
<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>ATİK &#124; Avrupa Türkiyeli İşçiler Konfederasyonu &#124; &#187; Fikret Başkaya</title>
	<atom:link href="http://www.atik-online.net/category/kose_yazilari/fikret-baskaya/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.atik-online.net</link>
	<description>Birlik-Mücadele-Zafer!</description>
	<lastBuildDate>Sat, 25 Feb 2012 11:11:23 +0000</lastBuildDate>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>http://wordpress.org/?v=3.3.1</generator>
		<item>
		<title>Zenginlik, Yoksulluk ve Özel Mülkiyete Dair! (1)</title>
		<link>http://www.atik-online.net/2011/11/zenginlik-yoksulluk-ve-ozel-mulkiyete-dair-1/</link>
		<comments>http://www.atik-online.net/2011/11/zenginlik-yoksulluk-ve-ozel-mulkiyete-dair-1/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 28 Nov 2011 14:19:19 +0000</pubDate>
		<dc:creator>AHM</dc:creator>
				<category><![CDATA[Diğer Köşe Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[Fikret Başkaya]]></category>
		<category><![CDATA[Köşe Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[1]]></category>
		<category><![CDATA[dair]]></category>
		<category><![CDATA[mülkiyete]]></category>
		<category><![CDATA[Özel]]></category>
		<category><![CDATA[ve]]></category>
		<category><![CDATA[yoksulluk]]></category>
		<category><![CDATA[zenginlik]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.atik-online.net/?p=11106</guid>
		<description><![CDATA[FİKRET BAŞKAYA &#124; 28 &#8211; 11 &#8211; 2011 &#124; Neden yoksulluk var? Neden yoksulların sayısı sürekli artıyor ve artmak zorunda? Göreli ve mutlak yoksulluğun sürekli büyümesinin sebebi nedir? Neden hep “yoksullukla mücadeleden” söz edildiği halde yoksulluk çığ gibi büyüyor. Yoksullukla mücadele söylemi neyi gizliyor? Bunun doğrusu zenginlikle mücadele olması gerekmiyor mu? Eğer öyleyse neden hiç [...]<div class="addthis_toolbox addthis_default_style addthis_32x32_style" addthis:url='http://www.atik-online.net/2011/11/zenginlik-yoksulluk-ve-ozel-mulkiyete-dair-1/' addthis:title='Zenginlik, Yoksulluk ve Özel Mülkiyete Dair! (1) ' ><a class="addthis_button_preferred_1"></a><a class="addthis_button_preferred_2"></a><a class="addthis_button_preferred_3"></a><a class="addthis_button_preferred_4"></a><a class="addthis_button_compact"></a></div>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.atik-online.net/wp-content/uploads/2009/07/fikret-baskaya.jpg" rel="lightbox[11106]" title="fikret-baskaya"><img class="alignleft size-thumbnail wp-image-2671" title="fikret-baskaya" src="http://www.atik-online.net/wp-content/uploads/2009/07/fikret-baskaya-100x100.jpg" alt="" width="100" height="100" /></a>FİKRET BAŞKAYA | 28 &#8211; 11 &#8211; 2011 | Neden yoksulluk var? Neden yoksulların sayısı sürekli artıyor ve artmak zorunda? Göreli ve mutlak yoksulluğun sürekli büyümesinin sebebi nedir? Neden hep “yoksullukla mücadeleden” söz edildiği halde yoksulluk çığ gibi büyüyor. Yoksullukla mücadele söylemi neyi gizliyor? Bunun doğrusu zenginlikle mücadele olması gerekmiyor mu? Eğer öyleyse neden hiç “zenginlikle mücadele” diye bir şey akıl edilmiyor?<span id="more-11106"></span></p>
<p>Zenginlikle mücadele akla gelmiyor zira zengin ve zenginlik bir tabu mertebesine yükseltilmiş durumdadır&#8230; Tabu söz konusu olduğunda, ondan söz etmek yasaklanır. Kimse ağzına almak istemez, almaya cesaret etmez&#8230; “Ayıbı açığa vurmanın âlemi yok” denecektir&#8230; Bir şarkıcının iki saatte kazandığını, asgari ücretle çalışan biri nasıl olup da tam 11 yılda kazanabiliyor? Bir şirket patronunun veya yöneticisinin [ CEO’su densin] bir saatte kazandığı 2783 dolar neden sorun edilmiyor? Bu “yetenekli”, “akıllı”, “becerikli”, “işbitirici” kişi, saatte 2783 dolar kazanırken, çalıştırdığı işçiler de saatte 28 cent kazanıyor&#8230; Hesap ortada&#8230; Aradaki yetenek, akıl, beceri farkını bir düşünün&#8230; Ve bir tek kişinin 74 milyar dolar servete sahip olduğu bir dünyada 1 milyar insanın açlıkla cebelleşmesine şaşmak niye?   Soruları çoğaltmak mümkün ama aslında durum sanıldığı kadar karmaşık değil!</p>
<p>Mâlûm, kelime ve/veya kavram çifti diye bir şey vardır. Bu, bir kelimenin veya kavramın, başka bir kelime veya kavrama gönderme yaparak varlık kazanmasıdır. İşte zenginlik ve yoksulluk kelimeleri bu gruba dahildir. Zenginlik olmadan yoksulluk olmaz veya yoksulluk olmadan zenginlik olmaz. Efendi ve köle, zâlim ve mazlûm, güzel ve çirkin, iyi ve kötü, sıcak ve soğuk, vb. kelime/kavram çiftine dahildir. Bu tür kelime ve/veya kavram çifti durumunda, çifti oluşturan kelime veya kavramdan her biri diğerini varsayar, ona gönderme yapar veya imâ eder. Elbette burada bizi ilgilendiren zenginlik ve yoksullukla ilgili olarak belirleyicilik ilişkisine açıklık getirmek önemlidir. İlişkinin yönü, zenginden yoksula doğrudur. Zenginlik olduğu için yoksulluk vardır. Öyleyse yoksulluğu gerçekten sorun eden birinin çözümü nerede bulacağı bellidir. Eğer zengin olmasaydı yoksul da olmazdı&#8230;</p>
<p>O halde neden zenginlik var sorusuyla başlamak gerekecektir. Yoksulluk zenginlikten kaynaklanıyorsa, zenginlik nereden kaynaklanıyor? Zenginlik de özel mülkiyetten kaynaklanıyor. Eğer özel mülkiyet diye bir şey olmasaydı, sözlüklerde zenginlik ve yoksulluk kelimeleri de olmazdı&#8230; Eğer insanlar üretmek ve yaşamak için gerekli araçlara Faiz Cebiroğlu’nun dediği gibi “ortakça“ sahip olsalardı, özel mülkiyet diye bir musîbet toplum yaşamına musallat olmasaydı, zenginlik de yoksulluk da olmazdı. Tabii akla, mantığa, izâna, sağduyuya aykırı kapitalist sistem de geçerli olmazdı. Doğal yaşam tehdit altında olmazdı&#8230; Demek ki, insanlığın ve uygarlığın şimdilerde içine sürüklendiği sefil durumun gerisinde, üretmek ve yaşamak için gerekli araçlara, yaşamı var eden ve sürekliliğini sağlayan kaynaklara küçük bir azınlık tarafından el konulması keyfiyeti yatıyor. Başka türlü ifade edersek, bu günkü kepazelik bir sapmanın sonucu&#8230; Herkese ait olması gerekenin, herkesin ortak kullanımına sunulması gerekenin, küçük bir azınlık tarafından gasbedilmesi de hukuk sistemiyle korunup, sürekliliği sağlanıyor&#8230; Birilerinin herkese ait olması gereken yaşam araçlarına el koyup, sahiplenmesi, başkalarının kullanımının yasaklanması, hukuk sistemiyle meşrulaştırılsa da, ne meşrudur, ne haklıdır ve ne mantıklıdır, ne de mabûl edilebilir bir şeydir&#8230; O zaman geçerli hukuk sisteminin aslında neyi ifade ettiğini de tartışma gündemine getirmek gerekecektir. Hukukla ilgili tartışmayı şimdilik başka zamana bırakarak, asıl konumuza dönelim ama geçerken şu “hukuk” denilenin hukukçulara, “konunun uzmanlarına” bırakılmaması gereken bir şey olduğunu da hatırlatarak&#8230;</p>
<p>İnsanlık tarihinin büyük bölümünde özel mülkiyet diye bir şey bilinmiyordu. İnsanlar ortak üretip, ortak tüketip, ortak yaşamayı başarıyorlardı. Uygarlık belirli bir eşiği aştığında, gücü ele geçiren sınıflar, zor ve savaşla insanları köleleştirdi, kendilerine tâbî duruma getirdiler, herşeyin sahibi oldular, herşeye hükmeder duruma geldiler. Sadece birikmiş zenginlik, toprağın altı ve üstü değil, insan toplulukları da bir kralın, hükümdarın, prensin, sultanın, hanın&#8230; kulları, köleleri, tebaları durumuna geldi. Yaratılan zenginlik küçük bir azınlığın elinde toplandı. Bu güçlü olanın şiddete başvurarak topluluğa ait olması gereken yaşam araçlarına el koyması demekti. Sistem şiddete ve zora dayalı olarak kendini var ediyordu ama bir meşrulaştırmaya da ihtiyaç duyuyordu elbette&#8230; Bu amaçla ideolojik kölelik veya gönüllü kulluk devreye sokuluyordu&#8230; Geçerli durumun “Tanrı’nın arzusu olduğu, efendinin de Tanrı’nın iradesinin temsilcisi olduğu düşüncesi yerleştiriliyordu.</p>
<p>Kapitalizmin tarih sahnesine çıkmasıyla, önceki dönemdeki zorun, şiddetin ve kaba kuvvetin yerini para alacaktı. Elbette bu şiddetin sahneden çekildiği anlamına gelmiyordu. Zira egemenlik, tahakküm ve zulüm düzeni mutlaka iki şeye ihtiyaç duyar: Şiddet, zor, kaba kuvvet, baskı ve zulüm ve gönüllü kulluk veya ideolojik egemenlik. Zaten kapitalizmle birlikte ortaya çıkan burjuva düzeni, Eski&#8217;nin mirasçısıydı, önceki dönemde atılmış temeller üzerinde yükselmişti&#8230; Fakat, yeni sistemin paraya dayanması, zora, kaba kuvvete dayalı sistemden farklı bir nitelik taşıyordu, zira, para parayı çekiyor&#8230; Parası olan her seferinde daha çoğuna sahip oluyor, sürecin her ileri aşamasında sosyal eşitsizlik büyüyor, zengin-yoksul uçurumu derinleşiyor. Paraya dayalı düzen reel bir karşılığı olmayan, özgürlük, demokrasi, insan hakları gibi söylemlerle meşrulaştırma yoluna gidiliyor. Özü itibariyle anti-eşitlikçi bir sistem olan kapitalizm geçerliyken, adaletten, barıştan, özgürlükten, insan haklarından, vb. söz etmek ikiyüzlülük değil midir? Herkesi herkese düşman etmeye göre kurgulanmış, emek sömürüsüne dayalı kapitalist sistemde barış mümkün müdür? Eğer gerçekten barış amaçlanıyorsa, adaletin amaçlanması, adalet amaçlanıyorsa da eşitliğin amaçlanması gerekir. Her kim ki, sosyal eşitlik için mücadele etmiyorsa, barış ve adaletten söz etmesinin bir kıymet-i harbiyesi yoktur&#8230; Kapitalizm geçerliyken özgürlük, sadece mülk sahibi sınıfların, sermaye sahiplerinin, paraya hükmedenler sınıfının özgürlüğüdür&#8230;</p>
<p>Özel mülkiyetin yüceltilmesinin, kutsanmasının ve dayatılmasının gerisinde Batı burjuva düşüncesinde içkin [ mündemiç] bir anlayış bulunuyor ve bu anlayışın kökleri Greko-Romen ve Yahudi- Hrıstiyan [ Judeo-Chretien] ve burjuva gelenekte bulunuyor. Nitekim Eski Ahit de: “Tanrı insanı kendi suretinde yarattı&#8230; &#8220;Verimli olun, çoğalın&#8221; dedi, &#8220;Yeryüzünü doldurun ve denetiminize alın; denizdeki balıklara, gökteki kuşlara, yeryüzünde yaşayan bütün canlılara egemen olun” dedi. [Eski Ahit [Tevrat]. 27-28. ayetler]. Dikkat edilirse, “tüm canlılarla birlikte yaşayın, varolun” denmiyor, kendi dışınızdaki şeylere “egemen olun” deniyor&#8230; O halde herkese ait olanın özel mülkiyet konusu olması nasıl meşrulaştırılıp/ dayatıldı? Bu işin de bujuva ideolojisinin ve liberalizmin en önemli teorisyenlerinden biri ve kendisi de bir burjuva olan İngiliz John Locke tarafından kotarıldığı anlaşıyıyor. J. Locke, “ An Essay Concerning the True Orijinal Extend and End of Civil Government”, The Second Treatise of Civil Government, [1690, chapter 5 ] adlı eserinde, Tanrı’nın insanlığa sunduğu kaynağın bir kısmının özel kullanıma, özel mülkiyete evrilmesininin, başkalarının kullanımdan dışlanmasının gerekçesinin ‘o kişinin harcadığı emekle’ açıklıyor. Eğer, diyor John Locke, “ Toprak ve tüm aşağı yaratıklar Tanrı tarafından tüm insanlara bahşedilmişse, her insanın da kendine ait olması gerekir”&#8230;. Eğer doğanın ürünlerine bir emek harcanarak sahip olunuyorsa, emek ona bir ilave yapıyorsa, kendi emeğiyle elde edilenden başkalarının hak iddia etmeye hakkı yoktur&#8230;” diyor. Bu durumda bireysel sahiplenme [mülkiyet| dışında kalan da başkalarına ait olacaktır... Oysa birilerinin ortak olanı sahiplenip/kullanması, başkalarının her türlü mülkiyetten dışlanması demeye gelir. Eğer özel sahiplenme [mülkiyet] doğanın kaynağını ve geçmişin mirasını yok ederse, başkalarına ne kalacaktır? Aslında İngiltere&#8217;de ve İskoçya&#8217;da ortak kullamın konusu olan toprakların özel mülke dönüştürülmesi, toprak lordu kapitalistler tarafından gasbedilmesi, Locke’dan önce başlamıştı, vahşi özelleştirme dalgası ondan sonra da devam etti&#8230; Döneme köylü isyanları ve komünist hareketler [ komünist “Diggers” hareketi gibi] damgasını vurmuştu. Artık geçerli burjuva anlayış, ortak kullanım konusu olan şeyleri değersiz sayıyordu. Bir şeyin değerli olmasının koşulu, o şeyin özel mülkiyet konusu yapılmasıydı&#8230; Özetlersek, Locke, ‘ birey çalışmasıyla, harcadığı emekle kamuya, topluluğa ait olan ama bir değeri olmayanı, değerli bir hale getiriyor ve tabii ona sahip olmayı da hak ediyor&#8230;’diyor İngilizcede işlenmeyen toprak, telef edilmiş toprak [waste land] sayılıyor ve Locke oradan hareketle de özel mülkiyeti meşrulaştırıyor. Ve baklayı ağzından çıkarıyor: “Eğer kullandığımız şeyin gerçek değerini lâyıkıyla tahmin etmek istersek, farklı maliyetleri hesap edersek, emeğe ve doğaya ait olanı ayrıştırırsak, emeğin payının %99 olduğunu görürüz&#8230;” Daha sonra faizin devreye girmesi ve kapitalist sürecin olgunlaşmasıyla “paranın parayı çekmesi” süreci de hızlanıp derinleşecek, her şey çığırından çıkacaktı&#8230;</p>
<p>Elbette bu tür bir mantık ve düşünce sistemi geçerli olunca, özel mülkiyetin meşrulaştırılması, kutsanması, yüceltilmesinde şaşılacak bir şey de olmazdı. O zaman nasıl olup da bir şarkıcının 2 saatte 80 bin TL “kazandığı” da sorun edilmezdi&#8230; Çünkü bu parayı emeğinin karşılığı olarak kazanmıştır&#8230; öyle ya&#8230; Aslında şarkıcının ‘kazandığını’ sandığı ve lüks harcamalarda kullandığı para, gerçekten bir emek harcanarak yaratılmıştır ama bunda şarkıcının dahli son derecede önemsizdir. Asıl emeği harcayan işçilerdir ve şarkıcıya ‘yeteneği’ karşılığında transfer edilen emek sömürüsünün sonucu olandır. Mafyanın el koyduğu için de aynı şey söz konusudur ve emek sömürüsü sonucu yaratılan ve kapitalist sınıf tarafından el konulan değerin mafya tarafından hileye ve şiddete başvurularak el konulan kısmıdır, yani bir transfer söz konusudur. Artık sadede gelebiliriz. Gerçekten John Locke’un iddia ettiği gibi mülkiyet nerdeyse tamamiyle emeğe, bireyin tekil emeğine mi dayanır? Ya da böyle bir şey mümkün müdür? Eğer bu mümkün olsaydı, âdil sayılabilir miydi? Farzedelim ki, son derece yetenekli, akıllı, becerikli, “işbitirici” biri, bir uçak kazası sonucu okyanusa düştü ve şans eseri ıssız bir adaya çıkmayı başardı. Bu kazazede dışarıyla bağ kurması imkânsızken neleri ne kadar yapabilir? Yaşamını nasıl sürdürebilir, neye ne kadar sahip olabilir? Bir kere günün çoğunu balık, salyangoz, yengeç, v.b. avlayarak ya da yenebilir bitki ve varsa meyveleri toplayarak geçirecektir. Taşları veya ağaçları birbirine sürterek ateş yakabilirse, avladıklarını pişirerek yiyebilir, kendine ağaçlardan ve otlardan bir baraka, belki ağaçlardan bir küçük kayık yapabilir&#8230; Zamanla bazı bitkileri sınırlı bir şekilde yetiştirebilir&#8230; Avlayabilirse hayvan derisinden veya bitkilerden örtünecek bir şeyler yapabilir&#8230; Bir gün adadan kurtulma umuduyla sevgilisine, eşine ve çocuklarına hediye edeceği deniz kabukları biriktirir&#8230; Daha fazlasını yapması pek mümkün değildir&#8230; Aynı kişi bir sanayi işletmesinin veya finans grubunun CEO’su olsaydı nelere sahip olabilirdi&#8230; Belki istediği her şeye&#8230; Demek ki, insanın neye sahip olacağı bireysel emek ve çabasından başka faktörlere bağlı, sadece kendi çabasından, yeteneğinden, ustalığından, becerisinden neşet eden bir şey değil&#8230; Başka türlü ifade edersek, emeğin hangi koşullarda harcandığı büyük önem taşıyor.</p>
<p>Değerin veya zenginliğin üç kaynağı vardır: 1. Doğanın katkısı; 2. Geçmiş nesillerin mirası olan bilgi, beceri teknik yetenek, alet-edevat, kültür, v.b. ; 3. Yaşayan neslin gerçekleştirdiği işbirliği [sosyal emek]&#8230; İşte bu gün emek verimliliğinin ve yaratılan zenginliğin gerisinde esas itibariyle bu üçü bulunuyor ve orada bireyin tekil katkısı ihmal edilebilir değilse de son derecede sınırlıdır. Bu da demektir ki, toplam ortak ürün doğanın, geçmiş ve mevcut nesillerin ortak çabasının ürünü olarak tezahür ediyor. Eğer öyleyse, herkese ait olması gerekenin özel sahışlar tarafından ele geçirilmesi, sahiplenilmesi, özel mülkiyet konusu yapılması, mantıklı, haklı ve âdil, meşru, dolayısıyla kabul edilebilir değildir&#8230; Lâkin hukuka uygundur&#8230; Yasaldır&#8230; En zengin Amerikalı Bill Gates’in 59 milyar dolar serveti olduğu biliniyor. Yukarıda saydığımız üç unsur dikkate alınsaydı, Bill Gates’in sahip olması gereken en çok ne kadar olabilirdi dersiniz? Bu gün sahip olduğunun kaç milyonda birini hak ederdi? Elbette ortak zenginliğin özel kişiler [kapitalistler ve çevresi] tarafından bu şekilde ele geçirilmesi, özel mülk durumuna getirilmesi, lüks tüketimle yok edilmesi, sadece insânî, sosyal, politik olumsuzluklar ve kötülükler ortaya çıkırmakla kalmıyor, doğa tahribatına, ekolojik bozulmaya, velhasıl yaşamın temelinin aşınmasına da neden oluyor. Bu temel dengesizlik ve eşitsizlik, bir dizi tehlikeli dengesizliğe de kaynaklık ediyor. Özel mülkiyetin geçerli olduğu üstelik kutsandığı bir dünyada, ahlâktan söz etmek bir şeyi olmadığı yerde aramaktır zira özel mülkiyetle ahlâk bağdaşır değildir. Hem insanlığın ortak çabasının ürünü olan servet [zenginlik] küçük bir mülk sahibi kapitalist sınıf ve çevresi tarafından yağmalanacak, bir de oradaki devlete “hukuk devleti” denilecek ve etikten, insan haklarından, demokrasiden, özgürlükten, insan haklarından söz edilecek&#8230; Bu durumun sürdürebilirliğine kim daha ne zamana kadar inanabilir?</p>
<p>Kaldı ki, belirli bir eşik aşıldığında maddi zenginlik bir refah unsuru olmaktan çıkar. Sahip olma, her seferinde daha çoğuna sahip olma tutkusu tarafından rehin alınmış bir insan, aslında sahip olduğu şeyler tarafından sahip olunan durumuna düşer. Bu, sahip olanın sahip olunması durumudur&#8230; Zira, artık o yola giren bireyin iradesi devre dışı kalmıştır. Bu bakımdan gerekli olanla, gereksiz ve vazgeçilebilir olan ayrımının yapılması önemlidir. Sahip olma dürtüsü de , farklı olma isteğinden bağımsız değildir. İnsanlar başkasının sahip olduğundan fazlasına sahip olmayı bir mârifet sayıyorlar. Okullarda verilen eğitim de “farklı olma”, “herkes gibi olmama” bilincini yerleştirmeyi amaçlıyor&#8230;</p>
<p>Kapitalist sınıf üç alt-unsurdan oluşuyor: 1. Sermaye sahipleri, [paraya sahip olanlar, hisse senedi sahipleri, faiz karşılığı borç verenler]; 2. girişimci [müteşebbis] denilen işletme yönetici ve sahipleri ve; 3. üretilen malları tüketiciye ulaştıran tüccarlar. İşte bu üçü çevresindekilerle birlikte toplumun üretici gücünü/kapasitesini, toplumsal servetin de en büyük bölümünü ellerinde tutuyorlar ve burjuva sınıfını oluşturuyorlar. Bilindiği gibi gibi burjuva sınıfı sadece mülk sahibi sınıflardan ibaret değildir. Politikacılar, sivil ve militer bürokrasinin yükseklerindekiler, üniversite üyeleri, medyada etkin kesim, sanatçılar, eğelence sektörünün kaymak tabakası, vb. burjuva sınıfnı oluşturuyor. Üretim araçlarının ve yaşam araçlarının özel mülkiyetine sahip olmaları, mülksüzleştirilmiş, emeklerini satarak geçinen işçi sınıfının ve bir bütün olarak emekçi sınıfların emeğinin ürünü olana el koymalarına imkân veriyor.</p>
<p>Bu vesileyle mülkiyete dair kafa karışlığının da aşılması gerekir: Birincisi, mülkiyetten söz edildiğinde bir kere özel mülkiyet kastediliyor; ikincisi, insanın yaşamı için gerekli olan üretim ve tüketim araçları mülk tanımı dışındadır. Arabaya sahip olmakla o arabayı üreten fabrikaya sahip olmak aynı şey değildir. Mülkiyet başkasının emeğini sömürmeye, başkasınının emeğinin ürününe el koymaya imkân veren, üretim ve yaşam araçlarına sahip olmaktır. Bir insanın ihtiyacanı mütevazı düzeyde sağlayan üretim ve yaşam araçlarına sahip olmak mülkiyet değildir&#8230;</p>
<p>İnsanlığın ortak serveti [zenginliği] ve yaşam kaynağı olanın özel şahışlar tarafından sahiplenmesini haklı gösterecek hiç bir haklı ve mantıklı gerekçe yoktur. Öyleyse özel mülkiyetin tasfiyesini amaçlayan, ‘genel toplum yararını’ veya “insanlığın ortak iyilğini” esas alan bir rotaya girmek için de hiç bir engel yoktur&#8230;</p>
<p>Zaten özel mülkiyetin gerekliliği ve vazgeçilmezliğine dair ileri sürülen bildik argümanların hiçbir bir inandırıcılığı yoktur. Gelecek yazıda özel mülkiyetin neden ortadan kaldırılması gerektiğine dair tartışmayı sürdürebiliriz..</p>
<p><strong>17 Kasım 2011 &#8211; Özgür Üniversite Forumu </strong></p>
<div class="addthis_toolbox addthis_default_style addthis_32x32_style" addthis:url='http://www.atik-online.net/2011/11/zenginlik-yoksulluk-ve-ozel-mulkiyete-dair-1/' addthis:title='Zenginlik, Yoksulluk ve Özel Mülkiyete Dair! (1) ' ><a class="addthis_button_preferred_1"></a><a class="addthis_button_preferred_2"></a><a class="addthis_button_preferred_3"></a><a class="addthis_button_preferred_4"></a><a class="addthis_button_compact"></a></div>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.atik-online.net/2011/11/zenginlik-yoksulluk-ve-ozel-mulkiyete-dair-1/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Somali&#8217;de açlık veya &#8220;gayri insânî&#8221; yardım</title>
		<link>http://www.atik-online.net/2011/09/somalide-aclik-veya-gayri-insani-yardim/</link>
		<comments>http://www.atik-online.net/2011/09/somalide-aclik-veya-gayri-insani-yardim/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 08 Sep 2011 20:54:56 +0000</pubDate>
		<dc:creator>AHM</dc:creator>
				<category><![CDATA[Diğer Köşe Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[Fikret Başkaya]]></category>
		<category><![CDATA[aclik]]></category>
		<category><![CDATA[gayri]]></category>
		<category><![CDATA[insani]]></category>
		<category><![CDATA[somalide]]></category>
		<category><![CDATA[veya]]></category>
		<category><![CDATA[yardim]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.atik-online.net/?p=9327</guid>
		<description><![CDATA[FİKRET BAŞKAYA &#124; 08 &#8211; 09 &#8211; 2011 &#124; Somali’de insanlar açlıktan ölüyor, uydulardan rahatsız edici, utandırıcı görüntüler dünyanın dört bir bucağına yayılıyor, BM ve “insânî” yardım kuruluşları herkesi yardıma çağırıyor. Birleşmiş Milletler Örgütü sözcüleri, Somali’de, Kenya’da ve bir bütün olarak ‘Doğu Afrika Boynuzu’nda’ 12 milyon insanın açlık ve ölüm riski altında olduğunu, acilen müdahale [...]<div class="addthis_toolbox addthis_default_style addthis_32x32_style" addthis:url='http://www.atik-online.net/2011/09/somalide-aclik-veya-gayri-insani-yardim/' addthis:title='Somali&#8217;de açlık veya &#8220;gayri insânî&#8221; yardım ' ><a class="addthis_button_preferred_1"></a><a class="addthis_button_preferred_2"></a><a class="addthis_button_preferred_3"></a><a class="addthis_button_preferred_4"></a><a class="addthis_button_compact"></a></div>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.atik-online.net/wp-content/uploads/2009/07/fikret-baskaya.jpg" rel="lightbox[9327]" title="fikret-baskaya"><img class="alignleft size-thumbnail wp-image-2671" title="fikret-baskaya" src="http://www.atik-online.net/wp-content/uploads/2009/07/fikret-baskaya-100x100.jpg" alt="" width="100" height="100" /></a>FİKRET BAŞKAYA | 08 &#8211; 09 &#8211; 2011 | Somali’de insanlar açlıktan ölüyor, uydulardan rahatsız edici, utandırıcı görüntüler dünyanın dört bir bucağına yayılıyor, BM ve “insânî” yardım kuruluşları herkesi yardıma çağırıyor. Birleşmiş Milletler Örgütü sözcüleri, Somali’de, Kenya’da ve bir bütün olarak ‘Doğu Afrika Boynuzu’nda’ 12 milyon insanın açlık ve ölüm riski altında olduğunu, acilen müdahale için 1,6 milyar dolar toplanması gerektiğini söylüyorlar&#8230;<span id="more-9327"></span></p>
<p>Şimdilerde artık ‘neden” sorusu pek sorulmuyor, onun yerini “nasıl” sorusu almış durumda ve bu tesadüfen böyle değil&#8230; Zira, “neden” sorusuyla başlanırsa, problemin kaynağına inme yolu açılabilir. Böyle bir şey de ‘yeryüzünün egemenlerinin’ işine gelmez. O zaman olabildiğince “neden” sorusundan uzak durmak “tercih edilir” hale geliyor&#8230; Neden Somali’de açlık var sorusuna, geçerli egemen söylem dahilinde verilen cevap mâlûm: Kuraklık&#8230; Kuraklık yüzünden yeterli besin maddesi üretilemiyor ve bu yüzden insanlar açlıktan ölüyor&#8230; Eğer “Somali’de, Afrika Boynuzunda neden açlık var? Sorusu sorulabilse ve başka “neden” sorularıyla da devam edilebilseydi, ‘kuraklık gerekçesiyle’ yetinilir miydi? Neden kuraklık ABD ve Avustralya’nın bazı bölgelerini vurduğunda oralardaki insanlar açlıktan ölmüyor? Kaldı ki, açlık kapitalizmin mantığında içkin [mündemiç] olan bir şeydir. Halen dünyada yaklaşık 1 milyar insan açlıkla cebelleşiyor, yeterli beslenemiyor, bir kısmı da doğrudan veya dolaylı açlığa dayalı nedenlerle [hastalıklar, vb.] ölüyor. Bu, bu dünya’da yaşayan her 7 insandan birinin açlık belasıyla yüzleşmek durumunda olması demektir. Oysa, dünya’da besin maddesi [hububat] kıtlığı değil, bolluğu var&#8230; 1960’lı yıllardan bu yana dünya nüfusu 2 kat, gıda maddeleri üretimi de 3 kat arttı. Demek ki, bu günkü gıda [besin] maddeleri düzeyi, bırakın 1 milyar insanın açlık çekmesini, 12 milyar insanı doyurmak için yeterli&#8230; Hepsi bu kadar da değil, söylendiğine göre üretilen gıda [besin] maddelerinin yaklaşık üçte biri israf ediliyormuş&#8230; [İngiltere’de her yıl 7 milyon ton yiyecek maddesi, Türkiye’de her gün 4,5 milyon ekmek çöpe atılıyor] Afrika Boynuzu’ndaki kritik durumun üstesinden gelmek için 1.6 milyar dolar yetiyormuş ve dünyanın en zengin adamı, Meksikalı Carlos Slim Helu 74 milyar dolarlık servete sahip&#8230; Üstelik son bir yılda servetini tam, 20,5 milyar dolar artırmayı da “başarmış”&#8230; Somali’de ve başka yerlerde insanların açlıktan ölmesiyle milyarderlerin servetindeki hızlı artış arasındaki <em>belirleyicilik ilişkisi</em> biliniyor mu? Merak konusu yapılıyor mu?</p>
<p>Bir tarafta bolluk, öteki tarafta açlık, aşağılanma, utanç, ölüm&#8230; Peki neden? 1935 yılında faşist Musolini’ İtalyası tarafından Habeşistan’ın [ bu günkü Etyopya] işgal edilip-sömürgeleştirilmesi üzerine yazdığı, <em>Taranta Babu’ya Mektuplar</em>’da, bir şiir dehası olan Nazım Hikmet, sorunun cevabını çarpıcı ve etkileyici bir şekilde veriyordu:</p>
<p><strong>Fakat ne hikmettir ki TARANTA &#8211; BABU<br />
büsbütün tersine burda bu!.<br />
Bir öyle şaşılası<br />
dünya ki burası,<br />
bollukla ölüyor,<br />
kıtlıkla yaşıyor.<br />
Varoşlarda hasta, aç kurtlar gibi<br />
insanlar dolaşıyor<br />
ambarlar kilitli<br />
ambarlar buğdayla dolu..<br />
Tezgâhlar<br />
ipekli kumaşla dokuyabilir<br />
topraktan güneşe kadar giden yolu.<br />
İnsanlar yalnayak<br />
insanlar çıplak&#8230;*</strong></p>
<p>O halde sadede gelebiliriz. Kuraklık dalgalarına rağmen, 1970’li yıllarda Somali kendi kendini besler durumdaydı. Nitekim 1970’li yıllarda da bu günküne benzer kuraklık yaşanmış olmasına rağmen, ciddi bir açlık sorunu yaşanmamıştı. Zira, o zaman duruma müdahale edebilecek bir hükümet vardı. Emperyalist müdahalelerle Somali ulusunun dokusu yırtıldı, ülke parçalandı ve tarım çökertildi. 2005 de 300 bin Somalili açlıktan öldü. Oysa, 1980’li yıllarda bile Somali ihtiyacı olan hububatın %85’ini üretebilir durumdaydı. Somali’nin bu gün içine sürüklendiği durum, emperyalist müdahalelerin sonucu olarak anlaşılabilir ancak&#8230; 1980’lerden itibaren IMF ve Dünya Bankası, dış borç ödemelerini [yağmasını densin] güvence altına almak üzere, Somali’ye “yapısal uyum programları” dayattı. Bunun tarım sektöründeki karşılığı, tarımın dış rekabete açılması, “liberalizasyonuydu”. Tarımın “liberalizasyonu”, Somali tarımsal üretiminin emperyalist ülkelerin [ABD, AB] sübvansiyonlu ürünlerinin rekabetine açılması demeye geliyordu. Somali yerli üretiminin Avrupa ve Amerika tarım tekellerinin üretim maliyetlerinin altında satılan ürünleriyle rekabet etmesi mümkün değildi. Giderek ulusal üretim sürdürülemez duruma geldi ve çöktü. Köylü üreticiler tarım alanlarını terketti. [ Kaldı ki, bu sadece Afrika’ya özgü bir durum değildir, Asya ve Latin Amerika için de geçerlidir]. Afrika Boynuzu’nda açlığın başlıca nedenlerinden biri de, ana besin maddelerinin fiyatlarındaki aşırı artışlardır. Nitekim, Somali’de son yılda mısır ve kızıl süpürge darısının fiyatı % 106 arttı&#8230; Hububat fiyatlarının mayıs 2010 ve mayıs 2011 aralığında %240 oranında arttığı ileri sürülüyor. Somali parasının art arda devalüasyonları, petrol, gübre ve diğer tarımsal girdi fiyatlarını yükseltti. Veterinerlik hizmetleri özelleştirildi ve ABD kökenli tohum ‘sağlayıcılar’ sahaya indi&#8230; Bu artışların gerisinde de gıda maddeleri üzerinde yürütülen spekülasyon var. Çokuluslu şirketler tarafından tarımsal alana yapılan ‘yatırımların’ yaklaşık %75’inin spekülatif olduğu ileri sürülüyor. Bu arada milyonlarca hektar verimli Afrika toprağının yabancı ülkeler [Güney Kore, Birleşik Arap Emirlikleri, Kuveyt, vb. ve çokuluslu şirketler tarafından satın alınıp, ihraç amaçlı üretime tahsis edilmesi de üzerinde önemle durulması gereken bir husustur.</p>
