sürekli ve ciddi şekilde az yada kötü beslenmek zorunda kaldı. Bu rakam bir önceki yıla oranla aç insan sayısının 2 milyon arttığını gösteriyor. Sadece son bir yılda değil, rapora göre aç veya kötü beslenen insan sayısı 1996&#8242;da yapılan Dünya Gıda Zirvesi&#8217;nden bu yana her yıl daha da artıyor. Raporda, annenin hamilelik dönemi ve bebeğin ilk yıllarındaki kötü beslenmenin ağır ve tedavi edilemez fiziksel ve zihinsel hastalıklara yol açtığı da bildirildi.&#8221;<strong>[18]</strong></p>
<p>&#8220;2007 Dünya Nüfusu Veri Belgesi&#8221; ismiyle Merkezi Washington&#8217;da olan Nüfus Referans Bürosu adlı araştırma kuruluşunun yayımladığı ve belgeye eşlik eden iki raporda, &#8220;ölen çocukların çoğunun düşük ve orta gelir düzeylerine sahip ülkelerde olduğu, yüksek gelir düzeyine sahip ülkelerde de kötü beslenmeden çocuk ölümlerine rastlandığı&#8221; ifade edilmekte!.. Yine Jean Ziegler&#8217;in Raporuna göre &#8220;düşük ve orta gelirli ülkelerdeki çocukların yüzde 30 kadarının normal kilolarının altında olduğu, bu sorunun en ağır biçimde Güney Asya ve Sahra altı Afrika ülkelerinde yaşandığı&#8221; kaydedilmiş. Hindistan&#8217;ın bazı eyaletlerinde ise çocukların yüzde 50&#8242;sinin normal kilonun altında olduğu ifade edilerek, &#8220;annenin hamilelik dönemi ve bebeğin ilk yıllarındaki kötü beslenmenin ağır ve tedavi edilemez fiziksel ve zihinsel hastalıklara yol açtığı&#8221; da belirtilerek, Kuruluşun başkanı Bill Butz isimli kişi, &#8220;çocuk ölümlerinin birçoğunun etkili olduğu bilinen ve çoğu zaman da maliyeti az olan beslenme önlemleri ile önlenebileceği&#8221;ni açıklamış olsa da, bu ölümleri durduracak bir yaklaşımın olmadığı gibi, çok sayıda çocuğun bugün hala beslenmek için yeterli yiyecek bulamamasından dolayı ölmesi gerçekliği söz konusudur. Yayınlanan bir raporda, Irak&#8217;a uygulanan ambargonun sadece haziran ayında çoğu çocuk olmak üzere 9 bin 90 Iraklının ölümüne yol açtığı anlatılıyor. Ölenlerin 6 bininin 5 yaşından küçük çocuklar olduğunu ifade eden araştırma, ölüm nedenlerinin başında ishal ve diğer hastalıklar, kalp ve solunum sorunları ve yetersiz beslenmenin geldiğini belirtiyor. Irak ise, 11 yıllık ambargo yüzünden toplam 1 milyon 520 bin kişinin öldüğünü açıklamıştı.</p>
<p>%15&#8242;lik bir oranın dünyada ki toplam servetin yaklaşık %85&#8242;ini elinde tutuyor olduğu ve bu %15&#8242;lik kesimin sınırsız tüketime ve rekabete dayalı yaşantılarına uygun olarak şekillendirilen sistemin gerçekliği ortada iken, &#8220;açlığın üstesinden gelmeye çalışıyoruz&#8221; şeklinde ki yalanlarla insanlık kandırılmaya çalışılıyor. Bu yanıltsama öyle boyutlu ki, tüm bu açlığın asıl ve gerçek kaynağı olan kapitalizmin, DTÖ, BM, Dünya Bankası, IMF, gibi global gasp ve baskı organizasyonlarının ve tabii ki yine &#8220;küresel kapitalizm&#8221;in zorunlu bir sonucu olduğu gerçeği saklanarak, aksine bu kokuşmuş köhne sistemin ve kapitalist kurumların &#8220;açlığın üstesinden gelebilmek&#8221; için oldukça &#8220;yoğun&#8221; &#8220;uğraş&#8221; ve &#8220;çabalar&#8221; içerisinde olmalarına karşın ne yazık ki hala &#8220;açlığın üstesinden gelinemedi&#8221;ği yalanlarıyla insanlık kandırılmaya çalışılmaktadır. Dünyadaki toplam servetin %80&#8242;ini elinde bulunduran %15&#8242;lik nüfusun çıkarları doğrultusunda kurgulanan sistem, çok doğal olarak da milyonları ise açlığa, hastalığa, köleliğe ve göçe itmekten başka bir şey vermeyecektir. Bunu şu alıntımızla daha da somut kılmaya çalışalım; &#8220;eğer dünya nüfusunu on kişiden ibaret sayarsak, bunlardan biri ortadaki zenginliğin yüzde 99&#8242;unu alırken, geri kalan 9 kişi geriye kalan yüzde 1&#8242;i paylaşıyor!&#8221; 2000 yılı itibariyle dünya zenginliğinin yüzde yarısından fazlasını elinde bulunduran en tepedeki yüzde 2&#8242;lik grup, en az 1 milyon dolar sermayeye sahip olan kişilerden oluşuyor. Tüm dünyada sayıları 37 milyonu bulan bu en zengin kişilerin yarısı da ABD yada Japonya&#8217;da yaşıyor. Dünya malının yarısından fazlasına dünya nüfusunun yüzde biri sahip.&#8221;<strong>[19]</strong></p>
<p>Dünyada ki açlığın sonlandırıl(ma)ması gerçeği sizce yeterince gıda &#8216;üretiminin olmayışından&#8217; mı? Yoksa gerçekten &#8216;paranın yokluğu&#8217; mu? Yada para, dünyada ki açlığı bir bütün olarak ortadan kaldırabilir mi? Bu sorulara yazımızın içinde cevap vermeye çalışacağız.</p>
<p>Ziegler&#8217;den aktarımlar yaparak yazımıza devam edelim. Ziegler BM için hazırladığı raporda bazı tespitler de bulunuyor ve şöyle diyor; &#8220;Açlığı tamamen ortadan kaldıracak kapasitede ve bugüne kadar olmadık kadar zengin bir dünyada yaşıyoruz. Açlığın nasıl yok edileceği bir sır değil. Bu konuda yeni teknolojilere ihtiyaç yok. Sadece zengini daha zengin yapan, yoksulu ise daha yoksullaştıran mevcut politikalara karşı bir siyasi iradeye ihtiyaç var.&#8221; diyor.</p>
<p>Dünyada ki açlığa son vermek, temel sağlık sorunlarının en azından asgari düzeyde de olsa çözümünü sağlamak çok zor değil. Hele de tüm bu sorunlar parayla çözülebilecek olsa inanın hiç sorun değil. Neden? Birincisi, dünyada ki açlığın verilerini değerlendirdiğimizde açlık ve temel sağlık sorunlarının çözümü noktasında gerekli olan parasal hacim dünyadaki silahlanma harcamalarının %1&#8242;ine tekabül ediyor. Daha çarpıcı bir örnek verecek olursak, ABD&#8217;de şişmanlıktan kaynaklı sağlık giderlerinin 10&#8242;da 1&#8242;iyle karşılanabildiği uzmanlarca açıklanıyor. Düşünün ki bir taraftan alabilidiğine açlık ve sefalet var ve insanlar gıda maddesi bulamadığından dolayı ölüyor, diğer taraftan alabildiğince bol miktarda gıda maddesi var ve insanlar aşırı tüketimden dolayı şişmanlayarak çeşitli yollara baş vurup şişmanlıklarından kurtulmak zorunda kalıyor! Bu dağılım ve tüketim de ki eşitsizliğin sadece bir yönü. Diğer bir çarpıcı örnek ise, dünyada bir yılda parfüm ya da makyaj malzemelerine ve kedi-köpek mamalarına harcanan paranın 4&#8242;te 3&#8242;ü dünyadaki açlığın üstesinden gelmeye yetebilir olduğu uzmanlarca tespit edilmiş durumda&#8230; Anlaşılacağı üzere sorunun parayla çözülebileceği düşünülse dahi, ortada bir kemer sıkma politikasına gitme durumuna gerek kalmıyor. Fakat burda ki sorunun özü şu, açlığı engellemenin yolu açlığa itilen insanlara para yardımı yapmak mı? Burada ki temel sorun insanların yardıma muhtaç hale getirilmesidir. Yardıma muhtaç hale getirilmiş insanlara &#8216;yardım&#8217; yapmak, bu durumu bozmaz, aksine bu yardımlarla bağımlılık arttırılır. Kapitalizmin yaptığıda tamda budur. Yani sözde &#8221;yardımlar&#8221; yerel ekonomileri küresel kapitalizme bağlama ya da entegre etme amacını taşıdıklarından, her zaman açlığı ve yoksulluğu besleyen unsurlar olmuşlardır. Dolayısıyla da bizlerin yaklaşımı Sorunun yardımlarla değil devrimlerle çözülebileceği yönünde olmak zorundadır. Emperyalist tekellerin dünya çapındaki hakimiyeti varolduğu müddetçe, açlık sorununun köklü bir şekilde çözümü de mümkün olmayacaktır!..</p>
<p>Silah sektöründe dönen paranın bir kısmının ya da parfüme-makyaja yada kedi-köpek mamalarına harcanan paranın açlık içerisinde bulunan kıtalara/bölgelere transfer edilmesi bir &#8221;çözüm&#8221; olamaz! Neden? Kapitalizmin mantığında tüketimde yapılacak kısıtlamalarla böyle bir fon oluşturmanın gerçekliği yoktur. Bu kapitalizmin doğasına aykırıdır ve bu yüzden de imkansız olmasının yanı sıra, açlığın esas ve tek nedeni olan insanların yiyecek satın alacak para bulamaması değil, lokal üretimlerinin küresel politikalarla tahribi nedeniyle yaşayabilmek için satın alma gerçekliğidir. &#8221;Yani küresel kapitalist ekonomiye dahil olmak zorunda bırakılmalarıdır. Bu anlamda, dünyadaki açlığın bitirilmemesinin nedeni para yokluğu değil, paranın varlığıdır aslında!&#8221;<strong>[20]</strong> Ve para, her zaman açlığı ve yoksulluğu besleyen unsur olagelmiştir.</p>
<p><strong>***</strong><br />
&#8221;Sahtekârlığın evrensel düzeyde egemen<br />
olduğu dönemlerde, gerçeği söylemek<br />
devrimci bir eylemdir.&#8221;<br />
<strong>(George Orwell)[21]</strong><br />
Dünya genelinde ki çocukların genel durumuna değinmişken, Türkiye Çocuk Vakfı tarafından hazırlanan ve Türkiye&#8217;de ki çocukların durumunu ifade eden araştırmayı da aktaralım; &#8220;Çocuk Vakfı, 1 Ekim Dünya Çocuk Günü nedeni ile &#8216;Türkiye&#8217;de Çocuk Gerçeği&#8217;ni yansıtan ve 10 başlıktan oluşan bir karne hazırladı. Çocuk Vakfı tarafından hazırlanan çalışmaya göre Türkiye çocuk sorunlarını erteleyen bir ülke görünümünde. Vakfın hazırladığı &#8216;karne&#8217;ye göre, Türkiye&#8217;nin çocuklar açısından durumu şöyle:</p>
<p>- Dört çocuktan biri yoksul<br />
- Beş çocuktan biri çalışıyor<br />
- Sokaktaki çocuklar konusunda en sorunlu iki il İstanbul ve Diyarbakır<br />
- Son 5 yılda çocuk suçlarında artış oldu.<br />
- Çocuk ihmali ve istismarı yaygınlaştı.<br />
- Türkiye çocuk hakları öğretiminde en sorunlu ülkelerden biri.<br />
- Çocuklara yönelik hak ihlalleri yaygınlaştı.<br />
- Çocuk hakları uyum yasaları hazırlanamadı.<br />
- Çocuk Koruma Kanunu çocuk adalet sisteminin gerçekleştirilmesi için yeterli değil.<br />
- Bebek ve 5 yaş altı ölümleri hâlâ yüksek.<br />
- Anne Çocuk Sağlığı Acil Eylem Programı etkin biçimde uygulanamadı.<br />
- 0-18 yaş sağlık güvencesi sağlanamadı.<br />
- Nitelikli eğitim başarılamadı.<br />
- Üstün yetenekli çocukları eğitemeyen bir ülke.<br />
- Okul Sağlığının İyileştirilmesi Projesi yaygınlaştırılamadı.<br />
- Korunmaya muhtaç çocuk sayısı artıyor.<br />
- Özürlüler Kanunu&#8217;nun kuşatıcılığına karşın verilen hizmet sınırlı.<br />
- TBMM Çocukları Sokağa Düşüren Nedenlerle Sokak Çocuklarının Sorunlarının Araştırılarak Alınması Gereken Tedbirlerin Belirlenmesi Araştırma Komisyonu Raporu askıda kaldı.<br />
- Türkiye, çocuk pornografisi konusunda riskli ülkeler arasında.<br />
- Medyanın olumsuz etkilerinden çocuğu koruma sistemi geliştirilemedi.<br />
- Türkiye&#8217;nin çocuk göstergeleri dünya ortalamasının altında.&#8221;<strong>[22]</strong></p>
<p><strong>***</strong></p>
<p>Yazımızı sonlandırırken, evrensel çaptaki genel doğrulara, Türkiye özgünlüğünde ele alınan istatistiklerin aktarımlarında bulunarak katkı sunmak ve yazının içeriğini zengin kılmak amaçlı bu istatistikleri de kısa puntolar halinde aktaralım. TUİK 2004 Yoksulluk Çalışması Sonuçları; <strong>&#8220;Türkiye nüfusunun %1.29&#8242;u açlık sınırının altında!&#8221;</strong> olduğunu gösteriyor.</p>
<p>&#8220;2004 yılında Türkiye&#8217;de fertlerin yaklaşık % 1.29&#8242;u yani 909 bin kişi sadece gıda harcamalarını içeren açlık sınırının, % 25.6&#8242;sı yani 17 991 bin kişi ise gıda ve gıda dışı harcamaları içeren yoksulluk sınırının altında yaşamaktadır. Kişi başı günlük harcaması satın alma gücü paritesine göre 1 Doların altında kalarak yaşamlarını sürdürenlerin oranı %0.02 yani yaklaşık 11 bin kişi olarak hesaplanmıştır.</p>
<p>2004 yılında, 4 kişilik hanenin aylık açlık sınırı 182 milyon TL, aylık yoksulluk sınırı ise 429 milyon TL&#8217;dir. (&#8230;) Kırsal yerleşim yerlerinde yaşayanlarda yoksulluk oranı % 39.97 iken kentsel yerlerde yaşayanların yoksulluk oranı % 16.57&#8242;dir.&#8221;<strong>[23]</strong><br />
Yine TUİK 2005 Yoksulluk Çalışması Sonuçlarına göre ise; <strong>&#8220;Türkiye&#8217;de yoksulluk oranı % 20.5&#8242;tir&#8221;</strong> şeklinde ifade edilmektedir.</p>
<p>&#8220;2005 yılında Türkiye&#8217;de fertlerin yaklaşık % 0.87&#8242;si yani 623 bin kişi sadece gıda harcamalarını içeren açlık sınırının, % 20.5&#8242;i yani 14 681 bin kişi ise gıda ve gıda dışı harcamaları içeren yoksulluk sınırının altında yaşamaktadır. Kişi başı günlük harcaması satınalma gücü paritesine göre 1 Doların altında kalarak yaşamlarını sürdürenlerin oranı %0.01 yani yaklaşık 10 bin kişi olarak hesaplanmıştır.</p>
<p>2005 yılında, 4 kişilik hanenin aylık açlık sınırı 190 YTL, aylık yoksulluk sınırı ise             487 YTL&#8217;dir. 2004 yılında % 1.29 olarak tahmin edilen açlık sınırının altında yaşayan fert oranı 2005 yılında % 0.87&#8242;ye, yoksul fert oranı da % 25.6&#8242;dan % 20.5&#8242;e düşmüştür.</p>
<p>Kırsal yerleşim yerlerinde yaşayanlarda yoksulluk oranı % 32.95 iken kentsel yerlerde yaşayanların yoksulluk oranı % 12.83&#8242;tür.&#8221;<strong>[24]</strong></p>
<p><strong>***</strong><br />
&#8220;İstemek yetmez,<br />
amacımıza ulaşmak için<br />
şiddetle arzulamamız gerekir.&#8221;<strong>[25]</strong></p>
<p><strong>Sonuç Olarak;</strong> küresel ısınmadan tutalım da, Savaşlardan ve yoksulluktan en az payı olan insanlar, tüm bunların sonuçlarından ötürü en ağır bedelleri ödemek zorunda kalmaktalar! Elif Çağlı&#8217;nın Kapitalizmin Hal ve Gidişatı adlı makalesinde ifade ettiği gibi: &#8220;&#8230; ya kapitalizm insan soyunun mahvına neden olacak, yada örgütlü ve devrimci proletarya kapitalizmi dünyamızdan süpürerek insanlığı kurtaracak. Yakıcı sorunların olumlusundan çözümlenme olasılığı, bugün yaşanan olayların tozu dumanı ve kitlelerin örgütsüzlük koşullarının yarattığı karamsarlık nedeniyle henüz berrak biçimde algılanamıyor. Ancak, aslında tarih önümüze istenirse çözümü pekâlâ mümkün olan sorunları koymuş bulunuyor. Dünya işçi sınıfı, emperyalist-kapitalizmin insanlığı uçuruma sürükleyecek top-yekûn saldırısını püskürtecek tarihsel kudrete sahiptir. Bu muazzam potansiyel, dünyanın kaderini yoksul ve masum insan yığınlarının lehine değiştirmek üzere devrimci bilinç ve örgütlenmenin tılsımıyla fiili güce dönüşmeyi bekliyor.&#8221;<strong>[26]</strong> O halde şimdi, &#8216;biz bu dünyadan değiliz&#8217; diye haykırmanın ve başka bir dünya istemenin zamanı, nasıl bir dünya mı? Tabii ki Kara adamların kara ve kirli ellerini yıkayamadıkları bir ırmak olan, bir Dünya!..</p>
<hr size="1" /><strong>[1]</strong> Victor Hugo<br />
<strong>[2]</strong> Ahmet TIĞLI, &#8220;Sevgi Merdivenleri&#8221; adlı kitabından<br />
<strong>[3]</strong> Hürriyet, 7 Aralık 2004<br />
<strong>[4]</strong> Milli Gazete / 01.09.2008 / tuik.gov.tr<br />
<strong>[5]</strong> The Economist, 12 Aralık 1991.<br />
<strong>[6] </strong>Milliyet Gazetesi, 15 Nisan 2008<br />
<strong>[7]</strong> <strong>Özgür Politika,</strong> 14 Haziran 2002<br />
<strong>[8]</strong> DW Türkçe/27 Mayıs 2004<br />
<strong>[9]</strong> Rosa Luxemburg<br />
<strong>[10] </strong>Aktaran;<strong> </strong>M.Emin Özcan: Küreselleşme küreyi bozuyor!<br />
<strong>[11] </strong>Evrensel / 14 Ekim 2005<br />
<strong>[12]</strong> Akşam Gazetesi, 4 Haziran 2008<br />
<strong>[13]</strong> R.Tayip Erdoğan<br />
<strong>[14]</strong> Nina Werkhäuser (Deutsche Welle / Berlin) 15 Ekim 2008<br />
<strong>[15] </strong>www.gidabilimi.com / 1 Nisan 2009<br />
<strong>[16]</strong> Bianet.org / 16 Ekim 2007<br />
<strong>[17] </strong>bbc.co.uk / 17 Ekim 2007<br />
<strong>[18]</strong> Aktaran; Tufan Kıymaz<br />
<strong>[19]</strong> Sabah Gazetesi, 5 Aralık 2006<br />
<strong>[20]</strong> Kapitalist Utanır mı? 20 Şubat 2005 / itusozluk<br />
<strong>[21]</strong> George Orwell<br />
<strong>[22]</strong> Özgür Gündem / 1 Ekim 2007<br />
<strong>[23]</strong> TÜİK Haber Bülteni, 2004. Yoksulluk Çalışması Sonuçları. Sayı:27 / 14 Şubat 2006<br />
<strong>[24] </strong>TÜİK Haber Bülteni, 2004. Yoksulluk Çalışması Sonuçları. Sayı:208 / 26 Aralık 2006<br />
<strong>[25]</strong> Ovidivs<br />
<strong>[26]</strong> Elif Çağlı / &#8220;Kapitalizmin Hal ve Gidişatı&#8221;</p>
<p><strong>H.GÜRER</strong>, <strong>Mayıs 2009,Cenevre</strong></p>
<p>| 10 &#8211; 06 &#8211; 2009|</p>
<div class="addthis_toolbox addthis_default_style addthis_32x32_style" addthis:url='http://www.atik-online.net/2009/06/dunya-insanligi-uyariyor-kapitalizmsavassomuruaclikkuraklikolumdur/' addthis:title='Dünya İnsanlığı Uyarıyor: Kapitalizm + Savaş/Sömürü + Açlık + Kuraklık = Ölüm(dür)! ' ><a class="addthis_button_preferred_1"></a><a class="addthis_button_preferred_2"></a><a class="addthis_button_preferred_3"></a><a class="addthis_button_preferred_4"></a><a class="addthis_button_compact"></a></div>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.atik-online.net/2009/06/dunya-insanligi-uyariyor-kapitalizmsavassomuruaclikkuraklikolumdur/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Karl Marks Yanıldı, Avrupa da değil, Dünyada &#8216;Bir Hayalet Kol Geziyor&#8217;</title>
		<link>http://www.atik-online.net/2009/05/karl-marks-yanildi-avrupa-da-degil-dunyada-bir-hayalet-kol-geziyor/</link>
		<comments>http://www.atik-online.net/2009/05/karl-marks-yanildi-avrupa-da-degil-dunyada-bir-hayalet-kol-geziyor/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 17 May 2009 11:24:00 +0000</pubDate>
		<dc:creator>AHM</dc:creator>
				<category><![CDATA[H. Gürer]]></category>
		<category><![CDATA[Köşe Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[8]]></category>
		<category><![CDATA[ab]]></category>
		<category><![CDATA[açıklama]]></category>
		<category><![CDATA[af]]></category>
		<category><![CDATA[almanya]]></category>
		<category><![CDATA[amerika]]></category>
		<category><![CDATA[ani]]></category>
		<category><![CDATA[anma]]></category>
		<category><![CDATA[artis]]></category>
		<category><![CDATA[ask]]></category>
		<category><![CDATA[Avrupa]]></category>
		<category><![CDATA[bask]]></category>
		<category><![CDATA[bilim]]></category>
		<category><![CDATA[birlik]]></category>
		<category><![CDATA[bo]]></category>
		<category><![CDATA[cinayet]]></category>
		<category><![CDATA[das]]></category>
		<category><![CDATA[dere]]></category>
		<category><![CDATA[devrim]]></category>
		<category><![CDATA[devrimci]]></category>
		<category><![CDATA[din]]></category>
		<category><![CDATA[Dünya]]></category>
		<category><![CDATA[ekm]]></category>
		<category><![CDATA[Eleştiri]]></category>
		<category><![CDATA[emek]]></category>
		<category><![CDATA[enternasyonal]]></category>
		<category><![CDATA[eta]]></category>
		<category><![CDATA[eylem]]></category>
		<category><![CDATA[felsefe]]></category>
		<category><![CDATA[flama]]></category>
		<category><![CDATA[fransa]]></category>
		<category><![CDATA[gezi]]></category>
		<category><![CDATA[hukuk]]></category>
		<category><![CDATA[iran]]></category>
		<category><![CDATA[isyan]]></category>
		<category><![CDATA[kapitaliz]]></category>
		<category><![CDATA[kapitalizm]]></category>
		<category><![CDATA[karar]]></category>
		<category><![CDATA[kilise]]></category>
		<category><![CDATA[kitap]]></category>
		<category><![CDATA[kitle]]></category>
		<category><![CDATA[komünist parti]]></category>
		<category><![CDATA[kongre]]></category>
		<category><![CDATA[kriz]]></category>
		<category><![CDATA[Lanetlendi]]></category>
		<category><![CDATA[lenin]]></category>
		<category><![CDATA[lise]]></category>
		<category><![CDATA[marks]]></category>
		<category><![CDATA[marx]]></category>
		<category><![CDATA[mektup]]></category>
		<category><![CDATA[öğrenciler]]></category>
		<category><![CDATA[online]]></category>
		<category><![CDATA[ordu]]></category>
		<category><![CDATA[polis]]></category>
		<category><![CDATA[Radikal]]></category>
		<category><![CDATA[Resim]]></category>
		<category><![CDATA[rosa luxemburg]]></category>
		<category><![CDATA[rum]]></category>
		<category><![CDATA[sanat]]></category>
		<category><![CDATA[sel]]></category>
		<category><![CDATA[ses]]></category>
		<category><![CDATA[sol]]></category>
		<category><![CDATA[suikast]]></category>
		<category><![CDATA[taktik]]></category>
		<category><![CDATA[tarih]]></category>
		<category><![CDATA[tip]]></category>
		<category><![CDATA[toplum]]></category>
		<category><![CDATA[uluslar]]></category>
		<category><![CDATA[us]]></category>
		<category><![CDATA[yasa]]></category>
		<category><![CDATA[yazar]]></category>
		<category><![CDATA[yürüyüş]]></category>
		<category><![CDATA[zam]]></category>
		<category><![CDATA[Zaman]]></category>
		<category><![CDATA[zindanlar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.atik-online.net/?p=2139</guid>
		<description><![CDATA[  &#8221;Eğer insanlığın çoğunluğu için etkili olabileceğimiz yeri seçmişsek, hiçbir yük bizi kamburlaştıramaz, Çünkü artık o herkes adına ödenen bir bedeldir; artık tadına vardığımız şey yoksul, kısıtlı, bencilce bir sevinç değildir, mutluluğumuz milyonlara aittir, eylemlerimiz sessiz sedasız ama sonsuza dek etkisini sürecek ve küllerimizi soylu insanların çakmak çakmak gözlerinden çıkan yaşlar ıslatacaktır&#8230;&#8221;[1] Evet, Dünya proletaryasının [...]<div class="addthis_toolbox addthis_default_style addthis_32x32_style" addthis:url='http://www.atik-online.net/2009/05/karl-marks-yanildi-avrupa-da-degil-dunyada-bir-hayalet-kol-geziyor/' addthis:title='Karl Marks Yanıldı, Avrupa da değil, Dünyada &#8216;Bir Hayalet Kol Geziyor&#8217; ' ><a class="addthis_button_preferred_1"></a><a class="addthis_button_preferred_2"></a><a class="addthis_button_preferred_3"></a><a class="addthis_button_preferred_4"></a><a class="addthis_button_compact"></a></div>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p align="center"> </p>
<p align="center"><strong></strong></p>
<p><a rel="attachment wp-att-54" href="http://www.atik-online.net/wp-content/uploads/2008/12/kose_yazisi.jpg" title="kose_yazisi"><img class="alignleft size-thumbnail wp-image-54" title="kose_yazisi" src="http://www.atik-online.net/wp-content/uploads/2008/12/kose_yazisi-100x100.jpg" alt="kose_yazisi" width="100" height="100" /></a>&#8221;Eğer insanlığın çoğunluğu için etkili<br />
