24 Mayıs 2012 | ATİK | Avrupa Türkiyeli İşçiler Konfederasyonu | abone ol

12345 (Toplam 15 oy, ortalama: 4,07)
140 okuma

Anti-demokrasinin neo-faşizmle örtülü ittifakı -1-  

21 Aralık 2011 | 09:24 

UFUK BERDAN | 21 – 12 – 2011 | Neo-faşist, ırkçı ve paramiliter terör örgütü Nasyonalsosyalist Yeraltı-NSU’nun suçları, federal ve eyalet istihbarat birimlerinin bu örgütle kurduğu ‘kirli, örtülü, derin ve canice ilişkiler’ Almanya’da 4 Kasım’dan beri deşifre oluyor. Dehşet tehlikeli bu ilişkilerin artık taşınamaz bir boyuta gelmesinin bir sonucu olarak, ikinci dünya savaşı sonrası Almanya’sında en büyük devlet skandalı ortaya çıktı.

Bu neo-nazi örgütün şimdilik bilinmeyen başka şuçları, ilişkilerin daha derin boyutları ve skandalın farklı detayları -egemen güçler ve iktidar erkleri arasındaki çok çeşitli çıkar çatışmalarına bağlı olarak- ileriki süreçlerde daha fazla ifşa edilecektir muhtemelen.

Emperyalizm; asalak, paraziter, çürüyen tekelci kapitalizmdir.Ve bu modelin özündeki yapısal haksızlıklar, kurumsal adaletsizliklerden kaynaklı olarak, devlet ve hükümet organları içinde yoz, yobaz ve kirli ilişkiler de diz boyudur ve sistemiktir. Derinşelen küresel iktisadi ve uluslararası siyasal krizlere, kızışan tekelci rekabete, boyutlanan militarizme ve keskinleşen iktidar çatışmalarına bağlı olarak; özsel ve biçimsel çirkinlikler ve kirli ilişkiler günümüzde daha fazla görünür omaktadır.

Almanya Federal Cumhuriyeti (AFC) içinde gelinen aşamada görünür olan ‘derin, örtülü, kirli ve canice ilişkiler’ emperyalizmin kirli özünün dışa yansımasıdır. Ancak, görünür olanlar buz dağının ucundan yansıyanlardır sadece.Yeterince yansımayan ve örtülü kalması istenen çok daha sarsıcı boyutlar olmalı ki; Anayasayı Koruma Dairesi içindeki ‘bilgilerin genelde 5 sene, özel durumlarda 10 sene saklandığı’ veya soruşturmaların ‘federatif bir ülkede eyalet özerkliğide gözetilerek yürütülmesi’ gerektiği gibi baştan frenleyici söylemlerle daha derinlere ulaşmanın önü kesilmek isteniyor.

Alman parlamentosundaki partiler ‘araştırma komisyonu’ mu kurulsun ‘soruşturma komisyonu’ mu kurulsun? yoksa ‘özel yetkili bir birim mi oluşturulsun’ tartışması yürete dursunlar, ‘derin ve kirli ilişki’ler içinde olanlar ve onların maskeli destekçileri bu arada bolca delilleri karartmaya ve yön şaşırtmaya çoktan başlamışlardır bile. Soruşturmaların ne kadar derine inebileceği, ne denli cesur ve adilce yapılacağı bile şimdiden koskoca bir muamma!

‘Akılları durduracak’ bir tahrip gücüne erişebilen bu neo-faşist, ırkçı terör örgütüyle ve katliamlarıyla gerçek anlamda bir yüzleşme olabilecek mi? Sorgulamalar devlet içindeki ‘en derin, en kirli, en cani ilişkiler’e kadar uzanabilecek mi? Bunu hep birlikte göreceğiz. Ancak bu konuda iç ve dış kamuoyu şimdiden çok da umutlu değil. Böylesine suçlar ve suçlularla adil ve gerçek bir sorgulama-yüzleşme-hesaplaşma gerçekleşmez ise, o çok övülen ‘federal demokrasi’ içindeki kurtlar sistemi içten içe kemirmeye, demokrasiyi aşındırmaya ve sistemi çürütmeye devam edecektir. Bu kesin!

