
<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>ATİK &#124; Avrupa Türkiyeli İşçiler Konfederasyonu &#124; &#187; Köşe Yazıları</title>
	<atom:link href="http://www.atik-online.net/category/kose_yazilari/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.atik-online.net</link>
	<description>Birlik-Mücadele-Zafer!</description>
	<lastBuildDate>Sat, 25 Feb 2012 11:11:23 +0000</lastBuildDate>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>http://wordpress.org/?v=3.3.1</generator>
		<item>
		<title>“Merhaba” -Dostlar- Derken…[*]</title>
		<link>http://www.atik-online.net/2012/02/merhaba-dostlar-derken/</link>
		<comments>http://www.atik-online.net/2012/02/merhaba-dostlar-derken/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 05 Feb 2012 09:33:30 +0000</pubDate>
		<dc:creator>AHM</dc:creator>
				<category><![CDATA[Köşe Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[Temel Demirer]]></category>
		<category><![CDATA[derken]]></category>
		<category><![CDATA[dostlar]]></category>
		<category><![CDATA[merhaba]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.atik-online.net/?p=12225</guid>
		<description><![CDATA[TEMEL DEMİRER &#124; 05 – 02 &#8211; 2012 &#124; “Neysen ‘o’ ol!”[1] Söze önem veririm; verilmiş sözler(im)e bağlanmış ve yaşadıklarına asla pişman olmamışlığımla… Çünkü bilirim: Sözün açtığı yara kılıç yarasından derindir; söz onurdur ve bir kez çıkar ağızdan… Söz deyip geçmeyin; bir düşünce alanını sözcüklerin duvarı çevirirken; buna “tanımlama” denir ki, her tanımlama da bir [...]<div class="addthis_toolbox addthis_default_style addthis_32x32_style" addthis:url='http://www.atik-online.net/2012/02/merhaba-dostlar-derken/' addthis:title='“Merhaba” -Dostlar- Derken…[*] ' ><a class="addthis_button_preferred_1"></a><a class="addthis_button_preferred_2"></a><a class="addthis_button_preferred_3"></a><a class="addthis_button_preferred_4"></a><a class="addthis_button_compact"></a></div>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.atik-online.net/wp-content/uploads/2011/11/temel_demirer-300x300.jpg" rel="lightbox[12225]" title="temel_demirer"><img class="alignleft size-thumbnail wp-image-10442" title="temel_demirer" src="http://www.atik-online.net/wp-content/uploads/2011/11/temel_demirer-300x300-100x100.jpg" alt="" width="100" height="100" /></a>TEMEL DEMİRER | 05 – 02 &#8211; 2012 |</p>
<p>“Neysen ‘o’ ol!”<strong><em>[1]</em></strong></p>
<p>Söze önem veririm; verilmiş sözler(im)e bağlanmış ve yaşadıklarına asla pişman olmamışlığımla…</p>
<p>Çünkü bilirim: Sözün açtığı yara kılıç yarasından derindir; söz onurdur ve bir kez çıkar ağızdan…</p>
<p><span id="more-12225"></span>Söz deyip geçmeyin; bir düşünce alanını sözcüklerin duvarı çevirirken; buna “tanımlama” denir ki, her tanımlama da bir tanımlanmadır!</p>
<p>İş bu nedenle Mark Twain’in, “Söyleyecek bir şeyin yoksa hiçbir şey söyleme”; Çehov’un, “Doğru sözü kimse sevmez”; Aristoteles’in, “Söz dinlemeyi bilmeyen, söz dinletmeyi de bilmez,” sözlerini hiç unutmam ve unutturmam: Düşüncesiz sözün, söz olmadığı bilinciyle…</p>
<p align="center">* * * * *</p>
<p>Nihai kertede davranışın, eylemin ürünü olan “düşünce” deyince; insanların gerçekte ne düşündüklerini anlamak için, ne söylediklerine değil, ne yaptıklarına bakanlardanımdır…</p>
<p>Algısız düşünceler, iddialar ile arama hep mesafeli koyarım.</p>
<p>Çok “tartışmalı” bulunsa da büyük düşüncelerin, hep yürekle/ yüreklilikle ilintili olduğunu düşünürüm.</p>
<p>İnsan(lık)ı kölelikten kurtarıp, özgürlüğe yönelten ileri bir adım olan düşüncenin, zamanı geldiğinde, önünde hiçbir şeyin duramayacağı kanaatiyle; insan(lık) tarihinin, nihai kertede ve özünde, sınıflar mücadelesine denk düşen düşüncelerle bitişik olduğunun altını, özenle ve defalarca çizerim…</p>
<p>Ancak George Santayana’nın, “Bir düşüncenin moda olması o düşünce için çok tehlikelidir, çünkü bir süre sonra mutlaka modası geçecektir,” sözüne büyük önem veren birisi olarak da, “moda” ilan edilen “post” takılı düşünce(sizlik)lere aldırmam…</p>
<p>Düşünce dediğin, bir eylem tarihinin hülasası olarak meydan okuyan bir başkaldırı ve özgürleşme çağrısıdır; böyle de olmalıdır!</p>
<p>Eğer “düşünce” dediğiniz buysa ve böyleyse; Albert Einstein’ın, “Düşünce, ilk başta saçma gelmiyorsa, umutsuz demektir”; Arnold Wesker’in, “Düşünürü öldürmek, düşünceyi öldürmez”; Andre Breton ile Paul Eluard’un, “Düşüncenin ve coşkunun da çıplağı güçlüdür; onları da soymak gerekir,” saptamalarındaki kadar yetkin ve dal budak salmış eski düşüncelere meydan okuyabilmelidir düşünceleriniz…</p>
<p align="center">* * * * *</p>
<p>Eylemin, düşüncenin, dünyayı değiştirmekten yana olan bilgi ve bilgeliğin tartışmaya açıldığı “post-modern çaresizlikler dünyası”nda; “Tuhaftır hâl-i âlem bilmeyen söyler,” betimlemesindeki kargaşa yaşanırken; dört yanı Pinokyo varî liberal gevezeler kuşatmıştır…</p>
<p>Artık devrimci praksis değil; gevezelik, çığırtkanlık önemli ilan edilmiştir; az bilenler çok bildiğini sanmaktadır…</p>
<p>Nihayet Sokrates’in, “Ben kimseye bir şey öğretemem, yalnızca düşünmeye yöneltebilirim”; Horatius’un, “Bir insan, her şeyi bilemez”; Goethe’nin, “İnsanın bilgisi arttıkça huzursuzluğu da artar”; Umberto Eco’nun, “Bilgelik putları yıkmak değil, hiç yaratmamaktır”; Solon’un, “Öğrendikçe yaşlanıyorum”; Friedrich Wilhelm Nietzsche’nin, “Uçmayı uçarak öğrenemezsin. Önce yürümeyi, koşmayı, tırmanmayı, dans etmeyi öğrenmelisin”; bir Afrika Atasözü’nün, “Yüzmeyi ancak derin sularda öğrenebilirsin,” haklı uyarılarının “es” geçildiği “post-modern lafazanlıklar” dünyasında öğrenmek ve öğretmek, yalnızca ne yapmamız gerektiğini ya da ne yapabileceğimizi bilmek değildir, aynı zamanda ne yapabilirdik ve ne yapmamamız gerekirdi, onu bilmek ve bilgisizliğe/ akılsızlığa başkaldırmaktır…</p>
<p align="center">* * * * *</p>
<p>“Akıl” deyip geçmeyin…</p>
<p>“Oduncuyu oduncu yapan aklıdır, gücü değil. Fırtına şarap rengi denizi birbirine kattığında, dümenci aklıyla yön verir gemisine. Sürücü de aklıyla alt edip geçer öteki sürücüleri,” der Homeros haklı olarak…</p>
<p>Bilmediğini bilmenin de muhtaç olduğumuz bir akıl olduğunu defalarca anımsayıp/ anımsatmamız gereken dünyada akılsızlık, hiçbir ilkeye dayanmazken; “Akıllı olmakta buyurucu bir şey var ki istemesek de ona uyarız”!<strong><em>[2]</em></strong></p>
<p>Akıllı bir insan gibi düşüp, sıradan insanlar gibi dile getirilmesi gereken güzergâhta Platon, “Bizi nereye götürürse götürsün, aklın yolundan ayrılmamak gerekir,” derken ekler Euripides de: “Cesur kişiler, akıllı değilseler, çaresizdirler…”</p>
<p>Çünkü insan(lık), gerçeği akıl yoluyla, dünyayı değiştiren cüretin kolektif eylemiyle keşfeder, inançla değil…</p>
<p align="center">* * * * *</p>
<p>Ve başkaldırarak, isyanlarla, dünyayı değiştirerek insanlaşan ve John Webster’in, “Tarçına benzer, dövülüp ezildikçe değerlenir,” diye betimlediği insan…</p>
<p>Hiçbir yalanın, yanılgının, estetiğin gizleyemediği yaşamda çok zordur, “insan” gibi insan olmak!</p>
<p>Bir ucunda Nizami’nin, “Kimsesiz insan kafiyesizdir”; diğer ucunda da Seneca’nın, “İnsan, toplumsal hayvandır,” saptaması arasında salınan insan olmak ve kalmak eylemindeki varoluş yeryüzünde olan şeyleri görmezlikten ve bilmezlikten gelme hakkına sahip değildir.</p>
<p>Tam da bu nedenle çoğunluk insanlığı değiştirmeyi düşünüp; buna kendinden başlamayı düşünmezken; insan ya düşündüğü gibi yaşamalı ya da nasıl yaşadığını düşünmeyi bırakmalıdır…</p>
<p>Evet, evet değişim isteyen, değişime önce kendinden başlamalıdır. Bu böyle değilse ve insan gideceği yeri bilmiyorsa, ulaştığı yerin de, yaptığının da önemi yoktur ve olamaz da…</p>
<p align="center">* * * * *</p>
<p>Tüm bunlardan neden mi söz ediyorum?</p>
<p>Şimdi “Yeni Dünya Düzen(sizlik)”inin “Tarihin Sonu” palavrasının nihayetine erişilmişken; “Dünyanın her yerinde insanlar bundan sonra ne yapacağını soruyor. Sözcüğün gerçek anlamıyla cidden bir krizde ve bir dönüm noktasında bulunuyoruz. Karar verme zamanı geldi,” diyen Nancy Fraser’a ve Ergin Yıldızoğlu’nun, “Bugün, insanlığın, melankoliyi kapitalist sınıfa bırakarak, yeni başlangıçları düşünmeye başlamaktan başka bir seçeneği yoktur,” saptamalarına her zamankinden daha fazla önem atfetmeliyiz…</p>
<p>Evet, evet “eski dünya” sarsılarak, savruluyor…</p>
<p>İnsan(lık)a, “Sabahın altı buçuğunda bir çalar saatin sesine uyanıp yataktan fırla, giyin, zorla birşeyler atıştır, işe, sıç, diş fırçala, saç tara, başka birine büyük paralar kazandırmak ve sana tanınan fırsat için müteşekkir olmak için berbat bir trafiğin içine dal. Nasıl razı olunur böyle bir yaşama?” diyen Charles Bukowski’nin mahkûm ettiği bir yabancılaşma ve devasa bir açlıkla, eşitsizliği dayanan sürdürülemez kapitalizmin söyleyecek yalanı kalmadı!</p>
<p>Kolay mı kapitalist cehennemde bir şarkıcının iki saatte kazandığını, asgari ücretle çalışan biri nasıl olup da tam 11 yılda kazanabiliyor? Bir şirket patronunun veya yöneticisinin [CEO’su densin] bir saatte kazandığı 2783 dolar neden sorun edilmiyor? Bu “yetenekli”, “akıllı”, “becerikli”, “işbitirici” kişi, saatte 2783 dolar kazanırken, çalıştırdığı işçiler de saate 28 cent kazanıyor!</p>
<p>ABD’de çalışma yaşındaki nüfusun en zengin yüzde 10’unun ortalama geliri en yoksul yüzde 10’un 15 misli olmuş 2008’de; oysa bu oran 1985’te 10 misli imiş. Diğer ülkelerde de durum az veya çok aynı yönde evrilmiş durumda!</p>
<p>OECD’nin raporuna göre, dünyanın en zenginlerinin oluşturduğu yüzde 10’luk kesim ile en yoksul yüzde 10 arasındaki gelir uçurumu ortalama dokuz kata çıkarken, Türkiye’de zenginlerle yoksullar arasındaki gelir farkı 14 katı buluyor.</p>
<p>Olabildiğince adil ülkeler olarak bilinen Almanya, Danimarka ve İsveç’te 1980’lerde 5 kat olan gelir farkı şimdi 6 kata çıktı. İtalya, Japonya, Kore ve İngiltere’de zengin-yoksul farkı 10 kata ulaşırken Türkiye, İsrail ve ABD’de 14 kat olarak belirlendi.</p>
<p>OECD ülkeleri arasında gelir dağılımı eşitsizliğinde birinci sırada bulunan Meksika’da ise geliri en yüksek yüzde 10’luk kesim, geliri en düşük yüzde 10’luk kesimden 25 kat daha zengin.</p>
<p>Rapora göre OECD bölgesi dışındaki bazı önemli gelişmekte olan ekonomilerdeki gelir eşitsizliği, OECD’dekinden de beter görünüyor. Örneğin Brezilya’da 10 yılda önemli ölçüde düşüş olmasına rağmen en zengin ve en yoksul yüzde 10 arasındaki gelir farkı bire 50’yi buluyor!</p>
<p>İngiltere’de kamu harcamalarını denetleyen kurumun yıllık raporuna göre, zenginlerle yoksullar arasındaki yaşam süresi farkı artıyor. Yoksullar, zenginlerden 10 yıl daha az yaşıyor!<strong><em>[3]</em></strong></p>
<p align="center">* * * * *</p>
<p>Değiştirilmesi gereken, değiştirilmeye şiddetle muhtaç bu dünyada; “11 Tez”in mantığına yaslanmış sözün, düşüncenin, aklın, meydan okumanın, cüretin insan(lık)ına her zamankinden daha da fazla muhtacız…</p>
<p>Çünkü “Yeni bir insan yaratmak her zaman için eski insanın yok olmasını istemek demektir.”<strong><em>[4]</em></strong></p>
<p>Şimdi Halil Cibran’ın, “Hakikât parçalanamaz… Her tohumda bir tutku gizlidir… Arzu hayatın yarısıdır. Kayıtsızlıksa ölümün… İnsanın değeri ulaşmak istediğiyle ölçülür, ulaştığıyla değil… Hakikâte kulak veren, hakikâti dillendirenden daha basit değildir… İnsanın hayali ile elde edişi arasında yalnızca tutkusunun aşabileceği bir mesafe bulunur,” uyarılarını göz ardı etmeden ısrarla mücadele zamanıdır.</p>
<p>Bir de “Bir tek mücadelede kaybedilir, o da terk edilen mücadele,” diyen bir Arjantin deyişini…</p>
<p>Nâzım Hikmet’in, “Don Kişot kuvvetli bir adamdır, çünkü aksiyon adamıdır. Mücadele adamıdır. İnandığı şey için dövüşen adamdır. Bundan dolayı da aklı, mantığı, burjuva aklını ve mantığını temsil eden Şanso’yla kıyas edildiği zaman Don Kişot değil, Şanso gülünçtür,” saptamasını…</p>
<p>Franz Kafka’nın, “Kendinle dünya arasındaki mücadelede dünyadan yana ol”; Friedrich Nietzsche’nin, “Kendi alevlerinizde yanmaya hazır olmalısınız: önce kül olmadan kendinizi nasıl yenileyebilirsiniz?” uyarısını… asla unutmamak ve unutturmamak gerekiyor…</p>
<p>Yani “Onlar ki toprakta karınca,/ suda balık,/ havada kuş kadar/ çokturlar;/ korkak,/ cesur,/cahil/hâkim/ ve çocukturlar/ ve kahreden/ yaratan ki onlardır,/ destanımızda yalnız onların maceraları vardır,” vurgusuyla ekleyen Nâzım Hikmet’in dizelerindeki kararlılıkla:</p>
<p>“&#8230;kederli nehir yollarının,/ sürülmüş toprağın ve şehirlerin bahtı/ bir şafak vakti değişmiş olur,/ bir şafak vakti karanlığın kenarından/ onlar ağır ellerini toprağa basıp/ doğruldukları zaman&#8230;”</p>
<p>Ya da “Mevsim dönüp de yeniden yeşermeğe başlayınca rüzgâr/ Çıplağında o atın yine onlar koşacaklar/ O çocuklar/ O yapraklar/ O şarabi eşkıyalar/ Onlar da olmasa benim gayrı kimim var?” diye haykıran Can Baba’nın…</p>
<p>Veya “O sözler ki kalbimizin üstünde/ dolu bir tabanca gibi/ ölüp ölesiye taşırız/ o sözler ki bir kere çıkmıştır ağzımızdan/ uğrunda asılırız,” dizelerinde Attilâ İlhan’ın…</p>
<p>Yani Ahmed Arif’in, “Terketmedi sevdan beni,/ Aç kaldım, susuz kaldım,/ Hayın, karanlıktı gece,/ Can garip, can suskun,/ Can paramparça&#8230;/ Ve ellerim, kelepçede,/ Tütünsüz, uykusuz kaldım,/ Terketmedi sevdan beni&#8230;” dizelerindeki vazgeçmeyen ısrarla…</p>
<p>MERHABA bugün, yarın, gelmekte olan ve gelecek…</p>
<p>“Açılsın artık kilitlenmiş ağzınız/dünya halkları bağırın sesiniz birer/ alev gibi yansın boşlukta/ kopsun damarları gökyüzünün/ bağırın dünya halkları/ bağırın bağırın bağırın daha/ bağırdıkça siz/ devrimin atları kalkıyor şaha!” Muammer Hacıoğlu’nun dizelerindeki gibi olması için her şeyin…</p>
<p>MERHABA dostlar, MERHABA hayat…</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>11 Ocak 2012 12:40:20, Ankara.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong><em>N O T L A R</em></strong></p>
<p><strong><em>[*] </em></strong>Gelecek Gazetesi (Kıbrıs), No:30, 28 Ocak 2012…<strong><em></em></strong></p>
<p><strong><em>[1]</em></strong> Friedrich Nietzsche.</p>
<p><strong><em>[2]</em></strong> W. Goethe, Goethe Der ki, çev: Gürsel Aytaç, Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları: 534, 2’inci baskı, 1986, s.41.</p>
<p><strong><em>[3]</em></strong> G. D., “Yoksullar Zenginlerden 10 Yıl Daha Az Yaşıyor”, Marksist Tutum, No:65, Ağustos 2010.</p>
<p><strong><em>[4]</em></strong> Alain Badiou, Yüzyıl, Çev:Işık Ergüden, Sel Yay., 2011.</p>
<p>&nbsp;</p>
<div class="addthis_toolbox addthis_default_style addthis_32x32_style" addthis:url='http://www.atik-online.net/2012/02/merhaba-dostlar-derken/' addthis:title='“Merhaba” -Dostlar- Derken…[*] ' ><a class="addthis_button_preferred_1"></a><a class="addthis_button_preferred_2"></a><a class="addthis_button_preferred_3"></a><a class="addthis_button_preferred_4"></a><a class="addthis_button_compact"></a></div>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.atik-online.net/2012/02/merhaba-dostlar-derken/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>İran-Türkiye rekabeti kızışıyor</title>
		<link>http://www.atik-online.net/2012/01/iran-turkiye-rekabeti-kizisiyor/</link>
		<comments>http://www.atik-online.net/2012/01/iran-turkiye-rekabeti-kizisiyor/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 29 Jan 2012 09:27:02 +0000</pubDate>
		<dc:creator>AHM</dc:creator>
				<category><![CDATA[Köşe Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[Murat Çakır]]></category>
		<category><![CDATA[İrantürkiye]]></category>
		<category><![CDATA[kızışıyor]]></category>
		<category><![CDATA[rekabeti]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.atik-online.net/?p=12125</guid>
		<description><![CDATA[MURAT ÇAKIR &#124; 29 &#8211; 01 &#8211; 2012 &#124; Batı ve İran arasındaki ihtilaf, Kürtler söz konusu olduğunda ortak askerî operasyonlardan dahi geri durmayan İran ve Türkiye arasındaki rekabeti daha da kızıştırıyor. ABD, Çekirdek Avrupa ve bilhassa Körfez ülkelerinin desteğini alan &#8211; daha doğrusu taşeronluğunu üstlenen &#8211; Türkiye ve Molla Rejimi arasındaki kavganın asıl sahnesi ise Irak [...]<div class="addthis_toolbox addthis_default_style addthis_32x32_style" addthis:url='http://www.atik-online.net/2012/01/iran-turkiye-rekabeti-kizisiyor/' addthis:title='İran-Türkiye rekabeti kızışıyor ' ><a class="addthis_button_preferred_1"></a><a class="addthis_button_preferred_2"></a><a class="addthis_button_preferred_3"></a><a class="addthis_button_preferred_4"></a><a class="addthis_button_compact"></a></div>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.atik-online.net/wp-content/uploads/2009/02/muratcakir.jpg" rel="lightbox[12125]" title="muratcakir"><img class="alignleft size-thumbnail wp-image-975" title="muratcakir" src="http://www.atik-online.net/wp-content/uploads/2009/02/muratcakir-100x100.jpg" alt="" width="100" height="100" /></a>MURAT ÇAKIR | 29 &#8211; 01 &#8211; 2012 | Batı ve İran arasındaki ihtilaf, Kürtler söz konusu olduğunda ortak askerî operasyonlardan dahi geri durmayan İran ve Türkiye arasındaki rekabeti daha da kızıştırıyor. ABD, Çekirdek Avrupa ve bilhassa Körfez ülkelerinin desteğini alan &#8211; daha doğrusu taşeronluğunu üstlenen &#8211; Türkiye ve Molla Rejimi arasındaki kavganın asıl sahnesi ise Irak ve Suriye.<span id="more-12125"></span></p>
<p>Özellikle Irak, ABD&#8217;nin askerlerini geri çektikten sonra bu rekabetin uygulama alanı hâline geldi. Irak toplumunun mezhepsel bölünmüşlüğü ve Güney Kürdistan, İran-Türkiye rekabetinin küçümsenemeyecek bir tehlike potansiyeli taşımasına neden oluyor.</p>
<p>Türkiye, Irak&#8217;taki sünnî kesimlere destek çıkar ve ekonomik yatırımlarla etki alanını geliştirirken, İran şiî çoğunluk üzerindeki etkisini silah yardımlarıyla artırmaya çalışıyor. İran&#8217;ın bu konudaki en önemli adamı, »Ebu Mehdi el Muhandi« takma adını kullanan savaş lordu <strong>Cemal İbrahimî</strong>. İbrahimî, radikal şiî grupları »Asaib el hakk«, »El yaum el mauud tugayı« ve »Hizbullah kıtası« üzerinde etkin. İran&#8217;ın »Kuds Tugayları« bu gruplara silah sağlıyor, elemanlarını eğitiyor ve finanse ediyor. Bu gruplar, Irak&#8217;ın güneyinde, çoğunlukla şiîlerin yaşadığı bölgelerdeki cinayetlerin ve saldırıların sorumluları.</p>
<p>Gerçi İran da Irak ile ekonomik işbirliği içerisinde, ama ticaret hacmi 6 milyar Dolar ile Türkiye&#8217;nin ticaret hacminin yarısına ulaşıyor. Türkiye ve Irak hükümetleri arasında şimdiye kadar imzalanan 48 antlaşma, iki ülke arasındaki ticaret hacmini 20 milyar Dolar&#8217;a çıkartmayı öngörüyor. Güney Kürdistan&#8217;da yaklaşık 500 şirketi aktifken, Irak petrolü de Türkiye üzerinden, Ceyhan Limanı&#8217;ndan Avrupa&#8217;ya gönderiliyor. Ayrıca Nabucco Boru Hattı tamamlandığında, Irak&#8217;ın doğalgazı da Türkiye üzerinden Avrupa&#8217;ya nakledilecek.</p>
<p>Ancak, Irak&#8217;ın »istikrarsızlığı« ve İran-Türkiye rekabeti tüm planları altüst edebilir. Türkiye&#8217;nin Irak sünnîlerine gösterdiği destek ve bu çerçevede şiî başbakan <strong>Maliki</strong>&#8216;ye bizzat <strong>Erdoğan</strong>&#8216;ın suçlamalarda bulunması, iki hükümet arasındaki ilişkileri limonîleştirmeye yetiyor. Ayrıca Türkiye&#8217;nin GAP-barajları ile Fırat&#8217;ın, Irak&#8217;a saniyede 700 kubikmetre akan suyunu 400 kubikmetreye düşürmesi, ilişkileri daha da kötüleştirmiş durumda.</p>