<p>Artık gıda maddelerinin de, herhangi başka bir şey gibi kâr ve spekülasyon alanı ve aracı haline geldiği koşullarda, insanların açlıktan ölmesi neden şaşırtıcı olsun? Demek ki, açlık tamı tamına politik bir sorun, sadece kuraklıkla açıklanabilir bir şey değil...</p>
<p>Dramın gerisindeki ikinci temel neden emperyalizmin Kara Afrika’ya dahlidir. 1992 Aralığında ABD, Birleşmiş Milletler Örgütü şemsiyesi altında Somali’ye askerî bir müdahelede bulundu. Elbette emperyalizmin hizmetinde Kore’ye asker gönderip “dünya barışına” katkı sunan TC’nin, bu operasyona dahil olmaması düşünülemezdi. Dönemin karizmatik generali, 27 şubat ‘post-modern’ darbesinin mimarlarından Korgeneral Çevik Bir de “insânî” askerî müdahalenin” komutanlarındandı. Bu emperyalist kuşatmaya her zaman olduğu gibi, şiirsel bir ad bulunmuştu: “ umudu yeniden yaratma operasyonu” [ Operation Restore Hope]&#8230; Ve askerî işgal “insânî yardım” olarak sunuldu. İnsânî yardım topla, tüfekle, tankla, savaş uçağı ve savaş helikopteriyle mi götürülürdü? Yiyecek, içecek, giyecek, çadır, hekim, hemşire, ilaç, vb. götürülmesi gerekmez miydi? Önce Somali’de devleti çökerttiler, işlevsiz hale getirdiler ve sonra ona “fail state” [kifayetsiz devlet] dediler&#8230; Emperyalist ABD’nin ve avânesinin gerçekten ‘insânî kaygıları’ olabilir miydi? Emperyalist herhangi bir rejimin insânî kaygılar taşıması mümkün müdür? ABD’nin “insânîlik” ve “yardım” retoriğinin gerisine gizlenerek murad ettiği iki şey vardı: 1. Başta petrol olmak üzere, Somalinin enerji ve maden kaynaklarına el koymak; 2. Afrika Boynuzu’nun stratejik konumunu ABD’nin emperyal çıkarları için kullanmak. Bilindiği gibi, Afrika Boynuzu’nun, Süveyş Kanalı, Aden Körfezi ve Güney Asya ve Hint Okyanusunun militer denetimi için stratejik önemi büyüktür.</p>
<p><strong>“İnsânî” yardımı nasıl bilirsiniz? </strong><br />
Kolonyalizmin doğrudan versiyonunun tasfiye edildiği ikinci emperyalistler arası savaş sonrasında, politik planda bağımsızlaşan ülkelerin emperyalizmden kopmalarını engellemenin ‘yumuşak’ aracı <em>yardımlar</em> olacaktı. Aslında yardımların kelimenin bilinen anlamında yardımla bir ilgisi yoktu. Yardım denilen, oltaya takılan zokaydı. Yüksek faizle borç veriyorlar ve bir de ona ‘yardım’ diyorlardı. Yardımların bir tuzak olduğu anlaşılınca, önüne bir niteleme sıfatı getirdiler ve “insânî yardım” dediler. Aynı sürdürülebilir kalkınma gibi&#8230; Zira, ortada kalkınma diye bir şey yoktu, sermayenin büyümesine kalkınma diyorlardı. Bu yardım retoriğini John Galbraith şöyle ifade etmişti: “<em>aşıya sahip olduğumuza göre artık frengiyi keşfedebiliriz&#8230;</em>” Velhasıl ‘yardımların’ bir tek amacı vardı: Çok uluslu şirketlerin kârını artırmak. Fakat sadece yardım kelimesinin önüne ‘insânî” sıfatını getirmek yeterli olmazdı. Bir de bizde Sivil Toplum Örgütü [STK] denilenin Batıda’ki aslı olan Hükümet Dışı Örgütler [ NGO’lar] denilenler devreye sokuldu. Şimdilerde bu örgütler yardım endüstrisinin etkin araçları durumuna gelmiş durumdalar. Elbette gerçekten yardım amaçlı NGO’lar da var ama, bunlar istisna. NGO’ların çoğunluğu USAID [ Birleşik Devletler Uluslararası Yardım Ajansıyla] çalışıyor, USAID’ın da Pentagona çalıştığı biliniyorken devre tamamlanmış sayılır. Diğer emperyalist ülkelerin NGO’larının durumu da az-çok aynı. Varlık nedenleri ve misyonları, politik, ekonomik stratejik amaçlara hizmet etmek, çokuluslu şirketlerin kârını artırmak, bu amaçla da “seyirciyi oyalamak&#8230;”</p>
<p>NGO’ların devletten ve sermayeden bağımsız olmaları ancak istisnai olarak mümkündür zira, ya devletlerden ya da sermayeden besleniyorlar. “Bağımsız” örgütlermiş, “insânî” amaçlar taşıyormuş yanılsaması yaratmadan pis misyonlarını sürdürmeleri mümkün değildir&#8230; Bir de “politika dışı” olmakla öğünüyorlar. “Biz politikaya bulaşmayız, biz yardım kuruluşuyuz” diyorlar. Böylece asıl soruyu, yani “neden sorusunu” sormaktan kurtuluyorlar&#8230; Aksi halde sorunun kökenine inmek gerekecektir, emperyalist oyunun ve ikiyüzlülüğün teşhir edilmesi mümkün hâle gelecek, ayıp açığa çıkacaktır&#8230; Ben politikanın dışındayım demekle kimse ‘politika dışı’ olmaz, ama mevcut kepazeliğin meşrulaştırılmasına ve sürdürülmesine hizmet edebilir. Böylece sorunun kaynağına inmek isteyenleri devre dışı bırakmak kolaylaşıyor. Sanki bu dünyada politika dışında kalınabilirmiş gibi&#8230;</p>
<p>“İnsânî” yardım NGO’ları, daha çok yardım toplamak için durumu abartıyorlar, ölümler başlayıncaya kadar seslerini çıkarmıyorlar, daha çok yardım almak için bir birleriyle rekabet ediyorlar. Toplanan yardımların önemli bir kısmı bu örgütler tarafından kendi bürokratik işleyişlerinin finansmanında kullanılıyor. O kadar ki, Birleşmiş Milletler Örgütü bile topladığı yardımların yaklaşık yüzde 25’ini ihtiyaç sahiplerine ulaştırabiliyor, geri kalanı BM memurlarına yüksek maaş, büro kirası, pahalı cipler satın alma, lüks otellerde konaklama, vb. kullanıyor. Toplanan yardımın bir kısmı yardımı veren ülkenin uzmanlarına maaş olarak geri gidiyor&#8230; Velhasıl insâni yardım ‘iyi kazandırıyor’&#8230; Hiç şu “yardımsever” Birleşmiş Milletler Örgütü personelinin ve &#8220;insânî&#8221; NGO çalışanlarının aldıkları maaşı merak eden var mı?</p>
<p>Elbette milyonlarca insanın samimi çabalarını küçümsemek haksızlık olur. Âcil müdahale gerektiren felaketlere âcil yardım vazgeçilmezdir ama açlık da dahil, insanlığın temel sorunlarını ‘<em>iyilikçilikle</em>’ çözmek mümkün değildir. Bu sorun sadakayla üstesinden gelinebilir mâhiyette bir şey değildir. Üstelik sorunun çözümünü, bu durumun asıl sorumluları olan emperyalist ülkelerden ve onların “insânî” yardım kuruluşlarından beklemek abesle iştigal etmektir. Kaldı ki, asıl yapılması gereken yardım değil, bölüşme/paylaşma kültürünü işlevselleştirmektir. Toplumsal eşitsizliğin kökenine inmektir ki, bunun da yolu sömürüye karşı çıkmaktan geçer&#8230; Üretim ve yaşam araçlarının özel mülkiyet konusu olmasını sorun etmekten geçer&#8230; Büyük hırsızlara karşı çıkmadan, sömürüyü, yağmayı ve talanı sorun etmeden, sorunları çözmek mümkün değildir ama, sözde insânî bir söylemle mevcut statükoyu sürdürmek şimdilik mümkün olabiliyor. Onun için “neden” sorusunu inat ve ısrarla sormak ve gereğini yapmak gerekiyor. Böylece egemenler cephesinin ikiyüzlülüğünü ve sahtekârlığını teşhir etmek mümkün olabilir&#8230;</p>
<p>Duyduğuma göre başbakan R.Tayyip Erdoğan, BM oturumunda Somali’deki açlığı gündeme getirecekmiş. Eğer bu konuya değinmeye gerçekten niyetliyse, gıda maddelerinin bir metaya dönüştürülüp kâr ve spekülasyon aracı haline getirilmesini, ‘insânî yardım” denilenin aslında insânî değil, politik, ekonomik, ticari ve finansal çıkarların hizmetinde olduğunu, gıda maddeleri üzerindeki spekülasyonu, emperyalistler tarafından 30 yılı aşkın zamandır dayatılan “yapısal uyum programlarını” ve bunların neden olduğu insânî, sosyal ve ekolojik yıkımı, önüne ‘insânî’ sıfatı eklenen ABD ve NATO’nun askeri operasyonlarını, Afrika topraklarının emperyalistler ve onların güdümündeki devletler ve çokuluslu şirketler tarafından satın alınmasını, köylülerin topraklarından ve yurtlarından kovulmalarını, dış borç ödemelerinin tahribatını, depremzedelere “yardım” bahanesiyle ABD’nin Haiti’yi işgal etmesini&#8230; velhasıl kapitalist-emperyalist sömürü, yağma ve talanı da gündeme getirebilir mi?</p>
<p>Bir çift söz de şarkıcı, türkücü, sinema oyuncusu&#8230; şov endüstrisinin ünlülerine: Her “insânî yardım” kampanyasına “dahil” olduğunuzda asıl sorunların, tartışılmasını, bilince çıkarılmasını, anlaşılmasını engellediğinizin ve birilerinin pis misyonunu meşrulaştırdığınızın farkında mısınız? Elbette aynı şey sorunun özüne inmekten özenle kaçınan gazeteciler için de geçerli. Neden felâket bölgelerine kendi imkânlarınızla değil de, politikacıların uçaklarına binip gidiyorsunuz? Neden emperyalizmin hizmetindeki NGO’ların verdiği bilgilerle yetinip, kendi gözünüzle şeylere bakmaya yanaşmıyorsunuz?</p>
<p>* Taranta Babu’ya 7. Mektuptan&#8230;</p>
<div class="addthis_toolbox addthis_default_style addthis_32x32_style" addthis:url='http://www.atik-online.net/2011/09/somalide-aclik-veya-gayri-insani-yardim/' addthis:title='Somali&#8217;de açlık veya &#8220;gayri insânî&#8221; yardım ' ><a class="addthis_button_preferred_1"></a><a class="addthis_button_preferred_2"></a><a class="addthis_button_preferred_3"></a><a class="addthis_button_preferred_4"></a><a class="addthis_button_compact"></a></div>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.atik-online.net/2011/09/somalide-aclik-veya-gayri-insani-yardim/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Balıklar ve İnsanlar</title>
		<link>http://www.atik-online.net/2011/06/baliklar-ve-insanlar/</link>
		<comments>http://www.atik-online.net/2011/06/baliklar-ve-insanlar/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 19 Jun 2011 19:31:38 +0000</pubDate>
		<dc:creator>AHM</dc:creator>
				<category><![CDATA[Diğer Köşe Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[Fikret Başkaya]]></category>
		<category><![CDATA[Köşe Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[balıklar]]></category>
		<category><![CDATA[İnsanlar]]></category>
		<category><![CDATA[ve]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.atik-online.net/?p=8705</guid>
		<description><![CDATA[FİKRET BAŞKAYA &#124; 19 &#8211; 06 &#8211; 2011 &#124; Eskiden, “Ol mâhiler ki derya içredirler, deryayı’ bilmezler” denirdi&#8230; “Balıklar denizde yaşar da denizi bilmezler”&#8230;  Maalesef ‘insanlar da ‘kapitalist bir dünyada yaşıyorlar ama kapitalizmi bilmiyorlar&#8230;” Oysa şu kapitalizm denilen musîbet,  şu Allahın belası sistem, insan yaşamının her veçhesini, her anını, belirliyor, biçimlendiriyor, biçimsizleştiriyor, çarpıtıyor, dejenere ediyor, [...]<div class="addthis_toolbox addthis_default_style addthis_32x32_style" addthis:url='http://www.atik-online.net/2011/06/baliklar-ve-insanlar/' addthis:title='Balıklar ve İnsanlar ' ><a class="addthis_button_preferred_1"></a><a class="addthis_button_preferred_2"></a><a class="addthis_button_preferred_3"></a><a class="addthis_button_preferred_4"></a><a class="addthis_button_compact"></a></div>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.atik-online.net/wp-content/uploads/2009/07/fikret-baskaya.jpg" rel="lightbox[8705]" title="fikret-baskaya"><img class="alignleft size-thumbnail wp-image-2671" title="fikret-baskaya" src="http://www.atik-online.net/wp-content/uploads/2009/07/fikret-baskaya-100x100.jpg" alt="" width="100" height="100" /></a>FİKRET BAŞKAYA | 19 &#8211; 06 &#8211; 2011 | Eskiden, <em>“Ol mâhiler ki derya içredirler, deryayı’ bilmezler” </em>denirdi&#8230; “Balıklar denizde yaşar da denizi bilmezler”&#8230;  Maalesef ‘insanlar da ‘kapitalist bir dünyada yaşıyorlar ama kapitalizmi bilmiyorlar&#8230;” Oysa şu kapitalizm denilen musîbet,  şu Allahın belası sistem, insan yaşamının her veçhesini, her anını, belirliyor, biçimlendiriyor, biçimsizleştiriyor, çarpıtıyor, dejenere ediyor, her gözeneğine nüfûz ediyor, akıl almaz bir tisünami gibi her şeyi kapsıyor, sayısız insânî, toplumsal, ekolojik kötülüklere kaynaklık ediyor. Velhasıl tam bir sürdürülemezlik, <em>sürdürülebilemezlik </em>durumu  ortaya çıkarmış bulunuyor&#8230;<span id="more-8705"></span></p>
<p>Ve fakat, <em>egemen söylem,</em> tam da kapitalizmin  <em>sürdürülebilemezlik durumu</em> ortaya çıkardığı  bir zamanda  ve tuhaf bir şekilde,<em> sürdürülebilir kalkınma</em> söylemini peydahlamış bulunuyor. Bilindiği veya bilinmesi gerektiği gibi, bu tam bir ideolojik manipülasyondur. Zihinsel bir  dalaveredir. Bu bir <em>oxymore</em>dur ki, <em>oxymore,</em> yanyana getirilmesi caiz olmayan, uygun olmayan, antinomik, karşıt anlamlı iki kelimeyi veya kavramı yan yana getirmeye deniyor: <em>Faizsiz bankacılık </em>gibi, <em>parlak karanlık </em>gibi&#8230; Hem banka olacak hem de faizsiz olacak! Böyle bir şey mümkün müdür? Oysa, bu dünyada ve kapitalizm geçerliyken <em>kalkınma </em>diye bir şey mümkün değildir. Ve esasen kapitalizm koşullarında <em>kalkınma </em>denilen <em>sermayenin büyümesidir, sermayenin genişletilmiş ölçekte yeniden üretilmesidir</em>. Sermayenin büyümesi eşittir kalkınma şeklinde bir özdeşlik varsaymak abestir. Kalkınma diye bir şey mi var da, <em>sürdürülebilirliğinden </em>söz edilsin?</p>
<p>Eğer balıklar ‘denizde yaşadıklarını bilselerdi’ durum değişir miydi? Zira, balıklar ölüyor, hızla yok oluyor&#8230; Bu soruyu tartışmayı sonraya bırakarak, geçerken şu kadarını söyleyebiliriz: Eğer insanlar ‘kapitalist bir toplumda yaşadıklarını bilselerdi, velhasıl kapitalizmi bilselerdi, anlasalardı, onu anlayacak yüksekliğe çıkabilselerdi, <em>balıkların ölümünü engelleyebilirlerdi&#8230; </em> Başka türlü ifade edersek, insan soyu böyle bir saçmalığa izin vermezdi&#8230; Balıkların ölümü, kapitalist mantığa göre işleyen bir yıkıcı bir sistemden,  bir üretim, tüketim ve yaşam tarzından kaynaklandığına göre&#8230;</p>
<p>Şimdilerde kapitalist sistemin [ki, kapitalizm emperyalizmdir] tartışmasız bir <em>sürdürülebilemezlik </em>tablosu ortaya çıkardığı bir vakıa ise eğer, bu, neden böyle bir durumun ortaya çıktığına açıklık getirmeyi, anlaşılır kılmayı, bilince çıkarmayı gerektirir&#8230; Bunun da yolu kapitalizmi anlamaktan geçebilir&#8230;  Fakat daha önce kısaca da olsa, <em>kapitalizmin anlaşılmama sorunu </em>üzerinde durmamız gerekiyor. Ya da <em>anlaşılmama </em>ne ile ilgilidir? Hangi nedenler kapitalizmin anlaşılmasını engelliyor, değilse zorlaştırıyor? Bu soruya açıklık getirmek için de, başka bir soruyla devam edebiliriz: Kaptalizmi kendinden önceki üretim tarzlarından, sosyal formasyonlarlardan, medeniyetlerden ayırd eden hangi özellikler/ farklılıklar söz konusudur?</p>
<p>İlk hatırda tutulması gereken şudur: Kapitalizmin eni-sonu 500 yüzyıllık geçmişi var. Oysa insan soyunun geçmişinin bir kaç milyon yıl kadar, akıl sahibi insan anlamına gelen <em>homo sapiens</em>’in de 50 bin yıl kadar geriye giden tarihi olduğu söyleniyor.</p>
<p>Dikkat edilirse, 500 yüzyıllık kapitalizm çağı, insanlık tarihinde sadece küçük bir parantez. Buna rağmen bu kadarcık zamanda insanlığın ve uygarlığın geleceğini tehlikeye atmış bulunuyor. O halde vakitlice <em>kapitalizmden çıkmak, parantezi kapatmak</em> gerekiyor.</p>
<p>Kapitalizmin <em>anlaşılmama</em> sorunu söz konusu olduğunda iki tür nedenden söz edebiliriz: 1. Anlamamanın/anlaşılmanın engellenmesinin bilinçle veya ideolojiyle ilgili nedenleri; 2. Kapitalizmin yapısından, işleyişinden, temel dinamik ve eğilimlerinden, velhasıl kapitalizmin bizzat kendisinden kaynaklanan nedenler.</p>
<p>Bilinçle ilgili unsurların başında da, kapitalizmi neredeyse bir <em>dünya cenneti </em>olarak sunan şu <em>iktisat bilimi </em>denilen ideolojik safsatalar geliyor. Üniversitelerde sadece bilim değil, sosyal bilim dallarının en <em>serti </em>[doğa bilimlerine en yakın olan anlamında] olarak okutulan iktisat, [economics diyorlar], aslında bilimler dünyasıyla değil, ideolojiler dünyasıyla ilgilidir. Kapitalist sınıfın ihtiyacına cevap verdiği için, kapitalizmi meşrulaştırdığı için, bilim sayılıyor ve yere göğe de konmuyor. Oysa, iktisat bilimi denilen ideolojik safsataların iki şeyle ilgisi yoktur: Birincisi, bilimle bir ilgisi yoktur; ve ikincisi de bu dünyanın gerçekliğiyle bir ilgisi yoktur.</p>
<p>Marx’ın devasa eseri <em>Kapitil</em>’in alt-başlığı: bir ideoloji olarak <em>Ekonomi Politiğin Eleştirisidir.</em> Sadece  <strong><em>Ekonomi Politiğin Eleştirisi</em></strong> değil. Eğer Samir Amin’in de isabetli bir şekilde söylediği gibi, “ekonomi politik ideolojisinin eleştirisi”  olarak değil de, sadece “ekonomi politiğin eleştirisi” olarak alınırsa, o zaman onu bazı kötülüklerden, bazı olumsuzluklardan arındırarak işe yarar hale getirmek mümküdür anlamı çıkar. Ama ideoloji söz konusuysa eğer, tartışmanın zemini de bambaşka olacak demektir. Şimdilerde zaten <em>ekonomi politik</em> de denmiyor. Sadece <em>economics </em>[iktisat] deniyor&#8230; Öyleyse sadece ideolojiden arınmış değil, politikadan da arınmış <em>saf bilim </em>hoş geldi safa geldi&#8230;</p>
<p>Netice itibariyle, bilimselllik retoriği altında kapitalist sınıfın [burjuvazinin] sınıfsal/tarihsel çıkarına uygun olarak üretilmiş ideolojik tezler sayesinde, tam bir <em>ücretli kölelik sistemi </em>olan kapitalizmi meşrulaştırmak mümkün hale gelebiliyor. Onun için bu alanda yürütülecek radikal ideolojik mücadele, karşı hegemonya oluşturmak için vazgeçilmezdir. Nitekim, geçerli ikitisat ideolojisi, kapitalizmi <em>rasyonel yegane sistem </em>olarak sunmayı şimdilik başarabiliyor.</p>
<p>Kapitalizmin kendisinden kaynaklanan neden, <em>kapitalizmde sömürünün gizlenmişliği, saklanmışlığı, görünmezliğidir. </em>Bilindiği gibi, kapitalizmi önceleyen üretim tarzlarında sömürü saydamdır. Kölecilik durumu söz konusu olduğunda, efendinin zenginliğinin köle emeğine dayandığı açıktır. Kapitalizm öncesi dönemin haraca dayalı sosyal formasyonlarında ve onun feodal denilen versiyonunda yönetici/bürokratik elitin ve soylular sınıfının zenginliğinin de üretici köylüden [reaya, serf] alınan haraca ve/veya zorunlu çalışmaya dayandığı açıktır. Oysa, kapitalizmde saydamlığı ortadan kaldıran, sömürüyü gizleyen bir şey var: Orada işçi  kapitalist patrona <strong>emeğini </strong>değil, <strong>iş gücünü, çalışma kapasitesini, çalışma/üretme yeteneğini </strong>satıyor ama emeğini sattığını sanıyor&#8230; Şöyle: diyelim ki,  bir işçi bir kapitalist için günde 8 saat çalışıyor, ve diyelim ki, çalışma gününün ilk 4 saatinde aldığı ücerete eşit bir değer üretiyor. Geri kalan 4 saatte ürettiği değere kapitalist <strong>artı-değer </strong>olarak el koyuyor. İşçi 8 saatlik iş gününün sonunda eve dönerken, 8 saatin karşılığını aldığını sanıyor. Eğer, işci de feodal dönemdeki serf gibi, haftanın üç günü kendine, üç günü de kapitaliste çalışsaydı durum açıkça görünürdü ama kapitalist üretimde işçi hep aynı yerde, aynı makinaları kullanmak zorunda olduğu için, sömürünün <em>görünürlülüğü</em> ortadan kalkıyor. Oysa, aslında verdiğimiz örnekte işçi her bir dakikanın 30 saniyesini kapitalist için çalışmış oluyor&#8230; İşte bu durum kapitalizmin anlaşılması bakımından bir zorluk ortaya çıkarıyor. Marx, artı-değer teorisini ortaya atarak, kapitalist sömürüyü teşhir ederek, kapitalizmin büyüsünü çözerek, devasa bir teorik buluş yapıyor ve kapitalizmin sömürülen ve ezilen sınıflarına kapitalizmi aşmayı, komünist perspektifi işaret ediyordu&#8230;</p>
<p>Kapitalzimin yapısından ve işleyişinde kaynaklanan ikinci bir neden de, kapitalizm koşullarında sınıf atlamanın, sınıf değiştirmenin mümkün olmasıdır. Kapitalizm öncesinin üretim tarzlarında veya prekapitalist sosyal formasyonlarda, sınıf değiştirme yolu kapalıydı. Mesela Osmanlı sisteminde: <em>reaya oğlu reaya olur </em>denirdi. Oysa kaptalizm geçerliyken <em>madenci oğlu madenci olur</em> denmiyor, <em>köylü oğlu köylü kalır</em> denmiyor&#8230; Kapitalizm koşullarında bir madencinin oğlunun egemen sınıf katına veya oligarşiye terfi etmesinin yolu kapalı değildir. Bir madencinin çocuğunun milyonerler, milyarderler katına çıkması potansiyel olarak mümkündür. Fakat orada gözden kaçan bir şey var: Gerçi bir madenci çocuğu ülkenin en büyük kapitalistleri arasına dahil olabilir ama böyle bir şeyin gerçekleşme olasılığı, eni-sonu lotodan büyük ikramiye kazanma olasılığı kadardır&#8230; Durum böyledir ama <em>sıfırdan başlayıp mültimilyarder olanların </em>başarı öyküleri dillerden düşmez&#8230; Ve bu boşuna yapılmaz&#8230; Bir kişinin milyarder olması için kaç yüzbin, veya kaç milyon kişinin mülksüzleşmesi, proleterleşmesi, üretmek ve yaşamak için gerekli araçlardan mahrum olması ‘gerektiği’ sorun edilmez&#8230;</p>
<p>Bu tür meşrulaştırmalar, sonuç itibariyle <em>‘kapitalizmin insanlığın normal hâli’</em> olduğu bilincini canlı tutuyor ve söz konusu bilinci yeniden üretiyor.  Burjuva ideolojisinin derin çekirdeğini <em>iktisat bilimi </em>denilen oluştursa da, <em>kapitalizmin insanlığın normal hali </em>sayılmasında, öyle sunulmasında ve meşrulaştırılmasında diğer sosyal bilim disiplinlerinin rolünü de hafife almamak gerekir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Kapitalizm koşullarında işlerin sarpa sarması, kapitalizmin bir dizi özelliğinden, özgünlüğünden, orijinalliğinden kaynaklanıyor:</p>
<p>1.         Kapitalizmde ekonomi toplumun diğer kertelerinden, veçhelerinden, bileşenlerinden, yapıcı unsurlarından bağımsızlaşmış durumdadır. Oysa, bir toplumsal yapının sağlıklı işleyebilmesi için toplumsal yapıyı veya bütünlüğü oluşturan ekonomik, sosyal, politik, etik, estetik&#8230; kerteler veya belirleyicilikler arasında <em>uygun bir denge ve tatamlayıcılılık </em>olması gerekir. Kapitalizmde ekonomik kertenin sadece diğerleri aleyhine <em>belirleyiciliği </em>artmakla kalmıyor, aynı zamanda diğerlerini <em>kolonize ediyor </em>ve tabii kendine bağımlı hale getiriyor..<em>. </em>Karl Polanyi bu duruma dikkat çekiyor, itiraz ediyordu. Polanyi’ye göre ekonominin topluma değil de toplumun ekonomiye tâbi olduğu durum, <em>bir sapmaydı ve toplumun normal hâli değildir&#8230;</em> Şimdilerde sürdürülemezliğin belirginleşmesinin gerisindeki nedenlerlerden biri işte bu sapmadır&#8230; Dolayısıyla bu  <em>tersliğin </em>aşılması gerekiyor.</p>
<p>2.         Kapitalizmin bir başka özgünlüğü veya orijinalliği, üretici sınıf olan işçi sınıfının toplumdaki durumuyla ilgilidir. Kapitalist toplumun üretici sınıfı olan işçi sınıfı, yaşam için gerekli araçlardan [üretmek ve geçinmek için gerekli şeyler] yoksunlaştırılmış, mülksüzleştirilmiş durumdadır. Zaten kapitalizm demek, <em>mülksüzleştirirek sermaye biriktirmek </em>demektir. Kapitalizm varolabilmek için mülksüzleştirilmiş bir sınıfa ihtiyaç duyuyor/ dayanıyor ve her ileri aşamada da mülksüzleştirilmiş kitleyi [proletarya] büyütüyor. Bu niteliğinden ötürü kapitalizm <em>yıkıcı/tahrip edici </em>[destructive] bir sistemdir. <em> </em>Her ileri aşamada işsizliği, yoksulluğu, sefaleti, insânî yabancılaşmayı ve doğal çevre tahribatını derinleştirmek durumunda ve başka türlü yapması mümkün değil&#8230; Durum böyleyken,  insanlara <em>sabrederlerse ilerde işlerin düzeleceği, yoluna gireceği </em>söyleniyor&#8230;</p>
<p>3.         Kapitalizmin bir başka özgünlüğü de üretimin yapılış amacıyla ilgilidir.. Bir meta uygarlığı olan kapitalizmde, üretimle ihtiyaçların tatmini [karşılanması] arasındaki bağ kopmuş durumdadır. Kapitalist, pazarda satmak, kâr etmek için üretim yapar. Asıl amaç <em>kullanım değeri </em>değil, <em>değişim değeri </em>üretmektir. Her üretim çevrimi sonucunda elde edilen kârın [ artı–değerin] en büyük bölümünün de sermayeye dönüştürülmek üzere, yeniden yatırıma yönlendirilme <em>zorunluluğu</em> [yıkıcı rekabetten ötürü] vardır. Ve sonuç itibareyle şöyle bir durum ortaya çıkarıyor: <em>Her seferinde daha çok üretim, daha çok kâr, daha büyük sermaye&#8230; </em>Bu da araçlarla amaçların ters/ yüz olması, <em>öküzün arabanın arkasına koşulmasadır</em>. Marx, <em>Kapital</em>de, kapitalistin amacını şöyle özetliyordu: <em>Amacı, yalnız kullanım-değeri değil, onunla birlikte meta üretmektir; yalnız kullanım değeri değil, değer üretmektir; yalnız değer değil, aynı zamanda artı değer üretmektir” </em>Böyle bir sistemin toplumun asgari ihtiyaçlarına bile cevap vermesi mümkün müdür?</p>
<p>4.         Dördüncü bir özellik de, kapitalizmle birlikte <em>iktibas yolunun </em>artık kapanmış olduğudur. Bilindiği gibi, kapitalizm öncesi dönemin üretim tarzlarında veya sosyal formasyonlarında, bir uygarlığın ilerlemesi, diğerlerinin de ilerlemesinin, ileri doğru hamle yapmasının koşuluydu. Bir uygarlık, üretimi ve yaşamı kolaylaştıran bir şey keşfettiğinde, başka toplumlar iktibas yoluyla aynı teknik buluşu kulllanarak bir üst düzeye çıkabiliyorlardı. Kapitalizm kendi dışındaki sosyal formasyonları biçimlendirme, biçimsizleştirme, çarpıtma, kendi ihtiyaçlarıyla <em>uyumlandırma </em>eğilimine ve dinamiğine sahip olduğu için, söz konusu yol kapanmış bulunuyor&#8230;</p>
<p>5.         Beşinci önemli özellik de, kapitalizmin <em>kutuplaştırıcı </em>bir temel eğilime sahip olmasıdır. Bir sömürü metabolizması olarak işlemesi, sermaye birikiminin her aşamada mülksüzleştirirek yol almasının bir sonucu olarak, bir kutupta zenginlik yaratması karşı kutupta yoksulluk yaratmasına bağlıdır. Bu da <em>muasır medeniyet seviyesini yakalama perspektifinin,</em> kapitalizm koşullarında bir kıymet-i harbiyesinin olmaması, <em>yakalamanın imkânsızlığı</em> demektir&#8230; <em> </em></p>
<p>6.         Kapitalizm her aşamada ileri teknoloji üretmeye mecburdur ve kapitalist mantığın gereği olarak üretilen teknoloji, insanlar kolay üretsinler, kolay yaşasınlar diye üretilmiyor. Sömürüyü derinleştirmek, kâr oranını ve kâr kütlesini, yani sermayeyi büyütmek amacıyla üretiliyor. Aksi halde bunca teknik ilerlemeye rağmen, işlerin sarpa sarmasını anlamak zorlaşırdı&#8230;</p>
<p>7.         Kapitalizmin mantığı, temel eğilimleri ve dinamikleri veri iken, sistemin insânî, toplumsal ve ekolojik kötülükleri büyütüp/ derinleştirmeden yol alması mümkün değildir.</p>
<p>8.         Kapitalizm kendini <em>sınırlamayı</em> bilmez, durmayı bilmez /duramaz. Freni patlamış bir kamyon gibi, nereye çarpacağı belirsizdir.</p>
<p>9.         Kapitalizmin bir tuhaflığı da etik kaygılara külliyen yabancılaşmış bir sistem oluşudur. <em>Amoral </em>[ ahlâk dışı] deniyor ama aslında ahlâksız denmesi gerekiyor&#8230; Kapitalist bir yere gelip üretim yaptığında, bir şey ürettiğinde, doğal çevreyi tahrip eder, canlıları yok eder, havayı ve suyu kirletir, biyolojik çeşitlliği yok eder, doğal dengeyi tahrip eder ve <em>başka türlü yapması mümkün değildir</em>. Durum böyledir ama insanlara ekseri <em>yıkılan </em>değil, <em>yapılan </em>gösterilir ve yapılan da ilerleme, modernleşme, bizde <em>çağdaşlaşma, </em>büyüme, kalkınma, vb. olarak sunulur&#8230;</p>
<p>10.       Nihayet kapitalizm emperyalizm üretmeden, emperyalizm savaşsız ve hegemonya da düşmansız yapamaz&#8230;</p>
<p>İşte, kısaca sözünü ettiğimiz temel eğilimlerin ve dinamiklerin bir sonucu olarak, artık genel bir <em>sürdürülemezlik </em>tablosu ortaya çıkmış bulunuyor.</p>