olabileceğimiz yeri seçmişsek,<br />
hiçbir yük bizi kamburlaştıramaz,<br />
Çünkü artık o herkes adına ödenen bir bedeldir;<br />
artık tadına vardığımız şey yoksul, kısıtlı,<br />
bencilce bir sevinç değildir, mutluluğumuz milyonlara aittir,<br />
eylemlerimiz sessiz sedasız ama sonsuza dek<br />
etkisini sürecek ve küllerimizi soylu insanların<br />
çakmak çakmak gözlerinden çıkan yaşlar ıslatacaktır&#8230;&#8221;<strong><strong>[1]</strong></strong></p>
<p>Evet, Dünya proletaryasının bilge ustası, proletarya biliminin dehası, insanlık tarihinin gelişme yasasını keşfeden ve toplumsal gelişmenin maddi nedenlerini açıklayan Karl Marks, yanıldı! Komünizm hayaleti 161 yıldır yalnızca Avrupa&#8217;yı değil, tüm dünyayı kol geziyor!<span id="more-2139"></span></p>
<p>Marx ve Friedrich Engels<strong> </strong>tarafından Komünistler Birliği&#8217;nin programı olarak kaleme alınan ve ilk baskısı Şubat 1848&#8242;de yapılan <strong>Komünist Partisi Manifestosu</strong> şu cümlelerle; &#8221;Avrupa&#8217;da bir hayalet kol geziyor-Komünizm hayaleti. Eski Avrupa&#8217;nın bütün güçleri bu hayalete karşı kutsal bir sürek avında birleştiler: Papa ile Çar, Metternich ile Guizot, Fransız radikalleri ile Alman polisleri.&#8221;<strong><strong>[2]</strong></strong> Başlayan, ve &#8221;Bütün ülkelerin proleterleri, birleşin!&#8221; diye biten kitabı, Komünist Manifestoyu bu sözlerle hafızalara kazıdılar.</p>
<p>Bugün enternasyonal proletaryanın bilge ustası ve yol göstericisi Marks, doğumunun 191., ölümünün 126., Kapital&#8217;i yayınlamasının 142., Komünist Manifestoyu Engels ile birlikte kaleme alıp yazmasının ise 161. yıl dönümünde! Aradan geçen koca asırlara karşın burjuvazi Marks&#8217;ı toprağa gömer-gömer durur. Öyle ki, 126 yıl önce Marks&#8217;ı, kitlelere kolayca unutturmak, onun mezarının ziyaretlerini engellemek için, İngiltere burjuvazisinin ve &#8216;kutsal&#8217; kiliselerinin lanetlediği Londra&#8217;da bulunan &#8220;lanetlenmişlerin mezarlığı&#8221; &#8220;aşağılık insan türleri&#8221; şeklinde ifade edilen ve onlara ayrılan Highgate mezarlığına gömülür. Terk edilmiş bir yer haline gelmiş bu mezarlıkta adli suçlular, tecavüz, hırsızlık, cinayet gibi suçlar işlemiş kimselerin mezarları bulunduğu ifade edilmektedir. Bol yağış gören bitkilerin, mezarlığı deyim yerindeyse yutmuşçasına kaplamaları mezarlığı korkunç kılmış, bu terk edilmişlik, yabanilik mezarlığa gerçekten gotik, karanlık ve ürkütücü bir hava vermiştir. Marksın buraya gömülmesinde ki kasıt da, bu ürkütücü mezarlığın yanından dahi geçmek istemeyen kimselerin bu vesileyle mezarı ziyarete de gelmemesi ve bu şekilde Karl Marks&#8217;ın insanlık tarafından unutulmasıdır.</p>
<p>Burjuvazinin bu hesapları tuttu mu dersiniz? Kuşkusuz ki hayır! Highgate mezarlığının tüm gotik, ürkütücü, karanlık ve korkunçluğuna karşın Karl Marks unutulmamış, milyonlar tarafından ziyaretlere uğramıştır. Deniz dalgalarının bu adayı her dövmesi, beraberinde Marks&#8217;ı ziyaret eden yığınları da adaya dalganın kanatlar üzerinde taşımıştır. Highgate mezarlığının o denli gotik, ürkütücü, karanlık ve korkunçluğuna karşın, insanlar bu karanlık mezarlığın içinde Karl Marks&#8217; mozolesini bularak karanfillerini bırakmayı, antlarını içmeyi, sözlerini vermeyi ihmal etmiyorlar. Bunu gören burjuvazi mezarlığın girişini ve mezarlıkta resim çekmeyi de ücretli hale getirir. Keza İngiliz burjuvazisi bununla yetinmez, &#8220;Marks&#8217;ın Prodhon, Lasselle, Bakunin gibi dost-karşıtlarına karşı zehir zemberek öldürücü polemiklerini yazdığı Londra&#8217;nın Clerkenwell semtinde ki kütüphanede, şimdi Engels ve Lenin&#8217;in portreleri asılı, ortasında Karl Marks&#8230; Kütüphanenin yöneticisi Tish Collins, &#8220;Yıllardır ıssızdı burası, artık bitti sandık. Ama insanlar talep etmeye başladılar ve biz, hiç planlamadığımız halde atölyelerden ısmarlamak zorunda kaldık&#8221; diyor. Atölyelerden ne ısmarlamışlar dersiniz? Aynen; kalem üstünde Marks resmi, fincan üstünde Marks resmi, mektup açacağı üstünde Marks resmi ve alçıdan Marks büstleri. &#8220;Küçük büst 15 pfund&#8217;a, 20 santim olan büyüğünü ise 40 rfund&#8217;a satıyoruz, iyi para kazanıyoruz&#8221; diyor Tish Collins. Bunda şaşılacak bir şey yok, Marks&#8217;a &#8220;iyi&#8221; bir mezar yerini dahi çok gören İngiliz burjuvazisi, yıllardır mezar ziyaretçilerine giriş bileti kesiyor, resim çekmek isteyenlerden de ekstradan para alıyor.&#8221;<strong><strong>[3]</strong></strong> Burjuvazinin satmış olduğu Marks büstleri kapitalizmin mali ve ekonomik krizine derman olur mu dersiniz?</p>
<p>Marksın öğretileri ve yol göstericiliğiyle, dünyanın üçte ikisi onun kitaplarını okuyup, flamalarını taşıdı. Dağ başlarında, sokak ortalarında, zindanlarda farklı siperlerden siperlere yerlerini aldılar kapitalizme karşı. Coşkulu yengiler ve ağır yenilgiler alındı. Sosyal ve ulusal alt üst oluşlar sağlandı, tarihin tekerleği insanlığın gelişiminden yana döndürülerek ilerletildi. Devrimlerden geri dönüşler yaşandı, yenilgiler alındı. Her fırsatı değerlendirmeye çalışan burjuvazi, her yenilgide Karl Marks&#8217;ı ve öğretisini onunla birlikte bir kez daha mezara gömmeye çalışıyordu. Kitapları yasaklatıldı, büstleri kırıldı, mezarına el bombalarıyla suikastlar düzenlendi. Resimleri imha edildi, ismi lanetlendi&#8230; Burjuvazinin has kalemşorlarından ve &#8216;düşünür&#8217;lerinden olan Johan Gottlieb Fichte gibi şahsiyetlerin kilerde unutulan tozlu büstleri cilalanıp parlatılarak, sosyal akademilerde Marks&#8217;tan boşalan yeri doldurmak için tekrardan piyasaya sürüldü. Ve Marks&#8217;ın bir tek Humboldt üniversitesinin girişine yazılı sözü kaldı, &#8220;Filozoflar dünyayı yalnızca çeşitli biçimlerde yorumlamışlardır; oysa sorun onu değiştirmektir.&#8221; diye. Tüm bunlara karşın, bir türlü dünyanın dört bir kıtasında o ve düşünceleri unutturulamadı. Çok geçmeden dünyanın her yerinde olduğu gibi, Humboldt üniversitesinde Karl Marks yeniden hortladı.  Humboldt üniversitesinde kuzu-kuzu kendisini dinleyen öğrencilerine Marks&#8217;ın teorilerinin yanlışlığından bahseden Proj.Starbatty, şimdi ise yalnızca yakındığının haberini alıyoruz; &#8220;öğrencilerime söz geçiremiyorum&#8221; diye. Çünkü bu bayın deyimiyle, &#8220;karşımda artık &#8216;chiliastler&#8217; oturuyor; yani tanrının yeryüzünde ki cennetine inanan öğrenciler, yani Karl Marks&#8217;ın öğretilerini yeniden keşfeden öğrenciler&#8230;</p>
<p>Engels tarafından 1877 Haziranı ortalarında, 1878&#8242;de Brunswick&#8217;te çıkan Volks-Kalender yıllığında yayımlanan yazıda Marks ve Komünist Parti Manifestosu&#8217;nun serüveni şu şekilde özetleniyor: &#8221;Brüksel&#8217;de bir Alman İşçi Derneği kurma fırsatını buldu ve böylece pratik ajitasyon yapmaya da başladı. Siyasal dostları ile birlikte, 1847&#8242;de, uzun yıllardan beri varlığını sürdüren gizli bir dernek olan Komünistler Birliği&#8217;ne (Liga) girdiği andan sonra, bu pratik ajitasyon onun için daha da önemli bir duruma. geldi. Marx girdikten sonra, bu kuruluş dipten doruğa değişti. O güne değin azçok gizli bir kuruluş olan dernek, yalnızca ancak başka türlü yapamayacağı zaman gizli bir kuruluş olarak kalan olağan bir komünist propaganda örgütü durumuna geldi; Alman Sosyal-Demokrat Partisinin ilk örgütü oldu bu dernek. Birlik (Liga) , Alman işçi derneklerinin bulunduğu her yerde var oldu; İngiltere, Belçika, Fransa ve İsviçre&#8217;deki hemen bütün işçi derneklerinde olduğu gibi, Almanya&#8217;daki birçok işçi derneğinde de, yöneticiler Birlik üyeleri idiler, ve bu birliğin doğmakta olan Alman işçi hareketine katkısı o zaman çok büyük oldu. Ama Birliğimiz, aynı zamanda tüm işçi hareketinin uluslararası niteliğini belirtmekte ve bu niteliği pratik içinde tanıtlamakta da birinci oldu; çünkü üyeleri arasında İngilizler, Belçikalılar, Macarlar, Polonyalılar, vb. bulunuyordu ve, özellikle Londra&#8217;da, uluslararası işçi toplantıları düzenledi.</p>
<p>Birliğin dönüşümü 1847&#8242;de toplanan, ve ikincisi parti ilkelerini Marx ve Engels&#8217;in yazmakla görevlendirildikleri bir bildirgede derleyip yayınlamayı kararlaştıran iki kongrede gerçekleşti. İlk kez olarak 1848&#8242;de, Şubat devriminden az önce yayınlanan ve o zamandan beri hemen tüm Avrupa dillerine çevrilmiş bulunan Komünist Parti Manifestosu işte böyle doğdu.&#8221;<strong><strong>[4]</strong></strong> diyerek noktalıyor satırlarını Engels.</p>
<p>Proletaryanın ölümsüz önderi Karl Marks, İşçi ve emekçilere, devrimci ve komünistlere emperyalist kapitalizmin mezarını kazmada yol gösteren ve ışık olmaya devam eden Kapital adlı eserini yazarken 49 yaşında, fakat ciddi sağlık sorunları olan ihtiyar birisiydi. İhtiyar Marks, kapitali yazarken gerek yaşın ilerlemesinden ve gerekse bir ömür boyu yaşadığı sıkıntılardan kaynaklı adeta baş belası olan sağlık sorunları onu hayli zorluyordu. Baş ve ciğer ağrılarından tutalımda romatizma sancılarının dayanılmaz ağrıları altında kapital&#8217;i yazarken &#8221;Söz veriyorum ki, bütün bu ağrıların bedelini burjuvazi çok çekecek!&#8221; diye not düşüyordu. Söz verdiği gibi de oldu, yazmış olduğu 3 ciltlik hacimli eser Engels&#8217;in değimiyle; &#8220;Das Kapital&#8217;e Kara Avrupası&#8217;nda çoğu zaman &#8220;işçi sınıfının İncil&#8221;i denir.&#8221;<strong><strong>[5]</strong></strong> milyonlar tarafından benimsendi. Ve burjuvazi Karl Marks&#8217;ın lanetinden kurtulamadı.</p>
<p>Kendi yaşadığı yüzyılın büyük dehalarından, bilimsel komünizmin ve, uluslararası modern devrimci proletaryanın sınıf savaşımı teori ve pratiğinin kurucusu ve kuramcısı Marks, bilimsel çalışmalarıyla dünya Proletaryasının Rotası/yörüngesi konumunda olan ciddi eserler bırakmıştır geriye. Bu eserlerin toplamından süzülüp billurlaşmış ve kristalize olmuş Marksist bilim, yalnızca sınıf savaşımının taktik ve teorilerinden, pratik önermelerinden ibret bir doğma değil, yarını fethetme cüretine sahip, özgür ve sömürüsüz bir dünyanın yaratılmasında gönüllü ve kararlı herkes için bir eylem, bir isyan, bir başkaldırı kılavuzu niteliğindedir. Çünkü bu bilim, felsefe, tarih, sosyoloji, siyaset, iktisat gibi, çeşitli alanalrda belirli bir görüş ve metodu temsil eden, bilimsel bir akım, iddialı bir düşünce tarzı olduğu kadar, aynı zamanda bir ihtilal stratejisi ve taktiğidir de. Bundan da ötede, okumasını bilene, okuduklarını bulunduğu toplumsal nesnel koşullarla buluşturmasını ve uyarlama kabiliyetini gösterenlere ve insanlığa, geleceğin adeta falını söyleyen, bir kehanet sanatıdır.</p>
<p>Engels&#8217;in Marks&#8217;ın mezarı başında yaptığı konuşmanın son sözcükleri saplandı aklıma; &#8220;Adı yüzyıllar boyunca yaşayacak, yapıtı da!&#8221; Engels&#8217;in bu anlamlı son sözlerinin ardından geçen koca 126 yıla karşın Karl Marks ve bilimi hala yaşıyor ve hiç şüphesiz ki sömürüsüz ve sınıfsız bir dünya kuruluncaya dekte yaşamaya devam edecek!.. Engels&#8217;in son olarak Marks&#8217;a veda ettiği bu anlamlı konuşmasına yer vermeden geçmek olmaz! Ölümsüzleşmesinin 126.yıl dönümünde ve 191.yaş gününde küçük bir anekdot şeklinde de olsa Engels&#8217;in Marks&#8217;ın arkasından Highgate Mezarlığı&#8217;nda söylediği son sözlerini yalnızca bu sayfaya değil, aklımıza, bilincimize ve yüreğimize not düşelim:</p>
<p><strong>&#8221;</strong><strong>KARL MARX&#8217;IN MEZARI BAŞINDA YAPILAN KONUŞMA</strong><strong>:</strong></p>
<p>14 Mart günü, öğleden sonra üçe çeyrek kala, yaşayan düşünürlerin en büyüğü artık düşünmez oldu. Ancak iki dakika yalnız bıraktıktan sonra, odaya girince, onu koltuğunda rahat-rahat, ama sonsuzluğa dek, uyumuş bulduk.<br />
Avrupa ve Amerika militan proletaryasının bu adamda yitirmiş bulunduğu şey, tarihsel bilimin bu adamda yitirmiş bulunduğu şey, ölçülemez. Bu devin ölümü ile bırakılan boşluk, kendini duyumsatmakta gecikmeyecek.<br />
Nasıl ki Darwin organik doğanın gelişme yasasını bulduysa, Marx da insan tarihinin gelişme yasasını, yani insanların, siyaset, bilim, sanat, din, vb. ile uğraşabilmelerinden önce, ilkin yemeleri, içmeleri, barınmaları ve giyinmeleri gerektiği; bunun sonucu, maddi ilksel yaşama araçlarının üretimi ve, böylece, bir halk ya da bir dönemin her iktisadi gelişme derecesinin, devlet kurumlarının, hukuksal görüşlerin, sanatın ve hatta sözkonusu insanların dinsel fikirlerinin üzerinde gelişmiş bulundukları temeli oluşturdukları ve, buna göre, bütün bunların şimdiye değin yapıldığı gibi değil, ama tersine, bu temele dayanarak açıklamak gerektiği yolundaki, daha önce ideolojik bir saçmalıklar yığını altında üstü örtülmüş bulunan o temel olguyu buldu.<br />
Ama hepsi bu değil. Marx günümüz kapitalist üretim tarzı ile onun sonucu olan burjuva toplumun özel hareket yasasını da buldu. Artı-değerin bulunması, sonunda, bu konuyu aydınlattı; oysa, burjuva iktisatçıların olduğu kadar sosyalist eleştiricilerin de daha önceki bütün araştırmaları, karanlıklar içinde yitip gitmişlerdi.<br />
Bu türlü iki bulgu koca bir yaşam için yeterdi. Kendisine böyle bir tek buluş yapma nasip olana ne mutlu! Ama Marx araştırmada bulunduğu her alanda (bu alanların sayısı çoktur ve bir teki bile yüzeysel irdelemelerin konusu olmamıştır), hatta matematik alanında bile, özgün buluşlar yaptı.<br />
Bilim adamı olarak, buydu. Ama onun etkinliğinde asıl önemli olan, hiç de bu değildi. Marx için bilim, tarihi etkinliğe geçiren bir güç, devrimci bir güçtü. Pratik uygulamasının düşünülmesi belki de olanaksız olan herhangi bir teorik bilimdeki bir bulgudan duyabileceği sevinç ne denli katıksız olursa olsun, sanayi için, ya da genel olarak tarihsel gelişme için doğrudan doğruya devrimci bir önem taşıyan bir bulgu sözkonusu olduğu zaman duyduğu sevinç bambaşkaydı. Böylece Marx, elektrik alanındaki bulguların gelişmesini ve, daha şu son günlerde, Marcel Deprez&#8217;in çalışmalarını çok dikkatli bir biçimde izliyordu.<br />
Çünkü Marx, her şeyden önce bir devrimciydi. Kapitalist toplum ile onun yaratmış bulunduğu devlet kurumlarının yıkılmasına şu ya da bu biçimde katkıda bulunmak, kendi öz durumunun ve gereksinmelerinin bilincini, kendi kurtuluş koşullarının bilincini kendisine ilk onun vermiş bulunduğu modern proletaryanın kurtuluşuna yardımda bulunmak, onun gerçek yönelimi işte buydu. Savaşım onun en sevdiği alandı. Ender görülür bir tutku, bir direngenlik ve bir başarı ile savaştı o. 1842&#8242;de birinci Rheinische Zeitung&#8217;a, 1844&#8242;te Paris&#8217;teki Worwärts&#8217;a, 1847&#8242;de Brüksel&#8217;deki Deutsche-Brüsseler-Zeitung&#8217;a, 1848-1849&#8242;da Neue Rheinische Zeitung&#8217;a 1852&#8242;den 1861&#8242;e değin New York Tribune&#8217;e katkı, ayrıca, bir sürü kavga broşürünün yayınlanması, tüm yapıtının doruğu olan büyük Uluslararası Emekçiler Derneğinin kuruluşuna değin Paris, Brüksel ve Londra&#8217;da çalışma, işte, eğer başka hiçbir şey yapmasaydı bile, yapıcısının gurur duyabileceği sonuçlar.<br />
Marx, işte bu yüzden zamanının en sevilmeyen ve en çok kara çalınan adamı oldu. Mutlakiyetçi olduğu kadar cumhuriyetçi hükümetler de kovdular onu; tutucu burjuvalar ile aşırı demokratlar onu kara çalma ve kargışlara boğmakta birbirleri ile yarışıyorlardı. O bütün bunları, hiç aldırmaksızın, örümcek ağları gibi yolunun dışına atıyor ve ancak çok zorunlu durumlarda yanıtlıyordu. Sibirya madenlerinden Kaliforniya&#8217;ya değin, Avrupa ve Amerika&#8217;nın her yanına dağılmış, tüm dünyanın milyonlarca devrimci militanı tarafından ululanmış, sevilmiş ve aklanmış olarak öldü o. Ve ben çekinmeden söyleyebilirim ki, onun birçok karşı-düşüncede olan hasmı olabilirdi, ama kişisel düşmanı pek o kadar yoktu.<br />
Adı yüzyıllar boyunca yaşayacak, yapıtı da!</p>
<p align="right">Friedrich Engels<br />
Karl Marx&#8217;ın<br />
Mezarı Başında Yapılan Konuşma<br />
Highgate Mezarlığı, Londra<br />
17 Mart 1883&#8221;<strong><strong>[6]</strong></strong></p>
<p><strong>İngilizce olarak yapılan bu konuşma, beş gün sonra Almanca olarak, 22 mart 1883 günlü social-demokrat&#8217;ın 13. sayısında yayınlanmıştır. </strong>Marks&#8217;ın cenaze törenin<strong> </strong>Engels ve Liebknecht dışında Charles Longuet ve Paul Lafargue de katılmış, Liebknecht Almanca, Longuet Fransızca birer konuşma yapmış, Fransa ve İspanya&#8217;daki işçi partilerinden gelen iki telgrafın okunması ve Engels&#8217;in yukarıda aktardığımız İngilizce konuşmasıyla da toplam 11 kişi bulunan cenaze töreni tamamlanmıştır. Highgate Mezarlığı, Londra Mezartaşı Büyük Britanya Komünist Partisi tarafından, özgün haline de saygı gösterilerek alçak gönüllü bir mimariyle, 1954 yılında bir anıt haline getirilmiştir. 1970′de el yapımı bir bombayla bu anıtı yok etmek amacıyla yapılan bir girişim başarısız olmuştur. Öyle ki, Marks, mezarına tahammül edilemeyecek düzeyde acı çektirmektedir burjuvaziye!</p>
<p><strong> </strong><strong>Son söz yerine;</strong> dünyanın sosyal çehresini temelden değiştiren altüst oluşların/devrimlerin ve Marksist teorinin hemen her alanda geliştirilmesinin sembolüdür Karl Marks. Onun düşlerinin ve tezlerinin yalın formülü olan Rosa Luxemburg&#8217;un ifadeleriyle; &#8220;Tek bir halk olacak yalnızca: her ırk ve dilden emekçiler. Tek bir yasa olacak: tüm insanların eşitliği. Tek bir amaç olacak yalnız: herkes için zenginlik ve ilerleme!&#8221;<strong><strong>[7]</strong></strong> Marks, insanlığın toplumsal yaşamı ve doğayı tanımadaki bütün kazanımlarını,geçmiş tarihin doğru ve ileri olan her şeyi özümlemiştir. 191.doğum günü olan Marks bugünde fikirleriyle yaşıyor ve savaşıyor! </p>
<hr size="1" /><strong><strong>[1]</strong></strong> Karl Marx (1835)</p>
<p><strong><strong>[2]</strong></strong><strong> </strong>Karl Marx ve Friedrich Engels, Komünist Partisi Manifestosu ve Komünizmin Temel İlkeleri / İnter yayınları. Sf: 37.</p>
<p><strong><strong>[3]</strong></strong> Uzun Yürüyüş, Eylül 2005</p>
<p><strong><strong>[4]</strong></strong> Engels tarafından 1877 Haziranı ortalarında yazılmıştır. 1878&#8242;de Brunswick&#8217;te çıkan Volks-Kalender yıllığında yayımlanmıştır.</p>
<p><strong><strong>[5]</strong></strong><strong> </strong>F.Engels. 5 Kasım 1886. Kapital I.Cilt&#8217;de İngilizce&#8217;ye Önsöz bölümünden.</p>
<p><strong><strong>[6]</strong></strong> Friedrich Engels. Highgate Mezarlığı, Londra 17 Mart 1883<strong>. </strong><strong>İngilizce yapılan konuşma.</strong><strong> </strong>Marks-Engels: Seçme Yapıtlar, Cilt: 3, Sol Yayınları, 1979</p>
<p><strong><strong>[7]</strong></strong><strong> </strong>Rosa Luxemburg, Spartakistler Ne İstiyor?, Belge Yay., Birinci Baskı, s.117</p>
<p><strong>H.GÜRER<br />
</strong><strong>5 Mayıs 2009 /Cenevre</strong></p>
<div class="addthis_toolbox addthis_default_style addthis_32x32_style" addthis:url='http://www.atik-online.net/2009/05/karl-marks-yanildi-avrupa-da-degil-dunyada-bir-hayalet-kol-geziyor/' addthis:title='Karl Marks Yanıldı, Avrupa da değil, Dünyada &#8216;Bir Hayalet Kol Geziyor&#8217; ' ><a class="addthis_button_preferred_1"></a><a class="addthis_button_preferred_2"></a><a class="addthis_button_preferred_3"></a><a class="addthis_button_preferred_4"></a><a class="addthis_button_compact"></a></div>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.atik-online.net/2009/05/karl-marks-yanildi-avrupa-da-degil-dunyada-bir-hayalet-kol-geziyor/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>&#8220;Nankör İnsan, Her Şeyin Fiyatini Bilen Fakat Hiçbir Şeyin Değerini Bilmeyen Kimsedir!&#8221; [1]</title>
		<link>http://www.atik-online.net/2009/05/nankor-insan-her-seyin-fiyatini-bilen-fakat-hicbir-seyin-degerini-bilmeyen-kimsedir-1/</link>
		<comments>http://www.atik-online.net/2009/05/nankor-insan-her-seyin-fiyatini-bilen-fakat-hicbir-seyin-degerini-bilmeyen-kimsedir-1/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 05 May 2009 15:48:34 +0000</pubDate>
		<dc:creator>AHM</dc:creator>
				<category><![CDATA[H. Gürer]]></category>
		<category><![CDATA[Köşe Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[kapitaliz]]></category>
		<category><![CDATA[kuresel isinma]]></category>
		<category><![CDATA[su sorunu]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.atik-online.net/?p=2004</guid>
		<description><![CDATA[Özgür Ansiklopedi Küresel ısınma&#8217;yı, &#8220;insan tarafından atmosfere verilen gazların sera etkisi yaratması sonucunda, dünya atmosferi ve okyanuslarının ortalama sıcaklıklarında belirlenen artışa verilen isimdir.&#8221; Şeklinde açıklıyor. Özlü olarak ifade edilen Küresel ısınma&#8216;nın sonuçlarına Şubat 2007 tarihli BM Raporunun[[3]] kısaca açıklamalarına yer verecek olursak; KONU BAŞLIKLARI: 1- Giriş 2- Dünya Su Günü ve Susuz Dünya 3- Suyun [...]<div class="addthis_toolbox addthis_default_style addthis_32x32_style" addthis:url='http://www.atik-online.net/2009/05/nankor-insan-her-seyin-fiyatini-bilen-fakat-hicbir-seyin-degerini-bilmeyen-kimsedir-1/' addthis:title='&#8220;Nankör İnsan, Her Şeyin Fiyatini Bilen Fakat Hiçbir Şeyin Değerini Bilmeyen Kimsedir!&#8221; [1] ' ><a class="addthis_button_preferred_1"></a><a class="addthis_button_preferred_2"></a><a class="addthis_button_preferred_3"></a><a class="addthis_button_preferred_4"></a><a class="addthis_button_compact"></a></div>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a rel="attachment wp-att-54" href="http://www.atik-online.net/wp-content/uploads/2008/12/kose_yazisi.jpg" title="kose_yazisi"><img class="alignleft size-thumbnail wp-image-54" title="kose_yazisi" src="http://www.atik-online.net/wp-content/uploads/2008/12/kose_yazisi-100x100.jpg" alt="kose_yazisi" width="100" height="100" /></a>Özgür Ansiklopedi<strong> Küresel ısınma&#8217;</strong>yı, &#8220;insan tarafından atmosfere verilen gazların sera etkisi yaratması sonucunda, dünya atmosferi ve okyanuslarının ortalama sıcaklıklarında belirlenen artışa verilen isimdir.&#8221; Şeklinde açıklıyor. Özlü olarak ifade edilen <strong>Küresel ısınma</strong>&#8216;nın sonuçlarına Şubat 2007 tarihli BM Raporunun<strong><sup>[[3]]</sup> </strong>kısaca açıklamalarına yer verecek olursak;<span id="more-2004"></span></p>