<p>Alman basını, Ocak başında Erdoğan ve Maliki&#8217;nin telefonda birbirlerine bağırdıklarını bildirerek, ardından karşılıklı olarak büyükelçilere protesto notası verilmesini, <em>»pek iyiye alamet değil«</em> diye yorumluyor. 19 Ocak 2012&#8242;de Bağdat&#8217;taki Türkiye Büyükelçiliği&#8217;ne topçu mermisi atılması da bunu teyid eden bir gelişme.</p>
<p>Irak&#8217;ta durum böyleyken, Suriye&#8217;deki gelişmeler daha kaygı verici boyutlara ulaşıyor. Türkiye, Suriye »muhaliflerinin« Batı&#8217;ya yakın olan kesimlerini destekliyor. Özellikle ABD politikalarının sözcüsü durumuna gelen <strong>Burhan Galiun</strong>&#8216;un öncülüğünü yaptığı »Suriye Ulusal Konseyi« her alanda Türkiye hükümetinin desteğine sahip.</p>
<p>Türkiye, Batı&#8217;nın öngördüğü gibi Suriye&#8217;de bir darbenin gerçekleştirilmesi için elinden geleni yapıyor. <em>»Esad Rejimi ile Suriye devleti arasındaki farkı görüyoruz. Libya&#8217;da olduğu gibi bir kaos doğmayacak. Hâlâ güçlü olan askerî kurumları ele geçireceğiz«</em> diyen Galiun, ABD ve AB&#8217;nin istediği gibi asıl hedeflerinin, demokratik bir rejim değişikliği değil, iktidarı ele geçirmek olduğunu itiraf ediyor.</p>
<p>Görüldüğü kadarıyla İran-Türkiye rekabetinde avantaj, Batı&#8217;dan aldığı destekle Türkiye&#8217;nin elinde. Ancak bu son derece kırılgan bir avantaj, çünkü bu oyunun Ortadoğu&#8217;yu yeni bir savaşın eşiğine getirmesi kuvvetle olası. Nelere yol açabileceği belli olmayan böylesi bir savaşın kazananlarının ise ne Türkiye, ne de İran olacağı çok açık.</p>
<p>Gerek İran, gerekse de Türkiye kararvericilerinin rekabetinde hesaba katılmayan tek taraf, bölge halkları. Bölgedeki etkinliklerini artırmak için tepinen »fillerin« ayakları altında kalacak olanlar onlar. Çünkü bu rekabetin bir diğer yanı da, kanlı bir savaş tehlikesinin yanısıra, rekabeti sürdürmek için her iki ülkede de otoriter rejimlerin devamlılığını sağlayacak adımların atılmasıdır.</p>
<p>Öyle ya da böyle, Ortadoğu&#8217;nun yeniden yapılanması başta Arap, Fars, Kürt ve Türk halkları olmak üzere, bütün bölge halklarının geleceğini ipotek altına alıyor.</p>
<div class="addthis_toolbox addthis_default_style addthis_32x32_style" addthis:url='http://www.atik-online.net/2012/01/iran-turkiye-rekabeti-kizisiyor/' addthis:title='İran-Türkiye rekabeti kızışıyor ' ><a class="addthis_button_preferred_1"></a><a class="addthis_button_preferred_2"></a><a class="addthis_button_preferred_3"></a><a class="addthis_button_preferred_4"></a><a class="addthis_button_compact"></a></div>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.atik-online.net/2012/01/iran-turkiye-rekabeti-kizisiyor/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Bir moda akımı üzerine kısa bir not&#8230;</title>
		<link>http://www.atik-online.net/2012/01/bir-moda-akimi-uzerine-kisa-bir-not/</link>
		<comments>http://www.atik-online.net/2012/01/bir-moda-akimi-uzerine-kisa-bir-not/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 29 Jan 2012 09:21:38 +0000</pubDate>
		<dc:creator>AHM</dc:creator>
				<category><![CDATA[Ece Temelkuran]]></category>
		<category><![CDATA[Köşe Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[akımı]]></category>
		<category><![CDATA[bir]]></category>
		<category><![CDATA[kısa]]></category>
		<category><![CDATA[moda]]></category>
		<category><![CDATA[Üzerine]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.atik-online.net/?p=12122</guid>
		<description><![CDATA[ECE TEMELKURAN &#124; 29 &#8211; 01 - 2012 &#124; Başıma bir şey gelmeyecekse sormak istiyorum: Bana saldırmak neden bu kadar moda oldu? Her ne kadar faşizm ve toplumda vahşet ihtiyacı yaratılması üzerine derin bir sosyo-psikolojik araştırmaya dayanan uzun bir yazıyı hak ettiğini düşünsem de kısa konuşup konuyu kapatacağım. Önce şunu söyleyeyim. Artık bu yurttan kükremeler korosu bana bir [...]<div class="addthis_toolbox addthis_default_style addthis_32x32_style" addthis:url='http://www.atik-online.net/2012/01/bir-moda-akimi-uzerine-kisa-bir-not/' addthis:title='Bir moda akımı üzerine kısa bir not&#8230; ' ><a class="addthis_button_preferred_1"></a><a class="addthis_button_preferred_2"></a><a class="addthis_button_preferred_3"></a><a class="addthis_button_preferred_4"></a><a class="addthis_button_compact"></a></div>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.atik-online.net/wp-content/uploads/2012/01/ece-temelkuran.jpg" rel="lightbox[12122]" title="ece-temelkuran"><img class="alignleft size-thumbnail wp-image-12123" title="ece-temelkuran" src="http://www.atik-online.net/wp-content/uploads/2012/01/ece-temelkuran-100x100.jpg" alt="" width="100" height="100" /></a>ECE TEMELKURAN | 29 &#8211; 01 - 2012 | Başıma bir şey gelmeyecekse sormak istiyorum: Bana saldırmak neden bu kadar moda oldu? Her ne kadar faşizm ve toplumda vahşet ihtiyacı yaratılması üzerine derin bir sosyo-psikolojik araştırmaya dayanan uzun bir yazıyı hak ettiğini düşünsem de kısa konuşup konuyu kapatacağım. Önce şunu söyleyeyim. Artık bu yurttan kükremeler korosu bana bir şey hissettirmiyor. Zira his dünyamın istihap haddi yazılarımı Türkçe değil İngilizce yazmak zorunda kalışımın üzüntüsüyle hali hazırda zorlanıyor. Acı çeken 3. Dünya yazarının sadece ülkesinin günahlarını anlatmak üzerine kariyer inşa etmesi kadar berbat bir şey yoktur herhalde. Onlardan biri olmamak için elimden geleni yapacağımdan emin olabilirsiniz. Öte yandan, Nuri Bilge Ceylan&#8217;ın nefis şiiri (!) &#8220;Bir Zamanlar Anadolu&#8221;daki elma sahnesinde yuvarlanıp giden elmalardan biri olmamak için seçeneklerim herkesin sandığından çok daha kısıtlı. Hiçbir şey dışarıdan göründüğü gibi değil yani, çok daha kötü.<span id="more-12122"></span></p>
<p>Son The Guardian yazısı sebebiyle minik bir şaha kalkan öfkenin bulanık sebepleri arasında samimiyetimden tutuklu arkadaşlarımın çilesini kullandığıma kadar bir dizi tuhaf gerekçe var. Şu kükreyenlerden bir Samimiyet Tescil Kurulu terkip edilse de ben de bir teste tabi tutulsam çok bahtiyar olacağım. Testteki notumu, geçirirler geçirmezler, her yazımın başına damga olarak basacağım.</p>
<p>Arkadaşlarım Hrant, Ahmet ve Nedim&#8217;e gelince&#8230; Suçlamalara cevap vermek için asla değil ama bu suçlamalar karşısında beni savunmaya cesaret gösterip sonra da ağır darp edilen insanların güzel hatırı için şu küçük açıklamayı yapmayı gerekli buldum:</p>
<p>The Guardian gazetesinin yazı işleri ile tanışırız evvelden. Bir süre önce benden işsiz kalmamla ilgili, içinde Türkiye&#8217;deki siyasal durumu da anlatan bir yazı yazmamı istediler. Önce pek yazmak istemedim. Çünkü &#8220;Mağdur değil mağrur olmakla övününce adam olacağımızı&#8221; biliyorum, kerelerce sınandık hayatın ilgili ünitesinden. Bilen biliyor. Fakat sonra Ahmet ve Nedim&#8217;i de yargılandığı Oda Tv duruşması gününe denk gelecek şekilde, onlardan bahsederek bir yazı yazmanın fena bir fikir olmadığını düşündüm. Davada işe yarar belki diye. Gerçi bu ara ne yapsak işe yaramıyor o ayrı, ama en azından böyle bir hayrı dokunur diye umut ettim. Ve evet, hepimizin kaderinin Hrant&#8217;ın ölümüyle değiştiğini de düşünüyorum. Bana kitap yazdıran, Nedim&#8217;e haber yaptıran, Ahmet&#8217;i uğursuz haberlerin peşinde koşturan aynı şeydi çünkü&#8230; &#8220;Güzel ve yalnız ülkemde&#8221; işlenen günahlar ve bizim onu  sevmedeki inadımız.</p>
<p>Bir de düşünün isterim: Hakkımda, hakkımızda bu acayip suçlamaları çarşıya hangi hayaletler salıyor? Bu psikolojik savaşın ilk kaynağını bulana milyon dolarlık çizmelerimden birini hediye edeceğim.&#8221;</p>
<div class="addthis_toolbox addthis_default_style addthis_32x32_style" addthis:url='http://www.atik-online.net/2012/01/bir-moda-akimi-uzerine-kisa-bir-not/' addthis:title='Bir moda akımı üzerine kısa bir not&#8230; ' ><a class="addthis_button_preferred_1"></a><a class="addthis_button_preferred_2"></a><a class="addthis_button_preferred_3"></a><a class="addthis_button_preferred_4"></a><a class="addthis_button_compact"></a></div>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.atik-online.net/2012/01/bir-moda-akimi-uzerine-kisa-bir-not/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>iPhone ve iPad hakkında bilmek istemedikleriniz &#8211;</title>
		<link>http://www.atik-online.net/2012/01/iphone-ve-ipad-hakkinda-bilmek-istemedikleriniz/</link>
		<comments>http://www.atik-online.net/2012/01/iphone-ve-ipad-hakkinda-bilmek-istemedikleriniz/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 27 Jan 2012 10:53:52 +0000</pubDate>
		<dc:creator>AHM</dc:creator>
				<category><![CDATA[Diğer Köşe Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[bilmek]]></category>
		<category><![CDATA[hakkında]]></category>
		<category><![CDATA[ipad]]></category>
		<category><![CDATA[iphone]]></category>
		<category><![CDATA[istemedikleriniz]]></category>
		<category><![CDATA[ve]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.atik-online.net/?p=12087</guid>
		<description><![CDATA[M. SERDAR KUZULOĞLU &#124; 27 &#8211; 01 &#8211; 2012 &#124; Birkaç gün önce The New York Times’ta Apple’ın üretim süreçleri ve maliyetlerine yönelik Charles Duhhigg ve Keith Bradsher imzalı çok güzel bir derleme yayımlandı (nyti.ms/w3RHZj). O yazının akılma getirdiklerini kendi notlarımla harmanlayarak birkaç bilgi paylaşarak günümüzün teknoloji üretim ve tüketim dengesine dair birkaç bilgi paylaşmak istedim. Altın [...]<div class="addthis_toolbox addthis_default_style addthis_32x32_style" addthis:url='http://www.atik-online.net/2012/01/iphone-ve-ipad-hakkinda-bilmek-istemedikleriniz/' addthis:title='iPhone ve iPad hakkında bilmek istemedikleriniz &#8211; ' ><a class="addthis_button_preferred_1"></a><a class="addthis_button_preferred_2"></a><a class="addthis_button_preferred_3"></a><a class="addthis_button_preferred_4"></a><a class="addthis_button_compact"></a></div>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div><a href="http://www.atik-online.net/wp-content/uploads/2012/01/serdar-kuzuloglu.jpg" rel="lightbox[12087]" title="serdar-kuzuloglu"><img class="alignleft size-thumbnail wp-image-12088" title="serdar-kuzuloglu" src="http://www.atik-online.net/wp-content/uploads/2012/01/serdar-kuzuloglu-100x100.jpg" alt="" width="100" height="100" /></a>M. SERDAR KUZULOĞLU | 27 &#8211; 01 &#8211; 2012 | Birkaç gün önce The New York Times’ta Apple’ın üretim süreçleri ve maliyetlerine yönelik Charles Duhhigg ve Keith Bradsher imzalı çok güzel bir derleme yayımlandı (nyti.ms/w3RHZj). O yazının akılma getirdiklerini kendi notlarımla harmanlayarak birkaç bilgi paylaşarak günümüzün teknoloji üretim ve tüketim dengesine dair birkaç bilgi paylaşmak istedim. Altın çağını yaşadığı 2011 yılında Apple’ın geliri 108 milyar dolar oldu. Bunun büyük bir bölümünü hemen herkesin bir şekilde ilgisini çekmeyi başaran iki popüler ürünü; tablet bilgisayarı iPad ve cep telefonu iPhone’a borçlu. Bilgisayar satışları ise tüm zamanların en yüksek düzeyinde. Firma sadece geçen sene 70 milyon iPhone, 30 milyon iPad sattı. Diğer ürün satışları 70 milyona yaklaşıyor.<span id="more-12087"></span></p>
<p><strong>Zaferin meyveleri</strong> iPhone ve iPad’in fenomen yükselişi Apple’ın çalışan başına 400 bin dolar kâr etmesiyle sonuçlandı. Bu Google için bile rüya bir oran. Kurucu Başkan Steve Jobs’un vefatından bir süre önce yerini alan Tim Cook’un elindeki Apple hisselerinin değeri 427 milyon dolara, maaşıysa 1.4 milyon dolara çıktı.<br />
Cook’un bu dudak uçuklatan öyküsünde aslında pek de konuşulmayan kurumsal bir sır gizli. Kendisi aynı zamanda yıllar önce Apple’ın üretimini ABD’den Çin’e kaydırma planının mimarı. Yani kazandırdığı paranın haddi hesabı yok.<br />
<strong><br />
Yüzde 40 kâr marjı </strong> İki hafta önce Apple Çin’de iPhone4S’i satışa sunma kararı aldı. Ancak halkın mağazalara akını yüzünden (güvenlik nedeniyle) satış ertelendi. Konuya yabancı biri bu satırları okuduğunda sudan ucuz bir üründen bahsettiğimizi sanabilir. Olmadığını hatırlatmak tarihe karşı borcumuz.</p>
<p>Apple iPhone ABD’de kontratlı olarak modeline göre 200 ile 400 dolar arasında satılıyor. Kontratsız almak isterseniz en az 600 doları gözden çıkaracaksınız. Çin için hiç de azımsanacak bir bedel sayılmaz, değil mi? Üstelik kâr marjı da birçok teknoloji markasının dudaklarını uçuklatacak cinsten. Sektör analizlerine göre 600 dolarlık iPhone’un maliyeti modeline göre 188 ile 245 dolar arası değişiyor (bit.ly/xF9bYh). Yüzde 40’lık bu kâr marjına satın alındıktan sonra içine yüklenen her şarkı, uygulama, oyun ve içerikten alınan yüzdelik paylar da eklenince Apple’ın geçen yılki 25.9 milyar dolarlık NET kârı daha iyi anlaşılıyor.</p>
<p>Merhum Steve Jobs kendi kurduğu Apple’dan kovulup 1995’te NeXT’i kurduğunda ABD’de kurduğu fabrikasıyla övünüyordu. Yüksek teknoloji ve robotlar sayesinde 10 bin dolara satılan NeXT bilgisayarlarındaki işçi maliyeti yüzde 5’e ulaşmıyordu.</p>
<p>Bilgisayar fiyatları 10 binden birkaç yüz dolara düşünce işler elbette değişti. Bugün ABD’de vergiler hariç 650 dolara satılan 16GB kapasiteli en ucuz iPhone4S’in 188 dolarlık toplam maliyeti içindeki işçi maliyeti 8 dolar! Yani yüzde 1,2. Nereden nereye, değil mi?</p>
<p>Apple iPhone’u Çin’deki o garibanlar yerine Amerikalı kardeşlerine ürettirseydi telefon başına maliyeti 65 dolar yükselecekti.<br />
<strong><br />
Modern köleler </strong> Belleği Kore ve Japonya’dan, ekranı Kore ve Tayvan’dan, çipleri Avrupa’dan, metal aksamı Afrika ve Asya’dan, yarı-iletkenleri Almanya ve Tayvan’dan toplanan iPhone, son olarak Çin’de birleştiriliyor. iPhone almak için mağazalara saldıran Çinlilerin meşhur Foxconn fabrikasında. Geçen sene HP için (Ulaştırma Bakanı’nın gözüne girme adına) Çorlu’da da bir fabrika açan Foxconn’a ev sahipliği yapan Shenzhen, 30 yıl önce Çin’in küçücük köylerinden biriydi. Bugün nüfusu 13 milyon. Dünyanın en büyük ‘üretim tesisi’.</p>
<p>Shenzhen’de sadece Foxconn’da, sadece Apple için 230 bin kişi çalışıyor (toplam çalışan sayısı 500 bine yakın). Haftada altı gün, her gün en az 12 saat ve saati sadece 1.2 liraya başka bir deyişle ayda en fazla 345 lira kazanan bu ‘teknoloji çağı köleleri’ iş bitince evine de gidemiyor. Çünkü çoğunun evi yok. Olanlarıysa getir-götürle uğraşmak istemiyorlar. 15 yataklı ranzalarda, demir parmaklıklı camlarda yatıp vardiya saatini bekliyorlar. Parmaklığın sebebi intihar eden işçiler. Dert işçi kaybı da değil, ortaya çıkınca zor durumda kalan Apple’ın halkla ilişkiler departmanı. İntiharı önlemek için camlara parmaklık gerdiler. Nasıl ama?</p>
<p>Bu elektronik marabaların dünyanın elektronik cihazlarının yüzde 40’ını üreten Foxconn’a ek maliyeti ise günde 3 ton domuz ve 13 ton pirinç. Tek müşteri Apple da değil HP, Dell, Motorola, Nintendo, Nokia, Sony ve Samsung gibi birçok müşterileri var.</p>
<p>Hepsi bir yana; iPhone5 ne zaman çıkıyor acaba? Peki kaça?</p></div>
<div class="addthis_toolbox addthis_default_style addthis_32x32_style" addthis:url='http://www.atik-online.net/2012/01/iphone-ve-ipad-hakkinda-bilmek-istemedikleriniz/' addthis:title='iPhone ve iPad hakkında bilmek istemedikleriniz &#8211; ' ><a class="addthis_button_preferred_1"></a><a class="addthis_button_preferred_2"></a><a class="addthis_button_preferred_3"></a><a class="addthis_button_preferred_4"></a><a class="addthis_button_compact"></a></div>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.atik-online.net/2012/01/iphone-ve-ipad-hakkinda-bilmek-istemedikleriniz/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Cemaat Cumhuriyeti’nde neler oluyor?</title>
		<link>http://www.atik-online.net/2012/01/cemaat-cumhuriyetinde-neler-oluyor/</link>
		<comments>http://www.atik-online.net/2012/01/cemaat-cumhuriyetinde-neler-oluyor/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 25 Jan 2012 07:17:43 +0000</pubDate>
		<dc:creator>AHM</dc:creator>
				<category><![CDATA[Köşe Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[Mustafa Peköz]]></category>
		<category><![CDATA[cemaat]]></category>
		<category><![CDATA[cumhuriyetinde]]></category>
		<category><![CDATA[neler]]></category>
		<category><![CDATA[Ölüyor]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.atik-online.net/?p=12055</guid>
		<description><![CDATA[MUSTAFA PEKÖZ &#124; 25 &#8211; 01 &#8211; 2012 &#124; Türkiye’de bir rejim değişikliği yaşandığını artık herkes kabul ediyor. Halen adı resmileştirilmemiş bir cemaat rejimi oluşmuş durumda. Son hamlelerin yapılması bekleniyor. Bunlardan birincisi Anayasa, ikincisi ise orduya yönelik olandır. Peki, ‘Cemaat Cumhuriyeti’nde neler oluyor. Bunları alt alta sıralamaya kalkarsak sayfalar dolusu yazı ortaya çıkar. Ancak birkaç alt başlık [...]<div class="addthis_toolbox addthis_default_style addthis_32x32_style" addthis:url='http://www.atik-online.net/2012/01/cemaat-cumhuriyetinde-neler-oluyor/' addthis:title='Cemaat Cumhuriyeti’nde neler oluyor? ' ><a class="addthis_button_preferred_1"></a><a class="addthis_button_preferred_2"></a><a class="addthis_button_preferred_3"></a><a class="addthis_button_preferred_4"></a><a class="addthis_button_compact"></a></div>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.atik-online.net/wp-content/uploads/2011/12/mustafa_pekoz.jpg" rel="lightbox[12055]" title="mustafa_pekoz"><img class="alignleft size-thumbnail wp-image-11522" title="mustafa_pekoz" src="http://www.atik-online.net/wp-content/uploads/2011/12/mustafa_pekoz-100x100.jpg" alt="" width="100" height="100" /></a>MUSTAFA PEKÖZ | 25 &#8211; 01 &#8211; 2012 | Türkiye’de bir rejim değişikliği yaşandığını artık herkes kabul ediyor. Halen adı resmileştirilmemiş bir cemaat rejimi oluşmuş durumda. Son hamlelerin yapılması bekleniyor. Bunlardan birincisi Anayasa, ikincisi ise orduya yönelik olandır.<span id="more-12055"></span></p>
<p>Peki, ‘Cemaat Cumhuriyeti’nde neler oluyor. Bunları alt alta sıralamaya kalkarsak sayfalar dolusu yazı ortaya çıkar. Ancak birkaç alt başlık altında özetlemekte yarar var.</p>
<p>Birincisi: Cemaat’in devleti, ülkeyi çok ciddi bir ekonomik krize sürüklüyor<br />
Son bir yıldır, ülke ekonomisinin gelişmişliğini sıkça dillendirmekteler ve hatta bir övünç kaynağı haline getirmiş bulunuyorlar. Hâlbuki süreç tam tersine işliyor. Özellikle 2010 yılı içindeki büyüme oranının yüzde 9 civarı olmasıyla bir anda kendilerini Çin, Hindistan, Brezilya, Rus gibi ülkelerle kıyaslamaya başladılar.</p>
<p>Peki, gerçekler öyle midir? Değil. Türkiye ekonomisi esasen uluslararası küresel sermayenin sıcak para akışı üzerinden nispi olarak istikrarlılığını sürdürüyor. Küresel kapitalist sistemin ekonomi politikalarına uyum sağlamak için özelleştirmede dünyanın önde gelen birkaç ülkesinden biridir. Öyle ki şu an satılacak bir şey kalmadığı için, 20 yıl sonra üretilebilecek olan madenleri, kaynakları satışa çıkartmaya başladılar.</p>
<p>Çünkü sıcak sermaye akışı kesildiği andan itibaren Türkiye aniden büyük bir ekonomik krizle karşı karşıya kalacaktır. Ekonomik büyüme üretim üzerinde değil, hareket halindeki sermayenin akışı üzerinde olduğu için çöküşü de hızlı olacaktır.</p>