<p>Bu durumdan çıkmak, kapitalizmi aşmak, <em>yeni bir şey yapmak,</em> mümkün ve gereklidir. Gereklidir zira, bütün bu olup-bitenler, insan iradesini aşan insan üstü güçlerin marifeti değildir&#8230; Eğer yüzyüze geldiğimiz insâni ve sosyal kötülüklür, ekolojik riskler, birilerinin verdiği kararların, tercihlerin, politikaların sonucuysa ki, öyledir&#8230; o zaman başka insanların, başka tercihleri, başka politik pratikleriyle de pekâlâ <em>başka şey yapmanın</em>, <em>başka türlü yapmanın</em> da yolu açık demektir&#8230;</p>
<div class="addthis_toolbox addthis_default_style addthis_32x32_style" addthis:url='http://www.atik-online.net/2011/06/baliklar-ve-insanlar/' addthis:title='Balıklar ve İnsanlar ' ><a class="addthis_button_preferred_1"></a><a class="addthis_button_preferred_2"></a><a class="addthis_button_preferred_3"></a><a class="addthis_button_preferred_4"></a><a class="addthis_button_compact"></a></div>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.atik-online.net/2011/06/baliklar-ve-insanlar/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Yeni anayasa veya “hiç bir şeyi değiştirmemek için her şeyi değiştirmek”</title>
		<link>http://www.atik-online.net/2011/06/yeni-anayasa-veya-%e2%80%9chic-bir-seyi-degistirmemek-icin-her-seyi-degistirmek%e2%80%9d/</link>
		<comments>http://www.atik-online.net/2011/06/yeni-anayasa-veya-%e2%80%9chic-bir-seyi-degistirmemek-icin-her-seyi-degistirmek%e2%80%9d/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 06 Jun 2011 07:14:22 +0000</pubDate>
		<dc:creator>AHM</dc:creator>
				<category><![CDATA[Diğer Köşe Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[Fikret Başkaya]]></category>
		<category><![CDATA[Köşe Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[anayasa]]></category>
		<category><![CDATA[bir]]></category>
		<category><![CDATA[değiştirmek]]></category>
		<category><![CDATA[değiştirmemek]]></category>
		<category><![CDATA[her]]></category>
		<category><![CDATA[hiç]]></category>
		<category><![CDATA[için]]></category>
		<category><![CDATA[şeyi]]></category>
		<category><![CDATA[veya]]></category>
		<category><![CDATA[yeni]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.atik-online.net/?p=8501</guid>
		<description><![CDATA[FİKRET BAŞKAYA &#124; 06 &#8211; 06 &#8211; 2011 &#124; AKP, 12 Haziran seçimleri sonrası için yeni bir anayasa vâdediyor, bu amaç için insanlardan oy istiyor ve tek başına anayasayı değiştirecek bir meclis çoğunluğu arzuluyor. Yeni anayasanın ‘sivil’ bir anayasa olacağı söyleniyor. Eğer öyleyse, bu mevcut anayasanın ‘sivil’  olmadığı demeye gelir&#8230; Tabii AKP yeni bir anayasa [...]<div class="addthis_toolbox addthis_default_style addthis_32x32_style" addthis:url='http://www.atik-online.net/2011/06/yeni-anayasa-veya-%e2%80%9chic-bir-seyi-degistirmemek-icin-her-seyi-degistirmek%e2%80%9d/' addthis:title='Yeni anayasa veya “hiç bir şeyi değiştirmemek için her şeyi değiştirmek” ' ><a class="addthis_button_preferred_1"></a><a class="addthis_button_preferred_2"></a><a class="addthis_button_preferred_3"></a><a class="addthis_button_preferred_4"></a><a class="addthis_button_compact"></a></div>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.atik-online.net/wp-content/uploads/2009/07/fikret-baskaya.jpg" rel="lightbox[8501]" title="fikret-baskaya"><img class="alignleft size-thumbnail wp-image-2671" title="fikret-baskaya" src="http://www.atik-online.net/wp-content/uploads/2009/07/fikret-baskaya-100x100.jpg" alt="" width="100" height="100" /></a>FİKRET BAŞKAYA | 06 &#8211; 06 &#8211; 2011 | AKP, 12 Haziran seçimleri sonrası için yeni bir anayasa vâdediyor, bu amaç için insanlardan oy istiyor ve tek başına anayasayı değiştirecek bir meclis çoğunluğu arzuluyor. Yeni anayasanın ‘sivil’ bir anayasa olacağı söyleniyor. Eğer öyleyse, bu mevcut anayasanın ‘sivil’  olmadığı demeye gelir&#8230; <span id="more-8501"></span>Tabii AKP yeni bir anayasa vâdederse diğerleri de boş duracak değil, onlar da kendilerince yeni anayasadan söz ediyorlar. Lâkin yeni anayasa isteyen sadece burjuva partileri değil, kapitalist patronlar ve bir bütün olarak egemenler cephesi de artık yeni bir anayasanın gerekliliği konusunda ısrarlı görünüyorlar. Bu arada akademideki anayasa uzmanları ve her şeyi bilen köşe yazarları ve medyatik ‘aydınlar’ da yeni anayasacılar kervanına katılmış görünüyorlar&#8230; Bir de Kürtlerin yeni anayasa talebi var ki, onlarınki haklı ve yerinde bir talep, zira, artık bir şeylerin gerçekten değişmesini istiyorlar&#8230;</p>
<p>Kimse ‘sivil anayasa’ ne menem bir şeydir, sivil anayasa diye bir şey olur mu, ya da neden anayasa kelimesinin önüne bir niteleme sıfatı ekleme gereği duyuluyor, neden böyle bir ideolojik manipülasyona baş vuruluyor sorusunu sormayı akıl etmiyor. Söylenmek istenen her halde şu: mevcut anayasa askerler tarafından yapıldı, <em>militer bir anayasadır</em>, dolayısıyla <em>sivil </em>ve tabii <em>demokratik </em>değildir. Bu sefer anayasa siviller tarafından yapılacak ve ‘sivil’ ve ‘demokratik’ olacak&#8230; Sivil olmak veya olmamak, kıyafet farklılığına indirgenecek bir şey midir? Tipik bir ‘disiplin yönetmeliğine’ benzeyen 1982 anayasasının arkasında, bir NATO ordusu olan TSK olsa da, anayasayı hazırlayanlar üniformalı değildi&#8230; Akademinin anlı-şanlı anayasa profesörleri ve cunta tarafından tayın edilmiş sivil giyimli Danışma Meclisi’nin ‘seçkin’ üyeleriydi&#8230; Üstelik referanduma sunulup, halkın ‘onayı’ da alınmıştı&#8230; Sanırsınız ki, anayasayı askerler kendileri için yaptı! Diyelim ki, 1982 anayasasını üniformalı unsurlar yaptı ama ondan sonra  defalarca TBMM’ye seçilen üniformasızlar 30 yıl boyunca bu anayasayı neden sorun etmedi? Neden anayasanın askerî üniformasını çıkarmak için kılını kıpırdatmadı? Neden anayasayı ‘sivilleştirme’, ‘demokretikleştirme’  gereği duymadılar? Bir şey daha, cunta anayasasının yürürlüğe girdiği 1982’den bu yana 17 defa anayasa değişikliği yapıldı ve geçiçi hükümler dahil 177 maddelik anayasanın tam  119 maddesi değiştirildi&#8230; Demek ki, geçen zamanda anayasanın yaklaşık %70’i ‘yenilenmiş’&#8230; Eğer değişiklik ve ‘yenilik’ olumlu bir anlam taşıyorsa, bu, %70 oranında bir ‘sivilleşme’, ‘demokratikleşme’, velhasıl ‘iyileşme’ anlamına gelmez miydi?  Eğer yapılan değişiklikler [yenilikler!] demokratikleşme demeye geliyorduysa, o zaman yeni anayasa yapmak yerine geri kalan 58 madde de gözden geçirilerek Türkiye ‘sivil’ ve ‘demokratik’ bir anayasaya kavuşmaz mıydı&#8230;</p>
<p>O halde üç şey: Birincisi, bir rejimin anayasal olması, anayasasının olması, onun demokratikliğinin güvencesi değildir. Esasen anayasalar demokrasiyle değil, <em>nasıl yönetebiliriz, nasıl aldatıp-oyalayabiliriz, </em>sorusuyla, velhasıl<em> ‘Teşkilat-ı Esâsiye </em>ile<em> </em>ilgilidir. Bu soruların kimler tarafından sorulduğu da bellidir&#8230; Bu tür sorular daima mülk sahibi sınıflar tarafından sorulur&#8230; Söz konusu olan basbayağı <em>sınıfsal bir meseledir.</em> Dolayısıyla belirleyici olan bir yasayı veya anayasayı kimin yaptığı değil, kimin/kimlerin çıkarına yapıldığı, arkasında <em>kimin/kimlerin olduğu ve durduğudur&#8230;</em> 1982 anayasasını cuntacı generaller yaptı ama mülk sahibi sınıflar adına ve onlar için  yaptı&#8230; Tabii bal tutanın parmağını yalaması da işin doğası gereğidir; ikincisi, bir anayasa için önemli olan hangi maddeleri içerdiği değil, bunların pratik politikada, uygulamada ne şekil aldığı, nasıl yorumlandığı ve uygulandığıdır; üçüncüsü de, bir anayasanın demokratikliğinin asgari koşulu yapılış sürecinde hangi toplum sınıflarının ne ölçüde dahlinin olup-olmadığıdır. Eğer mülksüzleştirilmiş sınıflar, işçiler, işssizler, topraksız köylüler ve küçük çiftçiler, mütevazı toplum kesimleri, velhsalı demokrasiye asıl ihtiyacı olanlar, sürece aktif ve etkin bir şekilde müdahale etmiyorsa, edemiyorsa, politikleşmiş halk çoğunluğunun etkin dahli söz konusu değilse, oradan çıkacak bir anayasanın anti-demokratikliği tartışmasız bir kesinliktir. Kaldı ki, Kadir Cangızbay’ın isabetli tespindeki gibi: <em>“Demokratikleşme, bir süreçtir; doğrudan yasa ve anayasayla gerçekleşmez; başka bir ifadeyle, yolu önceden çizilmez; karşılaştığı engeller kaldırılarak yolu açılır”.</em>[1]</p>
<p>Bir maddenin anayasada yer alması yeterli değildir. Anyasanın varlık nedeni egemen sınıfların <em>nasıl yönetebiliriz, haklar alanını nasıl daraltabiliriz, nasıl aldatıp-oyalayabiliriz&#8230; </em>sorusuyla ilgili olduğu sürece, istediğiniz kadar anayasada ‘demokrasiyle uyumlu’ maddeler bulunsun, pratikte bunların hiç bir kıymet-i harbiyesi yoktur. Bilindiği gibi, anayasalar birer üst metindirler. Uygulama alanına kanunlar yoluyla inerler ve anayasada tanınan veya formüle edilen hakların kanunlarla geri alınması yaygın bir gelenektir. Bu, burjuva yasallığının vazgeçilmez kuralıdır. Fakat verilen bir hakkı geri alma operasyonu ekseri bizzat anayasada kotarılır. Anayasanın bir maddesinde ifade edilen bir hak, ikinci veya üçüncü paragrafta <em>ancak</em>la başlayan bir cümleyle<em> </em> geri alınır/ içi boşaltılır, işlevsiz hale getirilir&#8230; Ya da ilerdeki bir maddede ortadan kaldırılır&#8230;  Mesela yürürlükteki anayasının üniversitelerle ilgili 130’uncu maddesi şöyle: “<em>Üniversiteler ile öğretim üyeleri ve yardımcıları serbestçe her türlü bilimsel araştırma ve yayında bulunabilirler. ancak, bu yetki, Devletin varlığı ve bağımsızlığı ve ülkenin ve milletin bütünlüğü ve bölünmezliği aleyhine faaliyette bulunma serbestliği vermez”. </em>Dikkat edilirse tanınan hak aynı cümlede geri alınıyor. Hakları kullanılmaz hale getiren ve yasaklayan ikinci yaygın uygulama, maddenin sonuna eklenen <em>kanunla düzenlenir </em>ibaresidir. Ekseri anayasada tanınan bir hak yasayla ortadan kaldırılır. Eğer yasayla halledilemezse, yönetmelikler imdada yetişir&#8230; <em> </em>Başka bir yöntem de asla yapılmayacak bir şeyin ifade edilmesidir. Mesela anayasanın 49’uncu maddesinde: <em>“ Çalışma herkesin hakkı ve ödevidir. Devlet, çalışanların hayat seviyesini yükseltmek, çalışma hayatını geliştirmek için çalışanları korumak, çalışmayı desteklemek ve işsizliği önlemeye elverişli ekonomik bir ortam yaratmak için gerekli tedbirleri alır” </em>deniyor&#8230; Böyle bir maddenin varlığının bir kıymet-i harbiyesi olabilir mi?  En doğal hakları için mücadele eden işçilerin başına nelerin geldiği, ne tür koşullarda çalıştıkları, işssizliğin ne düzeyde olduğu bilinmiyor mu? Devletin <em>kimi nasıl koruduğu </em>mâlum değil mi?  Son otuz yılda sendika kurmak için harekete geçen on binlerce işçinin nasıl işten atıldığı herkesin mâlumu değil mi? Cunta anayasasının 26’ıncı maddesi düşünceyi açıklama ve yayma hürriyetiyle<em> </em>ilgili: “ <em>Herkes, düşünce ve kanaatlerini söz, yazı, resim veya başka yollarla tek başına veya toplu olarak açıklama ve yayma hakkına sahiptir. </em>deniyor,<em> </em>ve devamı şöyle: “ <em>Bu hürriyetlerin kullanılması, milli güvenlik, kamu düzeni güvenliği, cumhuriyetin temel ilkeleri ve Devletin ülkesi ve milleti ile bölünmez bütünlüğü&#8230;. amaçlarıyla sınırlanabilir”. </em>Ve sınırlanıyor&#8230; O kadar çok sınırlanıyor ve öyle sınırlayıcı bir yasa stoğu var ki, istenirse her söylediğinizden kendinizi önce mahkeme kapısında, sonra da mahpusane koğuşunda bulmanız son derecede mümkündür&#8230; Eğer öyleyse böyle bir ikiyüzlülüğe neden başvuruluyor? Niyet ve amaç mâlûm değil mi?</p>
<p>Aslında kapitalizm dahilinde anayasaların demokrasinin önkoşulu olduğu tartışmalıdır ama demokrasinin önünü kesmek için gerekçe oluşturdukları kesindir.  Böylece, demokratik talepler, hak talepleri  ‘anayasa’ gerekçe gösterilerek geri çevrilebiliyor veya savsaklanabiliyor. Tabii anayasada değişiklik yapmak da zorlaştırılır ki, egemen sınıfların işine gelmeyen muhtemel bir değişikliğin önü kesilsin&#8230; Oysa, istenirse, anayasaya dokunmadan da, kanunlarda yapılacak  değişikliklerle kısmî bir demokratikleşme pekâlâ mümkündür.</p>
<p>O halde sadede gelebiliriz. Egemen sınıfların çıkarı, demokratik haklar alanının, genel olarak da haklar alanının olabildiğince daraltılmasını gerektirir. Egemen sınıflar hiçbir şeyden eşitlik, özgürlük ve demokrasiden korktukları kadar korkmazlar ama söylem farklıdır&#8230; Sözcülerinin ve akıl hocalarının dilinden demokrasi kavramı hiç düşmez&#8230; Siz sermaye sınıfının, oligarşinin bir mensubu olsaydınız, demokratik haklar alanının genişlemesini ister miydiniz? Böyle bir şey eşyanın tabiatine aykırı değil midir? Zira demokratik haklar alanının gerçekten genişlemesi demek, sömürünün sınırlandırılması demektir ve sömürünün ve baskının sınırlandırılması mülk sahibi sömürücü sınıfların, ülkenin beşeri ve doğal zenginliğini yağmalayan azınlığın ve şürekasının asla arzu etmeyeceği, katlanamayacağı bir şeydir. Eğer öyleyse egemenler cephesinin ve onun sözcülerinin teklif ettiği, edeceği ‘yeni anayasa’ ne kadar ‘yeni’olabilir?  Bir anayasanın <em>yeniliğini </em> marifet saymanın ne gibi bir kıymet-i harbiyesi olabilir?</p>
<p>Anti-demokratik bir şekilde oluşmuş bir parlamento demokratik bir anayasa yapabilir mi? Herşey tepeden tırnağa anti-demokratik iken, hangi mucizenin sonucu demokratik bir anayasa ortaya çıkacak. Söz konusu siyasi partilerin kendilerinin demokratik bir yapısı ve işleyişi söz konusu mu? Bu partiler essasen parti başkanlarının birer şirketine benzemiyor mu? Bunlar tek kişi tarafından yönetilen siyasi yapılar değiller mi? Kimlerin nereden milletvekili olcağına parti başkanları karar vermiyor mu? Meclis %10 barajı ayıbının gölgesinde oluşmuyor mu? Siyasi partiler yasası 12 Eylül rejiminin eseri değil mi? Eğer öyleyse ve bu siyasi partilerin mensuplarından oluşan parlamentonun bizzat kendisi anti-demokratik iken, oradan demokratik bir anayasa çıkacağına sanmak abesle iştigal etmek değil midir? Denilebilir ki, milletvekillerini halk seçiyor&#8230; Önlerine gelene oy vermek seçmek midir? Aslında seçimin gerçek anlamda seçmekle bir ilgisi yok. Orada söz konusu olan, birileri [Parti patronları] tarafından tayın edileni <em>onaylamaktan </em>ibarettir&#8230; Zira, asıl seçenler başkaları, dolayısıyla söz konusu olan sefil bir sirk oyunundan başka bir şey değil&#8230; Seçim sandığına giden <em>önceden birileri tarafından tayin edileni onaylıyor sadece&#8230;</em> Kaldı ki, geçerli sistemde zaten gerçek bir <em>temsil</em> asla mümkün değildir. Politika yapmanın profesyonelleşmiş ayrıcalıklı bir elitin işi olmaya devam ettiği koşullarda yapılan seçimler, ancak seyirciyi oyalamaya yarayabilir ki, zaten yapılan da odur&#8230; Netice itibariyle siyasi partilerin varlığı ve belirli aralıklarla [ 4-5 yıl] seçimlerin yapılması bir rejimin demokratikliğinin garantisi değildir. O halde soruyu şöyle sorabiliriz: Siyasi partiler niye var ve seçimler neden yapılıyor? Besbelli ki,  kitleleri aldatıp/ oyalamak için&#8230;</p>
<p>Gerçekten demokratik bir anayasa, ancak anayasa yapma sürecine demokrasiye ihtiyacı olan toplum sınıflarınnın etkili ve kalıcı katılımı ve müdahalesiyle mümkün olabilir. Bunun için de her kesimin ağırlıyla orantılı bir kurucu meclisin oluşturulması gerekir. Bu da kitle hareketinin yükselmesini ve politikleşmiş bir tartışma ortamını varsayar. Bu önkoşulların oluşmadığı koşullarda yapılan ve yapılacak hiçbir anayasanın demokratikliğinden söz edilemez. Aksi halde mevcut parlamentodan demokratik bir anayasa beklentisi içine girmek olsa olsa liberal medyatik aydınların bir kuruntusu olabilir&#8230;</p>
<p>Son bir soru da şu olabilir: Yeni anayasa neden şimdilerde gündeme getiriliyor? Rejimin yeni bir yapılanmaya ve yeni bir meşruluk zeminine, tabi zaman kazanmaya ihtiyacı olduğu için&#8230; Böylece eski şarabı yeni şişede sunma imkânını kavuşmayı umuyorlar&#8230; Eğer öyleyse, yapılacak ‘yenilik’, <em>hiçbir şeyi değiştirmemek için her şeyi değiştirmenin </em>ötesinde bir anlam ifade etmeyecektir&#8230;</p>
<p>[1] Bkz: <em>“ ‘Sivil anayasa’ işportacıları”</em>, Birgun.net,  9 Nisan 2011</p>
<div class="addthis_toolbox addthis_default_style addthis_32x32_style" addthis:url='http://www.atik-online.net/2011/06/yeni-anayasa-veya-%e2%80%9chic-bir-seyi-degistirmemek-icin-her-seyi-degistirmek%e2%80%9d/' addthis:title='Yeni anayasa veya “hiç bir şeyi değiştirmemek için her şeyi değiştirmek” ' ><a class="addthis_button_preferred_1"></a><a class="addthis_button_preferred_2"></a><a class="addthis_button_preferred_3"></a><a class="addthis_button_preferred_4"></a><a class="addthis_button_compact"></a></div>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.atik-online.net/2011/06/yeni-anayasa-veya-%e2%80%9chic-bir-seyi-degistirmemek-icin-her-seyi-degistirmek%e2%80%9d/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Nükleer santrallere dair gerçeği söylemek&#8230;</title>
		<link>http://www.atik-online.net/2011/03/nukleer-santrallere-dair-gercegi-soylemek/</link>
		<comments>http://www.atik-online.net/2011/03/nukleer-santrallere-dair-gercegi-soylemek/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 22 Mar 2011 00:24:51 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Mustafa Uçar</dc:creator>
				<category><![CDATA[Fikret Başkaya]]></category>
		<category><![CDATA[Köşe Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[otomatik]]></category>
		<category><![CDATA[taslak]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.atik-online.net/?p=7286</guid>
		<description><![CDATA[FİKRET BAŞKAYA &#124; 21 &#8211; 03 &#8211; 2011 &#124; Joponya’da deprem ve tusinaminin tetiklediği nükleer kaza, nükleer enerji sorununu tartışma gündemine getirse de, tartışmanın uygun bir zeminde yürütüldüğünü söylemek mümkün değil. Elbette böyle bir durumun altmışaltı yıldır Hiroşima ve Nagazaki’ye atılan atom bombasının feci sonuçlarını hâlâ yaşamaya devam eden Japonya’da ortaya çıkması da üzerinde düşünmeyi [...]<div class="addthis_toolbox addthis_default_style addthis_32x32_style" addthis:url='http://www.atik-online.net/2011/03/nukleer-santrallere-dair-gercegi-soylemek/' addthis:title='Nükleer santrallere dair gerçeği söylemek&#8230; ' ><a class="addthis_button_preferred_1"></a><a class="addthis_button_preferred_2"></a><a class="addthis_button_preferred_3"></a><a class="addthis_button_preferred_4"></a><a class="addthis_button_compact"></a></div>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.atik-online.net/wp-content/uploads/2009/07/fikret-baskaya.jpg" rel="lightbox[7286]" title="Nükleer santrallere dair gerçeği söylemek..."><img class="alignleft size-thumbnail wp-image-2671" src="http://www.atik-online.net/wp-content/uploads/2009/07/fikret-baskaya-100x100.jpg" alt="" width="100" height="100" /></a> FİKRET BAŞKAYA | 21 &#8211; 03 &#8211; 2011 | Joponya’da deprem ve tusinaminin tetiklediği nükleer kaza, nükleer enerji sorununu tartışma gündemine getirse de, tartışmanın uygun bir zeminde yürütüldüğünü söylemek mümkün değil. Elbette böyle bir durumun altmışaltı yıldır Hiroşima ve Nagazaki’ye atılan atom bombasının feci sonuçlarını hâlâ yaşamaya devam eden Japonya’da ortaya çıkması da üzerinde düşünmeyi gerektiriyor. Atom bombasından muzdarip Japonya, atom santrallerine mecbur muydu? Başka seçenek yok muydu? Deprem ve tusinami felâketti ama nükleer reaktörlerdeki patlama felâket değil, bir insan hatasıydı ve asıl hata da nükleer santrallerin kurulmasıydı&#8230; Her zaman olduğu gibi yetkililer ve medya durumun vehametini gizlemek için ne gerekiyorsa yaptılar, yapıyorlar. Her zaman olduğu gibi <strong>gerçek</strong>, Japon halkından ve dünya kamuoyundan saklandı. Aksi halde dünya borsalarında büyük bir panik yaşanabilir, ‘ileri teknoloji saplantısı’ dolayısıyla kapitalizm tartışma gündemine gelebilir, küresel oligarşinin durumunu sarsacak ‘sevimsiz bir durum’ ortaya çıkabilirdi&#8230; Dünya Sağlık Örgütü’ de [WHO], <em>misyonuna</em> uygun davrandı, gerçeği söylemek yerine ‘<strong>rahatlatıcı’ </strong> açıklamalar yapmayı tercih etti: “ Eldeki veriler göz önüne alındığında, Japonya’da radyoaktivite düzeyinin kamu sağlığı için önemli bir risk  oluşturmadığını” söyledi. Daha geçen yıl aynı Dünya Sağlık Örgütü ‘Domuz Gribi’nin [Influenza- H1,N1] insanlık için büyük bir felâket olduğunu ilân etmemiş miydi? Elbette ilân ederdi çünkü çokuluslu ilaç firmalarının çıkarı öyle bir açıklamayı gerektiriyordu&#8230;<span id="more-7286"></span></p>
<p>Japonyadaki nükleer kazanın tam da Türkiye’de Akkuyu ve Sinop’a nükleer santral kurulması için son hazırlıkların yapıldığı günlere rastlaması da tuhaf ama yine de iyi bir tesadüf olabilirdi. Lâkin durumun pek de öyle olmadığı anlaşılıyor. Hükümet cephesi nükleer santrallerin gerekliliği ve yararı konusunda kendinden son derecede emin ve kararlı. Japonya’da, Rusya’da, ABD’de ve başka yerlerde ortaya çıkan ve sayıları yüzlerle ifade edilen ‘kazaların’ ilerleme, kalkınma, ‘muasır medeniyet seviyesinin üstüne çıkmak için” ödenmesi gereken bedel olduğunu” söylüyorlar. Muhalefet cephesinin [CHP] de ilke olarak nükleer santrallere bir itirazı yok. Kimbilir, her halde nükleer santrallleri ‘ilericiliğin’, ‘çağdaşlığın’ sembolü olarak görüyorlardır. Kılıçtaroğlu’nun itirazı usul hatası yapıldığına ilişkin. Reaktör kurma işinin ihale açılmadan Ruslara verilmesinden rahatsız&#8230; Uzmanlar cephesine gelince, <em>konunun uzmanlarını </em>üçe ayırmak mümkündür: Zihinleri ileri teknoloji fetişizmi ve <em>saplantısı</em> tarafından kolonize edilmiş, teknik bilimin her sorunun üstesinden geleceğine inancı tam olan ‘samimi bilim ve teknik severler’, bunlar samimiyetle nükeer santrallerin gerekli, yararlı ve hayırlı olduğuna inanıyorlar; İkinci gruba dahil olanlar hem ileri teknoloji hayranı olup hem de <em>nükleer lobilerlerden </em>nemâlanan profesörler, doçentler, uzmanlar; Üçüncü bir grup da [ki küçük bir azınlıktır] nükleer santrallerin kurulmasına ilke düzeyinde karşı çıkıyorlar. Üçüncü grubun sesini duyurması çok zor. Zira, nükleer santralllerin ileri teknolojinin [ <em>high–tech </em>diyorlar] timsâli sayıldığı koşullarda, nükleere karşı çıkmak öncelikle <em>gericilikle, teknoloji ve bilim düşmanlığıyla </em>suçlanmayı göze almayı gerektiriyor. Dahası, nükleerin gerisinde oligarşik çıkarlar söz konusu&#8230; Üçüncü gruba dahil olanların sesini duyurması zor ama faturanın öncelikle kendilerine çıkması kesin olan yöre halkı ve bir bütün olarak halk çoğunluğu pekâlâ sesini duyurabilir ve duyurmalıdır. Zira sorun uzmanlara, oligarşik çıkarların bir parçası ve aracı durumundaki politikacılara bırakılmayacak kadar önemlidir&#8230;</p>
<p>O halde sorun nedir, soru nasıl sorulmalı, nasıl ele alınmalı, velhasıl nasıl bir zemin üzerinde tartışılmalıdır? Başka türlü ifade edersek, nükleere dair <em>gerçek</em> nedir? Neden kirliliği, kirleticiliği, yaşamı yok etme istidadı ve potansiyeli, yıkıcılığı, yok ediciliği, maktıksızlığı, gereksizliği tartışmasız bir <em>kesinlik </em>olan nükleer santraller enerji sorununu çözmenin ‘vageçilmez’ aracı olarak sunulabiliyor? Geçtiğimiz yüzyılda ‘ilerleme’, ‘modernleşme’, ‘kalkınma’ adına ölenlerin sayısının, tüm yıkıcı savaşlarda, katliamlarda, jenositlerde ölenlerden daha çok olduğu biliniyor mu? Ne kadar biliniyor ve neden sorun edilmiyor? Eğer nükleer enerjiyi gerektiği gibi tartışıp/anlamak gibi samimi bir niyet taşıyorsanız, önce şu teknoloji meselesine dair bilinç açıklığına ulaşmanız, kapitalizm koşullarında üretilen ‘ileri teknoloji’ hârikalarının neden, ne amaçla, nasıl üretilip, dayatıldığını, öncelikle neyin hizmetinde olduğuna dair bilinç açıklığına ulaşmanız gerekecektir. Kapitalizm koşullarında üretilen teknoloji, insanlar daha kolay üretsinler, rahat etsinler, rahat yaşasınlar diye peydahlanmıyor. Kapitalistler daha çok kâr etsinler diye devreye sokuluyor. Eğer öyleyse ve asıl amaç kapitalistin kârını büyütmekse, başkaca hiç bir kaygı söz konusu değilse, her türlü etik kaygıya yabancılaşmış bir kör gidiş söz konusuysa, oradaki <em>ileri teknolojinin </em>geniş emekçi kitlelerin çıkarlarıyla uyuşması mümkün müdür? Yegane amacı kâr ve her seferinde daha çok kâr olan kapitalist üretimin, doğanın kendini yenilemesi gereğiyle uyumlu olması, doğal çevreye zarar vermeden yol alması mümkün müdür? <em>Kapitalizm</em> ve <em>ekoloji </em>antinomik [zıt anlamlı] iki kavram değil midir? Eğer kapitalizmin insana, topluma ve doğaya zarar vermeden yol alması mümkün değilse, onun ürettiği teknolojinin yüceltilmesi ne anlama geliyor. Böyle bir dünyada teknolojinin ‘tarafsızlığı’ söyleminin reel bir karşılığı olabilir mi?</p>
<p>Teknolojik ilerlemenin, her teknik buluşun ve teknolojinin her çeşidinin mutlaka insanlığın hayrına, toplum çoğunluğunun yararına olduğu düşüncesinden ve saplantısından da kurtulmak gerekiyor. Nitekim her tarihsel dönemde <em>belirli </em>bir enerji teknolojisi geçerli oluyor ama söz konusu teknolojinin toplumun tamamı için gerekli ve yararlı olduğunu söylemek mümkün değildir. Kapitalizm koşullarında geçerli enerji teknolojileri, toplum için ‘en uygun’ teknolojiler olmak yerine, egemen sınıfların çıkarıyla ‘ en uyumlu’ teknolojiler olduğunu söylemek mümkündür. Orta Çağda bile su değirmenlerini kontrol altına alan soylular, serflerin rüzgârdan yararlanmalarına ve yel değirmenleri kurmalarına şiddetle karşı çıkıyorlardı&#8230; Kullanılan enerjinin egemen olan sınıfların çıkarı açısından en avantajlı olma durumu da, ekseri <em>tekli enerji politikasının</em> geçerli olması yönünde bir eğilim ortaya çıkarıyor. Kömürün enerji kaynağı olarak kullanılmaya başlamasıyla, su ve rüzgardan yararlanma ortadan kalktı, petrol de nerdeyse kömürü unutturmak üzere&#8230; Velhasıl fosil yakıtlar [ kömür, petrol, doğal gaz] hakim enerji durumuna geldi. Nükleer enerjiye gelince, bu enerji türürün bırakın toplum çoğunluğunun ihtiyacına cevap veren bir enerji türü olmasını, <em>acilen insanlığın gündeminden çıkarılması gerekiyor</em>. Bizimki gibi, emperyalist dünya sisteminin çevresinde yer alan ülkelerde geçerli enerji politikaları, ülkenin imkân ve ihtiyaçlarından bağımsız olarak, kapitalist sömürü ve şartlardırmanın, bağımlılığının sonucu olan, dışarıdan ‘uyarılan’, dışarıyı taklit etmeye dayalı enerjilerdir. Türkiye’de zaman zaman daha çok gündeme gelmekle birlikte, yaklaşık yarım yüzyıldır nükleer [atom] santraller kurma niyeti gündemden düşmüyor&#8230;  Oysa asgari mantık ve muhakeme yeteneğine sahip birini bu enerji türünün gerekliliğine ve yararlılığına inardırmak, iknâ etmek mümkün değildir&#8230;</p>
<p>Bir kere nükleer enerji santralleri kurmak demek, dışa bağımlılığın zirvesi demektir, her şey [en azından başlarda personel de dahil olmak üzere] dışardan gelecektir. Fakat nükleer enerjiye karşı olmak için dışa bağımlılık, pahalılık, turizme, sebze ve meyve üretimine, vb. vereceği muhtemel zararları, deprem riskini, vb. ileri sürmek sorunun en önemli yanı değildir. Eğer Akkuyu ve Sinop’a nükleer santral kurulursa, nasıl bir kabusun ortaya çıkacağını düşünmek bile ürperticidir&#8230; Bunun anlamı Karadeniz ve Doğu Akdeniz de canlı yaşamın yok edilmesi olabilir. Bunun için Three Miles Island [ABD], Çernobil [Rusya] ve Fukuşima [Japonya] türü büyük kazaların ortaya çıkması da gerekmiyor. Bizzat santralin kurulması ve çalışmaya başlamasıyla insan ve canlı sağlığı, çevre tahribatı bakımındanda geri dönüşü olmayan bir yola girilmiş oluyor. Elbette kazalar da her an mümkün&#8230; Kazalar mümkün ama atom santrallerindeki kazalar, trafik kazalarına ‘Aygaz tüpü kazalarına’ pek benzemiyor&#8230; Zira sorun kaza ile bitmiyor. Asıl sorun kazadan sonra başlıyor zira, rodyoaktivitenin binlerce, onbinlerce yıl süren olumsuz etkileri söz konusu&#8230; Nitekim <em>plütonyum- 239 çekirdeğinin </em>yarı ömrünün 20 bin yıl olduğu, <em>karbon- 14 çekirdeğinin </em>yarı-ömrünün de 5 bin yıl olduğu ileri sürülüyor&#8230; Yıllar önce <em>Greenpeace, </em>Çernobil çevresindeki 900 kilometrelik alanda 10 bin kanser vakası tahmin ediyordu&#8230; Türkiye’de özellikle Karadeniz sahil şeridi olmak üzere Çernobilden kaynaklanan kanser vakaları hakkında ne biliyoruz? Neden bilmiyoruz? Gerçek neden toplumdan saklanıyor? Bu arada nükleer enerjinin sınırlı miktardaki doğal kaynağa dayalı bir enerji türü olduğunu da unutmamak gerekir&#8230; Nitekim, nükleer enerjinin hammaddesini oluşturan <em>Uranyum </em>ve <em>Toryum </em>dünyada bir kaç ülkede ve denizlerde sınırlı miktarda bulunuyor&#8230; Ne tarafından bakılırsa bakılsın, nükleer enerjinin savunulur bir yanı yoktur. Zaten nükleer enerji başlangıçta insânî kaygılarla da ortaya çıkmış değildi&#8230; Askerî amaçlar için, öldürmek ve yok etmek için gündeme gelmişti&#8230;</p>
