Sol Parti Roboski İzlenimlerini Yayınladı
9 Ocak 2012 | 20:30
ALMANYA | 09 – 01 – 2012 | Almanya Sol Parti Roboski katliamına ilişkin raporunu yayınladı. Kuzey Ren-Westfalya (NRW) Eyalet Milletvekili Hamide Akbayır ve Ali Atalan, Hamburg Eyalet Milletvekili Cansu Özdemir ve Hamburg Belediye Encümeni yazar Robert Jarowoy’dan oluşan heyet, 31 Aralık 2011 ila 4 Ocak 2012 tarihleri arasında 35 köylünün katledildiği Qilaban’ın (Uludere) Roboskî köyünde incelemeler yaptı. yapılan incelemeler sonucunda oluşan raporu olduğu gibi yayımlıyoruz.
——–
Roboski Katliamını yerinde inceleyen Sol Parti heyetinin ortak kaleme aldıgi izlenimi
İnsanlığın bittiği Uludere’deydik
35 gencecik insanın mezarları bir çiçek bahçesine dönüştürülmüştü. Tüm mezarlar sarı, kırmızı ve yeşil çiçekler ve aynı renklerde ipeklerle süslenmişti. Baharda düğünü yapılacak olan Adem Ant’ın mezarı da kırmızı ve geleneksel bir kına örtüsü ile süslenmişti. Analar da mezarlığa varınca sessizlik bitiyor, ağıt ve feryatlar başlıyor.
Çocuklarını, eşlerini, kardeşlerini, yeğenlerini, nişanlısını ve sevdiklerini bu insanlık dışı katliamda kaybeden, insanlığın bittiği Roboski köyündeydik. Evet köylülerden olayla ilgili aldığımız mesaj olayın tamamen planlı bir şekilde yapıldığı ve bu olayın peşinde olmamız gerektiğini ortaya koydu. Taziye çadırına yaklaştığımızda halkın büyük ilgisi ile karşılaşıyoruz. Çadıra girince aileler en ön sırada ayağa kalkıyor. Başsağlığı dileklerimiz kabul ediyorlar. Elimizi verdiğimizde gözlerinden medet bekleyen derin bakışlarından, fakat korkuyu yenmiş duruşlarından çok etkilenmiştik.
SOL PARTİ HEYETİ
Almanya Sol Parti heyeti olarak 31 Aralık 2011 ila 4 Ocak 2012 tarihleri arasında 35 köylünün katledildiği Qilaban’ın (Uludere) Roboskî köyünde incelemeler yapmak üzere Kürdistan’daydık. Heyetimiz NRW Eyaleti Sol Parti Millevekili Hamide Akbayır ve Ali Atalan, Hamburg Sol Parti Milletvekili Cansu Özdemir ve Hamburg Sol Parti Belediye Encümeni yazar Robert Jarowoy’dan oluşuyordu.
İlk durağımız Amed
Amed yılbaşı gecesi çok sessiz ve hüzünlüydü. Roboski Katliamı’ndan iki gün sonra yani 31 Aralık 2011′de Amed’in Kayapınar İlçesi Huzurevleri’nde Mekin Kar ile Agit Altan isimli iki Kürt genci infaz edilmişti. Kürt halkı yine yasa bürünmüş, infaz edilen çocuklarına sahip çıkıyordu. Sessizlik ve hüzne rağmen Amed, direniş havası kokuyordu. Analar, gençler bir bütün halk baskılara rağmen dimdik ayaktaydı.
BDP Amed İl Başkanı Zübeyde Zümrüt ve Diyarbakır İHD Şube Şekreteri Recai Bilici ile yaptığımız görüşmede her iki Kürt gencinin infaz edildiğini öğrendik. Kendileri, sabaha doğru bu haberi aldıklarında olay yerine gittiklerini ve görgü tanıkları ile konuştuklarını avukatlar ve BDP’lilerin olay yerine bırakılmadıkları bilgisini verdi. İki gencin sokak ortasında infaz edildiğini belirten görgü tanıkları özel timlerin etraftaki insanlara, “Bu duruma siz de düşeceksiniz” gibi sözlerle tehditte bulunduğunu söylediler. Bu tehditler özellikle görgü tanıklarına yönelikti. Zübeyde Zümrüt böylesi keyfi cinayetlerin arttığına önemle dikkat çekti.