<p>Somut verilere bakıldığında bunu anlamak mümkündür. Örneğin 2002 yılında İslamcı AKP hükümete geldiğinde 92 milyar dolar olan iç borcu 2010 yılında 243 milyar dolara, dış borcu ise 130 milyar dolardan 293 milyar dolara çıktı. Merkezi yönetim brüt borç stoku 2010 yılı sonu itibariyle 473,5 milyar lira olarak gerçekleşti.</p>
<p>Ayrıca ekonominin büyüdüğü iddia edilen cemaat rejiminde işsizlik en üst seviyededir. Resmi rakamlara göre yüzde 9-15 arasında salınan, özel kuruluşların yaptığı araştırmalarda ise yüzde 20’lere varan bir işsizlik söz konusudur (rakamlardaki değişim, mevsimsel etkiler ve iş aramaktan vazgeçen işsizlerin bu rakamlara dahil edilmesi ya da hariç tutulması ile ilgilidir). Genç nüfusta işsizlik oranı yaklaşık olarak yüzde 23 civarındadır. Enflasyon ise yüzde 12,3 oranla son yılların yüksek düzeyine ulaştı.</p>
<p>Türkiye cari açıkta dünya ikincisidir. Bu konuda hem Dünya Bankası’nın hem de IMF’nin çok ciddi uyarıları oldu.</p>
<p>Amerika’nın ılımlı İslamcı Başbakan’ının krizin teğet geçeceği söyleminin koca bir yalan olduğu bütün verileriyle ortaya çıkmış durumda. 2012 yılında, büyüme hızının 2,4’e düşeceğini açıklaşan IMF, ekonomik durgunluğa geçecek olan Türk devletinin çok ciddi bir ekonomik sorunla karşı karşıya kalacağını açıkladı. Bunun tipik bir örneği de, İstanbul’da yapılmasına karar verilen 3. köprünün ihalesine hiçbir şirketin katılmamış olması ve ihalenin iptal edilmesidir. Ekonomik kriz kapıdadır. Hem de tahmin edilenden büyük etkileri olacaktır.</p>
<p>İkincisi: Cemaatin iktidarı ülkeyi kirli para cenneti haline getirdi<br />
Ekonomik dengeleri kayıt dışı ekonomi ile sağlamaya çalışan devlet, İslamcı kimliğine rağmen kirli işler imparatorluğu rolünü üstlenmiş durumda. Merkez Bankası’nın verilerine göre 2010 yılında kaynağı bilinmeyen 17 milyar dolar, 2011 yılında ise yaklaşık olarak 18,6 milyar dolar Türkiye’ye girdi. Gerçek rakamlar bunun çok üstündedir. Peki, bu paralar nerden geliyor. Kayıt dışı ekonomi olarak gösterilen uyuşturucu ticaretinden, fuhuş sektöründen, gizli silah satışlarından gelmektedir. Örneğin ülke ekonomisine fuhuş ve eroinden 5 milyar, esrardan 2 milyar 50 milyon, insan kaçakçılığından 1,2 milyar, kaçak sigaradan 1,5 milyar giriş olmuş (İSMMMO araştırmaları). Maliye Bakanlığı esasen ülkeye giriş yapan kaynağı bilinmeyen ‘sıcak-kara paranın’ kaynağını çok iyi biliyor ama açıklamak işine gelmiyor.</p>
<p>Üçüncüsü: Cemaatin rejiminde ekonomik ve sosyal adaletsizlik en üst seviyeye çıktı<br />
Cemaat rejiminde toplumun farklı kesimleri arasındaki ekonomik ve sosyal eşitsizlik en üst sınırlarına çıkmış bulunuyor. Bir avuç zenginin milli gelirden aldığı pay en yüksek seviyeye çıkarken, toplumda fakirleşme oranında ciddi bir artış yaşanıyor. Cemaat rejiminde zenginlerin kişisel serveti her yıl birkaç misli artmaya devam ediyor. Örneğin Forbes dergisi 2010 yılında, Türkiye’nin ilk 100 zenginin kişisel servetinin yaklaşık olarak 111 milyar dolar olduğunu açıkladı.</p>
<p>Eşdeğer hane halkı kullanılabilir gelirlere göre oluşturulan yüzde 20’lik gruplarda, Türkiye’de en yüksek gelire sahip ve yüzde 20 olarak belirlenen grubun milli toplam gelirden aldığı pay yüzde 46,4 iken, yine yüzde 20 ile en düşük gelire sahip olan grubun milli gelirden aldığı pay yüzde 5,3 civarındadır. Buna göre, yüzde 20’lik en zengin grubun toplam gelirden aldığı pay, 20’lik en fakir grubun aldığı paydan tam 9 kat daha fazladır.</p>
<p>Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) araştırmasına göre, Türkiye nüfusunun yüzde 16,9’u yani 12,5 milyon insan yoksulluk sınırının altında yaşıyor. Sürekli yoksulluk riski altında bulunanların oranı da yüzde 18 olup 13,5 milyon kişi olarak belirlenmiş. Yoksulluk sınırının altında bulunanlar günlük 2 dolarla yaşamını sürdürürken, sürekli yoksulluk riski altında bulunanlar ise 4 dolarla yaşamını sürdürmek zorundadır. Cemaat sisteminde, bir yandan 100 kişi 111 milyar dolar kişisel servete sahip, diğer yanda 12,5 milyon insan yoksulluk sınırının altında, günde 2 dolara yaşıyor.</p>
<p>Dördüncüsü: Cemaat sisteminde toplumsal yozlaşma ve çürüme en üst boyuttadır<br />
Bu durumu birkaç noktada somutlaştırabiliriz. Örneğin, 2002 yılında resmi olarak kendi bedenini genelevinde satmak zorunda kalan kadın sayısı 1200 civarındayken, 2010’da bu sayısı 3000’e ulaşmış. Açılan genelevi sayısı da 57’ye çıkmış. 2002 yılında küresel sermaye’nin Ilımlı İslam Partisi AKP, seçimleri kazanıp hükümete geldiğinde kendi bedenini satıp yaşamını sürdürmeye çalışan ve polis kayıtlarına geçen kadın sayısı 15 bin civarındayken, 2010 yılında bu sayı 100 bini geçmiş durumda. Bunlar resmi rakamlar olup, gayri resmi rakamlar bunun çok üstündedir. Yukarıda belirttiğimiz gibi fuhuş aynı zamanda bir ekonomik sektör olarak kullanılmaktadır.</p>
<p>Aynı şekilde yıllık iş hacmi 5 milyar dolar olduğu tahmin edilen uyuşturucu kullanımı cemaat düzeninde hızla artmaktadır. Örneğin 2002 yılında uyuşturucu kullanıcı veya satıcı olup hakkında işlem yapılıp tutuklanan insan sayısı yaklaşık 3 bin 500, ama 2010 yılında bu oran 18 bin civarına çıkmış durumda. Uyuşturucudan kasıt eroin, kokain ve esrar gibi maddelerin kullanımıdır. Yani sigara ve içki kullanımı bunların dışındadır. Kullanıcı yaşı da 12’ye kadar düşmüş durumda. Kadın pazarlanması gibi uyuşturucu da cemaat sistemini besleyen önemli bir sektör olarak işlev görmektedir.</p>
<p>Beşincisi: Adalet ‘Cemaatin Temeli’ haline geldi<br />
Cemaat sistemi ele geçirirken özellikle hukuksal kurumların tamamını kendisine göre düzenledi. Böylelikle cemaatin savcısı, hâkimi kavramları kullanılır hale geldi. Kendisinden olmayan herkesi hedef tahtasına oturtan cemaat için demokrasi sadece kendi çıkarlarını korumaya yönelik bir araç hale gelmiştir.</p>
<p>Bu bakımdan cemaatin hedefinde öncelikli olarak Kürtler bulunuyor. Öyle ki, 12 Eylül rejimini geçen uygulamalarıyla tarihe tanıklık ediyor. Cemaatin hukukunda tutuklanma yaşı 9’a indirildi ve 3000’e yakın çocuk ‘terörist’ olmak iddiasıyla tutuklanmış bulunuyor. İlk kez 36 avukat, 35’i Kürt gazetecisi olmak üzere toplam 80 gazeteci tutuklanmış bulunuyor. İlk kez bir partinin 8.350’ye yakın belediye başkanı, il ve ilçe yöneticisi, çalışanı tutuklandı. İlk kez dokunulmazlığı olan milletvekilinin evinin kapısı kırılarak zorla içeri girildi.</p>
<p>Cemaat tarafından organize edilen KCK davasıyla Türkiye tam bir açık hapishaneye dönüştürüldü. Her gün onlarca insan tutuklanıyor. Saldırıların merkezinde Kürtler ve demokratik Türkiye muhalefeti bulunuyor.</p>
<p>Cemaat rejiminde kendisinden olan hiç kimseye karışmadığı gibi rüşvet, dolandırıcılık, soygunculuk yapanlar ödüllendiriliyor. Bunun en somut örneği ise Almanya Deniz Feneri davasıdır. Cemaatin elemanları tarafından 140 milyon euro ceplerine atmak için sahte şirketler, nitelikli dolandırıcılık örgütleri kuranlar hakkında tutuklanma süreci başlayınca, hukuka müdahale edildi ve hepsi serbest bırakıldı. Ayrıca davaya bakan savcılar görevlerinde alındı.</p>
<p>Altıncısı: Dördüncü kuvvet denilen medyayı koşulsuz olarak teslim aldı<br />
Medyayı kuşattı ve kendisine itaat etmeye zorluyor. Geleneksel İslamcı gruptan olan Zaman, Yeni Şafak, Yeni Akit, Yeni Asya, Yeni Mesaj, Bugün, Milli Gazete ve Türkiye gibi gazeteler dışında, Sabah, Vatan, Radikal, Taraf gibi gazeteler de cemaatin etki alanına girdiler. Böylelikle psikolojik savaş aygıtlarını ele geçirmede büyük başarılar elde eden cemaat rejimi, kendisini eleştiren herkesi hedef tahtasına oturtmuş bulunuyor. Artık basında cemaati eleştirmek suç kapsamındadır. Kim eleştirirse işine son verilir, hakkında soruşturma açılır. Böylelikle basın özgürlüğünün sınırları cemaate dokunmaya başlandığı andan itibaren bitiyor.</p>
<p>Cemaatin basın özgürlüğünde, potansiyel tehlike olan her kitap, dergi toplatılabilir. İlk kez henüz yazım süreci tamamlanmamış kitap hakkında toplatılma kararı verildi. Bu nedenle Nedim Şener, Ahmet Şık tutuklandı. Bir zamanlar cemaate destek veren, ancak yanlışlarını görüp dil ucuyla eleştiren Banu Güven, Can Dündar, Ruşen Çakır’ın işlerine son verildi. Bu son kervana Ece Temelkuran da katıldı. Yıllarca cemaate verdiği destekle tanınan Mehmet Altan’ın yazılarına ambargo uygulandı ve Altan, Star gazetesi ile yollarını ayırmak zorunda kaldı.</p>
<p>Yedincisi: Bütün demokratik kitle örgütleri cemaatin hedef tahtasındadır<br />
Cemaat, kitle örgütlerini, sivil toplum kuruluşlarını, sendikal kurumları, dernekleri vs tasfiye etmeyi hedefliyor. Böylece toplumsal mücadele alanında tek kalarak, alternatifsiz bir güç haline gelerek toplumun bütün alanlarına sızmaya çalışıyor. Toplumsal mücadeleyi geliştirme potansiyeli taşıyan kurumsal yapıları marjinalleştirirken, kendileri kurdukları örgütlenmelerle toplumun bütün kesimlerine yönelmektedirler.</p>
<p>Böylelikle toplumun volan kayışları haline gelen cemaatin kitle örgütlerini yaratmış durumdalar. Devletin politik gücünü, elinde bulundurduğu ekonomik dinamikleri, dinsel mekanizmalarını, görsel ve yazılı medya gücünü kullanarak, cemaatin liderinin ifade ettiği gibi toplumun ‘kılcal’ damarlarına girerek etkili olmaya çalışıyorlar.</p>
<p>Sekizincisi: Cemaat iktidarını sağlamlaştırmak için istihbarat kurumlarını kullanıyor<br />
Gülen rejimi ele geçirdiği istihbarat kurumlarını kullanarak bir korku imparatorluğu oluşturmaya başladı.</p>
<p>MİT ve Emniyet Genel Müdürlüğü İstihbaratı gibi kurumlarla siyasetçileri, kanat önderlerini, sivil toplum örgüt yöneticilerini, kendisine karşı olan gazeteci, yazar ve aydınları özel olarak takip ederek kontrol etmekte ve çok açık olarak şantaj yapmaktadır. Buna telekomünikasyon sistemini de dâhil etmiş bulunuyor.</p>
<p>Cemaat eline geçirdiği istihbarat merkezlerinde edindikleri bilgileri kişi ve kurumlara karşı kirli savaş yöntemlerine dönüştürüyor. Özellikle siyasal alanda önemli bir şantaj aracı olarak kullanmaktadır. Baykal ve MHP yöneticileri bu yöntemle politikanın dışına itildi. Hatta Gülen cemaatine karşı olduğu söylenen Cübbeli Ahmet Hoca’ya karşı da aynı yöntem kullanıldı.</p>
<p>Bu kirli savaş yöntemi özellikle Kürt siyasetçilerine karşı çok yönlü uygulamaktadır. Yüzlerce Kürt siyasetçisi, cemaatin istihbarat kurumları tarafından elde edilen bir kısım sıradan bilgilerin çok belirgin bir şekilde çarpıtılmasıyla tutuklanmış durumda.</p>
<p>Böylelikle oluşturulan korku imparatorluğu aynı zamanda örgütlü mücadeleyi de ciddi oranda etkilemekte ve tasfiye etmede önemli bir işlev göstermektedir. Sıradan insanda yaratılan etki, “Dinleniyorum, takip ediliyorum, konuşmayayım” şeklindedir. Bu durum aynı zamanda toplumda ciddi bir psikolojik bozulmaya yol açtığı gibi en yakınındakine karşı bir güvensizlik yaratıp içe kapanmasına yol açmaktadır.</p>
<p>Dokuzuncusu: Cemaatin silahlı güçleri ele geçirme stratejisi devam ediyor<br />
Cemaat sistemini sağlamlaştırmak için silahlı güçlere özel bir önem vermektedir. Cemaat devletleşmenin en önemli aracının silahlı güç olduğunun bilincinde, bu nedenle silahlı güçleri ele geçirmek için uzun yıllardan beri çok yönlü bir faaliyet içinde bulunuyor.</p>
<p>Bunun için öncelikli olarak sayısı 350 bine ulaşan polis teşkilatını ele geçirdi. Sonra Ergenekoncu olarak bilinen ve sayısı 200 bine yaklaşan ‘Özel Tim’ şimdi cemaatin ‘Özel Tim’i haline getirildi. Özel yetiştirilmiş katiller ordusu Kürt halkına, toplumun muhalif kesimlerine karşı ‘cemaatin İslam’ı’ adına savaşmaktadır. Geriye ordunun ele geçirilmesi kaldı. Bunun için önemli hamleler yapıldı. Generallerin bir kısmını tutuklayarak, bir kısmını istifaya zorlayarak kendi ekibinin önünü açmada önemli bir mesafe almış durumda. Ancak süreç henüz tamamlanmış değil.</p>
<p>Bu nedenle cemaat rejimi, savaş ekonomisi uygulamakta ve bunu çok ciddi olarak önemsemektedir. 2002-2011 yılları arasında askeri harcamaların toplam miktarı 120 milyarın üzerindedir. Ekonomik krizin sürekli kapıda olduğu, 12,5 milyon insanın açlık sınırında olduğu bir ülkede, savaş ekonomisi uygulamak, cemaatin devleti hakkında bir fikir edinmemizi sağlayabilir.</p>
<p>Sonuç<br />
Bütün bunlara rağmen, cemaatin rejimi sanıldığı gibi güçlü değildir. 2012 yılı birçok sürprize gebe. Cemaatin tek avantajı örgütlü ve planlı çalışmasıdır.</p>
<p>Sisteme muhalif güçlerin ciddi bir örgütlülüğe ve birliğe ihtiyacı var. Hrant Dink’in katledilişinin beşinci yıl dönümünde on binlerce insan protesto eylemine katıldı. Dipten gelen güçlü bir toplumsal güç var. Sorun bunu örgütlemektir.</p>
<p>Örneğin cemaatin devleti, bütün gücüyle Kürtleri bitirmek istiyor ama bir türlü başaramıyor. Bunun en büyük nedenlerinden birisi Kürtlerin örgütlü bir güç olmasıdır.</p>
<p>Cemaat rejimine karşı gelişen ve yüz binleri kapsayan toplumsal gücü örgütlemek son derece önemlidir. Devlet bunun farkında onun için daha çok saldırıyor, demokratik güçler de bu gerçeğin farkında olarak, çok ciddi olarak örgütlenmeli ve kurumsal yapılarını oluşturmalıdır.</p>
<p>Cemaatin korkusu budur. Bu korkuyu onlarda süreklileştirmek, demokratik güçlerin elindedir. Marjinallikten kurtulmak, toplumsal muhalefeti örgütlemek, güçleri merkezileştirmek çözümün anahtarıdır.</p>
<p>2012 yılı, herkes için bir bakıma final olacaktır.</p>
<div class="addthis_toolbox addthis_default_style addthis_32x32_style" addthis:url='http://www.atik-online.net/2012/01/cemaat-cumhuriyetinde-neler-oluyor/' addthis:title='Cemaat Cumhuriyeti’nde neler oluyor? ' ><a class="addthis_button_preferred_1"></a><a class="addthis_button_preferred_2"></a><a class="addthis_button_preferred_3"></a><a class="addthis_button_preferred_4"></a><a class="addthis_button_compact"></a></div>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.atik-online.net/2012/01/cemaat-cumhuriyetinde-neler-oluyor/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>“ANAYASA” Söylencelerinin Aslı Astarı[*]</title>
		<link>http://www.atik-online.net/2012/01/anayasa-soylencelerinin-asli-astari/</link>
		<comments>http://www.atik-online.net/2012/01/anayasa-soylencelerinin-asli-astari/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 17 Jan 2012 21:18:43 +0000</pubDate>
		<dc:creator>AHM</dc:creator>
				<category><![CDATA[Köşe Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[Temel Demirer]]></category>
		<category><![CDATA[anayasa]]></category>
		<category><![CDATA[aslı]]></category>
		<category><![CDATA[astarı]]></category>
		<category><![CDATA[söylencelerinin]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.atik-online.net/?p=11956</guid>
		<description><![CDATA[TEMEL DEMİRER &#124; 17 &#8211; 01 &#8211; 2012 &#124; “Sadece en kötüyü / soğukkanlılıkla değerlendirdiğimizde / daha iyiye gidebiliriz.”[1] “Politik bilgeliğin bütün / kökleri gerçekçiliktedir.”[2] T.“C” (Polis) Devleti’ndeki “anayasa tartışmaları”, bana her zaman, “dönülmez akşamın ufkundayız,/ vakit çok geç;/ bu son fasıldır ey ömrüm,/ nasıl geçersen geç” diye haykıran Segâh şarkıyı anımsatır… Nasıl anımsatmasın ki! [...]<div class="addthis_toolbox addthis_default_style addthis_32x32_style" addthis:url='http://www.atik-online.net/2012/01/anayasa-soylencelerinin-asli-astari/' addthis:title='“ANAYASA” Söylencelerinin Aslı Astarı[*] ' ><a class="addthis_button_preferred_1"></a><a class="addthis_button_preferred_2"></a><a class="addthis_button_preferred_3"></a><a class="addthis_button_preferred_4"></a><a class="addthis_button_compact"></a></div>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.atik-online.net/wp-content/uploads/2011/11/temel-demirer.jpg" rel="lightbox[11956]" title="temel-demirer"><img class="alignleft size-thumbnail wp-image-11011" title="temel-demirer" src="http://www.atik-online.net/wp-content/uploads/2011/11/temel-demirer-100x100.jpg" alt="" width="100" height="100" /></a>TEMEL DEMİRER | 17 &#8211; 01 &#8211; 2012 | <em>“Sadece en kötüyü / soğukkanlılıkla değerlendirdiğimizde / daha iyiye gidebiliriz.”[1]</em><span id="more-11956"></span></p>
<p><em>“Politik bilgeliğin bütün / kökleri gerçekçiliktedir.”[2]</em></p>
<p>T.“C” (Polis) Devleti’ndeki “anayasa tartışmaları”, bana her zaman, “dönülmez akşamın ufkundayız,/ vakit çok geç;/ bu son fasıldır ey ömrüm,/ nasıl geçersen geç” diye haykıran Segâh şarkıyı anımsatır…<br />
Nasıl anımsatmasın ki! “Anayasa tartışmaları” gürültülerinin arasında duymamış olamazsınız!<br />
Ankara’da bir grubun dağıttığı “Halk Anayasası Taslağı” yargıdan “veto yedi”. Taslağın üç maddesini “sakıncalı” bulan mahkeme, 9 sanığı “terör örgütü propagandası” yapmak suçundan 2 yıl 6’şar ay, kitabı basan bir sanığı ise 3 yıl hapisle cezalandırdı.<br />
Gördünüz mü?<br />
“İleri demokrasi”nin “yeni anayasa”sını “tartışırken”(?!) neler oluyor, neler!</p>
<p>SORU(N), “KAYGI” VE PARANOYASIYLA ANAYASA KOMEDİSİ</p>
<p>Mümtaz Soysal’ın, “Anayasalar ve baba sorunlar”ın altını çizdiği koordinatlarda Utku Çakırözer, “Yeni anayasa kolay çıkmaz,” derken; Yurdagül Şimşek de ekliyor: “Yeni anayasayı oluşturmak kadar, izlenecek usul, yöntem ve ortak karar alma mekanizmasını belirlemek de hayli zorlu bir süreç…”<br />
Bu giriftlik yanında anayasa tartışmalarının çok çaplı soru(n)ları var…<br />
İlki “yeni” anayasa hazırlığı gündemdeyken; öne çıka(rtıla)n anayasayı halkın yapacağı söylencesi…<br />
İyi de halk yapacak ise nasıl yapacak? Halkın katılımı nerede ve nasıl olacak?<br />
Bu soru yanıtsızken; demokratik bir anayasa ihtiyacına dikkat çeken hukukçu Prof. Dr. Yücel Sayman da, halkın taleplerini dile getirmesi için uygun yolların bulunması vurgusuyla, anayasa hazırlamanın bir “uzman” ya da “siyasetçi işi”ne indirgenmemesi gerektiğinin altını çiziyor, çizmesine de; bunun da önünde hukuki engeller, yasaklar var…<br />
Evet, mevcut TCK ile anayasayı özgürce tartışamazsınız!<br />
Bu çok nettir; meydandadır!<br />
Tartışmayı engelleyen, hâkim sınıf(lar)ın egemenlik kaygıları yani oligarşinin tunç yasalarıdır…<br />
Örneğin Taha Akyol’un bile, “Anayasa yapmak zordur” kaydını düştüğü tabloda Başbakan Erdoğan yeni anayasanın 2012 Temmuz’una dek çıkmasını istiyor, ama bu Komisyon yapısı ve yaklaşım farkıyla iş kolay görünmüyorken; Murat Yetkin, “AKP yeni anayasa için bütün kapıları çalmalı, ama MHP ve BDP ile bir zemin bulunamıyorsa en azından CHP şansı kaçırılmamalı,” diyen bir toptancılığı “çözüm”müş gibi öneriyor…<br />
Kaygıların öteki ucunda ise, tüm diriliğiyle egemen paranoya(lar) duruyor…<br />
Mesela Devlet Bahçeli, “Türkiye’yi bölünmeye götürecek yeni anayasa yapılmak istendiğini” belirtirken; “ulusal sol”cu refleks de MHP’den farksız…<br />
Örneğin Aydın Aybay’ın, “Pek çok kez ortaya konduğu gibi bu girişimdeki ‘gizli amaç’, Cumhuriyetin kuruluşuna ait ‘temel değerleri ortadan kaldırma hedefidir’. Bunu anlamak için anlı şanlı anayasa uzmanı profesör olmak değil, sıradan uyanık bir yurttaş olmak bile yeter,” hezeyanlarındaki üzere…<br />
Evet “anayasa tartışmaları”ndan söz edildiğinde, nihayetinde, elitist beklenti, yanılgı ve abartıların çok boyutlu traji-komik tulûatıyla yüz yüze kalmaktan kaçınamıyoruz…</p>
<p>ELİTİST BEKLENTİ, YANILGI VE ABARTILAR</p>
<p>“Yanılgı” dedim…<br />