<p>O halde sadede gelebiliriz&#8230; Nükleer muhipleri, nükleer santrallere ihtiyaç olduğunu çünkü Türkiye’nin enerji ihtiyacını fosil yakıt [petrol, doğal gaz, kömür] ve hidrolik santrallerle sağlanamayacağını ileri sürüyorlar. Birinci soru şu olabilir: Neden enerji ihtiyacı hızla artıyor? Enerji ihtiyacı hızla artıyor zira kapitalist üretim <em>enerji yutucu </em>tuhaf bir makine gibi işliyor. Sistem enerji ihtiyacını sürekli olarak artırıyor, artırmak zorunda. Kapitalizm  [sermaye] sürekli büyümek zorunda, sermayenin her seferinde <em>genişletilmiş ölçekte </em>yeniden üretilme zorunluluğu var. Fakat kapitalizm koşullarında <em>üretimle tüketim, üretimle ihtiyaçların karşılanması <strong>gereği</strong> arasındaki </em><strong>bağ </strong><em>kopmuş durumdadır. </em>Üretimin ihtiyaçları karşılama gereğine yabancılaşması, tam bir israf tablosu ortaya çakırıyor. Bir sürü gereksiz, yanlış ve kimi zaman da zararlı şey üretiliyor.<a href="#_ftn1">1</a> Dolayısıyla kapitalizmden çıkılmadığı sürece, enerji de dahil her şeyin üretimi <em>üssel </em>bir şekilde artmak zorundadır. Oysa, doğanın kaynakları sınırlıdır. Eğer her üretim ve her tüketim doğadan bir şeyler alıp [eksiltip], doğaya bir şeyler atmaksa [kirletme], belirli bir eşik aşıldığında <em>sürdürülemez </em>bir durumunun ortaya çıkması kaçınılmazdır. Maalesef şimdilerde çoktan <em>sürdürülemezlik sınırı aşılmış </em>durumda ki, bu da artık insanlığın aklını başına alması, şu sınırsız üretim ve saçma tüketim <em>sarmalından </em>ve saplantısından çıkma zamanının geldiğini haber veriyor. Herkesin bir arabaya ihtiyacı olduğu için mi bunca araba üretiliyor? Bir arabanın üretilmesinin ve yürütülmesinin ne tür ekolojik, sosyal, insâni <em>maliyeti </em>olduğu biliniyor ve sorun ediliyor mu? 60 katlı gökdelenler inşa etmek, devasa alış-veriş merkezleri kurmak <em>gerekli mi? </em>20 milyon nüfuslu bir kent demek, akıl almaz bir enerji israfı değil midir? Öyleyse sorun, <em>nasıl bir enerji politikası gerekiyor </em>sorusundan önce, <em>nasıl bir toplumda yaşamak istiyoruz </em>sorusunu sorup, gerektiği gibi tartışabilmekle ilgilidir&#8230; Hem içine sürüklendiğimiz anlamsız üretim/tüketim sarmalını sorun etmemek, hem de enerji sorununa çözüm arıyormuş gibi yapmak, sorunu yanlış bir zeminde ele almak, değilse savsaklamaktır. Bir büyük alış-veriş merkezi [mega-market kompleksi] bir günde kaç köyün ve kasabının bir yılda harcadığı kadar enerji harcıyor? Dişinizi elektrikli diş fırçasıyla fırçalamak, saçınızı elektrikli saç kurutma makinasıyla kurutmak, meyve sıkmak için elektirikli bir alet kullanmak neden gerekli olsun? Elektirik enerjisi kullanmadan kolaylıkla yapılabilen şeylerin bile elektrikli aletlerle yapılması ne menem bir aymazlıktır? Bu dünyada her şeyin bir bedeli, bir karşılığı vardır ve başka türlü olması da asla mümkün değildir&#8230; O halde yapılması gereken şey belli: Kapitalizmden çıkılacak ve egemen sınıfların, küresel oligarşinin ihtiyacı olan değil, toplumun gerçekten ihtiyacı olan şeylerin üretimini esas alan bir toplumsal düzen tercihi yapılacak.  O zaman, <em>nasıl daha çok enerji üretebiliriz sorusu  değil de, en az enerji kullanarak, doğaya ve insana zarar vermeden nasıl üretebiliriz sorusu</em> öncelikle sorulabilecektir&#8230;</p>
<p>Bu bağlamda bilinmesi gereken bir şey daha var: <em>kalkınma diye bir şey yok&#8230; Kapitalizm geçerliyken </em>‘kalkınma’ olarak sunulan son tahlilde <em>sermayenin büyümesidir ki, </em>sermayenin büyümesinin orta ve uzun vadede kalkınma üretmesi asla mümkün değildir ama yıkım üretmesi kaçınılmazdır&#8230; Ne demek istediğimizi görmek için Marmara Denizine bakmak yeter&#8230; Bir doğa harikası olan bu güzelim deniz ‘kalkınma’, ‘büyüme’, ‘ilerleme’, ‘çadaşlaşma’&#8230; adına tam bir lağım çukuruna dönüştürülmedi mi? Bu gün Marmara Denizinde kaç balık türü yaşıyor? Marmara  denizinde biyolojik çeşitlilikten geriya ne kaldı?  Onca öğünülen Milli Gelir Artışı [GSYH], hangi petro kimya farkasının ürettikleri <em>bir bardak temiz suyun karşılığı olabilir? </em>Türkiye ‘kalkındıkça’, ‘muasır medeniyeti yakalama yolunda ilerledikçe’, kapitalistleşip, ‘muasır medeniyet’ denilenin bir parçası haline geldikçe, neye benzediği ortada değil mi? Ve ortaya çıkan bu sefil durum rahatsız edici değil mi?</p>
<p>Velhasıl, enerji sorununu çözmenin yolu, geçerli paradigmanın dışına çıkmayı gerektiriyor. Geçerli sefil paradigmadan çıkıldığında, bu günkünden çok daha az enerji kullanarak, insana ve doğaya olabildiğince az zarar vererek, üretmek, tüketmek ve insânî bir sosyal-doğal ortamda insanca yaşamak mümkün hale gelecektir. O zaman su, rüzgar, termal, vb. yumuşak ve yenilelenebilir enerji kaynaklarına öncelik veren, çevre kirlenmesine, çevre tahribatına, atmosferin ısınmasına, iklim krizine, vb. neden olan fosil yakıtları olabildiğince az kullanmak da mümkün hale gelecektir. Ve tabii nükleer enerji türü aymazlıklar da asla gündeme gelmeyecektir&#8230; Sorun, sorunlar çözümsüz değil. Eğer, bu gün olup-bitenler birilerinin verdiği kararların, uyguladıkları politikaların sonuçları ise, başka insanlar da neden başka türlü yapma iradesini ortaya koymasınlar?</p>
<p>O halde neoliberalizm fanatiği AKP hükümetinin Akkuyu ve Sinop’a nükleer santral kurma girişiminin boşa çıkarılması aciliyet arzediyor. Başkaban ve bakanları ağızlarını her açtıklarında ‘demokrasiden’ bahsediyorlar&#8230; Demokrasi sevdalısı bu şahsiyetler acaba hiç zahmet edip Akkuyululara, Sinoplulara nükleer santral hakkında ne düşündüklerini sormuşlar mıdır? Öyle bir şey akıllarından geçmiş midir? Elbette sorun sadece Mersinlileri, Sinopluları ilgilendirmiyor, hepimizi ilgilendiriyor. O halde Greenpeace’in, Yeşiller Partisi’nin, Mersin  ve Sinop Nükleer Karşıtı Platformların yıllardır sürdürdüğü anti-nükleer mücadeleye katılmak vazgeçilmez bir yurttaşlık gereğidir. Son bir şey daha: Bir yere nükleer santral mi kurulması yoksa tiyatro binası mı yapılmasına bölge halkı değil de, ‘<em>konunun uzmanları’, burunlarından kıl aldırmayan anlı-şanlı profesörler ve profesyonel politikacılar karar vermeye devam ettikçe, işler sarpa sarmaya devam edecektir&#8230;</em></p>
<div>
<hr size="1" />
<div>
<p><a href="#_ftnref1">1</a> Bu konuda: <strong>Yeni Paradigmayı Oluşturmak – <em>Kapitalizmden Çıkmanın Gerekliliği ve Aciliyeti Üzerine Bir Deneme </em></strong>adlı kitabıma bakılabilir&#8230;</p>
</div>
</div>
<p>|</p>
<div class="addthis_toolbox addthis_default_style addthis_32x32_style" addthis:url='http://www.atik-online.net/2011/03/nukleer-santrallere-dair-gercegi-soylemek/' addthis:title='Nükleer santrallere dair gerçeği söylemek&#8230; ' ><a class="addthis_button_preferred_1"></a><a class="addthis_button_preferred_2"></a><a class="addthis_button_preferred_3"></a><a class="addthis_button_preferred_4"></a><a class="addthis_button_compact"></a></div>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.atik-online.net/2011/03/nukleer-santrallere-dair-gercegi-soylemek/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Ortadoğu ve Arap Dünyası&#8217;nda yeni dönem</title>
		<link>http://www.atik-online.net/2011/03/ortadogu-ve-arap-dunyasinda-yeni-donem/</link>
		<comments>http://www.atik-online.net/2011/03/ortadogu-ve-arap-dunyasinda-yeni-donem/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 01 Mar 2011 22:32:31 +0000</pubDate>
		<dc:creator>AHM</dc:creator>
				<category><![CDATA[Diğer Köşe Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[Fikret Başkaya]]></category>
		<category><![CDATA[Köşe Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[arap]]></category>
		<category><![CDATA[dönem]]></category>
		<category><![CDATA[dünyasında]]></category>
		<category><![CDATA[ortadogu]]></category>
		<category><![CDATA[ve]]></category>
		<category><![CDATA[yeni]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.atik-online.net/?p=7048</guid>
		<description><![CDATA[FİKRET BAŞKAYA &#124; 01 &#8211; 03 &#8211; 2011 &#124; Bu sefer rüzgâr &#8216;yeryüzünün efendileri&#8217; tarafından değil de &#8216;yeryüzünün lânetlileri&#8217; tarafından esiyor. Batı&#8217;dan değil de Doğu&#8217;dan esiyor. Kuzeyden değil de Güneyden esiyor. Ufukta, artık bundan sonra hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağının emareleri beliriyor. Tunus&#8217;tan Mısır&#8217;a, tüm Arap dünyasını ve Ortadoğu&#8217;yu saran ateşin alevi, insanlığın ufkunu aydınlatıyor.Nil [...]<div class="addthis_toolbox addthis_default_style addthis_32x32_style" addthis:url='http://www.atik-online.net/2011/03/ortadogu-ve-arap-dunyasinda-yeni-donem/' addthis:title='Ortadoğu ve Arap Dünyası&#8217;nda yeni dönem ' ><a class="addthis_button_preferred_1"></a><a class="addthis_button_preferred_2"></a><a class="addthis_button_preferred_3"></a><a class="addthis_button_preferred_4"></a><a class="addthis_button_compact"></a></div>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.atik-online.net/wp-content/uploads/2009/07/fikret-baskaya.jpg" rel="lightbox[7048]" title="fikret-baskaya"><img class="alignleft size-thumbnail wp-image-2671" title="fikret-baskaya" src="http://www.atik-online.net/wp-content/uploads/2009/07/fikret-baskaya-100x100.jpg" alt="" width="100" height="100" /></a>FİKRET BAŞKAYA | 01 &#8211; 03 &#8211; 2011 | Bu sefer rüzgâr &#8216;yeryüzünün efendileri&#8217; tarafından değil de &#8216;yeryüzünün lânetlileri&#8217; tarafından esiyor. Batı&#8217;dan değil de Doğu&#8217;dan esiyor. Kuzeyden değil de Güneyden esiyor. Ufukta, artık bundan sonra hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağının emareleri beliriyor. <span id="more-7048"></span>Tunus&#8217;tan Mısır&#8217;a, tüm Arap dünyasını ve Ortadoğu&#8217;yu saran ateşin alevi, insanlığın ufkunu aydınlatıyor.Nil Devrimi, Batılı efendilere ve dünyaya onların gözüyle bakan diğerlerine hiç de beklemedikleri, alışık olmadıkları bir ders veriyor. Beş yüz yıllık burjuva saltanatının sonunun başlangıcını ilân ediyor. Tam bir bilgelik, olgunluk, vakar ve erdemle&#8230; Velhasıl insan onurunun ne demek olduğunu ve halk ayağa kalktığında nelere kâdir olduğunu, tarihin gerçek öznesinin kim olduğunu, bir defa daha dosta düşmana gösteriyor&#8230;</p>
<p>Mısırın emekçileri, sıradan insanları dalga dalga Tahrir Meydanı’na akarken ve halk Mısırın her yerinde komprador otokrasiye karşı ayaklandığında, her şeyin kendilerinden menkul olduğunu, dünyanın gerçekliğini ceplerinde taşıdığını sanan çokbilmiş akl-ı evvellerin ilk akıllarına gelen: “Acaba bu kalkışmanın arkasında kim var?” sorusu oldu&#8230; Öyle ya, Mısır halkı ve hiç bir halk kendiliğinden hiçbir şey yapmaya ehil olmadığına göre&#8230; Acaba bir &#8216;yumuşak geçiş&#8217; için ABD ve müttefikleri mi &#8216;düğmeye basmıştı? Bu, &#8216;Büyük Ortadoğu Projesini&#8217; kotarmaya yönelik bir ABD manipülasyonu muydu? Bu isyanın sonunda &#8216;İslamcı fanatikler&#8217; mi aracın direksiyonuna geçecekti? Kendilerini &#8216;dünyanın merkezi&#8217; olarak görmeye alışık efendiler cephesi başka türlü düşünebilir miydi? Soldan gelen tepkiler ve değerlendirmeler de bir başka tuhaftı. Yok efendim hareket bir liderlikten yoksunmuş, yok işte &#8216;ne değişmiş&#8217;, &#8216;her şey yerli yerinde duruyormuş&#8217;, üretim araçlarının mülkiyeti el değiştirmemişmiş&#8230; Tabii devrimi öncülerin, şeflerin, &#8216;profesyonel&#8217; devrimcilerin ve sadece onların yapabileceğini sananların bu tür itirazları anlaşılır bir şeydir&#8230; Lâkin bu dünyada hiç bir devrim şeflerin ve profesyonellerin eseri olmamıştır ve olması da asla mümkün değildir. Eğer devrimi şefler, öncüler, liderler, “bu işin” &#8216;profesyonelleri&#8217; yaparsa, ona devrim denmez, denmemesi gerekir. Çünkü devrimi sadece halk yapar da ondan&#8230; O halde üç şey: Birincisi, devrimi halk, yani sıradan insanlar yapar; ikincisi, devrimin ne zaman patlayacağı bilinmez; ve üçüncüsü de, hiçbir devrim bir diğerine benzemez, her devrim &#8216;tektir&#8217; ve başka türlü olamaz&#8230;</p>
<p>Sonlar ve başlangıçlar</p>
<p>Arap Dünyasını saran isyanlar, kalkışmalar, egemen söylemin ısrarla ileri sürdüğü gibi sadece bölgedeki komprador otokrasilere, diktatörlüklere yönelik itirazdan ibaret değil ve birçok şeyin de sonu demeye geliyor. Birincisi, bu devrim dalgası geride kalan yüzyıllarda kolonyalist/emperyalist Batı&#8217;da Arap Dünyasına ve &#8216;Doğu halklarına&#8217; dair uydurulmuş &#8216;Araplar adam olmaz&#8217;, &#8216;kendiliklerinden hiçbir şey yapamazlar&#8230;&#8217; türü, ırkçı, Avrupamerkezli, kültüralist ön yargıların teşhir edilip, çöp sepetine atıldığı anlamına geliyor; ikincisi, burjuva uygarlığında mündemiç [içkin] ikiyüzlülüğü teşhir ediyor. Emperyalist devletler halk ayaklanıp, duruma müdahale etmediği dönemde &#8216;dost&#8217; deyip yere göğe sığdıramadıkları &#8216;dost liderlerin&#8217; birden &#8216;diktatör&#8217; olduklarını keşfediyorlar&#8230; Halk sokağa çıkmadan önce &#8216;dost&#8217; olan liderler, halk sokağa çıkınca ve birden iflah olmaz &#8216;diktatörlere&#8217; dönüşüyor. Tabii dillerinden hiç düşmeyen “istikrar” denilenin kimin için ne anlama geldiği de bu vesileyle netleşmiş olmalıdır&#8230;</p>
<p>Bu devrimler, sadece halk düşmanı komprador oligarşilerin değil, emperyalizm tarafından son dönemde araçlaştırılan &#8216;medeniyetler çatışması&#8217; söyleminin [aslında safsatası demek daha uygun] de teşhir edilmesi demek. Belki de hepsinden önemlisi bu devrimlerin, ta baştan ve oldum olası kolonyalizm/emperyalizm tarafından peydahlanıp, &#8216;araçlaştırılan&#8217; Politik İslam&#8217;ın iflasını da ilan etmiş olmasıdır. Oysa tam tersini dünyanın her yerindeki insanları inandırma çabası söz konusudur. Bir başka son da Petro-dolarlar sayesinde emperyalizm [ABD] güdümünde gerici ideolojik hegemonya peşindeki Suudi Arabistan&#8217;ın da etkinliğinin sonuna gelindiğini gösteriyor. Söz konusu hareketlerin açığa çıkardığı bir şey de, “milli ordu” denilenin ne menem şeyler olduğu, ne kadar “milli&#8217; oldukları ve neye yaradığına dair soruları gündeme getirme potansiyelidir. Esas itibariyle eğer halk düşmanı bir rejim söz konusuysa, öyle bir rejimin ordusu “kimin ordusudur?” Elbette istisnalar olabilir ama sınıf orduları adı üstünde sınıf ordusudur ve &#8216;kendi halkına karşıdırlar&#8217;&#8230; Sadece emperyalist ülkelerin ordularının dışa karşı &#8216;etkin kullanımı&#8217; söz konusudur&#8230; Gerçek öyledir ama söylem farklıdır. Şimdilerde Üçüncü Dünya veya Güney denilen ülkelerdeki ordular, sadece ve sadece &#8216;içe karşı&#8217; kullanılmak üzere beslenip/donatılıyorlar ama içe karşı bile &#8216;etkili&#8217; olmaları da ancak halk sokağa çıkmadığı zamanda mümkündür. Halk sokağa çıktığında kağıttan kaplan olduklarının anlaşılması için fazla zaman gerekmiyor&#8230; Durum böyledir ama ekseri ordular, söz konusu ülkenin &#8216;en güvenilir kurumu&#8217; olarak sunulur&#8230; Elbette yalan uydurmanın bir sınırı yok&#8230;</p>
<p>O halde Arap Dünyasını saran devrim dalgasının tarihsel anlamı nedir sorusu dahilinde bazı tespitler yapabiliriz. Bir kere söz konusu dalga, geçen yüzyılın ilk yarısındakine benzer bir kaç on yıl sürecek bir döneme girildiğinin habercisi. Elbette benzerlik özdeşlik anlamında değildir. XXI&#8217;inci yüzyılın başındaki hareketler, geride kalan yüzyılın ilk yarısındakinden farklı olarak, sadece anti-kolonyalist hareketler değil, özgürlük, sosyal eşitlik ve demokrasi talebinin ön plana çıktığı özgürleştirici [emansipatris] hareketler ki, açılan yolun uzun vadede sosyalist/komünist perspektif demek olan yolun başlangıcı olduğunu söylemekte bir sakınca yoktur. Elbette kavramın jenerik anlamındaki komünizmden söz ediyoruz. Daha çok özgürlük, daha çok eşitlik ve demokrasi talebiyle sahneye çıkan hareketlerin &#8216;olağan doğrultusu&#8217;, kavramın jenerik anlamında bölüşümcü, paylaşımcı, kardeşliği ve dayanışmayı esas alan doğal çevreye saygılı, komüncü bir toplum perspektifi demektir. Ekseri ideoloji üretim merkezlerinden ve medya tarafından yayılanın aksine söz konusu hareketler tam bir sirk oyunu olan “Batı Demokrasisi” talebiyle sokağa çıkmış değiller. Aynı şekilde sadece maddi refah artışı da talep etmiyorlar. İnsanlar demokrasiden değil, Yeni Mısır&#8217;dan, gerçek Mısır halkından, kurucu meclisten, gerçek değişimden söz ediyorlar&#8230; Orada söz konusu olan asla emperyalist ülkeleri örnek almak, onlara benzemek, onlara özenmek değil. Yiğit Mısır halkı haysiyet mücadelesi verdiğinin bilincinde&#8230; Aynı şey Tunus için de geçerli. Nitekim, Tahrir Meydanında bir genç Mısırlı: “Bu gün 25 Ocak&#8217;tan itibaren ülkemin işlerini elime alıyorum” diyordu&#8230; Bir genç Tunuslu da: “Biz, işçi ve köylü çocukları zalimlerden daha güçlüyüz” diyordu&#8230; Bu iki gencin söylediklerinin anlamı şu: Evrensel tarihi ancak ve sadece halk yaratabilir&#8230; Mısırda olup-bitenlere burun kıvıranların bilmedikleri, bilmek ve anlamak istemedikleri bir şey de, devrim anlarının nasıl radikal bir &#8216;bilinç sıçramasına&#8217; neden olduğudur: Mısırlı bir gösterici: “Daha önce ben televizyona bakıyordum, şimdi televizyon bana bakıyor” derken, herhalde nelerin nasıl değiştiğini, artık hiç bir şeyin eskisi gibi olmadığını anlatmak istiyordu&#8230; Bir aydan az zamanda Tahrir Meydanı’nda yeni bir yaşam biçiminin doğması, halkın demokratik yöntemleri nasıl içselleştirebildiğinin, sorunları çözme yeteneğini nasıl ortaya koyduğunun tipik bir örneği değil mi? İnsanların, &#8216;ortak kaderlerini ortakça kurmak için&#8217; mutlaka önceden bir partiye, hareket üzerinde hegemonya kuracak bir örgüte ve yöneticilere, vb. ihtiyaç olamadan da bir şeyleri başarabildiklerini söylemek mümkündür.</p>
<p>Mısır emekçilerinin, sıradan Mısırlı kadınların, erkeklerin, gençlerin bize öğrettiği şu: Bir zaman geliyor insanlar korkuyu yeniyor ve o kritik eşik aşıldığında artık kaybetmek diye bir şey yoktur&#8230; Mısır halkının mesajı şöyleydi: ne savaş istiyoruz ne de savaştan korkuyoruz&#8230; Elbette yüzlercesi bir amaç ve ideal için hayatlarını kaybettiler ama başka türlü olması mümkün değildir? Bu insanlar Batı gibi olmak için mi, &#8216;Muasır medeniyet seviyesinin üstüne çıkmak için mi&#8217; hayatlarından oldular?</p>
<p>Sevsinler &#8216;Türkiye modelinizi&#8230;&#8217;</p>
<p>Şimdilerde Türkiye&#8217;nin egemenleri, diplomalı taife ve bir kısım medya akıllısı, yeni bir misyon keşfetmiş görünüyorlar. Arap halkları için en uygun modelin Türkiye olduğunu söylüyorlar&#8230; Cumhurbaşkanının ve başbakanın uçağından inmeyen bir ünlü gazeteci, sorunun cevabını bulmuş, diyor ki: Arap Dünyası ve Bir bütün olarak Ortadoğu&#8217;nun Müslüman halkları için en uygun model Türkiye&#8217;dir. Eğer Türkiye modelini benimsemezlerle geriye El Kaide modeli kalıyormuş&#8230; Şu dünyanın haline bir bakın&#8230; Ne kadar da dar bir alana sıkışmış&#8230; Demek ki, ya Türkiye modeli ya da El Kaide&#8230; Başka seçenek yok! Neden? Çünkü Türkiye Müslümanlıkla laikliği &#8216;bağdaşlaştırmayı&#8217; başarmış &#8216;tek İslam ülkesiymiş de ondan&#8230; Türkiye ‘Ilımlı İslam’ın timsâliymiş&#8230; Herhalde böyle şeyler söyleyebilmek için iktidarın sofrasından kalkmamak, &#8216;bağımsız&#8217;, &#8216;liberal gazeteci&#8217; olmak gerekiyor, kim bilir&#8230; Velhasıl Müslüman Araplar için Türkiye&#8217;den daha iyi bir model yok diyorlar&#8230; Eğer siz Mısırlı, Tunuslu, Cezayirli, Libyalı, Yemenli, vb. olsaydınız Türkiye&#8217;nin yarı-otokratik komprador rejimini örnek alır mıydınız? Türkiye tipik bir faili meçhul cinayetler cumhuriyeti olduğu için mi böyle bir tercih yapardınız? Bizim ülkenin mektepli taifesinin her duyduğuna inanmak gibi iflah olmaz bir zaafı var. Cunta anayasasının dibacesindeki ikinci madde de yazılanı &#8216;gerçek&#8217; sanıyorlar ve maddenin sonu şöyle: “Türkiye Cumhuriyeti&#8230; demokratik, laik, sosyal bir hukuk devletidir.” Cunta anayasasına cuntacı generaller böyle yazdıysa herhalde bir bildikleri vardır diye düşünüyor olmalılar&#8230; Bir de herhalde &#8216;demokrasiden en iyi cuntacı generaller anlar&#8217; diye düşünüyorlardır&#8230; kim bilir&#8230; Türkiye Cumhuriyeti elbette bir hukuk devletidir zira her devlet hukuk devletidir ve hukuku olmayan bir devlet mümkün değildir ve olamaz&#8230; Öyle bir hukuk devleti ki, geçerli hukuka uygun olarak binlerce insan faili meçhul denilen, hukuka ve yasalara uygun olarak gerçekleştirilen cinayetlerle ortadan kaldırılabiliyor&#8230; Demokrasiyi seçim ve temsil oyunundan ibaret bir şey sayıyorsanız o zaman Türkiye demokratiktir de, sosyalliğine gelince, neoliberalizmin fanatik versiyonunun uygulandığı bir ülkede &#8216;sosyalin&#8217; hâlâ bir kıymet-i harbiyesi olur mu? Aslında farkında olsunlar ya da olmasınlar, bu kendini beğenmişlerin, Arap halklarına hakaret ettikleri kesin. Oysa Arapların Türkiye modeline ihtiyaçları yok ve asla olamaz ve olmamalıdır ama Türkiye&#8217;nin başka bir modele ihtiyacı olduğu kesin&#8230;</p>
<p>25 Şubat 2011 -  Fikret Başkaya</p>
<div class="addthis_toolbox addthis_default_style addthis_32x32_style" addthis:url='http://www.atik-online.net/2011/03/ortadogu-ve-arap-dunyasinda-yeni-donem/' addthis:title='Ortadoğu ve Arap Dünyası&#8217;nda yeni dönem ' ><a class="addthis_button_preferred_1"></a><a class="addthis_button_preferred_2"></a><a class="addthis_button_preferred_3"></a><a class="addthis_button_preferred_4"></a><a class="addthis_button_compact"></a></div>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.atik-online.net/2011/03/ortadogu-ve-arap-dunyasinda-yeni-donem/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Bir Referandumun Ardından&#8230;</title>
		<link>http://www.atik-online.net/2010/09/bir-referandumun-ardindan/</link>
		<comments>http://www.atik-online.net/2010/09/bir-referandumun-ardindan/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 23 Sep 2010 19:21:28 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Mustafa Uçar</dc:creator>
				<category><![CDATA[Fikret Başkaya]]></category>
		<category><![CDATA[Köşe Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[akp]]></category>
		<category><![CDATA[chp]]></category>
		<category><![CDATA[dp]]></category>
		<category><![CDATA[otomatik]]></category>
		<category><![CDATA[referandum]]></category>
		<category><![CDATA[sol]]></category>
		<category><![CDATA[taslak]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.atik-online.net/?p=5961</guid>
		<description><![CDATA[FİKRET BAŞKAYA &#124; 23 &#8211; 09 &#8211; 2010 &#124; Bir sıcak yaz daha referandum tantanasıyla geçti. İktidar ve muhalefet partilerinin liderleri, anayasa değişiklik paketine neden evet ve neden hayır denmesi gerektiğini anlatmak için meydanlardaydı ama anayasa’da yapılacak değişiklikten çok başka şeylerle ilgiliydiler&#8230; Bu arada konunun uzmanları da çok konuştular. Mâlûm, ‘konunun uzmanları’  konunun uzmanları ve her konunun [...]<div class="addthis_toolbox addthis_default_style addthis_32x32_style" addthis:url='http://www.atik-online.net/2010/09/bir-referandumun-ardindan/' addthis:title='Bir Referandumun Ardından&#8230; ' ><a class="addthis_button_preferred_1"></a><a class="addthis_button_preferred_2"></a><a class="addthis_button_preferred_3"></a><a class="addthis_button_preferred_4"></a><a class="addthis_button_compact"></a></div>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.atik-online.net/wp-content/uploads/2009/07/fikret-baskaya.jpg" rel="lightbox[5961]" title="Bir Referandumun Ardından..."><img class="alignleft size-thumbnail wp-image-2671" src="http://www.atik-online.net/wp-content/uploads/2009/07/fikret-baskaya-100x100.jpg" alt="" width="100" height="100" /></a>FİKRET BAŞKAYA | 23 &#8211; 09 &#8211; 2010 | Bir sıcak yaz daha referandum tantanasıyla geçti. İktidar ve muhalefet partilerinin liderleri, anayasa değişiklik paketine neden evet ve neden hayır denmesi gerektiğini anlatmak için meydanlardaydı ama anayasa’da yapılacak değişiklikten çok başka şeylerle ilgiliydiler&#8230; Bu arada konunun uzmanları da çok konuştular. Mâlûm, ‘konunun uzmanları’  <em>konunun uzmanları</em> ve <em>her konunun uzmanları</em> olmak üzere ikiye ayrılıyor. Televizyon ekranları ve gazete sayfaları daha çok <em>her konunun uzmanlarına </em>açılıyor&#8230; Referandum öncesinde bu uzmanlar taifesi, evet çıkarsa ne olur, hayır çıkarsa ne oluru bıkıp-usanmadan anlattılar, derin bilgilerini ‘halkımızla paylaştılar’, bizi ‘aydınlattılar’&#8230; Evetçi <em>konunun uzmanları</em> ve <em>her konunun uzmanları</em> evet kazandığı takdirde Türkiye’nin demokratikleşmesinde tarihi bir eşiğinin aşılacağını, Türkiye’nin demokrasi performansının yükseleceğini, Avrupa Birliğine tam üyeliğin artık çantada keklik olduğunu ileri sürerken, hayırcı <em>konunun uzmanları</em> ve <em>her konunun uzmanları</em> da, bunun devletin temeline kibrit suyu dökmek anlamına geldiğinde ısrarcıydılar&#8230; Referandumun ardından da aynı uzmanlar, sonucun ne anlama geldiğine dair derin tahliler yaptılar. Referandum sonucunun ne anlama geldiğine, ‘halkımızın ne demek istediğine’ açıklık getirdiler&#8230; Ne mutlu bize ki, halkın ne demek isteğini bilen, <em>konunun uzmanlarına</em> ve <em>her konunun uzmanlarına</em> sahibiz&#8230; Aksi halde halimiz nice olurdu? Halkımızın ne demek istediğini nasıl bilebilirdik?<span id="more-5961"></span></p>