Biliniyor, 90′lı yıllarda faili meçhul cinayetler yoğundu ama bu infaz olayına bakınca hükümetin Kürt halkına yaklaşımlarında bir değişikliğin olmadığını görüyoruz. Tek taraflı haber veren Türk basını bunu inkar etse de, gerçekler ortada. Artık hükümet ‘faili meçhul’ cinayetlerle yetinmemekte dozunu artırarak ‘faili meçhul’ katliamlara yönelmektedir.
Cudi bir başkadır
İnsanlar sabahları yeni bir güne ‘rojbaş’ diyeceğine, o sabah uyandıklarında o gün kimlerin katledileceği ve tutuklanacağını soruyorlar. Gazeteciler, avukatlar, gençler ve BDP üyeleri bu ağır baskılar karşısında çok güçlü bir duruş sergiliyorlar. BDP il binası içindeki bir odadan öbür odaya koşuşturuyorlar. Birileri duruşmalara gitmek üzere son organizasyonu yaparken, diğerleri Wan halkının ihtiyaçlarını öğrenmek için Wan’daki arkadaşlarına telefon ediyor. Kadınlar infaz edilen Mekin Kar’ın Malatya’dan Amed’e gelecek olan cenazesini uğurlamak, sahip çıkmak için hazırlanıyorlar. Yani kısacası, Kürt halkı dimdik ayakta onuruna sahip çıkıyor. O gün gördüğümüz tablo bize bu kadar zor şartlar altında insanların nasıl çalıştığını bir kez daha göstermişti. Biz onlara güç verelim derken onlar bize güç veriyordu.
Ertesi sabah, yanı 2 Ocak sabahı Sur Belediye Başkanı Abdullah Demirbaş’ın ofisinde buluşup Şırnak’a doğru yola çıkıyoruz. Bazılarımız önceden de Şırnak’a gitmiştik. “Şırnak halkı ve doğası özelikle Cudi dağları bir başkadır” diyordu” diyordu aramızdaki bir arkadaşımız.
90′lı yıllardaki işkencehane hala yerinde duruyordu. Okuduğumuz kitaplar ve hikayeler aklımıza geliyor. Ürkmemek, öfkelenmemek mümkün değil. Sokakta gördüğümüz her insanın, her çocuğun ailesinden en az iki kayıp olduğunu duymuştuk. BDP İl Teşkilatı’na doğru yürürken okuldan çıkan çocuklarla karşılaşıyoruz. Ellerinde defter ve kalemleri ile gülerek, konuşarak yürüyorlardı. Hepsi üniformalı. İşte Türk devletinin tek dil, tek bayrak, tek millet zihniyeti bu üniformalardan da belli oluyordu. “Ne mutlu Türküm diyene” tabelası şehir ortasında faşizan iğrençliği ile göze çarpıyordu.
Devletin, “Kimse farklı olamaz, herkes aynı tipte olmalı, aynı düşünmeli, aynı şeyi hissetmeli ve yaşamalıdır” felsefesinden hiç de vazgeçmediği hissi biz de egemendi.
‘Hayır artık Şırnak’ı terketmiyoruz’
Şırnak Barosu Başkanı Sayın Neçirvan Elçi ve Baro Yönetim Kurulu üyelerinden Raboski Katliamı ile ilgili görüşlerini aldık. Olayın hukuki boyutunu konuştuk. Baro temsilcileri Roboski katliamının basit bir olay olarak görülmemesi gerektiğini ve uluslararası hukuk boyutunun muhakkak araştırılması gerektiğine vurgu yaptılar.