“Her yeni Anayasa yeni bir Cumhuriyet demektir. Bu durumda Türkiye Cumhuriyeti 1921, 1924, 1961 ve 1982 tarihli Anayasalarından sonra beşinci Anayasa’ya sahip olacaktır ki, bu da V. Cumhuriyet demektir,” diyor Hilmi Yavuz…<br />
Cehalete güler misiniz ağlar mısınız?<br />
Demek V. Cumhuriyet…<br />
Hayır ortada bir tane (sürdürülemez) kapitalist “cumhuriyet” var; kaç tane anayasa yapmış olursa olsun…<br />
Öyle bir “cumhuriyet”tir ki bu, onu var eden, el sürdürtmediği, tartıştırmadığı “raison d’état/ hikmet-i hükümeti”dir…<br />
Bu bağlamda, “TBMM’nin, tali kurucu iktidar yetkisini kullanarak 1982 Anayasası’nın değiştirilemeyen, değiştirilmesi teklif dahi edilemeyen ilk üç maddesi dışındaki maddelerini değiştirebilme yetkisine sahip olduğu”ndan söz edilse de, bu sınırlandırılmış bir yetki(sizlik)den başka bir şey değildir; nihayetinde de “hiç”tir!<br />
Öyleyse “yeni anayasa yapma iddiaları” da bu çerçevede bir komedi değilse nedir ki?<br />
Hayır, “anayasa tartışmaları”nı, “ulusal sol”cuların elitist kaygılarıyla ele alıyor değilim, sözünü ettiğim, altını çizdiğim kapitalist devlet gerçeği…<br />
Yeri gelmişken, halka nizam (ya da ayar) vermekten büyük bir haz alan “ulusal sol”cu tarz-ı siyaset(sizlik) ile aramıza kalın bir çizgi çekmenin gerekliliğini ifade etmeliyim…<br />
Örneğin, “Halkımızın geniş bir bölümü vatandaşlık bilincine ve sorumluluğuna varamamıştır. Bağımsızlık ve özgürlük tutkusunu bilincinde ve vicdanında yakıcı bir şekilde duymamaktadır. ‘Bir ben mi kaldım’, ‘Adam sen de’, ‘Bana dokunmayan yılan bin yaşasın’, ‘Böyle gelmiş böyle gider’ anlayışı yaygındır. Bu anlayış, bir de kişilerin nitelik düzeyi ile birleştiğinde, ülkede tersine ayrım, menfi seleksiyon kısırdöngü yaratıyor, iyiler, kişilikli olanlar dışlanıyor…” “Vatandaşa mikrofon tutsanız, ‘anayasa nedir?’ diye sorsanız, bakalım ne yanıtlar alacaksınız. ‘Cumhur’un anlamını dahi bilmeyen geniş vatandaş topluluğu, anayasayı tanımlayabilirse cidden umut verici bir gelişme olur. Kendimizi, çevremizi aldatmayalım. Yüzde demiyorum binde kaçımız anayasayı şöyle yüzeysel de olsa okudu?” diyen Öztin Akgüc gibi…<br />
“Yeni anayasa tartışmaları” konusunda ne karşılıksız beklentilerim ne de abartılarım olmasa da; elitizmden uzak durmamız gerektiğini düşünüyorum…<br />
Elitizm gibi, karşılıksız beklentiler de bize ait değildir, olmamalıdır…<br />
Mesela “Siyasi hava tahmini doğru çıkarsa bugünkünden daha özgürlükçü bir anayasa ihtimali bulunuyor.” “Türkiye’nin yeni anayasası, yalnızca iç barış bakımından değil, bölgedeki yeni dengelerin kurulması bakımından da önem taşıyor,” diyen Murat Yetkin’in zırvasındaki üzere…<br />
Ya da Orhan Kemal Cengiz’in, “Eğer biz bugün sıfırdan bir anayasa tartışmaya başlayacaksak, hiçbir tabunun arkasına sığınmadan, bu ülkenin bütün yapıtaşlarını tartışabilmeliyiz. Bunlardan yanlış işleyenleri bir kenara bırakabilmeliyiz… İlla bir ulus devlet olacaksak, Yunanlılar, Bulgarlar gibi değil, Amerika gibi bir ulus devlet olmalıyız,” imkânsızlığı ve Mehmet Kamış’ın, “Yeni anayasa, yeni Türkiye” vaazı gibi…<br />
Anayasa(lar), dilek ve temennilerin değil, sınıf mücadelesinin ürünü olan belgelerdir…<br />
“… ‘Fena hâlde liberal’ kardeşlerimizin umutlarını ‘yeni anayasaya’ bağladıkları”[3] ve uzlaşma vurgusunun göklere çıkarıldığı tabloda yeri geldi; altını çizerek aktarayım:<br />
Birincisi: “Dikkat: Anayasa da bir kitaptır.”[4] “Kutsal metinler değildir.”[5]<br />
İkincisi: “Demokrasi, anayasayla kurulmaz.”[6]<br />
Üçüncüsü: Anayasal reformculuğun, ezilenlere kapitalizmin ihyasından başka, aslî katkısı söz konusu olamaz!</p>
<p>ANAYASA NE?</p>
<p>Hayır, hayır anayasayı küçümsüyor falan değilim…<br />
Anayasa ne ise, neye yarıyorsa ondan söz ediyorum; hepsi o kadar!<br />
İşin aslına dair Karl Marx, ‘Louis Bonapart’ın 18 Brumaire’inde bakın neler der:<br />
“Kişisel özgürlüğün, basın özgürlüğünün, düşünce özgürlüğünün, örgütlenme özgürlüğünün, toplanma özgürlüğünün, öğretim ve din özgürlüklerinin vb. üzerine bir anayasa giysisi geçirildi. Böylece özgürlükler her çeşit tehlikeden de korunmuş oldular. Bu özgürlüklerin herbiri Fransız yurttaşının mutlak hakkı ilan ediliyordu. Ama hep şu çekince ile: Bu hak kural olarak, kısıtlanamamakla birlikte, ‘başkalarının eşit hakları ve kamu güvenliği’ ile ya da öteki bireysel özgürlükler ile uyumu sağlayacak yasalar eliyle sınırlanabilir. (…)<br />
Demek ki anayasa, işi, hep ileride anayasayı uygulamak için çıkarılacak organik yasalara bırakmaktadır. Bu yasalar, söz konusu çekinceleri somutlaştırıp, bu sınırsız özgürlüklerin birbirleriyle ve kamu güvenliği ile çatışmasını sağlayacak biçimde düzenleyeceklerdir. Ve sonradan bu yasalar düzenseverlerce öyle bir düzenlenmiştir ki bugün burjuvazi onlardan yararlanırken öteki sınıfların eşit haklarını hiç mi hiç umursamamaktadır.”<br />
Evet, “anayasa ne?” sorusunun en net tanımı bu ve bu kadar!<br />
Ne yalan söyleyeyim: Türkiye’de herkesin dilinde ‘yeni anayasa’ var. İnsanı bunaltan, hummalı ve bir o kadar coşkuyla dile getirilen bir kavram hâlini aldı anayasa.<br />
Anayasal sistem, yalnızca anayasa metninden ibaret olmayan hayli karmaşık bir yapı; metni ise mücadelenin vardığı aşamanın belgesidir; işte o kadar.<br />
Anayasa metinleri, siyasal ve anayasal sorunların ancak bir ayağıdır.<br />
O, bir toplum projesidir; ve sınıf mücadelesinin doğrudan ürünüdür. Yani toplumların çeşitlenen ihtiyaçlarının, sürekli dönüşüm hâlindeki siyasal yapıların ve nihayet yerküredeki sorunların özetidir…</p>
<p>ANAYASA(’NIN COĞRAFYAMIZDAKİ) TARİHİ</p>
<p>Her şey gibi coğrafyamızda anayasanın da bir tarihi var; tıpkı Stefan Zweig’ın, “Tarih tekrarlanmaz, o sadece başarılı bir sanatçı gibi benzerliklerle oynar, hiçbir zaman eskileri tekrarlamaz, hep yeni şeyler yaratır,”[7] saptamasındaki üzere…<br />
İbrahim Özden Kaboğlu’nun, “Cumhuriyet anayasaları, liberal (1924), sosyal (1961) ve neo-liberal (1982) şeklinde ayrımlara tabi tutulabilir,” vurgusunun altını çizerek coğrafyamızda Osmanlıdan bugünlere beş anayasa oluşturulduğunu belirtelim:<br />
i) Kanun-u Esas-i (23 Aralık 1876). 119 Maddeden oluşmuştur. 7 kez değiştirilmiştir (1909-1918).<br />
ii) Teşkilât-ı Esasiye (20 Ocak 1921) 23 maddeden oluşmuştur. 1 Kez değiştirilmiştir.<br />
iii) 24 Anayasası (20 Nisan 1924) 105 Maddeden oluşmuştur. 5 Kez değiştirilmiştir (1928-1937).<br />
iv) 61 Anayasası (Referandumda kabulü 9 Temmuz 1961) 157 Madde ve 22 geçici maddeden oluşmuştur. 7 Kez değiştirilmiştir (1969-1974).<br />
v) 82 Anayasası (“Halk oylaması”yla 7 Kasım 1982) 177 maddeden oluşmuştur. 16 kez değiştirilmiştir.” (1987-2008).<br />
XIX. yüzyılın son çeyreğinde 1876 yılında başlayan anayasa geleneğimize baktığımızda adeta bir anayasa enflasyonu yaşıyoruz. 1876, 1921, 1924, 1961 ve 1982 anayasaları bizlere bir anayasa enflasyonu yaşadığımızı ifade ederken bu anayasaların hiçbirisi sivil toplumun ortak iradesi ve amacına dayalı olarak yapılmış anayasalar değildir&#8230;<br />
Özetle 200 yılı aşan anayasa tartışmalarında, yeni sorunlar yaratma olasılığını da barındıran bir evrenin içinde bulunuyoruz.</p>
<p>AKP REORGANİZASYONU</p>
<p>İyi de verili “anayasa tartışmaları” konusunda ne mi diyeceğiz?<br />
Verili durumda “anayasa tartışmaları”nın öncelikli olarak, asla bir demokratikleşme değil, AKP hattında bir reorganizasyon olarak görmek gerek.<br />
Evet Başbakan Tayyip Erdoğan, 30 Temmuz 2011 tarihli ‘Ulusa Sesleniş’ konuşmasında Türkiye’nin, demokrasinin askıya alındığı bir dönemin olağanüstü şartlarında hazırlanan bir anayasa ile yoluna devam edemeyeceği vurgusuyla, “Demokratik ayıplardan arındırılmış, ayrıştırıcı değil bütünleştirici bir anayasa” mesajını verdi!<br />
TBMM Başkanı Cemil Çiçek, antidemokratik yol ve yöntemlerle hazırlanmış bir anayasa ile Türkiye’nin yoluna devam etmesinin imkânsız olduğunu belirterek, “Anayasa değişikliği, Türkiye’nin en acil, en önemli konusudur” dedi!<br />
Vb’leri, vd’leri…<br />
İyi de bunlar “Niye” mi?<br />
Bu tabloda anımsanması/ anımsatılması gereken Rönesans dönemi yazarlarından François Rabelais’nin ‘Panurge’ün Koyunları’ başlıklı öyküdür.<br />
Milan Kundera, ‘Saptırılmış Vasiyetler’de[8] mizahi durumu açıklarken bu ibretlik öyküyü ele alır:<br />
“Pantagruel’in gemisi açık denizde koyun yüklü bir şileple karşılaşır; gözlüğü başlığına takılı Panurge’ü gören bir celep zıpırlık edip ona boynuzlu muamelesi yapabileceğini sanır. Panurge hemen öcünü alır: Heriften bir koyun satın alıp denize atar; bunu gören öteki koyunlar koyunluk edip hepsi birden denize atlarlar. Tüccarlar şaşırırlar, kimini postundan kimini boynuzlarından yakalayayım derken kendileri de cumburlop denizi boylarlar.”<br />
AKP hattındaki -‘Taraf’lı neo-liberal- anayasal reorganizasyonun öyküsü, ‘Panurge’ün Koyunları’ndan farksızdır…</p>
<p>“DEMOKRAT TÜSİAD” YALANI!</p>
<p>İyi de bunlar böyleyken; “anayasa şampiyonu” kesilen Türk Sanayicileri ve İşadamları Derneği’nin (TÜSİAD), “demokrat” ilan edilmesine ne demeli?<br />
Bunda da şaşırtıcı bir şey yok; bu da ‘Panurge’ün Koyunları’ oyununun bir parçası; hepsi bu kadar…<br />
Aslı Aydın’ın işaret ettiği üzere, “Son yıllarda TÜSİAD’ın dilinde hiç olmadığı kadar özgürlükçü ve barışçıl söylemler dolaşır oldu. Birliği çoğunlukla AKP hükümeti ile işbirliği içinde görsek de, bazen aralarındaki gerilimlere de tanık oluyoruz. Peki nedir TÜSİAD’ın özgürlükçü anlayışı? Nerede başlar nerede biter? Bu konuda en iyi cevap birliğin kendi tarihinde saklıdır.<br />
80’li yıllardan bugünlere gelirken yeniden kurgulanan bir dünya düzeninde emeğin giderek daha da değersizleştirilmek istendiğine ve sermaye patronları tarafından sadece bir maliyet unsuru olarak yeniden tanımlandığına şahit olmaktayız. Bu kapsamda 1980 sonrası dünyada hızla gelişen kapitalizmin yeni liberalizasyon rüzgârı da kapımızı 12 Eylül süreci ile çalmış, darbe ile yıkıp geçmiştir. Sermayenin özellikle 90’lı yıllarda finansallaşması ve ulusal kimliğini kaybetmesi ile bu süreçte örgütlü işçi hareketinin önlenmesi ve sendikasızlaştırılması desteklenmiş, toplusözleşme hakkı elinden alınmıştır. Bu sayede bugünlere geldiğimizde, gelirinin ve haklarının çoğu elinden alınmış, sınıf bilinci yerine etnik ve dini bir kimliğe hapsedilmiş bir işçi kesimi karşımıza çıkmaktadır. Dış dünya ile bağları kopmuş, gelir dağılımında hak ettiği payını kaybetmiş ve hatta onurlu bir yaşamın temeli olan sosyal haklarının çoğundan yoksun bırakılmıştır. Neo-liberal düzenle beraber işçi ve emekçi kesimin örgütlü yapısı zayıflarken, diğer taraftan patronların ve sermaye sahibi muktedir kesimin örgütlülük yapısı güçlenmiş, sınıfsal birliktelikleri sağlamlaştırılmıştır. Terazinin dengesi gün geçtikçe işçiler aleyhine bozulmuş, güç tek bir yerde toplanmıştır. Bu noktada Türkiye’de bu gücün birliği olarak nitelendirebileceğimiz TÜSİAD da, 1971 yılından bu yana arkasına neo-liberalizmin rüzgârını da alarak, Türkiye’de başta ABD ve AB desteği ile kurgulanan küresel kapitalizmin aracılığını yapmıştır. Güçlendikçe ekonomik programın belirlenmesinde söz sahibi olurken, bunun yanında siyasi ve toplumsal dinamiklerin şekillenmesinde de rol oynamıştır. TÜSİAD kuruluşundan bu yana sahip olduğu ideolojiyi, konjoktüre göre her dönem gerek yeni kılıflarla gerek de yeni destekçileri ile bugünlere taşımayı başarabilmiş, güçlenerek her daim gündemde her konuda söz sahibi olma gücüne erişmiştir.<br />
TÜSİAD’ın şöyle bir tarihçesine bakacak olursak günümüze de ayna tutacak duruşuna ve çizgisine tanık olabilmekteyiz. Yıl 1980, 12 Eylül darbe süreci&#8230; TÜSİAD, ilk başkanı Vehbi Koç önderliğinde darbe çığırtkanlığı yapması ve Kenan Evren’e yazılan ‘emrinize amadeyim’ mektubu ile kayıtsız şartsız desteği ile cunta tarafından ‘kamu yararına çalışan örgüt’ unvanına layık görülmüştü. Bu yıllardaki özgürlükçü anlayışı, siyasi ve ekonomik istikrarın sağlanması adına kurulacak bir cunta rejiminden yana olan bu sınıfsal birlik o yıllarda Türkiye burjuvazisinin güçlenmesi adına faşizmin tam ve açık destekçisi olmuştu.”<br />
Bunları unutmak mümkün değil; bir de TÜSİAD’ın “kararsız kasım”lığını!<br />
“O da ne” mi?<br />
TÜSİAD, düşündüğü yeni anayasanın “5 ilkesini”, siparişi verdiği akademisyenlerle açıkladı! Hemen ardından da, başkanları, önerilere tepkiler karşısında geri adım attı.<br />
Özetle TÜSİAD için anayasa dahil her şey piyasa ekonomisine endeksliyken; pazarlığa da tabidir…<br />
Mesela TÜSİAD Yönetim Kurulu Başkanı Ümit Boyner, BDP olmadan anayasa yapım sürecinin sekteye uğrayacağını söylerken; “Kürt Sorunu” da pazarlık konusu ilan ediliyordu!</p>
<p>“İDEOLOJİSİZ” Mİ?</p>
<p>Gelelim: “İdeolojisizlik” yaygarasının koca yalanına…<br />
Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, TBMM açılışında “İdeolojisiz anayasa” vurgusuyla, “Yeni anayasa hiçbir özel fikrin, partinin, ideolojinin ve doktrinin mührünü taşımamalıdır,” derken; Mümtaz’er Türköne de ekliyor: “İdeolojisi olmayan bir anayasa yapacağız… İlk adım: İdeolojilerden arınmak…”<br />
Öncelikle hatırlatalım: “İdeolojisizlik” yaygarası, başlı başına bir “ideoloji”dir!<br />
“Anayasanın ideolojisi olmaz” görüşünün tam tersine, ideolojisiz bir anayasa olmaz…<br />
İdeolojisiz bir anayasa olabilir mi? Eğer gerçekleri retoriğe kurban etmeyeceksek, hayır, yeryüzünde ideolojisiz tek bir kelime, tek bir cümle, tek bir eylem yoktur. İdeolojisizliğin başlı başına bir ideoloji olduğunun örnekleri ise çok fazladır. En çarpıcı örnek Avrupa Birliği’nin güç bela, pek çok ülkede halk onayından kaçırılarak kabul edilen anayasasıdır. Bu anayasaya itirazların nedeni “serbest piyasa ekonomisini” anayasa hükmü hâline getirmesi, yani anti-demokratik bir ideolojiyi sahiplenmesiydi.<br />
Bunların altını çizip ekleyelim: Anayasa meselesinde Latince deyimle, “tabula rasa” ya da “boş levha” yaklaşımlarının bir karşılığı yoktur, olamaz da!</p>
<p>“DEĞİŞ(E)MEZ” TÜRKÇÜLÜK!</p>
<p>Onlar, “İdeolojisi olmayan bir anayasa yapacağız,” derken; İbrahim El Beyumi Ganim’nin, “Kutsal değişmezler”[9] diye betimlediği el sürülemezlerden, “kırmızı çizgiler”den de söz etmeyi ihmal etmiyorlar…<br />
Özetle mesele şu: Anayasa’nın 4. maddesi “Anayasanın 1. maddesindeki Devletin şeklinin Cumhuriyet olduğu hakkındaki hüküm ile, 2. maddesindeki Cumhuriyetin nitelikleri ve 3. maddesi hükümleri değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif edilemez” der.<br />
Bu böyle olunca “tartışma” nafile oluyor!<br />
Örneğin MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, “Yeni anayasada etnik kimlikler tanımlanacak mıdır? Mahalli dillerin anayasaya sokulması için bir niyet ve çaba gösterilecek mi? Eğitim ve öğretim dili olması yönünde tavır alınacak mı? Türk kimliği esnetilecek mi? Anayasa’nın 66. maddesindeki ‘Türk devletine vatandaşlık bağıyla bağlı olan herkes Türk’tür’ ifadesinden ödün verilecek mi? Üniter yapı sulandırılacak mı? Anayasanın başlangıç maddeleri değiştirilecek mi? İlk 3 maddenin kilidi olan 4. madde hakkındaki plan nedir?” diye haykırması bundandır…<br />
Sadece bu mu? Hayır “ulusal sol”cu Ataol Behramoğlu da Devlet Bahçeli’den farksız:<br />
“Yeni anayasa tartışmalarının odağında, 82 Anayasası’nın (‘değişmezliği’ dördüncü madde ile hükme bağlanmış) ilk üç maddesinin yer alacağı görülüyor&#8230;<br />
Bu maddelerin birincisi ve üçüncüsü, 61 Anayasası’ndaki ‘Devletin dili Türkçedir’ ifadesinin, yapılan bir ekle 82 Anayasası’nda ‘Devletin resmi dili Türkçedir’ biçimini almış olması dışında birbirinin aynıdır.<br />
Her iki anayasanın, (82 Anayasası’nda daha uzun yazılmış olan) ikinci maddeleri arasında içeriğe ilişkin tek fark, 82 Anayasası’nda ‘Atatürk milliyetçiliği’ tanımının yer alması&#8230;<br />
Türkiye’nin, farklı etnik kimliklerin yüzyıllar içinde kaynaşarak oluşturduğu bir ulus devlet olduğu, tarihsel, sosyal, hukuksal bir gerçektir&#8230;<br />
‘Türklük’ kavramı da, anayasada yer alsa da almasa da, yurttaşlık kavramına indirgenemeyecek önemdedir ve herhangi bir etnik kimliğin adı değil, ulusu birleştiren bir üst kavramdır&#8230;”<br />
Nedir bu “Atatürk Milliyetçiliği”?<br />
“Sormakta yarar var: Bu ülkede herkes Atatürk milliyetçisi olmak zorunda mı?<br />
Hayır değil.<br />
Eğer bu rejime demokrasi diyorsak, herkesin ‘Atatürk milliyetçiliği’ni benimsemesi söz konusu olamaz.<br />
Ayrıca Atatürk milliyetçiliği nedir ki? Tarifinde anlaşmak mümkün mü?<br />
Hiç sanmıyorum.<br />
Bu memlekette herkes kendi meşrebine göre bir tarif yapar, yapmıştır, Atatürk ve milliyetçilik konusunda.<br />
12 Eylül darbesinin ürünü olan bu anayasanın ikinci maddesinde, ‘Atatürk milliyetçiliğine bağlı devlet’ diye yazar.<br />
Üstelik bu bir ‘kırmızı çizgi’dir.<br />
Anayasa der ki:<br />
‘Değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif edilemez.’<br />
Olacak şey mi?<br />
Herkes bu memlekette Atatürk milliyetçisi olacaksa, herkes Atatürk milliyetçiliğini benimseyecekse, o zaman buna demokrasi denebilir mi?”[10]<br />
“Yeni Anayasa” derken; Kemalizm’den, Türkleştirmeden vazgeçmeyen ve “ideolojisiz” diye sunulan bir dayatmadan söz ediyoruz!<br />
Böyle bir şey olabilir mi? Kabullenilebilir mi? Elbette “Hayır”!</p>
<p>ÖZETLE İŞİN ASLI ASTARI!</p>
<p>“İyi de ne yapmalı” mı?<br />
Bakın bu konuda “Yeni Anayasa veya ‘Hiç Bir Şeyi Değiştirmemek İçin Her Şeyi Değiştirmek’…” başlıklı yazısında Fikret Başkaya nelere dikkat çekiyor…<br />
“Kimse ‘sivil anayasa’ ne menem bir şeydir, sivil anayasa diye bir şey olur mu, ya da neden anayasa kelimesinin önüne bir niteleme sıfatı ekleme gereği duyuluyor, neden böyle bir ideolojik manipülasyona baş vuruluyor sorusunu sormayı akıl etmiyor. Söylenmek istenen her hâlde şu: mevcut anayasa askerler tarafından yapıldı, militer bir anayasadır, dolayısıyla sivil ve tabii demokratik değildir. Bu sefer anayasa siviller tarafından yapılacak ve ‘sivil’ ve ‘demokratik’ olacak&#8230; Sivil olmak veya olmamak, kıyafet farklılığına indirgenecek bir şey midir? Tipik bir ‘disiplin yönetmeliğine’ benzeyen 1982 anayasasının arkasında, bir NATO ordusu olan TSK olsa da, anayasayı hazırlayanlar üniformalı değildi&#8230; Akademinin anlı-şanlı anayasa profesörleri ve cunta tarafından tayın edilmiş sivil giyimli Danışma Meclisi’nin ‘seçkin’ üyeleriydi&#8230; Üstelik referanduma sunulup, halkın ‘onayı’ da alınmıştı&#8230; Sanırsınız ki, anayasayı askerler kendileri için yaptı!<br />
Diyelim ki, 1982 anayasasını üniformalı unsurlar yaptı ama ondan sonra defalarca TBMM’ye seçilen üniformasızlar 30 yıl boyunca bu anayasayı neden sorun etmedi? Neden anayasanın askerî üniformasını çıkarmak için kılını kıpırdatmadı? Neden anayasayı ‘sivilleştirme’, ‘demokratikleştirme’ gereği duymadılar? Bir şey daha, cunta anayasasının yürürlüğe girdiği 1982’den bu yana 17 defa anayasa değişikliği yapıldı ve geçiçi hükümler dahil 177 maddelik anayasanın tam 119 maddesi değiştirildi&#8230; Demek ki, geçen zamanda anayasanın yaklaşık yüzde70’i ‘yenilenmiş’&#8230; Eğer değişiklik ve ‘yenilik’ olumlu bir anlam taşıyorsa, bu, yüzde70 oranında bir ‘sivilleşme’, ‘demokratikleşme’, velhasıl ‘iyileşme’ anlamına gelmez miydi? Eğer yapılan değişiklikler [yenilikler!] demokratikleşme demeye geliyorduysa, o zaman yeni anayasa yapmak yerine geri kalan 58 madde de gözden geçirilerek Türkiye ‘sivil’ ve ‘demokratik’ bir anayasaya kavuşmaz mıydı&#8230;<br />
