Uğur Kaymaz anısına, yeniden.. “Zarokistan”
22 Kasım 2011 | 14:32
SERHAT ŞER | 22 – 11 – 2011 | ‘’Anneee!!’’
Boğazım hiç bitemeyen GAP afişlerindeki çorak Harran toprakları gibi, kupkuru…
‘’Ben buralara; senin öz(!) coğrafyanda yaşayan, öz(!) kardeşlerinin, öz(!) suyunu, senden gasp ettiğim zenginliklerle getirip, seni yüzyıllardır kendi dayattığım sefillikten kurtarıyormuş gibi yapıp, rantın büyüğünü bana yıllardır uşaklık yapan satılık feodal ağacehş(!)ler ile birlikte yiyeceğim, sende bana kimliğini satacaksın!’’ yalanına bile bile inanan; gözleri ve kulakları GAP-alı, kalpleri GAP-kara kardeşlerim(!)in vicdanları gibi kupkuru boğazım…
Soluduğum hava; rüzgarda sağa sola çarparak ilerleyen ot ve kuru dal parçacıkları gibi sürtünerek ilerliyor boğazımda.
İçim acıyor…
‘’Anneee!!’’
Diye bir çığlık atıyorum karanlığa, çatlamış dudaklarımı yırtarak…
‘’Anneee!!’’
Diyorum, gördüğüm o korkunç rüyadan can havliyle uyanır uyanmaz.
Sonra utanıyorum…
Acaba biri duyup ta ‘’koskoca adam uykudan ‘anne!’ diye çığlık atarak uyandı!’’ diyerek beni ayıplamış mıdır?
diye düşünerek…
Karanlık odada çekyatta uyuyan kardeşimi seçiyor gözlerim.
‘’Kardeşim beni korkup çığlık atarak uyandığım için ayıplamaz zaten ‘’diye düşünüp rahatlıyorum.
Sonra yine utanıyorum…
Ya ‘’ay dayê!!’’ değil de ‘’Anneee!!’’ diye çığlık attığım için beni ayıplarsa?
Doğruydu, çocukken hep bu ayıplanma korkusuyla annemize nasıl sesleneceğimizi şaşırırdık çoğu zaman…
Annemize ‘’anne’’ diye seslendiğimiz zaman, annelerine ‘’ana’’ diyen çocuklar bize imalı bakışlar ve gülüşler fırlatırdı..
utanırdık…
Annemize ‘’ana’’ dediğimizde ise, annelerine ‘’dayê’’ diyenler tarafından ayıplanırdık çocukken…
Ya da ortamına göre tam tersine işlerdi bu utandırma prizması…
Hele birde tüm bu karmaşaya ek olarak birde anasına ekstradan zazaca seslenmek zorunda kalanlar bir kademe daha fazla hor görülürdü fazladan bir kelimeleri (mae) daha var diye…
Hepimiz çekinirdik ortamına göre o duruma düşmemek için… Babamızın iş arkadaşlarının eşlerinin ve çocuklarının yanında ayrı, okulda ayrı, mahallede ayrı, köyde ayrı seslenirdik annemize…
Bir asimilasyon politikası ürünü olan ama kendi elimizle kendimize dayattığımız bu zulüm psikolojisini büyüyene kadar atamadık üzerimizden.
O günlerden kalmamıdır bilmem, anneme bir kere olsun stranlardaki gibi ağız dolusu ‘’Yadê’’ diyemedim bu yaşıma kadar…
Hep utandım…
Sadece annemize içimizden geldiği gibi seslenmemizi engellemiyordu o dejenere psikoloji…
Çoğunluğu ‘’yakılan!’’ köylerden göç eden ailelerin çocukları neler çekmezdi ki…
Kürtçe’de ‘’Ö’’ harfi yoktu ve Kürt çocukları içerisinde ‘’Ö’’ geçen kelimelerde ‘’Ö’’harfi yerine ona en yakın harf olan ‘’Ü’’ harfini kullanırlardı.
Sınıfta tahtaya kalkan bir öğrencinin ağzından;
- ‘’Üretmenim, soruyu gÜsterdiginiz gibi çÜzdüm ama çÜzüm kümesi dÜrtbindÜrtyüzgirmibeş çıxti, güzlerime inanamadım’’
gibi bir cümle duyulunca bütün sınıf kahkahaya boğulurdu…
Yakılmış Köylerin sürgün çocukları bizim gibi ‘’anne, ana, dayê’’ adlı dejenere sokak eğitiminden geçmediklerinden hazırlıksızdılar ve en büyük şamarı onlar yerdi sokağın adaletinden…
Ben hiç gülmezdim o tür durumlarda diğer çocuklar gibi…
Hatta sessizce ağlardım çoğu zaman.