Özellikle de Avrupa’daki hukukçulardan gerekli desteğin gelmesini beklediklerini söyleyen avukatlar, birçok arkadaşlarının ‘KCK operasyonları’ adı altında yapılan operasyonlarda tutuklandıkları bilgisini verdi. “Tutuklama ve baskılardan dolayı Şırnak’tan göç edenler oldu mu” şeklindeki sorumuz üzerine genç bir avukat söz alıyor ve bize “Hayır artık Şırnak’ı terketmiyoruz. Sonuna kadar buradayız. Çünkü Şırnak’ın doğasını ve kültürünü çok seviyoruz” diyor.
Bu sözleri söylerken gülümsüyor ve gözleri parlıyor. O kadar kararlı gözlere bakıp gurur duymamak ve etkilenmemek mümkün değil.
Koma Evîna Botan şarkısından tanıdığımız ‘Seyroz’ yemeğinden tut, lehçesine kadar ayrıntılı ve gururla anlatıyor bize Şırnak’ın özelliklerini. Çok duyduğumuz o meşhur ‘Botan Aşkı’ bu olmalı herhalde…
3 Ocak: Roboski’ye yolculuk
Şırnak’tan Uludere’ye gidince nasıl bir manzara ile karşı karşıya olacağımızı düşünüyoruz. Arabanın camından Cudi Dağı’na bakarken her taşın altında kan damlalarının olduğu hissi uyanıyor hepimizde. Toprakları bu kadar gencecik insanların kanları ve anaların gözyaşları ile sulanmış olan Cudi Dağı’nın kutsallığını da kılamlardan ve şiirlerden tanıyoruz. Taziye çadırına yaklaştığımızda halkın büyük ilgisi ile karşılaşıyoruz. 500 kişiye yakın nüfusu olan köy halkı ve katledilenlerin ailelerinin bulunduğu taziye çadırına varıyoruz. Çadıra girince aileler en ön sırada ayağa kalkıyor. Başsağlığı dileklerimiz kabul ediyorlar. Elimizi verdiğimizde gözlerinden medet bekleyen derin bakışlarından, fakat korkuyu yenmiş duruşlarından çok etkilenmiştik. Gözleri çok acı çektiklerini ama yenilmediklerini ifade ediyordu. Çadırda grubumuz adına yapılan konuşmalarda Türk Silahlı Kuvvetleri’nin Roboski’de yaptıkların katliam kınandı. Ailelere ve bütün Kürt halkına başsağlığı dilendi.
Sonra anaların ve genç kadınların yanına gidiyoruz. Hepsi çok öfkeli ve öfkelerini açık bir şekilde dile getiriyorlardı. Bu katliamı kin ve nefretle dile getiriyorlardı. Bu özellik onları erkeklerden ayıran bir özellikti. Bu da kadınlarımızın olaylardan ve savaşlardan daha fazla ve değişik biçimde etkilendiklerinin bir göstergesiydi. Çocuklarının, kardeşlerinin resimlerini göğsünün sol tarafına iliştirmiş olan kadınlar şehit aileleri resimlerini gösterip “Bak bu benim oğlum, bak bu benin kardeşim. Öldürdüler onları. Kıydılar onların genç canına” diye haykırıyorlardı.
Öfke, hüzün ve çaresizlik
Genç bir kadın yanımıza geliyor ve karnını gösterip üç aylık hamile olduğunu söylüyordu: “Eşimi, çocuğum doğmadan öldürdüler. Çocuğum hiçbir zaman babasını göremeyecek.”
Bize kenetlenip ağlama sesleri ile ağıt sesleri birbirine karışıyor. Bu köyde herkesin acı dolu bir hikayesi var. Acılarına daha büyük bir acıyı bu katliam ile AKP’nin gerçekleştirdiğini söylüyorlar. Bunu açık bir şekilde ifade ediyorlardı. O an gördüklerimizi anlatabilecek, söyleyecek söz bulamıyoruz. Dilimiz lal olmuş, içimizi ateş sarmıştı. Öfke, hüzün ve çaresizlik birbirine karışıyor.
