WİKİLEAKS-2 TÜRKİYE-İSRAİL İLİŞKİLERİ
22 Kasım 2011 | 12:59 | AHM-Ünal Reçber
ABD | 22 – 11– 2011 | ABD’nin gizli diplomatik yazışmalarında, Türkiye-İsrail ilişkisi üzerine yapılan değerlendirmelerin hemen tümünde, iki temel “tavır” dikkat çekiyor. Bunlardan ilki Washington’ın Türkiye-İsrail işbirliğinin devamına ve gelişmesine verdiği önem. Bu çerçevede, özellikle AKP’nin 2002’de iktidara gelmesinden bu yana Ankara’nın İsrail’i çeşitli vesilelerle daha sert bir üslupla eleştiriyor olması, ABD’yi rahatsız ediyor ve bu rahatsızlığın belirtileri diplomatik yazışmalara yansıyor. Bu arada, ABD’nin Türkiye’deki diplomatlarının buradaki İsrailli meslektaşlarıyla sürekli dirsek temasında oldukları yine telgraflardan anlaşılıyor. Aşağıda sunacağımız yazışmalara hâkim olan ikinci “tavır” ise, ABD’nin Türkiye-İsrail ilişkisinde yaşanan gerginlik, özellikle de Ankara’nın İsrail’e yönelik eleştirileri konusunda hemen her zaman açıkça “taraf” olmasıdır; Amerikalı diplomatların kriptoları, Ankara’nın İsrail’e yönelik eleştirilerini aşırı, duygusal, hatta art niyetli bulduklarını ve bu eleştiriler karşısında, “İsrail, Türkiye’yi sineye çekiyor” yorumunu sıkça yaptıklarını ortaya koyuyor. Şimdi bazı örneklere bakalım…
“Kabul etmek gerekir ki, İsrail çoğu zaman Türklerin taşkınlığı karşısında yutkunmak ve cesur bir çehreyle(susarak) karşılık vermek zorunda kalıyor.” ABD’nin Ankara Büyükelçiliği Siyasi İşler Müsteşarı Janice G. Weiner, 2 Şubat 2007 tarihli kriptosunda bu değerlendirmeyi yapmış. Sekiz ay sonra yine Weiner, 18 Ekim 2007’de kaleme aldığı “KİŞİYE ÖZEL”ibareli ve “TÜRKİYE: İSRAİL’LE YENİDEN İLİŞKİYE GİRİYOR” başlıklı telgrafının girişinde ise, şu iki cümlelik yorumla tavrını gösteriyor:
İktidardaki Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) hükümetinin fırsat buldukça İsrail karşıtı söylem kullanması ve İsrail’in baş düşmanlarıyla yakınlaşması, bir zamanlar sıcak olan ilişkinin birkaç derece soğumasına yol açtı. İsrailli yetkililer bize, stratejik ortaklığın hatırı için, İsrail hükümetinin (Türkiye’nin) siyasi nabza göre şerbet vermesi olarak gördüğü şeyleri görmezden gelmeyi öğrendiğini söylediler.
Telgrafın “SICAK BAĞLAR SOĞUYOR… VE SONRA BUZLAR ERİYOR” başlıklı bölümünde, bu yorum biraz daha ayrıntılandırılmış:
İsrail, İsrail hükümetinin Filistin ve Lübnan’daki eylemlerini benimsemeyen seçmenlerden puan kazanmayı uman Türk siyasetçileri için kolay bir hedef haline geldi. Ankara’daki İsrail Büyükelçiliği yetkilileri bize, İsraillilerin derisinin kalınlaştığını ve daha önemli olan stratejik ortaklığın yararı için küçük düşürücü siyasi söylemlere kulak vermemeyi öğrendiklerini söylüyorlar.