O hâlde üç şey: Birincisi, bir rejimin anayasal olması, anayasasının olması, onun demokratikliğinin güvencesi değildir. Esasen anayasalar demokrasiyle değil, nasıl yönetebiliriz, nasıl aldatıp-oyalayabiliriz, sorusuyla, velhasıl ‘Teşkilât-ı Esâsiye ile ilgilidir… Kaldı ki, Kadir Cangızbay’ın isabetli tespitindeki gibi: ‘Demokratikleşme, bir süreçtir; doğrudan yasa ve anayasayla gerçekleşmez; başka bir ifadeyle, yolu önceden çizilmez; karşılaştığı engeller kaldırılarak yolu açılır’.[11]<br />
Bir maddenin anayasada yer alması yeterli değildir. Anyasanın varlık nedeni egemen sınıfların nasıl yönetebiliriz, haklar alanını nasıl daraltabiliriz, nasıl aldatıp-oyalayabiliriz&#8230; sorusuyla ilgili olduğu sürece, istediğiniz kadar anayasada ‘demokrasiyle uyumlu’ maddeler bulunsun, pratikte bunların hiç bir kıymet-i harbiyesi yoktur. Bilindiği gibi, anayasalar birer üst metindirler. Uygulama alanına kanunlar yoluyla inerler ve anayasada tanınan veya formüle edilen hakların kanunlarla geri alınması yaygın bir gelenektir…<br />
Aslında kapitalizm dahilinde anayasaların demokrasinin önkoşulu olduğu tartışmalıdır ama demokrasinin önünü kesmek için gerekçe oluşturdukları kesindir. Böylece, demokratik talepler, hak talepleri ‘anayasa’ gerekçe gösterilerek geri çevrilebiliyor veya savsaklanabiliyor. Tabii anayasada değişiklik yapmak da zorlaştırılır ki, egemen sınıfların işine gelmeyen muhtemel bir değişikliğin önü kesilsin&#8230; Oysa, istenirse, anayasaya dokunmadan da, kanunlarda yapılacak değişikliklerle kısmî bir demokratikleşme pekâlâ mümkündür.<br />
O hâlde sadede gelebiliriz. Egemen sınıfların çıkarı, demokratik haklar alanının, genel olarak da haklar alanının olabildiğince daraltılmasını gerektirir. Egemen sınıflar hiçbir şeyden eşitlik, özgürlük ve demokrasiden korktukları kadar korkmazlar ama söylem farklıdır&#8230;<br />
Anti-demokratik bir şekilde oluşmuş bir parlamento demokratik bir anayasa yapabilir mi? Herşey tepeden tırnağa anti-demokratik iken, hangi mucizenin sonucu demokratik bir anayasa ortaya çıkacak. Söz konusu siyasi partilerin kendilerinin demokratik bir yapısı ve işleyişi söz konusu mu? Bu partiler esasen parti başkanlarının birer şirketine benzemiyor mu?<br />
Gerçekten demokratik bir anayasa, ancak anayasa yapma sürecine demokrasiye ihtiyacı olan toplum sınıflarının etkili ve kalıcı katılımı ve müdahalesiyle mümkün olabilir. Bunun için de her kesimin ağırlıyla orantılı bir kurucu meclisin oluşturulması gerekir. Bu da kitle hareketinin yükselmesini ve politikleşmiş bir tartışma ortamını varsayar. Bu önkoşulların oluşmadığı koşullarda yapılan ve yapılacak hiçbir anayasanın demokratikliğinden söz edilemez. Aksi hâlde mevcut parlamentodan demokratik bir anayasa beklentisi içine girmek olsa olsa liberal medyatik aydınların bir kuruntusu olabilir&#8230;<br />
Son bir soru da şu olabilir: Yeni anayasa neden şimdilerde gündeme getiriliyor? Rejimin yeni bir yapılanmaya ve yeni bir meşruluk zeminine, tabi zaman kazanmaya ihtiyacı olduğu için&#8230; Böylece eski şarabı yeni şişede sunma imkânını kavuşmayı umuyorlar&#8230; Eğer öyleyse, yapılacak ‘yenilik’, hiçbir şeyi değiştirmemek için her şeyi değiştirmenin ötesinde bir anlam ifade etmeyecektir&#8230;”<br />
Evet, işin aslı astarı budur…</p>
<p>NİHAYET</p>
<p>Nihayet diyeceklerimi noktalamak gerekirse; “Cumhuriyeti cumhuriyet yapan yurttaşlardır,” diyen Mark Twain, anayasa konusunda da bize olması gerekeni bir kez daha anımsatır…<br />
Halkın doğrudan katılımı olmadan anayasa olmaz…<br />
Onun için de halkın doğrudan katılımı engelleyen, dıştalayıcı otoriter burjuva birikim rejimlerinin sürdürülemezliği kapsamında anayasalar nafile bir oyundur…<br />
Örneğin “Macaristan artık bir demokrasi değildir!” diyen Tamas Miklos, bu tespiti -özetle- şöyle gerekçelendiriyor:<br />
“Yeni anayasanın iki temel vasfı var. Birincisi neo-muhafazakâr yapı. Bu yapı itibarıyla, sosyal haklar askıya alınıyor. Sosyal adalet kavramı yok ediliyor, eşitsizlik pompalanıyor. Neo-muhafazakâr çatı, ‘otoriter yapı’ ile tamamlanıyor. ‘Otoriter yapı’, bütün gücü yürütmede topluyor. Kontrol ve denge mekanizmaları budanıyor, ifade özgürlükleri sınırlandırılıyor. Sosyal devlet anlamında devletin rolü küçültülürken baskı/düzen bağlamında devletin rolü büyüyor&#8230; Ve ileride anayasanın değiştirilmesi imkânsız kılınıyor. Anayasanın belirlediği seçim yasası, siyasi partilere bundan böyle parlamentoda (anayasayı değiştirmek için gerekli olan) üçte ikiye erişmeyi olanaksız kılıyor&#8230; Evrensel insan hakları beyannamesinde ‘doğuştan kazanılmış’ sayılan haklar üstelik, yeni anayasa itibarıyla -toplum yararı koşulu gözetilmek suretiyle- ‘devletin takdirine’ bırakılıyor. Doğal hakların yerini ‘devletin bahşettiği haklar’ alıyor.<br />
Sınır ötesi Macarlara ‘yurttaşlık hakkı’ tanınırken, Macar azınlıklarının ‘anadili’ gibi haklarına referans yapılmıyor. Vatandaşlık, ‘etnik köken’ üzerinden tanımlanıyor&#8230;”[12]<br />
Tablo net değil mi?<br />
Sürdürülemez kapitalist düzenin ötesindeki imkânları harekete geçirmek, yani “imkânsız” denilene yönelmek gerek…<br />
Bunun için, “İlerlemek varlığı biriktirmektir,”[13] diyen Jose Ortega Y Gasset’nin…<br />
“Günümüzde politik değişimin önündeki engel, ironik bir biçimde insanlık tarihinin berbatlığının getirdiği kötümserlik değil, akılsız bir biçimde gelişme düşkünlüğüdür”[14] gerçeğini hepimize anımsatan Terry Eagleton’ın…<br />
Nihayet “İlerleme, mantıksız insanların eseridir,” diye haykıran George Bernard Shaw’un haykırışına kulak vermek gerek…</p>
<p>2 Kasım 2011 09:40:33, Ankara.</p>
<p>N O T L A R<br />
[*] Kaldıraç, No:128, Ocak 2012…<br />
[1] Thomas Hardy.<br />
[2] T. Adorno.<br />
[3] Güray Öz, “O Segâh Şarkı”, Cumhuriyet, 31 Ağustos 2011, s.6.<br />
[4] Kürşat Başar, “Dikkat: Anayasa da Bir Kitaptır”, Cumhuriyet, 29 Mart 2011, s.9.<br />
[5] Seyfettin Gürsel, “Anayasalar Kutsal Metinler Değildir”, Radikal, 29 Mart 2011, s.25.<br />
[6] Kadir Cangızbay, “AKP’nin ‘Az Sonra’sı: Yeni Anayasa”, Birgün, 27 Ağustos 2011, s.9.<br />
[7] Stefan Zweig, Geleceğe Güven: Denemeler 1909-1941, Çev: Ahmet Arpad, Everest Yay., 2011.<br />
[8] Milan Kundera, Saptırılmış Vasiyetler, Çev: Özdemir İnce, Can Yay.<br />
[9] İbrahim El Beyumi Ganim, “Türkiye Anayasası Bize Örnek mi?”, El Ehram, 24 Temmuz 2011.<br />
[10] Hasan Cemal, “Herkes ‘Atatürk Milliyetçisi’ Olmak Zorunda mı?”, Milliyet, 18 Ekim 2011, s.17.<br />
[11] Kadir Cangızbay, ‘… ‘Sivil Anayasa’ İşportacıları’, Birgun, 9 Nisan 2011.<br />
[12] Nilgün Cerrahoğlu, “Avrupa’da Hortlayan ‘Faşizm Dalgası’…”, Cumhuriyet, 23 Nisan 2011, s.15.<br />
[13] Jose Ortega Y Gasset, Sistem Olarak Tarih, çev: Neyyire Gül Işık, İş Bankası Kültür Yay., 2011.<br />
[14] Terry Eagleton, Kötülük Üzerine Bir Deneme, İletişim Yayınevi.</p>
<div class="addthis_toolbox addthis_default_style addthis_32x32_style" addthis:url='http://www.atik-online.net/2012/01/anayasa-soylencelerinin-asli-astari/' addthis:title='“ANAYASA” Söylencelerinin Aslı Astarı[*] ' ><a class="addthis_button_preferred_1"></a><a class="addthis_button_preferred_2"></a><a class="addthis_button_preferred_3"></a><a class="addthis_button_preferred_4"></a><a class="addthis_button_compact"></a></div>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.atik-online.net/2012/01/anayasa-soylencelerinin-asli-astari/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Yugoslavya Ne Kadar Uzak?[*]</title>
		<link>http://www.atik-online.net/2012/01/yugoslavya-ne-kadar-uzak/</link>
		<comments>http://www.atik-online.net/2012/01/yugoslavya-ne-kadar-uzak/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 17 Jan 2012 21:13:58 +0000</pubDate>
		<dc:creator>AHM</dc:creator>
				<category><![CDATA[Köşe Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[Sibel Özbudun]]></category>
		<category><![CDATA[kadar]]></category>
		<category><![CDATA[ne]]></category>
		<category><![CDATA[uzak]]></category>
		<category><![CDATA[yugoslavya]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.atik-online.net/?p=11954</guid>
		<description><![CDATA[SİBEL ÖZBUDUN &#124; 17 &#8211; 01 &#8211; 2012 &#124; “Ziman derîyê dil e.”[1] / “Gava hîv hiltê her tişt dertê rastê.”[2] “Kol kırılır yen içinde,” “İyilik yap, denize at, balık bilmezse Halik bilir,” “Hayır dile komşuna, hayır gele başına”, “Alma mazlumun ahını, çıkar aheste aheste” toplumundan ne zaman “Ilahi adalet diye bisey var dimi? Bu [...]<div class="addthis_toolbox addthis_default_style addthis_32x32_style" addthis:url='http://www.atik-online.net/2012/01/yugoslavya-ne-kadar-uzak/' addthis:title='Yugoslavya Ne Kadar Uzak?[*] ' ><a class="addthis_button_preferred_1"></a><a class="addthis_button_preferred_2"></a><a class="addthis_button_preferred_3"></a><a class="addthis_button_preferred_4"></a><a class="addthis_button_compact"></a></div>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.atik-online.net/wp-content/uploads/2011/12/sibelozbudun.jpg" rel="lightbox[11954]" title="sibelozbudun"><img class="alignleft size-thumbnail wp-image-11181" title="sibelozbudun" src="http://www.atik-online.net/wp-content/uploads/2011/12/sibelozbudun-100x100.jpg" alt="" width="100" height="100" /></a>SİBEL ÖZBUDUN | 17 &#8211; 01 &#8211; 2012 | <em>“Ziman derîyê dil e.”[1] / “Gava hîv hiltê her tişt dertê rastê.”[2]</em><span id="more-11954"></span></p>
<p>“Kol kırılır yen içinde,” “İyilik yap, denize at, balık bilmezse Halik bilir,” “Hayır dile komşuna, hayır gele başına”, “Alma mazlumun ahını, çıkar aheste aheste” toplumundan ne zaman “Ilahi adalet diye bisey var dimi? Bu ibneler aylardir bizim evlatlarimiz sehit oldukca sevinmediler mi? vatan topragi ama uzulmedim hic [@ugurakyay]”, “Depreme hiç üzülmedim işim yokta ölen kürtleremi üzülücem. Şehit hakkı bu ee etme bulma dünyası şekerim <img src='http://www.atik-online.net/wp-includes/images/smilies/icon_smile.gif' alt=':)' class='wp-smiley' />  [@BetuulOzkan]” “Ilahi adalet… Biz veremiyoruz cezalarini ama ALLAH veriyor..! Beter olsunlar hic üzülmedim [@selentox]; “vanda deprem kürtlere ölüm amk cocukları geberin amk size su veren devlet su işleri başkanının da amk [@JeLiBoNss]”[3] toplumuna dönüştük?<br />
Van’ın bebelerinin, ihtiyarlarının, kadınlarının iskambil kuleler gibi çöken binaların tozu dumanı altında can pazarı yaşadığını, enkaz altında kalmaktan bir şekilde kurtulanların eksi beşe varan ısıda çadırlarda sabahladığını televizyon ekranlarında izleyip de yardım kolilerine bayrak, taş, sopa, jartiyer, pullu, payetli abiye giysi, parmak arası terlik, mini etek koymak[4] için hangi milliyetçilik okulundan mezun olmak lazım?<br />
Her dem haklı, her dem mağrur, her dem mağdur, hep hakkı yenilmiş bu nobranlık, Tanrı’yı kendi partizanlığının tetikçisine indirgeyen bu hodbinlik, anaakım medyanın önüne her koyduğunu sorgusuz sualsiz yiyip de, tavizsiz bir külyutmaz edasıyla “hazırgiyim” fikirlerin yaygaracılığına soyunan bu “cinfikirlilik”… ne zaman damgaladı bu toplumun insan(cık)larını?<br />
“Devlet aklı” nicedir piyasa ekonomisi ile elele verdi, bu toplumda akl-ı selim, empati, insancıllık, serinkanlılık adına ne varsa çürütüyor…<br />
[“Piyasa ekonomisi mi, o da nereden çıktı?” dediğinizi duyar gibiyim. Sade, mütevekkil, gösterişten uzak durmaya itinalı, iddiasız, “ensesine vur, lokmasını al”, “hak/kadirbilir” ortalama T.C. yurttaşından, önündekini çiğneyerek yükselmeyi marifet bellemiş, tekbenci, medya arsızı, açgözlü, önüne gelene efelenmeyi tek yordam bilen, doymak bilmez hilkat garibelerini çıkarmak için az mı Özalizm gerekti?]<br />
1990’larda Kürt dağlarında PKK’ye karşı savaşanların oğulları bugün askerliklerini Çukurca’da, Gediktepe’de, Şemdinli’de ateş hattında yapıyorlarsa, “kanı kanla yuğmazlar” bilincine erişmek için daha kaç kuşak askeri “Şehitler ölmez vatan bölünmez” fatihalarıyla toprağa vermek gerekecek?<br />
Erdal İnönü ile Süleyman Demirel’in el ele Diyarbakır’da sahneye çıkıp âlayişli “Kürt realitesini tanıyoruz” deklarasyonlarından, geçtiğimiz yılın şarkıcılı-türkücülü “Kürt açılımı”na; Mehmet Ağar’ın “Bin Operasyon”undan Tayyip Erdoğan’ın “Kürt sorunu bitmiştir”ine, bilekleri kelepçeli, gözlerimizin önüne sıra sıra dizilen KCK sanıklarına, öfori ile nefret arasında gidip gelen duygusal salınımlar öyle görünüyor ki, bir süredir “millî hassasiyet” düzeyi yüksek yurttaşların sinirlerini laçka etmiş durumda.<br />
Manşetlerinden, ekranlarından nefret söylemini üzerimize boca eden “anaakım medya” bu yangına körükle gitmekten sapkın bir zevk alıyor, adeta:<br />
[Belki biliyorsunuz; Hrant Dink Vakfı’nın hazırladığı “Medyada Nefret Söylemi İzleme Raporu”nun yedincisi geçtiğimiz günlerde yayınlandı. Mayıs-Ağustos 2011 döneminde ulusal ve yerel medyada yayınlanan nefret söylemi içeren haberlerin analizi yapılan raporda, etnik ve dini grupları hedef alan 41 köşe yazısı ve haber içeriği yer alıyor. Etnik grupları hedef alan haberlerin büyük çoğunluğu Ermeni ve Kürtleri hedef alırken, dini gruplarda ise ilk sırada Hıristiyanlar ve Yahudilere yönelik nefret söylemleri yer alıyor. Raporda, geçtiğimiz dört aylık dönemde en fazla hedef alınan grup Hıristiyanlarken, bu dönemde en çok Kürtler ve Ermenilerin hedef alındığı belirtilmekte.[5]]<br />
Sokaklarda Kürtçe konuşan gençlere saldıran, şehit cenazelerinin ardından BDP binalarına polis eliyle Türk bayrağı asan,[6] sahnedeki solistten Kürtçe türkü isteyen seyirciye kurşun yağdıran, Facebook hesabında “PKK piçlerin ölü leşleri” videolarını paylaşıma sokan, sosyal medyada depremzedelere “Beter olun inşallah! / Şehitlerin kanı yerde mi kalacaktı? / İnşallah daha büyük şiddetle olur taş üstünde taş kalmaz! / Allah’ım sen çok büyüksün bu daha uyarı. / Orda yaşayan herkes ölmeyi zaten hak ediyor. / Allah Diyarbakır’a da nasip eder inşallah / Valla yerle bir olsa beş kuruş vermem. Van’lıya para göndereceğime sokak köpeklerine mama alır yediririm. Hiç olmazsa ihanet etmez”[7] talkını veren saldırgan aymazlık, “Kürt sorunu”nu bir iç boğuşma zemine çekmekte olduğunun ne denli farkındadır, kestirmek zor.<br />
Veya Kürt siyasetinin “ya PKK terörünü lanetle, ya da köteğe, tutuklanmalara, yasaklara, cezaevlerine, bastırılmaya razı ol” çıkışsızlığına mahkûm kılınmasının, dağları bombalanmış, ormanları yakılmış, evlatları tecavüze uğramış, köyleri sürgün, her ailesinde birkaç ölü, birkaç cezaevi bulunan, dili tutsak Kürt düşkırıklığı nezdinde Kandil yolunu giderek daha meşru, özgürleştirici ve haklı kıldığını Fırat’ın batısı ne kadar görebilmektedir?<br />
TV ekranlarından, gazete sayfalarından, internet sitelerinden taşan sivil, yaygın, derin öfke, toplum psikolojisinin “nihaî bir hesaplaşma” mantığına kilitlenmekte olduğunu gösteriyor.<br />
Klavye başında nefret söylemini yeniden ve yeniden üretmek, kolay ve ucuz kahramanlıktır, en hafif tanımıyla. Ama sokaklarında Kürtlerle Türklerin boğazlaştığı, dükkânlara bir gece önceden çarpı işareti konulan, kadınların toplu tecavüzlere maruz kaldığı, işkenceye uğramış bedenlerin dere boylarından toplandığı, yollarında çetelerin kimlik denetimi yaptığı, evlerin kundaklandığı bir ülkede yaşamak zorunda kalmak, dayanılmayacak kadar ağır…<br />
Tam da bunun için Stefan Zweig’ın şu uyarılarını anımsamalı, anımsatmalıyız:<br />
“Ülkemizde vatanseverlik, Kayseri sevmek demektir. Bu güzel, fakat tuhaf oyunun acıklı bir yanı vardır. O da, birlikteliğin özlemini çeken insanların yaşamın anlamını hep geçmişte aramasıdır. Geleceği kimse düşünmez. Öteki toplumlar ileriye bakarken bizler coşkuyu, arkamıza dönüp geçmişte arıyoruz. Ve bu tehlikeli bir imgedir…<br />
“Ülkü uğruna milyonları ölüme yollamak, yığınları şehit etmek ve onun bir alınyazısı olduğunu sanmaksa, sadece canice bir yanılgıdır&#8230;<br />
Şu günlerde insanlık bir çelişki içinde&#8230; Peşinden gidilen bir ideal mi, yoksa insan yaşamı mı daha değerli? Her insanın yaşam hakkı vardır, en önemli olan da budur. İnsan bu hakkını istediğinde koruyabilir ve istediğinde inancı uğruna feda edebilir&#8230;<br />
Şu günlerde sürekli bir ülküler ticareti, ülküler ve insan yaşamı vurgunculuğu yaşıyoruz. Bu arada da politize olan duygular insancıllıklarını yitiriyor, iflas ediyorlar.”[8]<br />
Unutmamalı; Yugoslavya hiç de uzağımızda değil…</p>
<p>3 Kasım 2011 11:02:21, Ankara.</p>
<p>N O T L A R<br />
[*] Kaldıraç, No:128, Ocak 2012…<br />
[1] “Dil yüreğin kapısıdır.” (Laz (Megrel) Atasözü.)<br />
[2] “Ay doğunca her şey ortaya çıkar.” (Süryani Atasözü.)<br />
[3] Aktaran: Baskın Oran, “Van Depremi ‘Türk’e Ayna Tuttu”, Radikal İki, 29 Ekim 2011.<br />
[4] Pınar Öğünç, “Ne Faşizm ne de Şuursuzluk Doğal Afettir”, Radikal, 28 Ekim 2011, s.6.<br />
[5] “Medyada Nefret Kürtleri ve Ermenileri Hedef Aldı”, Bianet, 31 Ekim 2011<br />
[6] “Osmaniye’de 2 polis memurunun şehit edilmesinin ardından BDP binası önünde toplanan bir grup vatandaş tepki gösterirken polis de çatıya çıkarak dev Türk bayrağı astı.” (Mehmet Okur, “Polis BDP Binasına Türk Bayrağı Astı”, Hürriyet, 29 Ekim 2011.)<br />
[7] Aktaran: Onur Aksoy, “Faşizme ‘Van’ Minüt!”, Birgün, 27 Ekim 2011.<br />
[8] Stefan Zweig, Geleceğe Güven: Denemeler 1909-1941, Çev: Ahmet Arpad, Everest Yay., 2011.</p>
<div class="addthis_toolbox addthis_default_style addthis_32x32_style" addthis:url='http://www.atik-online.net/2012/01/yugoslavya-ne-kadar-uzak/' addthis:title='Yugoslavya Ne Kadar Uzak?[*] ' ><a class="addthis_button_preferred_1"></a><a class="addthis_button_preferred_2"></a><a class="addthis_button_preferred_3"></a><a class="addthis_button_preferred_4"></a><a class="addthis_button_compact"></a></div>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.atik-online.net/2012/01/yugoslavya-ne-kadar-uzak/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Alman Devrimi ve Rosa Luxemburg</title>
		<link>http://www.atik-online.net/2012/01/alman-devrimi-ve-rosa-luxemburg/</link>
		<comments>http://www.atik-online.net/2012/01/alman-devrimi-ve-rosa-luxemburg/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 12 Jan 2012 22:55:28 +0000</pubDate>
		<dc:creator>AHM</dc:creator>
				<category><![CDATA[Köşe Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[Volkan Yaraşır]]></category>
		<category><![CDATA[alman]]></category>
		<category><![CDATA[devrimi]]></category>
		<category><![CDATA[luxemburg]]></category>
		<category><![CDATA[rosa]]></category>
		<category><![CDATA[ve]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.atik-online.net/?p=11877</guid>