<p>Gerçi siyasetçiler ve uzmanlar çok konuştular, ama asıl söylenmesi gerekeni söylemediler. Söyleyebilirler miydi? Yapılmak istenen ve sonuç itibariyle yapılan anayasa değişikliği, demokrasiyle demokratikleşmeyle ilgili değildi. <em>Kim yönetecek</em> sorusuyla ilgiliydi. Bir statü ve rant paylaşımı kavgası, velhasıl hükümet partisi AKP ile Kemalist otokrasinin uzantıları olan bazı kurumlarla, CHP ve MHP arasındaki bir iktidar kavgasıydı&#8230; İktidar partisi olan AKP, politik bir manevrayla konumunu takviye etmek, gelecek genel seçimleri üçüncü defa kazanmak için apar-topar anayasa değişiklik paketini gündeme getirdi. Böyle bir paket karşısında CHP ve MHP’nin nasıl refleks göstereceğini biliyordu. Anayasa değişiklik paketine iki muhalefet partisinin de mutlaka karşı çakacağı önceki deneylerden biliniyordu&#8230; Zira AKP’nin: <em>ne yaparsam iyi yaparım</em>ına karşı, parlamento içi iki muhalefet partisinin <em>ne yaparsan kötü yaparsın</em> refleksi söz konusuydu. Dolayısıyla ne yaptığı önemli değildi, önemli olan, bir şeyi onun yapmasıydı&#8230; AKP, 2007 seçimleri öncesindekine benzer bir kutuplaşma yaratarak [CHP’nin kolaylaştırıcılığıyla elbette...], kendi konumu ve Recep Tayyip Erdoğan’ın ileriye dönük planlarını [gelecek cumhurbaşkanlığı seçimi ve muhtemel bir başkanlık veya yarı-başkanlık sistemi, vb.] gerçekleştirmeyi amaçlıyordu. Velhasıl, anayasa değişikliğinin gündeme getirilmesinin asıl nedeni başkaydı. Türkiye’deki siyasi partilerin hiç bir zaman demokrasi ve demokratikleşme gibi bir sorunları ve kaygıları olmadı. Zaten öyle bir şey söz konusu örgütlerin varlık nedeni için de büyük bir tehdittir. Bizdeki siyasi partiler bırakın demokrasinin araçları olmayı, bizzat varlıklarını demokrasi yokluğuna borçludurlar&#8230; Zaten tipik siyasi partilerden çok birer şirkete benziyorlar ve asıl amaçları ve varlık nedenleri kitleleri oyalamak ve bütçeyi ve hazineyi yağmalamak, kendilerini ve çevrelerini zenginleştirmektir&#8230; Parti başkanları da doğal olarak bir şirket patronu gibi davranıyorlar&#8230; Bu yüzden yapılan seçimler balkondaki seyirciyi oyalama işlevi görüyor&#8230; Şimdilerde bizde ve her yerde ‘demokrasi’ denilen aslında demokrasi değil, demokrasiyle ilgili sefil bir retorik ve pratiktir. Söz konusu retorik ve pratik kitleleri aldatma, oyalama ve burjuva egemenliğini dayatma/kabullendirme işlevi görüyor. Esasen ‘Batı demokrasisi’ denilip yere göğe sığdırılamayan da, demokrasiyle ilgili bir retorikten ibarettir&#8230; Zira, demokrasinin ne olduğu ve ne olması gerektiği, politikanın ne olduğu, ve ne olması, nasıl yapılması gerektiği sorularıyla doğrudan ilgilidir. Geçerli politika yapma tarzıysa, iktidar olmak ve iktidarda kalmakla ilgili. <em>Nasıl yönetiriz, kim yönetecek </em>sorularının cevabı olanın demokrasiyle ne gibi bir ilgisi olabilir? Geniş halk kitlelerini <em>nesneleştiren, özneleşmesini engelleyen</em> bir oyunun, halk egemenliği demek olan demokrasiyle ne gibi bir ilgisi olabilir? Siyasi partilerin, seçimlerin ve seçilmiş milletvekillerinden oluşan parlamentoya dayalı hükümetlerin varlığı, bir politik rejimin demokratikliğinin garantisi değildir. Söz konusu siyasi partilerin dahil olduğu seçimlerde gerçek bir temsil söz konusu mudur? Oy kullanan neyi seçiyor? Kullanılan oyun bir karşılığı var mı? Siyasi partilerin asıl varlık nedeni nedir? Kimler tarafından nasıl kuruluyorlar/kurduruluyorlar? Hangi durumda politika denilenin bir anlamı, bir içeriği ve karşılığı olabilir?</p>
<p>O halde demokrasi nedir veya ne olması gerekir? Bir kere demokrasi politikanın ne olması ve nasıl yapılması gerektiği sorusundan bağımsız değildir. Eğer toplumun yapısı, kurumları, örgütlenme tarzı ve işleyişi sorgulanabiliyorsa, sorgulanmaya açıksa, insanlar yaşadıkları topluma dair her temel sorunu tartışabiliyor, tartışmalara katılabiliyorsa, politik ve sosyal kurumların yapısı ve işleyişi de dahil olmak üzere, yasalar ve yönetmelikler değiştirilebiliyorsa, toplumu oluşturan yurttaşlar toplumsal/politik sürece gerekli olduğu her zaman ve her koşulda müdahale edebiliyorsa [itiraz, eleştiri, tartışma, öneri, karar alma sürecine katılma], başka türlü ifade edersek, <em>toplum kendi hakkında düşünebilir ve gereğini yapabilir durumdaysa</em>, işte orada politikanın ve politika yapmanın bir anlamı, bir değeri, velhasıl bir kıymet-i harbiyesi var demektir. Demokrasiden söz edebilmenin ikinci vazgeçilmez koşulu da, politika yapmanın <em>herkesin işi olması gereğini</em> varsayar&#8230; Başka türlü ifade etmek istersek, demokrasi, <em>politika herkesin şeyi olduğu, herkes tarafından içselleştirildiği, sahiplenildiği durumda </em>mümkündür. Etienne Balibar, <em>politikanın evrensel bir hak sayılması gerektiğini</em> söylediğinde ifade etmek istediği şey: her sorunun, herkesin sorununun herkesin kaygısı olması gerektiğidir&#8230; Buna <em>politikanın sosyalleşmesi</em> de diyebilirsiniz&#8230;</p>
<p>Velhasıl demokrasi <em>insanlar arasında politik, ekonomik, sosyal eşitliği varsayar</em> ve bunlar arasındaki karşılıklı belirleyicilik ve tamamlayıcılık ilişkisi hayâti öneme sahiptir&#8230; Bu yüzden demokrasi ve kapitalizm yan yana getirilmeleri uygun olmayan iki kavramdır. Zira, kapitalizm böler, kutuplaştırır, dışlar. Burjuva toplumunda ekonomik alanla politik alan birbirinden ayrılmış, ekonomik alanın yönetimi, mülk sahibi sınıfların tekeline bırakılmış durumdadır. Böylesi bir ayrımın geçerli olduğu bir toplumda, politik alanda sergilenen ‘demokrasi oyununun’ [seçimler, vb.] bir sirk oyunu olmanın ötesine geçmesi mümkün değildir! Oysa, demokrasi, doğası gereği her türlü hiyerarşiyi ve ayrımcılığı reddeder. Bu yüzden, halk egemenliği ve bir insan=bir oy ilkesi, insanlığın büyük bir kazanımıdır.</p>
<p>Eğer, referandumla cunta anayasasının bazı maddelerinin değiştirilmesi demokrasiyle, demokratikleşmeyle ilgili değil ise, o halde ne ile ilgilidir denecektir? Bu sorunun cevabını verebilmek için, kısaca da olsa ‘çok partili sistem’ denilene geçiş sürecini hatırlamak gerekecek. Bilindiği gibi, 1923-1946 aralığında Türkiye’deki rejim tipik bir otokrasiydi, tek parti diktatörlüğüydü. Savaş sonrasında [1945] rejimde bir esneme olmadan yola devam etmek, o haliyle otokrasiyi sürdürmek zorlaşmıştı. İçerde geniş halk kitleleri bezmiş/bunalmış, dış konjonktür de değişmişti. İşte böylesi koşullarda çok partili sisteme geçildi ama söz konusu olan gerçek bir çok partili sistem değildi. Sadece birden çok <em>devlet partisine</em> izin verilmişti ve kurulacak siyasi partilerin otokrasinin çekirdeği olan <em>asıl devlet partisinin</em> taşeronu olmak kaydıyla yaşamalarına izin veriliyordu. Ve CHP’nin içinden bir muvazaa partisi olarak Demokrat Parti [DP] çıktı. DP, 1950’de açık farkla seçimleri kazandı. Çok partili sisteme çok partili sistem için gerekli bir alt-yapı oluşturulmadan geçilmişti. Zaten her isteyen siyasi parti kuramazdı, kurarsa kapatılırdı. İfade özgürlüğü güvence altına alınmamıştı, TCK’nın ünlü 141, 142 ve 163’ üçüncü maddeleri yerli yerinde duruyordu&#8230; Çok partili sistem bir bakıma otokrasiye yamanmış gibiydi&#8230; Başka türlü ifade edersek, çok partili sisteme geçiş, <em>bundan sonra nasıl yönetebiliriz</em> sorusuyla ilgiliydi ve yeni durum bir tür <em>yarı-otokrasi</em> durumuydu. Önceki dönemde otokrasinin tamamıyla oyunun dışına attığı halk kitleleri bundan böyle bir <em>katılım </em>yanılsaması yaratılarak oy/seçim/temsil yanılsamasıyla manipüle edilecekti&#8230; Gerçi hesap böyleydi ama her zaman hesabın tutacağı diye bir kural, öyle bir kesinlik yoktur. Bir siyasi parti, <em>asıl devlet partisinin</em> taşeronu da olsa, bir muvazaa partisi de olsa, halktan oy almak zorundadır. Hem oy istediği, oy aldığı kitlenin taleplerini dikkate almak zorundadır, hem de asıl devlet partisi tarafından çizilen sınırlar dahilinde kalmak zorundadır. Velhasıl çelişik bir durumda var olmak durumundadır. Başka türlü söylersek böylesi bir çelişki ortamında varolabilmek cambazlık yeteneği olmadan pek mümkün değildir. İşte 1960, 1971, 1980 ve 1997 darbeleri bu gerilimin sonucu olarak gündeme geldi. <em>Asıl devlet partisi</em> sınırın geçildiğini düşündüğü durumlarda bir askerî darbeyle hükümet partisini [taşeronu densin] oyun dışına attı. Aracı tamir ettikten, rejimi kendince gerekli güvencelerle donattıktan, takviye ettikten sonra yolu tekrar açtı&#8230; Fakat rejimin işleyişi bir başka çelişkiyle daha mâlûldü&#8230; Kendilerini <em>memleketin sahibi</em> olarak gören <em>asıl devlet partisi</em> cephesi, darbelerle kendi statüsünü takviye ederken, elinde olmayarak ve kaçınılmaz olarak sermayenin önünü her seferinde daha çok açıyordu. Başka türlü yapması mümkün değildi. Dolayısıyla kendi konumunu, statüsünü ve gücünü takviye amacıyla yaptığı darbeler, sermayeyi daha çok güçlendirerek ayağının altındaki zemini kaydırıyordu. İşte şimdilerde AKP ile <em>asıl devlet partisi cephesi</em> ve onun uzantısı durumundaki kurumlar arasındaki sürtüşmenin asıl nedeni, sözünü ettiğim çelişkinin sermaye lehine daha çok dönmesiyle ilgilidir. Asla demokrasi, demokratikleşme gibi, soylu, ulvî kaygılarla alâkalı değildir&#8230;</p>
<p>Anayasa değişiklik paketinin ve referandumun, alel- acele gündeme gelmesini yukarıda özetlediğim durumu dikkate almadan anlamaya çalışmak mümkün değildir. Bazıları da Anadolu sermayesi, İstanbul sermayesi yeşil sermaye gibi ayrımlar yaparak durumu anlaşılır kılacaklarını sanıyorlar. Bu durumu sermayenin farklı kesimleri arasındaki çatışmayla açıklamaya çalışıyorlar&#8230; Unutmamak gerekir ki, sermayenin farklı kesimleri arasındaki rekabet her zaman çıkar ortaklığından daha az önemlidir&#8230; Velhasıl <em>sermaye bir bütündür parçalanamaz&#8230;</em> Kaldı ki, bir cunta anayasası olan 1982 anayasası devlet terör rejimini kurumlaştıran bir metindir ve bu niteliğinden ötürü de değiştirilebilir değildir&#8230; Durum ameliyata, operasyona uygun değildir. Zaten yapılan değişiklik de <em>değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez</em> maddeleri olan bir anayasanın bazı maddeleridir. Yapılan değişiklik, yağma ve talanın önünü daha çok açmakla ilgilidir. Sermayenin hareketine hâlâ engel olan sınırlı düzenlemelerin de tasfiye edilmesidir. Elbette bunu yaparken size zehir içiriyorum demeyeceklerdir, kızılcık şurubu içiriyorum diyeceklerdir&#8230; Bu tür değişiklikler daha kolay, daha sorunsuz nasıl yönetebiliriz, kitleleri nasıl aldatabiliriz/oyalayabiliriz sorularıyla ilgilidir ama asla demokrasi ve demokratikleşmeyle ilgili değildir. Zira demokrasi emekçi halk kitleleri için gereklidir, egemen sınıfların varlık nedeni ve çıkarı da demokrasinin engellenmesini gerektirir&#8230; Siz egemen sınıfın bir üyesi olsanız, demokrasi ister miyidiniz? Bir şeyi olmadığı yerde aramak, aldatılmışların bir kuruntusudur&#8230; O zaman pakete 12 Eylül cuntacılarıyla ilgili geçici 15’inci madde gibi bazı maddelerin dahil edilmesi, yapılmak istenen manipülasyonu kolaylaştırmak içindir. Aradan 30 yıl geçtikten sonra söz konusu maddenin değiştirilmesinin gerçekten bir karşılığı, bir kıymet-i harbiyesi olduğunu düşünenlere ne demeli! Eğer öyle samimi bir niyet olsa ve 12 Eylülcülerin yargılanması mümkün olsa, bu sadece Milli Güvenlik Konseyi’nin beş Amerikancı generaliyle sınırlı olmayacağına göre, bu binlerce, belki onbinlerce kişinin yargılanmasını, hesap vermesini gerektireceğine göre&#8230; Aradan geçen otuz yılda söz konusu maddeyi değiştirmeyi akıllarından bile geçirmeyenler, şimdilerde ne oldu da değişikliği gündeme getirdiler? Artık yapılan değişikliğin bir kıymet-i harbiyesi, reel bir karşılığı yok da ondan&#8230; Aksi halde işin ucu halen milletvekili olan kimilerine kadar bile uzanabilir&#8230; Bence sorun veya asıl soru, cuntanın ardından onca genel seçim yapılmasına, meclisin defalarca <em>yenilenmesine</em> rağmen, neden cunta anayasasının sorun edilmediğidir. Bu da rejimin niteliğini ve bu ülkede geçerli siyasi kültürü angaje eden tartışmayla ilgilidir.</p>
<p>Bu oyunu sadece sol hareket teşhir edebilir ve bozabilirdi ama ne yazık ki, sol potansiyel o yüksekliğe çıkmanın çok uzağında&#8230; Oynanan oyunun kimin için ne anlama geldiğini teşhir edip, bilince çıkarmak, alternatif bir perspektif sunmak yerine, solun bir bölüğü otokrasinin uzantısı olan hayırcılar cephesine, bir bölüğü de fanatik neoliberalleşmeci evetciler cephesine dahil olarak büyük bir fırsatı heba ettiler&#8230; Oysa, yapılması gereken, söz konusu iki cephe dışında özgürlükçü/sosyalist perspektifi ete-kemiğe büründürmek, düzenin aktörlerinin önerdiğinin dışında ve ondan farklı bir şey yapmanın mümkün olduğunu göstermek olmalıydı&#8230; İki yanlış arasında tercih yapmak sol siyaset yapmak mıdır? Netekim, deveye: <em>inişi mi seversin yokuşu mu seversin</em> diye sormuşlar ve deve haklı olarak <em>düz yola ne olmuş</em> cevabını vermiş&#8230;</p>
<div class="addthis_toolbox addthis_default_style addthis_32x32_style" addthis:url='http://www.atik-online.net/2010/09/bir-referandumun-ardindan/' addthis:title='Bir Referandumun Ardından&#8230; ' ><a class="addthis_button_preferred_1"></a><a class="addthis_button_preferred_2"></a><a class="addthis_button_preferred_3"></a><a class="addthis_button_preferred_4"></a><a class="addthis_button_compact"></a></div>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.atik-online.net/2010/09/bir-referandumun-ardindan/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Demokrasiyi Nasıl Bilirsiniz?</title>
		<link>http://www.atik-online.net/2010/08/demokrasiyi-nasil-bilirsiniz/</link>
		<comments>http://www.atik-online.net/2010/08/demokrasiyi-nasil-bilirsiniz/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 22 Aug 2010 12:14:50 +0000</pubDate>
		<dc:creator>AHM</dc:creator>
				<category><![CDATA[Fikret Başkaya]]></category>
		<category><![CDATA[Köşe Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[bilirsiniz]]></category>
		<category><![CDATA[demokrasiyi]]></category>
		<category><![CDATA[nasil]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.atik-online.net/?p=5786</guid>
		<description><![CDATA[FİKRET BAŞKAYA &#124; 22 &#8211; 08 &#8211; 2010 &#124; Eğer Batı siyasi düşüncesi diyebir şey varsa, bunun  köklü bir anti-demokratizmle mâlül olduğunu söylemekte bir sakınca yoktur. J.S. Mc Celland Şimdilerde demokrasi, demokratikleşme, insan hakları, vb. gibi kavramlar çok kullanılıyor. Geçerli süreçler ve eğilimler, gerçekten demokratikleşmenin, insan haklarının, özgürlüklerin gerçekleşmesi istikâmetinde mi yol alıyor, yoksa her [...]<div class="addthis_toolbox addthis_default_style addthis_32x32_style" addthis:url='http://www.atik-online.net/2010/08/demokrasiyi-nasil-bilirsiniz/' addthis:title='Demokrasiyi Nasıl Bilirsiniz? ' ><a class="addthis_button_preferred_1"></a><a class="addthis_button_preferred_2"></a><a class="addthis_button_preferred_3"></a><a class="addthis_button_preferred_4"></a><a class="addthis_button_compact"></a></div>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.atik-online.net/wp-content/uploads/2009/07/fikret-baskaya.jpg" rel="lightbox[5786]" title="fikret-baskaya"><img class="alignleft size-thumbnail wp-image-2671" title="fikret-baskaya" src="http://www.atik-online.net/wp-content/uploads/2009/07/fikret-baskaya-100x100.jpg" alt="" width="100" height="100" /></a>FİKRET BAŞKAYA | 22 &#8211; 08 &#8211; 2010 | <strong><em>Eğer Batı siyasi düşüncesi diyebir şey varsa, bunun  köklü bir anti-demokratizmle mâlül olduğunu söylemekte bir sakınca yoktur.</em></strong></p>
<p>J.S. Mc Celland</p>
<p>Şimdilerde demokrasi, demokratikleşme, insan hakları, vb. gibi kavramlar çok kullanılıyor. Geçerli süreçler ve eğilimler, gerçekten demokratikleşmenin, insan haklarının, özgürlüklerin gerçekleşmesi istikâmetinde mi yol alıyor, yoksa her zaman olduğu gibi bu tür kavramlar ve söylemler, insanların bilincini manipüle etmenin, ideolojik bulanıklık yaratmanın, velhasıl seyirciyi oyalamanın araçları mıdır?</p>
<p><span id="more-5786"></span>Demokrasiden ve demokratikleşmeden herkes aynı şeyi mi anlıyor? Son dönemde demokrasi kavramını dillerinden düşürmeyenler, daha önce de aynı dili mi konuşuyorlardı? Ne oldu da demokrasi son dönemin vazgeçilmez kavramı durumuna geldi? Herkesin yönü Batı’ya dönük ve herkes Batı demokrasisinden söz ediyor. Gerçekten Batı demokrasisi diye bir şey var mı? Bir rejimin adını demokrasi koymak onun demokratik sayılması için  yeterli midir?  Demokrasi kavramı çok kullanıyor ama ekseri yanına bir de piyasa ekonomisi sözcükleri ekleniyor ve Piyasa ekonomisi ve liberal demokrasi  deniyor. Birincisi, liberal demokrasi diye bir şey  mümkün müdür; ikincisi, bu iki kavramın yan yana gelmesi uygun mudur? Sermayenin önünün açılması, demokrasinin de derinleşmesi, gerçekleşmesi  anlamına gelir mi? Ekonomik liberalizmle (siyasî) demokrasi arasında bir tamamlayıcılık ilişkisi var mıdır? Küreselleşme denilen süreç, demokrasi ve insan haklarının gerçekleşmesinin koşullarını mı yaratıyor, yoksa her türlü demokrasinin ve insan haklarının temelini   aşındırıyor mu? Demokrasi ve demokratikleşme kavramlarından hangisini kullanmak daha uygundur? Zira, demokrasi dendiğinde, olmuş-bitmiş, tamamlanmış bir şey anlaşılır, oysa demokrasinin sürekli yenilenen, zenginleşen, önü açık dinamik bir süreç olması gerekir&#8230;</p>
<p>Elbette bir yerde bir kavramın çok kullanılması, orada söz konusu kavrama uygun bir gerçekliğin varolduğu anlamına gelmiyor. Söylenenle yapılan, retorikle realite arasında ekseri bir uyumsuzluk söz konusu oluyor. Bu bakımdan, olup-bitenleri anlamının, bilince çıkarmanın koşulu, söylenene değil, yapılana bakmaktan geçer. Egemenliği sürdürmenin koşulu, gerçek dünya’da olup-bitenlere dair bir yanlış bilinç oluşturup-sürdürmeye bağlıdır. Zira, görüntü gerçeği temsil etmez. Bu yüzden adına bilim denilen bir şeye ihtiyaç duyulmuştur. Fakat, şimdilerde bizzat bilimsel faaliyetin kendisi de tehdit altındadır. Yazık ki, bilimsel faaliyet de, estetik faaliyet de genel metalaşma, paralılaşma, soysuzlaşma girdabına sokulmuş durumdadır. Giderek bilimsel denilen faaliyet, bilimin inkârına dönüşüyor, estetik faaliyet de kendi bulunması gereken zeminin karşıtı bir zemine savruluyor&#8230; Bu durumun işimizi zorlaştırdığını söyle-meye bile gerek yoktur&#8230; İnsanlığın ezici çoğunluğunun yaşadığı gerçek, ‘dünyanın yeni efendilerinin’, şürekâsının, akıl hocalarının ve sözcülerinin resmettiğinden çok farklı. Sömürünün derinleştiği, insan onurunun her geçen gün daha çok ayaklar altına alındığı, insanı aşağılayan, etik kaygılara kayıtsız bir kör gidiş hızla yol alıyor ve bu netâmeli süreç bir de insanlığın nihai kurtuluşu olarak sunuluyor&#8230;</p>
<p>Demokrasiden halkın kendi kendini yönettiği, kendi kaderinin kendi elinde olduğu, hiçbir dış iradenin söz konusu olmadığı, insanların özgür iradeleriyle yaşamlarını düzenlediği, insan onurunu yaralayan, insan özgürlüğünün gerçekleşmesini engelleyen, sömürü, bağımlılık, hâkimiyet, ilişkisinin söz konusu olmadığı, velhasıl insanın insana kulluğunun sona erdiği bir insan ve dünya toplumu anlaşılmalıdır. Bu yüzden demokrasi kavramı, evrenselliği içeren bir kavramdır ve ancak tüm insanlığı kavrayıp, kucakladığında bütünüyle gerçekleşebilir. Bu güne kadar, siyaset felsefecileri, filozoflar, sosyologlar, iktisatçılar, edebiyatçılar, siyaset adamları, vb.  kendilerince bir demokrasi tanımı yapmışlardır, demokrasinin ne olması gerektiği konusunda kafa yormuşlardır. Fakat, bunların ezici çoğunluğunun, soruna demokrasinin gerçekleşmesinden zarar görecek olan egemen sınıflar tarafından baktıklarını söylemek abartma sayılmaz. Ekseri, demokrasi kavramının bizzat kendisi demokrasinin engellenmesi için bir ideolojik manipülasyon aracı olarak kullanıla gelmiştir.</p>
<p>Zira, demokrasi sorunu son tahlilde sınıf mücadelesinden bağımsız değildir, tam tersine sınıf mücadelesinin en başat bileşenidir. Elbette yukarıda da söylediğimiz gibi, söz konusu olan önü açık bir süreçtir ve demokrasi, eşitlik, özgürlük ve sosyalizm kavramları özdeş kavramlar olmasalar da birbirini tamamlayan kavramlardır. Toplumsal eşitlikten, özgürlükten söz etmeyen ve bunların anlam ve önemine gönderme yapmayan birinin, demokrasi şampiyonluğu yapması bir safsatadır. Demokrasi ve sosyalizm kavramları arasındaki ilişki ve tamamlayıcılık  da büyük öneme sahiptir. Sosyalizasyon yokluğunda demokrasi içi boş bir kavram olmaktan kurtulamaz. Aynı şekilde, demokrasi yokluğunda da sosyalizm beyhûdedir&#8230; Bu önemli sorun üzerinde ileriki sayfalarda duracağız. Belki de bu güne kadar hiç  bir tanım, demokrasinin ne olması gerektiğini, Nazım Hikmet’in şu ünlü dizeleri kadar yalın ve güzel anlatamamıştır:</p>
<p>“Yaşamak! Bir ağaç gibi tek ve hür</p>
<p>ve bir orman gibi kardeşçesine.</p>
<p>Bu davet bizim”.1</p>
<p>Bir şiir dehâsı olan Nazım Hikmet, özgür bireyin özgürlüğünün gerçekleşmesinin koşulunu ve bireyle toplum uyumunun nasıl olması gerektiğini, birkaç sözcükle çarpıcı bir şekilde resmedebiliyor&#8230; Ancak özgür bireylerin özgür bir toplum yaratabileceğini, toplumsal uyumun bireysel özgürlükten geçtiğini, kardeşçe ilişkiler ortamında bireyin serpilip gelişebileceğini, insan onurunun gerçekleşeceğini, özgür bireyle demokratik toplum ilişkisi arasındaki diyalektik ilişkiye gönderme yapıyor.</p>
<p>Demokrasi sorunu ve insanlık durumu başlığını taşıyan bu bölümde, demokrasi kavramına açıklık getirmeyi deneyeceğiz. Birinci alt-bölümde, kavramın ilk defa nerede ve nasıl ortaya çıktığı, nasıl bir uygulama alanı bulduğu, daha sonra kavramın içeriğinin ne tür değişikliklere uğradığı üzerinde duracağız. İkinci alt-bölüm, küreselleşme denilenin demokrasinin maddi temellerini nasıl aşındırdığıyla ilgilidir. Nihayet, üçüncü alt-bölümde gerçek bir demokrasinin ne olması gerektiği konusunda kısa bir açılım ve refleksiyon denemesi yapılacak.</p>
<p><strong>1. Agora Demokrasisinden ‘Temsîlî Demokrasiye’ Bir Kavramın Serüveni </strong></p>
<p>Demokrasi kavramı, ilk defa Antik Yunan’da oraya çıktı ve Yunan Site- devletlerindeki rejimi tanımlamak üzere kullanıldı. Atina demokrasisi  olarak bilinen bu yönetim tarzı, ilke düzeyinde önemli açılımlar getirmişti. Yurttaşlar Agora denilen, sitenin en büyük meydanında toplanırlar, kamusal sorunları tartışırlar, yasa teklifleri yaparlar, yasalar kabul ederler, uzmanlık isteyen işler için seçim yaparlar, herşeyi tam bir açıklıkla tartışırlar, kararlar alırlar, velhasıl siteyi doğrudan demokrasi esaslarına göre yönetirlerdi. Halk egemenliği doğrudan gerçekleşir, aracıların dolayımı söz konusu olmazdı. Kavramın gerçek anlamına uygun bir işleyiş oluşturmuşlardı. Bilindiği gibi demokrasi, etimolojik köken olarak, Eski Grekçe  dêmos (halk) ve kratos (egemenlik, yönetim) sözcüklerinden oluşuyor ve halkın hükümeti veya halkın kendi kendini yönettiği rejim anlamına geliyor.</p>
<p>Atina demokrasinin temel ilkesi, her yurttaşın yönetilme ve yönetme yeteneğine sahip olduğuydu ve bu, bir biçim sorunu olarak, sadece ilke düzeyinde kalmıyordu. Her yurttaş rotasyon esasına göre kamusal sorumluluklara getiriliyordu. Bu uygulama, kurra usulüyle yapılıyor, zaten sınırlı olan kamusal görevlere getirilecekler kurra çekimi yoluyla saptanıyordu. Bu temel ilke yöneten-yönetilen ayrımını ortadan kaldırıyordu. Dönemin Yunan düşüncesi, seçim esasını muteber saymıyordu ve  bunu da haklı bir gerekçeye dayanıyordu. Bu anlayışa göre, seçim sistemiyle yöneticilerin seçilmesi bir oligarşinin ortaya çıkmasına neden olurdu. Öyleyse bir oligarşinin ortaya çıkmasını önlemenin yolu, seçimlere bir yönetim aracı olarak itibar edilmemesinden geçerdi. Seçimlere sadece sınırlı bir şekilde başvuruluyor ve teknik beceri veya uzmanlık gerektiren az sayıdaki işler için seçim yapılıyordu.</p>
<p>Sitenin yönetiminde yurttaşların kamusal sorumluluklara eşit koşullarda katılmaları, eşitlik ilkesine verilen önemin bir göstergesiydi. Rotasyon ve kurra esasına göre herkesin kamusal sorumluluk alması, oligarşik bir yapı ve işleyişin ortaya çıkmasına karşı bir güvence olarak görüldüğü gibi -ki, bu, Atinalıların politikadan ne anladıklarının da bir göstergesidir.- Siyaset de  bir uzmanlık alanı ve bilim konusu olmaktan çıkarılmıştı&#8230; Antik Yunan dünya görüşünde, siyasetin bir uzmanlık konusu yapılması ve kamusal yönetimin bir elit tarafından yürütülmesi, kabul edilebilir değildi. (Zaten, gerçek anlamda özgürlüğün ve toplumsal eşitliğin gerçekleştiği bir toplumda uzmanlık diye bir şeye de gerek kalmazdı). Eğer Antik çağın Atinalıları bugünkü siyasi yapıyı ve işleyişi görselerdi her halde çok şaşırırlardı&#8230; Gerçek demokrasinin geçerli olduğu bir sosyal formasyonda siyaset bilimi diye bir şey sadece lüzumsuz değil, üstelik son derecede abestir. Şimdilerde durum çok farklı. Siyaset bir uzmanlık alanı, siyasi bir elit yönetiyor ve üniversitelerde siyaset bilimi bölümleri var ve siyaset bilimi adı altında bir dizi ders okutuluyor. Anlı-şanlı profesörler, ne menem bir şeyse, siyaset biliminin timsâli olduklarını sanıyorlar, burunlarından kıl aldırmıyorlar&#8230; Oysa, ikiyüzlülüğü sevmeyen biri siyaset bilimi diye bir şeyin saçmalığını, siyaset bilimi diye okutulan safsataların demokrasinin önünü kesmeye, halk egemenliğini önlemeye yönelik safsatalar yığını olduğunu söylemekten çekinmezdi&#8230; Bu durum  bir şeyi daha gösteriyor: Sorunlara nereden bakıldığına göre herşey baştan aşağı değişebiliyor. Şimdilerde ortalama insan bir “siyasetçi sınıfının” olmadığı, siyasetin bir bilim konusu olmadığı bir toplumsal yapıyı hayâl bile edecek durumda değil&#8230;</p>
<p>Fakat, Antik Yunan’da kamu görevlerine getirilenler görev süresinde de yurttaşlara hesap vermek zorundaydılar. Böyle bir şey, yurttaşlık bilincinin olgunlaştığı koşullarda mümkündür. Her yurttaşın yurttaş bilinciyle hareket ettiği koşullarda, yöneten-yönetilen ayrışması ve bir siyasi elitin veya oligarşinin ortaya çıkması mümkün değildir.</p>
<p>Atina demokrasisinin yukarıda sözünü ettiğimiz ilkeler ve işleyiş mekanizmaları, elbette büyük öneme ve değere sahiptir. Şüphesiz bu ilkeler bugün de önemlidir. En azından demokrasinin ne olması ya da ne olmaması tartışmasında hâlâ ufuk açıcı öğeler, unsurlar barındırdığı kesindir.  Fakat, ilke düzeyinde tutarlılık bir vakıa olmakla birlikte, Atina demokrasisi kapsayıcı değildi. Sadece yurttaş sayılanlar içindi ve yurttaş sayılmayan geniş bir kitle vardı. Bir kere kadınlar agoranın dışındaydı, aynı şekilde köleler ve yabancılar Agora demokrasisinin dışındaydı. Gerçi Atina demokrasisi oligarşik bir elit yaratmama ilkesi üzerine oturuyordu ama, kadınların, kölelerin ve metek denilen sınırlı sayıdaki yabancı dışında kalan bir yurttaşlar elitinin demokrasisiydi. Yurttaşlık için ehil sayılmayanlar Agoranın dışına atılmıştı. Oysa,  emekçi çoğunluğu dışlayan bir demokrasi mümkün değildir. Zira, asıl demokrasiye ihtiyacı olanlar onlardır. Toplumu oluşturan tüm bireylerin özgürlüğü ve özerkliği eksiksiz gerçekleşmiyorsa, halk, kendi kendini yönetemiyorsa, kendi kaderini belirleyemiyorsa, velhasıl bireysel ve kollektif self-determinasyon gerçekleşmiyorsa, orada demokrasinin varlığından söz etmek mümkün değildir. Küçük bir mülk sahibi sınıfın, bir ayrıcalıklılar elitinin çıkarlarını gerçekleştirmek üzere oluşturulmuş siyasî rejimlerin demokrasiyle ilişkilendirilmeleri saçmadır.</p>
<p>Demokrasi kavramı, kapitalizmin bir üretim tarzı olarak tarih sahnesine çıktığı dönemde yeniden gündeme geldi. Bu aşamadan sonra demokrasi kavramı, palazlanan ve aracın direksiyonuna geçmek isteyen burjuva sınıfının elinde ideolojik bir manipülasyon aracı olacaktı. Burjuva sınıfının, (dar anlamda kapitalist sınıfın) iktidarı ele geçirip yeni egemen sınıf olarak kendini dayatması, iki aşamadan geçerek gerçekleşti: Birinci aşamada burjuvazi, soylular sınıfına (toprak aristokrasisi densin) ve Kilise hiyerarşisine karşı prensle (Hükümdarla) ittifak kurarak, bu iki kesimin etkinliğini kırdı. Bu, mutlak monarşiler dönemidir. Ikinci aşamadaysa, işçi sınıfının ve köylülüğün desteğiyle prensin (Hükümdarın) yetkilerini de sınırlayarak veya toptan tasfiye ederek, egemen sınıf konumuna terfi etti ve kendi dar çıkarlarını gerçekleştirecek düzeni dayattı. Burjuvazi geleneksel iktidar odaklarını veya aynı anlama gelmek üzere Eski Rejimi (Ancién Régime) tasfiye etti, ama, henüz iktidarı sağlam temeller üzerine oturmuyordu. Burjuvazinin sınıf iktidarını dayatması için üçüncü bir eşiğin daha aşılması gerekiyordu: Bu, kapitalist sınıfın, daha geniş anlamda, burjuva sınıfının, işçi sınıfını tehlikeli bir sınıf olmaktan çıkarma aşamasıdır. Zira, kapitalist sınıfın kendi dar sınıfsal çıkarlarının işçi sınıfına karşı korunması, sınıf egemenliği bakımından önemli bir sorun olarak ortada duruyordu. “Kapitalizmin gerçek yüzüyle ortaya çıktığı dönem işte bu dönemdir. Artık sömürgecilik ve emperyalizm aracılığıyla, Avrupa dışı kültürler yok edilebilir ve burjuva uygarlığının gerçek yüzü ikircikli olmayan bir tarzda arz-ı endam edilirdi. Artık bu aşamadan sonra “burjuva demokrasisi” denilen, işçi sınıfının ve sömürge halklarının her türlü özerklik talebini kanla boğabilirdi. Zira, halkın özerklik ve özgürlük alanının genişlemesi demek olan demokrasi, burjuvazinin korkulu rüyası haline gelmişti. “Burjuva liberalizminin ‘özgürlüğü’ demek, burjuvazinin sınırsız sömürme ve zenginleşme özgürlüğü demekti&#8230;” 2</p>