Anaların gözyaşlarını silmek, onlara sarılmak… O an insanın içinden tek gelen şey oluyordu. Küçük bir odaya geçiyoruz ve görgü tanıklarının ve ailelerin açıklamalarını dinliyoruz.
İlk konuşan daha 18 yaşındayken yaşamını yitiren Adem Ant’ın ablası Narin Ant.
Narin Ant’ın ağıt ve feryatlarını Roj TV’nin haberlerinden de izlemiştik. Güçlü bir duruşu var. Bakışlarında kırılamayan kararlı bir ifade bulunuyor. Narin, Türk medyasının sanki bu katliamı basit bir olaymış gibi yansıtmasına çok öfkeli. Devletten davacı olduğunu ve kardeşlerinin haklarını sonuna kadar arayacağını ifade ediyordu.
‘Gelinliğimi kana buladılar’
Narin’in yanında Garibe Ürek, Adem Ant’ın nişanlısı oturuyordu. Garibe’nin gözaltları şişmiş ve gözlerinden büyük bir hüzün akıyor. Amcasının iki oğlu katledilmiş. Birisi hastanede can çekişiyor ve aynı zamanda katliamda nişanlısını da kaybetmiş. “Benim gelinliğimi kana buladılar. Nişanlımdan kalan tek şey nişan yüzüklerimiz. Baharda düğünümüz olacaktı. Düğünümüzün masrafları için Adem o yola çıkmıştı” diyordu Garibe.
Köylüler Recep Tayyip Erdoğan’a büyük bir öfke duyuyor. Onun ne özür dilemesini ne de tazminatını istediklerini belirtiyordu: “Bundan sonra buraya fabrika, işyeri de kurmak istese de biz kabul etmeyeceğiz, çünkü hiçbir şey geri gelmeyecek” şeklinde düşüncelerini belirten Garibe, devletin, her zaman köylülerin kullandıkları yolun gerillalar tarafından da kullanıldığı iddialarını da yalanlıyor: “Gerillalar hiçbir zaman bu yolu kullanmaz.”
‘Askerler yolumuzu kestiler’
‘Kaçağa’ giden grubun içinde yer alan ve sağ kurtulan Servet Encü’nün açıklamalarını alıyoruz. Katliamda ailesinin 26 mensubunu kaybetmiş olan Servet Encü bize gördüklerini şu şekilde anlatıyor: “Yıllardan beri kaçakçılıkla geçimimizi sağlıyoruz. Bu işi babamız yapmış, dedemiz yapmış. Bu gelenek yüz yıldan beridir devam ediyor ve herkes tarafından da biliniyor. Biz fakirlikten dolayı gidiyoruz. 28.12.2011 tarihinde de yine mal getirmek için yola çıktık. Sınırın sıfır noktasına vardığımızda köylüler bizi aradılar, yolların askerler tarafından tutulduğunu belirttiler. Bize gelmeyin dediler, ama biz ise “bizde silah falan yok, sadece iki bidon mazot var” dedik ve yolumuza devam ettik. Askerler yolumuzu kestiler. Geri dönmeye başladık. Geri gidince geriden gelen diğer arkadaşlarımıza tam sınırda yetişmişti ki F16 jetleri bizi bombalamaya başladılar. Üç sefer bombaladılar. Ben geriden geldiğim için kendimi karın altında saklayarak şans eseri kurtuldum ve köylüleri arayıp haberdar ettim.”