<p><strong>KONU BAŞLIKLARI:</strong><br />
1- Giriş<br />
2- Dünya Su Günü ve Susuz Dünya<br />
3- Suyun İnsanın Varlığında, Yaşamında ve Sağlığında ki Yeri ve Önemi<br />
4- Suyu Nasıl Bilirdiniz?<br />
5- Küresel Isınma ve Sonuçları<br />
6- Kapitalizmin Çöplüğü<br />
7- Dünya&#8217;nın En Kirli 10 Kenti<br />
8- Zamanın Çağrısına Kayıtsız Kalamayız<br />
9- Kaynaklar<br />
<strong> </strong><br />
<strong>1- GİRİŞ</strong><br />
<strong> </strong><br />
&#8220;Doğa üzerindeki zaferimizden dolayı kendimizi fazla kutlamayalım.<br />
Her bir zafer için, doğa bizden intikamını alacaktır.<br />
Her adımda etimizle, kanımızla,<br />
beynimizle kendisine ait olduğumuzu ve<br />
içinde yer aldığımızı hatırlatacaktır bize.&#8221;<strong>[[2]]</strong><br />
<strong> </strong><br />
<strong> </strong><br />
Özgür Ansiklopedi<strong> Küresel ısınma&#8217;</strong>yı, &#8220;insan tarafından atmosfere verilen gazların sera etkisi yaratması sonucunda, dünya atmosferi ve okyanuslarının ortalama sıcaklıklarında belirlenen artışa verilen isimdir.&#8221; Şeklinde açıklıyor. Özlü olarak ifade edilen <strong>Küresel ısınma</strong>&#8216;nın sonuçlarına Şubat 2007 tarihli BM Raporunun<strong><sup>[[3]]</sup></strong><strong> </strong>kısaca açıklamalarına yer verecek olursak;<br />
 <br />
Konu ile ilgili Birleşmiş Milletler raporu, şubat 2007 tarihinde Fransa&#8217;nın başkenti Paris&#8217;te açıklama yapmış ve BM Raporunda küresel sıcaklık artışının olası etkilerini aşağıdaki biçimde özetlenmiştir.<br />
 <br />
- <strong>&#8220;+2 derece:</strong> Su sıkıntısı başlayacak Kuzey Amerika&#8217;da kum fırtınaları tarımı yok edecek. Deniz seviyeleri yükselecek.<br />
- Peru&#8217;da 10 milyon kişi su sıkıntısı çekecek.<br />
- Mercan kayalıkları yok olacak.<br />
- Gezegendeki canlı türlerinin yüzde 30&#8242;u yok olma tehlikesiyle karşı karşıya kalacak.<br />
- <strong>+ 5 derece:</strong> Denizler 5 m. Yükselecek.<br />
- Deniz seviyesi ortalaması 70 metre olacak.<br />
- Dünyanın yiyecek stokları tükenecek.<br />
- <strong>+ 6 derece:</strong> Göçler başlayacak.<br />
- Yüz milyonlarca insan uygun iklim koşullarında yaşamak umuduyla göç yollarına düşecek.&#8221; Şeklinde özetlenmekteydi.<br />
&#8220;XX. yüzyılda petrol, devletler ve şirketler için ne ifade ettiyse, XXI. yüzyılda da ulusların varlık düzeyini belirleyecek değerli bir &#8220;meta&#8221; (meta kelimesini tırnak içine ben aldım. Dikkat edelim,su bir &#8220;meta&#8221; olarak ifadelendiriliyor!) olan su aynı değerde olacaktır,&#8221;<strong>[[4]]</strong> öngörüsü yapan Fortune dergisinin Mayıs 2000 sayısında, su endüstrisinin küresel trendi ile ilgili yukarıda söylenenler dev şirketlerin ve tekellerin dikkatini de bu alana çekmişti. Su herkes tarafından bilindiği üzere yaşamsal, doğal bir kaynaktır. Keza bu gerçeklikten dolayı da en doğal insan hakkı olarak kabul edilmesi gerekiyor. Fakat yaşamak zorunda bırakıldığımız kapitalist-emperyalist sistemde ne yazık ki Su yukarıda ifade ettiğimiz biçimiyle ele alınmamaktadır. Kapitalizm her şeyi meta olarak ve kar amaçlı gördüğü gibi insanların/canlıların en temel yaşam kaynağı olan suyu da bu şekilde ele almaktadır. Nihayetinde Kapitalizm bir meta üretimi sistemidir, bu yapısı gereği her şeyi metalaştırır, her şey para aracılığıyla kullanım değerinin ötesinde değişim değeri ölçütüyle, yani para-mal-para mantığıyla bakar! Bundandır ki kapitalistlere göre Su&#8217;da bir metadır! İnsanın/canlıların temel yaşamsal kaynağı olan su kaynaklarına ulaşım hakkının kısıtlandığı bir dünya düşünebiliyor musunuz? Sanıyoruz ki düşünmeye gerek yok,(!) çünkü bunu şimdiki sistemde yaşadığımız dünyada en başta da Afrika kıtasında görmemiz mümkün&#8230; Dursun Yıldız&#8217;ın &#8220;Bu politikalar bir de sosyal bir parametre içeriyor. Su kaynaklarının geliştirilmesi politikalarının içinde mutlaka sosyal boyutun ele alınarak buna göre düşünülmesi gerekiyor. O sosyal parametre, su kaynaklarının geliştirilmesini, kamusal yönetim bakış açısıyla ele alınmasını da gerekli kılıyor. Su kaynakları yönetiminin bir kamu hizmeti olarak ele alınması gerekir.&#8221;<strong>[[5]]</strong> (Dursun Yıldız, &#8220;Sular Özelleştirilemez&#8221;) der ve devam eder; &#8220;Ancak su ve su kaynakları serbest piyasa koşulları içinde bir ticari mal olarak görülmektedir.&#8221;<strong>[[6]]</strong> (Dursun Yıldız, &#8220;Serbest Piyasa Yoksulu Vuruyor&#8221;) ibaresine çarpıcı bir tespit de Ali Faik Demir&#8217;in, &#8220;Su Silah Olursa Savaş Çıkabilir&#8221;, başlığı altında Cumhuriyet Gazetesinin, 22 Ağustos 2007 tarihli sayısında çıkan şu çarpıcı tespiti yer alır:<br />
 <br />
&#8220;Ortadoğu başta olmak üzere suyun kıt olduğu bölgelerde su savaşlarının çıkması muhtemeldir.&#8221;<strong>[[7]] </strong>(Ali Faik Demir, &#8220;Su Silah Olursa Savaş Çıkabilir&#8221;) Öyle ki, yazının devamı boyunca aşağıda aktaracağımız istatistik verilerde de görüleceği üzere, yaşadığımız yerküre önümüzdeki on yıllarda, bilinen tüm yaşam biçimleri için gerekli ve vazgeçilmez olan tatsız ve kokusuz bir madde olan su rezervlerinin kuruması sonucu insanlığın kuraklık ve susuzluk gerçeğiyle yüzleşeceğidir. Bilim insanlarının yapmış oldukları araştırma ve incelemeleri sonucu, Böylesi bir aşamaya gelindiğinde, insanların bu yaşamsal maddeyi ne denli hacimli paralar karşılığında almaya kalkarlarsa kalksınlar alamayacaklarıdır!.. Çünkü bu yaşamsal maddeleri satarak, satan tarafın kendilerini bu maddeden mahrum bırakmayacakları/yani yaşama hakkından vaz geçmeyecekleri gerçekliği söz konusudur!<br />
 <br />
Küresel ısınma sonucu buzulların erimesi, dünyanın klimasının bozulmasına neden olmakla birlikte, mevsimlerin değişimi doğanın denge taşlarını da bir bütün olarak yerinden oynatmasına neden olmuştur. Dünyanın 4/3&#8242;ünü kapsayan suyun kirletilmesine ve kullanılmaz duruma getirilmesine bir örnek olması açısından denizlerde yaşanan kirliliği istatistik verilerine göre sıralarsak; Dünyada her yıl 450 milyar metreküp arıtılmamış yada kısmen arıtılmış çöp ile endüstriyel ve tarımsal atık denize atılıyor. Denizlere, yüzde 50&#8242;si plastik olmak üzere saatte 675 bin kilogram çöp atılıyor. Türkiye&#8217;de, sanayi tesislerinin yüzde 98&#8242;inde, belediyelerin yüzde 95&#8242;inde, turizm tesislerinin ise yüzde 81&#8242;inde atık arıtma tesisi bulunmuyor. Dünya nüfusunun neredeyse yarısı sahillerde yaşıyor. Her 20 kişiden 1&#8242;i, ömründe bir kere, kirli bir denize girmekten hastalanıyor. Her yıl yaklaşık 250 milyon kişi, kirli denizlere girdiği için mide ve bağırsak enfeksiyonu ile üst solunum yolu hastalıklarına yakalanıyor. Ticari olarak avlanabilen balık türlerinin en az yüzde 70&#8242;i gereğinden fazla tüketilmiş durumda bulunuyor. Denize atılan bir cam şişe 1 milyon yılda, 1 plastik şişe ise 450 yılda ancak doğaya karışıyor. Denizlerdeki çöpler, her yıl 1 milyondan fazla deniz kuşunu öldürüyor. Akdeniz havzası, dünyadaki 34 sorunlu bölge içinde üçüncü sırada yer alıyor. Deniz kirliliği, küresel ısınmanın ana nedeni olarak algılanıyor. Sanayi, turizm ve kentleşmeye yönelik çalışmalar nedeniyle artan bir kirlilik tehdidiyle karşı karşıya bulunan denizlerin insan sağlığı açısından tehlike arz ettiği ortadadır. Ve son olarak, Deniz Temiz/Turmepa&#8217;nın çalışmasına baktığımızda ise, dünyada her yıl 450 milyar metreküp çöp denize atılıyor! Bu ürperti veren kirlilik karşısında doğanın kendisini yenileme mekanizması da bir bütün olarak işlevsiz kalıyor. Kuşkusuz ki salt bunlarla sınırlı değil doğaya verilen zararlar. Termik Santrallerden tutalımda, Nükler Santrallerden çernobillere kadar zehirlenen bir dünya&#8217;da yaşıyoruz&#8230; Bir sistem düşünün ki insanlık aç bırakılmış, sefilleştirilmiş ve bir sistem düşünün ki yaşanan dünyaya felaketlerin dışında hiç bir şey getirmemiş! Bu sistemin artık sürdürülemez hale geldiği ve bu sistemin (kapitalizmin) yıkılarak, yerle bir edilerek insanlığın ve ekolojik tahribatın durdurulabilmesi dünya gericiliğine kan kusturan halkların silahı devrimci Marksizm-Leninizm-Maozim ile mümkündür&#8230; Keza MLM biliminsiz bir insanlığın ve ekolojinin kurtuluşu mümkün olamayacağı gibi çözümleyicide olamaz&#8230;<br />
<strong> </strong><br />
<strong>2- DÜNYA SU GÜNÜ VE SUSUZ DÜNYA!</strong><br />
BM Genel Kurulu 1992 yılında Rio de Janerio&#8217;da düzenlenen &#8220;BM Çevre ve Kalkınma Konferansı&#8221;nda dünya&#8217;da suyun giderek artan öneminden dolayı her yıl 22 Mart gününün &#8220;Dünya Su Günü&#8221; olarak kutlanmasına karar vermişti. Böylesi bir sorunun görülüp gündeme alınması olumlu olsa da, bu sorunun köklü olarak çözümü yönünde ki girişimler, yapılan semineler, konferanslar, paneller, konuya ilişkin tanıtım filmleri ve reklamlar gibi yığınla çalışma da üzerinden atlanmaması gerekecek denli önemli. Fakat; BM tüm bunları yaparken sorunun köklerine inmek ve gerek küresel su sorununun ve gerekse global ekolojik değişimin nedenleri olan kapitalist üretim ve nükleer ve kimyasal denemelerin üzerine gitmek yerine, insanların kullanmakta oldukları suda tasarruf etmeleri halinde bu sorunun önemli oranda çözümlenebileceğini öğütlemiştir. Kuşkusuz ki bu yönlü insanların tasarruflu davranması varolan soruna karşı sorumluluk açısından önemliyken, soruna kaynaklık eden şeyin de tek başına bu olmadığını, esas sorunun kapitalist-emperyalist sistem olduğunu belirtmekte fayda var. BM&#8217;nin tüm bu çalışmaları bir yönüyle olumluluk taşırken, sorunun özünün bu olmamasından kaynaklı da öze hitap etmiş olmuyor. Yani kuraklığın çaresi tek başına su tasarrufu yapmak değil, dünya halklarına kan kusturan,sömürü ve talanla insan emeğini sömürerek ayakta duran sistemi yıkma, yeni bir dünya yeni bir yaşam yaratma mücadelesine katılmaktır. Dolayısıyla da, okun esas sivri ucunu hiç şüphesiz ki kapitalist emperyalist sisteme, yani insanlığı ve dünyayı bu hale getiren çürüyen sisteme yöneltmek zorundayız. Bunu yaparken de tek-tek bireyler olarak tüm bu sorunlara karşı da kayıtsız kalmamak, sorumlu davranmak kendisine insanım diyen her duyarlı birey için son derece önemlidir. Bunları yerine getirmek gerekiyor. Bu anlamıyla da başlıca nelere dikkat etmemiz gerektiği yönünde bazı çarpıcı çalışmalara yer vermekte fayda olacaktır. Dolayısıyla da &#8220;Su tasarrufu sağlamak için 9 basit önlem&#8221; başlığı altında toparlanan noktaları aktarmakta fayda var.<br />
 <br />
<strong>&#8220;1 &#8211; Musluğu açık bırakmayın!</strong><br />
Sebze meyveler elde yıkamak yerine su dolu bir kapta yıkanırsa çok daha az su tüketilir. 4 kişilik bir aile bu yöntemle yılda ortalama 18 ton su kurtarabilir.<br />
 <br />
<strong>2 &#8211; Bulaşık makinesini kullanın!</strong><br />
Bulaşıklar elde yıkanırsa, ortalama 84-126 litre su harcanır. Oysa bulaşık makinesi sadece 12 litre su ile yıkar. Bu da, bir yılda ortalama 26-40 ton su tasarrufu demektir.<br />
 <br />
<strong>3 &#8211; Diş fırçalarken, tıraş olurken suyu kapatın!</strong><br />
Kullanılmadığı halde açık bırakılan su harcaması, yılda kişi başına ortalama 12 tondur. 4 kişilik bir ailede bu rakam yaklaşık 48 tondur.<br />
<strong> </strong><br />
<strong>4 &#8211; Daha kısa duş alın!</strong><br />
5 dakikalık bir duş sırasında ortalama 60 litre su harcanır. 4 kişilik bir ailenin her bir ferdi duş süresini 1 dakika azaltırsa yaklaşık 18 ton suyu kurtarır.<br />
 <br />
<strong>5 &#8211; Muslukları kontrol edin!</strong><br />
Muslukların su kaçırmadığından emin olun ve gerekirse tamir ettirin. Her saniye bir damla su damlatan musluk, yılda 1 ton su harcar.<br />
 <br />
<strong>6 &#8211; Sifonu gereksiz kullanmayın!</strong><br />
Aile fertleri günde birer kez sifonu amacı dışında çekerse, yılda 16 ton su harcar. Rezervuara, su dolu 1,5 litrelik bir pet şişe yerleştirin yılda 2 ton su tasarrufu sağlayın.<br />
 <br />
<strong>7 &#8211; Duş başlığını değiştirin!</strong><br />
Duş başlığını suyu daha iyi püskürten ekonomik duş başlıklarıyla değiştirin. Böylece suyu daha az açarak daha tazyikli suyla duş alınabilir.<br />
 <br />
<strong>8 &#8211; Su kaçaklarını engelleyin!</strong><br />
Ev ya da apartmanınızdaki eski su borularını yenileriyle değiştirin ya da tamir ettirin. Eski tip borular tonlarca suyun kayıp olmasına neden olur.<br />
 <br />
<strong>9 &#8211; Çamaşır makinesini daha az kullanın!</strong><br />
Tek bir çalıştırmada yaklaşık 176 litre su harcayan çamaşır makinesi haftada bir kez bile az çalışsa, yılda 9 ton su tasarruf edilir.<strong> [[8]] </strong>(Ömer Madra. Küresel Isınma Ve İklim Krizi.)<br />
 <br />
Yukarıda aktarmış olduğumuz istatistik verilerden de görüleceği üzere, tek-tek bireyler özgülünde yapılacak dikkatli ve tasarruflu davranışlar halinde dahi varolan su rezervlerinde ciddi bir tasarruf yapılmış olacak. Bu, yukarıda da açıkladığımız gibi bir bütün olarak köklü bir çözüm içermiyor (çünkü yaşamak zorunda bırakıldığımız kapitalist sistemin kendisi bu sorunu köklü bir şekilde çözmek gibi bir &#8216;çözüm&#8217; üretmekten çok, varolan sorunları insanlığın gündemine terk ederek gündem saptırmak ve kitleleri &#8216;gündem dışı&#8217; sorunlar özgülünde etkisiz kılmak istemektedirler. Hiç şüphe yok ki varolan sistemin üretmekte olduğu tüm bu vb sorunlar gibi küresel ısınmada, varolan sistemin &#8220;Başka bir dünya mümkün ve zorunludur!&#8221; diyerek başka bir dünya isteyen insanlık tarafından çözülmesiyle mümkün olacaktır.) olsa da, insan olarak insani sorunlara karşı bir sorumluluk gereği yapılması gereken şeylerdir. Hiç şüphe yok ki, insani sorunlar arasında yalnızca yukarıda aktarmış olduğumuz &#8220;9 basit önlem&#8221;i yerine getirmekte yetmemektedir. Daha köklü çözüm noktasında adım atmak gerekmektedir.<br />
 <br />
İnsanlık en iğrenç ve en lanetli toplumsal evreyi hiç şüphesiz ki köleci toplum döneminde yaşadı. İnsanların birbirlerini alıp satmaları, köleleştirmeleri, bir mal olarak birbirlerini kullanmaları denli lanetli bir evreydi köleci toplum. Ancak yaşamakta olduğumuz Kapitalist sistemi o lanetli köleci toplumdan çok fazla &#8216;ayırt eden&#8217; belirgin özellikler olmasa gerek! Bütün ilişkileri meta ve sermaye üzerine kurulu bir sistemde, bütün ilişki türlerinin insani değerler ölçütünden çıkarılarak çıkar ilişkileri ve alınıp satılan ilişkiler haline getirilerek yozlaştırılması durumu söz konusudur. Kapitalizmin<strong> </strong>ahlakı paradır. Dolayısıyla da Paraya çevrilmeyen hiçbir &#8216;obje&#8217; yoktur.<strong> </strong>Kapitalizmin insanlığa ve keza doğaya verdiği zararlara dikkat çekmek için 19. yüzyılda Karl Marx ve Frederick Engels&#8217;in çalışmalarında bu durumu dile getirmişlerdi. 1867&#8242;de, Marx, Kapital&#8217;de İngiltere&#8217;nin İrlanda&#8217;ya karşı ekolojik sömürgeciliğinden söz ederken, şöyle yazmıştı: &#8220;Bir buçuk yüzyıldır İngiltere İrlanda&#8217;dan toprak ithal etmiş, tarımcıların toprağın yok edilen maddelerini yeniden oluşturabilmelerine bile izin vermemiştir.&#8221; Yine Alman kimyacı Justus von Liebig&#8217;in &#8220;Organik Kimyanın Tarımda ve Fizyolojide Uygulanması&#8221; isimli eserinin 1862&#8242;de yayınlanan 7&#8242;nci baskısının giriş bölümünde, Liebig &#8220;Britanya bütün ülkeleri verimliliklerinden yoksun bırakıyor&#8221; demiş, ve tespitine örnek olması içinde, İngiltere&#8217;nin İrlanda toprağını sistematik bir şekilde çalmakta olduğunu yazmıştı. Doğadan verdiğinden çok şey alan bir sistem, doğanın dengeleriyle oynamaktan başka bir şey yapmıyor demektir!.. İnsanlık, bu dengelerde ki bozulmanın/ değişimin zorunlu sonuçlarını/faturasını dünyada ki tüm canlılar gibi çok uzak olmayan çeşitli zaman kesitleri içinde ödeyeceği gerçeğiyle karşı karşıyadır!.. Doğanın değişen ve oynanan dengelerinin doğal sonuçları kısmen de olsa  bir intikam gibi günümüzde gerek ABD&#8217;de ve gerekse Avrupa da çıkan ve yüzlerce insanın ölümüne, milyarlarca euro ekonomik zarara neden olan şiddetli kasırgalar, dünya genelinde ki kuraklıklar ve buna bağlı olarak gelişen mevsimlerin değişimi vb şeklinde görmemiz mümkün.<br />
 <br />
Dünyada ki su kullanımının orantılarına yönelik yapılan istatistiği verilerden referans alacak olursak; Bir otomobil üretimi için 400 ton, 1 kilo kumaş üretimi için 200 litre, 1 ton çelik üretimi için de 240 ton su kullanılıyor. Evsel kullanımda ise; 3 dakika süreyle diş fırçalamak için 5 litre, tuvalet ihtiyacı için 20 litre, banyo yapmak için ise 50 litre su tüketiliyor. Tarımsal alanda hektar başına 10.5 ton su kullanılıyor&#8230;<br />
 <br />
* Kişi başına evsel su tüketiminin ülkelere göre istatistiği bilgilere göre: Almanya 145 Litre/gün, Fransa 125 Litre/gün, İsveç 193 Litre/gün, Türkiye 111 Litre/gün, ABD 600 Litre/gün, Senegal 29 Litre/gün&#8230;<br />
 <br />
* Yer yüzündeki suyun yüzde 97.5&#8242;i tuzlu. Yüzde 2.5 oranındaki tatlı suyun yüzde 70&#8242;i Antarktika ve Gröndland&#8217;da buz kütlesi hâlinde; <strong>[[9]] </strong>(&#8220;Endüstride Tüketim, Başı Çekiyor&#8221;, Cumhuriyet, 4 Aralık 2007, s.12.)<strong> </strong>suyun<strong> </strong>kalan kısmının büyük bölümü ise derin yeraltı su kütlesinde bulunuyor. Bu durumda da ortaya çıkan gerçeklik su kaynaklarının sadece yüzde 1&#8242;inin insanlar tarafından kullanılabiliyor olduğudur!..<br />
<strong> </strong><br />
&#8220;Dünyada milyonlarca insan su kirliliğinden hayatını kaybediyor&#8230; Dünya nüfusunun yaklaşık yüzde 35&#8242;ine denk gelen 2.3 milyar insan sağlıklı suya hasret&#8230;&#8221;<strong>[[10]] </strong>(Murat Gülderen, &#8220;2.5 Milyar Kişi Temiz Su Yoksunu&#8221;, Cumhuriyet, 4 Aralık 2007, s.12.) Dünya nüfusunun yalnızca yüzde 5&#8242;i suyu çokuluslu şirketlerden satın aldığı hâlde, bu şirketlerin yıllık gelirleri dünya petrol ticaretinin yıllık gelirinin yarısına ulaşmış durumdadır. Su, hayatın kaynağı, dünyanın 3/4&#8242;ü; vücudumuzun % 80&#8242;i su. Kana kana içtiğimiz, duş yaptığımız, yağmur olup yağdığında sevdiğimiz ama sel olup aktığında korktuğumuz su!<strong> </strong>Su insan ve canlılar için yaşamsal öneme sahip. Öte taraftan da gelişen dünya nüfusunda ki artış, küresel ısınma ve buna bağlı olarak gelişen iklim değişiklikleri, suyun yeryüzündeki dağılımı ve kullanım şekli, su ile ilgili ciddi sorunların ortaya çıkmasına yol açmaktadır. İşte bu konudaki gerçeklerin bir kısmı:<br />
&#8221;</p>
<ul class="unIndentedList">
<li>Dünyadaki tatlı suyun %80&#8242;i buzul olarak kutuplardadır.</li>
</ul>
<p>Dünyadaki nehirlerin yaklaşık 2/3ü (yaklaşık 300 nehir) sınır ötesi su olarak bir kaç komşu ülke tarafından paylaşılmaktadır. Bu nehirlerin hemen hemen tamamı komşu ülkelerle sorunlara yol açmaktadır.<br />
Yaklaşık 1,1 milyar insan temiz içme veya kullanım suyundan yoksundur.<br />
 <br />
Her yıl yaklaşık 5 milyon insan temiz su ile ilgili hastalıklardan dolayı ölmektedir.<br />
2025 yılında dünya nüfusunun üçte biri şiddetli derecede su sıkıntısı çekecektir.</p>
<ul class="unIndentedList">
<li>Halen dünyada 2,8 milyar insan şehirlerde yaşıyor, bu rakam 2025&#8242;te 4,5 milyara yükselecek. Şehirler temiz suya daha fazla ihtiyaç duymakta olup aynı zamanda da daha büyük atık su sorununa yol açmaktadırlar. Şehir nüfusunun artması ciddi su sorunlarını beraberinde getirecektir.</li>
</ul>
<p> <br />
Türkiye&#8217;de 3200 belediyenin yaklaşık 50 adedi kanalizasyon sularını arıtmaktadırlar. Başka bir deyişle nüfusun yaklaşık 50 milyonuna ait kanalizasyon suları doğrudan nehirlere dolayısıyla göl ve denizlere akmaktadır.&#8221;<strong> [[11]]</strong><br />
 <br />
<strong>3- SUYUN İNSANIN VARLIĞINDA, YAŞAMINDA VE SAĞLIĞINDA Kİ YERİ VE ÖNEMİ!</strong><br />
Çok eski ve başlangıcı geçmişin derinliklerinde kaybomuş zaman dilimlerinde, yani Kadim zamanların simyacılarından günümüze gelen bilgiyi önemsemeyerek temel elementleri 105 tane olarak kabul edebiliriz. Elementlerin, aynı cins atomlardan meydana gelen saf maddelerden oluştuğunu (Ve keza şuana kadar tespit edilen 120 ayrı elementin olduğunu) biliyoruz. Bu anlamıyla da hava, su, toprak ve ateş&#8217;in makro planda dünyadaki canlıların/yaşamın temel elementleri olduğu da herkesçe bilinmektedir&#8230; Nasıl ki bir meyvenin içerdiği elementleri ve oranlarını bilsek de biz asla bir elma yapamayız; ateş&#8217;i, suyu, toprak&#8217;ı ve hava&#8217;yı gerekli oranlarda bir araya getirsek de ortaya dünya gibi bir şey koyamayız. Bu da ancak yıldız maddesinin içinden geçtiği tohumda şifrelenmiş bir programla olabilecek bir iş olsa gerek! Yazımızı &#8220;Dünya Su Günü ve Küresel Isınmaya&#8221; dikkat çekmek için kaleme alırken, Bu konuda Suyun tanımını daha açık ifade edebilmek için kaynak olarak baş vurduğumuz <strong>özgür ansiklopedi</strong>&#8216;nin kaynak olarak aktardığı &#8220;http://www.unep.org&#8221; adresinden suya ilişkin aktarım şöyle;  <br />
<strong> </strong><br />