İkinci AKP hükümetinin kurulması ardından İsrail Cumhurbaşkanı Şimon Peres’in “Türkiye’nin İsrail’le ilişkilerini devam ettiriyor olması, AKP hükümetinin tabiatı konusundaki en iyi deklarasyondur” dediğini ve yeni seçilen Cumhurbaşkanı Abdullah Gül‘den “ilişkilerimize olumlu katkılar yapan sorumlu bir adam” diye söz ettiğini aktaran telgrafın sonuç bölümündeki vurgular ise şöyle:
İki ülkedeki yetkililer de ilişkinin stratejik önemini kavrıyorlar. Hem İsrail hükümeti hem de Türk Dışişleri, dikkatlice hasar kontrolü yapmaları sayesinde, birçok olayı daha ortaya çıktığı anda nötralize etmeyi başardılar. (Buradaki ima açık: AKP yetkilileri sert söylemleriyle olay çıkarıyor, İsrail hükümeti ve Türk diplomatları ise ortamı yumuşatıyorlar.)(…)Ayrıca Türk hükümeti, İsrail’in desteği olmadan bölgesel bir oyuncu haline gelemeyeceğini biliyor. İsrailli yetkililer Türkiye’nin bölgesel liderlik gösterme arzusunu anlıyorlar ve arada sırada Türkiye’nin kolaylaştırıcı rolü oynamasını isteyerek bu arzunun gereğini yapmaya gönüllü davranıyorlar. İsrail hükümeti, bunu yaparak, kötü davranmanın bedelini de yükseltmiş oldu. (Burada Türkiye’nin İsrail’e kötü davranması kastediliyor.) AKP ikinci hükümet dönemine başlarken, İsrail Büyükelçiliği’nde irtibatta olduğumuz kişiler, Türk siyasetçilerinin zaman zaman düşüncesizce davranmasına aldırış etmemeyi sürdüreceklerini söylüyorlar, çünkü kendini (İsrail’e) borçlu hisseden bir Türkiye’nin kendini (İsrail tarafından) gücendirilmiş hisseden bir Türkiye’den daha avantajlı olduğunu anlıyorlar.
İsrail Büyükelçisi Levi: Asıl sorun Erdoğan’ın bizden dinî nefretinde
Tarih 2 Şubat 2007. ABD’nin Ankara Büyükelçiliği Siyasi Müsteşarı Janice Weiner’ın kaleme aldığı ve Büyükelçi Ross Wilson’ın onayıyla Washington’a gönderilen “KİŞİYE ÖZEL” telgrafın başlığı “Türk-İsrail İlişkileri: İstikrarsız ama Dayanıklı.” İkili ilişkilerin altmış yıllık tarihine analitik bir bakış içeren telgrafın tam metnini yayımlıyoruz:
(1) ÖZET: Türkiye-İsrail ilişkileri özellikle de bu ilişkilerin son on beş yılı belki de bir akademisyene ait olan şu sözlerle tarif edilebilir: “… Bunu hayatın ileri bir evresinde yaşanan bir aşk ilişkisine benzetebiliriz. Birbirlerini yıllardır tanıyan iki kişi birdenbire, arkadaşlarını ve hasımlarını hayrete düşüren bir şekilde, neredeyse tutkulu bir ilişki yaşamaya başlıyorlar. Ancak, bir süre sonra, tutku soğuyor ve taraflardan biri başka ilişkilere girmeye başlıyor.” Bu hikâyenin son bölümü henüz yazılmadı. İkinci İntifada ve İslamcı eğilimli Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AKP) 2002’de iktidara gelişi son yıllarda ilişkilerde yaşanan soğukluğun arkasındaki başlıca etkenlerdi. Son elli yıldaki iniş çıkışlara rağmen, Türkiye ile İsrail arasındaki ilişki halen sağlamdır ve karşılıklı çıkarlara uygun olduğu iki ülke tarafından da kabul edilmektedir. Bölgede gerçekten işleyen iki demokrasinin bu ikisi olmaya devam etmesi de kuşkusuz bunda bir rol oynuyor. 1990’larda geliştirilen sıcak ikili bağların lokomotifliğini büyük ölçüde savunma işbirliği yapmış olsa da, bugün arada sırada yaşanan siyasi ağız dalaşlarına rağmen, ilişkinin omurgasını dik tutmakta en önemli rolü iş ilişkileri ve iktisadî kalkınma oynuyor.
TÜRKİYE VE İSRAİL’İN BİR FLÖRT GEÇMİŞİ VAR
(2) Türkiye ve İsrail’in, İsrail devletinin başlangıcına kadar uzanan uzun bir ilişki tarihi var. Türkiye Mart 1949’da, İsrail’in kuruluşunu ilan etmesinden on ay kadar sonra, İsrail’i resmen tanıyan ilk devletlerden biri ve nüfusunun çoğunluğu Müslüman olan ilk ülke olmuştu. Birçok akademisyen Türkiye’nin o zamanki kararının, büyük ölçüde Türk-Arap ilişkilerinin zayıf durumunun bir yansıması olduğunu savunuyor. Türkiye’nin Arap komşuları, eski Osmanlı’daki kolonyal efendilerine karşı hâlâ güvensizdiler ve Türklerle Araplar, Soğuk Savaş boyunca kendilerini rakip kamplarda buldular. Buna rağmen, İsrail’in Arap olmayan en yakın komşusuyla daha yakın bağlar kurmak için duyduğu hararetli istek, karşılıksız kaldı. İsrail’in ilk başbakanı David Ben Gurion’ın şu serzenişi kayıtlardadır: “Türkler bize, herkesin önünde nikâh kıydıkları eşleri gibi davranmak yerine, hep bir metrese davranır gibi davrandılar.”