		<description><![CDATA[VOLKAN YARAŞIR &#124; 12 &#8211; 01 &#8211; 2012 &#124; “Alman Devrimi’nin yokluğunda yenilgiye mahkumuz.” (Lenin, Ocak 1918) “Legalitenin prangaları altında hazırlanan bir genel grev, önceden cephanesi denize atılan toplarla savaş gösterisinde bulunmaya benzer. Yumruğu cebindeyken tehditte bulunmaktan…değil, bir politik egemenliği canı pahasına savunan bir sınıf, bir çocuk dahi korkmaz.” (Rosa Luxemburg)  “Devrimler yarım işleri, uzlaşılırı, [...]<div class="addthis_toolbox addthis_default_style addthis_32x32_style" addthis:url='http://www.atik-online.net/2012/01/alman-devrimi-ve-rosa-luxemburg/' addthis:title='Alman Devrimi ve Rosa Luxemburg ' ><a class="addthis_button_preferred_1"></a><a class="addthis_button_preferred_2"></a><a class="addthis_button_preferred_3"></a><a class="addthis_button_preferred_4"></a><a class="addthis_button_compact"></a></div>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.atik-online.net/wp-content/uploads/2009/03/volkanyarasir.jpg" rel="lightbox[11877]" title="volkanyarasir"><img class="alignleft size-thumbnail wp-image-1267" title="volkanyarasir" src="http://www.atik-online.net/wp-content/uploads/2009/03/volkanyarasir-100x100.jpg" alt="" width="100" height="100" /></a>VOLKAN YARAŞIR | 12 &#8211; 01 &#8211; 2012 |<em> “Alman Devrimi’nin yokluğunda yenilgiye mahkumuz.” (Lenin, Ocak 1918)</em><span id="more-11877"></span></p>
<p><em>“Legalitenin prangaları altında hazırlanan bir genel grev, önceden cephanesi denize atılan toplarla savaş gösterisinde bulunmaya benzer. Yumruğu cebindeyken tehditte bulunmaktan…değil, bir politik egemenliği canı pahasına savunan bir sınıf, bir çocuk dahi korkmaz.” (Rosa Luxemburg)</em></p>
<p><em> “Devrimler yarım işleri, uzlaşılırı, eğilmeyi ve sokulmaları tanımaz. Devrimlerin açık nişangaha, net ilkelere, kararlı yüreklere ihtiyacı vardır.” (Rosa Luxemburg, Aralık 1918)</em></p>
<p>1918-1923 Alman Devrimi, tarihe “gerçekleşmeyen” devrim olarak geçti.* 5 yılı kapsayan bu süreçte, Almanya’da aralıklarla yaşanan devrimci durumlara karşın, işçi kitlelerinin mücadelesine nüfuz edecek, bu mücadeleye yön verecek ve şekillendirecek güçlü ve yaygın bir devrimci partinin olmaması, devrimin yenilgisini kaçınılmaz kıldı.</p>
<p>Kasım 1918 ve Ocak 1919 ayaklanmalarında, işçi ve asker konseylerinin kurumsallaştırılamaması, Kapp Darbesi sonrası oluşan koşulların lehte kullanılamaması ve yeterli düzeyde değerlendirilememesi, KPD-Alman Komünist Partisi’nin Mart 1921 ayaklanmasında konjonktürden yararlanılamaması, gücünü abartarak erken müdahale etmesi ve bu olumsuzluğun etkisiyle 1923’te tereddütlü davranması, “gerçekleşmeyen” devrimin zeminlerini ördü.</p>
<p>Alman Devrimi, reformizmin ihanetini, reform ve devrim arasında uzlaşma aramanın kaçınılmaz trajedisini göstermesi açısından derslerle dolu oldu.<br />
Alman devrimci solu, sosyal demokrasiye karşı 1912’den beri ilkeli bir muhalefet sürdürmesine, bunu izleyen süreçte, 1914’te SPD-Alman Sosyal Demokrat Partisi’nin ihanetinin açığa çıkmasına ve 1916’da bir grup -Spartakistler Birliği- oluşturmasına rağmen, SPD içinde kalarak, sosyal demokrasiden gerektiğinde kopamadı, disiplinli, ortak politikalara sahip devrimci bir partiyi zamanında oluşturamadı.</p>
<p>1918-1923 “devrim yılları” arasında, işçi hareketiyle bütünleşmiş reformizmin hegemonyasını parçalayacak, devrimci bir partinin olmamasının sıkıntıları şiddetle hissedildi.</p>
<p>Alman Devrimi, devrimde öznel öğe ve iktidar sorununu yakıcı olarak ortaya koydu.</p>
<p>Alman Devrimi’nin yenilgisi daha büyük bir yenilgiye kapı aralayarak, Hitler faşizmine giden yolu açtı. Bu yenilgi aynı zamanda Ekim Devrimi’nin gelişimini de etkiledi. Dünya devrimi yalıtıldı. Çünkü Ekim Devrimi dünya devriminin bir parçası, bir başlangıç noktasıydı. Ekim Devrimi ulusal sınırlara hapsoldu.</p>
<p>“Gerçekleşmeyen” Alman Devrimi, her şeye rağmen gelişmiş kapitalist bir ülkede devrimin olanaklı olduğunu göstermesi açısından büyük önem taşıdı.<br />
Alman Devrimi’nin en önemli adı Rosa Luxemburg’tu. Onun ideolojik-teorik mimarisi aynı zamanda devrimin yoluydu.</p>
<p>Alman Devrimi’nin her momenti Rosa’nın teorik gücünü geliştirdi.</p>
<p>Konsepsiyon yeteneğini artırdı. Devrimci sürecin her momentinde Rosa Luxemburg’u görmek mümkündü. Rosa’nın ideolojik-teorik mimarisi bir yanıyla Alman Devrimi’nin anatomisi, diğer yanıyla Marksist teorinin önemli katmanları oldu.</p>
<p><strong>Rosa Luxemburg: İhtilalin Kızı</strong><br />
Rosa Luxemburg’un siyasal kimliğinin oluştuğu ve oturduğu dönem imparatorluklar çağına denk düşer. Hobsbawn açılımıyla bu çağ 1875’lerde başlar 1914’te sona erer.</p>
<p>Bu dönem 20. yüzyılın niteliğini oluşturan bütün olguların köklerinin ortaya çıktığı, 30 yıllık bir kesittir. Rosa Luxemburg bu olağanüstü ve paradokslarla dolu yılların içinde entelektüel gücünü ve o mükemmel politik dehasını inşa etti. Yine aynı süreç, onu asi bir baş haline getirdi, kuşku ve eleştiriyi silaha dönüştürme yeteneği verdi.</p>
<p>Rosa’ya göre, sosyalizm engin bir yenilenme ve zenginleşme kaynağıydı. Gücünü ve derinliğini eleştirinin yıkıcı ve yaratıcılığından almaktaydı. Dogma, sosyalizmi donduruyor ve gericileştiriyordu.</p>
<p>Rosa Luxemburg Marx’ın “varolan her şeyi insafsızca eleştirme” yöntemini benimsedi. Sosyalizm düşüncesi içinde tartışılamayacak hiçbir konunun olmadığını ileri sürdü. Kişisel tarihinde de tüm kavramları, kurumları ve kişileri tartışabilecek ve eleştirebilecek teorik kapasiteye ve cesarete sahip olduğunu gösterdi.</p>
<p>Sosyalizm mücadelesi içinde Rosa Luxemburg kadar eleştiriyi silaha dönüştüren, teorik yenilenmenin bütün risklerini kimliğinde taşıyan ve bunu salt bir teorisyen olarak değil, mükemmel bir pratisyen olarak da gerçekleştiren başka bir kimlik yoktur desek abartmış olmayız. Daha 1900’lerin başlarında, SDP’nin “görkemli” bir yapı olarak görüldüğü, Kautsky ve Bernstein gibi müthiş karizmatik ve teorik etkiye sahip kimliklerin varolduğu şartlarda, partinin niteliğini ilk tespit eden Rosa Luxemburg’tur.</p>
<p>Rosa Luxemburg partinin, heybetli görünümünün altındaki hantallığı, bürokratik kastlaşmayı ve sistem tarafından ıslah edilişini teorik sezgileriyle çözümledi ve bütün siyasal riskleri göze alarak ilk ifade eden oldu.</p>
<p>Rosa Luxemburg statüko düşmanıydı. Dönemin tartışılmaz isimlerine karşı aldığı tutum ve teorik tavır bu özelliğinin somut göstergesidir. Rosa Luxemburg, teorinin devrimcileştirilmesinin savaşçısıydı. Aynı zamanda eylemin teorileştirilmesinin savaşçısı olduğu gibi…</p>
<p><strong>Sosyal reform mu, sosyal devrim mi?</strong><br />
1890’ler Almanya’nın toplum ve devlet ilişkilerinde bir dizi değişimin, yaşandığı yıllar oldu. Alman kapitalizmi, 1873 durgunluğunu aşmasıyla birlikte, emperyalist amaçlar doğrultusunda Afrika’dan Büyük Okyanus havzasına, Osmanlı topraklarından Avusturya-Macaristan’a kadar geniş bir coğrafyaya yönelik politikalar geliştirmeye ve adımlar atmaya başladı. Ülke içi politikalar da bu makro plana uygun hale getirilmeye çalışıldı. Bu yönde işçi sınıfı içinde özellikle vasıflı işgücüne farklı ücret politikaları uygulandı.</p>
<p>Tekeller bu yöntemle vasıflı işçileri işçi sınıfından kopartarak, işçi aristokrasisi ya da Engels’in ifadesiyle ayrıcalıklı işçiler yaratıp, işçi sınıfının birleşik gücünü parçalamak istiyorlardı.</p>
<p>İşçi sınıfı içinde bir zaman sonra oluşan bu aristokrat kesim, SDP’nin parlamenter çizgisiyle bütünleşti. Siyasal arenada reformcu eğilim giderek güçlenmeye başladı.</p>
<p>Bu eğilimin en önde gelen sözcüsü Bernstein’dı. 1896-1898 arasında Bernstein, Kautsky’nin yönettiği Die Neue Zeit gazetesinde “Sosyalizmin Sorunları”nı içeren yazılarıyla “yeni politik” açılımlar da bulundu. Bernstein, “Evrimci Sosyalizm” diye de tanımlanan temel görüşlerinde, kapitalist toplumun gelişiminin sınıflar arası çelişkiyi yumuşatacağını, kapitalizmi ehlileştireceğini ve sendikal mücadeleyle kapitalist sömürünün ortadan kalkacağını ileri sürmekteydi.**</p>
<p>Rosa Luxemburg, Bernstein’ın tezlerine karşı çıkıp, parti yönetiminin de bu revizyonist görüşlere (bütün kuşkusuna rağmen) tavır almasını istedi. Çünkü Rosa, SDP üzerindeki Kautsky’nin ağırlığının farkındaydı. Her ne kadar Kautsky örgütlülüğü korumayı amaçlasa da eylemsizliği savunuyordu. Rosa, Kautsky’nin sosyalizme bakışındaki problematiği daha o günlerde görüyordu.</p>
<p>Rosa Luxemburg 1899’da yayımlanan Sosyal Reform mu Devrim mi? adlı çalışmasıyla Bernstein’ın revizyonist görüşlerine yönelik eleştirilerini dile getirdi. Böylece SDP içinde reformizm ile devrimci çizgi arasında en sert biçimde devam edecek mücadele net olarak taraflarını bulmaktaydı.</p>
<p>Luxemburg bu çalışmasında, kapitalizmin çelişkileri, devrimci mücadele içinde sendikaların rolü, parlamentarizm, karma hükümetler, devrimci şiddet, açlık ve devrim gibi konuları inceleyerek işçi sınıfının kurtuluşunun sosyal reformlarla değil, sosyal devrimle mümkün olacağını savundu.</p>
<p>Rosa’nın entelektüel yeteneklerinin konsantre ifadelerinden biri olan bu çalışma, onun çıkarsama gücünü ve eleştiri silahını kullanmadaki cüretini ortaya koydu. Rosa, SDP’nin hızla büyüdüğü ve herkesin bu büyüme karşısında büyülendiği koşullarda, partinin karşılaşacağı sorunları alenen gösteriyordu. Parti içinde sendikalara ve sendikacılara (sendikal bürokrasiye) yönelik eleştiri mahiyetinde hiçbir şeyin söylenemediği bir dönemde Rosa Luxemburg, sendikaları bir emek sisyphos’u olarak değerlendirdi. “Sendikalar, karın saldırısına karşı, emek gücünün savunma örgütü olmaktan başka bir şey değildir. Çalışan sınıfın kapitalist ekonominin baskısına karşı direnişini ifade eder.” Kısaca, Luxemburg sendikaların ancak ücret sistemini etkileyebileceğini, fakat ücretli emek sistemini değiştiremeyeceğini, yıkamayacağını belirtir.</p>
<p><strong>Kitle grevleri</strong><br />
Rosa Luxemburg’un siyasal sistematiğinde kitle hareketi büyük önem taşır.</p>
<p>Rosa, bu konuyla 1890’ların sonlarında ilgilenmeye başladı. Özellikle Belçika işçi sınıfının anayasal haklar elde etmek ve seçim sistemini değiştirmek yönünde, önce 1891’de daha sonra 1893’te, gerçekleştirdiği kitlesel grevler uluslararası düzeyde sarsıcı etkiler yaratmıştı. Rosa bu eylemler üzerine eğilerek önemli çözümlemelerde bulundu. Kitle grevlerini, proletaryanın özel savaş silahı olarak değerlendirdi. Kitle inisiyatifine büyük önem verdi. 1905 Rus Devrimi düşüncelerini daha sistematize etmesine yaradı. İşçi sınıfının iktidar mücadelesinin temel yönteminin, siyasal ve ekonomik nedenli kitle grevleri olduğunu belirtti. Kitle grevlerini ekonomik-politik talepleri birleştiren ve işçi sınıfının dünyayı değiştirme yeteneğini ve gücünü ortaya çıkaran son derece önemli eylemler olarak gördü.</p>
<p>Rosa’ya göre, kitlelerin siyasal önderliğinin burjuvazinin elinde olduğu, devrimin kapsamının hükümet değişikliği ile sınırlı tutulduğu geçmiş burjuva devrimlerinde, barikat savaşları belirleyici mücadele biçimiydi. Ama işçi sınıfının, var olan siyasi iktidarı almak ve kapitalist sömürüyü sona erdirmek için yürüttüğü devrimci mücadele de ise temel mücadele biçimi kitle grevleriydi. Rosa için, kitle grevleri, işçi sınıfının kendini örgütleme faaliyetiydi. Aynı zamanda işçi sınıfını harekete geçirme ve şekillendirme anlamında doğal bir işlev görüyordu. Kitle grevleri devrimci hareketin kendiliğinden oluşan biçimiydi.</p>
<p>Rosa, geçmiş burjuva devrimlerinin ana hareket biçimi olan barikat savaşlarını da bu süreçte devrimci mücadele hattının bir anı olduğunu ifade eder. Ayrıca Rosa, Rusya’daki kitle grevlerini değerlendirerek, devrim döneminde işçi sınıfının siyasal mücadelesi ile ekonomik mücadelesinin birbirini etkilediğini ve beslendiğini belirtir. Birinin diğerinin doğuşunu ve yaygınlaşmasını sağladığı gibi, öbürünün de benzer şekilde etkide bulunduğunu ileri sürer. Bu bağın neden ve sonucu arasında sarmal ve değişken bir ilişkinin varlığına vurgu yapar. Bunun yanında Rosa, kitle grevlerinin işçi sınıfının örgütsel kapasitesini arttırdığı gibi, entelektüel gelişmesini de sağlayacağını söyler. “Devrimci dalgaların med cezirinde en değerli şey proletaryanın manevi gelişimidir, çünkü kalıcıdır… İşçi sınıfının entelektüel çapındaki atılım ve sıçramalar, gelecekteki kaçınılmaz ekonomik ve politik mücadeledeki gelişimi garanti altına alır.” (Rosa Luxemburg, Kitli Grevi; Maya Yay., 1976) Ayrıca kitle grevlerinin hazırlıksız ve zamansız gerçekleşen bir dizi ayaklanma sonucunda, yaşanan kısmi yenilgilerle olgunlaşan, işçi sınıfının devrimci ayağa kalkışını gösteren açık bir ayaklanma olduğunu ifade eder.</p>
<p><strong>Sermaye birikimi</strong><br />
Rosa Luxemburg 1913’te yayımladığı Sermaye Birikimi adlı kuramsal çalışmasıyla Marksist öğretiye önemli katkılarda bulundu. Luxemburg, bu çalışmasında sermaye birikimi üzerine klasik Marksist şemayı inceleyerek, bu şemaya bazı eleştiriler getirdi. Kapitalizmin, sömürge ülke pazarlarına doğru genişlemesinin nedenlerini ortaya koydu. Bu genişlemenin (sermaye ihracının) kapitalist ekonomik sistemin iç çekişmeleri üstüne ne tür etkileri olduğunu çözümledi.</p>
<p>Rosa, Sermaye Birikimi’nde, emperyalizm üzerine en yaratıcı ve en özgün çözümlemelerde bulundu. Kapitalizmin artı-değeri realize etmede kapitalizm dışında kalan üretim biçimlerine gereksinim duyduğunu, realizasyon sorununa çözüm bulmak için bu üretim biçimlerine nüfuz ederek onları dağıttığını, açıkladı.</p>
<p>Rosa, emperyalizmi dışsal bir değişken değil, daha çok biriktirme dürtüsüyle hareket eden kapitalist üretim biçiminin ayrılmaz parçası olarak gördü. Emperyalizmi tanımlamaya yönelik “ekonomik açıklamanın” kapitalizmin işleyiş mekanizması içinde mana kazanacağını belirtti.</p>
<p>Rosa, kapitalizmi ve kapitalizm dışı üretim arasındaki ilişkileri ortaya koyarak, azgelişmişlik ve emperyalizm bağlamını kurdu. Emperyalizm ve militarizm arasındaki içkin ilişkiye de özel vurgu yaptı.</p>
<p>Sermaye Birikimi adlı çalışmaya Marksist düşünürler farklı düzeylerde eleştiriler getirdi. Yine de bu eser “Kapital’in kategorik sistemini, yeniçağın ışığında ve dünya boyutunda yeniden düşünüp geliştirmede, en radikal ve özgün çabayı simgeledi.” (Rosa Luxemburg, Sermaye Birikimi; Belge Yay., 2004, s. 8.)</p>
<p>G. Lukacs’a göre Luxemburg bu çalışmasıyla “… ipliğin ucunu Marx’ın bıraktığı yerden yakalayıp (emperyalizm) sorununu Marx’ın ruhuna uygun bir şekilde çözdü”. (Age., s. 19)</p>
<p><strong>1917 Ekim Devrimi</strong><br />
Ekim Devrimi sırasında tutuklu olan Luxemburg, Bolşevikleri ve Lenin’i yürekten destekledi. Bolşevik Partiyi Rus ihtilalinin motor gücü olarak gördü. “Lenin’in partisi gerçekten devrimci partinin misyonunu ve görevini kavramış tek partiydi; ‘bütün iktidar proletarya ve köylülerin ellerine’ sloganıyla devrimin sürekli ilerlemesini güvenceye alıyordu. Bolşevikler bu sayede, Alman Sosyal Demokrasisi’nin üstüne kabus gibi çöken ‘halkın çoğunluğunu kazanma’ sorununu çözmüşlerdi… Ancak nasıl önderlik edileceğini, yani olayların nasıl ileri götürüleceğini bilen bir parti fırtınalı zamanlarda destek toplar” (Peter Nettl, Rosa Luxemburg; Ataol Yay., cilt 2, 1996, s. 201).</p>
<p>Ama kaygılarını belirtmeyi de ihmal etmedi. Hem de Ekim’in o görkemli günlerinde… Öne çıkardığı temel konulardan biri devrimin giderek demokrasiyi devre dışı bırakması ve dejenere etme riskiydi.</p>
<p>Rosa’ya göre, önemli olan devrimin tüm aşamalarında kitlelerin bizzat işin içinde olmaları ve daha önce burjuva iktidarında kullanamadıkları her türlü özgürlüğü sonuna kadar kullanabilmeleriydi.</p>
<p>“Luxemburg, Lenin’den farklı olarak, parti yaşamıyla toplum yaşamını, partiyle devrimden sonraki toplumu ayırmıyordu; onun gözünde sosyalist devrim, sosyalizmin partiden bütün topluma genişlemesinden başka bir şey değildi.” (Age, s. 207)</p>
<p>Luxemburg, bir düzine aydının masa başında sosyalizmi kuramayacağını, sosyalizmin kitlelerin yaratıcı gücüyle inşa edileceğinin altını özellikle çiziyordu.</p>
<p>“Evet, evet: Diktatörlük! Ama bu diktatörlük bir demokrasi uygulama biçiminden ibarettir, onun kaldırılması değil, burjuva toplumunun ekonomik koşulları ve kazanılmış hakları üzerine enerjik ve kararlı elkoymadır ki bu elkoyma olmadan sosyalist değişim gerçekleşemez. Bu diktatorya, sınıfın diktatoryası olmalıdır, sınıf adına yöneten küçük bir azınlığın değil…” (Rosa Luxemburg, 1917 Ekim Devrimi; BDS Yayınları; 1989, s. 33)ü</p>
<p>Böyle olmaması durumunda devrimin asıl dinamosunu (kitleleri) kaybedeceğini ve toplumun ağır bir “uykuya çekileceğini” belirtti.</p>
<p>Rosa, kitle inisiyatifine son derece önem vermekteydi. Ona göre devrimci işçi hareketinin eylem içinde yaptığı hatalar, en iyi merkez komitesinin yanılmazlığından daha değerliydi.</p>
<p>Rosa’nın bu yaklaşımı kitlelerin gücünü abartma ya da kitle kuyrukçuluğu değildi. O kitlelerin örgütlü bir önderliğe ihtiyacı olduğunu savunuyordu. Ama bu önderliğin kitlelerle bütünleşen, kitlelerle soluk alıp veren ve kaynaşan bir niteliği olması gerektiğini vurguluyordu.</p>
<p>Devrim her ne kadar parti liderliğinin dışında kendiliğinden başlayan bir hareket olsa da, “tüfeğin tetiği çekildikten sonra” başka bir evreye giriyordu. Rosa işte bu noktada “gelecek her yerde Bolşevizmdir” diyordu.<br />
Rosa ile Lenin arasında sınıf ve parti anlayışı üzerine yer yer farklı görüşler, sert tartışmalar olsa da burada dikkat edilecek en önemli nokta, Rusya ile Almanya’nın toplumsal maddi şartlarının farklılığı, Alman işçi hareketinin gelişmişlik düzeyi ve Rosa’nın SDP gibi bürokratik merkeziyetçi bir yapı içinde faaliyet yürütmesinin etkileri vardı.</p>
<p>Rosa ulusal sorun üzerine ilginç tespitlerde bulundu. Polonya merkezli çözümlemelerinde, kapitalizm altında, ulusal bağımsızlık sloganının hiçbir ilerletici değeri olmadığını vurguladı. Ayrıca Bolşeviklerin milliyetler sorunu yaklaşımını da eleştirmekteydi.</p>
<p>Rosa’nın ulusların kendi kaderini tayin hakkı sloganı yerine önerisi şöyleydi:</p>
<p>“… Bir devrim alanı olarak Rus İmparatorluğu’nun birliğini dişiyle tırnağıyla savunarak ve her türlü ayrılığa cephe alarak, imparatorluk alanı içindeki devrimci güçlerin sağlam birliği, dayanışma ve Rus Devrimi alemindeki bütün topraklarda yaşayan proleterlerin ayrılmazlığı için çalışmak.” (Tony Cliff, Rosa Luxemburg, Anadolu Yay., 1968, s. 86)</p>
<p>Rosa toprak sorununa ilişkin olarak da önemli açılımlar yaptı. Rusya’da Ekim sonrası toprak sorununa ilişkin düşünceleri şöyleydi: Toprak mülkiyetinin köylüler arasında paylaşılmasının, kırsal alanda özel mülkiyetin gücünü artıracağını ve böylece gelecekte sosyalist dönüşümün önünde büyük engeller oluşabileceğini belirtti.</p>
<p>Fakat Ekim Devrimi’nin ilk on yıllık kesitinde yaşananlar Rosa’nın toprak sorununa ve milliyetler sorununa ilişkin temel açılımlarında yanıldığını gösterdi. Buna rağmen milliyetler sorununa ve toprak sorununa ilişkin geliştirdiği birçok tezi de hayatın zengin pratiği içinde doğrulandı.</p>
<p><strong>O, keskin bir kılıç, canlı bir devrim aleviydi</strong><br />
Rosa Luxemburg mükemmel bir beyindi. Devrimci savaşa üstün entelektüel yeteneklerini ve yüreğini koydu.</p>
<p>İşçi sınıfının mücadelesini itinayla korumaya, geliştirmeye ve yükseltmeye çalıştı. Bu mücadelenin sistem içine çekilerek eritilmesine, sosyalizmin deforme edilerek kapitalizmin restorasyon aracına çevrilmesine karşı eylemin ve kuramın militanı oldu. Reformizme karşı, devrimin savunusu yaptı.</p>
<p>Fabrikayla sokak arasındaki diyalektiği kurdu, sokağın ve fabrikanın manifestosunu yazdı. Spartakistler’in devrimi istediğini haykırdı.</p>