Büyük sermayedar güçlerin halk üzerindeki dikta aracı olarak işlevsel kılınan bir çok devlette olduğu gibi; Alman devlet organizasyonu içinde de ‘derin ve kirli ilişkiler’ hep var olmuştur ve varolacaktır. Bu tür skandallar ne ilktir ne de son olacaktır. Bu mesele bağlamında asıl sorulacak sorular şunlardır? Demokratiklikte örnek olma iddiasındaki Alman devleti içinde hangi güçler neo-faşist, paramiliter ve ırkçı terörden medet umacak kadar derin bir kriz ve agresif bir tutum içindeler? Bu anti-demokratik güçler ‘kirli ve derin ilişkiler’ni 13-15 sene nasıl saklayabildiler? Neden neo-faşizm ve ırkçılık özellikle de orta ve büyük burjuva sınıflar içinde ve bir çok araştırmanında ortaya koyduğu gibi; yeniden bu denli güçlenebiliyor ve saldırganlıklar çok daha tahripkar yeni bir boyut kazanabiliyor?

Bu gibi durumlarda sorgulanması gereken şey yalnızca faşist terörün özgücü değil, bu koşullarda burjuva siyasal gericiliğin ve dolayısıyla anti-demokrasinin böylesine bir ittifakla birlikte eriştiği etki gücüdür. İstihbarat ve güvenlik birimleri üzerinden geliştirilen ‘derin, örtülü, kirli ve cani’ bir ittifaktan medet ummak, burjuva egemen zihniyetlerin içinde bulundukları siyasal depresyonlara ve olası toplumsal tehlikelere de işaret etmektedir. Gelinen aşamada dehşet boyutlarda agresif ve depresif bir tarz alan burjuva egemenlik tarzı iktisadi, politik ve sosyal krizlerin çok daha üst düzeyde derinleşmesine paralel olarak, ilerde olabilecek daha başka çılgınlıklara ve vahşiliklere de yeniden kapı aralamaktadır.

’Açık toplum’’ iddiasının ardına sinsice gizlenerek faşizanlık ve canilikle buluşturulan yeni tipteki ırkçılık, açıkça görülmüştür ki, devlet güdümlüdür. Almanya’da son yıllarda faşizanlık, kurumsal ırkçılık ve şövenistlik üzerinden hızla geliş(tiril)en burjuva siyasal gericiliğin eriştiği anti-demokratik şekilleniş artık inkar edilemez kadar alenidir. Faşizmin geçmiş tarihlerde çok güçlü olduğu Almanya, İtalya, İspanya gibi ülkelerde yeni, entel ve etkin biçimler altında yükselen neo-rassizm ve neo-faşizm gerçeği var karşımızda. Bu nedenle sorgulamalarımızı daha kapsamlı, daha bütünlüklü, daha bilimsel, daha gerçekçi ve daha siyasal cesaretlice yapmalıyız.

Bir çok Avrupa ülkesinde neo-faşist ve ırkçı partiler/koalisyonlar yerel meclislere, eyalet meclislerine senatolara ve ülke parlamentolarına kadar yükseldiler. Üstelik bu örgütler halkın verigileriyle subvanse ediliyor ve milyonlarca Euro özellikle seçim süreçlerinde onların kasalarına yasal yollardan aktarılarak bunlar meşrulaştırılıyor. Bu örgütlerin menkul veya gayr-ı menkul kıymetleri, mülkiyetleri devasa boyutlara erişmiş bulunuyor.Faşizan, ırkçı ve göçmen düşmanı politikalarını ve taleplerini açıktan ve daha radikalce savunan bu örgütler içinde devlet adına gizli çalışan yüzlerce istihbarat elemanı iki taraflı oynayarak yıllardır suçlara iştirak ediyorlar.