Köylülerin olay yerine geldiklerinde korkunç bir manzara ile karşılaşıyorlar. Cesetlerin param parça olduklarını ve yakılmış gibi göründüğünü ifade eden S. Encü, diğer grubun kayalıklarda saklanırken bombalama esnasında kayalıkların üzerlerine çöktüğünü anlattı. S. Encü olayı anlatırken gözleri yaşarıyordu. “Bombalar çocuklarımızın beyinlerini patlatmıştı, kafaları gövdelerinden ayrılmıştı” diyen S. Encü köylüleri haberdar ettikten sonra, köylülerden birisi bölgenin komutanını arayıp “bombardımanı durdurun, onlar bizim köylülerdir” demiş. Komutan ise, “merak etmeyin birşey olmaz, sadece korkutmak istiyoruz gençleri” diye cevap vermiş. İnsanlığını kaybetmiş olan komutan, ölü çocukların artık korkmayacaklarını düşünememiş…
‘Bunları Avrupa’ya anlatın’
Küçük oda dolmaya başladı. Herkes devletten davacı olduğunu vurguluyor ve tazminat istemediklerini söylüyorlar. Köylüler olay yerinde buldukları bomba parçalarını bize gösteriyorlar. Bomba parçasını görünce, bu gencecik bedenlerin nasıl param parça haline geldiklerini düşünebiliyoruz. Bize “sizden de destek bekliyoruz, bunları Avrupa’ya anlatın!” dediklerinde, içimiz daha da çok öfke ile doluyor. Sadece Türk hükümetine karşı değil, bu öfke Almanya hükümetine de karşıdır. Çünkü Kürt halkına karşı kullanılan silahların ve bombaların büyük bir kısmı Almanya’dan Türkiye’ye satılıyor. Almanya hükümeti yaptığı silah ticareti ile yüksek bir miktarda para kazanmaktadır. Yani kısacası Almanya hükümeti de Türkiye hükümeti gibi hesap vermelidir. Kendilerini demokrasi ile süsleyenler aslında en büyük suçları işleyenlerdir.
Ağıt yakan ve feryat eden analara bakınca, en çok kadınların savaştan etkilendiklerini görebiliyoruz ve kendimize o an şu soruyu soruyoruz: Almanya Başbakanı Angela Merkel de bir kadın – nasıl olur da bu kadınların acılarını anlamaz veya görmemezlikten gelir?
Kafamızdaki bu sorular ile mezarlığa doğru yola çıkıyoruz. Vardığımız da inanılmaz ve acı veren bir tablo görüyoruz, hepimizin üstüne inanılmaz bir sessizlik çökmüştü.
Sarı, kırmızı ve yeşil çiçekler…
35 gencecik insanın mezarları bir çiçek bahçesine dönüştürülmüştü. Tüm mezarlar sarı, kırmızı ve yeşil çiçekler ve aynı renklerde ipeklerle süslenmişti. Baharda düğünü yapılacak olan Adem Ant’ın mezarı da kırmızı ve geleneksel bir kına örtüsü ile süslenmişti. Analar da mezarlığa varınca sessizlik bitiyor, ağıt ve feryatlar başlıyor. Bir kadın üç mezar arasında gidip geliyor. Birisi esi, birisi kardeşi ve birisi de amcasının oğlu. Hangi birinin toprağına sarılacağını şaşırıyor. Analar ve kadınlar ile sarılıyoruz, sarılırken acılarını daha da yakın his ediyoruz. O an insan, ne o mezarlığı ne de anaları bırakıp gitmek istemiyor. O an sadece orda sarılıp, acıyı paylaşmak istiyor insan. Yaraları sarmak, iyileşemeyen yaralara melhem olmak!.
Acıya ve hüzüne de o an inanılmaz bir öfke karışıyor. Askeri helikopter mezarlığın üzerinden uçup duruyor. Utanmazlar, vicdansızlar. Analar evlatlarına gözyaşı dökerken bile rahat bırakılmıyorlar. Ama kadınlar hiçbir şeye aldırmıyorlar.
Büyük bir kararlılık ile kendilerine bir misyon biçmişler, oda katledilen evlatlarının ve sevdiklerinin haklarını aramak.