<p>Eleştiri ve kuşkuyu silah haline dönüştürdü. Marksizmin dogmatikleştirilmesine karşı, devrimin kartalı gibi hareket etti. Yıktı ve yeniden yaptı.</p>
<p>O, sosyalizm tarihinde bürokratizme, sekterizme ve ikameciliğe karşı en ciddi uyarıları yapandı.</p>
<p>Kitlelerin yaratıcı gücüne inandı ve kitlelerden öğrenmeyi esas aldı.</p>
<p>“Sosyalizmin tepeden inme emirlerle” kurulamayacağını ve işçi demokrasisinin yaşamsal önem taşıdığını belirtti.</p>
<p>Tarihi insan eylemin bir sonucu olarak gördü. Rosa’ya göre kapitalizm, sosyalizmin bekleme odası ya da barbarizmin uçurum kenarıydı.</p>
<p>20. yüzyıl tarihi Rosa’nın bu düşüncesini bütünüyle doğruladı.</p>
<p>“Ya sosyalizm ya barbarlık” şiarının bugün dünden daha anlamlı bir yerde durması boşuna değildir.</p>
<p>O hep asi bir baş olarak kaldı.</p>
<p>Burjuvazinin karşısında devrimin yılmaz savunucusu olduğu gibi, “yanılmaz otoriteler”e karşı da hiçbir zaman boğun eğmedi.</p>
<p>Ona devrim yol gösterdi.</p>
<p>O devrimin yolunu izledi. Rosa’nın bu otorite tanımaz tutumu ve eleştiriyi militanlaştıran tavrı, uzun dönem sol çevrelerin kendisine karşı mesafeli olmasına yol açtı. Rosa yok sayıldı.</p>
<p>Rosa’nın sistematiği anlaşılmadan ve bilinmeden, Rosa üzerine spekülasyonlar yapıldı. Rosa’nın savaş açtığı dogmatizm, Rosa’nın düşüncelerinin kavranmasına da engel oldu.</p>
<p>Fakat o, Lenin’in dediği gibi “devrimin kartalıydı”.</p>
<p>Derin bir insan sevgisi, gerçeği bulma isteğinin sınırsız arzusu, cesaret ve özveri, militan mücadele Rosa demekti.</p>
<p>Rosa, arkadaşı Sonia’ya (Karl Liebknecht’in eşine) hapishanede yazdığı mektupta şöyle diyordu: “Her şeye rağmen görev başında, bir sokak çatışmasında ya da darağacında can vermek isterim”.</p>
<p>Öyle de oldu. 1918 Aralığındaki Spartakist ayaklanma bastırıldı. Sosyal demokrat hükümet kazanmıştı. Bütün ısrarlara rağmen Rosa, Berlin’i terk etmedi. Spartakist kıyım başlamıştı. Rosa ve Karl Liebknecht bir müddet sonra tutuklandı. Cezaevine götürülürken askerler tarafından dipçik darbeleriyle katledildiler.</p>
<p>Alman devriminin önderleri sosyal demokrasinin kurbanı olmuşlardı. Rosa yine haklı çıkmıştı. O, sosyal demokrasinin ihanetle sonuçlanan yönelimlerini yıllar önce tespit etmişti.</p>
<p>Rosa’nın yakın arkadaşı Clara Zetkin’in onun ölümü üzerine yazdıkları hala manasını korumaktadır: “Rosa Luxemburg’ta sosyalist fikir, hem kalbin, hem beynin hiçbir zaman sönmeden yanan güçlü ve egemen bir ihtirasıydı. Bu şaşırtıcı kadının büyük amacı sosyal devrim yolunu hazırlamak, sosyalizme giden tarih patikasını temizlemekti. Devrim denemesi, devrim için çarpışmak onun en büyük mutluluğuydu. Bütün hayatını ve varlığını sosyalizme vakfetti… O, keskin bir kılıç, canlı bir devrim aleviydi.”<br />
<strong></strong></p>
<p><strong><em>Dipnotlar:</em></strong> <em><br />
*1918-1923 Alman Devrimi-İşçi ve Asker Konseyleri hakkında daha geniş bilgi için bakınız Volkan Yaraşır, Uluslararası İşçi Hareketleri; Tümzamanlar Yay., 2004, s. 115-172.<br />
** Bernstein “Evrimsel Sosyalizm” adlı açılımları bir pratik vurguyu içermektedir. Bu, SPD’nin sistemle iç içe geçen, hantal ve statükocu, durgun “devrimi bekleyen” tavrına yönelik bir anlamda “eleştiridir”. Aslında Alman Sosyal Demokrat Partisi’nin yaptığını tanımlamakta, sistemle uyumunu açıkça ifade etmektedir. Bernstein son derece pragmatik olarak kapitalizmi yıkmayı değil, kapitalizmi ehlileştirmeyi hedef alır. Ona göre “işçi sınıfını kalkındıracak ve devleti demokrasi anlamında dönüştürebilecek reformlar (için) mücadele” esas alınmalıdır. Bernstein’in teorileri özünde, işçi sınıfının devrimci gücünün nötrleştirilmesini ifade eder. Bu teori, sınıfın nesneler yığını haline getirilmesinin teorisidir.</em></p>
<div class="addthis_toolbox addthis_default_style addthis_32x32_style" addthis:url='http://www.atik-online.net/2012/01/alman-devrimi-ve-rosa-luxemburg/' addthis:title='Alman Devrimi ve Rosa Luxemburg ' ><a class="addthis_button_preferred_1"></a><a class="addthis_button_preferred_2"></a><a class="addthis_button_preferred_3"></a><a class="addthis_button_preferred_4"></a><a class="addthis_button_compact"></a></div>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.atik-online.net/2012/01/alman-devrimi-ve-rosa-luxemburg/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Satıl(amay)ıp Alına(maya)n Sanat (ile Sanatçı)(*)</title>
		<link>http://www.atik-online.net/2012/01/satilamayip-alinamayan-sanat-ile-sanatci/</link>
		<comments>http://www.atik-online.net/2012/01/satilamayip-alinamayan-sanat-ile-sanatci/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 12 Jan 2012 22:47:12 +0000</pubDate>
		<dc:creator>AHM</dc:creator>
				<category><![CDATA[Köşe Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[Temel Demirer]]></category>
		<category><![CDATA[otomatik]]></category>
		<category><![CDATA[taslak]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.atik-online.net/?p=11876</guid>
		<description><![CDATA[TEMEL DEMİRER &#124;  &#124; “Ey insan!/Sanat yalnız senindir.”[1] Adına “sanat” denen çok şey ile bu alışveriş konusunun “sanatçı”larının üzerinde bir fiyat etiketi var… Alıp, satabilirsiniz; paranız kadar “özgür”sünüz! Ya alınıp-satılanlar! Fiyat etiketlerinden ne kadar “bağımsız”lar? Sanat, bu/ ve böyle olabilir mi? Eğer Bertolt Brecht gibi, “İnsanlık yara almışsa sanat yoktur artık. Güzel sözcükleri biraraya getirmek [...]<div class="addthis_toolbox addthis_default_style addthis_32x32_style" addthis:url='http://www.atik-online.net/2012/01/satilamayip-alinamayan-sanat-ile-sanatci/' addthis:title='Satıl(amay)ıp Alına(maya)n Sanat (ile Sanatçı)(*) ' ><a class="addthis_button_preferred_1"></a><a class="addthis_button_preferred_2"></a><a class="addthis_button_preferred_3"></a><a class="addthis_button_preferred_4"></a><a class="addthis_button_compact"></a></div>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: left;" align="right"><a href="http://www.atik-online.net/wp-content/uploads/2011/11/temel-demirer.jpg" rel="lightbox[11876]" title="temel-demirer"><img class="alignleft size-thumbnail wp-image-11011" title="temel-demirer" src="http://www.atik-online.net/wp-content/uploads/2011/11/temel-demirer-100x100.jpg" alt="" width="100" height="100" /></a>TEMEL DEMİRER |  | <em>“Ey insan!/Sanat yalnız senindir.”<strong>[1]</strong></em><span id="more-11876"></span></p>
<p>Adına “sanat” denen çok şey ile bu alışveriş konusunun “sanatçı”larının üzerinde bir fiyat etiketi var…</p>
<p>Alıp, satabilirsiniz; paranız kadar “özgür”sünüz!</p>
<p>Ya alınıp-satılanlar! Fiyat etiketlerinden ne kadar “bağımsız”lar?</p>
<p>Sanat, bu/ ve böyle olabilir mi?</p>
<p>Eğer Bertolt Brecht gibi, “İnsanlık yara almışsa sanat yoktur artık. Güzel sözcükleri biraraya getirmek sanat değildir. İnsanların kara yazgılarından etkilenmezse, insanları nasıl etkileyebilir sanat?” “Tüm sanatlar, sanatların en büyüğü olan yaşam sanatına katkıda bulunur,” diyorsanız…</p>
<p>Karl Marx’ın işaret ettiği üzere, “İnsanı insan olarak, dünyayla ilişkilerini de insani ilişkiler olarak kabul ederseniz, sevgiyi yalnız sevgiyle, güveni yalnız güvenle, vb, değiş tokuş edebilirsiniz. Sanatın tadına varmak istiyorsanız, sanat kültürü almış biri olmalısınız. Başkalarını etkilemek istiyorsanız, gerçekten başkalarını canlandıran ve yüreklendiren biri olmalısınız, insanla ve doğayla ilişkilerinizin her biri gerçek bireysel hayatınızın belirli bir şekilde dışavurumu olmalı, iradenizin nesnesine uygun olmalıdır. Karşılığında sevgi uyandırmadan seviyorsanız, yani sevgi olarak sevginiz karşılıklı sevgi yaratmıyorsa, seven bir kişi olarak dışa vurumunuzla kendinizi sevilen bir kişi yapamıyorsanız, sevginiz güçsüzdür, bir talihsizliktir,” diye düşünüyorsanız…</p>
<p>Sanat, bu/ ve böyle olamaz!</p>
<p>Birkaç şey daha eklenmeli:</p>
<p>W. Goethe, “Sanat bağımsız olmaktır; ne dindarlık, ne de vatanseverlik burada yardımcı olabilir”;<strong><em>[2]</em></strong> Schiller, “Sanat, özgürlüğün çocuğudur”; Paul Valéry, “Sanatta en rahatsız edici şey özgürlüktür,” derler…</p>
<p>Sanatın düşmanı, üzerine iliştirilen etiketin bağlılığı, biatıdır!</p>
<p>Kim buna “Hayır” diyebilir!</p>
<p>Dese de “İnanmamızı” isteyebilir?</p>
<p>“İnsan bir şeyin güzelliğini göremiyorsa, aslında hiçbir şey göremiyor”<strong><em>[3]</em></strong> saptaması doğruysaeğer, sanatçı olmak ve kalmak için “olmazsa olmaz,” satınalınamayan özgürlüktür.</p>
<p>Çünkü sanat, yaşama eklenen insanın, insanlaşarak, toplumsallaştırılmasıdır; malum “Sanatı kendine hayat edinenler için hayat büyük bir sanattır,” Brachvogel’in dediği gibi…</p>
<p>“Görünmezi” görünür kılan sanat, insan(lık)a özgü olan her şeyin bütünleyicisi ve kendisidir;</p>
<p>Paul Klee’nin, “Sanatçı, görünmeyeni görünür kılandır”; Özdemir Asaf’ın, “Sanatçı ıslık yaratandır dillerde ezgisi kalır. Adını aratandır,” saptamalarındaki üzere…</p>
<p>Evet, yaratıcılığın gücü ve sorumluluğunun bilincinde olması gereken sanat, doğası gereği insanî bir vicdanın sesidir, soluğu, haykırışı olmakla da mükelleftir…</p>
<p>Sanatın hakikâti insan(lık) hakikâtinden muaf olamazken sanat hayat içindir; bağrındaki “Birey” ile…</p>
<p>Ve sanatın dilini savunmak, “sponsorluk”a, “Pop kültür(süzlük)ün, pop-art saçmalığı” veya “Bienal” ticaretine indirgenemezken!</p>
<p align="center">* * * * *</p>
<p>İlk kez 1895’te Venedik Bienali’nde kullanılan -İtalyanca’daki- “Bienal” sözcüğünün Türkçe karşılığı “yılaşırı” olsa da bu bana, sadece ve sadece “ticaret”i anlatıyor; kanımca burada durup bir parantez açmak gerekiyor.</p>
<p>“Dünya sanatının yıldız isimleri”nden diye sunulan Sarah Morris, “Sanat marjinal bir faaliyet değil,” diyor; doğrudur…</p>
<p>Ancak bu doğruyu; en büyük doğrudan soyutlamamak gerekir: O da ne mi?</p>
<p>Gayet basit: Marjinal bir faaliyet olmaması gereken sanat ve onun hiçbir dalı ticari de olamaz, olmamalıdır da…</p>
<p>Ancak bu kapitalizmin meta fetişizmi koşullarında böyle değil, olamıyor …</p>
<p>Örneğin ‘Fransız Anadolu Araştırmaları Enstitüsü’nün Başkanı Nora Şeni, “İstanbul Kültür Mirası ve Kültür Ekonomisi Envanteri” kapsamında yazıp, İstanbul 2010 Ajansı’nın katkılarıyla yayınladığı ‘İstanbul’da Özel Kültür Politikası ve Kentsel Alan’ kitabında özel kültür girişimleri ve sanat-kültür sponsorlukları konusunda “derinleşiyor”!</p>
<p>“Ülker’e kadar genişleyen bu derinlik”, burjuvazinin dipsiz çukurudur!</p>
<p>Örnekleri çoğaltmakta yarar var!</p>
<p>İstanbul Kültür Sanat Vakfı’nca Koç Holding sponsorluğunda düzenlenen “İsimsiz” başlıklı XII. İstanbul Bienali’nde Koç Holding Yönetim Kurulu Başkanı Mustafa V. Koç, “Biz Koç Holding olarak ülkemizdeki en büyük güncel sanat platformunu, bienali destekliyoruz. Çağdaş sanatı herkese sevdiren bu platforma sahip çıkıyoruz” vurgusuyla ekliyor: “Bizim amacımız, güncel sanatın ülkemizde gelişmesi, daha geniş kitlelere ulaşması ve özellikle genç ziyaretçilerin sayısının artması sayesinde özgür düşünme altyapısının oluşturulmasıdır. Madem özgür bir dünyada yaşıyoruz ve madem buna çağdaş sanat diyoruz, herkes özgür olarak kendini ifade edebilmeli…”</p>
<p>Dikkat edin! Bunları söyleyen Koç Holding İmparatoru Mustafa V. Koç’un selefi, Koç Holding’in Kurucusu Vehbi Koç’tu…</p>
<p>Ve O, 3 Ekim 1980’de Kenan Evren’e yolladığı mektupta aynen şunları diyordu: “Yakalanan anarşistlerin ve suçluların mahkemeleri uzatılmamalı ve cezaları süratle verilmelidir. Polis teşkilâtı teçhiz edecek ve onu kuvvetlendirecek imkânlar genişletilmeli, gerekli kanunlar bir an önce çıkarılmalıdır. İşçi-işveren ilişkilerini düzenleyecek olan kanunlar asgari hata ile çıkarılmalıdır. Bazı sendikaların Türk Devleti’ni ve ekonomisini yıkmak için bugüne kadar yaptıkları aşırı hareketler, göz önünde bulundurulmalıdır. DİSK’in kapatılmış olmasından dolayı bir kısım işçiler sendikal münasebetler yönünden bekleyiş içindedirler. Militan sendikacılar bu işçileri tahrik etmek ve faaliyeti devam eden sendikaların yönetim kadrolarına sızarak davalarını devam ettirmek niyetindedirler. Bu durum bilinerek hazırlanacak kanunlarda gerekli tedbirler alınmalıdır. Komünist Parti’nin, solcu örgütlerin, Kürtlerin, Ermenilerin, birtakım politikacıların kötü niyetli teşebbüslerini devam ettirecekleri muhakkaktır, bunlara karşı uyanık olunmalı ve teşebbüsleri mutlaka engellenmelidir. Zatıalilerine ve arkadaşlarınıza muvaffakiyetler temenni ediyorum. Emrinize amadeyim.”</p>
<p>Ne kadar özgürlükçü ve de sanatsal değil mi?</p>
<p>Koç’ların “Binenal”leride yer alanlar; adına “sanat” denen alışverişin “sanatçı”ları utanmıyor musunuz? Sizin suratınız kızarmaz mı hiç?</p>
<p>Bakın “Kamusal Sanat laboratuarı”, “Emrinize Amadeyim Paşam” başlığıyla kaleme aldıkları basın açıklamaları ne diye haykırırlar?</p>
<p>“Uluslararası İstanbul Bienali 2007 yılından beri Koç Holdingin sponsorluğunda gerçekleştiriliyor. Bu durum önümüzdeki on beş yıl boyunca da böyle devam edecek. Hatırlayacağınız gibi geçen seneki XI. İstanbul Bienali Bertolt Brecht’in “Üç Kuruşluk Opera”adlı eserinden yola çıkmış ve Koç hanedanlığı, Türkiye’de yaşayan sanatçılara, ‘İnsan Neyle Yaşar?’ sorusunu sorarak bir çağrıda bulunmuştu. Sermayenin Brecht’i şefkatle bağrına basması tartışmalara neden olmuş hatta ‘İstanbul Beğenal, Direnal ve Alternatif Platform’ yaratıcı eylemlerle de protesto etmişlerdi.</p>
<p>Şimdi bir kez daha, küresel kültür başkenti İstanbul’da 12 Eylülün hemen ertesinde aynı sahne yeniden kurulacak. Herkes yerlerini alsın! Sermaye yaldızlı sanat maskesini takacak. Silah sanayi ve kültür endüstrisinin, finans kenti ve kültür başkentinin tek ve aynı sistemin iki farklı yüzü olduğunu ispat edercesine Koç Holding gururla sunacak: ‘İsimsiz.’</p>
<p>Açıkçası bu kez de başlık bize biraz korkakça geldi; utanmış da saklanmış gibi, muhbir gibi, itirafçı gibi. Bienalin başlığı faili meçhul isimsiz mektupları düşündürdü. Biz de imzası belli, ismi üzerinde sahici bir mektup bulalım dedik. Adı konsun bu işin artık. Okunsun ve hatırlansın. Kültür sanat hamisi babacan sermaye Türkiye’nin ekonomik düzenini kurarken elleri titremeden imzaladı bu mektubu…</p>
<p>Bu mektup sömürü düzeninin kuruluş sözleşmesi, faşist iktidarın protokolü, işçiler, öğrenciler, sanatçılar ve ülkenin tüm ilerici güçleri için idam fermanıdır.</p>
<p>On yıl boyunca bir dize şiiri, bir paragraf romanı, bir muhalif resmi işkencelerde, cezaevlerinde sanatçıların burunlarından fitil fitil getiren bir güç hangi sanata destek çıkar? Sosyal devlet anlayışı gereği sanata, eğitime, sağlığa harcanması gereken paralar, şişirme operasyonlarla dağları taşları bombalayarak harcanırken devletin savunma ihalelerini alan bir firma neden biz sanatçılara sponsor olur? ‘90’lı yıllarda yapılan bir araştırmaya göre devletle iş birliği içinde olan büyük sermaye gruplarına borcu olmayan insan yokken, hatta bu holdinglere borçlu çocuklar doğmuşken, Koç hanedanlığı bu dikensiz gül bahçesinde neden sanat ve sanatçıya sponsor olur?</p>
<p>Unutturmak iktidarın en büyük silahıdır. Ama biz o isimleri hiç unutmadık. Ne insanca yaşamak için bedel ödeyenleri ne de yaşamı pazarlamak için can alanları. Gerçekleri gün yüzüne çıkarmak için, üzerindeki yaldızı çekinmeden KAZIYINIZ. Göreceğiniz bu ülkenin geçmişi, bugünü ve geleceğidir.”<strong><em>[4]</em></strong></p>
<p align="center">* * * * *</p>
<p>Durum bu denli vahim ve utanç vericiyken, görülmesi gerek: “Günümüz sanat sahnesi, tüm aktörleri ve ilişki ağlarıyla bir bütün olarak, kitle kültürünün tüketim kalıplarına angaje olmuş durumda. Bu düzlemde dolaşıma giren, ‘tasarlanan’ sanat da, piyasa normlarıyla anlam kazanmakta artık. Sanatın, özerkliğini yitirmesinin üzerinden çok zaman geçti tabii, ama sanat üretimi hiçbir tarihsel dönemde, 2000’li yıllarda olduğu gibi, değerini gösterge ekonomisine tabi bir skala üzerinden belirleyecek kadar tekdüzeleşmedi.</p>
<p>Çağdaş sanat adıyla kodlanan popüler sanat akımlarının dünyevi saltanatı, kendi etik ve estetik anlayışı kadar dağıtım-pazarlama-finansmana öncelik veren bir kurumlaşmaya dayanıyor ve bu bağlamda kendi sözünü, medyasını da yaratıyor.</p>
<p>Küresel çapta egemenliğini ilan etmiş olan çağdaş sanatın geçerli kodlarını sorgulama, çağdaş sanat dünyasının arkeolojik temellerine dair derinlikli, kökten analizler ortaya koyma çabalarına da son yıllarda pek sık rastlanmaz oldu.”<strong><em>[5]</em></strong></p>
<p>Çünkü nihayetinde alınır/satılır metaya tahvil edilmişti onların “sanat” dediği!</p>
<p>“Sermayenin kuralı -teknik ve teknoloji aracılığıyla- bedenleri bölmek ve parçalamaktır. Bu bedenler orta malı hâline getirilmiş, makineleştirilmiş metalardır. Meta fetişizminin şeyleştirme işlemi aracılığıyla sermayenin düzenlenmesi, yaşamı ölüm saçarak tüketir,”<strong><em>[6]</em></strong> formülasyonundaki üzere Esther Leslie’nin…</p>
<p>Kolay mı? “Bugün, kültür endüstrisi, bilinçli-bilinçsiz yürütücüleriyle epistemolojik herhangi bir yükü sırtına almayan yeni bir kültür tanımı yarattı. Düşünsel süreçlerle birlikte arzuların yönlendirilmesiyle de şekillenen bu yeni süreçte sanat tarihçisine olduğu gibi küratöre de yer yok. Akla karşı olduklarını dilinden düşürmeyen postmodern cihanda ‘araçsallaşan akıl’ piyasanın manipüle edici gücünün bir parçası olmakla kalmadı, distopik bir sonsuz karnaval içinde özneye dair bütün anlatıları da kocaman gövdesinde sindirdi.</p>
<p>1920’lerin avangardının, 60’ların özgürlük söyleminin ya da 80’lerin estetik karşıtlığının yokluğunda, sanata dair her türlü belirti bugün git gide daha da teatralleşerek var oluyor. Bugünün sanatından geriye kocaman bir ‘kitsch’ kalırsa şaşırmamak gerek.”<strong><em>[7]</em></strong></p>
<p>Gerçekten de Denizhan Özer’in işaret ettiği gibi, “Türkiye’de parayı elinde tutan sermaye sahipleri sanatı keşfetti. Keşfetti derken, sanatın nasıl bir değere dönüştüğünü, sahip olan kişiye nasıl bir repütasyon kazandırdığını gördü ve büyük alımlara başlayıp müzeler vs kurmaya başladı.”</p>
<p>Sonrası da izah ettiğimiz gibi… Hatta bunun da ötesindeki bir gülünçlük…</p>
<p>“Nasıl” mı?!</p>
<p>Bakın neler diyor Kanat Atkaya: “2011’de billboard’larda, elektrik direklerinde, üstgeçitlerde ‘I. Uluslararası Boğaziçi Sanat Bienali’ ilanları görmeye başlayınca kafam karıştı.</p>
<p>İlanlarda bir hanımefendi, tablosunun önünde gülümseyerek poz veriyordu. ‘Sanat ulusları yüceltir’ şeklinde gayet derin bir vecizesiyle ön plana çıkan hanımefendinin ‘Neşe Banu’ olduğunu, aynı ilandaki www.nesebanu.com adresini kafama not edip hayatımı sürdürdüm…</p>
<p>‘Tamam da kim bu Neşe Banu?’ diye düşünmeye başladım.</p>
<p>Çare belli, web sayfasına bakılacak&#8230;</p>
<p>‘I. Uluslararası Boğaziçi Sanat Bienali’nin… sponsorları sağlam; devlet, hükümet bu sanatsal organizasyonun kaya gibi arkasında.</p>
<p>Başbakanlık Tanıtım Fonu, Kültür ve Turizm Bakanlığı, İstanbul Büyükşehir Belediyesi ‘hep destek, tam destek’ demiş.</p>
<p>Yaman bir sanatçı olmalı Neşe Banu (‘Sanatçı adı’ olarak Aden Goldenberg’i kullanıyor).</p>
<p>Daha önce Viyana’daki bir karma sergide sanat görüşünü şöyle özetlemiş: ‘Spontanizm tekniğinde tümüyle kendime mahsus geliştirdiğim eserlerimde romantizm çok ağır basarken, modernizmin, ebru tekniğinin özelliklerini, modern oryantalizmi, yer yer sürrealizmin etkisi, Asya ve Anadolu sanatlarının, kubizmin etkilerinin tümünü hayalden zihinsel anlamlı bir bütün içinde eserlerime yansıtmaktayım&#8230;’</p>