Bu örgütler gerici, ırkçı, hüsametçi ve faşizan talepler öne sürerek burjuva politik arenada bir ‘buzkıran’ veya ‘tabukıran’ rolünde sahne alıyorlar. Bu sayede açılan gerici güzergahta toplum/kamuoyu ırkçı söylemlere/taleplere alıştıurıldıktan sonra büyük burjuva partiler devreye giriyor ve ırkçı politik talepler parlamentolardan bir bir geçiriliyor. Sınırdışı uygulamaları, ırkçı vatandaşlık testleri, iş piyasasında işlerin en son göçmenlere teklif edilmesi, aile birleşiminin engellenmesi gibi yasal mevzuatlar ve uygulamalar bu aşamadan sonra ‘meşru ve yasal bir hukuk’ olarak karşımıza çıkıyor.

Büyük ve orta burjuvazi içindeki en gerici kesimlerin ırkçı politikaları ve söylemleri, ince ve sinsi taktikler üzerinden, düşünsel saldırganlık ve fikirsel kundakçılık şeklinde bir işleve sahip oluyor. -Düşünsel saldırganlık ve fikirsel kundakçılık sokakta pratik kundakçılık-saldırganlıklarla buluşuyor hatta NSU örneğinde görüldüğü gibi, sağ radikalizm paramiliter terörle ivmelenerek hunhar bir katliamcılığa dönüşüyor.Demokrasi de örnek gösterilen İskandinav ülkelerinden İsveç, Norveç, Finlanda ve Danimarka da dahi neo-faşist ve ırkçı partiler felaket bir güce eriştiler iç savaş provaları ve kitlesel katliamlar yapıyorlar. Sağ-radikalizm, ırkçılık ve neo-faşizm Balkan ve Doğu-Avrupa ülkelerinde de dehşet boyutlarda gelişiyor ve Romanlar hedef tahtasına oturtuluyorlar.

Kazanılmış demokratik hakların bir bir gaspedilmesi, sosyal güvence politikaları yerine çalışma, barınma, beslenme ve eğitim gibi başlıca yaşamsal alanlarda güvencesizliğin dayatılması, ‘anti-terör’ yasaları arkasına gizlenerek devlet terörizminin meşrulaştıtılması, devlet güvenliği gerekçeleriyle ‘bilgi veri tabanı kayıt sistemleri’ oluşturularak çok özel bilgilerin devletçe kullanılması, paramiliter faşist terörün örtülü olarak desteklenmesi, iç ve dış militarizmin devasa boyutlara vardırılması, polis devletinin yeniden inşa edilmesi, şövenizmin ve ırkçılığın kurumsal biçimlerde hızla güçlenmesi gibi durumlar burjuva siyasetin tedricen gericileştiğine ve kalıcılaştığına dair çok bariz örneklerdir.

Açıktan faşizme geçiş sürecinde değiliz henüz. Bu gelişmelerin sınıf mücadelesi üzerindeki olumsuz siyasal etkisini çok abartmamak gerekiyor elbette. Ne varki, burjuva demokratik diktatörlüklerden oligarşik-faşist diktatörlüklere geçişin koşullarını yeniden oluşturmak için en gerici bazı kesimlerin gizliden gizliye hazırlık yapabileceklerini düşünmekte abesle iştigal değil hani…!? Burjuva iktisadi ve siyasi gericilik emperyalist ülkelerden başlayarak bağımlı ülkelere doğru hızla gelişmekte ve günden güne daha çok güçlenmektedir. Burjuva iktisadi gericiliğin siyasete en belirgin yansıması anti-demokrasi ve anti-devrimciliktir. Anti-demokrasinin güçlenmesi her yerde ve her zaman demokrasinin aşınmasına tekabül eder. Günümüzün burjuva anti-demokrasisi fikirsel açıdan idealizmden, neo-liberalizmden, neo-faşizmden, refah şövenizminden, neo-ırkçılıktan, muhafazakarlıktan ve her türden burjuva gericiliklerden beslenmektedir.