<p>Marx, ‘Fransa’da İç Savaş’ başlığını taşıyan eserinde bu durumu şöyle özetlemişti: “Burjuva düzeninin uygarlık ve adaleti, bu düzenin köleleri ne zaman efendilerine karşı başkaldırsa, kendi korkunç yüzlerini açıkça gösterirler. O zaman bu uygarlık ve bu adalet, maskesiz yabanıllık ve yasasız öç alma olarak, ereklerini açığı vurur. Sahiplenici ve üretici arasındaki sınıf savaşımındaki her yeni bunalım, bu gerçeği daha açık bir biçimde ortaya çıkarır.”3 Egemen sınıfın ve adamlarının belirli dönemlerde kimi kavramları neden ve nasıl ve ne amaçla kullandıklarını bilmek önemlidir. Burjuvazi Eski Rejimi ve onun bileşenlerini tasfiye etmek için, ezilen-sömürülen  toplum sınıflarının (işçi sınıfı, köylülük ve diğer mütevazı kesimlerin) desteğine ihtiyacı vardı ve bu dönemde özgürlük, eşitlik, demokrasi, vb. gibi kavramlar sıkça telaffuz ediliyordu. Nasıl Soyluluğun ve Kilisenin (Klerje’nin densin) etkinliğini kırmak için Hükümdarla taktik amaçlı bir ittifak gerekiyorduysa, bu sefer de Prense (Hükümdara) karşı emekçi sınıflarla taktik bir ittifak gerekmişti. Herhalde kimse bu durumu, burjuva üniversitelerinin vazgeçilmez ultra-liberal filozofu, İngiliz Herbert Spencer (1820-1903) kadar açık yüreklilikle ifade etmemiştir. Spencer şöyle diyor: “Geçmişte liberalizmin işlevi, kralın iktidarına bir sınır getirmekti. Liberalizmin gelecekteki işlevi de parlamentoların iktidarını sınırlamak olacaktır&#8230;”4 “Ultra-liberal filozofun, parlamentonun iktidarının sınırlandırılmasından, sözde halkın temsil edildiğini sandığı meclisin işlevinin sınırlandırılmasını kastettiğini söylemeye gerek yoktur. Oysa işçiler, burjuva liberalizminin kimin için ne anlama geldiğini, İngiliz Filozof’dan çok önce kavramışlardı ve haklı olarak, daha XVIII’inci yüzyılın sonlarında: Ekonomik liberalizm demokrasinin düşmanıdır sloganını ortaya atmışlardı&#8230; Burjuvazinin hümanist ve evrensel söylemi, bir kere Prensin iktidarını “hizaya getirdikten sonra” artık namlu ‘asıl düşman’ olan proletaryaya çevrilebilirdi&#8230; Artık bu aşamadan sonra uygarlığı (emperyalist kapitalizm olarak okuyunuz) ‘kirli proletaryadan’ ve sömürgelerin ‘aşağı ırklarından’ koruma kaygısı ön plana çıkacaktı.”5</p>
<p>Geriye olup-bitenleri kabullendirmek kalıyordu ve kabullendirmek için  meşrulaştırmak, meşrulaştırmak için de yanılsama yaratmak gerekirdi&#8230; Eski rejim (Ancién Régime) tasfiye edildiğine göre, yeni rejim nasıl olmalı, nasıl işlemeli, ne tür ideolojik meşrulaştırma araçları ve mekanizmalarına sahip olmalıydı. Başka türlü ifade etmek gerekirse, yeni rejim tehlikeli sınıflardan nasıl korunacaktı, egemenlik nasıl güvence altına alınacaktı? İşte temsili demokrasi bu amaçla peydahlandı ve dayatıldı. Başlangıçta demokrasi kavramı pek kullanılmıyordu, kullanıldığı zaman da pejoratif anlamda, bir kötüleme ve karalama aracı olarak kullanılıyordu. Kurulan yeni rejimlere de cumhuriyet deniyordu. Ekseri sanıldığı gibi, demokrasi ve cumhuriyet kavramları özdeş kavramlar değildir. Kapitalizmin egemen üretim tarzı haline geldiği, Eski Rejimlerin tasfiye edildiği dönemde, demokrasiyle ilgisi olmayan rejimlere cumhuriyet deniyordu. Bunlara demokratik rejimler denmesi için XIX’uncu yüzyılın ilk yarısının aşılması gerekmişti. 1848 devrimlerinden sonra burjuvazi kendi egemenliğini güvenceye almak için kerhen tavizler vermek zorunda kaldı. Fakat, söz konusu tavizlerle sınıf mücadelesinin seyri arasında da ilginç bir ilişki vardı. Nitekim, XIX’uncu yüzyılın ikinci yarısında işçi sınıfı bir dizi kazanımlar elde etti ama bu kazanımlar aynı zamanda onun kayıplarıydı&#8230; Genel bir perspektiften bakıldığında, her kazanım bir kayıptı&#8230; Böylece işçi sınıfı, kapitalist düzeni aşma, ücretli kölelik rejimine son verme perspektifinden uzaklaştı. Giderek ehlileşti düzenin bir parçası, bir bileşeni durumuna geldi. Batı işçi sınıfının nasıl kendi egemen sınıfının safında yer aldığı, 1914-1918 emperyalistler arası savaşta açıkça kanıtlanmıştı. Hiç şüphesiz bu bütünleşmede sömürge ve yarı-sömürgelerden sağlanan aşırı kârların önemli payı vardı. Zaten Batı işçi sınıfı hareketi, sömürge siyaseti konusunda da kendi egemen sınıflarından farklı bir anlayışa, politika ve yaklaşıma sahip değildi. Kendini çoktan uygarlaştırma misyonu söylemine kaptırmıştı.</p>
<p>Elbette kurulan ‘yeni rejimin’ ne kadar yeni olduğu, cumhuriyetin ne olmadığı konusunda yanılsama içinde olmayanlar da vardı. Fransız devriminin burjuva egemenliği yaratmakla sınırlı kaldığını, oysa, halkın kendi kaderini tâyin etmesi gerektiğini ileri süren Jakoben Gracchus Babeuf, aslolanın demokrasiyi gerçekleştirmek olduğunu söylüyordu. Le Tribune du peuple de, 29 Kasım 1795 tarihli yazısında  Cumhuriyetçilerin monarşiye karşı ittifak oluşturma teklifini reddederken, kendisini demokrat olarak tanımlıyor ve şöyle di-yordu: “Siz ancak bayağı ve son derece kaypak cumhuriyet kavramı etrafında bir araya gelebilirsiniz, dolayısıyla da “herhangi bir cumhuriyetten yana  olabilirsiniz. Biz ise, anlamlı bir ortak paydası olan tüm demokratları ve halk tabakasını (plébiens) bir araya getiriyoruz. Bizim ilkelerimiz katıksız demokrasi, lekesiz ve katıksız eşitliktir.”5a Babeuf, anti-demokrat unsurların halk düşmanlığından söz ederken yalnız değildi. Sylvain Maréchal da 1794 de şunları yazıyordu: “Burjuvazi asla demokrat değil (&#8230;) şimdi hesabımız burjuvalarladır, bize açıkça savaş açanlar da onlardır (&#8230;) Devrimi halk yaptı ama onu kendi çıkarları için yapmadı; (&#8230;) bugün durumları hemen hemen 14 Temmuz 1789’dakinden farklı değil.”5b</p>
<p>Burjuva devrimleri sonrasında yeni rejimlerin nasıl olması konusunda belirsizlik ve tartışmalar sürüyordu. Kesin olan bir şey varsa, artık, yeni rejim eskiden olduğu gibi, babadan oğula mirasla geçmeyecek ve Tanrısal bir  meşruluk temeline sahip olmayacak, dayanmayacaktı. İşte bu aşamada halk egemenliği kavramı peydahlandı. Yeni rejim halk egemenliğine dayanmalıydı ama, bunu söylemek yapmak anlamına gelmiyordu. Bu aşamada bir dizi ideolojik manipülasyona başvuruldu&#8230;  “Aynı dönemde ortaya çıkan modern ‘doğal hukuk okulu’ da, egemenliğin meşruiyetinin temeli veya  kriteri olarak,  yönetenlerin meşruiyetinin yönetilenlerin rızâsına dayanması gerektiği görüşünü vaaz ediyordu, Bu durum nasıl çözülecek, işin içinden nasıl çıkılacaktı? Hükümdarın iktidarı meşru değildi, zira, halkın rızasına dayanmıyordu. Öyleyse halk egemenliğine da-yalı bir rejim nasıl işleyecekti? Burjuva düşünürleri ve siyasetçileri bu aşamada şöyle bir zihinsel &#8211; ideolojik manipülasyona giriştiler: Bir kere doğrudan demokrasi söz konusu olamazdı, zira, Atina demokrasisi geniş hacimli çok nüfuslu toplumlar için uygun değildi; ikincisi, halk egemenliği söz konusu olmalıydı ama, halk bu iş için ehil değildi, ‘cahil, kaba halk sürüsü’ toplum için iyi olanı ayırt etme, genel toplum yararını gerçekleştirme yeteneğinden yoksundu. Üstelik demegoglar tarafından kolayca kandırılabilirdi&#8230; Öyleyse halk toplum yararını bilen temsilciler tarafından yönetilmeliydi&#8230; Elbette bu temsilciler, eski soylular eliti olmayacaktı.”6 Bu ideolojik manipülasyonla ilgili olarak Fancis Dupuis–Déri şunları yazıyor: “Böylece halka tamamlanmış oluyor:</p>
<p>1. Temsilciler, halkın, toplum yararını bilecek, ayırt edecek temyiz kurdetinden yoksun olduğu konusundaki aşağılamayı açıkça ifade ediyorlar;</p>
<p>2. Bu tespitten hareketle temsilciler, halk egemenliğinin ancak temsille mümkün olabileceği sonucunu çıkarıyorlar;</p>
<p>3. Kendilerini de toplum yararını bilme, ayırt etme, savunma ve geliştirme konusunda yetkin aydın elitin üyeleri sayıyorlar.</p>
<p>4. Bu biçimde tanımlanan toplum yararı, eşitlik düşüncesiyle bağdaşmaz, öyleyse yoksulların taleplerinin önü kesilmeli, engellenmelidir;</p>
<p>5. Siyasî elit, böylece, ekonomik elitin safında yer alarak, halkın mutluluğunun, özel alanın siyaset dışında kalmasına, özel alanın depolitize edilmesine bağlı olduğu düşüncesini vaaz etmiş oluyor&#8230;” Ve Dupuis-Déri söyle devam ediyor: “Tarihsel olarak monarşik-feodal rejimden miras alınan modern temsîlî sistem ve onu dayatanların anti-demokratizmi, felsefi olarak da meşrulaştırılmıştır,”7</p>
<p>İngiliz, Fransız burjuva devrimleri ve Amerikan bağımsızlığını izleyen ve burjuva hâkimiyetinin kesin olarak yerleştiği dönemde, burjuva ideologları, temsîlî demokrasiyi meşrulaştırmak için ne tür argümanlar ileri sürmüşler,  ‘yeni rejimi’ meşrulaştırıp-kabullendirmek için ne tür ideolojik manipülasyonlara girişmişlerdi? Aslında dönemin ideologlarının görüşlerine geçmeden önce, önemli bir hususu hatırlatmak yerinde olur. Bir rejime yeni dendi diye yeni olması gerekmiyor. Bu bakımdan, söz konusu burjuva devrimleri yönetimi değil, yönetenleri değiştirmişti. Aracın istikâmeti değişmediği sürece, direksiyonda kimin olduğu sanıldığı kadar önemli değildir. Aynı şekilde, burjuva devrimlerini izleyen dönemde yurttaş kavramı da çok kullanılıyordu ama, içi boş bir kavramdı ve öylece kalacaktı. Zira, gerçek anlamda yurttaştan söz edebilmek için, geçerli rejimin özgür insanların özgür iradeleriyle kurulmuş olması gerekir. Dolayısıyla, meşruluk zemininin veya retoriğin (söylemin) değişmesi önemli değildir. Eskiden Tanrı adına yapılan baskı, sömürü ve zulüm, aşağılama, horlama, bu sefer ‘ulusun, devletin, vatanın yüksek çıkarları’, ‘ulusun birliği ve bölünmezliği’, ‘devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü’ türü safsatalara dayandırıldığında, bu toplumsal ilişkilerde köklü değişiklikler olduğu anlamına mı gelecektir? Nüfusunun %90’ının siyasal karar mekanizmalarından dışlandığı, kamusal alanın dışına atıldığı bir ülkede, hâlâ yurttaş kavramının kullanılması abes değil midir?</p>
<p>Temsil kavramı da yüceltiliyor. Oysa temsil de yurttaş kavramı gibi içi boş bir kavramdı. Kitleleri oyalamanın bir aracıydı. Nitekim, “Batı’da ‘devrimler’ döneminden beri, ama asıl  Ortaçağdan beri, halk temsilcileri, az-çok yetkisi olan meclislerde yer alıyorlardı. XII. ve XIII. yüzyıldan itibaren İberya yarımadasında ‘Cortes’; Kutsal Roma Germen İmparatorluğunda ‘Diyet’; aynı şekilde Fransa’da ilk ‘États Généreux’ler 1302’de çağrılmışlardı. Her ne kadar bu temsîlî kurumlar, hükümdar, aristokrasi, Klerje (dînî hiyerarşi) ve burjuvazinin pazarlık mekânları olsalar da, asla demokratik bir anlayışı temsil etmiyorlardı. Bu tür temsille ilgili olarak, Jean- Jacques Rousseau: “ Haksız ve anlamsız, insanı aşağılayan, feodal hükümetten kalma bir şey.” diyor&#8230; Bu anlayışın devamı olarak, Amerikalı tarihçi Samuel Williams da: “Avrupa’da temsil (&#8230;) kademeli olarak hükümdarlar tarafından başlatıldı; elbette asıl amaç halkın haklarını iyileştirmek değil, savaş maceralarını finanse edebilmek üzere vergi toplamanın en etkin yolu olduğu içindi”8 diyor. Aslında söz konusu dönemin ‘temsîlî meclisleriyle’, şimdilerde küreselleşme  şarlatanlarının yücelttiği ‘sivil toplum örgütleri’ denileni karşılaştırmak öğretici olurdu&#8230;</p>
<p>Aydınlanma filozofları akla (raison) büyük önem veriyorlardı ve ister ekonomik isterse politik alanda olsun, ‘akıl sahibi’, mâkul, dolayısıyla sağduyulu bireylerin verecekleri kararların da, akla uygun (raisonable) olacağını ileri sürüyorlardı. Akıl sahibi (raisonable) bireylerin verdikleri siyasi kararların, rasyonel müteşebbislerin verdikleri kararlar  ve sonuçlarıyla çakışacağını, velhasıl ‘toplumsal uyumun gerçekleşeceğini’ ileri sürüyorlardı. Eğer, demokratik hakları kullanma yetkisi akıl sahibi erkeklere verilirse, ekonomik alandaki etkinliğin siyasal alandaki etkinlikle bütünleşeceğini iddia ediyorlardı. Demek ki, siyaset sadece akl-ı selim sahibi olan insanların işi olmalıydı. Dikkat edilirse, Aydınlanma filozoflarının öngördüğü ‘demokrasi’de Atina demokrasisi gibi dışlayıcıydı. Daha baştan nüfusun yarısını oluşturan kadınlar dışlanıyordu. Gerekçe de mâlum: Kadınlar yeteri kadar mâkul, akl-ı selim sahibi değildirler, duygusaldırlar&#8230; Proletarya da dışlanıyor zira, sadece içgüdüleriyle hareket edebilir. Köleler, yoksullar, vb.  zaten  denklemin dışındadırlar, zira ‘adamdan sayılmıyorlardı.’9 “Batı demokrasisinin” timsâli, demokrasinin beşiği sayılan ABD’de 1865’e kadar yasal 1960’lara kadar da fiilî (reel) kölelik vardı. ABD demokrasinin kurucu önderlerinin ve Thomas Jefferson gibi ‘demokrasi teorisyenlerinin’ her birinin çok sayıda kölesi vardı. Gerçi 1960’lı yıllardan sonra durum değişti ama, yine de Afrika kökenli siyahların maruz kaldığı reel ayrımcılık bütünüyle ortadan kalkmış sayılmaz. İşsizlerin, yoksulların, dışlanmışların ve cezaevlerindeki nüfusun ezici çoğunluğunu hâlâ onlar oluşturuyor&#8230;</p>
<p>Seçme ve seçilme hakkının giderek yaygınlaşması da, demokrasinin derinleştiği anlamına gelmiyordu. Daha önce de kısaca değindiğimiz gibi, seçme ve daha sonra seçilme hakkının emekçi sınıflara doğru genişlemesi, bu hakların önce erkeklere, arkasından da kadınlara tanınması, ikili bir karakter taşıyordu. Bir kere, bu haklar, tek yanlı olarak burjuvazi tarafından ‘bayram hediyesi’ gibi verilmemişti. Dolayısıyla, işçi sınıfının mücadelesi önemsiz değildi. Fakat bu hakkı tanıyan egemenler açısından da ikili bir durum söz konusuydu. Bir kere bu haklar, artık işçi sınıfının rejim için hayatî bir tehlike olmaktan çıktığı, sistemin temeli olan özel mülkiyeti tartışma konusu yapmaktan vazgeçtiği, sistem içi mücadeleye razı olup, sistemle bütünleştiği eşiğin aşılmasından sonra tanındı. Fakat, aynı zamanda bu hakların bizzat kendisi de, emekçi kitleleri sistemle daha çok bütünleştirmenin ideolojik  aracı olarak kullanılmıştı. Aslında bir biçim sorunu ve yanılsama aracı olarak kaldıkça, bu tür manipülasyonlar, sadece demokrasinin yatay olarak genişlediği izlenimi yaratmaya yarıyordu.</p>
<p>Daha sonra burjuva düşünürler temsili demokrasiyi meşrulaştırıp kabullendirmek üzere, seçilmiş aristokrasi kavramını ortaya attılar. Buna göre üç türlü aristokrasi olabilirdi: Kalıtımsal aristokrasi (babadan oğula miras yoluyla geçen); doğal aristokrasi ve seçilmiş aristokrasi. Bunlardan mûteber olanı üçüncüsüdür. Seçilmiş elitin yönetimi söz konusu olduğunda, halk egemenliğinin, halk iradesinin tecelli edeceği varsayılıyordu, zira, seçilenler seçenlerin onayını almış olacaklardı&#8230; Seçilmiş bir elit yönetmeliydi ama, söz konusu elit nasıl seçilecekti? Başlangıçta, toplumun ezici çoğunluğunu oluşturan kadınlar, işçiler, köleler, yoksullar oyunun dışında tutuldu. Nitekim, sadece seçilmek için değil, seçmek için de birazcık servet ve az-çok mâkul, akli selim sahibi olanlar,  akla uygun bir seçim yapabilirler toplum yararını gerçekleştirebilirlerdi&#8230; Bu konuda ABD’nin ilk başkanlarından John Adams şöyle diyordu: “Halkın, kendi özgürlüğünün en iyi bekçisi olduğu düşüncesi doğru değildir. Bu düşünülecek en kötü seçenektir, halk asla bir bekçi değildir. Zira, halk ne düşünebilir, ne isteyebilir, ne karar verebilir, ne de o doğrultuda harekete geçebilir.”10 Dikkat edilirse ABD başkanı sözünü esirgemiyor. John Adams bir başka yerde de şunları söylüyordu: “ İnsan kalbinin zayıflığı, kırılganlığı, herhangi bir servete sahip olmayan az sayıdaki insan dışındakilerin, kendilerine özgü düşünce ve karar verme yetisine sahip olmalarına engeldir.”11 ABD’li bir Protestan papazı olan James Belknap, gerçek niyeti gizlemeye gerek duymuyor ve şöyle diyordu: “İlke olarak hükümetin kaynağının halk olduğunu kabul edebiliriz ama, halka kendi kendini yönetemeyeceğini de öğretmek gerekir.”12 Burjuva ideologlarının ve siyasetçilerinin demokrasi korkusu, son tahlilde yoksul korkusundan başka bir şey değildi. Öyleyse demokrasiye asıl ihtiyacı olanlar engellenmeliydi&#8230;</p>
<p><strong>2. Küreselleşme Demokrasiye Karşı&#8230;</strong></p>
<p>Son dönemde ‘demokrasi’, emperyalist odakların başat söylemi durumuna geldi. Artık demokrasi, tüm kapıları açan bir anahtar olarak sunuluyor. Neredeyse demokrasi ve demokratikleşme kavramları önceki dönemlerin, modernleşme (Türkiye’de daha çok çağdaşlaşma deniyor) ilerleme, kalkınma kavramlarının yerini aldı. Eskiden modernleşme, ilerleme, kalkınma önerilenlere, şimdilerde demokratikleşme öneriliyor. Söylenen de özetle şu: Eğer refahı ve ‘mutluluğu’ yakalamak istiyorsan, bunun iki anahtarı var: Liberal demokrasi ve piyasa ekonomisi&#8230; Üstelik bunlar, birbirini tamamlayan, biri olmazsa diğerinin de mümkün olmadığı iki  tamamlayıcı unsur olarak sunuluyor. Aslında böyle bir iddia, Elif-ba da kırk hata yapmakla ilgilidir. Zira, burjuva toplumu daha baştan ekonomik alanın siyasî alandan ayrılması temeli üzerine oturuyor. Ekonomik alanın yönetimi bütünüyle mülk sahibi kapitalist sınıfın tekelinde kalıyor ve bu durum kıskançlıkla korunuyor. Siyasî alandaysa, bir demokrasi oyununun oynanmasına izin veriliyor. Mülk sahibi sınıflar için hiçbir maliyeti olmayan bir oyun&#8230; İnsanlar dört-beş yıllık periyotlarla sandık başına gidip, temsilcilerini seçseler de bu bir görüntüden ibarettir. Gerçi ‘yurttaşlar’ oy kullanıyorlar ama temsil edilmiyorlar. Jean Jacques Rousseau, İngiliz ‘temsilî demokrasisiyle’ ilgili olarak çok önceleri şöyle demişti: “Gerçi İngiliz halkı özgür olmak istiyor ama, yanılıyor, zira o sadece parlamentoya temsilcileri seçtiği sürede özgür ve temsilciler seçilir seçilmez de köleden başka bir şey değil. Özgür olduğu  o kısacık zamanda, özgürlüğünü kullandığı anda özgürlüğünü kaybediyor.”13 Ekonomik alan mülk sahibi sınıfların etkinlik alanı olarak kaldıkça, insanların kaderi de oy sandıklarından, parlementolardan, bakanlar kurulunun toplantı salonlarından  başka yerlerde belirleniyor demektir. Kaldı ki, kapitalist toplumda belirleyicilik, ekonomiden siyasete doğrudur ve ekonomik güce sahip olan siyaseti de belirliyor.</p>
<p>Bu aşamada şöyle bir soru akla gelebilir. Yakın zamana kadar özellikle de Üçüncü Dünya için bir lüks sayılan demokrasi, ne oldu da vazgeçilmez bir şey haline geldi? Önceleri, başta ABD olmak üzere, emperyalist ülkeler, Üçüncü Dünya için demokrasinin gereksiz olduğunu, önce kalkınmaları gerektiğini, yoksullukla demokrasinin bağdaşmadığını, ancak belirli bir kalkınmışlık aşamasına gelindiğinde, belirli bir eşik aşıldığında demokrasinin mümkün olacağını söylüyorlardı. Mâlum, “kişi başına beşyüz dolarla demokrasi olmaz” safsatası&#8230; Buradaki muhâkeme tarzı da  evlere şenlik: Demokrasi olan ülkelerin hepsi de kalkınmış ülkeler olduğuna göre, demek ki bu işin başka yolu yok&#8230; Sabredin, kalkının sizin de demokrasiniz olacak&#8230; Elbette bu tür bir muhâkeme aymazlığı için, zenginlerle yoksullar arasındaki ilişkinin yok sayılması, birinin zenginliğiyle diğerinin yoksulluğu, birinde demokrasi oyununun oynanması ama, diğerinde o kadarının bile neden mümkün olmadığı arasındaki belirleyicilik ilişkisinin okültasyonu, yok sayılması gerekirdi&#8230; Zira, gerçek anlamda demokrasiyi gerçekleştirmenin yolu, tam tersini yapmaktan, ekonominin politikanın emrine verilmesinden, toplumsal işleyişin özgürce alınan siyasî kararlara ve tercihlere dayanmasından geçerdi&#8230;14</p>
<p>Yukarıda sözü edilen gerekçeye dayanarak da  Üçüncü Dünya’daki tüm kanlı askerî diktatörlükleri, bağnaz teokratik ve otokratik halk düşmanı rejimleri desteklemişlerdi&#8230; Latin Amerika’daki tüm askerî diktatörlüklerin arkasında ABD vardı. Afrika’daki otokratik rejimlerin arkasında Fransa, İngİltere, ABD vb. vardı. Orta Doğu’daki teokratik rejimler, Asya’daki askerî diktatörlükler için de aynı şey söz konusuydu&#8230; Nitekim, Devrim öncesi Küba’da Batista, Filipinler de Marcos, Nikaragua’da Somoza, Şili’de Pinochet, İran’da Şah, Endonezya’da Suharto, Uganda’da İdi Amin, bir dönem Irak’ta Saddam’ın en büyük destekçisi ABD ve diğerleri idi ve bunlar söz konusu diktatörlüklerden sadece bir kaçıydı&#8230; Güney Vietnam’da (Saygon’da) komünistler iktidara gelir korkusuyla ABD tarafından genel seçimlerin yasaklandığını da hatırlamak öğreticidir&#8230;</p>
<p>Öyleyse, retorik kaymasının gerisinde ne var? Ne oldu da başta ABD olmak üzere emperyalist odaklar, demokrasi şampiyonu kesildiler? Aslında sorunun özüne dair değişen bir şey yok. Neoliberal küreselleşme çağında emperyalist saldırıyı, kapitalist yağmayı meşrulaştırmak için, bu sefer de demokrasi kavramı piyasaya sürülüyor. Sadece demokrasi kavramı değil, insan hakları söylemi de, olup-bitenlerin sorgulanmasını, tartışılmasını engellemek üzere kurulmuş bir tuzaktır. Aynı şekilde, sivil toplum ve sivil toplum örgütleri söylemi de&#8230; Demokrasi söylemi, ilerleme ideolojisinin kılık değiştirmiş bir versiyonundan başka bir şey değil. Bir zaman uygarlaştırdılar, modernleştirdiler, daha sonra kalkındırdılar&#8230; şimdilerde sıranın demokratikleştirmeye geldiği anlaşılıyor! Bir yandan vahşi küreselleşme her yerde toplumsal eşitsizlikleri büyütüyor, dünya ölçeğinde yağmayı derinleştiriyor, insanlığın ortak serveti olması gereken herşey dar bir ‘küresel elit’ tarafından yağmalanıyor, ulus-devleti aşındırıp, toplumun mütevazı kesimleri lehine ne kadar devlet koruması varsa hızla yok ediyor, velhasıl devleti özelleştiriyor, diğer yandan da insanlara, küreselleşme trenine atlamaları için acele etmeleri öneriliyor&#8230; Demokrasi kavramı şimdilerde yeni Haçlı Seferini meşrulaştırmanın aracı&#8230; Bir zamanlar sömürge orduları uygarlık yoksunu, geri halklara modernliği, ilerlemeyi, Batı uygarlığının nimetlerini taşıyorlardı&#8230; Elbette ordular tek başlarına gitmiyorlardı, sömürge ordularına misyonerler, oryantalistler eşlik ediyordu. Zira, her Haçlı Seferi mutlaka ideolojik meşrulaştırmaya ihtiyaç duyardı&#8230; Şimdilerdeyse, ABD’nin ‘emir ve  komutasındaki’ emperyalist orduları insani yardım ve demokrasi götürmek üzere seferber oluyor. Üçüncü Dünya’nın kaba yöneticilerini insan haklarına saygılı olmak ve insânî yardımda bulunmak üzere, teknoloji hârikası silahlarıyla donatılmış ordularını yolluyorlar. Ve savaşlar  medyatik bir şova dönüşüyor&#8230;</p>
<p>Artık yeni dönemin ‘egemen ideolojisi’ bir tür mesih niteliği kazanmış durumda&#8230; Yeni enformasyon ve komünikasyon teknolojileriyle de beslenen neoliberal küreselleşmenin, piyasa ekonomisinin, serbest ticaretin, sadece insanlığı nihâi kurtuluşa taşıyacak bir şey değil, aynı zamanda da zorunlu, kaçınılmaz, alternatifsiz olduğu söyleniyor&#8230; İkilem şu: Ya küreselleşme trenine binersin, ki, bu senin için nihâi kurtuluştur; ya da böyle bir fırsatı tepersin, o zaman da temelli kaybedersin&#8230; Dikkat edilirse, zihinsel bir manipülasyon yapılıyor ve insanların zenginleşmek, refaha ve mutluluğa ulaşmak için eşit olanaklar karşısında oldukları imâ ediliyor. Burada bir ideolojik tuzak daha gizli: Eğer herkes süreç karşısında eşit şansa, fırsat eşitliğine sahipse, artık kapitalizm de halk kapitalizmi haline geliyor demektir. O zaman geriye bir tek şey kalıyor: Acele etmek, harekete geçmek, hareketi izlemek, küreselleşmeye uyum sağlamak&#8230; Uyum sağlamak için ne gerekiyorsa yapmak, sömürüye itiraz etmemek, eşitsizliğe baş kaldırmamak, rekabetçi olmak, rekabetçi olmak için ucuza üretmek, ucuza üretmek için daha çok çalışmak, daha çok fedakârlıkta bulunmak, olup bitenleri tartışma konusu yapmamak, uslu olmak&#8230; Her kim ki, sorgular, itiraz eder, karşı çıkar, olup-bitenlerin kimin için ne anlama geldiğini tartışmaya kalkarsa, gerici, süreci anlamaktan âciz olmakla, sebatsızlıkla, dinazorlukla, popülistlikle, Üçüncü Dünyacılıkla  suçlanmaktan kurtulamaz. Her kim ki, eşitsizliğe itiraz eder ve  emekçi çoğunluk safında tavır koymaya kalkarsa, hemen popülistlikle suçlanır.</p>
<p>Halk kavramı artık kullanılmaması gereken bir kavram sayılıyor.15 Zâten küreselleşmecilerin demokrasisinde artık halk yok, tüketici, hissedar ve ‘sayın seyirci’ var. Teşpihte hata olmaz denmiştir. Bir zamanlar bir milli eğitim bakanının ‘okullar olmasaydı milli eğitimi idare etmek ne kadar kolay olurdu’ dediği söylenir&#8230; Kimbilir, şimdilerde küreselleşmeciler de her halde “halk olmasa demokrasi ne kadar iyi işleyecek” türü bir şeyler düşünüyor olmalılar&#8230; Aslında küreselleşmeci dünya eliti ve onların ideologları, sözcüleri, propagandistleri, şarlatanları, bizzat demokrasi kavramını da   metamorfoza uğratmış durumdalar. Artık söz konusu olan demokrasi değil, demokratizmdir ve bu kavram gerçek dünyada olup-bitenlerin anlamını gizle-meye, kafaları bulandırmaya, olayların ve süreçlerin üstünü örtmeye, anlaşılmasını engellemeye yarıyor. Meramımızı daha iyi anlatabilmek için Türkiye’den bir örnek verebiliriz, Türkiye’de laiklik yok (zira, din-siyaset, din-devlet ilişkisi Osmanlı dönemindekinden özde farklı değil) ama, laikçilik diye bir şey var ve söz konusu laikçilik hem laikliği hem de demokrasiyi engellemenin aracı olduğu halde, tam tersi bir anlamda kullanılıyor. İdeolojik bir mistifikasyon aracı işlevi görüyor.</p>
<p>Şeyleri, toplumsal olguları ve süreçleri adıyla çağırmak önemlidir. Adıyla çağırmamak bir yalan söyleme yöntemi olduğuna göre&#8230; Eğer, soğanın adı soğan değil de gül olsaydı, soğan soğan olmaktan çıkmaz, gül gibi kokmazdı. Aynı şekilde gülün adı biber olsaydı da gül her zamanki güzel renginden ve kokusundan bir şey kaybetmezdi. Fakat, tartışma konusu olan şey, toplumsal süreçlere, insana ve insan toplumuna dair olduğunda, durum o kadar net, açık, yalın olmayabiliyor. İnsan iradesinin, insan bilincinin dahil olduğunda, yanılsama yaratmaya, aldatmaya, aldanmaya açık hale gelebiliyor. Tüm dünya’ya örnek gösterilen ‘Batı demokrasisi’ tâ baştan gerçek demokrasiyi engellemek üzere, bilinçli olarak kurgulanmış, dizayn edilmiş, uygulanmıştı. Aslında bunlara ‘demokrasi’ denmesi bir alışkanlık kategorisidir. Her kavramın bir içeriği olmalıdır, demokrasinin de bir gerçeği vardır  ve demokrasi demos’un (halkın) iktidarı demektir. Oysa son bir kaç yüz yıllık dönemde geçerli olmuş rejimlerde, demos’un adı vardı ama kendi hiç bir zaman olmadı. Şimdilerde asıl iktidar dev finans ve endüstri baronlarının, yüksek devlet bürokrasisinin, ekseri mafyalaşmış veya mafyayla iç içe olan siyasî elitlerin elinde. Elbette ‘Batı demokrasilerinde’ insanların bir dizi bireysel hakları var ve bunların kimi zaman içi de dolu olabiliyor ama bunlar son tahlilde kısmî haklardır. Bu tür hakların ve genel seçim türü mekanizmaların varlığı, halkın iktidara sahip olduğu, iktidarı denetlediği, velhasıl kendi kaderinin efendisi olduğu anlamına gelmiyor.</p>