<strong>&#8220;Su</strong>, bilinen tüm yaşam biçimleri için gerekli ve vazgeçilmez olan tatsız ve kokusuz bir maddedir. Su, canlıların yaşaması için hayati bir öneme sahiptir. Küçük miktarlarda çıplak gözle bakıldığında renksizdir. Dünya üzerinde farklı şekillerde bol miktarda bulunur. Birleşmiş Milletler Çevre Programı, Dünya&#8217;da 1.400 milyon km<sup>3</sup> su olduğunu söylemektedir.&#8221;<br />
 <br />
İnsan yaşamında suyun son derece önemi büyüktür. Dünyanın nasıl ki 4/3&#8242;ü sudan oluşmaktaysa insan vücudunun da önemli bir kesimi sudur, Kanın %92&#8242;si, kemiklerin %22&#8242;si, beynin ve kasların %75&#8242;i sudur. Bilindiği üzere su, insan yaşamı için oksijenden sonra gelen en önemli öğedir. İnsan yemek yemeden haftalarca canlılığını sürdürebilirken, susuz yaşayabilmesi ise kısa süreli günlerle sınırlıdır. Hücrelerin yaşamsal faaliyetleri, vücut fonksiyonlarının yerine getirilmesi vücudun su dengesinin korunması ile mümkündür. Vücutta biriken toksinleri atmak, vücudun ısı dengesini sağlamak için idrarla 1500, deri yoluyla 500, dışkı ve solunum ile 300&#8242;er ml (toplamda yaklaşık 2,5 lt) su kaybedilmektedir. Buna göre de;<br />
 <br />
<strong>İnsan vücudundaki;</strong><br />
% 1&#8242;lik su kaybında Hipotalamusta susama merkezini uyarılır.<br />
% 3&#8242;lük su kaybınd Kan hacmi ve fiziksel performans azalır.<br />
% 5&#8242;lik su kaybında Birey konsantre olamaz.<br />
% 8&#8242;lik su kaybında Baş dönmesi, aşırı yorgunluk, soluma güçlüğü oluşur.<br />
% 10&#8242;luk su kaybında Kas spazmı, aşırı yorgunluk, dolaşım &#8211; böbrek yetmezliği gibi ciddi sağlık sorunları ortaya çıkar.<br />
% 20&#8242;lik su kaybında ise ÖLÜM! gerçekleşir.<br />
 <br />
Uzmanalarca yapılan araştırmalara göre elde ddilen sonuçlarda İdeal vücut su oranları; metabolizmayı tetikler, hücrelerin kendini yenilemesini sağlamaya yardımcı olur, yaşlanmaya karşı etki gösterir. Ve salt bununla da sınırlı kalmaz, Kanın akışkanlığını sağlar, böylelikle kalp ve damarların yükünü azaltır. Tüm bunların yanısıra cildin dolgun, pürüzsüz ve genç kalmasını sağlamaktada son derece önemli bir yerinin olduğu iddia edilmektedir. Yine uzmanlara göre Vücuttaki su oranının yeterli düzeyde tutulması yaşamsal önem taşıdığından vücuttan kaybolan miktarlarda su alınması zorunludur. Çünkü vücudumuzda omurga dahil bütün organların bundan faydalandığı bir gerçektir.<br />
 <br />
<strong>4- SUYU NASIL BİLİRDİNİZ?</strong><br />
 <br />
&#8220;İnsan doğadan yaşar,  yani doğa onun bedenidir,<br />
ölmemek için onunla daimi bir diyalog sürdürmelidir.&#8221;<strong>[[12]]</strong><br />
<strong> </strong><br />
Herkes tarafından bilinir ki Su, insanların ve genel olarakta tüm canlıların en temel gereksinimi olma ve başlıca ekonomik faaliyetlere kaynaklık etme özelliği ile yaşamsal bir kaynaktır. Sosyal ve ekonomik faaliyetlerin sürmesi de hiç şüphesiz ki büyük ölçüde temiz ve yeterli su arzına sahip olmaya bağlıdır.<br />
 <br />
Yeryüzündeki suyun %97&#8242;si tuzludur. Geriye kalan %3&#8242;lük tatlı su rezervinin büyük bir bölümü Kuzey ve Güney Kutuplarında buzullar içinde donmuş durumda bulunmaktadır. İnsanlar, bitkiler, yabani hayat, tarım ve sanayinin tümü bu %3&#8242;lük miktar ile varolmaktadır. Son 10 yılda bu kısıtlı su arzı üzerindeki küresel su talebi 6-7 kat daha artmıştır; bu oran dünya nüfusunun artış oranından iki kat daha fazladır. Halen, küresel ekonominin mağduru durumunda bulunanlar başta olmak üzere, dünya&#8217;da 2.4 milyar insan yetersiz ve kalitesiz su nedeniyle sağlıksız koşullarda yaşamaktadır. İçme suyu olarak kullanılan, akarsular ve yer altı su kaynaklarının, kapitalist işletmeler tarafından kirletilmesi sonucu her gün on-binlerce insanın yaşamı tehlike altına girmekte, her yıl 200 milyon insan kirli suya bağlı hastalıklara yakalanmakta ve bunların 2.2 milyonu  hayatını kaybetmektedir.<br />
 <br />
Yeraltından pompalanan ve nehirlerden alınanları da içeren suların tahminen yüzde 70&#8242;i sulamada, yüzde 20&#8242;si endüstride ve yüzde 10&#8242;u gibi &#8220;küçük&#8221; bir hacme sahip bir bölümü evlerde kullanılıyor. Bu üç sektör arasında giderek artan su rekabetinde, su ekonomisi tarımdan yana değil. Çin&#8217;de 1.000 ton su ile ortalama değeri 200 $ olan 1 ton buğday üretilebilirken, aynı miktarda su ile 14.000$ değerinde endüstriyel çıktı elde edilebiliyor-yani 70 misli daha fazla!.. Ekonomik büyümeyi ve beraberinde getirdiği işleri amaçlayan bir işleyişte, suyu tarımdan endüstriye kaydırmanın getirdiği kazanım kapitalistlerin iştahını kabartmaktadır.<br />
 <br />
Keza şehirleşme, sanayileşme ve ekosistemin korunması su talebini artırıyor!.. Yaşam düzeyinin gelişmesi, kendi içinde ek su talebini de beraberinde getiriyor. Örneğin, insanların besin zinciri yükseldikçe ve daha fazla sığır, domuz, tavuk, yumurta ve süt ürünleri (özcesi; et ve süt ürünleri) tüketildikçe, tahıl kullanımı da artıyor. Hayvan ürünleri bakımından &#8220;zengin Amerika&#8221;n tipi beslenme tarzı Hindistan gibi pirinç&#8217;e dayalı beslenen bir ülkeye oranla dört katı tahıl gerektiriyor. Dört misli daha fazla tahıl kullanımı dört misli daha fazla su kullanımı anlamına geliyor.<br />
 <br />
Eskiden bölgesel bir sorun olan su kıtlığı artık ulusal sınırları aşan ve uluslararası tahıl ticaretine etki eden bir konumda. Dünyanın en hızlı büyüyen tahıl ithalat pazarı Kuzey Afrika ve Fas, Cezayir, Tunus, Libya ve Mısır&#8217;ı kapsayan Orta Doğu ve İran&#8217;ın doğusundaki ülkeler. Bu bölgedeki her ülke su kıtlığı ve hızlı nüfus artışı ile karşı karşıya.<br />
 <br />
Tarihin başlangıç yeri, uygarlık beşigi Mezopotamya şu anda kurak. Bu son yıllarda tarımsal üretim %90 oranında düşmüş durumda. Yağmur yağmıyor ve tohumlar henüz yeşermeden yanıyor. Bir zamanlar ormanlarında ceylanlar sürüsü gezen Mezopotamya, şu anda bir damla suya muhtac halde. Üst-üste açılan su kuyuları su taban seviyesinin cok aşağılara inmesine neden olmuş durumda. Sulama yapılabilen ve GAP barajına yakın bölgelerdeyse, aşırı su kullanımından dolayı toprakta tuzlanma oranı çok artmış durumda, tarım yapılamıyor. Bölge bir afet durumu yaşanıyor. Konya ovası keza öyle. İç Anadolu&#8217;da göller kurudu, diyebiliriz ki göller bölgesi, haritalarda var sadece!..<br />
 <br />
Özcesi; Birleşmiş Milletler Çevre Programının (UNEP) 2002 yılında yayınladığı 3. Küresel Çevre Raporu&#8217;na göre, başta Afrika ve Asya kıtalarında yaşayanlar olmak üzere, dünyada 1,1 milyar insan güvenli içme suyu, 2,4 milyar insan ise güvenli arıtma hizmetlerinden yoksundur.<br />
2002 yılında düzenlenen &#8220;Dünya Sürdürülebilir Kalkınma Zirvesi&#8221;nde ise, son 10 yılda temiz suya erişim ve atık suların arıtımında karşılaşılan yetersizliklerin sebep olduğu çocuk ölümlerinin, 2. Emperyalist paylaşım savaşından sonra yaşanan silahlı çatışmalarda kaybedilen insan sayısından fazla olduğu gerçeğini gözler önüne sermektedir!..<br />
 <br />
<strong>5- KÜRESEL ISINMA VE SONUÇLARI</strong><br />
&#8220;Koca selleri meydana getirenler,<br />
küçük dereciklerdir.&#8221;<strong> [[13]]</strong><br />
 <br />
Tarımın başlangıcından beri iklim son derece istikrarlıydı. Oysa şimdi, sera gazı etkisiyle ısı giderek artıyor. Isınmaya, atmosferde başta karbondioksit (CO2) olmak üzere sıcağı tutan gazların yoğunluğunun artmasına neden oluyor. CO2 yoğunluğunda ki artışın iki kaynağının olduğunu ifade ediyor uzmanlar: Birincisi; fosil yakıtlarının  (Petro-kimya endrüstrisi) yanması ve ikincisi; ormansızlaşma!&#8230; Her yıl fosil yakıtlarının yakılması sonucu atmosfere 6 milyar ton karbon salınıyor. Ormansızlaşmadan kaynaklanan net karbon salınımı ise kesin olarak bilinmemekle birlikte, yıllık 1,5 milyar ton civarında olduğu düşünülmektedir. Her iki kaynağın da neden olduğu CO2 salınımları doğanın karbondioksit kaldırma kapasitesini zorluyor.<br />
 <br />
1760 yılında Endüstri Devrimi başladığında, fosil yakıtlarının yarattığı karbon salınımları çok azdı. Ancak, 1950&#8242;ye gelindiğinde, atmosferdeki CO2 seviyesini sarsan bir miktar olan yıllık 16 milyon tona ulaşmıştı. 2000&#8242;de ise 6,3 milyar tonu bulmuştu. Dünya&#8217;yı ısıtan sera gazı etkisinin temeli 1950&#8242;den itibaren görülen bu 4 misli artışa dayanıyor.<br />
 <br />
Buzların erimesi küresel ısınmanın en görünür sonuçlarından biridir. 1991&#8242;de dağcılar güneybatı Alplerinin İtalya-Avusturya sınırında bir buzuldan dışarı çıkmış bozulmamış bir erkek cesedi buldular. Cesedin 5.000 yıl önce bir fırtanaya tutulan kişi olduğu, hemen kar ve buzla kaplandığı icin hiç bozulmadığı anlaşılmıştı. 1999&#8242;da batı Kanada&#8217;nın Yukon Bölgesinde eriyen buzulda yine başka bir ceset daha bulunmuştu. O zamanda dile getirildiği gibi, atalarımız bize bir mesaj getirerek buzdan çıkıyorlar: dünya giderek ısınıyor denilerek ironi yapmıştı bilim insanları!..<br />
 <br />
Antartika yarımadası da buz kaybına uğruyor. Arktik Denizi ile kaplı Kuzey Kutbu&#8217;nun aksine, Güney Kutbu aşağı yukarı ABD&#8217;nin yüz ölçümüne eşit olan Antartika Kıtası ile kaplıdır. Kıta büyüklüğündeki ve 2,3 kilometre (1,5 mil) kalınlığındaki bu buz kütlesi sağlamdır. Ancak, komşu bölgelere uzanan ve buz kütlesinin parçaları olan buz şelfleri hızla yok oluyor.<br />
 <br />
1999&#8242;da İngiliz ve ABD&#8217;li bilim insanlarının ekibi Antartika yarımadasının etrafındaki buz şelflerinin geri çekildiklerini bildirmişlerdi. Yüzyılın ortalarından 1997&#8242;ye kadar, buz kütlesi bozuldukça bu bölgeler 7.000 metrekare yitirmişti. Ancak daha sonra neredeyse bir yıl içinde 3.000 kilometre daha yitirdiler. Çok büyük  boyutlarda  kırılan aysbergler bölgedeki gemilere tehdit teşkil etmektedir. Bilim adamları buzun hızla erimesini o bölgedeki sıcaklığın 1940 yılından bu yana 2,5 santigrat derece (4,5 fahrenheit derece) artmış olmasına bağlıyor. Avrupa&#8217;nın Alplerinde, 1850&#8242;den beri yarıdan fazla küçülen buzul hacimlerinin küçülmeye devam etmesi, ve gelecek yüzyılın ortalarına doğru bu buzulların büyük oranda yok olması bekleniyor.<br />
 <br />
Araştırmacılar, dağlık bögelerde sıcaklıktaki 1-2 santigrat derecelik çok küçük bir artışın bile yağışlarda ciddi değişimlere yol açtığını ortaya çıkarıyorlar. Öyle ki yağmur oranı artıyor ve kar oranı azalıyor. Bunun sonucunda, yağmurlu mevsimlerde daha fazla sel ve kar/buz kütlesi düşüşü yaşanırken, kurak mevsimlerde ise nehirleri besleyen kar erimelerinde azalma yaşanıyor.<br />
 <br />
Doğanın yazın kar eridikçe kullanılmak üzere tatlı su depoladığı bu &#8220;gökteki rezervuarlar&#8221;, sulama başladığından beri mevcuttu ve binlerce yıldır çiftçilerin su gereksinimini karşılıyordu. Şimdi birden, yıllar sonra bazıları küçülüyor, bazıları tamamen yok oluyor, dolayısıyla sulama ve şehirler için su arzının önemli oranda azalmasına yol açıyor. Eğer Himalayalardaki kar/buz kütlesi &#8211; ki Antartika ve Greenland bu kütlelerinden sonra üçüncü büyük buz kütlesidir &#8211; erimeye devam ederse, Asya&#8217;nın su arzını etkileyecektir. Bölgenin önemli nehirlerinin hepsi &#8211; Indus, Ganj, Mekong, Yangtze ve Sarı Nehir &#8211; Himalayalardan doğmaktadır. Bu bölgedeki erime içlerinde Pakistan, Hindistan, Bangladeş, Tayland, Vietnam ve Çin&#8217;in de bulunduğu birçok Asya ülkesinin hidrolojisini (Su sistemini) değiştirebilir.<br />
 <br />
Deniz seviyesi hem termal genleşme, hem de buzulların erimesinden etkilendiğinden küresel ısınmanın hassas bir göstergesidir. Termal genleşmenin ve buz erimesinin deniz seviyesinin yükselmesine etkileri aşağı yukarı aynıdır.<br />
 <br />
Yirminci yüzyıl boyunca deniz seviyesi daha önceki 2.000 yıldakine oranla yüzde 50 daha fazla artış göstererek 10-20 santimetre (4-8 inç) artmıştı. Sıcaklık artmaya devam ettikçe bu artış hızlanıyor. 2001 yılında yapılan &#8220;Hükümetler arası İklim Değişikliği Paneli&#8221; Değerlendirmesi (Intergovernmental Panel on Climate Change 2001 Assessment) yirmibirinci yüzyılda deniz seviyesinin 1 metre civarında artabileceğini öngörüyor. Deniz seviyesi yükselmesinin sayısız sonucu vardır. En belirgini okyanuslar kıtalara doğru genişledikçe meydana gelecek sel baskınlarıdır. Bir başka sonuç, tuzlu su istilâsıdır. Deniz seviyesi yükselince, tuzlu su kıyı tatlı su kaynaklarını istilâ eder. Bu istilâ şu anda birçok ülkenin kıyı bölgelerinde sorun yaratan taban suyu seviyelerinin düşüşü ile daha da kötü hale geliyor. İsrail, Pakistan, Hindistan ve Çin bu ülkeler arasında yer alıyor. Üçüncü bir etki kıyı erozyonudur: dalgalar karaya doğru çarptıkça, kıyıyı aşındırır ve deniz seviyesi yükselmesinin etkisini daha da artırır.<br />
 <br />
Deniz seviyesindeki bir metrelik yükseliş ile Şangay&#8217;ın üçte biri sular altında kalacaktır. Çin genelinde, 70 milyon kişi 100 yıllık fırtına dalgasına maruz kalacaktır. Özellikle Asya&#8217;nın pirinç yetişen taşkın yatakları ve deltaları çok zarar görecektir. Dünya Bankası&#8217;nın bir analizine göre, Bangladeş pirinç üretiminin &#8211; 140 milyon insanının temel gıda maddesi &#8211; yarısını kaybederek en ağır darbeyi alacaktır. Şu andaki pirinç fiyatlarına göre, bu Bangladeş&#8217;e 3,2 milyar $&#8217;a mal olacaktır. Asya&#8217;nın yoğun nüfuslu nehir vadilerinde yaşayan sakinler zaten kalabalık olan iç bölgelere gitmeye zorlanacaklardır. Yükselen deniz seviyeleri Bangladeş, Çin, Hindistan, Endonezya, Filipinler ve Vietnam&#8217;da milyonlarca kişinin <strong>iklim mültecisi</strong> olmasına yol açacaktır.<br />
 <br />
Sıcaklık artışı ve fırtınaların gücü birbirine doğrudan bağlıdır. Deniz yüzeyi sıcaklığı özellikle tropikal ve astropikal bölgelerde artarken, atmosfere yayılan ek sıcaklık daha yıkıcı fırtınalara neden oluyor. Daha yüksek sıcaklıklar, daha yüksek buharlaşma anlamına gelir. Atmosfere çıkan su yeryüzüne gelmelidir. Belli olmayan şey bu ek suyun nereye düşeceğidir. (En son Myanmar´a düstü,sonuclari ortada!..) Kış fırtınaları kuzey yarı kürede daha yıkıcı bir hal alıyor. Journal of Geophysical Research&#8217;de yazan S.J.Lambert, son yüzyılda bu yarı küredeki şiddetli kış fırtınalarının sıklığını analiz etti. 1920&#8242;den 1970&#8242;e kadar yılda 40 civarında fırtınaya rastlanmış. Ancak daha sonra sıcaklık yükselmeye başladıkça, fırtınaların sıklığı da artmış.<br />
 <br />
1985&#8242;den beri kuzey yarıkürede yılda 80 fırtına yaşandı &#8211; bir nesilden kısa bir sürede iki katına ulaştı. Geçtiğimiz on yılda, Batı Avrupa&#8217;da rekor tahribata yol açan birçok fırtına yaşandı. 1987&#8242;de İngiltere ve Fransa 17 hayata mal olan 3,7 milyar $&#8217;lık zarara neden olan bir kış fırtınasının acısını çektiler. 1999&#8242;da, Batı Avrupa üç alışılmadık şiddette kış fırtınasına maruz kalmıştı: Bunlar Anatole, Martin ve Lothar olarak uzmanlar tarafından isimlendirildiler. Bu fırtınaların sonuçlarını &#8220;Avrupa Çevre Ajansı/Çevre sorunları raporu No:35&#8243; isimli broşürün &#8220;Avrupa&#8217;da yakın tarihlerdeyaşanan doğal felaketlerin ve teknolojik kazaların etkilerinin incelenmesi&#8221; bölümünde şu şekilde aktarılmaktadır:<br />
 <br />
&#8220;26 ve 28 Aralık 1999 günleri arasında, iki ekstra tropik siklon (RSM, 2000), Lothar ve Martin, sırasıyla kuzeybatı Fransa&#8217;dan Almanya&#8217;ya ve güney Fransa ile İsviçre boyunca ilerledi. Rüzgar hızı, birincisinde 180 km/s ve ikincisinde de 160 km/s değerlerinin üzerine çıktı. Kasırgalar, büyük yıkıma neden oldu, 125 kişi öldü, evler zarar gördü, elektrik şebekeleri, taşıma ve iletişim hatları gibi altyapı öğeleri kullanılamaz hale geldi. O zamana kadar Avrupa&#8217;nın gördüğü en korkunç doğal felaketin bilançosu çok ağırdı: Yalnızca sigorta kapsamındaki rakam, çoğu sanayi ve devlet sektöründe olmak üzere 6,7 milyar euro&#8221;dur şeklinde raprda yer verilmektedir.<br />
 <br />
1999 Lothar ve Martin kasırgalarında olduğu gibi kasırga zararlarının giderilmesi ortalama olarak 10 yıl sürmektedir. Ve bu zararların en ağırını ve acısını da hiç şüphesiz ki yine insanlık çekmektedir.<br />
 <br />
Yapılan tahminlere göre, bugünkü gidiş durdurulamazsa önümüzde ki on yıllar içinde ekilebilir topraklar yaklaşık % 20-30 oranında azalacaktır. Bu arada belirtilmesi gereken bir konu da, mega projeler olarak görülen sulama projeleridir. Bu projeler süreç içinde doğru yönlendirilmezse topraktaki tuz oranı artacaktır. Bir araştırmaya göre, her yıl bu tür olumsuzluklar yüzünden verimsizleşip terk edilen alanın yaklaşık 10 milyon hektar olduğu tahmin edilmektedir. İnsanlığın geleceğini ve yaşamını tehlikeye atan bu olumsuz gidiş çölleşme olarak adlandırılmaktadır.<br />
 <br />
<strong>6- KAPİTALİZMİN ÇÖPLÜĞÜ!</strong><br />
&#8220;Uçaklar atlardan daha hızlı gider diye,<br />
bu dünyanın daha iyiye gittiğini göstermez.&#8221;<strong>[[14]]</strong><br />
 <br />
Kapitalist ülkelerde, daha özlü ifadesiyle kapitalistlerin yaşanmakta olan ekolojik problemleri gelişmekte olan teknolojik imkanlarla çözülmesi yönünde ki uğraşları sürmektedir. Fakat bu sorunları sözde teknolojik gelişmişlikle sorunu &#8220;çözme&#8221; yönünde &#8220;uğraş&#8221; içerisinde olduğunu ifade eden global sermaye devleri, bunu yaptığını söylerken diğer yandan da yaratılan tüketim toplumu ve bu topluma sunulan ürünlerin yarattığı sorunlardan biri de atık ve çöp sorunu olarak ortaya çıkmıştır.<br />
Tüketim alışkanlıklarının değişmesi ile yaygınlaşan ambalajlı ürün kullanımı ve &#8220;kullan at&#8221; türünden malzemeler, bugün dev boyutlara ulaşan çöp sorununun başlangıç noktası olmuştur. Tüketim çılgınlığı dünyamızı dev bir çöplük haline getiriyor.<strong> </strong>Örneğin, yapılan bir araştırmada, ABD&#8217;de NewYork kenti çöp toplama merkezi &#8220;Fresh Hills&#8221;e haftada 100 bin tondan fazla çöp atılmaktadır. Bu miktar, örneğin, Mısır&#8217;daki piramitlerden 10 kat daha büyük bir kütleye eşittir. Yine yapılan bir diğer araştırmada, çöplerin %25&#8242;inin hazır yemek ambalajı, %30&#8242;unun polistirin köpük, %25&#8242;inin kağıt, geri kalanının ise ağırlıklı olarak plastik, çocuk bezi türü atıklar olduğu görülmüştür. Öte yandan, plastik atıkların ya da plastik türevi atıkların çöp dağlarını oluşturan atıklar içinde, zehirli radyoaktif atıklardan sonra en tehlikeli atık türü olduğu bilinmektedir. Sonuç olarak, kola kutularından pet şişelere, hastane atıklarından radyoaktif atıklara kadar çöpün içeriğini oluşturan malzemeler çeşitlilik ve çokluk göstermektedir. Böylece, dünya kapitalizmin çöplüğü olmuş ve insanlık çöp sorunu, çöp dağları ile karşılaşmıştır&#8230;<br />
 <br />
Kapitalizmin kâr hırsı, dünyanın doğal kaynaklarının, sermayenin hoyratça kullanması sonucu tükenmeye yüz tuttuğu ve aşırı-gereksiz tüketim sonucu dünyanın atık ve çöplerle boğulmaya başladığı gerçeği karşımızda duruyor. Tüm bu aşırı tüketimin sonucu olarak dünyamız çöpe boğulmuş durumda.<br />
 <br />
Dünyanın içinde bulunduğu durumla ilgili çeşitli araştırmalar yapan Worldwatch Institute&#8221;nün 2004 yılı durum raporu tüketim konusuna ayrılmış bulunuyor. Bu rapora göre;<br />
 <br />
&#8220;2005 yılında 500 milyon civarında cep telefonunun atılması sonucunda, yüzbinlerce litrelik atık oluşturacağı tahmin ediliyor. 1998-2002 yılları arasında ABD&#8217;de kişisel bilgisayar kullanımı da tam 5 kat artmış durumda. Herbir bilgisayarda 6.3 kiloluk plastik bulunuyor ve PVC&#8217;nin dönüşümü de son derece zor.&#8221; Yine rapordan birkaç çarpıcı örnekle devam edelim. &#8220;1970-2001 yılları arasında ABD&#8217;de kolalı içecek tüketimi iki katına çıkarak kişi başına 180 litreye ulaştı. Süt tüketimi %30 oranında azalırken, obez nüfusun oranı da üç kat arttı. Yalnızca 2001 yılında dünya çapında 159 milyar plastik şişe, 112 milyar teneke kutu, 70 milyar cam şişe çöpe atıldı. Yine yirminci yüzyılın ikinci yarısında kağıt tüketimi de altı kat arttı. Dünya kağıt tüketiminin %93&#8242;ü ağaçlardan sağlanıyor.&#8221; denilmekte. Bu da dünyada ki ormanlardan elde edilen malzemenin beşte birine eşit demek oluyor.<br />
 <br />
Devam edelim, Milliyet Gazetesi&#8217;nin, 25 Nisan 2004 tarihli yapmış olduğu araştırmaya göre, Dünya genelinde ki Yıllık harcamaların dolar olarak bir istatiğine göre ise genel harcamalar şu şekilde ortaya çıkıyor. Yıllık Kozmetik Parfüm için yapılan harcama 18 milyar dolar, Evcil hayvan maması için 15 ile 17 milyar dolar arası, Dondurma Tüketimi için 11 milyar dolar, Atlantik ötesi seyahatler için yapılan gezilere ise 14 milyar dolar civarında devasa harcamalar yapılmaktadır. Bunların yanısıra yapılan diğer bir araştırma ise, İnsanların temel ihtiyaçlar için yıllık gerekli bütçe dolar bazında incelenmiştir ve sonuçları şu şekildedir; Kötü beslenmenin ortadan kalkması için yıllık 19 milyar dolar yeterli gelmekte. Dünyada herkes için okuma-yazma sorunun ortadan kalkması için 5 milyar dolar gerekli, Dünya çocuklarının açlık sorununun ortadan kalkması için 10 milyar dolar, ve yine dünya çocuklarının içecek su bulunması ve hastalıklardan korunması için aşılanmasına gerekli olan para 1.3 milyar dolar düzeyinde olduğu verileri verilmekte. Dünya genelinde ki keyfiyet için yapılan harcamalar ile İnsanların temel ihtiyaçlar düzeyinde ki gereksinimleri olan miktarla krşılaştırıldığında aradaki devasa farklar ürperti verici bir durumda olduğu görülecektir.<br />
 <br />
Bu bölüme ilişkin son söz olarak diyebiliriz ki; Ya dünyamız dev bir çöplüğe dönüşecek, ya da kapitalizm tarihin çöplüğüne gömülecek!<br />
 <br />
<strong>7- DÜNYANIN EN KİRLİ 10 KENTİ</strong><br />
&#8220;İnsanca şeyler bana<br />
hiç yabancı gelmiyor&#8221; <strong>[[15]]</strong><br />
 <br />