Emperyalizmin derinleşen iktisadi ve boyutlanan siyasi krizlerine bağlı olarak; büyük burjuva patentli sosyal ve siyasal yıkımcılık hayatın her alanında kendini var gücüyle dayatmaktadır.Demokrasinin parça parça veya bütünlüklü ortadan kaldırılması, buna karşı ve uluslararası güçlü bir halk muhalefeti gelişemez ise, bu durum faşizmin egemenliğine parça parça veya bütünlüklü olarak yeniden sahip olmasına yol açabilir!!!. Bu durum günümüzde müthiş derinleşen uluslararası iktisadi ve mali kriz koşullarında asla ihtimal dışı değildir.Faşizm nihayetinde en emperyalist, en oligarşik güçlerin hayalindeki dizginsiz sömürü ve talan sistemidir ve hem teorik hem de pratik olarak bu tehlike bir bütün ortadan kalkmamıştır.

Emperyalizmin 1990’lar sonrası neo-liberalizmi, küreselleşmeyi, post-modernizmi ve talancı militarizmi küresel çapta var gücüyle dayatmasından beri dünyamızdaki gelişmelere bir bakalım ve şu başlıca soruları soralım:

Adaletler mi yaygınlaşıyor adletsizlikler mi?

Sosyal refah mı büyüyor refahsızlık mı?

Barış eğilimleri mi baskın geliyor savaş eğilimleri mi?

Bağımsızlıklar mı artıyor bağımlılıklar mı?

Doğa mı daha çok felaket üretiyor kapitalist toplum mu?

Demokrasi mi daha fazla güçleniyor anti-demokrasi mi?

Özgürlükler mi çoğalıyor esaretlermi?

Eğer yukardaki ikilemlerdeki ikinci durumlardan yana bir eğilim var diyorsanız, öyleyse, siz de gidişatın hayra alamet değil, daha büyük hayırsızlıklara doğru istikamet içinde olduğunu görüyorsunuz. Dünyadaki bütün verilere, istatistiklere bakın her şey kötü gidişata dair alarm vermektedir. Ekolojik krizler, ekonomik krizler, siyasi krizler, demografik krizler, kültürel krizler, sosyal krizler, etnik krizler ve gıda krizleri kapitalist dünyanın çözümleyemediği / ve asla çözümleyemeyeceği başlıca toplumsal krizlerdir. Bu tespitleri yapmak karamsar olmak için değil, tersine iyimser bir dünya uğruna ‘gerçekçi olmak ve imkansızı istemek’ için gereklidir ve doğrudur.

Burjuva toplum modeli zengin-fakir, sömüren-sömürülen, üreten-gaspeden, ezen-ezilen, yöneten-yönetilen gibi keskin zıtlıklar ve çelişkiler üzerine kurulu olduğu için özünde zaten gericidir. Ancak, bu toplumsal modelin özünde var olan antagonist çelişkilere, süreğen rekabete, sosyal çözümsüzlüklere, yapısal ve dönemsel krizlere göre; biçimsel-siyasal bir gericilik de toplumun bağrında nispeten gelişir ve modelin bütününü kapsayarak özle buluşur/örtüşür.

Tedricen veya nitel olarak iki türlü yükselebilen burjuva gericiliğin erişebileceği son durak ‘açık devlet terörizmi’ olarak faşizmdir.Emperyalizm koşullarında faşizmden daha talancı, daha sömürücü ve daha tehlikeli bir hükmetme modeli çıkmamıştır henüz. Emperyalist kapitalizmin günümüzdeki iktisadi, siyasi ve sosyal krizlerinin yol açtığı toplumsal yıkım ve tahribatların etkisiyle kuvvet ve hız kazanan neo-faşizm dalgası; klasik faşizmin yetersiz kaldığı konularda yeni metodlar devrelenerek geliştirilmektedir. İnsan ve insanlık düşmanı bu ideoloji insanlara yeni metodlar sayesinde daha sinsice, daha ‘entel’ce, daha kurnazca ve bazen farkında bile olmadan kanıksatılmaktadır.