Çünkü annemle babam da hayata alfabesinde ‘’Ö’’ harfi olmayan birer Kürt olarak dünyaya gelmişlerdi ve onlarda ‘’Ö’’ harfi yerine ‘’Ü’’ harfini kullanıyorlardı kelimelerinde…
Olurda bir gün annem yada babam okula gelir de;
- ‘’Serhat’ı gÜrdünüz? Biz sabahtan aradık gÜremedik, en son kitaplarıni okula gÜtürürken gÜrmüşler’’
gibi bir cümle kurarlar da sınıftaki çocukların hepsi onlarada güler diye düşünüp ağlardım…
Birileri görüp te birde onun için benimle alay etmesin diye, sessizce ve gözlerimden tek damla yaş süzülmeden, içten içe boğazımı parçalarcasına ağlardım…
Tıpkı şimdi gördüğüm rüyanın etkisiyle uykudan uyanıp yatakla masanın arasındaki odanın en kuytu yerine saklanıp ağladığım gibi…
Boğazım kupkuru…
Damağımda hafif bir ıslaklık var, çatlayıp kanadı mı acaba?
Odanın diğer ucundaki sürahiye uzanmak geçiyor içimden ama yapamıyorum.
Korkuyorum…
Ve ağlıyorum içimden, sessiz… susuz…
Tıpkı 4 sene önce tamda bu gün Amed sokaklarında ellerinde ki taşa sımsıkı sarılmış ölü çocuk bedenlerini gördüğüm zaman ki gibi…
Dünyanın en son teknolojisiyle donatılmış ordularına bile kalplerinin şarjörüne sürdükleri 9 mm lik taşların ucundan keskin gözlerle heybetli bakışlar fırlatarak annelerine istedikleri gibi seslenebilen asil Kürt çocukları…
Tüm sokaklarda, doğduklarında kulaklarına ezan sesinden sonra Ahmet Kaya şarkıları okunmuş isyan çocukları… Kulaklarında ‘’vurun Amedliler namus günüdür’’ fon müziğiyle ‘’haydi sende katıl bize iki gözüm’’ diyorlar Batman’a, Siirt’e, Gever’e ve tüm Kürt coğrafyasının çocuklarına..
Bazıları ‘’iki gÜzüm’’ diyor..
Kimse gülmüyor…
Biber gazı ve yağmur gibi taşlardan korunmak için sokağın en kuytu yerini tespit edip oraya siniyorum ve seyrediyorum olan biteni…
Aslında derdim biber gazı yada taş yememek değil, ‘’taraf’’ gibi görünmeyeceğim bir pozisyon belirlemek en dönek halimle… Asimile damarımın bir anlık kabarması diyip geçiştireyim yazının bu kısmını(!)
Binlerce çocuk, bir bilgisayar oyunu oynuyormuşçasına rahat. Çocuklardan ikisi tam önümdeki kaldırım taşlarını söküp kırmaya çalışırlarken beni fark ediyorlar;
- ‘’Abê gelin ele geçirax!’’
Diyor çocuklardan biri, eliyle ‘’10 Nisan Karakolunu’’ göstererek. 10-11 yaşında ya var ya yok. Ama hayatımda hiçbir yüzde görmediğim bir ciddiyet ve kararlılıkla söylüyor bunu.
- ‘’Abê gelin ele geçirax!’’
Donup kalıyorum.. Öylesine bakakalıyorum çocuğa… ‘’Hadi’’ desem, ellerindeki taşın sivri ucunu tüm dünyaya çevirip savaşacak, ülke yıkıp ülke kuracak derecede kendine güvenmiş bir ruh haliyle bana bakıyor ikiside. Diğer binlerce arkadaşları gibi…
Bense susuyorum… Cevap bile veremiyorum korkumdan, başımı önüme eğip gitmelerini bekliyorum.