Yaşamakta olduğumuz dünya, kapitalizmin daha fazla kar ve daha fazla sömürü hırsıyla havasından suyuna, yiyeceğinden içeceğine dek kirletiliyor ve yaşanmaz hale getiriliyor. Örneğin Amerika&#8217;daki çevre kuruluşu Blacksmith Institute&#8217;in ingilizce yayınladığı &#8220;Dünyanın En Kirli 10 Kenti&#8221;<strong>[[16]]</strong>, başlığıyla verilen istatistiklerin Türkçeye çevirilerek aktarımına baktığımızda görülecektir ki dünyanın en kirli 10 kentinin listesine göre, dünyada 12 milyon kişi çevre kirliliğinden ciddi boyutlarda etkileniyor ve milyonlarca insanın yaşamı bir bütün olarak tehlike içinde!..<br />
<strong> </strong><br />
<strong>KENT                    (ÜLKE)                          NÜFUS</strong><br />
SUMGAYIT             (AZERBAYCAN)                275 bin kişi<br />
LİNFEN                  (ÇİN)                              3 milyon kişi<br />
TİANYİNG              (ÇİN)                              140 bin kişi<br />
SUKİNDA               (HİNDİSTAN)                  2.6 milyon kişi<br />
VAPİ                     (HİNDİSTAN)                  71 bin kişi<br />
LA OROYA             (PERU)                           35 bin kişi<br />
DZERZHİNSK         (RUSYA)                         300 bin kişi<br />
NORİLSK               (RUSYA)                         134 bin kişi<br />
ÇERNOBİL             (UKRAYNA)                     5.5 milyon kişi<br />
KABWE                  (ZAMBİA)                        255 bin kişi<br />
 <br />
Yukarıda ki istatistik veriler durumun vahametini de ortaya koyuyor. Yine &#8220;İngiltere &#8216;Avrupa&#8217;nın Çöplüğü&#8217;&#8230;&#8221;, başlığıyla Cumhuriyet gazetesinin , 8 Ocak 2007, tarihli sayısında yayınlanan yazıya göre ise, &#8220;İngiltere&#8217;de her yıl 27 milyon ton civarında çöp toplandığı, bunun diğer Avrupa ülkelerinden en az 7 milyon ton fazla olduğu ve bu durumun ülkeyi &#8220;Avrupa&#8217;nın çöplüğü&#8221; hâline getirdiği&#8221; ifade ediliyordu.  Yine bu yazıda &#8220;İngiltere&#8217;yi 20 milyon ton çöple İtalya, 17 milyon tonla İspanya, 13 milyon tonla Fransa ve 10 milyon tonla Almanya izliyor.&#8221; Denilerek çöplük atıklarının sıralamsını da ortaya koyuyordu.<br />
 <br />
Bunların yanında Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Teşkilâtı&#8217;nın (OECD) &#8216;Temel Çevresel Göstergeler 2007&#8242; raporunda yapılan açıklamada ise, Türkiye&#8217;nin çöp, hava kirliliği, su temizliği gibi konulardaki durumuna dikkat çekilmiş, ve şu şekilde açıklanmıştı: &#8220;Çöp üretiminde en yakın ülke olan Macaristan&#8217;a fark atan Türkiye, hava kirliliğinde ise Avustralya&#8217;nın hemen ardından ikinciliği aldığı&#8221;nı açıklamıştı.<br />
 <br />
Türker Alkan, 9 Kasım 2006 yılında Radikal gazetesinde vermiş olduğu demeçte &#8220;Kirliliğin Küreselleşmesi&#8221;, başlığı altında &#8220;İyi de bu vahim tabloda kirliler, kirletenler, kirlenenler kimler&#8221; diyerek &#8220;Sanayileşmiş ülkeler, özellikle de ABD, sorumsuzca üretiyor ve tüketiyor. &#8216;Maliyeti artıracak,&#8217; diye önlem almıyor&#8230; Sonuç olarak bunun cezasını bütün dünya çekiyor,<strong> [[17]]</strong> (Türker Alkan, &#8220;Kirliliğin Küreselleşmesi&#8221;, Radikal, 9 Kasım 2006, s.5.) vurgusunun altını çizmişti.<br />
 <br />
 <br />
 <br />
<strong>8- &#8220;ZAMANIN ÇAĞRISINA KAYITSIZ KALAMAYIZ!&#8221; [[18]]</strong><br />
<strong> </strong><br />
&#8220;Bir varlık etki ettiği ölçüde vardır<br />
ve varolduğu ölçüde etki eder.&#8221;<strong>[[19]]</strong><br />
 <br />
Chomsky isimli yazar &#8220;Hegemonya yada Hayatta Kalmak&#8221; (Hegemony or Survival) adlı kitabında &#8220;İnsanlar bu yıkma ve yok etme kapasitelerini bütün tarihleri boyunca kullanmışlar.&#8221;diyor ve ekliyor; &#8220;Özellikle de son bir kaç yüzyıl içinde bu kapasitelerini dramatik biçimde ortaya koymuşlar, İnsanlığa ve çevreye muazzam bir yıkım getirmişler. Daha karışık organizmaların çeşitliliğine tasallut etmişler ve bunu da soğuk kanlı, hesaplanmış bir vahşetle, kendi türlerine yönelik olarak da uygulamışlar. Burada önemli olan şu: Herşey bitmeden önce bu karabasandan uyanabilecek miyiz?&#8221; Chomsky&#8217;in vurguları son derece önemli&#8230; İnsanlık tarihinin bir &#8216;yıkma&#8217; ve &#8216;yok etme&#8217; tarihi olduğunu ve insanlığın kapasitesinin yüz yıllardır bu eylemler için kullanıldığını açık bir şekilde ortaya koymaktadır. Tüm bunları ifade ederken &#8220;Burada önemli olan şu: Herşey bitmeden önce bu karabasandan uyanabilecek miyiz?&#8221; vurgusunu yaparak insanlığın bu &#8216;yıkma&#8217; ve &#8216;yok etme&#8217; eylemlerinin gelmiş olduğu ve gelebileceği tehlikeli boyutlara dikkatkleri çekerek, tüm insanlığın daha henüz herşey bitmeden sistemlerin bu derin hipnozlarından kurtulmaları gerektiğine dikkat çekmektedir.<br />
 <br />
Marksizmin kurucusu ve kuramcısı Karl Marx ve Engels, doğa sorunlarından söz ederken, Stoffwechser&#8217;in ya da Liebig&#8217;in kapitalist toplum ile doğanın ekolojik çelişkisini anlatan ve &#8220;etkileşim içinde olan sosyal metabolizma sürecinde tamiri imkânsız bir çatlak oluşturan&#8221; metabolizma kavramını benimsiyordu. Marx, &#8220;kapitalist üretimin, sosyal üretim sürecini ve tekniğini, zenginliğin temel kaynakları olan işçiyi ve toprağı zayıflatarak geçtirdiğini&#8221; ifade etmişti ve insanlık ile doğa arasındaki metabolik ilişkideki bu çatlağın, ancak sistematik bir biçimde, &#8220;sosyal organizasyonu yöneten bir kural&#8221; olarak iyileştirilebileceğini öne sürüyordu. Bu kural ise, emek sürecinin (ki bu sürecin kendisi de insanlar ve doğa arasında metabolik bir süreç olarak tanımlanıyordu), ulusal yönetmeliklerle, gelecek nesillerin de ihtiyaçları göz önünde tutularak düzenlenmesiyle mümkün olabilecekti. &#8220;Bütün bir toplum, ulus, ya da aynı anda var olan bütün toplumlar dünyanın sahipleri değiller,&#8221; diyordu Marx. &#8220;Yalnızca dünyadan yararlananlar, dünyayı şimdilik kullananlar olarak, iyi aile reisleri gibi, dünyayı gelecek nesillere daha da iyi bir durumda bırakmaları gerekir.&#8221; demişti.<strong>[[20]]</strong><br />
 <br />
Bugün hepimiz, Marx ve Engels&#8217;in benimsediği, doğa ve toplumun birbiriyle diyalektik etkileşiminden kaynaklanan ve küresel ısınmanın simgelediği, gitgide hızlanan ekolojik krizle karşı karşıyayız. Çevre sosyolojisinde son zamanlarda yapılan çalışmalar Marx&#8217;ın metabolik ayrım teorisini, ölen okyanuslar, iklim değişikliği ve gübre döngüsü gibi sorunlara uygulamaya başladı. Bugün karşı karşıya olduğumuz, fosil yakıtların hızlıca yakılmasından kaynaklanan &#8220;karbon ayrımı&#8221; konusunda yazan Brett Clark ve Richard York, bu problemin çözümünün <strong>temel toplumsal ilişkilerin değişmesi dışında olamayacağı</strong>nı söylüyorlar. Teknoloji bu sorunlara bir çare bulamayacak gibi görünüyor, çünkü &#8220;Jevons Paradox&#8221; diye tanınan bir dinamik var. Şöyle ki: kapitalizmde, verimliliğin artması, kaçınılmaz olarak üretimin de genişlemesine yol açıyor ve bu da doğal kaynak ve enerji kullanımım çoğaltarak biyosfere daha fazla yüklenilmesine neden oluyor. İşte bu nedenle, Clark ve York, &#8220;Teknolojik gelişmeler, kapital ilişkilerinin baskılarından özgürleşmedikçe, karbon ayrımı sorununu çözemez&#8221; sonucuna varıyorlar.<br />
 <br />
Gerek insanlığın sömrüsüz ve eşit bir şekilde huzurluca yaşaması ve gerekse Küresel çevre sorunlarına gerçek, yani sürdürülebilir, tek çözüm, Marx&#8217;ın sözleriyle, &#8220;Kör bir gücün emrindeymişçesine üretimi sürdürmek-tense, üreticilerin, insan metabolizması ve doğa ilişkisini rasyonel bir biçimde, işbirliğiyle, insan doğasına en uyumlu ve en az enerji harcayan yöntemlerle yönetmeleridir.&#8221;<strong>[[21]]</strong> (Johjn Bellamy Foster, &#8220;Marx ve Küresel Çevre Tartışması&#8221;, Monthly Review, No:17, Ocak 2008) Dünyada sürdürülebilir bir yaşam imkanının/koşullarının sağlanması, yani dünyanın yaşanır kılınması ve İnsanların özgürlüğü gibi amaçlar birbirinden ayrılamaz. Bu amaçlar ancak günümüz yüzyılında (XXI. yüzyılda) sosyalizmin yapılandırılmasıyla gerçekleşebilir.<br />
 <br />
Uluslararası kuruluşlar, yukarıda sözünü ettiğimiz bir kısım sorunlara çözüm arayışları çerçevesinde insan sağlığı, gıda güvenliği, endüstriyel gelişme ve eko-sistemlerin korunması için su kaynaklarının daha etkin bir biçimde kullanılması ve yönetilmesinin gerekliliğine ve küresel ısınmaya yönelik açıklamlarla dikkat çekmeye çalışılmasına karşın, bu yönlü çabalarla yapılan toplantılar su kaynaklarının tekeller tarafından bölüşüm-paylaşım esaslarının belirlendiği zeminler olmaktan öteye gidememektedir. Dünya&#8217;yı kirletenler (Kapitalisler), onu temizlemeyi bir görev olarak önlerine koymuyorlar/ koy(a)mazlar!.. Onu ancak bu dünya&#8217;da insanca yaşama hedefinde olanlar yapabilir&#8230; Bunu yapmak zorundayız çünkü kendimize, hayatımıza, bizi var eden suya, toprağa, ateşe ve havaya borcumuz var, bizi insan yapan budur!.. İnsanlıkla ve dünyayla ilgili her sorun, biz insanların doğal varlıklarının bir sorunu olarak görülmek durumundadır. Bu yönüyle de, doğal varlıklarımızın korunması ve gelecek kuşaklara taşınması, bir insanlık sorunu olarak karşımıza çıkmaktadır. O halde, çözüm yolunda da son sözü insanlığın söyleyeceği açıktır.  Çözüm, hiç şüphe yok ki, her zamanki gibi <strong>&#8220;Başka Bir Dünya Mümkün ve Zorunludur!&#8221;</strong> diyenlerce ve bu yönlü bir sosyal pratik çaba ve örgütlü mücadele içerisine girenlerce geliştirile bilecektir&#8230;<br />
 <br />
Fred Pearce &#8220;Son Nesil&#8221; adlı kitabında &#8220;İklim sistemin eşik noktasında, insanlık olarak uçurumun kenarında duruyoruz. Bu eşiğin ötesinde kurtuluş yoktur.&#8221; demektedir. Bunun seçimi tamamen kendi ellerimizde&#8230;<br />
 <br />
<strong>Son söz yerine;</strong> &#8220;Bütün Ülkelerin Proleterleri ve Ezilen Halkları, Emperyalizme Karşı Birleşiniz&#8221; yoksa dünya yok olacak!..<br />
 <br />
 <br />
 </p>
<p> </p>
<hr size="1" /> <br />
<strong>9- Kaynaklar:</strong><br />
<strong> </strong><br />
[1] Oscar Wilde.<br />
[2] Friedrich Engels.<br />
[3] Sabah Gazetesi &#8211; 04.02.2007<br />
[4] Fortune dergisi. Mayıs 2000<br />
[5] Dursun Yıldız, &#8220;Sular Özelleştirilemez&#8221;, Cumhuriyet, 23 Eylül 2007, s.12.<br />
[6] Dursun Yıldız, &#8220;Serbest Piyasa Yoksulu Vuruyor&#8221;, Cumhuriyet, 16 Ağustos 2007, s.9.<br />
[7] Ali Faik Demir, &#8220;Su Silah Olursa Savaş Çıkabilir&#8221;, Cumhuriyet, 22 Ağustos 2007, s.9.<br />
[8] Ömer Madra. Küresel Isınma Ve İklim Krizi.<br />
[9] &#8220;Endüstride Tüketim, Başı Çekiyor&#8221;, Cumhuriyet, 4 Aralık 2007, s.12.<br />
[10] Murat Gülderen, &#8220;2.5 Milyar Kişi Temiz Su Yoksunu&#8221;, Cumhuriyet, 4 Aralık 2007, s.12.<br />
[11] www.memocal.com<br />
[12] Karl Marx.<br />
[13] W. Shakespeare.<br />
[14] Ernst Hemingway, Klimanjaronun Karları.<br />
[15] Terence.<br />
[16] Yeni Şafak, 16 Eylül 2007, s.9.<br />
[17] Türker Alkan, &#8220;Kirliliğin Küreselleşmesi&#8221;, Radikal, 9 Kasım 2006, s.5.<br />
[18] E. Che Guevara, &#8220;Üç Kıtaya Mesaj.&#8221;<br />
[19] Hegel.<br />
[20] Temel Demirer<br />
[21] Johjn Bellamy Foster, &#8220;Marx ve Küresel Çevre Tartışması&#8221;, Monthly Review, No:17, Ocak 2008, s.125-127.¶¶</p>
<p><strong>H.GÜRER</strong><br />
<strong>Ocak 2009,Cenevre</strong><br />
<strong> </strong><br />
| 05 &#8211; 05 &#8211; 2009 |</p>
<div class="addthis_toolbox addthis_default_style addthis_32x32_style" addthis:url='http://www.atik-online.net/2009/05/nankor-insan-her-seyin-fiyatini-bilen-fakat-hicbir-seyin-degerini-bilmeyen-kimsedir-1/' addthis:title='&#8220;Nankör İnsan, Her Şeyin Fiyatini Bilen Fakat Hiçbir Şeyin Değerini Bilmeyen Kimsedir!&#8221; [1] ' ><a class="addthis_button_preferred_1"></a><a class="addthis_button_preferred_2"></a><a class="addthis_button_preferred_3"></a><a class="addthis_button_preferred_4"></a><a class="addthis_button_compact"></a></div>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.atik-online.net/2009/05/nankor-insan-her-seyin-fiyatini-bilen-fakat-hicbir-seyin-degerini-bilmeyen-kimsedir-1/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>&#8220;Futbol Asla Sadece Futbol Değildir&#8221;[1] &#8211; &#8220;Football Against the Enemy&#8221;</title>
		<link>http://www.atik-online.net/2009/04/futbol-asla-sadece-futbol-degildir1-football-against-the-enemy/</link>
		<comments>http://www.atik-online.net/2009/04/futbol-asla-sadece-futbol-degildir1-football-against-the-enemy/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 26 Apr 2009 20:22:18 +0000</pubDate>
		<dc:creator>AHM</dc:creator>
				<category><![CDATA[H. Gürer]]></category>
		<category><![CDATA[Köşe Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[futbol]]></category>
		<category><![CDATA[kapitalizm]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.atik-online.net/?p=1880</guid>
		<description><![CDATA[&#8220;Öğretmen sınıfta gökyüzü ile ilgili bir yazı okudu. Öğrencisine sordu: Ayşe gökyüzünde duyduğun yıldızlardan bir kaçını söyler misin? Pop yıldızları,sinema yıldızları,futbol yıldızları&#8230;&#8221;  Kapitalizmin &#8220;her şeyin pazarlanabileceği&#8221; anlayışına uygun olarak bir takım değişiklikler yaşayan futbol endüstrisi ne zaman oluştu? Kitleleri hop oturtup hop kaldıran, binlerce insana aynı anda bir marşı söyleten ve her sınıftan insanı etkileyen [...]<div class="addthis_toolbox addthis_default_style addthis_32x32_style" addthis:url='http://www.atik-online.net/2009/04/futbol-asla-sadece-futbol-degildir1-football-against-the-enemy/' addthis:title='&#8220;Futbol Asla Sadece Futbol Değildir&#8221;[1] &#8211; &#8220;Football Against the Enemy&#8221; ' ><a class="addthis_button_preferred_1"></a><a class="addthis_button_preferred_2"></a><a class="addthis_button_preferred_3"></a><a class="addthis_button_preferred_4"></a><a class="addthis_button_compact"></a></div>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: left;">&#8220;Öğretmen sınıfta gökyüzü ile ilgili bir yazı okudu.<br />
Öğrencisine sordu:<br />
Ayşe gökyüzünde duyduğun yıldızlardan bir kaçını söyler misin?<br />
Pop yıldızları,sinema yıldızları,futbol yıldızları&#8230;&#8221; </p>
<p><a rel="attachment wp-att-54" href="http://www.atik-online.net/wp-content/uploads/2008/12/kose_yazisi.jpg" title="kose_yazisi"><img class="alignleft size-thumbnail wp-image-54" title="kose_yazisi" src="http://www.atik-online.net/wp-content/uploads/2008/12/kose_yazisi-100x100.jpg" alt="kose_yazisi" width="100" height="100" /></a>Kapitalizmin &#8220;her şeyin pazarlanabileceği&#8221; anlayışına uygun olarak bir takım değişiklikler yaşayan futbol endüstrisi ne zaman oluştu? Kitleleri hop oturtup hop kaldıran, binlerce insana aynı anda bir marşı söyleten ve her sınıftan insanı etkileyen futbol hakkında ne biliyoruz? Nasıl bu kadar yaygınlaşıp kitleleri adeta hipnotize eder hale geldi? Bir zamanlar kralların yasakladığı, kilisenin kara listeye aldığı futbol; kitlesel bir tapınma ayinine nasıl dönüştü? İktidar sahipleri insanları yönetme aracı olarak futbolu nasıl kullandı? Futbol sınıf mücadeleleri ve ulusal hareketlerden nasıl etkilendi ve onları nasıl etkiledi? Bu yazımızda çeşitli ülkelerden ve zamanlardan örnekler vererek bu sorulara yanıt bulmaya çalışacağız.<span id="more-1880"></span></p>
<p>Renklerin içinde en hızlı kirlenen beyaz ise, sporun içinde de en hızlı kirlenen futbol olarak tanımlarsak her halde bu tanım yerinde olacaktır!.. Milyar dolarlık pastalar olduğu sürece bu kirlenme ve devlet,uyuşturucu,kadın ticareti ve mafya ilişkileri ne yazık ki varlıklarını sürdürecektir bir şekilde&#8230; İşte bu bağlamda &#8221;Futbolun öyküsü, zevkten zorunluluğa uzanan hüzünlü bir öyküdür. Spor bir sanayi dalına dönüştüğü oranda, iş olsun diye oynandığı zamanki güzelliğinden bir şeyler kaybetmiştir&#8221;<strong><strong>[2]</strong></strong> diyor, Uruguaylı yazar kitabının başlangıcında. </p>
<p>Kitleleri uyuşturan, duymayan, görmeyen,algılamayan &#8220;insan toplulukları&#8221; haline getirme araçlarından biri olarak kullanılan futbolun, tüm dünya&#8217;nın &#8220;kilitlendiği&#8221; &#8220;Avrupa Kupa Maçları&#8221; vesilesiyle &#8220;Tarihsel Kökleri&#8221;, &#8220;Kültürü&#8221; üzerinde durmanın güncelliği ile karşı karşıyayız! &#8220;Spor&#8217;un genel tanımı ve insanlık açısından önemi&#8221;ne de kapsamlıca yer vereceğimiz yazımızda, milyonları bir afyon misali uyuşturma aracı olarak kullanılan spor dallarından biri olan futbol&#8217;un egemenler tarafından kitlelere karşı nasıl kullanıldığına ve spor olma misyonundan uzaklaştırılarak &#8220;Endüstri&#8221;ye dönüştürülmesine işaret edeceğiz. </p>
<p><strong>Sporun Genel Tanımı ve İnsanlık Açısından Önemi:</strong></p>
<p>Sporun kökeni ilk insansı yaratıkların itişip oynaşmasına, yani yüz binlerce yıl öncesine dayandığını biliyoruz. Canlılığın/maddenin varoluş biçimi olan hareket,<strong><strong>[3]</strong></strong> ayrıca vücut eğitiminin de başlıca vasıtası olduğu bilinmektedir. İnsanların ilk kez &#8220;boş zaman&#8221; üretmeleri ve varoluşlarının önceki aşamalarında geliştirdikleri araçlı &#8211; araçsız doğayla savaşın benzetim yollarıyla bu boş zamana uygulamaya başlamalarında gelişmeye başlayan spor, binlerce yılı geçen tarih yolculuğu sırasında, bir bölümü barışçı, öteki bölümü ise saldırgan diye nitelenebilecek değişik kullanım biçimleri almıştır. Temelde &#8220;yurttaş yarışmaları&#8221; olan eski olimpiyat oyunlarının zafer ödülü barışı simgeleyen defne yapraklarından bir taçtı!.. Bunun anlamı ise gayet açıktır. Spor; barışın, dostça yarışmaların simgesidir!.. </p>
<p>Ancak günümüzde zafer ödülü &#8220;defne yapraklarından taç&#8221; yerine, altın kupalar ve milyarlarca dolar halini aldı!.. Bu durum, Futbolun endüstriyelleşmesi ve giderek daha da parasallaşması ve buna bağlı olarak da bazı sektörel dengelerin bozulmasına yol açtı. Her şeyden önce ortada herkesin ilgisini çekecek çok ciddi bir pastanın varlığı söz konusu oldu ve bu pastaya hiç kimsenin ilgisiz kalamayacağı da bir gerçekti. İşte bu pastanın paylaşım savaşımı, aslında endüstriyel futbolun da tarihsel gelişimini ifade ediyor ve günümüz futbolunun şekillenmesine neden oluyordu. Futbolun milyar dolarlık gelirlere ulaşması, sadece stat seyircilerine değil TV başındaki milyarlarca seyirciye de hitap edilmesini zorunlu kıldı. </p>
<p>Çünkü bu şekilde daha geniş kitlelere futbol metası satılabilecek ve daha büyük gelirlere ulaşılabilecekti. İşte bu gereksinim, endüstriyel futbolun doğumuna neden oldu ve <strong>&#8221;İhtiyaçlar, icatların anasıdır&#8221;</strong> sözü pratikte bir kez daha kendisini doğrulamış oldu. Bu süreçte oluşturulan dijital platformlar, bugünkü futbolun endüstriyel bir niteliğe bürünmesine olanak sağladı. TV başındaki futbol izleyicilerinin, futbol arzına daha baştan yarattıkları talep ve beklentiler, doğal olarak TV izleyicisinin bu performansı ödemeye razı olmasını beraberinde getirdi. Bunun kaçınılmaz sonucu da futbol sektöründeki standartların yükselmesi ve görsel etkinliğin artması şeklinde oldu. </p>
<p>Spor, sözlük anlamı olarak lâtince DİSPORTARE ve DESPORT biçiminde &#8220;dağıtmak, bir birinden ayırmak&#8221; anlamına gelen sözcüklerden 17. yüzyıldan sonra günümüze gelinceye kadar ilk hecesi aşınarak &#8220;SPORT&#8221; biçimine dönüştüğü araştırmacılar tarafından öne sürülmektedir! Britannica ansiklopedisi &#8221; Belirli ölçüde güç ve beceri gerektiren yarışmalı ve eğlenceli etkinlikler.&#8221; olarak tanımlamaktadır spor&#8217;u.</p>
<p>Sportif öğelerin tümünde dinlenmek, eğlenmek, sağlıklı bir yaşam vb olduğu kadar aynı zamanda sosyal bir kaynaşma da vardır. İnsanlar arasında sosyal kaynaşma konusunda spora önemli görevler düşer. Sporun sağladığı bedensel ve ruhsal anlamdaki doyum olanakları kişilerin beden, &#8216;ruh&#8217; ve fikir gelişimlerine de önemli derece de yardımcı olmaktadır. Kısaca spor, bireyin beden sağlığını, &#8216;ruh&#8217; sağlığını, beden gelişiminin yanında beden becerilerini de geliştirmeye yöneliktir!.. </p>
<p><strong>Spor Eğitiminin Önemi!</strong></p>
<ul class="unIndentedList">
<li>İyi bir moral ölçüleri içerisinde gelişmiş kemik, kas yapısı ve iyi davranış alışkanlıkları kazandırır.</li>
<li>Hoş görü, arkadaşlık, iyiyi, doğruyu ve güzeli taktir etme gibi alışkanlıklar kazandırır.</li>
<li>İş gücünü arttırır.</li>
<li>Bireyi sosyalleştirir, Bedensel, ruhsal ve zihinsel eğitiminde etkili olur.</li>
<li>Kendine karşı güven duygusunu geliştirir.</li>
</ul>
<p>• Kişilerin yeni gün ve faaliyete istekli başlamasını sağlar, ruhsal, bedensel ve zihinsel açıdan dinç tutar ve insanın/toplumların eğitim ve kültür düzeyini arttırır.</p>
<p> <br />
<strong>Sporun Beden Eğitiminde ve Çocukların Gelişimine Etkisi!</strong></p>
<p><strong>Fiziksel Gelişime Etkisi:</strong> Gelişim çağında aşırılığa yapmadan yapılacak çalışmalar, kemik dokusu gelişimini, kasların iyi beslenmesini, eklemlerin işlekliğinin ve dokusal sağlığının korunmasını ve organik sistemin dayanıklılığını geliştirir. En önemlisi de merkezi sinir sistemine bol oksijen ulaştırabilmesi, fiziksel faaliyetlere, mental olarak daha iyi uyum sağlamayı kolaylaştırmaktadır.<br />
<strong>Psikomotor Gelişime Etkisi:</strong> Çocuğun zihinsel ve duygusal psikolojik etkilerinin davranış haline gelmesidir. Bu psikomotor gelişimleri uzmanlar 3 ayrı grupta incelemektedirler.<br />
a) Genel davranış ve genel davranış değişiklikleri: Çocuğun toplum içinde kişiliğini belirleyen, görüntüsünü oluşturan davranışların tümünde görülen değişikliklerdir.<br />