‘Egemen kültür-öncü kültür’ gibi hakim burjuva zihniyetler üzerinden onlarca yıldır pompalanan horlamacı, dıştalayıcı ve hatta kültürel asimilasyoncu devlet/hükümet politikaları ve uygulamalar sistemli bir ırkçılığın varlığını yeterince kanıtlıyordu.Kurumsal, toplumsal, kültürel, bireysel ve örgütsel biçimler altında gelişen ırkçılık, büyük sermayenin ve kapitalist devletin asli çıkarları doğrultusunda şekil almaktadır. Büyük sermayenin ve devletin çıkarlarına geleneksel ırkçılığın yeterince cevap olamadığı koşullarda devreye paramiliter faşizan terör ve devlet himayesinde örgütlenmiş, kurumsallaşmış ırkçılık giriyor. Her şey bu kadar aleni.

Paramiliter faşizan terör ile buluşturulan kurumsal/örgütsel ırkçılık; yıllardır göçmenlerin ve kendileri gibi düşünmeyenlerin yaşam haklarına kastetmekteydi. Alman versiyonu inkar ve imha politikalarının devlet kurumları ve toplum içinde bu boyutlarda gelişebilmesine olanak sağlayan şey devlet ve hükümet politikaları olarak uygulanan ’kurumsal ırkçılık’tır.Kurumsal ırkçılık; bir devlet veya bir hükümet politikası olarak uygulandığında varolabilir ancak.Dolayısıyla neo-faşizm, paramiliter terörizm, örtülü veya açık devlet terörizmi, kurumsal ırkçılık, sosyal şövenizm ve anti-demokratlık biçimlerinden ortaya çıktığı gibi; son yılların yükselen egemen politikalar bir ve aynı kaynaktan besleniyor: sermaye diktatörlüğü olarak tekelci kapitalizm, yani emperyalizm.

‘Görmek istemeyen körler’ dışında, neo-faşizmin ve neo-ırkçılığın, son yıllarda tedirgin edici bir hızla, tüm Avrupa’da, bir yükseliş trendi içinde olduğunu görmeyen yoktu aslında.Bir çok anti-faşist örgüt veya ilerici aydınlar ve hatta bazı duyarlı burjuva aydınlar bile her fırsatta buna dikkat çekmekteydiler. Ben de en son 20 Ekim 2010 tarihli ‘yükselişe geçen yeni tipte ırkçılık’ başlıklı ve ATİK-Mücadele gazetesinde çıkan makalemde şunları dile getirmiştim:

‘Ekonomik, politik, kültürel, sosyal boyutlarıyla köklü bir refah şövenizminden beslenerek gelişen yeni tipteki ırkçılık, adeta bir çığ gibi büyüyor. Uluslararası mali ve ekonomik krizler sürecinde daha fazla yükselişe geçen burjuva ırkçılık heyyulası politik arenada ‘sertlik ve güvenlik’ yanlısı, militarist politikaları her tarafta yaygınlaştırıyor.’

Bu öngörüye ve tespite bağlı olarak aynı makalede şunlara dikkat çekiliyordu:

‘Tekelci Kapitalizm koşullarında, yeni tip ve biçimlerde ortaya çıkan güncel ırkçı politikaların uluslararası veya evrensel nedenleri olduğu gibi, yerel ve nesnel nedenleri de vardır. Eski ve yeni tiplerin iç içe geçmesiyle yeniden yükselişe geçmektedir ırkçılık. Evrensel nedenlere, dünya kapitalizminin kendini üretim, birikim ve dağılım (bölüşüm) süreçlerinde yeniden yapılandırması ve dolayısıyla toplumsal krizlerin giderayak daha da derinleşmesi örnek gösterilebilir. Bütün krizlerin faturasının halklara ve en geniş emekçi kesimlere kesilmesi ise ırkçılığın yerel ve nesnel nedenlerine somut örnek olarak gösterilebilinir.’