<p>Fanatik özelleştirme saldırısı giderek devletin de özelleştirilmesiyle sonuçlanıyor ve iş dünyasıyla devlet bürokrasinin yüksekleri arasındaki sınır silikleşiyor. Büyük sermayenin yüksekleriyle, siyasetin ve devlet bürokrasisinin yüksekleri giderek bütünleşiyor ve yatay geçişler artıyor. Artık bakanlar kurulu toplantısından çıkıp,  çokuluslu dev şirketin yönetim kurulu toplantısına katılmak olağan hale geliyor. Elbette bunun tersi de aynı şekilde geçerlidir. Böylesi koşullarda parlamentoların halkı temsil etmesi mümkün değildir. Kaldı ki, parlamentolar da ekseri varlıklı insanlarla doludur ve onlar için siyasî partiler, seçimler, parlamento ve hükümetler, zenginliklerini artırmanın alanı, aracı ve mekanizmalarıdır. Toplumsal eşitsizlikler arttıkça, zengin-yoksul uçurumu büyüdükçe, bunun siyaset alanına sirâyet etmemesi mümkün değildir. Ancak, pahalı ve giderek pahalanan seçim kampanyalarını finanse edebilenler, seçile-biliyor. ABD’de Senatoya girmeyi başaranların %88’i bu iş için iyi para harcayabilenlerdir. Aynı şey Temsilciler Meclisi için de geçerlidir. Temsilciler Meclisine seçilebilmek için ortalama 500 bin dolar, Senatoya seçilebilmek için de ortalama 4.6 milyon dolar harcama yapmak gerekiyor.16 Demek ki senatörlerin ezici çoğunluğu milyonerlerden, mülti-milyonerlerden ve milyarderlerden  oluşuyor. Böylesi bir meclisin ve senatonun sıradan halkla, onun sorunlarıyla ne kadar ilgisi olabilir? Böylesi koşullarda demokrasiden mi yoksa plütokrasiden mi söz etmek gerçeğe daha uygundur? Halkın değil, paranın seçtiği temsilciler ve onlardan oluşan bir parlamento ve o parlamentodan çıkan bir hükümet&#8230; Pierre-André Taguieff’in isabetli bir şekilde ifade ettiği gibi, bu durumda seçilmişler, halka umut pompalayan, sürekli olarak “yakında işlerin yoluna gireceği” mesajını veren figüranlardan başka bir şey değildir.17</p>
<p>Parlamentoların halkı ne kadar temsil ettiği, Irak’a yönelik son emperyalist saldırıda bir kere daha görüldü. Artık iyice alıklaşmış Amerikan halkı dışında (ki, orada da savaş karşıtı tepki önemsiz değildi), neredeyse tüm ülkelerde halkın ezici çoğunluğu, saldırıya karşı olduğu halde, bir çok ülkenin hükümetleri (İngiltere, İtalya, İspanya, Avusturalya, vb.),  saldırganla dayanışma kaygısıyla, halk iradesini hiçe sayarak ‘koalisyona’ katılıp saldırıya ortak oldu. (Türkiye’de Irak’a asker gönderme-ye ilişkin ilk tezkere meclis gündemine gelip, biraz da kaza ve talih eseri kabul edilmediği günlerde, nüfusun yaklaşık %90’ı, ikinci teskere meclisten geçtiği günlerde de, nüfusun %70-80’inin bu karara karşı olduğu söylenmişti&#8230; Elbette kamuoyunun kolaylıkla manipüle edilebildiği bir çağda yaşadığımızı da unutmamak gerekir). Bu durum, bir şeyi daha açığa çıkardı: Her ülkenin egemen sınıflarının ortak çıkarı, her yerde halkların çıkarının önüne geçiyor. Artık çıkarları bir ve ortak küresel bir oligarşiden, daha da ötede de  küresel bir plütokrasiler koalisyonundan söz etmek abartma olmaz.</p>
<p>Bu konuda ikinci bir örnek parlamentolardaki kapalı oturumlardır. Bir ülke parlamentosu neden herhangi bir sorunla ilgili kapalı oturum yapmaya gerek duyar? Gerekçe tam da burjuva ikiyüzlülüğüne uygun&#8230; Deniyor ki, ülkeyi ilgilendiren önemli bir sorun olduğu için kapalı oturum yapılıyor&#8230; Buradan şu sonucu çıkarabilirsiniz: Bir sorun ne kadar önemliyse o ölçüde halktan gizlenmesi gerekir&#8230; Böyle bir şey, sadece saçma değil, aynı zamanda etik bakımdan da kabul edilebilir değildir ve halkla alay etmektir. Bir parlamentonun  (eğer, gerçekten halkın parlamentosuysa) onu seçenlerden gizleyecek nesi olabilir? Herşey halkın gözü önünde tartışılmaz demek, parlamentolar halka, onun irade ve istencine kayıtsız/karşı demektir. Eğer gizli oturum iyi bir şeyse o zaman tüm oturumların gizli yapılması daha uygun olmaz mıydı?.. Aslında bu durum daha önce sözünü ettiğimiz, insanların kaderinin parlamentolar dışında belirlendiği keyfiyetini bir kere daha doğruluyor.</p>
<p>Önceleri Batı’da rejim  muhaliflerini etkisizleştirmek için basına sansür konur, rejim düşmanı sayılan yazarlar, düşünürler, idam edilir, hapse atılır, kitapları yakılırdı&#8230; Emekçi sınıfların rejim için tehlikeli olmaktan çıktığına kanaat getirildiği dönemden sonra bu tür aşırılıklardan uzaklaştılar. Artık düşünce ifade etmek tehlikeli sayılmıyor, zira, egemenler düşünceyle eylem arasındaki bağın koptuğundan şimdilik şüphe etmiyorlar. Dolayısıyla, muhalifleri de artık muhalif saymıyorlar&#8230; Elbette bu sadece emperyalist Batı için geçerli. Dünyanın geri kalanında, hâlâ düşünce ifade etmenin bedeli ağır. Üçüncü Dünya’da rejimlerin temeli zayıf olduğu için, oralarda düşünceyle eylemin bağ kurma olasılığı daha yüksek. Bu yüzden, muhaliflerin peşini bırakmıyorlar.  Aslında, sinema filimleri, televizyon dizileri, futbol maçları, abuk-subuk şovlar ve gûya tartışma programları, ama, asıl reklamlar, insanları tüketen  (tüketici tipi) birer yaratığa dönüştürüp  alıklaştırdıkça, ahmaklaştırdıkça, sert önlemlere pek gerek kalmıyor&#8230; Artık reklamlar eskiden  şiddete başvurularak yapılanı daha yumuşak, daha kolay ve sorunsuz olarak yapabiliyor. Giderek insanlar yegane ereği daha çok tüketmek, daha çok eşyaya sahip olmak olan, kurtuluşun kendisiyle sınırlı olduğunu sanan, reklamlar tarafından  yönetilen soytarılara dönüşüyor. Daha çok apolitize, depolitize olup, siyasal-kamusal sorunlara, velhasıl bütünüyle yurttaş kavramına yabancılaşıyor. Ve bütün bunlar olurken, her seferinde demokrasiden, demokratikleşmeden, insan haklarından, sivil toplum ve sivil toplum örgütlerinden, etnik ve kültürel haklardan, çokkültürlülükten, vb. daha çok söz ediliyor&#8230;</p>
<p><strong>3. Gerçek Demokrasi Üzerine Bazı Kısa Açılımlar&#8230;</strong></p>
<p>Ne yazık ki, XXI’inci yüzyılın başında insanlık durumu tatmin edici olmaktan çok uzak. Demokrasi, özgürlük, toplumsal eşitlik, toplumsal dayanışma kavramları karşısında insanlığın manzarası hâlâ gri&#8230; Fransız devriminin kavramları olan özgürlük, eşitlik, kardeşliğin gerçekleşmediği, üstelik neoliberal küreselleşmeyle bu kavramlardan giderek uzaklaşıldığı bir dünyada yaşıyoruz. İşte, çelişik ve rahatsız edici olan da bu! Demokrasinin, ve onun içini doldurması gereken bireysel ve kollektif özgürlüklerin temeli hızla aşındırılırken, demokrasi kavramı çok kullanılıyor, insan haklarından çok söz ediliyor&#8230; Şimdilerde demokrasi, demokratikleşme, insan hakları, ona ihtiyacı olmayanların, gerçekleşmesinden de zarar görecek olanların, velhasıl demokrasi ve özgürlük düşmanlarının elinde ideolojik bir yanılsama aracı işlevi görüyor. Kavramlar tam da karşıtını gerçekleştirmenin aracı durumuna getiriliyor. Öyleyse bu kavramları, tarihsel çıkarları onların içinin doldurulmasını değil, boşaltılmasının gerektirenlerin elinden çekip almak ve onlara gerçek içeriklerini yüklemek, içlerini doldurmak, bu amaçla da gereğini yapmak, sonuç  alıcı eylemlere girişmek gerekiyor. “Her söz her ağıza yakışmaz” denmemiş midir?. ABD başkanı George Bush da, demokrasiden söz ediyor ama, eskiler: “Åyinesi iştir kişinin lâfa bakılmaz” derlerdi&#8230; Bununla, retorikle realitenin, söylemle gerçeğin ekseri farklı şeyler olabildiğini imâ ederlerdi. ABD başkanının demokrasiden ne anladığını ‘Irak’a demokrasi götürürken’ görmek mümkündür. Başkan Bush, Amerikan oligarşisinin bir üyesi ve sözcüsü olarak, demokrasiden, dünyanın geri kalanının çokuluslu Amerikan şirketlerinin sömürüsüne ve yağmasına sonuna kadar açılmasını anlıyor&#8230;</p>
<p>Bugün dünyada gerçek anlamda demokrasinin gerçekleştiği tek bir ülke yok. Kaldı ki, daha önce de ifade ettiğimiz gibi, demokrasi, olmuş bitmiş bir şey değildir, sürekli gelişen, zenginleşen, önü açık dinamik bir süreç olabilir&#8230;  Bu ifadededen giderek, kolaycı bir sonuç çıkarıp: Hiçbir yerde gerçekleşmediğine göre, bundan sonra da gerçekleşmeyecek deyip, kestirip atmak saçmadır. Zira, insan özgürlüğünün engellendiği her yerde ve her zaman, mutlaka özgürlük mücadelesi de vardır, bundan sonra da olacaktır. Kaldı ki, bugün eskiden olmayan birçok şey gerçekleşmiş durumdadır. İnsan özgürlüğünün engellenmesi eylemiyle, özgürlüğün kazanılması mücadelesi arasındaki ilişki, diyalektik bir ilişkidir. İnsanların haysiyet mücadelesinden vazgeçmesi mümkün değildir.</p>
<p>Dünya‘daki  bir çok rejim kendini ‘demokratik’ olarak adlandırıyor ve ekseri insanlar da buna inanıyor. (En azından ezici çoğunluk için böylesi bir yanılsama geçerlidir). Oysa, bir rejim, adı öyle kondu diye demokratik  olmaz. Dünya’da siyasi rejimlerin niteliği bakımından ilk ayrım, emperyalist ülkelerle, onun dışında kalanlar arasında olabilir. Emperyalist ülkelerde, ya da dünya ekonomileri piramidinin tepesinde yer alanlarla diğerleri arasındaki ayrım. Emperyalist ülkelerdeki rejimler, hem kendileri, hem de başkaları tarafından demokratik rejimler sayılıyor ve buralardaki siyasi rejimler dünyanın geri kalanına örnek gösteriliyor. Aslında bu ülkelerde geçerli olan, temsilî demokrasidir ve daha önce sözünü ettiğimiz gibi, temsilî demokrasi, gerçek demokrasiyi engellemek, yeni egemen sınıf mertebesine terfi eden burjuva sınıfının egemenliğini meşrulaştırmak, kabullendirmek, pekiştirmek üzere demokrasi düşmanları tarafından kurgulanıp dayatılmıştır.</p>
<p>Bu ifadeden giderek, eksik ya da yanlış sonuçlar çıkarmamak gerekir. Bütün bunlar boşlukta olup-bitmiyor. Ne olup- bitiyorsa sınıf mücadelesinin sonucu olarak tezâhür ediyor. Öyleyse, emperyalist batı’daki durumu nüanse etmek gerekir. Batı’da bireysel ve kollektif özgürlükler alanının dünyanın geri kalanından görece daha geniş oluşunun başlıca iki nedeni var: Birincisi, bu ülkelerde kapitalist sömürüye ve burjuva egemenliğine karşı kayda değer mücadeleler verilmiştir. Bu mücadeleler sonucu özgürlük alanı görece de olsa genişletilebilmiştir; İkincisi de,  Batı’da temsili demokrasi oyununun oynanabilmesi, sadece emekçi sınıfın mücadelelerinin eseri değildir. Batı egemen sınıfları, sömürgecilik ve emperyalizm sayesinde, kendi ezilen sınıflarına kimi tavizler verme olanağına kavuşmuştur. Dolayısıyla, emperyalist dünya’da bireysel ve kollektif özgürlükler alanının dünyanın geri kalanından (emperyalist sömürüye mâruz kalan çevre) görece daha geniş oluşunu, bu iki unsuru dikkate almadan açıklamak mümkün değildir. Bu yüzden, Batı’da  bir tür ‘temsilî demokrasi’ oyununun oynanabilmesiyle, başka yerlerde o kadarının bile mümkün olmaması arasındaki belirleyicilik ilişkisini unutmamak gerekir. Birileri, diğerinin aşırı sömürüsüne mâruz kaldığı sürece, birinde oynanan oyunun diğerinde de oynanması olanaksızdır. Öyleyse, nasıl Batı’nın ekonomik gelişmişlik düzeyi, başkaları tarafından taklit edilemezse (zira, arada sömürü, bağımlılık ve hâkimiyet ilişkisi var, birinin zenginliği diğerinin yoksulluğundan bağımsız değil), onun siyasi rejimi de taklit edilemez. Zaten ekonomi-siyaset ayrımı abestir&#8230; Dolayısıyla, yeni sömürge statüsündeki çevre ülkeler için çıkış yolu, ‘Batı demokrasisini’ taklit etmeye çalışmayı değil, onu aşmayı, evrensel planda bir demokrasiyi amaçlamalıdır. Çevre ülkelerin sözde ‘ilerici’ kesimlerinin  ‘demokratik cumhuriyetten’ anladıkları temsilî demokrasiden başkası değildir. Batı demokrasisini taklit etme perspektifi, bir şeyi olmadığı yerde aramaktır&#8230;</p>
<p>Liberal oligarşilerin (ki. bu rejimler de giderek plütokrasiye doğru evriliyor), ‘düşük yoğunluklu demokrasilerin’, teokratik ve yarı-teokratik, otokratik ve yarı-otokratik rejimlerin, askeri diktatörlüklerin, bunların çeşitli bileşenlerinin&#8230; geçerli olduğu bir dünyada yaşıyoruz. Dünyanın her yerinde geçerli eğilimler, demokrasinin, özgürlüklerin, insan haklarının temelini hızla aşındırmaya devam ediyor. Bir tarafta bu tür süreçler ve eğilimler yol alırken, diğer tarafta da demokrasi ve özgürlük mücadelesi devam ediyor. Saldırının karşı saldırıyı davet etmesi, eşyanın tabiatı gereğidir. Dolayısıyla, demokrasiyi ve özgürlükleri engeleme girişimleriyle onu püskürtme ve aşma mücadelesi eş zamanlı olarak yol alıyor.</p>
<p>Demokrasinin, özgürlüklerin, bireysel hakların, içi boşluktan, bir retorik olmaktan çıkarılması, bu kavramların gerçekten içinin doldurulabilmesi için, geçerli ekonomi-politika ilişkisinin dönüşüme uğratılması, başka türlü söylersek, ters-yüz edilmesi olmazsa olmaz koşuldur. Ekonomik alanın yönetimi dar bir mülk sahibi sınıfın tekelinde kaldıkça ve bireysel ekonomik özerklik yokluğunda, demokrasi kavramı içi boşluktan kurtulamaz. Ekonomik özerklikten yoksun bir insan, yaşam karşısında çıplak demektir. (zaten proleter kavramının içeriği de ‘çıplak birey’e gönderme yapar) Soğuktan korunmak için insan nasıl giyinmek durumundaysa, ekonomik olarak da bireyin çıplaklıktan kurtulması gerekir. Hiçbir ekonomik güvencesi olmayan, kaderi ve geleceği ekonomik gücü elinde bulunduranların elinde, piyasanın kaprislerine tâbi bir insan demek, yaşam karşısında çıplak ve korumasız bir yaratık demektir. Böyle biri için, şu ya da bu haklarından söz etmek, dört-beş yılda bir, önüne bir sandık koyup, oy kullanmasına izin vermek, anlamsız bir oyundur. Öyleyse, tek başına demokrasi kavramını kullanmak yeterli değildir. Toplumsal eşitlik kavramı demokrasi kavramına eşlik etmelidir. Toplumsal eşitliği içermeyen bir demokrasi mücadelesi ve demokratikleşme bu bütünlük içinde mümkün değildir. Aksi halde, demokrasi kavramı olup-bitenlerin üstünü örtmenin, ideolojik yanılsama yaratmanın aracına dönüşüyor. Bu da demektir ki, sosyalizm için mücadele veya aynı anlama gelmek üzere, sosyalizasyon yokluğunda demokrasi içi boş bir söylem olmanın ötesine geçemez&#8230;</p>
<p>Demokrasi mücadelesiyle sosyalizm mücadelesi arasında diyalektik bir ilişki vardır ve birinin gelişmesi hem diğerinin koşulu hem onu güçlendirici unsurudur. Demokrasi ne kadar derinleşirse sosyalizm de o kadar gerçekleşir, ya da sosyalizasyon alanındaki her ilerleme, demokrasinin içini doldurup onun anlamını zenginleştirir. Toplumsal eşitlik ve sosyalizasyon için mücadeleyse ister istemez mülkiyet sorununu tartışma gündeminin tam da merkezine oturtmayı gerektirir. Her kim ki, toplumsal eşitliği gündem dışına atar, mülkiyeti tartışma konusu yapmaz- ki, mülkiyeti tartışmak da doğrudan sömürü sorununu tartışmaktır, Kadir Cangızbay’ın da veciz bir şekilde ifade ettiği gibi, ‘her türlü egemenlik ilişkisinin ortak içeriği emek sömürüsüdür’18ama durmadan demokrasiden, demokratikleşmeden söz eder, böyle biri demokrasiyi engellemekte çıkarı olan egemenlerin safına savrulmaktan kurtulamaz. Nazizmin ilk yıllarında, Paris’teki bir  yazarlar toplantısında, yazarlar peşi sıra kürsüye çıkıp, ‘yüksek ahlâkî değerlerden, kültürel değerlerden, barıştan, demokrasiden, uygarlığın barbarlık ve ahlaksızlık rejimine karşı savunulmasından, vb. söz ettikleri bir sırada, B. Brecht, kürsüye yöneliyor, mikrofonu eline alıp şöyle diyor: “Yoldaşlar, gelin üretim ilişkilerinden söz edelim&#8230;”19 Brecht, orada demek istiyordu ki, ‘asıl tartışılması gerekeni tartışmadığınız sürece, burada söylediklerinizin, hiç bir kıymet-i harbiyesi yoktur&#8230;</p>
<p>Aynı şey, demokrasi sorunu için de aynı derecede geçerlidir. Mülkiyet ilişkilerini, sömürü, bağımlılık ve hâkimiyet ilişkilerini yok sayarak, demokrasiden, özgürlükten, insan haklarından söz etmek, ikiyüzlülükten başka bir şey değildir. Demokrasi ideali, tüm üyelerinin eşitliğine dayalı bir siyasal toplum demeye gelir&#8230; Demokrasi, insanların  sadece kendilerini yönetecek ‘temsilcileri’ seçmesiyle gerçekleşmez. İnsanların o toplumda kendilerini gerçekten yurttaş hissetmeleri de gerekir. Yurttaşlık bilinci de, ancak, ortak bir şeylere sahip olunduğu duygusunun içselleştiği durumda mümkündür. Bunun için de, maddi, reel bir geri plan veya temel gereklidir. Bir ülke zenginliği, o ülke nüfusunun % 10’unun elindeyken, geniş emekçi sınıflar derece derece açlığa, işsizliğe, yoksulluğa, sefalete, aşağılanmışlığa, horlanmışlığa terkedilmişken, baskı ve zulme maruzken, velhasıl, ülke zenginliğini yaratanlar ‘oyun dışına’ atılmışken,  ‘demokrasi oyunu’ bir sirk oyunu olmanın ötesine geçemez.</p>
<p>Demokrasinin gerçekleşmesinin bir  ön koşulu da, insanların toplumsal sorunlarla, başka türlü ifade etmek gerekirse, siyasetle aktif biçimde ilgilenmesidir. Aristotales, İnsan politik bir hayvandır demiştir. İnsanı diğer canlılardan ayıran birinci özellik, onun alet yapma yeteneğiyse, ikinci bir özelliği de politika yapabilme yeteneğidir. Politika, toplumun alternatif örgütlenme ve yönetim olanaklarına sahip olduğu, her zaman verili olandan farklı bir şeyler yapma yolunun açık olduğu anlamına gelir. Türkçe’deki yurttaş kavramı, Fransızca’daki citoyen kavramının karşılığıdır, insanların sitenin (kentin, toplumun, ülkenin, insanlığın) sorunlarıyla ilgili olması demektir. Aktif yurttaşlıksa, özgür düşünce ve tartışmanın geçerli olduğu, yurttaşlar arasında uzman-uzman olmayan, bilen -bilmeyen türü ayrımlar da dahil, her türlü ayrımcılığın ve hiyerarşinin olmadığı bir kamusal alanın varlığını gerektirir.  Toplumda olup bitenlere kayıtsız bir yurttaş olamaz.  Hem bir toplumun üyesi olup hem de orada bir tür misafir, sığıntı ya da mülteci bilinci taşıyarak yaşayan, kendi kaderinin başkaları tarafından belirlenmesine razı olan biri, kavramın gerçek anlamında yurttaş değildir. Demokrasi, insanların siyasete aktif katılımını varsayıyor ama, şimdilerde insanları apolitize etmek, depolitize etmek, edilgen, pasif bir sürü haline getirmek için yoğun  çaba harcanıyor. Canlı bir siyasi ortam yokluğunda sivil toplum devre dışı kalmış demektir, oysa, neoliberal küreselleşme çağında sivil toplumdan ve sivil toplum örgütlerinden de çok söz ediliyor&#8230; Oysa kavramın gerçek anlamında sivil toplum örgütlerinin işlevi, şimdilerde yapıldığı gibi, neoliberal küreselleşmeyi meşrulaştırmak değil, sistemin işleyiş mekanizmalarını, zaaflarını  tartışma gündemine getirip, çözümü için çaba harcamaktır.</p>
<p>Nihayet, demokrasinin üçüncü önkoşulu, kamusal alanın olabildiğince genişlemesidir. Kamusal alan ne kadar genişse, demokrasinin gerçekleşme olanağı da o kadar büyük demektir. Elbette buradaki kamusal alan kavramı, ekseri yapıldığı gibi, siyasetin ve ekonominin devletleştirilmesi anlamında değildir. Siyasetin devletleştirildiği bir rejim, demokrasiye değil, dikta rejimlerine, totaliter rejimlere denk düşer. Bir ülkenin ekonomik zenginliğinin bürokratik bir kast tarafından tasarruf edildiği koşullarda, demokrasiden söz etmek mümkün değildir. Ekonominin sosyalleşmesine, siyasetin demokratikleşmesi eşlik ederse, hem demokrasi, hem de sosyalizm istikametinde yol alınabilir ve insan özgürlüğünün derinleşmesi mümkün olabilir, bireysel ve kollektif self-determinasyon olanaklı hâle gelebilir&#8230; Oysa, küreselleşme çağında, kollektif olan, sosyal ve kamusal olan ne varsa pazarın, dolayısıyla özel çıkarların etkinlik alanı haline getiriliyor, kamu sektörüne karşı özel sektör yüceltiliyor, özel, kamusalın önüne geçiriliyor, bireysel egoizm ve bireysel zenginleşme kutsanıyor, işbitiricilik en büyük başarı sayılıyor&#8230;</p>
<p>Sovyetler Birliği, ekonomiyi devletleştirip, siyaseti de bürokratikleştirdiği için başarısız oldu. (Devletleştirme, sosyalizasyon anlamına gelmez, devletleştirmeyle ekonomik zenginlik topluma, socium’a mal edilmiş olmaz). Baştan beri tarihsel sol, demokrasinin önemini kavramakta yetersiz kaldı. Ekonomik eşitsizliklerin ortadan kalkmasıyla sorunların kendiliğinden ve otomatik olarak çözüleceği gibi bir anlayışa kapıldı. Böyle bir yaklaşım, toplumsal sürecin değişik veçhelerinin diyalektik bir bütünlük oluşturduğu gerçeğinin yadsınması, yok sayılması demekti. Sonuç olarak, sosyalizm kalkınmacılığa ve Batı’yı yakalama perspektifine indirgendi. Araçlarla amaçlar yer değiştirdi ve araç amacın yerini aldı. Aradan onca zaman geçtikten ve kendilerinin ve hasımlarının sosyalist dediği rejimler peşi sıra çöktükten sonra, bugün bile sol hareket, ya da kendilerini öyle sananlar, demokrasinin önemini kavramamakta aşırı bir inat sergilemeye devam ediyorlar&#8230; Böylesi bir aymazlık rahatsız edici değil mi? Genel bir çerçevede, sol örgütlerin de, burjuva siyasi örgütlerden ve onlara egemen olan anlayıştan “farklı” olduklarını söylemek mümkün değildir. Bu söylediğimiz kuraldır ve istisnalar kuralı doğrulamak içindir.   İstedikleri kadar sosyalizmden, işçi sınıfının kurtuluşundan, vb. söz etsinler, yapı ve işleyiş olarak, burjuva siyasi örgütlerinden özde farkları yok. Yegane farklılık, söylemle, retorikle ilgili.. Kendi içinde dahî demokratik eşitlikçi bir  ilişki tarzını özümleyip- yerleştiremeyen bir sol örgüt olabilir mi? Anti-demokratik kafalarla, bizzat kendisi anti-demokratik olan örgütlerle sosyalizm mücadelesi yapılabilir, sınıfsız toplum istikâmetinde yol alınabilir mi?</p>
<p>Demokratikleşmenin derinleşmesi için önkoşulların varlığı gereklidir ama yeterli değildir. Demokratik bir toplumsal yönetim için  araçlar, ve mekanizmalar da gereklidir. Günümüzün ‘modern toplumları’ için doğrudan demokrasinin uygun olmadığı, uygulanmasının olanaksızlığı görüşü,  kalabalık nüfus ve geniş ülke gerekçesine dayandırılsa da, asıl gerekçe yoksul korkusudur. Agora’da yoksullar her zaman çoğunlukta olduğuna göre, doğrudan demokrasi durumunda yoksul çoğunluğun etkin olmasından korkulduğu için, ideolojik bir manipülasyona girişilmiştir. Aslında ülke genişliği ve nüfus büyüklüğü doğrudan demokrasiyi bir çırpıda silip atmamın, gündem dışına atmanın gerekçesi yapılmamalıdır. Bu tür bir şey, insan iradesi dışında olmadığına göre&#8230;  Aslında böylesi bir yaklaşım, bizzat siyaset kavramının da inkârı anlamına gelir. Siyaset alternatiflerin varlığını içerdiğine göre&#8230; Kaldı ki, bir ülkenin siyasi yapısında yapılacak bir reformla ‘kalabalık nüfus’ gerekçesi ortadan kaldırılabilir. Doğrudan demokrasiye uygun bir nüfus ve coğrafi genişlik pekâlâ oluşturulabilir&#8230; Temsil ve delegasyonun zorunlu olduğu durumlarda, görevlendirme esası geliştirilebilir. Bu durumda seçilenler sadece seçenlerin onlara tanıdıkları yetkileri kullanabilirler. Kamusal yönetim kademeleri için seçimle değil, kur’a usulüyle görevlendirme yoluna gidilebilir. Böylece delegasyon sisteminin zaafları asgariye indirilebilir. Paris Komünü deneyinden dersler çıkarılabilir. Bilindiği gibi, Paris Komünü, çok kısa süren yaşamında demokrasi alanında önemli açılımlar gerçekleştirmişti. Seçim yoluyla kamusal görevlere getirilenlerin seçenler tarafından her an görevden alınabilmeleri, kamu görevlilerinin ortalama bir işçiden daha yüksek ücret almaması, vb&#8230; Fakat Komünün  asıl önemi, işçilerin bağımsız bir aktör olarak tarih sahnesinde yerini alabileceğini, özel mülkiyetin ait olduğu yere gönderilebileceğini kanıtlamış olmasıdır. Elbette yeni araçlar ve mekanizmalar keşfetmenin ve uygulamanın önü her zaman açıktır&#8230; Fakat, bütün bunlar ancak gerçek alamda yurttaş bilincine sahip, siyasetin nesnesi değil öznesi olabilen insanların varlığında mümkündür&#8230;</p>
<p>*Bu yazı özgür üniversite kitaplığından yayınlanmış olan <em>“Çığırından Çıkmış Bir Dünya”</em>dan alınmıştır.</p>
<p>1          1947. Bütün Eserler Cilt I, s. 351, Bulgaristan (Sofya) Baskısı</p>
<p>2          Fikret Başkaya, Demokrasi: bir kavrama dair yanılsama ve gerçek, Özgür Üniversite Forumu, sayı 9, Ekim-Aralık, 1999, s. 28.</p>
<p>3           Fikret Başkaya, İbid.</p>
<p>4           In Fikret Başkaya, İbidem.</p>
<p>5           Bkz: Fikret Başkaya, a.g.e. s. 29.</p>
<p>5a         Aktaran Jens A. Christophersen, The meaning of “Democracy”: As Used in European Ideologies from the French to Russian Revolution, Universitetforlagets Trykningssentral, 1968, p. 16.</p>
<p>5b        Dans la Révolution de Paris, numéro 87, cité dans Patrick Kessel (dir), Les Gauchistes de 1789, EGE, 1969, p. 257 et 61.</p>
<p>6          Fikret Başkaya, a.g.e.</p>
<p>7          Francis Dupuis-Déri, Modern “demokrasinin” kurucularının anti-demokratizmi, F Başkaya çevirisi, Özgür Üniversite Forumu, sayı 9, Ekim-Aralık 1999, s. 17. (Altı tarafımızdan çizilmiştir).</p>
<p>8           Aktaran Francis Dupuis- Déri, a,g.e. s. 10.</p>
<p>9           Bkz: Samir Amin, Le Virus Libéral. La geurre permanent et l’amériçanisation du monde, Éd. Le Temps des Cerises, Paris, 2003.</p>
<p>10        James A. Morone, The Democratic Wish: Popular Participation and the Limits of American Gouvernment, Basic Books, 1990. p 33’den aktaran Francis Dupuis- Déri, a.g.e. s.</p>
<p>11Aktaran, Regina Ann Markell Morantz, Democracy and Republic in American Ideology (1787-1840) Yayınlanmamış doktora tezi, Columbia University, 1971, p. 25.</p>
<p>12        Aktaran Francis Dupuis-Déri, a.g.e.</p>
<p>13         Bkz: Du contrat social, Livre ııı, chap. xıı.</p>
<p>14        Bu konuda ilginç bir eser için bkz: Benjamin R. Barber, Démocratie Forte (1984) tr, fr. J, &#8211; L. Piningre, Paris, desclée de Brouwer, préface à l’édition française.</p>
<p>15        Popülizm kavramı ve kavramın serüveniyle ilgili olarak bkz: Pierre –André Taguieff, Populismes et antipopulismes: Le choc des argumentations, Mots. No: 55, Juin 1998, pp. 5-26 ve Yves Surel, Par le peuplepour le peuple. Le Populisme et les  démocraties, Paris, Fayard, 2000, aynı şekilde, Guy Hermet, Les populismes dans le monde. Une histoire sociologique xıx, xx. siècles, Paris, Fayard 2001. Alexandre Dorna, Faut-il avoir peur du populisme? Le Monde Diplomatique, novembre 2001.</p>
<p>16          Bkz: John Bonifaz, De la démocratie à la plutocratie, propos recueillis par Pascal Riché, Libération, 7 novembre 2000, p. 5.</p>
<p>17        Pierre-André Taguieff, Resister au Bougisme- Démocratie forte contre mondialisation techno-marchande, Mille et Une Nuits, Paris. 2001. p. 122.</p>
<p>18        Bkz: Sol Üzerine.</p>
<p>19          Aktaran. Wolfgang Fritz Haug, Globalization in the Manifesto and today” in Le Manifeste Comunniste 150 ans après, Quelle alternative au capitalisme, Rencontre internationale, Paris, 13 au 16 mai 1998. Contributions, 12’inci Dosya..</p>
<div class="addthis_toolbox addthis_default_style addthis_32x32_style" addthis:url='http://www.atik-online.net/2010/08/demokrasiyi-nasil-bilirsiniz/' addthis:title='Demokrasiyi Nasıl Bilirsiniz? ' ><a class="addthis_button_preferred_1"></a><a class="addthis_button_preferred_2"></a><a class="addthis_button_preferred_3"></a><a class="addthis_button_preferred_4"></a><a class="addthis_button_compact"></a></div>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.atik-online.net/2010/08/demokrasiyi-nasil-bilirsiniz/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Futbol, Güney Afrika ve Ekranlara Yansımayanlar&#8230;</title>
		<link>http://www.atik-online.net/2010/07/futbol-guney-afrika-ve-ekranlara-yansimayanlar/</link>
		<comments>http://www.atik-online.net/2010/07/futbol-guney-afrika-ve-ekranlara-yansimayanlar/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 12 Jul 2010 21:57:31 +0000</pubDate>
		<dc:creator>AHM</dc:creator>
				<category><![CDATA[Fikret Başkaya]]></category>
		<category><![CDATA[Köşe Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[afrika]]></category>
		<category><![CDATA[ekranlara]]></category>
		<category><![CDATA[futbol]]></category>
		<category><![CDATA[güney]]></category>
		<category><![CDATA[ve]]></category>
		<category><![CDATA[yansımayanlar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.atik-online.net/?p=5599</guid>