<p>Anlamış gibi davranmak için ‘spontanizm akımı’ nedir diye Eczacıbaşı Sanat Ansiklopedisi’nden girdim internetten çıktım.</p>
<p>Hiçbir yerde bulamadığıma göre ‘spontanizm’ gerçekten Neşe Banu hanımefendinin özgün yoludur.</p>
<p>Tanıştığıma memnun oldum spontanizm; biraz spontane oldu ama olsun&#8230;</p>
<p>Neşe Banu (nam-ı diğer Aden Goldenberg), bienal fikrinin nasıl oluştuğunu, geliştiğini, serpildiğini ve hayata geçtiğini web sayfasında anlatıyor.</p>
<p>Neşe Banu, sohbetleri sırasında birçok sanatçının bienallerde yer almak istediğini ancak değişik nedenlerle bunun gerçekleşemediğini fark etmiş.</p>
<p>‘Sanat hiçbir zümreye ait değildir’ diyerek kolları sıvamış, ‘Neden benim ülkemin sanatçılarının eserleri on milyon dolardan, yüz milyon dolardan satılmamaktadır?’ sorusunu kendine sormuş ve ‘sanatçı seçiminde daha hoşgörülü davranarak’ bu bienal’e niyet etmiş.</p>
<p>Temayı ‘XXI. Yüzyıl Sanatçıları ve Hz. Mevlânâ’ olarak belirleyip hoşgörü kavramını da ön plana çıkarınca&#8230;</p>
<p>Neşe Banu sanatı ‘vatanın milli menfaati’ olarak görüyor, ‘kabuğunu kıran yeni Türkiye devletinin kalkınmasına destek olacağını’ düşünüyor.</p>
<p>Bu girişimi küçük göreceklere de ‘şırank!’ şeklinde bir tokat çağrışımı yapan şu hatırlatmayı yapıyor:</p>
<p>‘Sivas Kongresi akabinde Amerikalı bir general Atatürk’e muvaffak olabileceğinize inanıyor musunuz diye bir soru yöneltti. Aldığı cevap aynen şöyle idi: Ben ve arkadaşlarım inandığımız bir gaye uğruna yola çıktık, başaramayacağımızı düşünenler sükûtuhayale uğrayacaktır&#8230;’</p>
<p>Okuyunca coştum, bendime sığmadım ve Boğaziçi Bienali’ne yan gözle bakacak olanlara şöyle seslenmek istedim:</p>
<p>‘Hz. Mevlana, Atatürk, Başbakanlık Tanıtım Fonu, Kültür ve Turizm Bakanlığı, İstanbul Büyükşehir Belediye&#8230; Behey gafiller, behey gafiller!’</p>
<p>Çok yönlü ve sansasyonel bir sanatçı Neşe Banu.</p>
<p>İnternette haberler arasında gezerken müzisyen yönünü öğrendim mesela: ‘Sanatçı Banu daha sonra da önceden anons edilen piyanistin gelememesi üzerine kendi bestesi olan ‘Göz yaşların inci tanesi’ adlı şarkıyı konukları için enstrümansız olarak seslendirdi.’</p>
<p>Boğaziçi Bienali 5-10 Ekim tarihleri arasında gerçekleşti…”<strong><em>[8]</em></strong></p>
<p>‘I. İstanbul Boğaziçi Sanat Bienali’nin posterlerinde kendi resmini kullanan Neşe Banu Argadal, “Neden sorusu”na, “Posterlerde resmimin olması çok doğal, çünkü Boğaziçi Bienali benim eserim. İlk defa bir kadın böyle bir şey yapıyor&#8230; Albüm kapaklarında müzisyenlerin resmi yer almıyor mu? Bienali Batı’da yapmış olsam resmimin afişlerde olmasını kimse yadırgamazdı&#8230; Bundan sonra ben yapacağım bütün bienallerde yüzümü kullanacağım, insanlar kıskançlığı bir yere bırakmalılar,” yanıtını verirken her şeyin ticarileştiği oranda ne kadar da teşhirci olduğunun altını çiziyordu farkında olmadan…</p>
<p align="center">* * * * *</p>
<p>Burada durup, bir daha sıralamak gerekir ise; sanat, satılmaktan ısrarla uzak olmaktan başka bir seçeneği olmayan, olmaması gerekendir.</p>
<p>Faturası, özgürlükleri (ile bağımsızlığımızı) ciro eden ve sanatı da sanat olmaktan çıkaran meta fetişizmine teslimiyet, kendini kendi olmaktan çıkartmaktır.</p>
<p>Unutulmasın bağımsız olmak bir seçimdir; o neye mal olursa olsun ve nelere yol açarsa açsın…</p>
<p>Çünkü W. Goethe’nin, “Hiç kimse özgür olmaksızın kendini özgür sayan kimseden daha çok köle değildir,” uyarısını göz etmeyen bağımsızlık insanın kendine, ilkelerine sadakatidir; bu da çoğu zaman çoğunluğun tapındığı put ve fetişlere sadakatsizlik ve isyandır.</p>
<p>Ludwig Feuerbach’ın, “Çağımız&#8230; İşaret edilenden çok işareti, hakikisinden çok sahtesini, gerçeklikten çok hayali, özden çok görünüşü yeğliyor&#8230; Çünkü bugünlerde yanılsama kutsal sayılıyor, gerçek ise küfür,” diye betimlediği; çok şeyin göründü gibi olmadığı saçmalığın ortasında; nasılsa, öyle olan, görünen, yapan bağımsızlık; gerçeklerden çok görünüşe; doğrudan çok yalana bağlanılan iklimin, biliyormuş gibi görünen manipülasyonlarına meydan okumanın “olmazsa olmaz”ıdır…</p>
<p>İnsan(lık)ın, meydan okuma yeteneğinin, satın alınamayan bağımsız/ özgür sanat ile güçlenip, artırılabileceğini unutmadan; böylesinin de, hayatı yaşamaya değer kılan şey olarak tanımlandığı göz ardı edilmemelidir…</p>
<p>Bu bağlamda başkaldıran sanat: İnsan(lar)a dayatılarak, hayata dair her şeyi imajların denetimiyle yalanın boyunduruğu altına alan egemenlik karşısındaki bir çığlıktan başka bir şey değildir…</p>
<p>Söz konusu egemenliğin bir elinde sopa, öbür elinde de havuç (para) vardır&#8230;</p>
<p>“Sopa” herkesin malumu; para, büyük bir iğfal vasıtasıdır; “İnsanlığın hiçbir icadı para kadar fesat verici değildir,” Sophokles’in deyişindeki üzere…</p>
<p>Çünkü para ve insanî ahlâk ters orantılıdır. Biri azaldıkça diğeri artar.</p>
<p>Honore de Balzac’ın, “Para denen şey, kimseyi tanımaz; kulakları, kalbi yoktur ki paranın,” diye betimlediği ilişkinin egemenliği insanı insan olmaktan çıkarırken insafsızlaştırır; ruhunu sattırır…</p>
<p>“Herkesin bir fiyatı vardır,” diye haykıran, bunun bir “kural” olduğunu vaz’eden meta fetişizmi, hava güneşliyken şemsiyesini size ödünç veren, ama yağmur yağmaya başlar başlamaz geri isteyen ilişkidir.</p>
<p>Yeri gelmişken Tom Stoppard’ın, “Parayı hep zamanı satın alan bir şey olarak gördüm,” uyarısı eşliğinde altını özenle çizmeliyim: Para, insanî yoksulluğun karşılıksız kredi kartından başka bir şey değildir…</p>
<p>Sanatın, böylesi bir yoksulluğa yani “pazar ilişkileri”nin ağına teslim edilmesi; doğası gereği Anakharsis’in,“Pazaryeri, insanların birbirlerini aldatmaları ve üçkâğıda getirmelerine ayrılmış bir yerdir”; Oliver Goldsmith’in, “Ticaretin uzun süre hüküm sürdüğü yerde onur kalmaz”; Charles Dickens’in, “İşte pazarlığın kuralı: ‘Ya sen onların canına okursun ya da onlar senin canına okur.’ İş hayatının ahlâk ilkesi budur”; Charles Baudelaire’in, “Tüccar, dürüstlüğü bile para getirsin diye kullanır,” sözlerini anımsatır…</p>
<p>Sanatsal faaliyetle aynı kapsamda ele alınması mümkün olmayan “pazar ilişkisi”, nihayetinde iyilikbilmez bir açgözlülükle betimlenir.</p>
<p>Her zaman yoksul olan açgözlülük, aynı zamanda yoksullaştırıcı bir düşkünlüktür.</p>
<p>Şimdi sanat açısından soru(n), hayata ve insan(lık)a karşı sorumluluklarını, örneğin bienal denen ve benzeri düşkünlüğe ciro edip, edemeyeceğindedir.</p>
<p>Kolay mı? Yerküredeki sürdürülemez kapitalist çürümenin verili safhasında, büyük sergiler/ bienaller “Yeni Dünya Düzen(sizliğ)i”nin pazarlaması, kitleleri denetim altına almaya çalışan manipülasyon ve pasifleştirme taktiğidir.</p>
<p>Bienallerin, yığınlar üzerinde afyon etkisi yapan futboldan farkı yoktur.</p>
<p>Pasif katılımcılar, sürüleştirilmişlerdir. Amaç, insanlarda algılama bozukluğu, anlam kargaşası yaratarak uyuşturma ve sindirmedir; yani “gergedanlaşma süreci”dir.</p>
<p>Bienallerle başlayan “gergedanlaşma süreci” hızla çevreyi/ benlikleri sar(s)arken; insanlar, insanlıktan gergedanlığa ya da sürülüğe dönüştürülmektedir.</p>
<p>“Gergedanlaşma süreci” dedim: Eugene Ionesco, ‘Gergedan’ başlıklı oyununda şunları der: “Bilmem hiç dikkatinizi çekti mi, insanlar sizin düşüncelerinizi artık paylaşmıyorsa, sanki canavarlarla karşı karşıyaymışsınız duygusu uyandırıyorsunuz. Gergedanların saflığı, aynı zamanda acımasızlığı var onlarda. Onlar gibi düşünmüyorsanız göz kırpmadan öldürebilirler sizleri… Modern dünyada, totaliterleşme süreci, gündelik hayattaki pratiklerin deşifre edilmesiyle değil, totaliter toplum düşüncesini canlı biçimde çağrıştıran ‘gergedan’ imgesinin sürekli ‘taraflar’ca kullanılmasıyla sağlanmaktadır. Kahraman Bêrenger, etrafındaki tüm kişilerin aşama aşama ‘gergedanlaştığı’ bir dünyada, ayakta kalmaya çalışan bir ‘insan’dır. Öyle ki, Bêrenger’nin ‘gergedanlaşmaması’, bir noktada ona acı veren bir olgu olur. Bêrenger büyük bir kahraman olduğu için değil, bir türlü gergedanlaşamadığı için ‘insan’ kalmayı seçer, dolayısıyla da oyunun sonunda boyun eğmeyip insan kalmayı seçmesi, ironik bir etki yaratır. Kendi kurtuluşunu örgütleyemeyen ‘birey’ toplumun sorunlarına çare olamamıştır…”</p>
<p>Sanatın metalaştırıldığı güzergâhta, Bêrenger gibi insan olmak/ kalmak, daha bir zorlaşıyor.</p>
<p>Yani sponsorların, tekelci himayeciliğin tacir ilişkileriyle oluşturulan “çağdaş endüstriyel sanat”ın bienal denen “şizofrenik karnaval”larla pazarlanması, insan(lık)ın yabancılaştırılmasını güçlendirmektedir.</p>
<p>Söz konusu pazarlama da insan(lık)ın tüketilişinin zeminidir (hayattır).</p>
<p>Şimdi bir kez daha soralım: Benlikleri, aklı tutsak eden azami kâr/kazanç hırsıyla “sanat” mümkün müdür, olabilir mi?</p>
<p>Elbette ve kesinlikle “Hayır”!</p>
<p>İnsan(lar)ı, yabancılaştırıp/öteleyerek insanî/ sanatsal mecraların/ mekânların dışına iten sanat tacirlerinin manipülasyonu küratörlerin cinayeti değilse nedir ki?</p>
<p>İktidar küratörleri, sanat kavramının üzerine tül örtüp, ortamı karartıp/efsunlayarak, her şeyi metalaştırır…</p>
<p>Anlaşılmaz olanı anlaşılır kılma yönündeki eleştirel faaliyeti sabote eder; boyun eğmeyi, egemene biatı, kirliliği körükler.</p>
<p>Tüm bunları yapanlar ise pazar oligarşisinin soytarılarıdır.</p>
<p>Kapitalist kültür endüstrisi totaliter bir sektördür. Kocaman bir ağzı, nokta kadar aklı ve hassasiyeti, bodyguardları, hizmetkârları, parası mukabilinde rol kesen figüranlarıyla herkesin üstüne düşen rolü oynadığı bir orta oyunudur.</p>
<p>“Akıl tutulması”dır!</p>
<p>Şimdi bu devasa “akıl tutulması” karşısında eğer, “Var olmak bir ödevdir; isterse bir dakikalık olsun,” diyebiliyorsak W. Goethe gibi; sonsuza kadar yaşayacakmışız gibi -insanca- yaşamalıyız, zamanımızın az olduğunu hiç unutmadan…</p>
<p>Ki bu da, başkasının keyfine göre, satılan, alınan bir yaşamakla mümkün değildir. Çünkü insanın hayatı, sevmek yaşamaktır/ başkaldırmaktır içtenliğiyle sanatı var eden hayalidir.</p>
<p>“Sanat, sanatçı mı?” dediniz!</p>
<p>O hâlde Rod Steiger’in, “En önemli şey utanç duymadan kendin olmaktır”; Kazancakis’in, “İnsan uçurumun kenarına varmadan kanatlanmaz”; Karl Marx’ın, “Bir kimsenin özgür olarak gelişmesi, herkesin özgür olarak gelişmesinin şartıdır”; I. Kant’ın, “Böcek olmayı kabul edenler, ayaklar altında kalmaktan ve ezilmekten yakınmamalıdırlar,” uyarılarını unutamazsınız/ unutturamazsınız!</p>
<p>13 Kasım 2011 22:21:28, Ankara.</p>
<p><strong><em>N O T L A R</em></strong></p>
<p><strong><em>[*] </em></strong>Patika Dergisi, No:76, Ocak-Şubat-Mart 2012…</p>
<p><strong><em>[1]</em></strong> Schiller.</p>
<p><strong><em>[2]</em></strong> W. Goethe, Goethe Der ki, çev: Gürsel Aytaç, Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları: 534, 2’inci baskı, 1986, s.473.</p>
<p><strong><em>[3]</em></strong> Oscar Wilde, Sanatçı: Eleştirmen, Yalancı, Katil- Estetik ve Etik Üzerine, çev: <a href="http://www.iletisim.com.tr/ki%C5%9Fi/esin-so%C4%9Fanc%C4%B1lar-2416.aspx">Esin Soğancılar</a>, <a href="http://www.iletisim.com.tr/ki%C5%9Fi/kaya-gen%C3%A7-11105.aspx">Kaya Genç</a>, <a href="http://www.iletisim.com.tr/ki%C5%9Fi/fatih-%C3%B6zg%C3%BCven-32.aspx">Fatih Özgüven</a>, <a href="http://www.iletisim.com.tr/ki%C5%9Fi/t%C3%BCrker-armaner-1661.aspx">Türker Armaner</a>, İletişim Yay., 2008.</p>
<p><strong><em>[4]</em></strong> Özcan Yaman, “Sanat AŞ”, Evrensel, 18 Eylül 2011, s.16.</p>
<p><strong><em>[5]</em></strong> Gökhan Gençay, “Akıntıya Karşı Sanat”, Radikal Kitap, Yıl: 10, No:551, 7 Ekim 2011, s.33.</p>
<p><strong><em>[6]</em></strong> Esther Leslie, Walter Benjamin &#8211; Konformizmi Alt Etmek, Çev: Eda Çaça, Habitus Kitap, 2011.</p>
<p><strong><em>[7]</em></strong> Barış Acar, “… ‘Küratör’e Dönüşümden ‘Küratörün Dönüşümü’ne”, Birgün Pazar, 18 Eylül 2011, s.7.</p>
<p><strong><em>[8]</em></strong> Kanat Atkaya, “Milli Menfaat Olarak Bienal”, Hürriyet, 6 Ekim 2011, s.7.</p>
<div class="addthis_toolbox addthis_default_style addthis_32x32_style" addthis:url='http://www.atik-online.net/2012/01/satilamayip-alinamayan-sanat-ile-sanatci/' addthis:title='Satıl(amay)ıp Alına(maya)n Sanat (ile Sanatçı)(*) ' ><a class="addthis_button_preferred_1"></a><a class="addthis_button_preferred_2"></a><a class="addthis_button_preferred_3"></a><a class="addthis_button_preferred_4"></a><a class="addthis_button_compact"></a></div>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.atik-online.net/2012/01/satilamayip-alinamayan-sanat-ile-sanatci/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Roboski Katliamının Şifreleri</title>
		<link>http://www.atik-online.net/2012/01/roboski-katliaminin-sifreleri/</link>
		<comments>http://www.atik-online.net/2012/01/roboski-katliaminin-sifreleri/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 12 Jan 2012 22:38:46 +0000</pubDate>
		<dc:creator>AHM</dc:creator>
				<category><![CDATA[Köşe Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[Mekselina Leheng]]></category>
		<category><![CDATA[katliamının]]></category>
		<category><![CDATA[roboski]]></category>
		<category><![CDATA[Şifreleri]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.atik-online.net/?p=11874</guid>
		<description><![CDATA[MEKSELINA LEHENG &#124; 12 &#8211; 01 &#8211; 2012 &#124; Bu yazıyı yazdıktan sonra uzun bir süre beklettim. Acaba komplolarla mı yola çıkıyorum diyerek yazıyı bir süre bekletmiştim. Ne yazık ki Türk İçişleri Bakanı Şahin’in; “Onların gözyaşları, bundan sonra örgütün kaçakçılık gelirlerinin azalacağını görmelerindendir.” açıklamasını görür görmez Türk devletini artık çok iyi tanıdığımızı ve beyin hücrelerinde [...]<div class="addthis_toolbox addthis_default_style addthis_32x32_style" addthis:url='http://www.atik-online.net/2012/01/roboski-katliaminin-sifreleri/' addthis:title='Roboski Katliamının Şifreleri ' ><a class="addthis_button_preferred_1"></a><a class="addthis_button_preferred_2"></a><a class="addthis_button_preferred_3"></a><a class="addthis_button_preferred_4"></a><a class="addthis_button_compact"></a></div>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.atik-online.net/wp-content/uploads/2011/11/kose_yazisi1-289x3001.jpg" rel="lightbox[11874]" title="kose_yazisi"><img class="alignleft size-thumbnail wp-image-10803" title="kose_yazisi" src="http://www.atik-online.net/wp-content/uploads/2011/11/kose_yazisi1-289x3001-100x100.jpg" alt="" width="100" height="100" /></a>MEKSELINA LEHENG | 12 &#8211; 01 &#8211; 2012 | Bu yazıyı yazdıktan sonra uzun bir süre beklettim. Acaba komplolarla mı yola çıkıyorum diyerek yazıyı bir süre bekletmiştim. Ne yazık ki Türk İçişleri Bakanı Şahin’in; “<em>Onların gözyaşları, bundan sonra örgütün kaçakçılık gelirlerinin azalacağını görmelerindendir.” </em>açıklamasını görür görmez Türk devletini artık çok iyi tanıdığımızı ve beyin hücrelerinde geçenleri tahmin etmekte zorlanmayacağımızı anladım.<span id="more-11874"></span></p>
<p>Türk Başbakanı Erdoğan ve onun bir adet İçişleri Bakanı’nın Kürt Özgürlük Hareketi’ni sivilleri katletmekle suçladığı bu son aylarda devlet eliyle Roboski’de bir katliamın gerçekleşmiş olması Kürtlerin deyimiyle “Rureş bûn”u yaşadıkları söylenebilir.</p>
<p>Günlerdir bu katliamla ilgili değişik yorumlar yapılıyor. Devlet cephesinde olayın yanlışlıkla meydana geldiği savunulurken, Kürt cephesinde de katliamın bilinçli yapıldığı yönünde iddialar var.</p>
<p>Devletin Kürtlere karşı yeni bir konsept ortaya koyması bize katliamla ilgili farklı ve derin amaçların amaçlandığının işaretini veriyor.</p>
<p>İran-Irak-Suriye devletleriyle komşu Kürdistan illerinde yıllardan bu yana kaçakçılık faaliyetleri yürütülmektedir. Muğlalı’nın 33 kaçakçı Kürdü katletmesinden sonra kaçakçılara yönelik böyle bir katliam gerçekleştirilmedi. Oradaki bütün karakollar kaçakçılardan haberdarlar ve kaçakçılardan haraç almaktalar.</p>
<p>Katliamın bilinçli yapıldığı yönündeki iddialar çok güçlü. Hatta iddiayı geçip kesin planlı bir katliam olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Peki devletin böyle bir katliamı gerçekleştiriş amacı ne olabilir?</p>
<p>Türk devletinin Kürt Özgürlük Hareketini ortadan kaldırmak için bütün seçenekleri masaya yatırıp istişare ettiklerini biliyoruz. Dikkat edilirse Kürtler üzerinde sert bir terör estiriliyor. Kaçakçıların gerilla hakimiyetinde bulunan alanlardan geçtiğini çok iyi bildiklerinden bu sayede kaçakçılığın önüne geçerek olası kaçakçı-gerilla bağlarını tamamen kopartıp gerillanın maddi kaynaklarını kesmeye yönelik bir teşebbüs olarak yorumlanabilir. Çünkü daha önce birçok defa Türk basınında PKK’nin kaçakçılardan vergi toplayarak maddi kaynak temin ettiği yönünde haberler yapılmıştı. Böyle bir katliamla güvensiz bir ortam yaratarak kaçakçılık faaliyetlerini ortadan kaldırmaya çalışmış olabilirler.</p>
<p>Katliamın Türk devleti açısından olumlu taraflarından biri de yine Türk Hükümetinin gerçekleştirmeyi değerlendirdiği seçeneklerden biri. O da toplu sivil imhalarının yaratacağı reaksiyonu ölçmekti. Kürt Halk Önderi Öcalan’a yönelik ağırlaştırılmış tecridi de uygulamaya koyarken, halk tepki göstermedi bu duruma, diyerek tecridi daha da uzun bir süreye yaydılar. Buna uluslar arası kesimdeki tepkiler de dâhildir.</p>
<p>KÜRTLERİN SOYKIRIM MANZARASI; KATIRLARA BİNDİRİLMİŞ CESETLER</p>
<p>Katırların üzerinde yatay şekilde bindirilmiş; 2 insana ait olduğunu, bataniye ucundan gözüken dört adet ayaktan insan olduklarını anladığımız vahşet, insanlık açısından Türk devletinin Kürtlere reva gördüklerinin çok acı bir tablosuydu. Bir anda bu ülkede ‘Kürt ve Sorunu yoktur’ diyen işbirlikçi tabirinin bile az kaldığı müsvedelere, kusasım geldi.</p>
<p>Katliamın acısını BDP tarafından siyasallaştırıldığını söyleyen zihniyet, ikiyüzlülük aynasında aslında kendi yansımasını görmüştür. Ve zannederler ki bütün siyasal fikirler kendileri gibi insanlıktan sıyrılmış ve kendi emellerini güden birer palyaçolardır. Asıl lekeli, asıl katil, asıl soykırım suçlularıdır onlar. Bütün bir tarihi katliamlarla, kıyımlarla geçirmiş bir soyun evlatlarıdır onlar… Dünya tarihinde bile “Barbarlık” terimiyle özdeşleşmişlerdir onlar…</p>
<p>Roboski katliamı bilinçli ve planlı bir devlet eylemiyken TBMM alt komisyonu kuruldu ya da olay araştırılıyor araştırmalara girmek de gündüz gözüyle katili fenerle aramak kadar saçma. Bu katliamı devlet yaptı ve bilinçli bir şekilde yaptı. Buna başka failler aramak beyhudeliktir, saçmalıktır.</p>
<p>mekselinaleheng@gmail.com</p>
<div class="addthis_toolbox addthis_default_style addthis_32x32_style" addthis:url='http://www.atik-online.net/2012/01/roboski-katliaminin-sifreleri/' addthis:title='Roboski Katliamının Şifreleri ' ><a class="addthis_button_preferred_1"></a><a class="addthis_button_preferred_2"></a><a class="addthis_button_preferred_3"></a><a class="addthis_button_preferred_4"></a><a class="addthis_button_compact"></a></div>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.atik-online.net/2012/01/roboski-katliaminin-sifreleri/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>