AKP hükümeti tazminat ile bu olayı kapatabileceğini düşünüyor, fakat kadınlar Erdoğan’a şu cevabı veriyorlar: “Tazminat bize yapılan en büyük hakarettir, bize sıkılmış birer kurşundur. Onu Erdoğan’a ve AKP hükümetine birer kurşun olarak iade ediyoruz”. Kadınlar, açlıktanda öleceklerini bilseler bile devletin hiç bir kuruşunu almayacaklarını ifade ediyorlardı. Türk annelerine de seslenen kadınlar “Çığlıklarımızı duyun, sizde annesiniz. Tazminat değil, gerçek yardım ancak çözümdür”.
Tamamen planlı bir katliam
Çocuklarını, eşlerini, kardeşlerini, yeğenlerini, nişanlısını ve sevdiklerini bu insanlık dışı katliamda kaybeden, insanlığın bittiği Roboski köyündeydik. Evet köylülerden olayla ilgili aldığımız mesaj olayın tamamen planlı bir şekilde yapıldığı ve bu olayın peşinde olmamız gerektiğini ortaya koydu. Çok kapsamlı açıklamaların yapıldığı taziye sonrası incelemelerimizi tamamlayıp Şırnak üzeri Amed’e ordan da ertesi gün tekrar Almanya’ya döndük.
Köylülerin ifadeleri, bu katliamın planlı bir şekilde gerçekleştirildiğini ortaya koyuyordu. Yaptığımız gözlemleri kamuoyuna taşımak ve üstümüze düşen bütün görevleri yerine getireceğiz.
BDP’lilerin Birleşmiş Milletler, Cenevre İnsan Hakları Komitesi, Avrupa Konseyi ve Uluslararası Ceza Mahkemesine başvuru için başlattıkları çalışmaları destekliyoruz. Katliamın hem iç hem uluslararası hukuka göre bir soykırım ve insanlık suçu olduğunu söyleyen Hasip Kaplan, AKP’nin örtbas etmesine izin vermeyeceklerini ve sorumluları ortaya çıkana kadar konuyu gündemde tutacaklarını ifade etmişti. H. Kaplan, katliamla hem Türkiye içindeki Kürtlere gözdağı, hem de Federe Kürdistan Bölgesi hükümetine mesaj verildiğini belirttiği görüşlerine tamamen katılıyoruz.
Silah ticaretine dur diyelim!
Aynı zamanda Almanya’dan Türkiye’ye yapılan silah ticaretini de gündemleştirmek gerekli. Çok uzaklarda değil, kapımızın önünde savaşlarda ve Kürt halkına karşı da kullanılan silahlar ve bombalar yapılmaktadır. Hepimizin görevi, o kapıları çalmak ve bu silah ticaretine dur demektir. Silah ticareti, kanın akmasına yol açan ilk adımdır.
Katledilen gençler bombardımandan korunmak için el ele tutuşmuşlar ve bombardıman anında toprağa gömülen cesetler çıkarılırken de ellerinin kenetli olduğunu belirtiliyordu aileleri.
Gelin bu gençler gibi bizde el ele tutuşalım ve kanın akmasına yol açan silah ticaretine DUR diyelim.
Türkiye devletine ve AKP hükümetine annelerden gelen bu mesajı anlamlı buluyoruz: “T.C tarihinden günümüze halklarına karşı birçok katliam yaptı. Katliamlarla Kürtleri bitirilemeyeceğini siz de biliyorsunuz. Bu günden sonra Kürtleri hiç mi hiç davasından vazgeçiremezsiniz! Kürt halkı en kısa zamanda çözüm beklemektedir, çözümsüzlüğe karşı da direnecektir!”
Barışcıl, demokratik ve herkesin özgürce yaşıyabileceği bir ortamı yaratan çözüm bekliyor Kürt halkı! Hemen şimdi! Yarın çok daha geç olabilir! AKP gecikmeden BDP’nin ürettiği gerçek çözüm önerilerini ciddiye almalı. Çünkü bu çözüm önerilerinde, projelerinde Türkiye’nin de sağlıklı bir demokrasiye ulaşması yatmaktadır.