O an anlıyorum, iki çocuğa bile önderlik yapamayacak kadar korkak biri olduğumu…
Çocuklarda anlayıp hemen gidiyorlar beni daha fazla utandırmamak için…
Teselli için aklımdan; iş, okul, gelecek, kariyer, aşk gibi bahanelerimi geçiriyorum sırayla…
Yürüyorum…
‘’hem sen halkına daha iyi alanlarda hizmet edeceksin, halkını uluslar arası alanda temsil edeceksin tüm dünyaya karşı, ne işin olur çocuklarla ve taşlarla’’ diye rahatlatmaya çalışıyorum kendimi..
Ama olmuyor, daha çok iğreniyorum kendimden…
Yürüyorum…
Yürürken ağlıyorum…
Utanarak, susuz, sessiz…
Akşam da hiçbir şey olmamış gibi; bir devlet kurumu binasının hemen bitişiğindeki açık hava çay bahçesinde oturup haberleri seyrederken bir yandan da çiğköfte dürümüne Erol Taş’vari ısırıklar indiriyorum.
Çok geçmeden karanlığın arasından çocuklar beliriyor…
Ellerinde taş, binlercesi…
Çay bahçesinin bitişiğindeki devlet kurumu binasını yerle bir ediyorlar attıkları taşlarla, güvenlikçi birkaç kez havaya ateş açıp canını kurtarmak için kaçıyor son anda… Çocuklar bizim oturduğumuz çay bahçesinin de o kuruma ait olduğunu sanıp bizi de taşlıyorlar…
Can havliyle lavaboların olduğu barakanın arkasına doğru kaçıyorum elimde çiğköfte dürümü, niye bırakmadıysam? Çok geçmeden herkes küçücük barakanın arkasında saklanmaya geliyor, yağmur gibi taşlar… Öleceğim sanıyorum… Korktuğumuzu belli etmemeye çalışıyoruz hepimiz… Tüm kahve ahalisi…
Bir fırsatını bulup kafamı dışarı çıkararak;
‘’ben Serhado, sizin abêniz, ma niye bana taş atisız? demek istiyorum, ama cesaret edemiyorum..
Yok yok taşlardan dolayı değil…
Sabah yaşadıklarımdan…
Utanıyorum…
Neyse ki taş sağanağı duruyor ve 13-14 yaşlarında bir çocuk geliyor kalabalığın arasından
‘’abê kusura baxmayın, dedıx belki devlete aittır’’ diyor.
Şöyle bir çevreme bakıyorum, çay bahçesinde değil bardak, sağlam bir çay kaşığı bile yok… Her yer paramparça…
Çocuk bu sefer kahveciye dönüp ‘’abê tekrar kusura baxma’’ diyor ortalığın halinden mahcup bir yüz ifadesiyle, ellerini iki yana açarak…
Kahveci; ‘’yox abêm canınız sağolsun, ne demek, yanlışlık olabilir hepimiz insanız’’ türünden cümleler sarfediyor, halen korkusunu üzerinden atamamış bir şekilde…
Bu cevap üzerine çocuklar oradan ellerinde taşlar, çığlık çığlığa bağırarak uzaklaşıp az ilerde Bağlar Dörtyolunda ateşler yakıp etrafında ‘’Şehrin Sahibi’’ havasında, heybetli bir şekilde oynuyorlar…
Kahvedekilerden biri bize dönüp; ‘’abê qûran bu çocuxlari kimse durduramaz artıkın, ne devlet ne parti ne başka bişe…’’
Bir başkası;
‘’immanıma Ülke de kurarlar kendilerine, bizi de partiyide taxmazlar walla, ülkeyide ‘’Kurdistan’’ değil, ‘’Zarokistan’’ yaparlar.
Başka biri, ‘’yox yox Qirixistan yaparlar bî din û iman’’
Gülüyorum…
Gülüyoruz hepimiz sebebini bilmediğimiz bir şekilde…
Ara sokaklardan eve kaçıyorum.
Yüzümü gözümü yıkayıp televizyonun karşısında uzanıyorum.
Ekranda az ilerdeki sokağın görüntüleri, bizi taşlayan çocuklar bu sefer elinde samuray kılıcı olan bir içkili mekan sahibini doğduğuna pişman ediyorlar…
Gülüyorum…
Televizyonun karşısında sızıp kalıyorum…
Uyuyorum…
Sabahki sokakları ve çocukları görüyorum rüyamda…
Bu sefer ellerinde taş yok, tüm çocuklar Amed’in Emek caddesinde toplanmış, ortada bir boşluk, birkaç kişi tek kale futbol maçı oynuyor sanki… Diğer bütün çocuklarda neşe içerisinde tezahürat yapıyorlar.