b)Motor davranış ve değişiklikleri: Bireyin yanıt olarak yaptığı hareketlerdir. Kaçmak, saldırmak, konuşmak gibi.</p>
<p>c)Kompleks davranışlar ve değişiklikleri: İlk iki grup da ki davranış değişikliklerinin bir arada bulunmasıdır. Çocuğun davranış bütünlüğünü oluşturur.<br />
<strong>Zihinsel Gelişime Etkisi:</strong></p>
<p>Beden eğitimi bilginin elde edilmesi, anlaşılması ve iç-görü kazanma gibi zihinsel gücün malzemesini oluşturur. Bu malzeme yorum yapabilme, değerlendirme, karar verme, düşünme süreçlerinde kullanılır. Beden eğitimi etkinlikleri aracılığıyla çocuk, sağlık ilkeleri ve hareketin yaşamdaki önemini kavrar. İnsan hareketinin doğası, büyüme ve gelişmekteki önemi, temizlik, hastalıklardan korunma, dengeli ve yeterli beslenme, iyi sağlık alışkanlıkları v.b konularda bilgi edinir.<br />
Sporun insan yaşamında ve sağlığında önemi ve yararlarına işaret eden yukarıda kısaca ve öz olarak aktarmaya çalıştığımız noktalardan da görüleceği gibi, Spor, egemenlerin günümüzde ifadesini bulduğu gibi bir &#8220;spor&#8221; olmaktan uzaktır. Daha on yıllar öncesinde sağlıklı yaşam, dostluk, sosyal kaynaşma ve insanlar arası barış olarak ve bir zevk oyunu-hareketi-etkinliği şeklinde ifade edilen spor, egemenler tarafından bu gün bir finans kaynağı, uyuşturucu ve <strong>manipülasyon</strong> aracı haline getirilmiştir.<br />
Futbol dünyanın her yerinde aynı dil ve aynı kurallarla oynanıyor. Futbolun yerel problemleri, küresel sorunlarının ayrılmaz birer parçası konumunda. Hemen hemen tüm Dünya benzer futbol sorunlarının girdabında oyunu devam ettiriyor. Futbolun evrensel dengesiz gelişim dinamikleri, onu dünyanın her yerinde <strong>asimetrik</strong><strong><strong>[4]</strong></strong><strong>, inelastik(</strong>esnek olmayan, katı.)<strong> ve irrasyonel</strong><strong><strong>[5]</strong></strong><strong> </strong>yapıyor.</p>
<p> </p>
<p><strong>Karl Marx, &#8221;Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı&#8221; </strong>isimli eserinin önsözünde <strong>politikayı, ekonominin yoğunlaşmış ifadesi </strong>olarak tanımlar. Günümüzde spordan, endüstriye evrilerek, show-<strong> </strong><strong>show-business</strong><strong>&#8216;</strong>e<strong><strong>[6]</strong></strong> dönüşen futbolda da, &#8216;<strong>&#8216;gösteri, ticari yoğunlaşmanın etkisi altında varlığını devam ettiriyor</strong>.&#8221; Endüstriyel futbol işte günümüzde, <strong>&#8221;gösterinin&#8221; </strong>ve &#8221;<strong>iş</strong>&#8221;in yoğunluğunun bileşiminden ibaret bir etkinlik olarak karşımıza çıkıyor. İşte bu aşamada futbol dışı öğeler, bir şekilde futbolun özünü etkiliyor ve içten kemiren bir kurt gibi futbolu zafiyete uğratıyor.</p>
<p> </p>
<p>Günümüzde futbolun dijital yayın platformları aracılığıyla yeryüzünde üç milyarın üzerinde insana ulaşması, onu eşsiz bir pazarlama ve satış aracı haline getiriyor. Oysa futbol daha 1990&#8242;lı yıllara kadar pazarlanan bir üründü. Futbolun bir yandan pazarlanan, diğer yandan da pazarlayan özellikleri onu gösteri endüstrisinin vazgeçilmez bir ögesi haline getirmiş durumda. Bugün yeryüzünde dışsal etkileri dahil yarattığı yaklaşık <strong>250 milyar dolarlık devasa pastayla </strong>futbol tam bir <strong>showbusiness</strong> olup çıktı. &#8220;Futbol endüstriyel arenada boy gösterdikçe ve kapitalist sistemin hegemonyasına girdikçe siyasi platformun iştahını kabartıyor.&#8221;<strong><strong>[7]</strong></strong> Denilerek Futbol bu bağlamda bir yönüyle iktisadi ve mali bir özellik taşırken;<strong> diğer yandan da kitlelerin yönetiminde etkin hale gelmiş bir enstrüman konumundadır.</strong> &#8220;Futbol, bir yeni dindir. Onun büyük ve ateşli ayinleri yapılmaktadır. O kendi tanrılarını yaratmaktadır. Futbolcular ve teknik direktörler. Bu yeni dinin tapınakları stadyumlardır. Milyonlarca ateşli mürit mezheplere (ayrılmış) tutkun taraftarlardır. Her hafta kendi ayinlerini yaparlar. Her hafta yeni kurbanlarını kendi sunaklarında keserek rahatlarlar&#8230;&#8221;<strong><strong>[8]</strong></strong> Kısacası insanların masumane bir edayla &#8220;oyun&#8221; veya &#8220;spor&#8221; olarak ifade ettiği futbol, artık sadece bir &#8220;oyun&#8221; değil, dört başı mamur bir endüstrinin de adı oldu futbol. &#8220;Spor bir oyun ancak bunun yanında artık bir endüstri oldu,&#8221; diyerek bu gerçekliği gözler önüne seren Spordan Sorumlu Devlet Bakanı Murat Başesgioğlu&#8217;nun ta kendisidir. &#8220;Geçmişin toprak sahalarında, kent, mahalle takımları ile amatör bir ruhla oynanan, giderek &#8216;manüfaktür&#8217; dönemini, takiben de endüstriyel-global dönemini yaşayan futbol, artık kapitalistik bir eğlence sektörü ve milyarlarca dolarlık katma değerin yaratılıp paylaşıldığı ekonomik bir sektör. (&#8230;) Futbol, endüstriyel bir ürün olarak, her yıl da biraz daha global ölçekte üretilen bir meta&#8230;&#8221;<strong><strong>[9]</strong></strong> Futbol endüstrisi yada endüstrinin futbolu, işte bu sebeple üzerinde yeniden &#8216;keşifler&#8217; yapılmasını anlamsızlaştıracak denli gözle görülür bir olgu haline gelmiştir. Erinç Yeldan&#8217;ın ifadesiyle; &#8220;Futbol artık &#8216;endüstriyel&#8217; bir piyasa yatırımına dönüştü&#8230;&#8221;</p>
<p> </p>
<p><strong>Futbolun Tarihsel Kökleri:</strong></p>
<p>Futbolun birçok kaynak tarafından anavatanının Britanya olarak verilmesine karşın, tarihsel köklerini irdelediğimizde bu &#8216;resmi&#8217; kaynakların aksine Futbolun ilk olarak Çin&#8217;liler tarafından M.Ö oynandığına ve futbolun anavatanının Çin olduğuna dair kaynaklar mevcuttur.</p>
<p> </p>
<p>Araştırmalarda elde ettiğimiz bilgiler, bize futbol&#8217;un oynanmasının &#8216;asıl amacı&#8217;nın dönemin imparatorluk askerlerinin/muhafızlarının savunma yeteneklerini daha da güçlendirmek(!) olduğu verilerini vermektedir. Ancak, imparatorlukların aksine, Avrupa&#8217;lı &#8216;efendiler&#8217; bu icadın tam aksini düşünerek, askerlerin okçulukla, kılıç ve mızrakçılıkla uğraşmaktan alıkoyulduğunu ve bundan dolayı da her hangi bir savaşta ve saldırıda savunma yeteneklerinin gerileyerek köreltildiğini öne sürerek futbolu yasaklarlar.<br />
Çinlilerin futbol oyunu olarak çıkardıkları bu icatlarından uzunca bir dönem, yani birkaç bin yıl sonra, ortaçağda Avrupa&#8217;da futbol yeniden &#8216;keşfedilir&#8217;. Birkaç bin yıl sonra &#8216;keşfedilen&#8217; bu &#8216;oyun&#8217;, ilk önce kolejli öğrenciler arasında oynanır. Süreç içinde halkın çeşitli katmanlarına kadar ulaşır ve halk arasında oynanmaya başlayınca tehlikeli bir oyun haline gelir. Futbolun geçmişten ta günümüze yani sözde &#8220;modern çağlara&#8221; uzanan yolu ise, sayısız ölü ve yaralılarla dolar ve sık sık yasaklarla donatılır. Tüm bunlara ilişkin kapsamlı bilgileri eski futbol turnuvaları ve maçları hakkında bilgi veren en önemli kaynaklar, yaralanma ve ölüm vakalarına dair mahkeme tutanakları, turnuva/maç ve oyunları yasaklayan kraliyet fermanları ve belediye kararnameleriyle doludur.</p>
<p> </p>
<p>Arşiv kaynakları tüm bunlarla dolu bilgiler verirken, bunların aksine Futbolun Amerika&#8217;ya özgü farklı anlamlarını, yorumlarını ve felsefesini de içeren bilgiler vermektedir. Dönemin Amerika&#8217;sına özgü top oyunlarında yer alan bazı unsurların dinsel simgeler taşıdığına dair çeşitli kaynaklar vardır. Aztek<strong><strong>[10]</strong></strong> diyarında keşfedilen yüzden fazla oyun sahası tapınakların birer parçasıdır. Bu oyunlar aracılığıyla güneşin ay ve yıldızlar üzerindeki zaferi, dolayısıyla bitki evreninin devamlılığı sağlanmaya çalışılır. Oyun sahası yeryüzünü, orta çizgi gece ile gündüz arasındaki sınırı, top güneşi, topun havada süzülüşü yıldızların geceleyin gökyüzündeki hareketini simgelediğine inanılır&#8230;</p>
<p> </p>
<p><strong>Futbol&#8217;un Duraklama Dönemi!</strong></p>
<p>Futbol&#8217;un Asya, Britanya ve Aztek diyarlarında keşfedilerek oynanırken, İngiltere&#8217;de de keşfedilerek oynanmaya başlanmış ve diğer kıtalarda olduğu gibi İngiltere&#8217;de de kısa süre içinde geniş halk kitleleri tarafından benimsenir ve oynanmasından sonra tüm Avrupa kıtasına hızla yayılır.</p>
<p> </p>
<p>Futbolu oynayan insanlar, futbolun oynandığı alanların 17.yy.da başlayan özelleştirmelerden dolayı oynama alanlarından mahrum kalmaları ve 14-15 saatlik vahşice çalıştırılmalarından dolayı yaşadıkları zaman ve enerji sorunundan kaynaklı futbolu oynayamaz hale gelirler. Bu gerilemenin ardındaki nedenleri araştıran sosyologlar &#8220;zaman ve mekan kıtlığının&#8221; önemli nedenler olduğunun farkına varırlar. Halkın futbol oynadığı sahalar genellikle kamuya aitti ve herkesin kullanımına açıktır.</p>
<p> </p>
<p>&#8216;Efendilerin&#8217; çitlerle çevirerek özelleştirdikleri araziler ve topraklar halkın kullanımına kapatılır. Artık meclis kararıyla yapılan &#8220;çitle çevirme&#8221; 18. yy.&#8217;da doruğa ulaşmıştır. Böylece halk futbol oynayacak arazilerden yoksun bırakılır. Yine kapitalizmin o erken dönemlerinde sanayileşme sürecinin başladığı ve oluşan sanayi kent ve mahallelerinde, işçilerin boş vakitlerinde eğlenebileceği alan olmadığı gibi işçilere çalışma koşulların ağırlığından ve uzun süreli olmasından dolayı boş vakit de kalmaz (tıpkı şimdi olduğu gibi). İşçilerin 14-15 saatlik bir çalışma iş gününün ardından bir de yorucu futbol oyununa harcanacak enerjileri de olmaz. Bu dönemlerde İngiltere&#8217;de futbolun çöküşü de iyice ivme kazanır.</p>
<p> </p>
<p>Tüm bunların ardından futbolun 18. yy.&#8217;da bir mücadele aracı olarak kullanılması yaygınlaşır. Bir kasaba halkının bir protestoda bulunmak, özellikle de nefret edilen &#8216;efendilerin&#8217; &#8220;çitle çevirme&#8221;li topraklarını, özel mülkiyetlerini protesto etmek için toplanmanın en kolay yolu bir futbol maçı düzenlemektir. 5 Ağustos 1765 tarihli Northamptom Mercury dergisinin kaynaklarında şu habere yer verilir :&#8221;Önceki Perşembe ve Cuma günlerinde West Haddon da çok sayıda kişi futbol maçı yapmak üzere toplanmıştır. Fakat toplanır toplanmaz isyancı bir kalabalığa dönüşmüşler, bir arazinin çevrilmesinde kullanılacak çitleri yakıp yıkmışlardır&#8221;. Bu ihtilaflar nedeniyle arazi sahibi soylular, futbola eskisinden daha az anlayış göstermişler ve böylece belediye yetkilileri polis teşkilatının getirdiği futbol yasaklarını uygulamaya sokmuşturlar.</p>
<p> </p>
<p><strong>Futbolun Bir Afyon Olarak Keşfedilişi ve Kitlelerin Uyuşturulması:</strong></p>
<p>Futbol özel okullarda yaşamını sürdürmeye başlar, bunun nedeni futbolu evcilleştirme ve disipline etme gibi özelliklerinin keşfedilmiş olmasıdır. O dönemde soylu yada burjuva aile çocuklarının okuduğu okullardaki öğrencilerle, soylu olmayan orta gelirli öğretmenler arasında müthiş bir iktidar mücadelesi vardır. O döneme ait birçok kaynakta öyle ciddi olaylardan söz edilir ki, bu iktidar mücadelesinin çatışmalara dönüştüğü ifade edilir. 1797 yılında asi öğrencilerin işgal ettiği Rugby School binasına askerler kılıçlarını çekerek hücum eder ve isyan ancak böyle bastırılabilir. Okullarda hüküm süren bu kaosu ıslah etmeye çalışan resmi makamlar defalarca reform girişiminde bulunmalarına rağmen yalnızca bir okul müdürünün, futbolu kendi pedagojik amaçları için kullanmasıyla çalışma başarılı olmuştur. Okul müdürünün öğrencilere birtakım kurallar koyarak oynanmasına izin verdiği futbol sayesinde okulda disiplin artmaya başlamıştır. Futbolun bu evcilleştirme yönü keşfedildikten sonra, yönetenlerin yönetilenlere karşı kullandığı bir silah olmuş ve modern futbolun çeşitli dönemlerinde, çeşitli vesilelerle bu silah kullanılmıştır. Keza Portekiz&#8217;de bu silah, Portekiz&#8217;in faşist diktatörü Salazar tarafından 40 yıla varan bir süre kullanılmış, ve hatta Lizbon Stadyumunun inşası dahi faşist diktatör Salazar&#8217;ın, &#8220;bana on binlerce insanı uyutabileceğim bir beşik yapın&#8221; sözüyle başlatıldığı da bilinir.</p>
<p> </p>
<p>&#8220;Bir &#8220;oyun&#8221; olmaktan çık(artıl)mış futbol; &#8216;insan&#8217; öğesini farklı açılardan bünyesinde barındıran bir spor dalıdır. Yarattığı global ekonomik pazarla geniş halk kitlelerini peşinden koşturan, toplumların ve ülkelerin sosyo-ekonomik geleceklerinde etkileyici rol oynayan, yine toplumların olumlu yada olumsuz kitle psikolojilerine yön veren futbol, hayatımızın ayrılmaz bir parçasıdır. Günümüzde futbolun bu derece popüler hâle gelmesinin önemli bir sebebi de, profesyonelliktir. Futbolun, çok büyük miktarlarda para getirdiğini gören gençlerin çoğu; bu sporu yalnız zevk için değil, aynı zamanda meslek olarak da seçmektedirler.&#8221;<strong><strong>[11]</strong></strong></p>
<p> </p>
<p><strong>Futbol Üzerine Uzunca Bir Dipnot: </strong></p>
<p>Futbol, bilindiği üzere, diğer spor dalları gibi &#8220;dostluğu pekiştiren&#8221; bir araç olarak savunulur. Bu maksatla &#8220;dostluk müsabakaları&#8221; yapılır, kupalar verilir ve &#8220;önemli olan kazanmak değil, dostluktur&#8221; nutukları atılır. Başlangıçta, yani tüketim toplumu öncesi dönemlerde bu tür müsabakaların insanlar arası ilişkilerde kısmen pozitif bir işlev gördüğü söylenebilir ama şimdiki zamanda spor adına yapılan müsabakalar insanları birbirine düşman yapmanın yada aradaki düşmanlıkları yeniden üretmenin bir aracı olarak işlev görmektedir. Futbol ise bu alandaki en etkili silahtır. Öyle ki, eski Portekiz diktatörü Salazar, &#8220;ülkeyi 40 yıl boyunca nasıl yönettiniz?&#8221; sorusunu cevaplarken, &#8220;üç F ile&#8221; diye cevap verdiği bilinmektedir. Bu &#8220;üç F&#8221;den birisi Futboldur.<br />
Keza İtalya&#8217;nın faşist lideri Mussolini, 1934 yılında yapılan &#8220;Dünya Kupası&#8217;nın ideolojisini yaymak için eşsiz bir fırsat olduğunu&#8221; söylüyordu. Ve bu söylemiyle, futbolla siyasetin nasıl iç-içe olduğunu, daha doğrusu futbolun ne ölçüde siyasetin aracı olduğunu çok net bir biçimde izah ediyordu.</p>
<p> </p>
<p>Futbolun siyasetle ilişkisi o kadar güçlü ki, Güney Amerika&#8217;da darbeler önemli maç saatlerinde planlandı. Avrupalı Nazi gruplar, maçlardan sonra mobilize ettikleri kitlelerle birlikte göçmen mahallerine saldırdı. Türk devletinin kontrolündeki faşistler, her maçtan sonra &#8220;Şehitler Ölmez, Vatan Bölünmez&#8221; naralarıyla Kürtlere, çeşitli azınlıklara ve etnik milliyetlere saldırdı. Özcesi Futbol, egemenler açısından önemini korumaya artarak devam ediyor. &#8220;İktidarların futbola yaklaşma nedeni, futbol büyüsünün altında dönen sıcak para hareketidir. Hem bu sektörde egemen olmak, hem de futbolu siyasal bir varoluş aracı olarak kullanmaktır temel amaç. Bu tüm uluslarda böyle olmuştur. Futbol, zaman zaman temel bir hareket alanı olmuş, zaman zaman da biraz kıyısından siyasete giren tali <strong><span style="text-decoration: underline;">bir yönlendirme aygıtı olarak yine de her zaman kullanılmıştır.</span></strong>&#8220;<strong><strong>[12]</strong></strong></p>
<p> </p>
<p><strong>Euro 2008</strong> Avrupa Şampiyonası vesilesi ile yazdığımız bu yazımızda, Tüm bunların yanı sıra, tekrardan belirtmek gerekiyor ki, 2006 Dünya Futbol Şampiyonası&#8217;nın Almanya&#8217;da yapılması normal işleyişin bir sonucu değil, siyasi bir müdahalenin sonucudur. Herkesin bildiği gibi, başlangıçta beklentiler bu şampiyonanın G.Afrika&#8217;da olacağı yönündeydi. Ama yürütülen yoğun &#8220;diplomasi&#8221; ve ünlü Alman firması Adidas&#8217;ın devreye girmesiyle şampiyonanın Almanya&#8217;da yapılması kararlaştırılmıştı.<br />
Peki, neden Almanya? Almanya, çünkü Alman burjuvazisinin geleceğe dönük planları bakımından bu şampiyonanın Almanya&#8217;da yapılması oldukça önemliydi. Ve start verildi. Dünya Kupası vesilesiyle Almanya&#8217;da tam bir seferberlik başlatıldı. Her kentte büyük ekranlar kuruldu. Ve bu ekranların civarına yiyecek, içecek ve özellikle Dünya Kupası&#8217;na katılan ülkelerin &#8220;ulusal&#8221; renklerini taşıyan eşyaların satıldığı pazarlar kuruldu. Sanki savaş çıkacakmışçasına insanlar günler öncesinden yiyecek ve içecek stoklamak için mağazalara hücum ettiler. Cafe ve Lokantalar salonlarına büyük boy televizyon kurdular. Arabalar, evler ve işyerleri Alman ve Dünya Kupası&#8217;na katan diğer ülkelerin bayrakları ile donatıldı. Ve insanlar yüzlerini &#8220;ulusal renkler&#8221; ile boyayıp, üzerlerine yine bu renkleri taşıyan şortlar ve T-Shirt&#8217;ler, şapkalar geçirdiler; dahası, neredeyse bütün toplum, sanki sözbirliği etmişçesine futboldan başka bir şey konuşmaz oldu. Sokaktaki vatandaş bu ruh halindeydi ve devlet&#8217;te devletliğini yapmak için kolları sıvamıştı.</p>
<p> </p>
<p>&#8220;Haziran 2006 düzenlenen Dünya Kupası için ezici çoğunluğu erkek olan 3.5 milyon taraftarın Almanya&#8217;ya gelmesi beklenirken; Almanya&#8217;ya 40 bin civarında seks işçisi kadını getiriliyordu&#8230; Bu da normal! Ama kara haber şu: Bu seks işçisi kadınların büyük bir kısmının insan kaçakçıları tarafından fuhuş&#8217;a zorlanan kadınlar olacağı tahmin ediliyormuş. Fuhuşun serbest olduğu Almanya&#8217;da, bu sektörün yıllık cirosu 1.6 milyar dolarmış ve şimdi bu sektörün patronları, ellerini ovuşturarak taraftarların ülkeye girecekleri anı heyecanla bekliyorlarmış&#8230;&#8221;<strong><strong>[13]</strong></strong><strong> </strong>olarak ifade edilen 2006 Dünya Kupası öncesi hazırlıklarına ilişkin bu değerlendirme, bu gün <strong>Euro 2008</strong> Avrupa Şampiyonası açısından da aynı gerçekliğini korumaktadır. Benzeri hazırlıklar bugünde Avrupa Şampiyonası için İsviçre ve Avusturya tarafından yapıldı ve buda &#8220;taraftara, insanlara hizmet&#8221; olarak ifade edildi. Dünya Kupası dolayısı ile sefer halinde olacakların ihtiyaçlarını karşılamak maksadıyla, Almanya&#8217;da hali hazırda kayıt altına alınmış 400 bin kadın, erkeklerin talebini karşılayamaz korkusuyla, dışarıdan 40 bin civarında kadın getirildi. Devlet izniyle &#8220;genelev&#8221; sahiplerine ve kadın tacirlerine bu büyük talebi karşılamak maksadıyla geçici &#8216;seks çadırları&#8217; kurduruldu. Berlin Olimpiyat Stadı yakınında &#8216;Eros Center&#8217; adı verilen duş ve prezervatif dağıtıcılı 650 kabini bulunan 3 bin metrekarelik bir &#8220;genelev&#8221; kuruldu. Ve Dünya Futbol Şampiyonası başladı. Güncel olaylar, gelişmeler, açlık, yoksulluk, savaşlar, işkenceler, insan hakları ihlalleri, doğal afetler, sağlık sorunları, vd hiç ama hiçbir şey medyada doğru düzgünce yansımadı ve tartışılmadı.Medya tüm bu gerçekliklerden kitleleri uzak tutabilmek için alabildiğine ciddi bir performans gösterdi ve bir ay boyunca neredeyse herkes ama herkes, ister lehte ister alehte olsun, yalnızca futbol konuştu.</p>
<p> </p>
<p>Alman burjuvazisi 1936 Berlin Olimpiyat Oyunları&#8217;nı, biyolojik ayrıma dayanan bir milliyetçiliğin ve ırkçılığın bütün yeryüzüne ilan edilmesi için bir fırsat olarak değerlendirmişti. Her ne kadar siyahi atlet Jess Owens, 1936 Berlin Olimpiyatları&#8217;nda Hitler&#8217;in &#8220;üstün ırk&#8221; ideolojisini yerle bir edip, Hitler&#8217;in Olimpiyat Stadı&#8217;nı terk etmesine yol açmış olsa da, gerek Berlin Olimpiyat Stadı gerekse de 1936 Berlin Olimpiyat Oyunları tarihe biyolojik ayrıma dayandırılan &#8220;ırkların yarışı&#8221;, daha doğrusu &#8221;Beyaz ırkın üstünlüğü&#8221;nün ispat edilmeye çalışıldığı olimpiyat olarak geçmiştir.<br />
Aradan 70 sene geçtikten sonra, Berlin Olimpiyat Stadı bu kez tarihe yeni Alman Kimliği&#8217;nin ölçütlerinin ve ulusçuluğunun ilan edildiği yer, 2006 Dünya Futbol Şampiyonası ise yeni &#8220;Alman Kimliği&#8221;nin ve ulusçuluğunun ilan edildiği Şampiyona olarak geçmiştir.</p>
<p> </p>
<p>&#8220;Kültür sanayisinin futbol sektörü amansız bir rekabet, forma renklerinin hiyerarşisi ve ulus temsili ile her zamankinden daha fazla ulus devlete olan sadakati ve duygusal aidiyeti üretmekte. Atılan her gol yeni bir fetihtir; kazanılan her maç ulusun ispatı&#8221;dır!&#8221;<strong><strong>[14]</strong></strong></p>
<p> </p>
<p>Kapitalist-emperyalist sistem  için futbol  kitleleri oyalayan, toplumu siyasi konularda tepkisizliğe iten, ülke gündemini saptıran bir afyondur. Yalnızca,  Franco, Salazar,  Mussolini vb  gibi faşist diktatörler tarafından yönetilen ülkelerde  değil, son derece &#8220;modern rejimler&#8221;e sahip ülkelerde de futbol, toplumu pasifize etmek amacıyla kullanılmıştır. Günümüzde de bu tür örnekleri görmek mümkündür. Futbol, geçmişten günümüze  iktidarlar tarafından toplumları etkisizleştirmek amacıyla kullanılmıştır. Ülkemizde de benzer bir durum mevcuttur. Türkiye&#8217;de stadyum seyircisinin yaş ortalaması oldukça  düşük ve bu genç nüfus futbol kelepçesiyle kontrol altında tutulmaktadır. Toplumların dinamizmini sağlayan genç nüfusun, futboldan çok daha önemli konulara eğilmesi engellenmektedir. Gençler holiganizm, , şiddet, cinsel istismar, uyuşturucu gibi kötü alışkanlıklarla tanıştırılmakta ve bu tür olumsuzluklara bağımlı hale getirilmektedir. Bu şekilde afyonlaştırılması başarılmış beyinler, sistem için daha kolay kontrol altına alınıp yönlendirilebilecek ve kendisine karşı olası bir örgütlü mücadelenin içinde yer almayacak, örgütlenmeyecek ve doğal olarak da bir &#8220;tehlike&#8221; arz edemeyecektir. Aksine ırkçı, şoven histerilerle donatıp sistemin baston değnekleri haline getirecektir. Ki, günümüz endüstriyel futbolunun yarattığı en büyük şey yalnızca sermaye değil, Gerek saha içinde, gerek saha dışında rakiplerinin birbirlerine yaptıkları ırkçı saldırılar futbolu spor olmaktan çıkarttı adeta ırkçılığı geliştiren bir sektör haline geldi. Futbol sektörünün büyütmüş olduğu devasa sermaye, bu özgülde ki mafya ve devlet ilişkileri içinde ki kirli ve karanlık boyutları da arttırarak derinleştirdi. Son yüz yıl içerisinde, insanlığı ve sosyal hayatı futbol kadar derinden etkileyen başka bir olgu bulmak çok zor olsa gerek.!(?) Milyonları peşinden koşturan, insanların uğruna hayatlarını adadıkları, bir din gibi insanları kendine bağlayan, beyinlerine afyon şırıngalıyan ve hayatlarını şekillendiren bir &#8220;top oyunu&#8221;!</p>