(3) Türkiye’nin siyasi liderleri, yıllarca, çeşitli nedenlerle kendilerini İsrail’e tamamen adayamadılar. Avrupa’da zulümden kaçan Yahudilere, Osmanlı İmparatorluğu’nun kapılarını açma yönündeki uzun bir geçmişi olan tarihî geleneğine rağmen, Türklerin büyük çoğunluğu, İsrail’in Filistinlilere karşı, özellikle de 1967 sonrasındaki eylemlerini hâlâ olumsuz karşılıyorlardı. Türklerin Arap petrolüne bağımlılığı da İsrail’in tam olarak kucaklanmasına karşı bir argüman oluşturdu. Yine de, İsrail açısından yarı-gönüllü bir sarılmanın bile hiç yoktan iyi olduğu görülüyor.
(4) İkili ilişkiler 1990’larda dramatik biçimde iyileşme gösterdi. Soğuk Savaş’ın sonu ve Ortadoğu Barış Süreci’nde Madrid ve Oslo’da sağlanan ilerleme, Türkiye ile İsrail arasında daha yakın bağlar kurulmasına karşı hem iç muhalefeti hem de bunun bir Arap misillemesine yol açması tehdidini hafifletti. İkili iktisadî ilişki hızla gelişmeye başladı; ikili ticaret 1991 ile 1995 arasında dört katına çıktı.
ASKERDEN ASKERE BAĞLAR İLİŞKİYİ YENİ SEVİYELERE ÇIKARDI
(5) Belki bu dönem için daha da dikkat çekici olan şey, ikili savunma işbirliğinin bu derece gelişip serpilmesiydi. 1990’larda, iki ülke ikili savunma işbirliğinin geniş içeriğini kapsayacak şekilde, askeriyeyle ilgili yirmiden fazla anlaşma imzaladı. En önemlileri arasında şunlar var: İki ülke 1995’te birbirlerinin hava kuvvetlerine mensup pilotların karşılıklı hava sahalarında eğitim uçuşu yapmasına izin vermekte anlaştılar; 1996’da İsrail Savunma Kuvvetleri, İran, Irak ve Suriye sınırlarındaki Türk güvenlik güçlerine danışmanlık yaptı ve malzeme sağladı; 1996-97 döneminde iki ülke, ortaklaşa havadan yere füze üretmek için anlaştılar; ve İsrail 54 adet Türk F-4 Phantom jetinin iyileştirilmesini(upgrade) üstlenmeyi kabul etti. 1998’de İsrail’in 48 adet Türk F-5’ini, 2002’de ise 170 Türk M-60A1 tankını iyileştirmesi için benzer anlaşmalar yapıldı. Türk savunma kuvvetleri, Ocak 1998’de, üçlü (Türkiye/İsrail/ABD) bir askerî Arama Kurtarma tatbikatına (Güvenilir Denizkızı) katılmaya başladılar. Bunun takipçi tatbikatları da o zamandan beri genel olarak her yıl yapıldı. (NOT: Güvenilir Denizkızı 2005’te takvim belirleme sıkıntısı ve kaynak yetersizliği gerekçesiyle ertelendi; 2006’da ise Lübnan krizi nedeniyle bir kez daha ertelendi.)
ANCAK BALAYI İKİNCİ İNTİFADA İLE SONA ERDİ
(6) Ankara merkezli düşünce kuruluşu Avrasya Stratejik Araştırmalar Merkezi’nden (ASAM) Serhat Erkmen, Gazze ve Batı Şeria’daki ikinci intifadanın Türk-İsrail ilişkilerinin son döneminde bir dönüm noktası oluşturduğuna işaret ediyor. Şiddetin medyada yer almasının Türk kamuoyu ve Türk hükümeti üzerindeki etkisi dikkat çekiciydi. O zamanki başbakan, Bülent Ecevit, Ankara’da Kasım 2001’deki bir basın toplantısında Yaser Arafat’ın “terörü desteklediği” iddialarını reddederek, İsrail Başbakanı Ariel Şaron’u herkesin önünde azarlamıştı. Ecevit, Nisan 2002’de, Şaron’un Filistinlilere karşı politikasının “soykırıma” eşdeğer olduğunu söyleyerek gerginliği daha da ateşlendirdi.
AHM-ATİK Haber Merkezi