Biraz daha yaklaşıyorum…
Oyuncuları tanımaya çalışıyorum…
Kalede ‘’Kadında olsaaa! Çocukta olsa!’’ diyen Çin Malı (sahte) Müslüman(!) Devlet Başkanı.
Diğer çocuk oyuncular ısınıyor. Tam ‘’top nerde?’’ diye soracakken yukarıda bir helikopter beliriyor ve top şeklinde bir gaz bombasını çocukların olduğu yere doğru sıkıyor.
Abdullah Duran(1) evinin damından gaz bombasından topu göğsüyle yumuşatarak aşağıda bekleyen arkadaşlarına doğru hafif bir şekilde gönderiyor, Mahsun Mızrak(2) yukardan gelen topa kafa atarak topu Mehmet Akbulut(3)’un önüne düşürüyor, Mehmet Akbulut(3) topu ayağıyla 21 kez sektirdikten sonra Mehmet Işıkçı(4)’ya atıyor, Mehmet Işıkçı(4) topu kaleye doğru koşarak sürüp İsmail Erkek(5)’e atıyor, İsmail Erkek(5) topla kaleye doğru yönelip kaleye şut çekermiş gibi yaparak Kaleciyi şaşırtıp topu Enes Ata(6)’ya doğru ortalıyor, Enes Ata(6) koşarak havalanıyor ve topa muhteşem bir röveşeta geçiriyor, top Kalecinin bacaklarının arasından geçerek gol oluyor, Fatih Tekin(7) tüm sevimliliğiyle Gülümsüyor ve ‘’alaa saaan haa totê ( bacak arasından gol) oxlımm totê namûs gitti’’ diyor. Evin, Zilan, Şilan , Mizgin (8) dörtlüsünden zafer marşı… Rozerin(9)’de yanlarında… Tüm çocuklar çığlık Çığlığa… Muhteşem bir sevinç…
Daha da sokuluyorum kalabalığa…
Tam o sırada biri omzumdan tutup beni kendine doğru çeviriyor…
‘’abê hadi ele geçirax’’ diyerek beni taş atmaya davet eden çocuk bu…
‘’abê sen git burdan’’ diyor bu sefer…
Niye? Diye soruyorum yutkunarak…
‘’elesine abê, sen git buradan… bilisen sebebini’’
Donup kalıyorum…
Ağlıyorum içimden…
Susuz..
Sessiz…
Tamda o an bir ses duyuyorum..
‘’bıraxın kalsın’’ diyor bir ses…
Dönüp sese doğru bakıyorum…
Uğur bu… Uğur Kaymaz(10)
‘’bıraxın kalsın abê’’ diyor…
- Niye kalsın? Kimdir ki bu?
- Serhat Şêr
- O kimdir?
- Amed’de ‘’abe çekişax?’’ diyerek sakız satan çocuxların abesi….
‘’Anneee!!’’
‘’Anaaaa!!’’
‘’Ay dayê!!’’
Oyyyyyy cannnnnnnnnnn!!
www.ajansamed.com
AHM-ATİK Haber MerkeziBilgiler:
(1) Abdullah Duran 10 yaşında ve 2. sınıf öğrencisiydi. Amed’de evinin damında olayları seyrederken yüreğinin orta yerinden vuruldu. Faili belliydi kurşunun. Görgü tanıkları vardı. Bir sivil polis hedef gözeterek ateş etmiş minik Abdullah’a. Bir kolundan giren kurşun, göğsünü delerek öbür kolundan çıkmıştı! Abdullah’ın ölüm haberini alan büyük ninesi Sıdıka Duran kalp krizi geçirerek vefat etti. Duran ailesi çifte acıyı yüreklerini taş eyleyerek aşmaya çalışıyor.
(2) Mahsun Mızrak olsa da O Newroz’du! 17 yaşındaydı ama liseyi 1. sınıftan terk etmiş ailesinin geçimine destek için çalışıyordu. Newroz, etrafa gülücükler saçan, canlı, esprili edasıyla anılıyor evinde. Olaylardan 3 gün sonra tesadüf sonucu morgda teşhis edildi. Vücudundaki derin yaraları gören baba Mızrak “Çocuğumun hayatını alan her kimse bir canidir, bir insan değildir. Bir insan bir çocuğu bu hale getirip öldürmez!” diye haykırıyor, duyuyor musunuz?