<p> </p>
<p>Peki bu silahın egemenler tarafından kullanılışı ne zamandan beri işçiler ve ezilenler için tehlikeli olmaya başlamıştır? Binlerce yıldır soylular ya da halk tarafından oynanan, küçük gövde gösterileri ve ayaklanmalara sahne olan futbolun, birden kitlesel tüketime dönük olarak yeniden organize edilmesi, kurumsallaşması Avrupa&#8217;da sanayileşmenin büyük bir ivme kazandığı döneme denk gelir. 1870&#8242;lerde yaşanan ekonomik ve siyasi krizin ardından Avrupa&#8217;da kurulan spor kulüplerinin sayısı hızla artmıştır. Bu kulüplerin ve buralarda oynayan oyuncuların, bunalımın en fazla yaşandığı maden ocakları ve fabrikalardan çıkması, üstelik de bu kulüplerin bizzat fabrika sahipleri tarafından kurulmuş olması, sporun ve özelde de futbolun ekonomik ve siyasi bunalımları gizleyen bir araç olduğunun apaçık bir göstergesidir. Aynı işkolunda çalışan ve sınıf çıkarları gereği dost olan, sermayeye karşı örgütlenme ihtiyacı duyan işçiler, sermayenin futbol silahına yenik düşmüşlerdir. Burjuvazi fabrikalarda futbol aracılığıyla sınıf karşıtı dostluklar yaratarak, fabrikalar arası rekabeti körüklemiş ve sonuçta yarışma sürecinde işçi-patron bir renk altında bir tarafta; yine işçi-patron başka bir renk altında karşı tarafta birbirileriyle topyekün bir mücadelenin içine itilmişlerdir. Böylece sömürü kolayca yeniden üretilmiştir. Fabrikalarda başlayan futbol üzerinden sömürü, mahalle, şehir ve ülke bazında devam etmiş ve bugün ciddi boyutlara ulaşmıştır. İki ayrı emekçi mahallesi arasında yapılan futbol karşılaşmaları taşlı sopalı kavgalara dönüşmektedir. Yine sınıf düşmanı burjuvaziye karşı uluslararası bir örgütlenmeyle mücadele etmesi gereken işçiler emekçiler, milli maçlarında kendi burjuvazisiyle kol kola girip, diğer ülkenin halkına emekçilerine küfretmekte veya saldırmaktadır. Bu durum, kaderini ancak sermayeye karşı örgütlü savaşımla değiştirebilecek olan işçilerin aleyhine olmaktadır.</p>
<p> </p>
<p><strong>İspanya İç Savaşı ve Franco Faşizmin İktidarı!</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p align="right">&#8220;Onları yüz binlik beşiklerde uyutuyorum!&#8221;<strong><strong>[15]</strong></strong><strong></strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p>Futbol afyonunun kitleleri uyutmasına, onların düzen sınırları içerisinde deşarj olmalarına en iyi örnek Franco faşizmi ve İspanya&#8217;dır. Bu konuda herkesin aklına Franco&#8217; nun İspanya &#8216;yı 30 yıl boyunca yönetmesinde 3F&#8217;nin ne gibi kolaylıklar sağladığını bilir. Bu 3F; <strong>Fiesta</strong> (şölen), <strong>Fuhuş</strong> ve <strong>Futbol</strong> ile yönettiği akla gelir. Ancak bu sözler diktatör Antonia Salazar&#8217;ın &#8220;Portekiz&#8217;i 40 yıl süreyle 3F- Fiesta, Fadima (örgütlü din) ve Futbol ile yönettim&#8221; sözlerinden esinlenerek Franco&#8217;ya uyarlanmıştır. Tabii Franco&#8217;nun Barnebau Stadı için &#8220;Bana 150 bin kişilik uyku tulumu yapın&#8221; sözünün de, futbolun afyon olarak kullanılması konusunda Salazar&#8217;ın sözünden aşağı kalır yanı yoktur. Yine İspanyol faşist diktatör Franco&#8217;ya, toplumu nasıl böyle kontrol altında tutabiliyorsunuz diye sorduklarında: &#8220;Onları yüz binlik beşiklerde uyutuyorum&#8221;. diye cevap vermiştir. Franco&#8217;nun yüz binlik beşik olarak nitelendirdiği yerler stadyumlardı.</p>
<p> </p>
<p>Faşist General Franco, 1930&#8242; larda Avusturya, Katalonya gibi bugün İspanya sınırları içerisinde yer alan bölgelerde patlak verip tüm İspanya &#8216;ya yayılmaya başlayan bir proleter devrimi askeri darbeyle engellemeye çalışmıştır. Daha sonra bu süreç bir iç savaşa dönüşmüş bu iç savaş 1939&#8242;da Franco güçlerinin zaferiyle sonuçlanmıştır. Franco 1939&#8242; dan 1975&#8242;deki ölümüne kadar ülkeyi faşist bir diktatörlükle yönetmiştir. Birçok muhalifin sürgüne gönderildiği, devrimcilerin katledildiği bu dönemde, Franco rejimi, Bask ve Katalan halklarının da kültürlerini yok etmeye çalışmış, ülkelerini işgal etmiştir. Dilleri yasaklanan, çeşitli baskılara maruz kalan bu halkların o dönemde ki tesellilerinden birisi de kendi futbol kulüpleri olmuştur.</p>
<p> </p>
<p>Futboldan bıkmış bir Katalan kadına, Barça&#8217;nın Real Madrid&#8217; i yenmesine neden sevindiği sorulduğunda şu yanıtı vermiştir: &#8220;Franco özerkliğimizi yok etti, dillimizi yasakladı ve Real Madrid taraftarıydı&#8221;. Franco döneminde Real Madrid maç yapmak için Barcelona&#8217;ya gelince Nou Camp Stadı&#8217;nın tribünleri yasaklanmış Katalonya bayraklarıyla donanırmış. Barça taraftarları bu maçlardan sonra en az futbolcular kadar yorgun olurlarmış. Sokaklarda &#8220;Katil Franco&#8221; diye bağıramayan insanlar bunun yerine tribünlerde Real Madrid&#8217;li futbolculara bağırırlarmış.</p>
<p> </p>
<p>Katalonya varlığını sadece Nou Camp&#8217;ta sürdürüyordu ve Franco&#8217;nun el sürmediği tek Katalan sembolü de Barça&#8217;ydı. Bugün de bu durum hala devam etmektedir. Katalan kimliğinin yeniden üretildiği ve sergilendiği yer Nou Camp&#8217;tır. Milli formanın yerine ikame edilen Barça forması Katalan kimliğinin simgesi olmuştur. Formasını kutsal olarak kabul edilmesi nedeniyle Barcelona milyonlarca dolar teklif edilmesine rağmen formasına reklam almayı reddetmektedir. Barcelona&#8217;ya &#8220;bir kulüpten öte&#8221; bir anlam yükleyen Katalanlar, Franco faşizminin bitişini; Franco&#8217;nun ölümü ile değil, Barça&#8217;nın Real Madrid&#8217;de 5-1 gibi farklı bir skorla yenişi ile simgelemeyi tercih ederler.</p>
<p> </p>
<p>Atletic Bilbao da Barcelona kadar güçlü olmasa da İspanya&#8217;nın önemli kulüplerinden biridir. Bask ülkesinin takımı olan Atletic, Bask kökenli olmayan hiçbir oyuncu oynatmayışıyla ve kendi evindeki (San Names) başarılarıyla ün kazanmıştır. SanNames&#8217;e giden bütün rakipler korku içinde sahaya çıkmaktadır. Bu durum taraftarlar arasında &#8220;Atletic çıkınca ETA susar&#8221; şeklinde özetlenmektedir. Aslında bu cümle bile futbolun kitleleri apolitikleştirdiğinin apaçık göstergesidir. Zira Bask bölgesinin özgürlüğünü savunan ve bunun için mücadele eden ETA örgütü, bir futbol kulübüyle ikame edilmektedir.</p>
<p> </p>
<p>Hazır konu İspanya iç savaş yıllarından açılmışken, bu dönemi oldukça özlü dizelerle dile getiren Kutup Yıldızı isimli müzik topluluğunun sözlerine yer vermeden, iç savaş yıllarında Franco faşizmine karşı mücadele eden devrimci-komünist Partizanlarıda anmadan geçmek olmaz.<br />
&#8220;Bir koridor gibi çın-çın öten daracık sokaktan, ayaklarını vura vura uluslararası birlikler geçiyordu. Kimler yoktu ki aralarında? Uzun saçlı aydınlar, inatçı komünistler, nietzsche bıyıklarıyla yaşlı, sovyet filimlerindeki jönleri andıran yüzleriyle genç polonyalılar, kafası traşlı almanlar, cezayirliler, bunların arasına yalnışlıkla karışmış ispanyollar denebilecek italyanlar, hiç kimselere benzemeyen ingilizler, moris tores&#8217;e ya da moris şovalye&#8217;ye benzeyen fransızlar&#8230; Hepsi de çelikleşmiş dimdik!</p>
<p>Kışlalarına yaklaşıyorlardı ya, birden marş söylemeye başladılar. Ve yeryüzünde ilk defa olarak savaş düzeninde yürüyen her ulustan karmakarışık bir sürü adam, enternasyonal&#8217;i bir ağızdan söylemiş oluyordu&#8230;</p>
<p> </p>
<p>Kimselere nasip olmayan böylesi bir kardeşleşmenin görkeminden titredi madrid. Coşkuyla fısıldadı tek bir ağız gibi: &#8220;bizimle savaşmaya, bizimle ölmeye gelmişler!&#8221; Onların dil sorunu yoktu, dünyayı yaratan ellerinden tanırlardı birbirlerini. No Pasaran sır değildi onlar için. ve hangi dilde verilirse verilsin anlarlardı &#8220;hücum!&#8221; komutunu. yüzlerini bile görmedikleri ispanya işçi ve köylüleri için aynı kahramanlık ve sadelikte öldü onlar. Öldüler haykırarak! diz çökerek yaşamaktansa ayakta ölmek yeğdir! No Pasaran!&#8221;</p>
<p>&#8221;Proleterya partisi, savaşta en ön safta / beşinci alayı kurdu /savunmak için ispanya&#8217;yı. / İspanya&#8217;nın çiçeği, en kırmızı çiçeği halkın / omuz omuza 4 taburla / dövüşüyor madrid sokaklarında. / Anacığım, anacığım / bak şuraya şarkılarla yürüyor alayımız, yürüyor savaşa doğru, yürüyor faşizme karşı! / <strong>No Pasaran</strong><strong>&#8230;</strong>&#8221;</p>
<p> </p>
<p>1970&#8242;lerden sonra esmeye başlayan küreselleşme rüzgarıyla futbol da bir kabuk değiştirme dönemine girmiştir. Bugün, az gelişmiş bir ülkenin milli gelirine denk bir bütçeye sahip futbol kulüpleri yeşil sahalarda boy gösteriyor. Yeşil sahalara sığamayan, borsalara, parlamentolara ve medyaya taşan futbolda yaşanan değişiklikler futbolun ve yan ürünlerinin pazarlanmasında, futbol-medya-politika-mafya ilişkisinde, taraftar ve yıldız futbolcu profilinde ve taktik anlayışlarda da bir kabuk değiştirmeye dönüşüyor. Artık kulüpler için ideal seyirciler şarkılar söyleyip çırpınan proleterler değil, stadyum localarına kurulan V.I.P. (Very Important Person)<strong><strong>[16]</strong></strong>&#8216;ler!</p>
<p> </p>
<p><strong>Son Olarak;</strong></p>
<p>Klasik bir söyleme dönüşmüş olabilir, belki iktisadi ya da sosyal yönüyle &#8216;saçma&#8217;da gelebilir kimi okuyuculara, ama hiç düşündünüz mü, bir yıl, ya da sadece bir ay Türkiye&#8217;de veya Avrupa&#8217;da ki futbol ligleri iptal edilse, ona harcanan paralarla neler yapilabileceğini? Ne kadar açlık sınırında yaşayan insan açlığın pençesinden çekilip alınabilirdi? Ne kadar eğitim için maddi imkansızlıklardan dolayı eğitimini yarıda bırakan,yada okumak isteyen insan okutulabilirdi?</p>
<p> </p>
<p>Daha &#8216;global&#8217; düşünecek olursak, bir yıllık futbol liglerinin masrafları, dünyanın çeşitli kıtalarında ve özel olarakta Afrika kıtasında, insanların açlıktan, sefaletten öldüğü, içecek su dahi bulamadığı, ortalama ömrün 40 yılı aşmadığı afrika ülkelerinde yaşamlarını yoksulluk içinde sürdüren binlerce insanın yaşamlarını kurtarmaya yetecek denli büyüktür!</p>
<p> </p>
<p><strong>Son Söz Yerine;</strong></p>
<p>Özetlersek egemenler günlük hayatta kültürel ve söylemsel olarak kendi hakikatini yaratır ve bunu meşrulaştırmaya çalışır. Egemen bir iktidarın kendi gerçekliğine kitleleri ikna etmesi gerekir. Her iktidar kendi karşıtlığını yaratır ve karşıtıyla sivil alanda ideolojik hegemonya savaşına girer. Her toplumsal ve kültürel alan hegamonya mücadelesinin alanıdır ve bu alanlar hem bir birlerinden özerk hem de bağımlıdır. Bu anlamda hegemonya mücadelesi hem teker teker özerk alanlarda hem de alanların kesiştiği noktalarda sürmektedir. Bu anlamda &#8221;futbol sadece futbol değildir!&#8221; Futbol hegamonya mücadelesinin sürdüğü egemen ideolojinin kendini yeniden ürettiği bir alandır. Futbol aracılığıyla ırkçılık, cinsiyetçilik, milliyetçilik gibi egemenleri besleyen ideolojiler meşruluk kazanmaktadır.</p>
<p><strong> </strong></p>
<p>Futbol, Egemenlerin halkın gündemini suni bir takım konu ve olaylarla doldurması, kapitalistlerin  yaptığı sömürü girişimlerini gizlemek adına kullanılan zekice bir stratejidir!</p>
<p>Halkın zihinlerinin asıl gündemin dışında tutulması, tepki doğurabilecek faaliyetleri görmesinin engellenmesi, egemenlerin günümüzde varlıklarını sürdürmeleri için olmazsa olmazdır. Bu vesileyle oluşturulan yapay gündemlerde elde en iyi iş gören silah hiç kuşkusuz ki futboldur.<br />
Yığınları kahve köşelerine maç izlemek için tıkıp, kitap gazete okuyup aydınlanmasını engellemek varken, neden sömürünün yarattığı esareti dert etmeleri istensin ki? Gazetelerin arka sayfadaki spor haberinde futbolcunun geçen haftaki sakatlığının geçmesi, haftaya oynanacak x-y maçına hazır olabileceği &#8216;haberleri&#8217; memleketi sömüren ve emperyalistlere peşkeş çekenlerin toplumu nereyi götürdüğünü yazan gazete makalelelerinden daha önemlidir!<br />
İnsanlığın ayaklar altına alınıp çiğnenmemesi için ve özgürlüğü için bir karşı duruş / karşı çıkıs neden olsun ki? Günde 2 doların altında yaşamlarını sürdürmek zorunda kalan milyonlardan, yanı başımızda katledilen,dili,kültürü,kimliği kısacası herşeyi yasaklanan ve yok sayılan Kürt ulusundan, dağ başlarında, sokak ortalarında, işkence tezgahlarında ve hapishanelerde katledilen ve devrim düşüyle herkesin eşit ve özgür olduğu bir dünya isteyen devrimci-komünistlerin katledilmesinden bize ne! Yarın derbi var!</p>
<p> </p>
<p><strong>F</strong>un-<strong>F</strong>iesta-<strong>F</strong>utbol gerçekliğini bilmeyenimiz ve de bu 3F&#8217;nin muhabbetini yapmayanımız yoktur&#8230; &#8220;Ama bu da; işin futbol boyutuydu&#8221;!!! denilerek işin içinden çıkılmaya çalışıldığı da her daim görülmektedir. Bu yaklaşım ne yazık ki pratik yaşamı ifade etmediği gibi, sistemin uyuşturucu zehir&#8217;ine karşı panzehir olma bilincinde de kırılmaların yaşandığını ifade etmektedir&#8230;</p>
<p> </p>
<p>Pascal&#8217;ın, &#8220;Diz çök, inanırsın&#8230;&#8221; diyen &#8220;saçmalığı&#8221;ndan malûl yerkürede, keşke yeryüzü, Bertolt Brecht&#8217;in, &#8220;Dünyadaki her şey, onu işleyip daha da güzelleştirenlerindir,&#8221; deyişindeki gerçeklik üzerinde olabilseydi; ama değil&#8230;</p>
<p> </p>
<p> </p>
<p><strong>Yararlanılan, Alıntılar ve Aktarımlar Yapılan Başlıca Kaynaklar:</strong></p>
<p>- Endüstriyel Futbola Karşı Tribün Kültürü Dergisi,<br />
- Futbol Asla Sadece Futbol Değildir; Simon Kuper, İthaki Yayınları<br />
- Futbol A.Ş. &#8211; Christian Authier,<br />
- Futbolun Kısa Tarihi &#8211; Theo Stemmler,<br />
- Özgür Üniversite Forumu; &#8220;Türkiye Nereden Nereye? Sporda Dejenarosyon, Spor Etiği ve Sosyalist Etik&#8221;; Metin Kurt,<br />
- Alsancak Stadı açık tribünü<br />
- Adem KURTAR<br />
- http://www.mavidefter.org</p>
<p>- http://www.komunistzemin.org</p>
<p>- www.koxuz.org</p>
<p>- http://www.haberfinike.com (Salih Emre AKBAŞ)</p>
<p>- http://www.candundar.com.tr</p>
<p>- BilimTeknik Dergisi sayı: 315 (Caner Açıkada)</p>
<p>- Seçilmiş Spor Makaleleri (Yrd.Doc. Dr. Suat Karaküçük)</p>
<p>- Türklerde Spor ( Fehmi İşcan)</p>
<p>- http://www.konya-gsim.gov.tr</p>
<p>- http://www.odevarsivi.com</p>
<p>- http://www.verkac.org</p>
<p>- http://www.sakaryamiz.net</p>
<p>- http://birleselim.net</p>
<p>- http://www.sendika.org</p>
<p>- http://www.itusozluk.com</p>
<p>- BilimTeknik Dergisi sayı: 315 (Caner Açıkada)</p>
<p>- Seçilmiş Spor Makaleleri (Yrd.Doc. Dr. Suat Karaküçük)</p>
<p>- Türklerde Spor ( Fehmi İşcan) </p>
<p><strong>H.GÜRER</strong></p>
<p><strong>Haziran 2008 / Cenevre</strong> </p>
<hr size="1" /><strong><strong>[1]</strong></strong> Simon Kuper&#8217;in kitabının orjinal ismi &#8220;Football Against the Enemy&#8221; olan ve neredeyse bir dünya turu yaparak futbolun politika ve çeşitli kültürlerle ilişkisini araştırdığı &#8221;Futbol Asla Sadece Futbol Değildir&#8221; isimli kitabının adı.</p>
<p><strong><strong>[2]</strong></strong> <strong>Eduardo Galeano &#8221;Gölgede ve Güneşte Futbol&#8221;</strong></p>
<p><strong><strong>[3]</strong></strong>  &#8221;Hareket maddenin varoluş biçimidir&#8221; (Friedrich Engels, Anti-Dühring, s. 116.)</p>
<p><strong><strong>[4]</strong></strong> İki anlam içermektedir : [1] İki veya daha çok şey arasında konum, biçim ve belirli bir eksene göre ölçü uygunluğu. [2] (matematik) Eksen olarak alınan bir doğrudan, benzer noktaları karşılıklı olarak aynı uzaklıkta bulunan iki benzer parçanın birbirine göre olan durumu.</p>
<p><strong><strong>[5]</strong></strong> akıl dışı, mantık dışı. ayrıca sadece görüler, duyular anlamına da gelir. bir de neden-etki bağını akılla kurduğumuz için, nedensiz, temelsiz anlamında da kullanılır. matematikte rasyonel olmayandır.</p>
<p><strong><strong>[6]</strong></strong> Gösteri Çağı</p>
<p><strong><strong>[7]</strong></strong> Alen Markaryan</p>
<p><strong><strong>[8]</strong></strong> Erdal Atabek</p>
<p><strong><strong>[9]</strong></strong> Mustafa Sönmez</p>
<p><strong><strong>[10]</strong></strong> <strong>Aztekler</strong> bugünkü orta Meksika bölgesinde 14. ve 16. yüzyıllar arasında yaşamış bir Orta Amerika halkıdır. Zengin bir mitoloji ve kültürel mirasa sahip Aztek&#8217;lerin başkenti, günümüzde Ciudad de Mexico&#8217;nun bulunduğu Texcoco Gölü&#8217;nün ortasında yer alan Tenochtitlan kentiydi. Çok büyük bir uygarlık kurmuşlardı. Hernan Cortes&#8217;in Meksika&#8217;yı fethi sırasında yapılan ve Tenochtitlan kuşatması olarak bilinen savaş sonucunda Aztekler yenilmiş ve güçlerini kaybetmişlerdir. Ayrıca dünyanın en büyük piramidi Meksika&#8217;da Cholula de Rivadabia&#8217;da bulunur. Azteklere ait piramit 182.107 metrekare alan üzerine kurulmuştur ve yüksekliği 54 metredir.( http://tr.wikipedia.org)</p>
<p><strong><strong>[11]</strong></strong> Temel Demirer</p>
<p><strong><strong>[12]</strong></strong> Hakan Keysan</p>
<p><strong><strong>[13]</strong></strong> Işıl Özgentürk, &#8220;Seks ve Futbol&#8221;, Cumhuriyet, 30 Mayıs 2006, s.20-8.</p>
<p><strong><strong>[14]</strong></strong> Fırat Aydınkaya, &#8220;Dünya Kupası ve Irkçılık&#8221;, Ülkede Özgür Gündem, 21 Temmuz 2006, s.5.</p>
<p><strong><strong>[15]</strong></strong><strong> </strong>Franco</p>
<p><strong><strong>[16]</strong></strong> Eski adı &#8216;Şeref Tribünü&#8217; yeni adı ise &#8216;Çok Önemli Kişi&#8217; yada &#8216;Protokol Tribünü&#8217;</p>
<p>| 26 &#8211; 04 &#8211; 2009 |</p>
<div class="addthis_toolbox addthis_default_style addthis_32x32_style" addthis:url='http://www.atik-online.net/2009/04/futbol-asla-sadece-futbol-degildir1-football-against-the-enemy/' addthis:title='&#8220;Futbol Asla Sadece Futbol Değildir&#8221;[1] &#8211; &#8220;Football Against the Enemy&#8221; ' ><a class="addthis_button_preferred_1"></a><a class="addthis_button_preferred_2"></a><a class="addthis_button_preferred_3"></a><a class="addthis_button_preferred_4"></a><a class="addthis_button_compact"></a></div>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.atik-online.net/2009/04/futbol-asla-sadece-futbol-degildir1-football-against-the-enemy/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Picasso ve Faşizmin Resmi; GUERNİCA!</title>
		<link>http://www.atik-online.net/2009/04/picasso-ve-fasizmin-resmi-guernica/</link>
		<comments>http://www.atik-online.net/2009/04/picasso-ve-fasizmin-resmi-guernica/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 07 Apr 2009 21:07:14 +0000</pubDate>
		<dc:creator>AHM</dc:creator>
				<category><![CDATA[H. Gürer]]></category>
		<category><![CDATA[Köşe Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[Kültür-Sanat]]></category>
		<category><![CDATA[fasizm]]></category>
		<category><![CDATA[pablo picasso]]></category>
		<category><![CDATA[Resim]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.atik-online.net/?p=1622</guid>
		<description><![CDATA[&#8221;Güzellik yoluyla, duyumsayan insan biçim ve düşünceye götürülür; güzellik yoluyla, düşünen insan geriye özdeğe götürülür ve yeniden duyu dünyasına kazanılır&#8230; Güzellik iki karşıt durumu, duygu ve düşünce durumlarını bağlar.&#8221;[1]   Doğumunun 128.yılı (25 Ekim 1881), Ölümünün ise 36.yılı (8 Nisan 1973), Guernica&#8217;yı çiziminin ise 72.yılı (1937) vesilesiyle, bir bütün olarak Picasso&#8217;yu, sanatını ve onun toplumsal olaylara [...]<div class="addthis_toolbox addthis_default_style addthis_32x32_style" addthis:url='http://www.atik-online.net/2009/04/picasso-ve-fasizmin-resmi-guernica/' addthis:title='Picasso ve Faşizmin Resmi; GUERNİCA! ' ><a class="addthis_button_preferred_1"></a><a class="addthis_button_preferred_2"></a><a class="addthis_button_preferred_3"></a><a class="addthis_button_preferred_4"></a><a class="addthis_button_compact"></a></div>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: left;"><a rel="attachment wp-att-54" href="http://www.atik-online.net/wp-content/uploads/2008/12/kose_yazisi.jpg" title="kose_yazisi"><img class="alignleft size-thumbnail wp-image-54" title="kose_yazisi" src="http://www.atik-online.net/wp-content/uploads/2008/12/kose_yazisi-100x100.jpg" alt="kose_yazisi" width="100" height="100" /></a>&#8221;Güzellik yoluyla, duyumsayan insan biçim ve düşünceye götürülür;<br />
güzellik yoluyla, düşünen insan geriye özdeğe götürülür<br />
ve yeniden duyu dünyasına kazanılır&#8230;<br />
Güzellik iki karşıt durumu,<br />
duygu ve düşünce durumlarını bağlar.&#8221;<strong><strong>[1]</strong></strong><strong> </strong><strong> </strong><span id="more-1622"></span></p>
<p>Doğumunun 128.yılı (25 Ekim 1881), Ölümünün ise 36.yılı (8 Nisan 1973), Guernica&#8217;yı çiziminin ise 72.yılı (1937) vesilesiyle, bir bütün olarak Picasso&#8217;yu, sanatını ve onun toplumsal olaylara karşı duyarlılığını ifade etmek gerekiyor. Ünlü tablosu Guernica ile faşizmin insanlık dışı caniliğini ve sonuçlarını tüm dünyaya göstermesi bakımından da picasso, dönemin koşulları içerisinde anti-faşist mücadeleye son derece önemli katkıda bulunmuş ve faşizmi uluslararası düzeyde de teşhir etmiştir. Keza Guernica adlı eseri yanlızca faşizmi resmedip teşhir etmekle kalmamış, aynı zamanda tarihin en etkileyici politik eserleri arasında yer almayıda başarmıştır. </p>