		<description><![CDATA[FİKRET BAŞKAYA &#124; 12 – 07 &#8211; 2010 &#124; 11 Hazirandan beri dünyanın gözü Güney Afrika’ya çevrilmiş durumda. Yakın ve yavaş çekimde, biraz da ‘insanüstülük’ izlenimi uyandıran futbolcu görüntüleri, hârika goller, ‘yıldız’ futbolcular, ünlü teknik direktörler, stadyumlardan yükselen uğultuyu bastıran Vuvuzela’nın durmak bilmeyen gürültüsü, her biri kendi takımının renginde ateşli taraftarlar, maskeli fanatikler, büyük bir [...]<div class="addthis_toolbox addthis_default_style addthis_32x32_style" addthis:url='http://www.atik-online.net/2010/07/futbol-guney-afrika-ve-ekranlara-yansimayanlar/' addthis:title='Futbol, Güney Afrika ve Ekranlara Yansımayanlar&#8230; ' ><a class="addthis_button_preferred_1"></a><a class="addthis_button_preferred_2"></a><a class="addthis_button_preferred_3"></a><a class="addthis_button_preferred_4"></a><a class="addthis_button_compact"></a></div>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.atik-online.net/wp-content/uploads/2009/07/fikret-baskaya.jpg" rel="lightbox[5599]" title="fikret-baskaya"><img class="alignleft size-thumbnail wp-image-2671" title="fikret-baskaya" src="http://www.atik-online.net/wp-content/uploads/2009/07/fikret-baskaya-100x100.jpg" alt="" width="100" height="100" /></a>FİKRET BAŞKAYA | 12 – 07 &#8211; 2010 | 11 Hazirandan beri dünyanın gözü Güney Afrika’ya çevrilmiş durumda. Yakın ve yavaş çekimde, biraz da <em>‘insanüstülük’</em> izlenimi uyandıran futbolcu görüntüleri, hârika goller, ‘yıldız’ futbolcular, ünlü teknik direktörler, stadyumlardan yükselen uğultuyu bastıran Vuvuzela’nın durmak bilmeyen gürültüsü, her biri kendi takımının renginde ateşli taraftarlar, maskeli fanatikler, büyük bir televizyoncu-gazeteci ordusu, yüzlerce futbol yorumcusu, reklamlar, hiç bir ayrıntıyı kaçırmayan binlerce kamera&#8230;<span id="more-5599"></span></p>
<p>Velhasıl tam bir cümbüş ve bir futbolcu borsası&#8230; Bu güne kadar yapılan 18 dünya futbol kupasından sonra, 19’uncusu için Güney Afrika’nın seçilmesinin, sıranın Afrika’ya gelmiş olmasının özel bir önemi ve anlamı olduğu, bunun Afrika’nın, özellikle de Kara Afrika’nın tarihinde bir dönüm noktası, bir Afrika Zamanı [<em>Time of Africa</em>] olduğu söyleniyor&#8230; Milyarlarca dolar harcanarak gerçekleştirilen bu ‘büyüleyici’ futbol şöleni ortalama bir Afrikalı için, bir Güney Afrikalı için gerçekten bir şölen, bir ‘ulusal gurur’ vesilesi midir? Büyüleyici, şâşalı görüntüler ve sarhoş eden gürültülerin gerisinde nasıl bir <em>gerçeklik </em>gizleniyor? Bu sadece bir futbol oyunundan mı ibarettir? Yoksa futbol başka oyunları ve hesapları gizleme işlevi mi görüyor? Ya da sporla, futbolla ne kadar ilgili? Elbette benzer sorular derin açılımları, kapsamlı tahlilleri davet ediyor ama burada kısaca görünenle görünmeyen, gösterilenle gizlenen ilişkisine kısaca değinmekle yetineceğim. Söz konusu olan gerçekten ileri sürüldüğü gibi bir<em> Afrika zamanımıdır? </em>Dünya kupası için Güney Afrika’nın seçilmesinin bir kaç nedeni var: Birincisi, Güney Afrika kıta’nın en çok ‘Batılılaşmış’ bölgesi; ikincisi, Güney Afrika neoliberal politikaları gözü kara uygulayan ülkelerden biri; üçüncüsü de bir imaj yenileme operasyonu oluşuyla,  dünya’ya “farklı” bir Güney Afrika imajı sunmakla ilgili&#8230;</p>
<p>Aslında olimpiyat oyunları, dünya futbol kupası gibi büyük organizasyonları sadece birer <em>spor etkinliği</em> saymak, resmin tamamını görmemektir. Küresel çaplı ‘sportif’ etkinliklerin gerçek anlamda sporla ilgisi görünüştedir. Asıl amaç kâr etmek ve kârı büyütmektir. Dolayısıyla bilinen anlamda ekonomik-ticari bir faaliyettir. Velhasıl sermayeyi büyütme operasyonudur&#8230; Bu tür sportif etkinlikler [aslında bunların kelimenin jenerik anlamında sporla ilgisi sadece görünüştedir, zira doğası gereği sporun [oyun] paranın ve meta kategorilerinin işe karıştırılmaması gereken tat verici bir oyun olması gerekir] çokuluslu şirketlere sportif alt-yapı, stadyum, otel, yol, hava alanı, köprü, otoyol, metro, vb. yapma ve tabii milyarca kâr sağlama yolunu açıyor. Moda tabirle ‘kentsel dönüşüme’ vesile oluyor&#8230; Bu arada FIFA’ya kazandırdığı milyarlarca doları da unutmamak gerekir&#8230; Aslında FIFA bir çokuluslu şirkettir. Fakat diğer çokuluslulardan önemli bir farkı var: FIFA’nın küresel oligarşinin ve küresel plütokrasinin hizmetinde ideolojik ve politik bir misyonu da var. Bu tür etkinliklerin önemli bir işlevi de insanlara ‘gerçek sorunları’ bir süreliğine de olsa unutturmaktır&#8230; Bu yüzden futbol ‘toplumun afyonudur’ denecektir&#8230; Bir başka işlevi de, ayıbın üstünü örtme ve unutturmadır&#8230; 1978 de Dünya Futbol Şampiyonası Arjantin’de yapılmıştı. Arjantin’de 1976’dan beri General Videla liderliğindeki askerî cunta iktidardaydı. Kanlı-işkenceci devlet terör rejimi, muhalifleri, komünistleri, sosyalistleri  ‘kaybetmekle’ meşguldü&#8230; Rejim muhaliflerinin savaş uçaklarından okyanusa atıldığı günlerdi&#8230; Oysa dünya kupası günlerinde Buenos Aires’ten dünya’ya yansıyanlar çok farklıydı. Dünya kupası devlet terör rejimini ‘meşrulaştırma’, ‘imaj temizleme’ işlevi görmüştü&#8230;</p>
<p>Güney Afrika 1994 yılına kadar ırkçılığın timsali bir <em>Apertheid </em>rejimiydi. Nelson Mandela liderliğindeki ANC’nin [Afrika Ulusal Kongresi]  zaferiyle <em>Apretheid</em> son buldu ve Mandela devlet başkanı seçildi. Elbette ırka dayalı, sosyal hiyerarşinin geçerli olduğu bir toplumda <em>Apertheid </em>rejiminin yıkılması önemliydi ama ırk ayrımcılığına maruz siyahlar için bu ‘dönüşüm’ gerçekten sorunun çözüldüğü anlamına geliyor muydu? Güney Afrika, 19.’uncu Dünya futbol kupası için yaklaşık 4,5 milyar dolar harcadı. Bu harcamanın yapıldığı ülkede nüfusun %47’si günde 1,5 euro’nun altında gelirle  ‘yaşamaya’ çalışıyor. İnsanları büyüleyen futbol şöleninin faturasını ödeyecek olanlar da onlar! Kupa Afrika’da yapılıyor ama biletlerin sadece %2’si Afrikalılara satılmış&#8230;  1976 de dünya olimpiyat oyunları Kanada’nın Montréal kentinde yapılmıştı. Olimpiyatların neden olduğu borcun ödenmesi geçen yıla [2009] kadar sürdü. Yunanistan 2004 de olimpiyat oyunlarına ev sahipliği yaptı&#8230; Ülkenin bu günkü durumunun gerisinde olimpiyat şovu için yapılan hovardalığın payı önemsiz değildir&#8230; Güney Afrika, futbol şampiyonası için 6 yeni stadyum inşa etti veya yeniledi. 11 Temmuzdan sonra bu devasa stadyumlar ne olacak? Kimbilir belki arada bir ‘dev konserler’ için kullanılır&#8230; Sadece kupa güvenliği için 180 milyon dolar harcama öngörüldü ve 42 bin yeni polis alındı&#8230; Küçük esnaflar ve seyyar satıcılar güvenlik gerekçesi ve görüntü güzelliği için stadyum çevresinden kovuldu. Aksi halde dünyaya sunulmak istenen ülke imajı kirlenirdi&#8230; Hükümet futbol şovu için kaynak buluyor da, eğitim ve sağlık için bulamıyor. Neoliberal politikaların bir gereği olarak, eğitim ve sağlık hizmetleri özelleştiriliyor, geniş kesimler için bu hizmetlere ulaşmak imkânsız hale geliyor.  Resmi rakamlar ülkede işsizlik oranının %24 olduğunu gösteriyor ama genç Güney Afrikalılar söz konusu olduğunda işsizlik oranı %45’le  % 50 arasında değişiyor&#8230; Aslında ekranlara yansımasa da, ülke sosyal patlamanın eşiğine gelmiş durumda. Yoksuzluklar da insan havsalasını zorlayacak boyutlarda&#8230; Güney Afrika dünya’da gelir dağılımı dengesizliğinin en büyük olduğu iki ülkeden biri, diğeri ‘yükselen yıldız’ olarak sunulan Brezilya&#8230; Böyle bir ülkede küçük hırsızlık olaylarının bu ölçüde yaygın oluşu neden şaşırtıcı olsun&#8230; Resmi rakamlara göre yılda 20 bin cinayet işleniyor, 55 bin kadının ırzına geçiliyor ve 120 bin kapkaç ve hırsızlık vakası yaşanıyor. Erkeklerde yaşam uzunluğu 53 yıl 8 ay, kadınlarda 57 yıl 2 ay&#8230;</p>
<p>Hem piyasa ekonomisi şampiyonluğu yapıp hem de başka türlü olmasını umut etmek elbette mümkün değildir. Irk ayrımcılığının geçerli olduğu 1994 öncesinde rejim hak talebiyle sokağa çıkanlara gerçek mermilerle karşılık veriyordu. Şimdilerde artık plastik mermilerle karşılık veriyor&#8230; Irkçı rejimden farklı olan bir şey bu; ikincisi, eskiden zenginler hep beyazlardı, 1994’den sonra siyahlardan da süper zenginler türedi ve bu yeni yetme zenginlere <em>kara elmaslar </em>deniyor.  Mâlum zenginin [kapitalistin] siyahı, beyazı olmaz&#8230;; üçüncüsü, Irk ayrımcılığı zamanında siyahlar <em>Banthustan </em>denilen ‘adacıklarda’ hapisti, Banthustanı terketmeleri yasaktı. Kentlerin gecekondularında yaşayanlarsa ‘sürekli oturma’ hakkından mahrumdu, her an bulundukları yerlerden kovulabiliyorlardı. Bugün artık Banthustan’lar yok ve orakiler <em>township </em>denilen devasa gecekondularda ‘özgürce’ yaşayabilir&#8230; Açlığın, işsizliğin, yoksulluğun, sefaletin kol gezdiği, sağlık, eğitim, ulaşım hizmetlerinin son derecede yetersiz, elektrik ve su kesintilerinin vaka-i âdiyeden olduğu şu ünlü gecekondular, <em>townshipler</em>&#8230; Mandela’nın suyu özelleştirmesinin ardından Güney Afrika’da tarihinin en büyü kolera salgını yaşandı. Suyun özelleştirilmesini izleyen iki yılda 114 bin kişi koleraya yakalandı ve 260 kişi öldü&#8230; Aids de denilen HIV virüsü ülke nüfusunun %18, 1’ini kuşatmış durumda. Nerdeyse her beş Güney Afrikalı’dan biri virüsle cebelleşiyor&#8230; Stadyum inşaatında çalışan işçiler ücret artışı talebiyle greve gittiklerinde, 400’ü işten atıldı. Kimse işçilerin ne kadar ücret aldığı, hangi şartlarda çalıştığı, nasıl geçindiğiyle ilgilenmedi. İşçiler stadyum inşaatını geciktirmekle, kupaya zarar vermekle bile suçlandılar&#8230; Bu terazinin bu sikleti çekeceği mi sanılıyor?</p>
<p><strong>Kültüralizmle buraya kadar</strong></p>
<p>Öyleyse sorun nedir? Ne ile ilgilidir? Irk ayrımcılığının şeklen ortadan kalkması, reel olarak ayrımcılığın ortadan kalktığı anlamına geliyor mu? Eğer ayrımcılık sadece ırkı- rengi angaje etseydi, sorunun çözümü de kolay olurdu. Oysa, ayrımcılık asıl <em>sınıfsal mahiyettedir. </em>1994 öncesinde ulusal gelirin %66’sına nüfusu 5 milyon olan <em>Beyazlar </em>el koyuyordu, geri kalan %33’ü de nüfusu 45 milyon olan <em>Siyahlara </em>kalıyordu. Bu durum 1994 sonrasında hiç bir köklü değişikliğe uğramadı. Sadece zenginler arasına siyan azınlık dahil oldu. Eşitlik ilkesi neyi gerektirirdi? Ulusal gelirin ve zenginliğin %10’unun <em>Beyazlara</em>, %90’ının da <em>Siyahlara </em>ait olmasını&#8230; Topraklar, çiftlikler, evler, işletmeler, fabrikalar, bankalar&#8230; eskiden kime ait idiyse, yine onların olmaya devam ederken, neler ne kadar değişebilirdi? <em>Appertheid </em>sonrası hükümetlerin toprak reformu diye bir kaygıları ve öncelikleri oldu mu? Anayasaya ayrımcılığı yasaklayan bir- iki madde eklemekle, bazı kanunlarda değişiklik yapmakla ayrımcılığın ortadan kalkması mümkün müdür? Neoliberal politikalar pupa-yelken yol alırken, <em>ekonomik apartheid </em>da kaçınılmaz olarak derinleşiyor. Bir özgürlük hareketi, bir ulusal kurtuluş hareketi, bir sosyal emansipasyon hareketi, sadece bazı biçimsel hakların gerçekleşmesini amaçlıyor, onun ötesine geçemiyorsa, kurtuluşu, özgürleşmeyi [emansipasyonu] bir bütün olarak görmüyorsa, kimi kültürel ve ‘kimlik’ haklarıyla yetiniyorsa [elbette bu söz konusu hakları küçümsemek anlamına gelmez], sorunu <em>kültüralizm </em>dahilinde algılıyorsa, onun gerçek bir özgürlük hareketi sayılması mümkün müdür? Elbette Sibel Özbudun’un yazdığı gibi, etnisite ve sınıf bağdaşmaz, çelişik kategoriler değildir.<sup>1</sup> Kültüralizm aşamasında kalmak, ulaşılması gereken hedef 100 kilometreyken, 28’inci kilometrede durmak gibi bir şeydir&#8230; Zira, kültürel/kimlik hakları diğerlerinden ayrı ele alınamaz. Bilindiği gibi, sömürme/ sömürülme, ezme/ ezilme ilişkisi, çelişkisi ve hiyerarşisi bir bütündür. Ekonomik planda özerk olmayan bir insan için diğer hakların gerçekleşmesi de zaten mümkün değildir. Kimi kültürel, etnik ve kimlik haklarını ‘tanıma’ egemen sınıflar için pek maliyetli bir şey değildir ama sınıfsal mahiyetteki talepler söz konusu olduğunda durum değişir&#8230; Güney Afrika, sınıfsal temele oturmayan ANC gibi hareketlerin son tahlilde ‘başka görüntüler’ altında eskiyi yeniden üretip &#8211; sürdürmenin ötesine geçemediğinin en açık kanıtıdır. Şimdilerde küresel oligarşi ve küresel plütokrasi <em>kültüralizm </em>kozunu oynuyor ve oynayabiliyor&#8230; O halde işe bu oyunu bozarak başlamak gerekiyor&#8230; Bu arada Güney Afrika’dan öğrenilecek çok şey var&#8230;</p>
<p><strong> </strong></p>
<hr size="1" /><sup>1</sup> Bkz: Sibel Özbudun, <em>Sınıf ile Etnisite Gerçekten Bağdaşmaz mı?</em>, <strong>Özgür Üniversite [ ozguruniversite. org] </strong>15 Haziren 2010.</p>
<div class="addthis_toolbox addthis_default_style addthis_32x32_style" addthis:url='http://www.atik-online.net/2010/07/futbol-guney-afrika-ve-ekranlara-yansimayanlar/' addthis:title='Futbol, Güney Afrika ve Ekranlara Yansımayanlar&#8230; ' ><a class="addthis_button_preferred_1"></a><a class="addthis_button_preferred_2"></a><a class="addthis_button_preferred_3"></a><a class="addthis_button_preferred_4"></a><a class="addthis_button_compact"></a></div>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.atik-online.net/2010/07/futbol-guney-afrika-ve-ekranlara-yansimayanlar/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>CHP, ‘Sosyal Demokrasi’ ve Yanılsama&#8230;</title>
		<link>http://www.atik-online.net/2010/06/chp-%e2%80%98sosyal-demokrasi%e2%80%99-ve-yanilsama/</link>
		<comments>http://www.atik-online.net/2010/06/chp-%e2%80%98sosyal-demokrasi%e2%80%99-ve-yanilsama/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 06 Jun 2010 13:50:31 +0000</pubDate>
		<dc:creator>AHM</dc:creator>
				<category><![CDATA[Fikret Başkaya]]></category>
		<category><![CDATA[Köşe Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[chp]]></category>
		<category><![CDATA[demokrasi]]></category>
		<category><![CDATA[sosyal]]></category>
		<category><![CDATA[ve]]></category>
		<category><![CDATA[yanılsama]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.atik-online.net/?p=5389</guid>
		<description><![CDATA[FİKRET BAŞKAYA &#124; 06 &#8211; 06 &#8211; 2010 &#124; Deniz Baykal’ın bir komployla parti genel başkanlığından uzaklaştırılması [herhalde başka türlü değiştirilmesi mümkün olmadığı için olacak], ve yerine Kemal Kılıçdaroğlu’nun seçilmesi, medya tarafından nerdeyse Türkiye’nin politik yaşamında bir dönüm noktası, ‘müthiş bir olay’ olarak sunuldu, sunuluyor. Kılıçdaroğlu’nun AKP’nin sekiz yıllık iktidarı döneminde gözü kara uyguladığı neoliberal [...]<div class="addthis_toolbox addthis_default_style addthis_32x32_style" addthis:url='http://www.atik-online.net/2010/06/chp-%e2%80%98sosyal-demokrasi%e2%80%99-ve-yanilsama/' addthis:title='CHP, ‘Sosyal Demokrasi’ ve Yanılsama&#8230; ' ><a class="addthis_button_preferred_1"></a><a class="addthis_button_preferred_2"></a><a class="addthis_button_preferred_3"></a><a class="addthis_button_preferred_4"></a><a class="addthis_button_compact"></a></div>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.atik-online.net/wp-content/uploads/2009/07/fikret-baskaya.jpg" rel="lightbox[5389]" title="fikret-baskaya"><img class="alignleft size-thumbnail wp-image-2671" title="fikret-baskaya" src="http://www.atik-online.net/wp-content/uploads/2009/07/fikret-baskaya-100x100.jpg" alt="" width="100" height="100" /></a>FİKRET BAŞKAYA | 06 &#8211; 06 &#8211; 2010 | Deniz Baykal’ın bir komployla parti genel başkanlığından uzaklaştırılması [herhalde başka türlü değiştirilmesi mümkün olmadığı için olacak], ve yerine Kemal Kılıçdaroğlu’nun seçilmesi, medya tarafından nerdeyse Türkiye’nin politik yaşamında bir dönüm noktası, ‘müthiş bir olay’ olarak sunuldu, sunuluyor.<span id="more-5389"></span></p>
<p>Kılıçdaroğlu’nun AKP’nin sekiz yıllık iktidarı döneminde gözü kara uyguladığı neoliberal politikalardan muzdarip emekçi kitlelerin gözünde de bir umut haline geldiği anlaşılıyor. Başka hiç bir şey değişmeden sadece parti genel başkanının değişmesi, bir partiye  ‘umut bağlamak’ için yeterli bir neden olabilir mi? Şüphesiz lider ve liderlik önemsiz değildir ama lider hiç bir zaman boşlukta durmaz. Liderin gücü ve yapabileceklerinin sınırı, dayandığı sosyal sınıflar ve güç odakları tarafından belirlenir. Genel bir çerçevede durum böyledir ama CHP gibi bir parti söz konusuysa, durumun nüanse edilmesi gerekir zira CHP bilinen siyasi partilere pek benzemez. O herhangi bir siyasi parti değildir… CHP daha devletin adı Cumhuriyet olarak değiştirilmeden önce kurulmuş bir partidir. Doğrudan devlet tarafından ve devletin başı olan Mustafa Kemal tarafından kurulmuştur. Bir <em>devlet partisidir</em> veya aynı anlama gelmek üzere <em>parti devlettir. </em>Devletle bütünleşmiş, onunla iç içe geçmiş, devletin bir parçası haline gelmiş bir örgüttür. Dolayısıyla CHP kavramın bilinen anlamında burjuva partilerinden farklıdır. Bu onun az ya da çok her zaman iktidarda olması demektir. Türkiye’de seçimle gelen siyasi partilerin neden hükümet oldukları halde bir türlü iktidar olamadıklarının cevabı da burada saklıdır. Lâkin şimdilerde bu durum değişiyor, rant bölüşümünde artık biz de varız diyenler tarafından, bürokratik iktidar tehdit ediliyor&#8230; Netice itibariyle taraflardan hiç birinin demokrasi diye bir kaygısı yok zaten olması da mümkün değildir.</p>
<p>Kılıçdaroğlu parti kongresinde yaptığı konuşmada, işsizlik, yoksulluk, yolsuzluk üzerinde durdu. İşsizlik ve yoksullukla mücadele edeceklerini söyledi. Öteki siyasi parti liderleri farklı bir şey mi söylüyor? Hepsi her zaman bunları söyler ama işsizlik ve yoksulluk artmaya, sefalet derinleşmeye, doğal çevre bozulmaya, yaşam kalitesi kötüleşmeye devam eder. Ve başka türlü olması mümkün değildir. Bütün bunlar olurken, Türkiye’nin kalkınma yolunda nasıl hızla ilerlediği, nasıl büyüme rekorları kırdığı da birilerinin dilinden hiç düşmez&#8230; Her zaman tüm siyasi partiler tarafından yapılan bu tür vaatler seyirciyi oyalamak içindir&#8230; Acaba Kılıçdaroğlu öteki siyasi partilerin söylediğinden farklı bir şey söyleseydi, söylediğinin bir karşılığı olabilir ve bu umutlanmak için bir neden olabilir miydi? Kılıçdaroğlu işsizlik, yoksulluk, sosyal adaletsizlikten söz ediyor da, kapitalizmi, emperyalizmi, sömürüyü, neoliberalizmi hiç ağzına almıyor&#8230; Belli ki, o da kapitalizmi ‘insanlığın’ normal hâli’ sayıyor. 2010 yılında kapitalizmi sorun etmeyen, neoliberalizmi dert etmeyen bir parti hangi sorunu çözebilir?  Mesela Kılıçdaroğlu: “içinde bulunduğumuz sefil durumun gerisinde 30 yıldır uygulanan neoliberal politikalar var, biz ülkeyi bu beladan kurtaracağız, herşeyi baştan aşağı değiştireceğiz, ülkemizi yerli-yabancı sermayenin sömürü, yağma ve talan alanı olmaktan çıkaracağız, insanların kaderini asla piyasa ekonomisine teslim etmeyeceğiz, son 20-30 yılda özelleştirilen kamu hizmetlerini yeniden gerçek birer kamu hizmetine dönüştüreceğiz, bunları bir kâr ve kazanç metaı olmaktan çıkaracağız, küresel ve yerli sermayenin çıkarına oluşturulmuş mevzuatı baştan sona değiştireceğiz, derhal emperyalist bir askeri pakt olan NATO’dan çekileceğiz, seksen yıllık Kürt sorununu çözeceğiz, bunun için ne gerekiyorsa yapacağız, ilk iş olarak düşünce özgürlüğünün önündeki engelleri ortadan kaldıracağız, ve halen düşüncelerinden dolayı cezaevlerinde bulunan yazar ve gazete yöneticilerini oradan çıkaracağız, önümüzdeki hafta bu toplumu ‘taş atan çocuklar’ ayıbından kurtarmak üzere girişimler başlatacağız, ülkemizin beşeri ve doğal kaynaklarını bu ülkenin insanlarının refahı için kullanacağız&#8230;” deseydi, bunları söylediği akşam televizyonların ve ertesi gün gazetelerin görüntüsü nasıl olurdu?  Kılıçdaroğlu hâlâ bir umut olarak sunulur muydu? Mesela ‘bu adam çıldırmış olmalı’ ya da ‘ne dediğini bilmiyor’, ‘sanki hayal dünyasında’, ‘bu da nerden çıktı&#8230;’ gibi manşetler atılır mıydı? Köşe yazarları neler yazardı dersiniz? CHP’nin yeni genel başkanı bunları söyleyemez, söyleyecek olsa başkan yapılmaz. Her şeye rağmen söylerse de koltuğundan olur. Elbette Kılıçdaroğlu, seçim barajını düşürmek ve mayınlı arazileri topraksız ve az topraklı köylülere dağıtmak gibi iyi şeyler de söyledi ama asıl söylenmesi gerekeni söylemedi, söyleyemezdi&#8230;</p>
<p>CHP hakkındaki tevatürlerden biri de onun sosyal demokrat bir parti olduğudur. Aslında CHP’nin o tarakta bezi yok. Varlığını demokrasi yokluğuna borçlu bir partinin gerçekten demokrasi diye bir sorunu olabilir mi? Sosyalliğe gelince, CHP’nin solla tanışması 1960’lı yılların ortalarına rastlar. 1962 de Türkiye İşçi Partisi kurulmuş, 1963 yılında Mehmet Ali Aybar’ın genel başkan seçilmesiyle TİP hızla ezilen ve sömürülen sınıfların gözünde bir umut ve çekim merkezi haline gelmişti. TİP’in güçlenmesi demek, CHP’nin TİP lehine oy kaybetmesi demekti. TİP’in önünü kesmek ve tabandaki kaymayı durdurmak için CHP genel başkanı İsmet İnönü ‘ Biz ortanın solundayız‘ dedi ve Bülent Ecevit’le birlikte de CHP’nin sosyal demokratlığı ön plana çıkarıldı. CHP’nin ‘sola kaymasının’ asıl nedeni solun önünü kesmekti. Lideri bir şey söyledi diye bir parti değişmeyeceği gibi, lideri değişince de fazla bir şey değişmez. Fakat sorun sadece CHP ve onun sosyal demokratlığını angaje etmiyor, bizzat sosyal demokrasiyle ilgili de önemli bir sorun var. Zira, bir edeb-i kelâm ile ‘çağdaş sosyal demokrasi’ denilen çoktan sizlere ömür. Bilindiği gibi Batı Avrupa’da ve bazı başka ‘gelişmiş ülkelerde’ İkinci emperyalistler arası savaş sonrasında refah devleti, kayırıcı devlet, sosyal devlet denilen rejimler söz konusuydu ve orada geçerli rejimlere genel bir tanım olarak  ‘sosyal demokrasi’ deniyordu. Fakat oralardaki sosyal demokrasiler, parti lideri öyle istiyor diye sosyal demokrat olmamışlardı. Söz konusu rejimlerin sahneye çıkması, doğrudan sınıfsal güç dengelerinin bir sonucuydu. Güç dengesi emekçi sınıflardan yana dönmüştü. Bunu da gerisinde merkezde yükselen işçi sınıfı mücadelesi, sömürge halklarının anti- koloniyalist mücadelesi ve sosyalist denilen blok’un varlığıydı. Böylesi bir güçler dengesi söz konusuyken, sermaye ödünler vermek zorunda kalmıştı. İşte refah devletinin kazanımları böylesi bir güçler dengesinin sonucunda mümkün olmuştu.  Gerçi ‘komünist tehdit’ denilen emperyalist burjuvaziyi telaşlandırıyordu ama asıl tehdit tevatür edildiği gibi Sovyetler Birliği değildi, nitekim Stalinist Sovyetler birliği çoktan batı kapitalizmi için bir tehdit olmaktan çıkmıştı&#8230; Asıl tehdit bizzat kendi ülkelerindeki işçi sınıfının ve emekçi halk kitlelerinin dayatmasıydı. Mesela Fransa’da faşizme karşı direniş ve FKP olmasaydı, bir dizi sosyal kazanım, dolayısıyla ‘sosyal devlet’ de söz konusu olmazdı.</p>
<p>Emperyalist savaş sonrasında ezilen halklar ve sömürülen sınıflar lehine olan güç dengesi, kapitalizmin yeniden yapısal krize girdiği 1974-75 den itibaren aşınmaya uğradı ve 1980 yılında neoliberal saldırının zaferiyle bütünüyle tersine döndü. Artık sermaye sınıfı sağlam yere basıyordu ve yeni ödünler vermeye zorlanmak şurada dursun, önceki dönemde kaybettiği mevzileri geri almak için saldırıya geçmişti&#8230; Neoliberalizmin zaferi sosyal demokrasinin de sonu oldu. Giderek adı ne olursa olsun, &#8211; sosyalist -sosyal demokrat- işçi partisi, vb. Avrupa’daki sağ ve sol partiler arasındaki ayrım silikleşti. Sol partiler şimdilerde <em>liberal sol partilere </em>dönüşmüş durumdalar. Buna <em>kavramın kendisindeki çelişki</em> [contradiction dans le terme] deniyor. Hem ekonomik planda liberal hem de sol olunamayacağına göre&#8230; Bunun anlamı, bu partilerin artık kapitalizme bir itirazlarının olmaması, dolayısıyla da hiç bir alternatif projelerinin olmaması demektir. Bir kere neoliberalizmin mektebine kaydolunca, geriye ‘en iyi öğrenci’ olma yarışına katılmak kalıyordu&#8230; Artık neoliberal küreselleşmeyi sonuna kadar destekliyorlar. Komünist partiler de hızla aşınıp aynı trene atlamayı bir çıkış yolu olarak görüyorlar ki, bu artık Avrupa solu diye de bir şeyin olmadığı anlamına geliyor. Kamu hizmetlerinin özelleştirilmesine itirazları yok, sermayenin önünün sonuna kadar açılmasını refahın güvencesi olarak görüyorlar, NATO’nun daha da güçlenmesinden ve ‘etkinlik alanını’ genişletmesinden yanalar, ABD’nin ‘önleyici savaş’ doktrinini destekliyorlar&#8230; Durum böyleyken hâlâ sosyal demokrasiden söz etmenin bir karşılığı ve kıymet-i harbiyesi olabilir mi?  Bir kıymet-i harbiyesi yok ama herhalde ‘çağdaş sosyal demokrasi’ birilerinin kulağına hoş geliyor&#8230; Küresel planda güç dengeleri sermayeden yana dönmüşken, hâlâ sosyal demokrasi şarkıları söylemek beyhudedir ama bunun Türkiye gibi bir ülkede söylenmesi tuhaflığı daha da büyütüyor. Politika boşlukta yapılmaz. Ve eskide çözüm aramak beyhudedir. Türkiye emperyalist dünya sisteminin çevresinde yer alan bir ülkedir ve merkezi taklit etmek hem mümkün değildir, hem de arzulanır bir şey olmaması gerekir. Üstelik ortada taklit edilecek bir şey de yok iken&#8230; Emekçi sınıflar lehine kazanımlar elde etmenin, mevziler kazanmanın yegane yolu mücadeleden geçer. Mücadele olmadan güç dengeleri lehe çevrilemez. Dolayısıyla 2010’lu yıllarda Türkiye’de sosyal demokrasiyi mümkün ve arzulanır bir şey olarak sunma zorlaması tam bir illüzyondur.</p>
<p>Neoliberal küreselleşme çağında siyasi partiler artık külliyen işlevsizleşmiş durumdalar. Asıl misyonları sermayenin önünü açmak üzere kitleleri aldatıp- oyalamak&#8230; Hiç birinin artık ‘ben daha iyiyim’ diyecek morali yok, ancak ‘ben daha az kötüyüm’ diyebilirler&#8230; Zira yapabilecekleri şey belli&#8230; O zaman da aralarındaki fark bir üslûp farkından öteye geçemiyor&#8230; İşte seçim mistifikasyonu böyle sefil bir oyunun oynanmasından ibaret. Türkiye’deki düzen partileri arasında ‘ben özelleştirmelere karşıyım’, ‘insanların kaderi piyasa ekonomisinin işleyişine bırakılamaz&#8230;’ diyeni var mı? Piyasa sizin yakınınızdaki semt pazarı değil, yakında iflas edecek olan mahalle bakkalı da değil, insanlığın kaderini elinde tutan, ne var ne yoksa sömüren, yağmalayan küresel sermaye ve onun gerisindeki küresel oligarşi&#8230; Küresel oligarşinin arkasında da küresel plütokrasi var&#8230; Düzen partilerinin hepsi piyasacı, hepsi özelleştirmeci, hepsi sermayenin büyümesiyle refahın artacağını, sorunların çözüleceğini söylüyor&#8230; Milyoner ve milyarder sayısının artmasını  ‘kalkınma’ olarak sunuyorlar. Yeni bir milyoner yarattıklarında kaç kaç on bin yoksul yarattıklarını bilmezler&#8230; Bilselerdi bir şey değişir miydi? Burjuva politikasının kuralı her aşamada düzen partilerinden birini allayıp-pullayıp öne çıkarmaktır&#8230; Sekiz yıllık dönemde AKP kendinden bekleneni başarıyla yaptığına göre, artık başka ata oynama zamanı gelmiş olmalı&#8230; Yeni bir illüzyon yaratmak için yeni bir umut yaratmaları gerekiyor. Şimdilik yeni illüzyonun adı CHP gibi görünüyor. Oysa insanların illüzyondan kurtulmaya ihtiyaçları var&#8230; CHP ister tek başına isterse bir koalisyon hükümeti kursun, unutmayın asıl iktidar her zamanki gibi yağma ve talan cephesi, velhasıl sermaye olmaya devam edecek&#8230; Başka türlü olabilir mi? Bir koşulda başka türlü olması mümkün: Paradigmayı değiştirmek&#8230;</p>
<div class="addthis_toolbox addthis_default_style addthis_32x32_style" addthis:url='http://www.atik-online.net/2010/06/chp-%e2%80%98sosyal-demokrasi%e2%80%99-ve-yanilsama/' addthis:title='CHP, ‘Sosyal Demokrasi’ ve Yanılsama&#8230; ' ><a class="addthis_button_preferred_1"></a><a class="addthis_button_preferred_2"></a><a class="addthis_button_preferred_3"></a><a class="addthis_button_preferred_4"></a><a class="addthis_button_compact"></a></div>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.atik-online.net/2010/06/chp-%e2%80%98sosyal-demokrasi%e2%80%99-ve-yanilsama/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>