Ve sonuç olarak şöyle bağlamıştım:

‘Yeni tipler ve biçimler altında fikirsel veya düşünsel kundakçılık hızla palazlanıyor. Fikirsel kundakçılık pratik kundakçılığa ve katliamcılığa meşruluk ve kabul görmüşlük zemini hazırlıyor. İşte asıl tehlike budur. Asıl tehlike, sarhoş olduktan sonra ırkçı naralar atarak katliam yapmayı dahi göze alanlar değil, bu saldırgan eğilimlerin sistemli ve düzenli olarak fikirsel açıdan beslenmesidir. ‘Yaşlı Avrupa’ tarihiyle gerçek anlamda bir türlü yüzleşemiyor. Tarihiyle gerçek anlamda yüzleşemeyince de bütün tarihsel ve güncel haksızlıkları ortaya çıkaran ve onlara kaynaklık eden toplumsal nedenler de bertaraf edilmemiş oluyor. Nedenleri ortadan kaldırmayan ve sonuçlar üzerinden geliştirilen bir göstermelik yüzleşme ise ırkçılığı ve faşizmi yeniden ve yineden üretebiliyor. Bu yüzleşememenin yarattığı tehlikeler yeniden patlak verebilecek toplumsal travmalara da gerçek bir kaynak teşkil ediyorlar!’

4 Kasım sonrası ortaya çıkan gerçekler bir kez daha gösteriyor ki;

Neo-liberalizm sayesinde sermaye nispeten daha da özgürleştirirken, toplum daha fazla esaret altına alınıyor.Özgür sermaye topyekün tutsak bir toplum üretiyor. Günümüzde daha çok özgürleşen sermaye sosyalizasyon sürecinden izole edilmiş bencil, inkarcı ve imhacı bir insan tipi yaratıyor.

Neo-faşizm, mali emperyalizmin neo-liberalist toplumsal yıkımcılığından ve bu tahripkarlığın dehşet sonuçlarından feyz alarak güçleniyor. Anti-faşizm ise; ancak yeni tipteki, demokratik ve gerçek bir sosyalizm alternatifinden ideolojik-politik ve teorik-pratik olarak beslenirse güçlenebilir.

Emperyalist kapitalizme, faşizme, ırkçılığa ve her türden burjuva siyasal gericiliğe karşı; dünya çapındaki emek ve özgürlük mücadelesini dünden daha çok yakınlaştırmak, birleştirmek ve bütünleştirmek gerekiyor.

Avrupa Türkiyeli İşçiler Konfederasyonu (ATİK) yeni programına faşizme karşı mücadeleyi en önemli faaliyet ekseninden birisi olarak yerleştirmekle doğru bir öngörüye daha imza atmış bulunuyor. Bu mücadelenin doğru, cesur, siyasi, kitlesel ve enternasyonal bir pratik hatla bütünleşmesi gerekiyor.

Faşizm veya neo-faşizm salt bir siyasal görüş değildir, daha da ötesi bir insanlık suçudur!

AHM-ATİK Haber Merkezi


Diğer Haberler

HDK 1. Genel Kurulu sonuç bildirgesi yayınlandı
İstanbul’da 1 Mayıs baskınları
Togo İşçileri 1 Mayıs’ta Alanlardaydı
1 Mayıs’ta Kim, Nerede?
Emperyalist-Kapitalist Sistemin ablukasını Parçalamak İçin, 1 Mayıs’ta Alanlara !
Newroz’u Engelleyemeyen TC’nin Hedefinde 1 Mayıs Var
Kıbrıs’ta Occupy Zone’a Polis Saldırdı: 24 tutuklu ve 1 yaralı var!
Filistin’de “Toprak Günü” çatışmaları: 1 ölü, onlarca yaralı
Halkların mücadele deneyimlerinden öğrenelim -1-
YDG Konferansı’nın 1. günü sona erdi