<p>Yaşadığı yüzyıl da (20.yy) sanatsal üretimlerinin hemen hepsi, toplumsal bir süreci, bir kesiti ve olguları ifade eden üretimler içerisinde bulunmuştur picasso. Halktan, toplumsal olgulardan kopuk bir &#8216;sanat&#8217;ın yerine, insanlığın duygu ve düşüncelerini, onların sevinç ve göz yaşlarını, yaşanan bireysel ve toplumsal trajedi ve olayları işlemiştir sanatıyla. Picasso&#8217;yu, sanatını icra ederken, insanları sanatının maddi kaynağı ve hasadın üretildiği toprak olarak ele aldığını görmek mümkün. Öyle ki, sürekli üreten bir usta, toprağı kardıkça da ekini büyüten ve bereketli bir şekilde elde eden türden!.. </p>
<p>Yaşadığı dönemin çizdiği çizgiler, gerek sanat alanında ve gerekse dünya görüşü açısından zorlanarak kırılması gereken sınırlardır adeta. Klasik resim sanatında geliştirmiş olduğu yöntem ve tarz, onu ve tarzını bir akım olarak ele almayı gerekli kıldı. Picasso ve Georges Braque tarafından yapılan çizimler ve çalışmalar, 1907 yılında Kübizm<strong><strong>[2]</strong></strong> denilen sanat akımının başlatılmasına ve çok geçmeden 1910 yıllarında da iyice yaygınlaşmasına vesile olurlar. </p>
<p>Şüphesiz ki, Kubizm&#8217;i bir akım olarak ortaya çıkarıp yaygınlaştırmakla sınırlı değildi sanata olan katkıları. Diyebiliriz ki onun derinliği, yaşadığı yüzyılda doğan bütün sanat akımlarına ilham vermiştir. Ve pek tabii ki Georges Braque ile geliştirdikleri Kübizm akımı ile de tarihe geçtiler. Bu bakımdan da sanata olan katkıları son derece zengin ve nitelikli. Kübizm akımı; sanat camiasında bir çok kişi tarafından &#8220;anlaşılması zor, karmaşık bir üslup&#8221; şeklinde yorumlanıyor olmasına rağmen, O; 20.yüzyılın en etkin sanat akımı olarak kabul görüyor. Keza, Kubizm akımının en önemli örnekleri olarak da  bir genelevdeki beş hayat kadınını ifade eden &#8220;Avignonlu Kadınlar&#8221; isimli tablonun yanısıra (Les Demoiselles d&#8217;Avignon &#8211; 1907) İspanya İç Savaşı&#8217;nı anlatan ve faşizmin resmini sembole eden &#8220;Guernica&#8221; (1937) adlı tabloları kabul edilir. </p>
<p align="right"><strong>Yaşamı:</strong></p>
<p align="right">&#8220;Yaptığım her şeyi bugün çerçevesinde kalması dileğiyle yapıyorum&#8230; </p>
<p align="right">Söylenmesi gereken bir şey olduğunu düşündüğümde </p>
<p align="right">ne geçmişi ne de geleceği düşünürüm, </p>
<p align="right">sadece o ânı göz önünde bulundururum.&#8221; <strong><strong>[3]</strong></strong><strong> </strong><strong> </strong></p>
<p>Gerçek adı <strong>Pablo Ruiz Picasso</strong>&#8216;dur. 25 Ekim 1881&#8242;de İspanya&#8217;nın Málaga şehrinde dünyaya gelen Picasso, yaşamının ilk on yıllarını doğduğu kasaba Málaga&#8217;da geçirdikten sonra hayatının çoğunu Paris&#8217;te geçirir. Kübizm akımını yaratan kişiden biridir. Modern dünyanın bir parçası olan gazeteler, afişler, posterler, ve işaretler; hep Kübizm akımının esin kaynaklarıdır onun için. Sanat dünyasında çığır açan Kübizm akımının Georges Braque&#8217;la birlikte öncülüğünü yapar. Ona göre sanat; kendini ifade etmenin en özgür şeklidir. Aynı zamanda Picasso, kendi çağının en üretken ve en ünlü ressamlarından birisidir. O denli üretkendir ki; Guinness<strong><strong>[4]</strong></strong> Rekorlar Kitabı&#8217;na göre ardından insanlığa, toplam 13,500 resim, 100,000 baskı, 34,000 kitap resmi ve 300 heykel ve birçok seramik ve çizim üreterek bırakmıştır. Yine tüm bu eserlerinin genel dökümünün ardından 1973 yılında yapılan eserlerinin toplam fiyat değeri ise ortalama 750 milyon dolar olabileceği tahmin edilmiştir. </p>
<p>Mavi renk, çocukluğundan itibaren Picasso&#8217;nun en sevdiği renk olmuş ve bu renk, ilk dönem resimlerinde güçlü duyguları ve hüznü ifade edebilmek için kullanılmıştır. Bu dönem picasso&#8217;nun çizimlerine en çok ağırlık veren yön ise yaşlılık, fakirlik ve ölüm konuları üzerine eğilmesi olmuştur. Acı ve Hüzün, sevinç ve duygularını ve bir bütün olarak yaşadıklarını mavi renk tonlarıyla çizimlerine ve tablolarına yansıttığı bu döneme &#8220;Mavi Dönem&#8221; adını veren Picasso, resimlerinde güçlü duyguları ve hüznü ifade edebilmek için çaba sarf etmiştir. </p>
<p>Birinci emperyalist paylaşım savaşının ardından Picasso, &#8220;savaş sonrasında toplumsal çözülmeyi ve teknolojik terörün yarattığı dehşeti resimlerine yansıtmaya başlar ve klasik çizgisine geri döner.&#8221; </p>
<p>&#8220;Resimlerim beni sürükler&#8221; der Picasso. &#8220;Ne Matisse, ne Mondrian, ne de Braque gibi modern sanatın önde gelen isimleri Picasso&#8217;nun bu son sözünü onun kadar hissederek yaşayabilmişlerdir. Sanatında her şey hisler ve arzular üzerine kurulmuştur Picasso&#8217;nun. Amacı bir tutarlılık portresi çıkarmaktan ziyade his ve duyguların doruk noktasını yakalamaktır. Yarattığı şekillerle ve bu şekillerin birbirleri ile bağlantısı ile bu anlatmak istediği doruktaki duyguları ifade etmeye çalışıyordu Picasso. Matisse ve Pierre Bonnard gibi renk ustası olmadığı bir gerçek. Ancak Picasso sanatında metaforlar kullanarak adeta Vahi gibi bir ifade katmayı başarıyordu. Bu özelliği ile modern sanat akımına baş kaldırıyordu. Zira modern sanatta hikaye anlatımı yoktur. Ancak Picasso metaforlar<strong><strong>[5]</strong></strong> kullanarak gizlenmiş bir şekilde hikaye anlatıyordu eserlerinde.&#8221;</p>
<p><strong>Yaşamından Kısa Kesitler:</strong></p>
<p>1881 yılında İspanya&#8217;nın Malaga şehrinde dünyaya geldi.</p>
<p>1937 yılında Guernica tablosu ile İspanya İç Savaşı&#8217;nda bombalanan Bask bölgesinde ki Guernica kasabasını ölümsüzleştirdi.</p>
<p>1949 yılında Picasso&#8217;dan üyesi olduğu Komünist Partisi tarafından Paris&#8217;te düzenlenen Barış Kongresi için bir afiş yapması istendiğinde Picasso bugün barışın simgesi olan güvercin resmini yaptı.</p>
<p>1962 yılında Sovyetler Birliği&#8217;nden İkinci Lenin Barış Ödülü&#8217;nü aldı.</p>
<p>1973 yılının Nisan ayında Fransa&#8217;da öldü.</p>
<p>1980 yılında New York&#8217;un ünlü Modern Sanatlar Müzesi&#8217;nde açılan Picasso sergisine 1 milyondan fazla ziyaretçi gitti&#8230;</p>
<p> </p>
<p align="right"><strong>Ve&#8230; Guernica&#8217;nın Öyküsü!</strong></p>
<p align="right">&#8221;Hayır, </p>
<p align="right">resim apartmanları süslemek için yapılmaz, </p>
<p align="right">o düşmana karşı bir saldırı ve savunma silahıdır.&#8221;<strong><strong>[6]</strong></strong><strong> </strong></p>
<p>Picasso&#8217;nun yaşadığı dönem ve dönemin içinden geçtiği ağır süreç tamda İspanya&#8217;da ki iç savaş yıllarına rastlamaktadır. Bilindiği üzere İspanya İç Savaşı, 17 Temmuz 1936 ile 1 Nisan 1939 tarihleri arasında 3 yıllık bir dönemi kapsar. Bu iç savaş İspanya&#8217;da bulunan faşist General Francisco Franco&#8217;nun komutasındaki milliyetçiler ile cumhuriyetçiler arasıda gerçekleşmiş bir iç savaştır. Seçimle iktidara gelen Cumhuriyetçi &#8220;Halk Cephesi&#8221; koalisyonu güçlerine faşist general franco&#8217;nun darbe yapma amaçlı başlatmış olduğu ayaklanmayla başlayan iç savaş üç yıl sürmüş ve çok ciddi kıyımlara neden olmuştur. </p>
<p>Almanya&#8217;da Hitler, İtalya&#8217;da ise Mussolini faşistlerinin Franco&#8217;nun bu iç savaşta zaferle çıkması için asker, uçak, ve cephane yardımlarında bulunurlar. 13,500 kişilik bir ordu gücü Fas&#8217;dan İspanya&#8217;ya taşınır, bununla da sınırlı kalınmayarak ilerleyen günlerde ise, çoğunluğu Alman ve İtalyan faşistlerinden oluşan ve Arap askerlerinin de yer aldığı 200,000&#8242;i aşkın bir ordu gücü bölgeye sevk edilir. Bunun üzerine adına sıkça rastladığımız <strong>&#8220;Enternasyonal Tugaylar&#8221;</strong> denilen ve ütopyayı gerçeğe dönüştürenlerden oluşan ve 55 ülkeden yaklaşık 45 bin gönüllü (bazı kaynaklar 60 bin diyor) ile kurulan bu tugaylar, Franco, Hitler ve Mussolini faşizmine karşı çok ciddi çarpışmalarda yer alırlar. Bu Enternasyonal Tugayların çoğunluğu aydın, yazar, öğretmen, ressam, politikacı, doktor vb kişilerden oluşmaktadır. Enternasyonal Tugaylar savaş sonuna kadar ciddi çarpışmaları sonucu 16 binden fazla kayıp verilir. Artık umudun tükendiği &#8217;38 ekim günlerinde, daha fazla aydının kaybını engellemek için cumhuriyetçiler enternasyonal tugayları lağvederek, özgürlük, eşitlik ve kardeşlik uğruna düşünceleri, kalemleri, çekiç ve keskileri, spatulaları ve fırçalarının yetmediği yerde kanlarını da verebilecek kırmızı karanfilli, siyah atkılı dostlarını büyük bir törenle İspanyadan ayrılan enternasyonal savaşçılar halk tarafından gözyaşları, öpücükler ve çiçeklerle uğurlanırlar. &#8220;1939 nisanında savaş bittiğinde Franco&#8217;nun hapishanelerinde 124 alman, 16 amerikan, 3 Arjantinli, 1 Bulgar, 1 Çinli, 1 Kübalı, 9 Danimarkalı, 32 Fransız, 25 İtalyan, 12 Norveçli, 28 Polonyalı, 1 Romen, 1 Meksikalı, 14 İsveçli, 9 Çekoslovak ve 5 Yugoslav vardı. hepsi kurşuna dizildiler; Hitler&#8217;e teslim edilen almanlar hariç.&#8221;<strong><strong>[7]</strong></strong> Bu yazımız vesilesiyle Enternasyonal Tugaylar&#8217;ın 73.yıl dönümünü ve bu tugaylarda faşizme karşı çarpışan devrimci-komünistleri de anmış olalım. Onları anarken ve bu konuya (Enternasyonal Tugaylar&#8217;a) ilişkin yazımızı sonlandırırken İspanya&#8217;da iki sene savaş cephesinde hemşire olarak bulunan, sonra da kendi ülkesinde faşizme karşı savaşa katılan, şimdi 88 yaşındaki Rus kadının şu söylediklerine ne demeli?</p>
<p>&#8220;İspanya savaşını yitirdik. Ekim Devrimini çaldılar bizden. Büyük Lenin&#8217;e ihanet ettiler. Yeniden başlamaktan başka çare yok. Teslim olacak halimiz yok ya!..&#8221;<strong><strong>[8]</strong></strong> sözlerinde ki o asil ve militan sözcükleriyle sonlandıralım. </p>
<p>Bu savaşta Hitler &#8220;Kondor Lejyonu hava taktikleri&#8221;ni ve teorilerini denemek için oldukça ideal bir fırsat bularak bu deneylerini 27 Nisan 1937 yılında Bask alanında bulunan Guernica adlı kasabanın bombardımanı ile gerçekleştirirler. Üç yıl sonra savaş yarım milyon civarında ölü ve bir milyondan fazlada sürgünle 1 nisan 1939 yılında faşist general Franco&#8217;nun &#8220;zaferi&#8221; ile sonuçlanır. Devamında ise tarih yaprakları 1940&#8242;ları gösterdiğinde &#8220;Çelik Pakt&#8221; adını alacak olan Almanya-İspanya ve İtalya, yani Hitler-Franco ve Musolini üçlüsünün &#8220;dayanışma paktı&#8221;nın temelleri de atılmış olur. </p>
<p>İşte böylesi savaşların, alt üst oluşların ve faşizme karşı direnişlerin dört bir kıtaya yayıldığı bir dönemde, Picasso&#8217;da sanatını siyasetten uzak tutamaz. İspanyada ki faşizmin ve militarizmin bir insanlık trajedisine dönüştüğünü tüm dünya izlerken, Picasso&#8217;da bu trajediye gözlerini kapayamamış ve bu trajedinin etkisi tüm insanlarda olduğu gibi Picasso&#8217;da da ciddi etkileri olmuştur. </p>
<p>Faşist general Franco ve onun militarist faşist birliklerinin Cumhuriyetçilere karşı başlatmış oldukları iç savaş döneminde desteğini aldığı Nazi Almanya&#8217;sı ve İtalyan faşistlerini mükâfatlandırmak için Bask bölgesinde yer alan Guernica isimli küçük yerleşim birimi olan kasabayı Adolf Hitler&#8217;e (&#8220;bombardıman&#8221; yapması için) sunmuştur. Hitler için Guernica, &#8220;savaş oyuncakları&#8221;nın denenmesinden başka bir şey ifade etmemiştir. Nazi ordularının 26 Nisan 1937 yılında yaklaşık 4 saatlik bir saldırısı sonrası Guernica kasabasını adeta İspanyol halkının iç savaşta faşizme karşı verdiği mücadelenin intikamını alırcasına saldırmış ve bu küçük kasabada 1600 kişiden fazla insan vahşice katledilerek bir o kadarı da yaralanarak Guernica adeta cehenneme çevrilmiştir. </p>
<p>Bu cehenneme çevrilmiş kasaba karşısında susan insanlık, bakan ama görmeyen gözler, duyan ama algılamayan kulaklara sahip olmuştu adeta. Picasso ise bu cehenneme çevrilen kasabaya ve katledilen insanlara karşı susan insanlık yığınına dahil olmadı. Tepkisini Guernica adlı resmiyle bakan ama görmeyen gözlere faşizmin yüzünü gösterdi, duyan ama algılamayan kulaklara faşizmi ve onun gerçek yüzünü anlattı&#8230; </p>
<p>Picasso&#8217;nun Guernica&#8217;yı bitirmesinin ardında ilk olarak tablo 11 Temmuz 1937 Paris Fuarı&#8217;ında sergilenir. Avrupa&#8217;yı kuşatan Nazi faşizmi rüzgarının sertleşerek Avrupa kıtasını sarması sürecinde, Hitler Paris&#8217;i işgal eder ve ele geçirir. Rivayete göre Picasso da Hitler&#8217;in Paris&#8217;i işgali öncesi , Guernica resminin fotoğraflarını çoğaltarak halka dağıtmış, faşizmin anti-propagandasını yapmıştır. Ve fotoğrafları (dağıtırken yada sergi salonunda ki Nazi generali ile) şu meşhur diyalog gerçekleşir: Nazi generali Picasso&#8217;ya &#8220;Resmi siz mi yaptınız?&#8221; diye sorduğu, Picasso&#8217;nun ise bu soruya karşılık &#8220;Hayır ben değil, bu resmi siz yaptınız!&#8221; diye cevap verdiği de ifade edilmektedir. Rivayet midir? Yoksa gerçek mi? Bilemiyoruz ama, tuvalinde ki çalışmaya ilişkin sorulan soruya karşılık verilen cevap, son derece akılcıl, isabetli, nitelikli ve bilimseldir. </p>
<p>&#8221;İlk olarak 11 Temmuz 1937 Paris Fuarı&#8217;ında İspanya&#8217;nın temsil edildiği binanın girişinde, Picasso&#8217;nun bu şaheseri yaşanan vahşeti tüm çıplaklığıyla sergilerken, sanat dünyasında politik bir yankı uyandırmayı da başarmıştır. Bununla birlikte birçok tartışmayı da beraberinde getiren bu tablo, resim mi poster mi gibi anlaşılmak istenmeyen muhakemeleri başlatmıştır. Daha sonraları Picasso, katliamı tüm çıplaklığıyla ve iğrençliğiyle yansıttığı için burjuva sanatçıları tarafından eleştiri oklarına maruz kalmış, İspanyol burjuvazisinin antipatisini kazanmıştır. Çünkü burjuva yaşamının ihtişamını, güzelliğini abartarak anlatmadığı bir eserdir bu! Burjuvazi için de yüzleşmesi zor bir gerçektir doğal olarak. Öyle bir eserdir ki Guernica, salt sanat dünyasını etkilemekle kalmamış, uluslararası konjonktürde önemli bir ağırlığa sahip karar mekanizmalarını bile etkilemiştir.&#8221;<strong><strong>[9]</strong></strong> </p>
<p>Picasso&#8217;nun Guernica adlı bu çalışması, Çentik çizgilerin ve yoğun bir şekilde siyah-beyaz renklerin hâkim olduğu bir tablo. Ve bu tablonun genişliği 3.5 metre uzunluğu ise 7.82 metre ebatında üç levhadan oluşmaktadır. Uzun yıllar New-York&#8217;ta ki &#8216;Modern Sanatlar Müzesi&#8217;nde kalır. Picasso&#8217;ya göre İspanya&#8217;da demokrasi filan yok-turdur ve yönetim biçimi de sürekli olarak Picasso&#8217;yu rahatsız etmiştir. Bu durum Picasso&#8217;nun kendi ülkesi olan İspanya&#8217;da Guernica&#8217;nın sergilenmesini istememesi üzerine İspanyada tablo sergilenmez. Tablo ancak 1981 yılında kendi topraklarına geri döner ve &#8220;Cason del Buen Retiro&#8221;da sergilenmeye başlar. Guernica sergilendiği her ülkede beğeniyle karşılanır ve yankı uyandırır. Guernica her gittiği yerde faşizme meydan okur, faşizme karşı mücadelenin de aynı zamanda bir sembolü halini alır. Hele de Avrupa da hortlayan ve dört bir tarafı kuşatan Hitler, Franco ve Musolüni  faşizmine karşı daha da bir önem kazanmıştır. </p>
<p>Resmin kompozisyonunu inceleyecek olursak; &#8220;özetle, resimdeki insan ve hayvan figürleri acı, hüzün ve savaşa karşı duyulan nefreti simgeler. Merkezde ölmekte olan bir at, elinde lambayla pencereden sarkan bir insan figürü, boğanın önünde elinde bebeği olan bir kadın ve ön planda yer alan bir ceset göze çarpmaktadır. At figürünün -insanın dostluğunu simgeleyen bir figür olarak söylersek- ölüyor olması da insanın dostundan yükselen feryadı göstermektedir; yani İspanya İç Savaşı&#8217;nda yaşanan katliamın, aslında bir milletin iki tarafından birinin diğerine yaptığı zulmü simgelemektedir. Aynı toplumun nasıl birbirini katlettiğini&#8230; Bilindiği üzere boğa İspanyol kültürünün bir simgesidir ve buradan yola çıkarak da ressam, vahşeti hissettirmek adına faşizmi simgelemiştir boğa ile. Boğanın önünde kucağında çocuğu ile tasvir edilen kadın ise genç ve taze yaşamı simgelemektedir. Bu kadın çığlık atarak faşizmi simgeleyen boğaya yakarmakta, yalvarmaktadır. Asıl ilginç bir nokta da ölen atın gazete kâğıtlarına dönüşmesidir. Bu ise bu kitle katliamından insanların ikinci el kaynaklar aracılığı ile haberdar olacağını, vahşetin gizli kalmayacağını anlatmaktadır.&#8221;<strong><strong>[10]</strong></strong> </p>
<p>İspanyada hüküm süren faşizmin ait olduğu yere, yani tarihin çöplüğüne gönderilmeden, faşizmin kökünün bir bütün olarak İspanya topraklarından kazınmadan  Guernica&#8217;nın New York&#8217;ta kalmasını ve İspanyaya girmemesini isteyen Picasso&#8217;nun ölümünün ardından 10 Eylül 1980 yılında Guernica İspanya&#8217;da sergilenmeye başlanmıştır. Bu eser şimdi Madrid &#8220;Reina Sofia Müzesi&#8221;nde bomba geçirmez camların ardında ve çok ciddi güvenlikler altında tutulmaktadır. Keza bunca güvenlik bu tablonun ortadan kaldırılmasını engelleye bilecek midir? Çünkü bu tablo, halkların düşmanı olan &#8216;düşmanlar dünyasında&#8217; emperyalizmin ve faşizmin çirkin yüzlerinin sembolüdür. Ve bu sembol, emperyalizmi sürekli olarak rahatsız etmiştir,etmektedir de&#8230; </p>
<p>Bunun için çok uzağa gitmeye gerek yok, hafızalarımızı kısa geçmişe doğru götürerek anımsamamız yeterli olacaktır. Irak işgaline hazırlanan ABD, bu kararını yetkili ağızlarıyla 2003 yılında Birleşmiş Milletler (BM) Güvenlik Konseyinde açıklarken Guernica resminin üzeri örtülmüştü. Bu tutum, akla şüphesiz ki yığınla şeyi getirir, ancak ilk düşünülmesini sağladığı şey ise şüphesiz ki, emperyalist efendilerin kendi yapacakları yeni katliamların bir başka versiyonunu görmekten çekinmekten başka bir şey değildir. </p>
<p><strong>Sonuç Olarak;</strong></p>
<p>Tarihin yaprakları 1944 yılını gösterdiğinde, Nazi faşizmi Avrupa kıtasında insanlık suçu işlemeye başlamış ve tarih, insanları Nazi toplama kamplarına götürerek katlettiğini tarihin sayfalarına not düştü. Nazi toplama kamplarında katledilen kişilerden Max Jacob Picasso&#8217;nun yakın arkadaşlarından biriydi. Hayatı boyunca savaşa karşı olan Picasso,ne yazık ki hep savaşla yaşamak zorunda kalır. Paris&#8217;te üyesi olduğu Komünist Partisi tarafından 1949 yılında düzenlenen &#8220;Barış Kongresi&#8221;ne bir afiş yapması istenir. Picasso bu kongreye atfen bugünde barışın ve özgürlüğün sembolü/simgesi olan beyaz güvercin resmini yapar.</p>
<p>Guernica katliamıyla yarattıkları Guernica resmi, 72 yıldır tarih sahnesinde yargılıyor onları. Mutlaka yapılan sayısız katliam gibi Gazze, Şili, El Salvador, Kamboçya, Guatemala, 19 Aralık hapishaneler katliamı, Panama vd katliamlarında günü gelecek tabloları çizilecektir! Guernica &#8220;tablo&#8221;su bugün, hiç şüphesiz ki insanlık tarihinde utanç sembolü olan ve kapitalist-emperyalistlerin tüm insanlık tarafından lanetlendiği sembollerden biridir. Fakat acı bir gerçek ki, günümüz dünyasında emperyalistlerin daha nice Guernica&#8217;ların çizileceği katliamlar yapacağı ve Guernica&#8217;nın etkisinin daha çok uzun yıllar süreceği gerçekliğidir!..</p>
<p><strong>H.GÜRER</strong></p>
<p><strong>Nisan 2009,</strong><strong>Cenevre</strong></p>
<p>| 07 &#8211; 04 &#8211; 2009 |</p>
<hr size="1" />
<p><strong>Kaynaklar:</strong></p>
<p><strong><strong>[1]</strong></strong><strong> </strong>Friedrich Schiller (1759-1805). İnsanın Estetik Eğitimi Üzerine Mektuplar. (1795, Mektup XVIII) <strong></strong></p>
<p><strong><strong>[2]</strong></strong> &#8221;<strong>Kübizm</strong>,&#8221; 20. yüzyılın başlarında ortaya çıkan bir sanat akımıdır. Kübizm&#8217;de nesneler parçalanıp, ayrıştırılır ve tekrar düzenlenir. Sanatçı objeyi tek noktadan bakarak resmetmek yerine, pek çok noktadan bakarak objeyi daha geniş bir bağlamda gözler önüne serer. Genelde yüzeyler, hiçbir tutarlı derinlik duygusu gözetmeden, görünüşte rastgele köşelerde kesişir. Arka fon ve figür, kübizmin karakteristik özelliklerinden olan belirsiz, sığ alanı yaratabilmek için birbirinin içine işlemiş olarak yer alır. Kübizm, Pablo Picasso ve Georges Braque tarafından başlatılmıştır. Picasso ve Braque, fovistlerden(fovizm), Afrika heykelinden, ressam Paul Cezanne ve Georges Seurat&#8217;tan etkilenmiştir.</p>
<p><strong><strong>[3]</strong></strong> Pablo Picasso</p>
<p><strong><strong>[4]</strong></strong> Guinness Rekorlar Kitabı, dünyanın dört bir yanında kırılmış rekorların kayıta geçirildiği bir kitaptır. Bu kitabın ilginç yanı ise 1950&#8242;lerde bir İrlanda barında yazılmış olmasıdır. Bu rekorlar arasında dünyanın en uzun adamı, yaşayan en uzun kadın, en küçük köpek gibi rekorlar bulunur.</p>
<p><strong><strong>[5]</strong></strong> Metafor: bir şeyi başka şey ile benzetmeye, kıyaslamaya, anlatmaya yarayan mecazlardır.</p>
<p><strong><strong>[6]</strong></strong> Pablo Picasso. &#8220;Bir Silah Olarak Sanat Üzerine.&#8221; 24 Mart 1945.</p>
<p><strong><strong>[7]</strong></strong> Evrensel Gazetesi. 23 Aralık 2001.</p>
<p><strong><strong>[8]</strong></strong><strong> </strong>Evrensel Gazetesi. 23 Aralık 2001.</p>
<p><strong><strong>[9]</strong></strong> <strong>Melike Karagül</strong></p>
<p><strong><strong>[10]</strong></strong> <strong>Melike Karagül</strong></p>
<div class="addthis_toolbox addthis_default_style addthis_32x32_style" addthis:url='http://www.atik-online.net/2009/04/picasso-ve-fasizmin-resmi-guernica/' addthis:title='Picasso ve Faşizmin Resmi; GUERNİCA! ' ><a class="addthis_button_preferred_1"></a><a class="addthis_button_preferred_2"></a><a class="addthis_button_preferred_3"></a><a class="addthis_button_preferred_4"></a><a class="addthis_button_compact"></a></div>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.atik-online.net/2009/04/picasso-ve-fasizmin-resmi-guernica/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>