(3) Mehmet Akbulut (18 yaşında) Amed’de karaciğerine isabet eden kurşun ile katledildi.
(4) Mehmet Işıkçı (19 yaşında) Amed polis copları ile katledildi.
(5) İsmail Erkek henüz 8 yaşındaydı. Ölümü belki de bir şaka olarak biliyordu. Hani hepimiz küçükken büyüklerimizle oynardık ya öyle birşey… 10 Nisan Karakolu önünde kafasına isabet eden kurşunla minik kalp atışları durdu. İsmail’in cenazesi sabaha karşı saat 5’te sadece ailesinin katılması şartıyla toprağa verildi…
(6) Enes Ata 7 yaşına yeni girmişti. Ve daha 1. sınıf öğrencisiydi. Ölümüne ramak kala hepiniz onu tanıdınız. Ölmeden dakikalar önce çekilen kare kare fotoğraflarında hayata bakışını gördünüz. Halbuki annesinin kokusuna gidiyordu Enes. İki yıl önce kaybetmişti annesini, annesinin yokluğunda onun yerini doldurmaya çalışan ve annesinin kokusunun geldiği teyzesine… Talihsizlik ordaki teyzesinin evi karakol ve bulvarın kesiştiği noktadaydı. Enes, annesinin kokusunu son kez olsun duyamadan 10 Nisan Karakolu önünde göğsüne aldığı kurşunla yaşama gözlerini kapadı…
(7) Fatih Tekin 3 yaşındaydı. Yani en sevimli çağında. Hani konuşmayı tam sökmemiştir, kelimeleri yanlış söyler ve o kadar şirin olur ki; ısırmak istersiniz. Ama kıyamazsınız o narin yüzüne sadece sıkıca sarılırsınız, olmadı, bir de Kürt öpücüğü kondurursunuz yanaklarına… 3 yaşındaki bir çocuğu hayal ederken bunlar geliyor aklıma. Ama 3 yaşındaki Kürt çocuğu olmak, Batman’da evinin damında oynamak bizim incitmeye kıyamadığımız yanağından kurşun yemekmiş meğer…
(8) Evin, Zilan, Şilan, Mizgin… 12 Eylül 2006’da Amed’de Koşuyolu Parkı’nda patlatılan bombanın ardından 8’i çocuk 11 kişi insanlık dışı bir biçimde katledildi. Saldırıyı Türk İntikam Tugayı (TİT) üstlendi. Patlamada bir aile yok oldu. Demir ailesinin dört ferdi öldü. Anne Vahide kızları Evin, Zilan, Şilan ve Mizgin Demir hayatını kaybetti.
(9) 3 Haziran 2006 Mardin’in Kızıltepe İlçesi’nde sulama işçisi olarak çalışan Selahattin Aksu Yaşar Köyü’nde kaldıkları barakada silahlı saldırıya uğradı. Selahattin Aksu 20 kurşun, 7 yaşındaki kızı Rozerin Aksu’nun ise 11 kurşunla katledildi. Olayın failleri ise henüz belirlenemedi(!)
(10) Uğur Kaymaz 12 yaşında ve 5. sınıf öğrencisiydi. Takdir edersiniz ki evinin önünde kurşun yağmuruna tutularak öldürüleceği hayallerini süslememişti. Ayağındaki terlikleri son giyişiydi ve ölüme hazır değildi! Acıların en büyüğünü yaşayan anne Makbule Kaymaz, Uğur’un gözlerinin önünde 13 kurşunla öldürülmesini anlatırken; “Eşim Ahmet şofördü. Ertesi gün yola gideceği için hazırlık yapmak istedi. Kamyona battaniye, yastık koymak için dışarı çıktı. Uğur da babasına yardım ediyor, sağında solunda koşturuyordu. Ayaklarında terlikleri vardı yavrumun. Bir anda silah sesleri duyunca dışarı fırladım. Baktığımda polisin biri oğlumun, yavrumun kafasını eliyle yere doğru eğmiş, ateş ediyordu. Kanlar içindeydi çocuğum. Eşim de cansız şekilde yanında yatıyordu. Ne istediler bizden…” haykırıyor dünyaya! Duyan var mı? 21 Kasım’da Kızıltepe’de babası Ahmet Kaymaz ile birlikte 13 kurşunla katledilen 12 yaşındaki Uğur Kaymaz’ın katilleri halen cezalandırılmadı.














